Etiket: His

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

  • MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    Her zaman kendi tercihlerimizin sonucunu mu yaşarız bu hayatta?

    Kimisi içine doğar mutluluğun, birbirini seven, kalplerinde merhamet taşıyan ailenin bir bireyi olarak dünyaya açar gözlerini. Sevilirken sevmeyi öğrenir. Sevilmek için büyük çabalar sarfetmesi gerektiği inancı gelmez aklıma. Ötekini sevmenin ne kadar doğal bir süreci olduğunu bilerek yetişir. İleriki yaşamında da koşullu sevgiler barındırmaz hayatında, içinden geldiği gibi sever, kendi olur, kendi olduğu gibi kabul görür. Buradaki içsel huzur zorlu bir süreçten geçerek kazanılmış mutluluktan kaynaklanmaz. Nasıl bir aileye gözümüzü açtığımıza kader denebilir.

    Öte yandan stresli bir sürecin içine doğmuş çocuklar vardır. Ailevi ilişkileri kopuk, ailesinin günah keçisi olmuş, öfke ve baskıyla yetiştirilmiş çocuklar dünyaya gözlerini açtığında kendilerini, sevilmek ve kabul görmek için her zaman sorunsuz bir çocuk olması gerektiği inancını taşıyarak büyürler. Kendiyle savaşır, olduğu gibi olamamanın içinde oluşturduğu öfke, kırgınlık, huzursuzluk halleri ile uğraşır. Kendisinin sevilebileceğini dair inancı düşüktür. Tedirginlikle yaklaşır ileriki hayatında karşılaştığı kimselere. Bir ters bakıştan, imalı sözden incinir, sevilmediğine inanır.

    Bu kişi bunca his ile uğraşırken mutlu olmak mutlu hissetmek emek verilmesi gereken bir süreç haline gelir. Ve belki de neden böyle olduğu ile ilgili suçlar kendisini.

    Nasıl bir aileye doğacağını seçemez insan ve yaşadıkları yüzünden kızmamalı da ailesine. Bu çözüm getirecek bir durum olmadığı gibi ilişkileri daha çok yıpratabilir. Bazen “böyle olması gerekiyormuş böyle olmuş” ,“belki böyle olması daha kötülerinden beni korumuştur” diye düşünebilmek bu süreçte geçmişe takılı kalmaktan kurtarır.

    Bu, kişinin hayat boyu mutsuz olacağı ve sevilmeyeceğine dair olan inancını yaşamı boyunca içinde taşıyacak diye bir durum söz konusu değil. Sadece biraz daha uğraşacak. Bu hisle büyümese de, kendi hislerinin temelini öğrenip bu saatten sonra değiştirmek için çaba sarfedecek. İçinde bulunulan durum zor görünse de, her zaman daha kötüsünün de olduğunu bilip kendini çaresiz hissetmeyecek, yine de şükredeceği nimetlerine bakıp motive olarak ayağa kalkacak ve değişimi için harekete geçecek.

    Evet, içine doğduğumuz mutluluk tercihimiz değil ama farkındalık kazandıktan sonra sürdürmek istediğimiz hayat, düşünce yapımız, insanlara yaklaşımımız tamamiyle bizim irademizle gerçekleşen, bize âit kararlar.

    Sorumluluğu ele almak, yetişkin bir birey olmanın en temel vazifesi.

    Bu yüzden önce kendini kendin sev, kendine dair olan inancını değiştir, yaşadıklarının seni güçlendirdiğine inan ve yeniden başla hayata

    Umutla

    Uzman Psikolog Zeynep Görenoğlu

  • Depresyonun Sanal Hali

    Depresyonun Sanal Hali

    Çok uzağa gitmeye gerek yok, yaklaşık on sene önce çoğu anne baba bilgisayar kullanmaktan uzak, sosyal medyadan bir haberdi. Genellikle gençlerin kullandığı sosyal medya ağları, günümüzde anneanne babaannelerin dahi ellerinde. Bayramlarda ailebüyüklerini ziyaret etmek yerine birbirimize fotoğraflarımızı yolluyoruz. Özçekim diye bir kelime var artık lügatımızda. Devir değişiyor, zaman hafızamızı şaşkına çevirecek kadar hızlı akıyor. Biz psikologlar için de yeni nesil hastalıklar, yeni nesil tanı sebepleri ortaya çıkıyor.

    Depresyon, kişinin kendisini üzgün, boşlukta, yalnız ve çaresiz hissettiği; genellikle yorgun ve bitkin göründüğü;süreç içinde kilo aldığı ya da verdiği, uyku süresinin arttığı ya da aksine oldukça azaldığı; kişinin hayattan beklentisinin kalmadığı bir süreçtir. Bu duygu durumunu her on insandan dokuzu hayatları boyunca en az bir defa yaşamıştır, yalnız bu duygu durumunu yaşamak depresyon hastası olmak için yeterli değildir. Kişinin ne kadar süre bu süreci yaşadığı da oldukça önemlidir.

    Sosyal medyanın yarattığı algı, kişinin dünyaya bakış açısını derinden etkiliyor. Bunun en büyük ispatı ergenler. Doyumsuz ve memnuniyetsiz insanlara dönüşüyoruz. İmrenmek yerini kıskançlığa bırakıyor. Sahip olduklarımızın değerini bilmek yerine sahip olamadıklarımızın hayalini kurarak hayatımıza devam ediyoruz. Mutluluğumuz elimize telefonumuzu aldığımız ana kadar sürüyor. Telefonumuzu elimize alıyor, tatildeki komşumuza, çocuğuna doğum günü organizasyonu yapan kuzenimize, eşi ile romantik bir yemek yiyen arkadaşımıza bakıyoruz. Günümüz keyifsiz geçmişse, keyifsizliğimize keyifsizlik katmış oluyoruz: Bir türlü de o telefonu elimizden bırakmıyoruz.

    Çocuklarımıza terbiye vermemiz zorlaşıyor. Kendi yaşıtı bir kızı kırmızı ruj sürmüş gören kızımız evi birbirine katıyor, öfkeden deliye dönüyor, imreniyer, küçük yaşta kıskançlığı öğreniyor, kendini eksik hissediyor ve hatta özgüvensizleşiyor. Biz vermek istediğimiz terbiyeyi veremiyor, kendini eksik hissetmesin diye isteğini yerine getiriyoruz. Yaptığımızın yanlış olduğunu bildiğimiz için de anneliğimizi sorguluyor, kendimizi yetersiz hissediyoruz.

    Herkes geziyor, herkes alışveriş yapıyor, herkes para harcıyor sanıyoruz. Ekonomi bir tek bizi mi etkiliyor diye düşünüyoruz. Aklımızda devamlı para, pul; mutluluğun yolunu bu sanıyoruz.

    Bütün gün çalışıyoruz, akşam eve gitmeyi, koltuğa kıvrılmayı belki biraz eşimizle sohbet etmeyi hayal ediyoruz. Eve giriyor, telefonu elimize alıyor ve birden bire eşimizin bizi sevmediği algısına kapılıyoruz. Kocaman güllerle size kocaman gülümseyen kadının saçlarına imreniyoruz, yüzüne imreniyoruz, bu kadına benzersem eşim beni daha çok sever diye düşünüyoruz. Soluğu kuaförde alıyoruz. Sevilmek için kendimizi değiştiriyoruz fakat eşimizle sohbet etmeyi ikinci plana atıyoruz.

    Bir de gördüğümüz dünyanın sahte olduğunu unutuyoruz.

    Kim eşi ile kavgasını sosyal medyada yayınlar? Kim kendini eksik hissettiğinde, küçük düştüğünde paylaşır yaşadıklarını? Ya da kim çocuğunun zayıflarla dolu karnesini yayınlar?

    Algımızı değiştiren sosyal medya bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Kendimizi üzgün, boşlukta, eksik, çaresiz hissetmemize sebep oluyor. Bu his uzun süre devam ettiğinde ise kendini depresyona bırakıyor. Kilomuz değişiyor, uyku düzenimiz bozuluyor, sağlığımızı etkiliyor. Belki bu depresif ruh hali kısa sürecekken, elimizden bırakamadığımız ekran sürecin uzamasına sebep oluyor.

    Kapatın sosyal medyayı, kullanmayın demiyorum ama sosyal medyanın sizi olumsuz etkilediğini, düşüncelerinize zarar verdiğinizi hissettiğinizde telefonu köşeye koyun ve gerçek olan ne varsa ona odaklanın demek istiyorum.

  • Ayaklarınız sürekli hareketli ve altları yanıyorsa, huzursuz bacak sendromu olabilirsiniz!

    Huzursuz bacak sendromu; daha çok bacaklarda hissedilen, bazen kollarda da olabilen, çoğunlukla hareket ettirmeyle rahatlayan, rahatsız edici, garip bir his ya da ağrıdır. Huzursuz bacak sendromu olan hasta uykuya dalmakta güçlük çektiği gibi uzun yolculuklar, toplantılar gibi sürekli oturma gerektiren durumlarda da sıkıntı çeker.

    İstirahat halinde hissedilen bu garip his ve ağrıları hastalar tam anlatamazlar. Ağrı, yanma, acıma, iğnelenme benzeri rahatsızlık ifadeleri ile anlatmaya çalışırlar. En belirleyici özelliği hissedilen rahatsızlığın bacakların hareketi ile azalmasıdır. Genellikle uykuya dalmada güçlük ve uykuda yaşanır. Hasta yataktan kalkar, dolaşır ya da yatakta sürekli döner durur. Çoğunlukla hareket sonrasında bir müddet rahatlayan hasta, en fazla birkaç dakika sonra tekrar aynı hissi yaşar.

    Huzursuz bacak sendromu uykuya dalarken ve gece uyku sırasında bacakları hareket ettirme ihtiyacına yol açtığı için uyumayı güçleştirir. Uyku laboratuvarında yapılan kayıtlarda sürekli bio-elektriksel uyanmaya sebep olarak nitelikli uykuyu engellediği görülmektedir.

  • Bacak uyuşma nedenleri

    Bel Fıtığı: (%66)

    Bel omurları arasında bulunan ve disk adı verilen yapının fıtıklaşarak kalça ve bacağa giden sinir köklerine bası yapmasıdır. Tedavisinde istirahata ve kas gevşetici ilaçlara rağmen hastanın şikayetleri devam ediyorsa fizik tedavi uygulanmalıdır. Fizik tedaviye rağmen hastanın ağrıları devam ediyorsa veya geriletilmeyen bir güç kaybı, bacakta incelme, dayanılmaz ağrılar varsa veya çekilen tomografi veya MR filmlerinde diskten bir parça koptuğu tespit edilirse çözüm cerrahi müdahaledir. Ameliyatla omurilikten çıkan sinirlere olan mekanik bası giderilmelidir. Eğer cerrahi müdahale yapılmaz ve sinire bası devam ederse hastada idrarını tutamama, seksüel gücün kaybı, ayaklarda felç gibi sorunlar gelişebilir. Maalesef halk arasında ameliyat olursam sakat kalırım, uzun süre yataktan kalkamam, korse takmak zorunda kalırım veya fıtığım tekrarlar, tekrar ameliyat olurum gibi inanışlar mevcuttur. Ancak Mikrocerrahi sayesinde bu tip korkulara gerek kalmamıştır.

    Omurilik Kanal Daralması: (%10)

    Tıpta lomber spinal stenoz denilen kanal darlığı omuriliği çevreleyen kemik ve bağ dokusu kireçlenmesiyle omuriliğe bası oluşması olayıdır. Bu bası sonucu her iki bacakta ağrı yanma karıncalanma ve yürüme güçlüğü gibi belirtiler gözükür. Kişi kısa bir mesafe yürümeye çalışsa bile sık sık durup dinlenme ihtiyacı hisseder. Otururken vücudunu öne doğru eğer, anacak böyle rahatlar. Hastalık ilerlerse bacaklarındaki uyuşukluk ve yanmalar gece hastayı uyandırır, uyandığında bacaklarını bir kütük gibi hisseder, bacaklarını nereye koyacağını bilemez. Hastalığın ilerlediğini gösteren diğer bir belirti de bacaklara sık sık kramp girmesidir. En ileri safhada ise cinsel güç kaybolur, hasta idrar kaçırmaya başlar. Sadece uyuşmanın veya yanmaların olduğu dönemde hastaya fizik tedavi, yüzme ve eksersizler önerilir. er bu darlık ileri derecedeyse yani hasta yürürken sık sık dinlenmek ihtiyacını duyuyor veya geceleri uyuşukluk nedeniyle uyanıyorsa mutlaka ameliyat gerekir.

    Beyin Kanamaları, Damar Tıkanmaları: (%2)

    Halk arasında felç de denilen bu rahatsızlığın belirtileri:
    Vücudun bir tarafında halsizlik Bu his eldeki bir eşyayı tutamayıp düşürmekten, kolu bacağı kaldıramamaktan tam paralize olmaya kadar türlü türlü biçimlerde olabilir. Diğer belirtiler gibi bu da bazen geçici olur ve birkaç dakika, bir kaç saat, hatta bir kaç gün kadar sürer ve sonra kaybolur. Bu nedenle kişiler olayın üzerinde fazla durmaz ve ihmal ederler. Vücuttaki bu halsizliğin belki yatakta biçimsiz bir pozisyonda uyumuş olmaktan kaynaklandığını sanırlar, Vücudun bir kısmında uyuşma veya hissizlik Ayağın uyuşması gibi, Eşyayı çift görme, Ayak üstünde dururken sendelemek Bazen bununla birlikte bulantı hissi de olabilir, Gözün tamamen veya kısmen görme yeteneğini yitirmesi, Konuşmakta veya konuşulanları anlamakta güçlük çekmek, Şiddetli ve nedeni bilinmeyen başağrısı. Bu ağrı gerginlikten veya migrenden kaynaklanan baş ağrısına benzemez. Ağrı aniden ve gök gürlemesi gibi gelir,oldukça şiddetli ve diğer bütün baş ağrılarından daha kötüdür. Gerek kendinizde gerekse ailenizin bireylerinde bu tür belirtileri gördüğünüz zaman göz ardı etmeyiniz. Belirtiler felcin her an gelebileceğinin habercisi olabilir. En iyisi hemen ya doktora veya bir hastanenin acil servisine gitmektir. Yerinde müdahale ile felç önlenebilir veya etkileri hafifletilebilir.

    Beyin Veya Omurilik Tümörleri: (%1)

    Yukarıda sayılan tüm belirtiler tümörlerde de görülür.

    Beyin Veya Omuriliği Tutan Enfeksiyonlar: (%1)

    Felç belirtilerine yüksek ateş, lökosit sayısında ve sedimantasyon hızında artış da eklenir.

    Şeker Hastalığı: (%5)

    Şeker hastalığı, kan şekerinin çok yüksek olmasıyla kendini gösteren kronik bir hastalıktır. Dünyadaki en yaygın hastalıklardan biridir. Vücut glikozu enerjiye dönüştüremediği zaman ortaya çıkar. Glikozun enerjiye dönüştürülmesi pankreastan salgılanan insülin hormonu yardımıyla olur. Eğer pankreastan insülin salınımı azalır veya kaybolursa, glikoz kanda kontrolsüz bir şekilde yükselir ve şeker hastalığına yol açar.

    Huzursuz Bacak Sendromu: (%2)

    Huzursuz bacak sendromu olan kişiler genellikle yatağa girip hareketsiz kaldıklarında bacaklarında fark ettikleri ancak tam olarak da tarif edemedikleri rahatsız edici hislerden yakınırlar. Bu hisler kişiler tarafından “baldırlarım ağrıyor”, “bacaklarıma derinden bir şeyler batıyor”, “yanıyor”, “uyuşuyor”, “bacaklarımla böcekler yürüyor”, “küçük bıçaklar saplanıyor” gibi çok farklı şekillerde tarif edilir. Bu hislerin ortak özelliği istirahat halinde ortaya çıkıp, hareket ile kaybolmalarıdır. Bu nedenle bu hisler sadece yatarken değil gün içinde özellikle uzun süre hareketsiz kalındığında da (televizyon, sinema seyrederken, seyahat sırasında) ortaya çıkar ve kişi bacaklarını hareket ettirme ihtiyacı duyar.Huzursuz bacak sendromu kalıtsal geçişi olan bir durumdur. %95 oranında sebebi belirsiz olarak ortaya çıkar, %5 oranında da demir eksikliği, şeker hastalığı, üremi, vitamin B12 eksikliği, kalsiyum veya magnesium eksikliği, bel fıtığı, bacak varisleri nedeni ile de ortaya çıkabilmektedir.

    Kanser Metastazları: (%1)

    Akciğer kanseri, uzak organlara yayıldığında şu belirtilere sebep olabilir: Kemik ağrısı, Nörolojik belirtiler (bir bacak veya kolun uyuşması, baş dönmesi, göz kararması), Sarılık (deri ve gözlerin sararması). Bacak Kırılmaları: (%1) Eğer kırılan kemiklerin arasında sinirler sıkışırsa uyuşma hissedilir.

    Vitamin Eksiklikleri: (%3)

    Özellikle akşam saatlerinde hissedilen bacaklardaki uyuşmaların demir ve folik asit yetersizliğinden kaynaklandığı biliniyor.

    Hematolojik Hastalıklar: (%1)

    Özellikle myelodisplastik sendromda görülür. Myelodisplastik sendromda kemik iliğinde yapılan kan hücrelerinin olgunlaşamaması yanında kemik iliğindeki kan hücrelerinde normal hücrelerden farklı olan gelişim bulunur. MDS’li hastalarda kan yapımında azalmanın sonucu olarak kan hücrelerinde azalma (anemi) ve kan hücrelerinin kalite bozukluğu vardır.

    Donma: (%1)

    Donma olayında en önemli belirti el ve ayak parmak uçlarının uyuşması ve karıncalanmasıdır. Derhal ayakkabı bağlarını gevşetip sert darbelerle ayaklarınızı yere vurun ve ellerinizi birbirine vurarak uyuşmanın geçmesini sağlayın. Böyle bir durumda aşırı ısı kaynağına uyuşan bölgenizi yaklaştırmayın. Uyuşmadan sonraki en tehlikeli belirti, artık iyice hissizleşen çimdikleme veya sert uçlu darbelere tepki vermeyen organlardır. Böyle bir durumda donan kısım battaniye ile sarılmalı, eller mümkünse koltuk atlarına sokulmalıdır. Büyük donmalarda 37 dereceye ısıtılmış su ile donan bölge ovulmalıdır. Ancak bu şekilde çözünen doku tekrar donma tehlikesi ile karşılaşırsa donan bölgede büyük hücre kayıpları olur ve organ kangren olabilir. O nedenle bu işlem açık arazide yapılmamalıdır.

    Multipl Skleroz: (%1)

    Nörolojinin en önemli hastalıklarından biri olan ve son yıllarda görülme sıklığı artan MS hastalığı, doktorların tabiriyle sinsi bir hastalık. Daha çok 15-40 yaşlarındaki yetişkinlerde görülen, baş dönmeleri, uyuşmalar ve bacaklarda halsizlik gibi birtakım belirtiler gösteren MS hastalığının ne yazık ki kesin bir tedavisi de yok.

    Diğer: (%1)