Etiket: Hiç

  • “Azıcık Olsa!”

    “Azıcık Olsa!”

    Sağlıklı bireyler olarak istiyoruz ki: “yaşantımızda kaygı, evham, endişe, vesvese, öfkelenme, fevri olma, kararsızlık, erteleme, duygusallaşma… hiç olmasın”.

    Benzer şekilde iyileşme döneminde olan hastalar ve hasta yakınları da tam tekmil, “sıfır sorun” bulunan bir hayat istiyorlar. Kısmen rahatlayan OKB (obsesif kompulsif bozukluk) hastası, “takıntılarım hiç kalmasın” isteğinde bulunuyorken panik bozukluk hastası, “hiç panik atak geçirmeyeyim, kaygılarım sıfırlansın” şeklinde dileğini söylüyor. Diğer taraftan manik atak geçiren çocuğun ailesi “hiç öfkelenmesin, ani tepkiler vermesin” diyorlar ve “sürekli sakin dolaşan bir çocuk daha iyiymiş” gibi düşünüyorlar.

    Bu beklentilere ulaşılabilir mi? ve bunlar gerçekle bağdaşan beklentiler mi? Sağlıklı her bir bireyde bir miktar “kaygı, evham, vesvese, öfkelenme…” vardır ve bu sayede kişi hayat mücadelesinde başarıya ulaşılır. Kaygısı olmayan öğrenci sınava hazırlanmaz, evhamı olmayan kişi tedbir almaz, vesvesesi olmayan kişi bir kez olsun tekrarlamaz (kapıyı kontrol etmez), hiç öfkelenmeyen mağdur hakkını aramaz.

    Öncelikle hasta ve hasta yakınlarına, sonra da sağlıklı bireylere demek istediğim şudur ki; hastalık tanısı almayacak düzeyde, bazı olumsuz duygu, düşünce ve davranışlar, hayatımızda “azıcık olsa!” (her insanda olması gerektiği kadar bulunması) iyidir. Bunlar, fark edemesek de hayatınıza anlam katarlar.

  • Sebepsiz Yere Ağlayan Çocuğunuza Karşı Nasıl Bir Tutum Sergilemelisiniz?

    Sebepsiz Yere Ağlayan Çocuğunuza Karşı Nasıl Bir Tutum Sergilemelisiniz?

    Çocuğunuz sebepsiz ağladığında ne yaparsınız?

    A) “Bak dışarıda ne sevimli bir kedi var.” veya buna benzer bir şey söyleyerek dikkatini başka bir yöne çekerim.

    B)“Ağlamayı kesersen sana çikolata ya da şeker vereceğim.” derim.
    C)“Artık kocaman kız/erkek oldun. Ağlamak hiç yakışmıyor.”derim.
    D)“Seni doktor amcaya götürür iğne yaptırırım.” derim.

    E)Duruma göre hepsini yaptığım olur.

    Şimdi de seçtiğiniz cevaplara bakalım mı?

    A) En sık yaptığınız şey çocuğunuzun dikkatini başka yöne çekmek mi? Böyle yaptığınızda ağlaması kısa sürede kesiliyor mu? Peki ya bunun çocuğunuz için yapılacak en iyi şey olduğuna emin misiniz? Ağlayan çocuğunuzun, size ne kadar anlamsız gelse de, o an ağlamaya ihtiyacı olabileceği hiç aklınıza geldi mi?
    B) Peki ya çocuğunuz her ağladığında ona çikolata, şeker verirseniz. İleride kendini kötü hissettiğinde, sizden öğrendiği şeyi yapıp, yiyecek bir şeylere saldırdığında, kendi duygularını dışarı atamadığı gibi bir de kilo problemiyle uğraşmak zorunda kalabileceği hiç aklınıza geldi mi?

    C)Peki yetişkinler hiç mi ağlamaz ya da ağlamamalı?

    Sizin hiç sebepsiz ağladığınız olmadı mı? Bunu çocuğunuza çok sık söylediğinizde, çocuğunuz, büyüklerin ağlaması gerektiğini öğrenir. Büyüdükçe ağlamamak için daha çok çaba harcaması gerekir. Duygularını içine atarak da, çok gergin bir insan haline gelebilir.

    D) Doktora gitmekten kaçınan bir çocuk bu yüzden daha da şiddetli ağlamaya başlayabilir(ki ağlaması daha iyi bir seçenektir.). Ya da doktora gitmekten kaçınmak için ağlamamaya çalışarak daha fazla stresi içinde taşımaya çalışır. Ki bu da çocuğunuz için sağlıklı bir şey değildir. Bunlara ek olarak ya zaten var olan doktor korkusunu arttırırsınız. Ya da doktordan korkmayan bir çocuğun doktordan korkmasını sağlamış olabilirsiniz. İki durum da ileride çocuğunuzun doktor korkusuyla baş edecek kişi yine siz olacaksınız.
    E) Duruma göre farklı seçenekleri seçmiş olsanız da, bunların hiç biri çocuğunuzun ihtiyacını karşılamaya yönelik değildir.

    Ağlamak neden güzeldir?

    Öncelikle bilmeniz gereken şey ağlamanın hatta öfke nöbetlerinin(Gürültülü ağlama ve bir yandan da kollarını sallama, tepinme, bütün vücuduyla kıvranma durumudur.) dahi uygunsuz davranış olarak adlandırmamamız gerektiğidir. *Bahsettiğim öfke nöbetlerinde şiddet yoktur. Ağlamak acı çekmekten kurtulma sürecidir. Çocukların ağlamaları engellendiğinde çocuklar kendilerini daha iyi hissetmezler. Çocukların ağlamaları engellendiğinde yaşadıkları stresten kurtulamamış olurlar.

    Ağlayan çocuk, sağlıklı çocuktur. Ağlayan çocuk, sorunlarıyla ve yaşadığı stresle baş etme sürecinde olan çocuktur. Ağlamanın yararlı olduğunu kanıtlayan birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Biyokimyacı Dr. William Frey, insan gözyaşının kimyasal içeriği üzerinde yaptığı araştırmada duygusal nedenlerle dökülen gözyaşı içeriğinin, soğan doğramak gibi nedenlerle tahriş sonucu dökülen gözyaşının içeriğinden farklı olduğunu bulmuştur. Bu bulgu ağladığımızda çok özel bir şey olduğunu gösteriyor. Dr Frey, duygusal nedenlerle ağlamanın, idrar yapmak ya da dışkılamak gibi atık maddelerden kurtulma amacını taşıdığını iddia ediyor. Gözyaşlarıyla vücudumuzdan atılan maddeler, özellikle ACTH(adrenokotrop hormon) ve katekolaminler stres sonucu biriken maddelerdir. İnsan gözyaşında, vücutta çok birikirse sinir sistemi üzerinde toksik etkileri olabilen manganez de bulunmuştur. Dr. Frey bu bulgulardan , “ gözyaşlarımızı baskıladığımızda çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlara olan yatkınlığımızı arttırdığımız” sonucunu çıkarıyor.(Aktaran; Solther, 2012, Frey ve Langseth, 1985).

    Peki çocuklarınız için ne yapabilirsiniz? Bu araştırmalar göz önünde bulundurularak çocuğumuz ağladığında yapabileceğimiz en iyi şey onlara ağlamaları için olanak sunmaktır. Küçük çocukların hayatında bir sürü stres kaynağı vardır. Bu stres kaynaklarının hepsi ağlama ihtiyacı doğurur. Çoğu zaman çocuğunuzun neden ağladığını bilmezsiniz ama bilemenize gerek de yoktur. Önemli olan ağlamasını kabul etmenizdir.

    Çocuklarınız ağlarken onlara “ağlayabilirsin” demek ya da “şu anda gerçekten üzgünsün değil mi?” gibi bir soruyla acılarını kabul ettiğimizi belirtmek faydalı olacaktır. Söyleyecek bir şey bulamazsanız. Ya da ağlayabilirsin demek size garip geliyorsa hiçbir şey söylemeseniz de olur. Gereken tek şey, çocuğunuzu izleyerek ve dinleyerek ilgi göstermek ve yüz ifadenizle sevginizi iletmektir. Böyle davranmak sizi rahatsız ediyorsa, çocuğunuz ağlarken o sırada meşgul olduğunuz işe devam edip, arada sırada gülümseyerek onu onaylayabilirsiniz. Bu yaklaşım, çocuğunuz ağlarken dikkatini dağıtarak ya da farklı yollarla susturmaya çalışmaktan çok daha iyidir.
    Ağlamanın önemini, doğallığını ve sağlığınıza katkısını, hem çocuklarınız için hem de kendiniz için aklınızdan çıkarmamaya çalışın. Ağlamak güzeldir.

  • BEN’CİLİK SEVGİSİZLİKTİR….

    BEN’CİLİK SEVGİSİZLİKTİR….

    Başkalarını düşünme konusunda ne çok şey yazılıp söylenmiştir…. “İğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batır.” “Kendin için istediğin bir şeyi başkası için de iste, kendin için istemediğin bir şeyi başkası için de isteme.” gibi…

    Fakat son zamanlarda yazılıp çizilenlerin uygulamasını günlük hayatta nedense pek göremiyoruz… Neler değişiyor… Neleri kaybediyoruz ki toplumca?… Kimi zaman bize değer verenlerin kıymetini ya hiç anlamıyoruz, ya da çok geç anlıyoruz… Onu kaybettikten sonra… İş işten geçtikten sonra…

    Şimdi aklıma annemin komşularımızla yaptığı sohbetten aklımda kalan bir öykü geldi… İş işten geçmeden önce değer vermenin güzel bir örneği olabilir… O öyküyü aktarmaya çalışacağım… İki erkek kardeş varmış… Her ikisi de babalarından kalma küçük bir çiftlikte çalışıyorlarmış… Kardeşlerden yaşça biraz büyük olanı evliymiş ve beş çocuğu varmış… Diğeri ise bekârmış. Her günün sonunda ürünlerini ve kârlarını eşit olarak paylaşırlarmış…

    Günün birinde bekâr kardeş kendi kendine şöyle demiş: “Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç adil değil; ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok.” Bu düşünceyle her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice ağabeyinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başlamış.

    Bu arada evli olan ağabeyi de kendi kendine şöyle diyormuş: “Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç adil değil; üstelik ben evliyim, yaşlandığım zaman bana bakabilecek bir eşim ve çocuklarım var. Oysa kardeşimin yaşlandığı zaman bakacak hiç kimsesi yok.” Böylece ağabeyi de her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başlamış.

    Depolarındaki tahılın miktarı değişmediği için ikisi de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamamış… Tâ ki bir gece alacakaranlıkta yine gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıncaya kadar. O anda olan biteni anlamışlar… Derhal çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucaklamışlar…

    Başkalarına değer vermenin ne güzel bir örneği değil mi?… Sözde değil, özde… Sadece teoride kalmayan, aynı zamanda pratiğe de dökülebilen bir sevgi… Sahtelerine çokça şahit olduğumuz sevginin gerçek hali bu sanırım… Hiç bir şekilde onay alma ihtiyacı olmadan sevmek, kendinden öte düşünebilmek… Ve beklentisiz vermek… Böylesi sözde değil özde sevgilerle karşılaşabilmeniz dileğiyle…

    Dostlukla….

  • SOSYAL ANKSİYETE

    SOSYAL ANKSİYETE

    Pek çok kişi; yeni biriyle tanışırken ya da topluluk önünde konuşma yapmak zorunda kaldığında, heyecanlanabilir veya çekingen davranabilir. Ancak sosyal kaygı ya da diğer adıyla“Sosyal Anksiyete Bozukluğu”, utangaçlıktan ya da bazı durumlarda heyecanlanmaktan çok daha fazlasıdır.

    “Kalabalık yerlerde kendimi hiç rahat hissetmiyorum. Herkes bana bakıyor gibi geliyor”

    “Başkalarının yanında elimi nereye koyacağımı bile bilemiyorum. Telefonumla ilgilenerek, fark edilmemeye çalışıyorum.”

    “Bir toplantıda fikrimi söylemeyi çok istiyorum ama yanlış bir şey söylemekten korktuğum için hiç konuşamıyorum.”

    “Sınıfta parmak kaldırmaktan korkuyorum. Saçma bir şey söylersem, sesim kötü çıkarsa, sesimi kimse duymazsa, kekelersem… Arkadaşlarım benimle dalga geçer, rezil olurum.”

    “Bir topluluk karşısında konuşma yapmak, benim için çok zor. Kızarıyorum, sesim titriyor, kalbim hızla atıyor ve hızlıca konuşup o anı atlatmaya çalışıyorum.”

    Bu ve benzer cümleleri söyleyen pek çok danışanım oldu. Yaşadıkları sorunun ne olduğuna anlam veremediklerini ve kendilerine “benim özgüvenim çok düşük” diye yorum yaptıklarını görüyorum. Sorunun aslında özgüven sorunu olmadığını, sosyal kaygı yaşadıklarını anlatıyoruz öncelikle.

    Nedir Sosyal Kaygı?

    “Sosyal kaygı”; kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine odaklı yaşayarak, sosyal iletişimden geri çekilme ve sonuç olarak sosyal beceriler yönünden zayıf kalma sürecidir.

    Toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu ile kaçma, kaçınma ve güvenlik davranışlarına başvurarak sorunu devam ettirme söz konusudur.

    Bir örnekle anlatayım:

    A isimli, üniversite 2. Sınıf öğrencisi bir bayan; erkeklerle aynı ortamda bulunmakla ilgili sorun yaşıyor. A, erkeklerin yanında konuşursa; yanlış/ saçma bir şey söyleyerek rezil olacağını, onların kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor.

    Bununla ilgili geçmişte olumsuz bir deneyimi de olmuş olabilir. Yaşadığı olayın o anla ve oradaki kişilerle ilgili olduğunu göremeyip, genelleme yapmış olması çok mümkün. “Erkekler çok acımasız”, “Erkeklerin yanında hata yapmamalıyım,, yoksa dalga geçerler” gibi varsayımlar geliştirmiş olabilir. Çoğu insan bu gibi varsayımlarının farkında değildir.

    Örneğimize geri dönelim;

    A, bu inançlar ve varsayımlar nedeniyle, erkeklerin yanında hiç oturmamaya çalışarak kaçma davranışı yapıyor. Kız arkadaşları ısrar edip oturmak zorunda kalırsa; kızarıyor, kalp atışları artıyor, elleri titriyor. Bu bedensel duyumların fark edileceğinden korkuyor ve hiç konuşmayarak kaçınıyor. Ya da telefonuyla oynayarak, çantasını karıştırarak, kuytu köşede durarak güvenli bir ortam yaratmaya çalışarak güvenlik davranışlarına başvuruyor.

    A, korktuğu şeyin başına gelmemesi için yaptığı her kaçma, kaçınma ya da güvenlik davranışlarıyla, sorununun şiddetinin daha da artarak devam etmesine neden oluyor. Süreç içerisinde, kız arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri gelişirken, erkek arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri zayıflıyor. Böylelikle, “sosyal anksiyete bozukluğu” yaşanmaya başlıyor.

    A, kız ve erkek öğrencilerin birlikte olduğu bir grup çalışması yapılacağını duyduğunda; kalp atışları artıyor, elleri titriyor, terliyor, kızarıyor ve yoğun bir kaygı yaşıyor. Günler hatta haftalar öncesinden yaşayacağı olumsuz durumları hayal ederek beklenti kaygısı yaşıyor. Buna, depresif duygu durum da eşlik edebiliyor. Odasına kapanma, kimseyle görüşmek istememe, beslenme ve uyku sorunları…

    Sonuç; A, bu duruma dayanamayıp ya okulu bırakıyor ya da bilinçli bir ailenin ya da yakınının ısrarıyla tedaviye başvurmasıyla son buluyor.

    Sosyal Kaygıyla Kendim Nasıl Baş Edebilirim?

    Sizin yaşadığınız kaygı, A’nınki kadar yoğun olmayabilir. Farklı düzeylerde, farklı şiddette yaşayabilirsiniz. Sizin yaşadığınız kaygı daha hafif düzeyde ise, siz kendiniz sosyal kaygınızla baş etmeyi denemelisiniz.

    Öncelikle, kendinizden sosyal ortamlarda neler beklediğinizi liste halinde yazın (Standartlarınız): Sesim iyi çıkmalı, herkes beni dinlemeli, yanlış bir tek kelime bile söylememeliyim…

    Hayata ve insana dair ne kadar normal bu beklentiler sorgulayın… Bu beklentileriniz ne kadar gerçekçi? Sizin dışınızdaki insanların yanlış bir kelime söylediğini, masaya su döktüğünü, kızardığını hiç gördünüz mü?

    Peki, bunlar diyelim ki olmadı. Ne olur? Rezil olurum, herkes bana güler, bir daha onların yüzüne bakamam…

    Gerçekten öyle mi? Gerçekten felaket mi olur kendinizden beklentileriniz olmazsa? Hiç dili sürçen ya da sesi farklı çıkıp boğazını temizleyen bir insan gördünüz mü? Rezil mi oldu yoksa sohbet hiçbir şey olmamış gibi mi devam etti?

    Tüm bunları cevaplayın kendi kendinize. Kendinizden sağlıklı ve gerçekçi olanı değil, mükemmeli hatta imkânsızı beklediğinizi fark ettiniz mi şuan?

    Şimdi kaçtığınız, kaçındığınız kişi, yer ve ortamların listesini yapın. İlk başta kaygılansanız da, tedirgin olsanız da adım adım üzerine gidin bunların. Çünkü siz bunları yapmadıkça kaygınızın sıklığı ve şiddeti artıyor.

    Aşağıdaki sosyal durumları bireralıştırmaolarak görüp, uygulamayı da deneyebilirsiniz:

    • Yakın bir akrabanızla, arkadaşınızla ya da tanıdığınızla kalabalık bir yerde yemeğe gidin.

    • Başkalarıyla göz temasında bulunarak selamlaşın ya da ‘merhaba’ diyen ilk kişi olmayı deneyin.

    • Birine iltifat edin.

    • Öğrenciyseniz, hiç düşünmeden parmak kaldırıp soru sorun.

    • Bir mağazada satış görevlisinden yardım isteyin, fiyat sorun.

    • Bir yabancıya adres sorun.

    • Başkalarına ilgi gösterin: İşleri, çocukları, hobileri, seyahatleri vb ile ilgili sorular sorun.

    • Program yapmak için bir arkadaşınızı arayın.

    • Hoşunuza giden bir konuda bir gönüllü grubuna ya da kursa katılın. Böylece sevdiğiniz bir konuya odaklandığınız sırada, küçük bir grupta başkalarıyla iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

    Ne Zaman Tedavi Olmam Gerekir?

    Eğer sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı;

    • Sizin kendinizle, ailenizle, toplumla uyumunuzu olumsuz yönde etkiliyorsa,

    • İşinizi, öğrenciliğinizi, yaşamınızı sürdürürken işlevselliğinizi bozuyorsa yani günlük hayatı etkiliyorsa mutlaka tedavi olmalısınız.

    Çünkü “sosyal kaygı”, kendiliğinden geçen bir rahatsızlık değildir.

    Sosyal Kaygı Bozukluğu Tedavisini Nasıl Yapıyoruz?

    Sosyal Kaygı, tedavisi olan bir bozukluktur. Sosyal Kaygı’da ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Eğer A’nın yaşadığı düzeyde bir çökkünlük varsa, bizim uygulayacağımız psikoterapinin yanı sıra, ilaç tedavisi uygulanması için danışanımızı psikiyatriste yönlendirerek ilaç tedavisine de başlamasını öneriyoruz.

    Sosyal kaygıda en sık uygulanan psikoterapi yöntemi, Bilişsel-Davranışçı Terapidir. Öncelikle Bilişsel, sonra hazır olunduğunda Davranışsal aşamaya geçeriz. Bilişsel aşamada; kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, temel varsayım ve inançları bulma, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır.

    Davranışsal aşamada ise; model olma, danışanın belirtileri daha net algılayabilmesi için terapi odasında rol oynama, sosyal beceri eğitimi, ardından psikoterapistle danışanın birlikte yaptıkları (danışana özel) bir program dahilinde yakınmaların üstüne gitme gibi her danışanda farklı uyguladığımız teknikler vardır.

    Pek çok danışanımızın, sosyal kaygı bozukluğu ile baş etmesini öğrenmeleri ve bunu hayatları boyunca ustaca uygulayabilmeleri noktasında Bilişsel Davranışçı Psikoterapi’yi başarıyla uygulamaya devam etmekteyiz.

  • Yoksa Bir Umut Var mı?

    Yoksa Bir Umut Var mı?

    Bu yazı tüm evli çiftlere, çalışan çalışmayan tüm bayanlara, evlenme arefesindeki bay ve bayanlara ya da evlenmek kim ben kim diyen tüm gençlere gelsin… Gelsin ki onlar da anne ve babalarına okutsun okuyanlar komşularıyla paylaşsın ve paylaşsın ki aslında içimizde var olan ve bizim farkında pek olmadığımız yaşam enerjimiz daha çabuk açığa çıksın. 

    Hiç eşinizin eve geldiğinde, sizi hiç dinlemediğini düşündüğünüz ya da siz ona gününün nasıl geçtiğini sorduğunuzda paylaşmak yerine, eline bir gazete alıp televizyonun karşısına oturduğu için kızdığınız oldu mu?

    Peki ya siz beyler, hiç tüm gün yoğun bir şekilde evi geçindirmek için çalıştığınız halde o sıcacık yuvanıza döndüğünüzde eşinizin surat asması ve onu bir türlü anlamadığınızı düşündüğü için şaşırdığınız ve sonrasında kızdığınız oldu mu?

    Yoksa eşiniz kendisini evde bir eşya ve çocuk bakıcısı olarak nitelendirdiğinizden mi dert yanıyor? İçten içe sizin hareketli hayatınıza mı özeniyor, ya da çalışıyorsa ona destek olmadığınızı mı düşünüyor,  yoksa konuşacak konularınız mı azaldı? 

    Kadın ve erkeğin iletişim şekli oldukça farklı. Yüz yıllardır bu konu üzerine binlerce yazı yazıldı, hipotezler üretildi. Ancak yapılan araştırmalar şunu gösteriyor ki, erkekler daha çok analitiksel yanı kuvvetli olan sol beyin yarımküresini kullanırken, kadınlar daha çok duygusal yanı güçlü olan sağ yarım küreyi kullanırlar. Bu yüzden bir erkek verdiği ya da verilen mesajı görülen şekli ile algılarken, kadın altındaki anlama bakabilir karşıdan da bunu bekleyebilir. ‘Nerde kaldın?’ derken ‘Seni özledim.’ Demek isteyebilir kadın. Erkek ise tün gün dışarıda ter döküp yorulduğundan eve geldiğinde huzur bekleyebilir ve çocukların şakalaşmalarını, eşinin beklentilerini gürültü olarak nitelendirebilir.  

    Kısaca bu konuda tek bir tarafın suçu olmasa da, düşülen en büyük hata belki de çiftlerin eşlerinin kendilerini mutlu ve iyi hissettirmelerini beklemeleridir. Halbuki ilişkinin sürebilmesi için, çiftlerin ilişkiyi bir şeyler verebilecekleri bir yer olarak görmeleri gerekmektedir, bir şey alacakları değil. Dolayısıyla iki tarafın da eşinin nasıl olsa sonra değişeceğini düşünmek ve beklemek yerine kendilerini değiştirmekten başlamaları sanırım en sağlıklı çözüm olur. Böylece iletişimsel verimliliği arttırma adına büyük bir başlangıç yapmış olurlar.

    Çok resmi gittik, tekrar bize dönelim. Buraya kadar en büyük adımın iki tarafın da harekete geçmesi gerektiğini gördük. Bunun dışında belki de daha da önemli olan kendimizde olmayan bir şeyi başkasından istememek gerekmektedir. Bu her şey için geçerlidir. Karşıdakini suçlamak ilk yol olmamalıdır tartışmalarda. Örneğin beyin okumayı ister istemez hepimiz yaparız. Ancak inanın böyle bir gücümüz yok süperman olmadığımız için. Bunun en güzel kanıtı eşinizle bir oyun oynayın. 2 dakika boyunca hiç konuşmadan gözlerinizin içine bakın ve karşılıklı aklınızdan ne geçiyor tahmin etmeye çalışın. Eminin çoğunlukla yanlış tahmin edeceksiniz. Dolayısıyla önce suçlamak yerine, sen kesin şunu demek istedin demek yerine konuşarak anlaşmaya çalışmak oluşacak gerginliği de azaltacaktır.

    Bunlara ek önce kendimizi sevmeli ve değerli bulmalıyız, kendimize güvenmeliyiz. Hem eşimizi hem kendimizi hiçbir koşula bağlı olmadan içimizdeki olumlu yönde büyümeyle beraber kabul edersek, algılarımız da değişmeye başlayacaktır. Bunun en büyük yardımcısı bir hobi edinmek bence. Çünkü boş zaman faaliyetleri yaşam doyumumuzu etkileyen çok sayıdaki etkenden bir tanesidir. Ebru sanatçısı Mustafa Hakkı Ertan hocanın da dediği gibi üretkenlik güzeldir, özgüveni arttırır böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Resim, fotoğraf, hat, ebru, bir müzik aleti, şiir ya da dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraş olsun, farklı bir dünyaya açılmak ufkunuzu genişletecek ve ilişkinizi de olumlu etkileyecektir. Kendinizi işiniz ve çocuklarınız, eviniz dışında da değerli hissetmeye başlayacaksınız; baba, anne, eş rolünün yanı sıra hobisi olan hatta ve hatta misal ressam olan bir rolle sohbetlerinizi zenginleştireceksiniz. Daha da keyiflisi birbirinizle belki aynı uğraşı seçerseniz beraber hafta sonları gezilere çıkacaksınız ya da kursa beraber gideceksiniz.

    Sizce hayal mi bunlar? 

    Daha bitmedi. Eğer sabah kalktığınızda hazırlanırken, tıraş olurken ya da makyaj yaparken aynadaki yansımanıza gülümserseniz inanın gününüz daha olumlu başlayacaktır. Olumlu başlayan günü olumlu bitirmek yine sizin elinizde unutmayın. İltifat bekliyorsak, önce biz iltifat etmeliyiz. Anlaşılmak istiyorsak önce biz anlamaya çalışmalıyız. Bununla beraber ailede oluşturduğumuz huzur topluma da yansıyacaktır. Bizim doğal olarak mutlu olmayı öğrenmemiz lazım.

    Şartlara bakarsak bu biraz zor gibi ne dersiniz?
    Bu yazı belki bitmez ama umut hep vardır. 
     
     
     

  • DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    MÜMKÜN OLMAYAN MÜKEMMELLİK

    ( MÜKEMMELLİYETÇİLİK )

    Hemen hepimiz, yaşam standartları çok yüksek olan, maddi olarak çok iyi durumda olup, mutlu bir aile hayatına sahip ve herkes tarafından önde görülen insanlarla karşılaştığımızda bu tabloyu imrenerek, belki de iç geçirerek, izleriz. Bir de bu insanların herşeye sahip olduğunu, çok mutlu olduklarını, hiçbir dertlerinin olmadığını sanırız. Acaba gerçekten böyle mi ?

    Eski Beyaz Saray Danışman Yardımcısı Vinsent Foster da bu tür insanlardan biriydi. Beyaz Saray’dan önceki yaşamında hayatının neredeyse tüm karesi başarı ve takdirlerle dolu olan, hukuk fakültesini birincilikle bitiren, Arkansas sınavında en yüksek puanı almış olan, çok ünlü bir hukuk firmasının ortağı olan, çok güzel bir aileye sahip, çok zengin ve sosyal çevresi tarafından sevilen Vinsent Foster’ ın hayatı intiharla son bulmuştur. Doktorlar nedenini araştırdıklarında Foster ‘ın aşırı mükemmelliyetçi kişiliğinin esas neden olduğunu ortaya çıkarırlar.

    Peki, insanı intihara kadar götürebilecek mükemmelliyetçilik nedir ?

    Hayatınıza ‘ya hep ya hiç düşüncesi hakimse, olumsuz detayları çok küçük olsalar dahi abartıyorsanız, ‘herkes benim dört dörtlük olduğumu düşünmeli’ gibi bir kaygınız varsa, küçük – büyük, önemli – önemsiz herşeyde daima karar verme güçlüğü çekiyorsanız, ‘beşer şaşar’ hakikatine değil de ‘mükemmel olmak mümkündür’ ütopyasına inanıyorsanız, ‘asla, daima, herkes, hiçkimse, kesinlikle’ kelimelerini sıkça kullanıyorsanız, mükemmelliyetçisiniz demektir.

    Burada mükemmel olma isteği ile mükemmelliyetçiliği karıştırmamak gerekir. Hayatın bazı dönemlerinde kapasitemizin ve ortamın elverdiği kadarıyla kendimizden çok yüksek performans beklediğimizde bunun adı mükemmelliyetçilik değil, mücadele etme ve azimli olmadır.

    Peki, mükemmelliyetçilik bize ne gibi zararlar verebilir ?

    Herşeyi her zaman en iyi yapmak, herkes tarafından beğenilip takdir edilmek hiç kimse için mümkün değildir. Mükemmelliyetçi düşünce yapımız bizi buna zorlar, gerçekleşmediğini gördüğümüzde kendimizi eksik ve işe yaramaz hissederiz. Bu da özdeğer ve özgüvenimizi kaybetmemize neden olur. İnce eleyip sık dokuma özelliğimizden dolayı ayrıntılara o kadar takılırız ki bu bizim üretkenliğimizi engeller, işleri sürekli ertelemememize ya da zamanında yetiştiremememize yol açar. Herşeyin dört dörtlük olması gerektiği düşüncemizden dolayı kimseye güvenemeyiz ve hiçbirşey emanet edemeyiz. Bu da sosyal ilişkilerimizde problem oluşturur.

    Mükemmelliyetçiliğin üstesinden gelmek için neler yapabiliriz ?

    Aslında mükemmelliyetçilik tüm belirtileriyle bizde varsa tek başımıza yenmemiz çok güç olacaktır. Bunun için bir uzmanın desteği faydalı olacaktır. Bunun yanında ;

    • Olaylara ‘ne yapmam gerekiyor’ düşüncesiyle yaklaşmaktansa ‘benim elimden ne gelir, nereye kadar yapabilir, nereye kadar yapamam’fikriyle yaklaşın.

    • Gerçekleşme ihtimali çok düşük olan yüksek ve sıradışı beklentilere girmeyin. Kendi kapasite, ilgi ve yeteneklerinizle paralel olan gerçekçi hedefler belirleyin.

    • Yaptığınız işlerde elde edemedikleriniz kadar elde ettiklerinizi de görmeye çalışın.

    • Hataları ‘kabul edilmez yanlışlar’ olarak algılamaktansa ‘ parayla satın alınamayacak hayat tecrübeleri ve deneyimler’ olarak algılayın.

    • Hayatınızda sadece zevk almak için, istediğiniz zamanlarda yapabileceğiniz, gerçekten sizi rahatlatan hobileriniz olsun.

  • Aşk

    Aşk

    Ancak gerçek iyileştirebilir “Aşk”ı…
    Neden çıktı karşıma bu adam diye hiç düşündünüz mü?
    “Neden vuruldum sana?”, ” Neden sevdim seni?” dediniz mi hiç içinizden de olsa…
    Bilinçdışı bir çekimle başlar aşklar… önceden de yazmıştım “yarası yarasına benzeyeni sever insan”… “acısı acısına benzeyeni sever”…
    “Neden çıktı bu adam?” karşıma diye hiç düşündünüz mü? Hiç yaranızı iyileştirmek için çıktığınızı düşündünüz mü? Hiç ona ne kadar benzediğinizi düşündünüz mü?
    Yarası yarasına benzeyenler anlar birbirinin halinden… o yüzden çıktı karşınıza… ilk önce kendinizi sonra… o gerçeklikte… o içtenlikte onu iyileştirin… onun varlığında kendinize bulduğunuz yeni anlamla… onun da kendini yeniden anlamlandırmasına vesile olun diye çıktı…
    Nasıl olucak ki şimdi bu? diye sorduğunuzu duyuyorum. Bakın Greenberg & Johnson (2012) nasıl açıklıyor bunu:
    “Zayıf iletişim becerileri sıklıkla yeterli açıklığa ve açık bir diyaloğa yer vermeyen bir ilişki tanımını yansıtır; bu nedenle örneğin bir partner karşıdaki kişinin araya mesafe koyma gibi savunma tepkilerinden ziyade korku hisleri ile ilgili dürüst sözlerine tanık olduğunda; partnerin savunmasızlığına dair oluşan yeni algısı yeni bir yanıtın ortaya çıkmasını sağlar. Bu, sürece yeni bir etkileşimsel döngü kazandırmış olur.”
    Yani gerçekle olucak… “mış gibi” yapmadan, dürüst sözlerle olacak … eski ezberleri bir kenara bırakıp yüreğinizdeki gerçeği paylaşmakla olacak…
    Çünkü ancak gerçek iyileştirebilir sizi… ancak gerçek iyileştirebilir bir ilişkiyi… çünkü ancak gerçek…. gerçek dönüştürebilir aşkı…aşkınızı   

  • BİLİNÇALTINA İSTEMEYİ ÖĞRETEBİLİR MİSİNİZ

    BİLİNÇALTINA İSTEMEYİ ÖĞRETEBİLİR MİSİNİZ

    Dişiniz ağrıdığında dişinizin tedavisiyle ilgilenmezsiniz. Bir an önce bu ağrıdan kurtulmak istersiniz. Doktorun iyi olması dişinizin tedavi edilip iyileşebileceği hiç umurunuzda olmaz. Biran önce bu ağrıdan kurtulayım başka bir şey istemiyorum dersiniz. Dikkatiniz o kadar çok sorun ile meşgul olur ki soruna çözüm olabilecek hiçbir şeyi dikkate almazsınız. İşte ben de en çok bu nokta zorlanıyorum. Başka birine nasıl istekte bulunacağını anlatırken kişinin hem sıkıntıda olması hem de bu ruh halinde mantıklı düşünmekte ve davranmakta zorluk çekmesi dinleme anlama ve uygulama yeteneklerini bloke ediyor.

    Durumuna Razı Olmak Kader Durumundan Seçim Yapabilmek Kısmet!

    Elinizde pek çok seçim varken bunlardan hiçbirine irade etmemek “kadercilik” var olan şartlarda seçim yapabilmek cesareti göstermek ve harekete geçmek “olumlu düşünmek”. Bunu sistemleştirip içgüdüsel olarak inançlarını hedeflerine “upgrade” edebilmek ve kısmetine sahip çıkabilmek kendinden vazgeçmemektir.

    İnanç Yasası

    Yer çekiminin dini imanı yoktur aynı bunun gibi, toprağın veya mesleğin kutsalı da yoktur. Su insan vücuduna girerken kişinin dinine göre farklı bir etkiyle girmez. Bunun gibi “dua”, “sevgi”, “cesaret”, “korku”, “heyecan” gibi insan ile birlikte anılan değerler de hiristiyanlaştırılamaz veya Yahudi, Müslüman gibi inanç kaynaklarıyla etiketlenemez. İnanç zihinsel kabul ile ilişkilidir ve inancın dini olmaz ama dinin inancı olabilir.

    Sandığınızın aksine inandığınız şeyler gerçekleşmez. İnandığınız ve bilinçaltı düzeyde kabul gören zihinsel ve düşünsel dilekler gerçekleşir.

    Düşünce ve inançların etkileşimi sonucunda duygularınız, önsezileriniz, inançlarınız, davranışlarınız devreye girer arzu bilinçaltının frekansıyla buluştuğunda yüreğinizdeki umutlarınız algı dünyanızda somutlaşmaya başlar. Çok küçük yaşlarda yoksulluk ve yoksunluk içinde yetişen ve daha sonra servete ve öne kavuşanlarla yapılan röportajlarda şu andaki parlak dönemleriyle ilgili geçmişte hiçbir belirti olmamasına rağmen kişinin hayal kurmaktan vazgeçmediğini ve bunların gerçekleşeceğine şüphe etmeden inandıklarını hatta çevreleriyle paylaştıklarında alay edildikleri halde bundan hiç vaz geçmediklerine şahit olursunuz.

    Ne Ekersen Onu Biçersin

    Bilinçaltınız boş bir sayfa gibidir. İyi ya da kötü değildir. Oraya ne yazar, ne çizerseniz onu ortaya çıkartır kalemi alıp kendi kendine çizim yapan bir sayfa olamayacağına göre orada şekillenen her çizgide mutlaka sizin katkınız vardır sürekli aynı çizgide seyreden kalem (düşünceler, duygular, inançlar ve tutumlar) zamanla bilinçaltında kalıpları, şablonları oluşturur. Bu şablonlar iyi veya kötü olarak yorumlayacağınız sonuçları gerçekleştirirler.

    Bilinçaltınız etki-tepki prensibine göre çalışır bir başka değişle ne ekersen onu biçersin. Mesela tehlikeli bir işte çalışıyorsunuz bu işte yapabileceğiniz bir hata ciddi yaralanma sonuçlarını doğurabilir. Bir süre sonra yaptığınız işi yapan bir meslektaşınızın yaralandığını öğrendiğinizde “acaba benim de başıma gelebilir mi” diye düşünmeye başlarsınız kısa bir süre sonra siz de bir kaza geçirirsiniz ve sonra “bunun böyle olacağı içime doğmuştu” dersiniz. Yaralanma riski siz o işi yaparken değişmemiştir ama sizin yaralanabilme ihtimalini düşünmeniz ve bundan kaygılanmanız bilinçaltı ayarlarında yaralanmanıza neden olan süreci başlatmıştır. Bir söz var “Korktuğum ne varsa başıma geliyor” diye.. Ben de soruyorum acaba başına gelmesini istemediğin şeye olan korkun mu olayları aleyhine çeviriyor ve risk gerçekleştiğinde korkunu da kendini gerçekleştirmiş oluyor?

    Her şey başlangıçta iyi niyetle yaratıldı ve bir şeyi iyileştirmek için en önemli kazanım iyi niyet ve samimiyet ile birlikte öz’e dönüş yapmak olacaktır.

    Doğru İnanç Yoktur İnandığınız Doğrular Vardır.

    Siz Ne kadar inanırsanız o size o kadar doğru gelir. Artık öyle davranır ve inandığınız gibi yaşamaya başlarsınız. Eğer nazar boncuğunun sizi kem gözlerden koruduğuna inanırsanız korur mu? Evet korur..Eşiniz sizden önce ölürse onsuz yaşayamayacağınıza inanırsanız ölür müsünüz? Evet beklenenden daha erken hasta olabilir ve ölebilirsiniz. İnançlar hissettiğiniz şeyleri genellemeye götürür ve bir sonuca bağlar. Bu değişmediği sürece artık bu keyif yada keder fark etmez kaderiniz olur.

    Hayatta hiçbir şeyin bizim ona verdiğimiz anlamdan başka bir anlamı yoktur. (varsa da bu durum sizin sonuçlarınızı değiştirmeyecektir.) Eşinizin aldatması bütün eşlerin aldatabileceği inancını doğurabildiği gibi. En yakınınızdaki bir kişinin size yalan söylemesi bütün yakınlarınızın yalan söyleyebileceği vesvesesi ve inancı oluşturabilir. Bu durumda geçmişinizdeki deneyimlerin geleceğinizi şekillendirmesine izin vermiş olur olumsuz tecrübelerinizin kendini tekrar etme potansiyelini harekete geçirerek geleceğinizi ipotek altına alırsınız. Bu durumda inançlar ile ilgili şunları bilmek zorundasınız;

    1. İnançların hem yaratıcı hem de yok edici güçleri vardır. Bu gücün açığa çıkması sizin bilinçli/bilinçsiz seçimleriniz sonucudur.

    2. Çoğumuz inançlarımıza bilinçli olarak karar vermeyiz ancak sonuçlarını bilinçli değerlendirip bunu neden oluştuğunu anlamaya çalışırız.

    3. Ekseriya inançlarımız geçmişi yanlış yorumlayışımızdandır. Kendi yorumumuzu kendimiz eleştiremediğimiz için başkalarının yorumlarına karşı kendi inançlarımız ve doğrularımızı savunuruz.

    4. Bir kez bir inancı benimseyince onu gerçekmiş gibi düşünmeye başlar ve sadece bir bakış açısı olduğunu unuturuz.

    5. İnançlar gücünü geçmişten alır geçmiş yaşanmışlıkları genellemek suretiyle sadece kişisel tecrübelerinizle sınırlı yaşanmışlıkları doğru kabul eder, henüz sahip olmak için girişimde bulunmadığımız şeyler hakkında emin olmak ve referans yaratmak için hayal gücümüzü kullanabiliriz.

    Öğrenilmiş Sınırlar Çaresizliği Hudut Beller

    Ne zaman başınıza bir şey gelse, beyniniz iki soru sorar: Bu benim için haz mı (iyi mi) acı mı (kötü mü?) Şimdi acıdan kurtulup, zevk almak için ne yapmalıyım? Cevaplar genellemelere dayalıdır sizin acı ya da zevk verir diye oluşturduğunuz inançlarınızda. Negatif şartlanmalar pozitif bir transla temizlenir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuk eğitimi

    Çocuğunuz mu var? Eğitimle mi ilgileniyorsunuz? Etrafımızda eğitim adına yapılan tüm o faaliyetlere, tüm o çabalara rağmen bu kadar ahmakça insan davranışı nereden geliyor diye hayretler içerisinde misiniz? Korkmayın; bu gizem insanlık tarafından çözüleli çok oldu. Bir insanı küçük yaşından itibaren kalıcı bir ahmaklığa gömmek pek de zor değil. Yöntemi anlayınca, şaşkınlığınız geçecek. İşte size “masum bir çocuktan yetkin bir ahmak yetiştirmek için” en temel kurallar:

    Eğer elinizde bir çocuk varsa:

    Her durumda ona kol kanat gerin. Hiç bir riske sokmayın. Pamuklar içinde yetiştirin. Kızsa “prensesim, güzelim”, erkekse “aslanım, yakışıklım” falan diye sürekli olarak verin gazı.

    Hayatınız boyunca hiç sorgulamadığınız inanç ve alışkanlıklarınızı küçük yaşlardan itibaren o küçük beynine kazıyın. Bunun için her yolu deneyin.

    Faydalı sloganlar ezberletin. Unutmayın: Kelimeler ne derse desin, o acar ve yaramaz beyninin çalışmasını çoğu zaman kalıcı olarak durduran en güçlü araçtır sloganlar.

    Mümkünse her şeyi daha o istemeden verin. Yahut istediği hiç bir şeyi yapmayın.

    Çöp yiyeceklerle besleyin. Soslu, hazır, bol katkılı ve işlenmiş her türlü gıda ahmaklığın temel taşıdır. Lezzete ve hazza bağımlı olsun.

    Düşünmemesi için elinizden geleni yapın. Her sorusuna yalan da olsa cevap verin. Bilmediğinizi asla çaktırmamalısınız!

    Hayatında henüz hiç yaşamadığı sorunların çözümlerini ona en kısa zamanda belletin. Belletin ki, benzer bir sorunla karşılaştığında düşünüp de orijinal bir şeyler bulamasın, çıkıntılık yapamasın.

    İnsan-üstü görünen ve olağanüstü işler beceren ademoğullarını bolca zikredin. Ama sadece zikredin; o insanların oraya nasıl gittikleri, çektikleri sıkıntılar falan, ne sizi ne de o masum yavruyu ilgilendirir. Büyük insanları abartarak anlatın ki kendisi ve sizin gibi sıradan insanların ahmaklığa ezelden mahkum olduğuna; bir avuç seçilmiş insanın karşısında ne kadar ezik kalacağına erkenden ikna olsun.

    Yapılması gereken bütün dahice işlerin yapılmış olduğunu ona hal dilinizle anlatın. Bunun da en kolay yolu şudur: O sübyanın önünde yaratıcı hiç bir iş veya düşünce ortaya koymaya kalkmayın. Kazayla bile olsa…

    Ergenlik denen şeyi siz de geçirdiniz ama hiç bir zaman bu velet kadar saçmalamadınız. Gerektiğinde ona haddini bildirin.

    Okulu, eğitimi ve ev ödevlerini ciddiye alın ve onun da ciddiye almasını sağlayın. Sürekli zayıf olduğu yönlerini geliştirmesini sağlayın. Kuvvetli yönleri zaten kimseyi ilgilendirmez.

    Cevabını bilmediğiniz şeyler sorduğunda hemen kızın. Sakın ha araştırıp da öğrenmeye; hele hele öğrendiklerinizi o bücürle paylaşmaya kalkışmayın.

    Herhangi bir düşmana karşı onu bilinçlendirmeyi asla ihmal etmeyin. İnancı, dili, ırkı, ülkesi, tuttuğu takımı, cinsiyeti, yemek tercihi, gelir düzeyi gibi bir çok düşman çıkartma aracınız var. Bu araçları sonuna kadar ve bilinçli bir şekilde kullanın.

    Mümkün mertebe hareket ettirmeyin. Sebze gibi oturup kalabileceği her durumu ödüllendirin. Verin eline tableti, telefonu; rahatınıza bakın.

    Fazla konuşup da kafasını karıştırmayın. Kısa emir ve öğütler yeter de artar bile. Yeniyetme bir çocuğu muhatap almak size yakışmaz.

    Çocukla çocuk olmayın; eski köye yeni adet getirmeyin.

    Dayak o kadar da kötü değildir; okşayın arada bir.

    Bütün çocukların salak doğduğunu unutmayın..Sizin aklınıza yetişene kadar da ipleri gevşetmeyin

    İnsan olduğu için değil de “falanca gruba ait olduğunuz için” iyi olması gerektiğini iyice öğretin. Öğretin ki “diğerlerine” dünyayı dar edebilsin.

    Mümkün mertebe gevşemeyin; geçmiş hatalarınızı asla anlatmayın. Siz mükemmelsiniz, bunu hiç unutmayın.

    Alık, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir, ona söylediğiniz şeyi anlamayandır.

    Ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. İstemeden gaflar yapandır.

    Ahmak, tartışmaya yer vermeyen, kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak isteyendir. Bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmak ister.

    Ahmak, daima bilir bilmez konuşur.

    Kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil, mantıksaldır. İlk bakışta, doğru dürüst akıl yürüttüğü izlenimine kapılırsınız. Bu yüzden de tehlikelidir.

    Kafasız, yanılmakla yetinmez, hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. Sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylemek kafasızlıktır.

    Flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamak istemek olduğunu söyler. Flaubert’in çok sevdiği aptallık, çok daha yaygın, çok daha bereketlidir. Hata ile aptallık arasında bir çeşit akrabalık vardır.

    Aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.

    Eskiden aptallık kendini gözler önüne sermez, göze batacak şekilde kendini ortaya koymazdı, günümüzdeyse ağzına geleni söylüyor.