Etiket: Hiç

  • Boşluk Duygusu

    Boşluk Duygusu

    Boşluk duygusu çocukluğunda duygusal ihmale uğramış yetişkinlerin çok sık karşılaştığı bir duygudur. Boşluk hiçlik demektir. Kişinin iyi veya kötü yaşadığı şeylere karşı hiçbir duygu hissetmemesi anlamına gelir. Çocukluğunda annesinden yeterli duygusal yakıtı alamamış olan yetişkin, sıklıkla boşlukta hissettiğini fakat neden olduğunu bilemediğini ifade eder.Kişi bu duyguyu bastırmak için kendini eyleme vurabilir. Eyleme vurmak demek, dürtüsel ve aşırı yoğun davranışlar olarak da düşünülebilir. Kişi, baş edemediği yoğun olumsuz duygulardan kaçmak için bu savunma mekanizması geliştirebilir. Eyleme vurmak kişiyi kötü hissettiren duyguya karşı korur. Aslında herkes eyleme vurur, bunu patolojik yapan aşırı fazla ve yoğun olmasıdır. Kişi bu boşluk duygusunu bastırmak için aşırı derecede yemek yiyebilir, aşırı derecede alışveriş yapabilir

    Bu duygu bazen, beynimizin duyguları sindirme kapasitesinden de kaynaklanır olabilir. Çok yoğun, stresli veya duygusal anlamda yorucu zamanlar geçiren yetişkin, boşluk veya duyarsızlaşma, hiçbir şeye tepki verememe duygusu hissettiğini ifade eder. Beyninizin 5 birim duyguyu hazmetme kapasitesi varken siz ona 10 birim duygu yüklerseniz aşırı yüklenmeden dolayı beyin kendini duyguları hazmetme anlamında bir süreliğine kapatabilir. Sizde kendinizi alıcıları kapanmış, duyarsız, tepkisiz ve boşluktaymış gibi hissedebilirsiniz.

    Boşluk duygusunu çözmek için kişi kendine bazı soruları sorabilir;

    • bugün ne yapsam kendimi boşlukta hissetmem?

    • bu aralar neler yapmak boşluk duyguma iyi gelir?

    Kişi bu soruları sorarken aklına ilk gelen şeyi hiç bozmadan duygusunun yatıştığını hissedene kadar uygulamalıdır.

    Boşluk duygusunun oluşumunda, duygusal modelleme de  devreye girmiş olabilir. Yani kendisini sürekli boşluk, hiçlik içinde hisseden bir bakıcınız olduysa (0-6 yaş döneminde) sizde bu duyguları o kişiden modellemiş olabilirsiniz. 

    Boşluk duygusunu çocukluğunuzda ve şimdiki hayatınızda en çok nerelerde, kimlerle, hangi olaylarda hissettiğinize bakmanız ve bu anıları psikoterapi seansınıza götürmeniz,  bu duyguyu çözmede çok daha  işlevsel olacaktır.  

  • İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    Dile kolaydı değil mi özel bakıma ihtiyacı olan özel bir çocukla yaşamak, anlatması uzaktan bakınca kim bilir ne kolaydı? Peki ya yaşaması.?

    Hem bir çocuktan öğrenemeyeceğiniz kadar çok hayat tecrübesi öğrenmeniz, hem büyümeniz hem de büyütmeniz. Ne tuhaftı değil mi? Hem bu kadar yıpranıp hem de o çok kıymetliniz tek bir yeniliği başarınca tüm yorgunluğunuzun bir anda kuş gibi uçup gitmesi. Anlatsalar inanmazdınız belki, ‘Yok artık, bir çocuğa da bu kadar bağlanılır mı hiç!’ diye belki şaşırırdınız. Eğer bunca mücadeleyi veren siz olmasaydınız, ilk gününden son gününe kadar çocuğunuzun her bir gelişimine şahitlik etmeseydiniz anlatılan başarı öykülerine bu derece gözleriniz yaşarmazdı. Otizm tanısı almış çocuğunuzun sabah kalktığı andan gece yatana kadar her bir adımına şahitlik etmeseydiniz belki bir yerlerde duyacağınız yorgun savaşçı anne-babaların muhteşem öykülerinde ne anlatmak istediğini tam olarak kavrayamayacaktınız. Ve belki ne kadar çok yorulmuş olabileceklerini de..

    Sahi hiç düşündünüz mü ya da hiç denk geldiniz mi otizm tanısı almış bir çocuğa sahip anne-babaların sadece bir günlük rutinlerini. Bazen sadece tek bir kazak giydirmek için saatlerini harcadıklarına tanıklık ettiniz mi mesela? Ve onlara bakım verirken kendilerini ne derece boşverdiklerine? Kendi uykuları, kendi öğün saatleri, kendi sağlıkları kısacası kendi bakımlarını ne derece hiçe saydıklarını hiç gördünüz mü? Bunu bir ‘su kaynağı’ metaforuyla örneklendirmek isterim: Ormanın içinde büyük bir su kaynağı düşünün, herhangi bir denizle bağlantısı olmayan; suyu, gücü hiç bitmez gibi duran. Bu su kaynağından her gün 500 kg su çektiğinizi düşünün. Kaç hafta veya kaç ay dayanacaktır? Bu su kaynağı yeraltı suları veya yağmur sularıyla beslenmediği sürece yenilenemeyecek, bu nedenle bir süre sonra suyu azalacak ve havzası kuruyup gidecektir. İşte insan ruhu da tam olarak benzer mekanizmayla çalışır. Dış kaynaklarla beslenmeyip-bakım almayıp sadece besler ve bakım verirse bir süre sonra tükenme noktasına gelecek veya bakım verirken çok isteksiz ve mutsuz olacaktır ya da tamamen bakım veremeyecek kadar yorgun düşecektir. Başka bir deyişle, insanın çocuğuna, ailesine, sevdiklerine bakım verirken önce kendi öz-bakımını yapması ve kendi içsel gücünü yenilemesi şarttır. Çünkü hiçbir ruhsal enerji yenilenmeden devam edemez.

    ‘Peki söylemesi hoş ama bu bakım veren kendi bakımını nasıl yapmalı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikli kural, kendinize bakım verirken bunu bakım verdiğiniz çocuğunuz içinde yaptığınız bir iyilik olarak düşünmeniz gerekli. Siz iyi olmadan bakım verdiğiniz çocuğunuz da yeterince iyi olmayacaktır, unutmayın! Çocuğunuza bu denli ‘en iyisini’ sunmaya çalışırken kendiniz için ne yaptığınızı düşünün. Mesela sağlıklı besleniyor musunuz, günlük su içme miktarını yerine getiriyor musunuz, haftada birkaç kez  15 dk. da olsa her şeyi bir kenara bırakıp yürüyüş yapıyor musunuz? Bunlar fiziksel sağlığınızla ilgili çok temel gereklilikler. Ya ruhsal sağlığınız için neler yapıyorsunuz? 10 dk. bile olsa bir yakınınızla dertleşebiliyor, duygularınızı ifade edebiliyor musunuz? Çok değil arada farklı alanlara yönelmek adına kısa süreli de olsa söyleşi, toplantı, seminer, konser vb. etkinliklere katılıyor musunuz? Peki ya psikoterapi? Pek çok kişi psikoterapiye gitmenin akıl hastalığıyla bağlantılı olduğunu düşünse de esasında psikoterapi seansları bireyin ‘kendine iyi gelmek ve bakım vermek’ için yapabileceği en anlamlı alanlardan biridir. Bunun için özel psikoterapi merkezlerindeki psikologlara ulaşabileceğiniz gibi belediye, rehabilitasyon merkezi vb. kurumlarda bulunan psikologlardan psikoterapi talebinde bulunabilirsiniz. Bazen grup bazen de bireysel olarak gerçekleştirilen psikoterapi seansları sadece ‘kendi’nize odaklanıp ruhsal gücünüzü arttırmanızda ve çocuğunuza bakım verirken daha güçlü olmanızda yararlı olabilir. 

    Her ne kadar başka insanlarla diyalog kurmanın, sosyalleşmenin insan ruhuna çok iyi geldiğini savunsam da diyorsanız ki terapiye veya bir etkinliğe gidecek zamanım olmuyor, o halde bir kitap okuyarak mola verin kendinize, belki sadece 5-10 dakika… Veya evinizde sevebileceğiniz anlamlı bir şey yapın yaratıcılığınızı kullanarak sadece kendiniz için.

    Unutmayın her ne kadar yetişkin de olsanız özel bir bakıma ihtiyaç duyan özel bir çocuğun ebeveyni de olsanız sizin de içinizde sizden bakım bekleyen bir çocuk var. Ve o çocuk mutlu olmadan siz de yeterince mutlu olamazsınız. O yüzden içinizdeki çocuğu unutmayın.

  • Yeterince İyi Ebeveyn Nasıl Olunur?

    Yeterince İyi Ebeveyn Nasıl Olunur?

    Öncelikle mükemmellik algısını değiştirerek. Yaptığımız hiç bir iş yaşadığımız hiç bir deneyim günlük yaşam pratiklerimizin hiçbiri mükemmel olmadığı gibi bizde mükemmel değiliz. Hepimizin kırılma noktaları ve yorulduğu anlar var. Mükemmel değilim fakat kendime göre yeterince iyi bir anne/babayım diyebilmeliyiz.
    Doğduğu andan itibaren çocuğunuzun bir birey olduğunu kabul etmelisiniz.” Çocuk o ne anlar” . “Çocuk o yerini bilsin” gibi kalıp yargılardan uzak durun. Unutmayın ki çocukların algıları çok açık ve bizim bile farkında olmadığımız çoğu şey onların bilincinde yer ediyor.
    Sınırlarınızı doğru çizin. O sizin telefonunuzu karıştırmıyorsa yada kapıyı dinlemiyorsa sizde onun günlüğünü okumayın yada gereksiz diye adlandırdığınız oyuncaklarını ondan habersiz kaldırıp atmayın
    Duygularına saygı duyun ve önemseyin. “git sakinleş” “zır zır ağlama” vs. Demek yerine bu durumun seni üzdüğünün farkındayım. Bu konuyu nasıl çözebiliriz gibi söylemlerle onu ve hislerini olumlayın.  Bir önceki maddeyle ilişkili olarak ona çözüm sunmak yerine çözüm yollarını gösterin ve kendisi halletmesi için ona fırsat tanıyın. Başarısız olursa arkasını döndüğünde yardım için onu beklediğinizi her zaman görsün. 
    Ona sonsuz imkanlar sunmayın. Oyuncaklara boyama kitaplarına ve hediyelere boğmayın. İhtiyacı doğrultusunda verin herşeyi. Bu her şeyin kendine özgü bir değeri olduğunu ve hiç bir şeyin kolay kazanılmadığını öğrenmesinde yardımcı olacaktır.
    Sizden gördüğü her şeyi kendisininde yansıtacağını unutmayın. Çocuğunuzun model aldığı ilk kişi olduğunuzu hiç bir zaman atlamayın.
    Kaliteli vakit geçirin. Aynı koltukta oturup telefona tablete vakit harcamak yerine birlikte oyunlar oynayın doğa yürüyüşleri yapın birlikte kitap okuyun. Beraber yapmayı sevdiğiniz ortak aktiviteleriniz olsun. Çocuğunuzun yaş grubuyla ilgili gelişmelere uzak kalmayın.
    Son olarak sevginizi koşullandırmayın. Sevildiğini bilen ve sevmekten korkmayan çocuklar yetiştirin.

  • Empatik Stres

    Empatik Stres

    Üzüm üzüme baka baka kararır.

    Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

    Körle yatan şaşı kalkar.

    Eminim aklınıza daha nice benzer söylemler gelmiştir. Bunların doğru olduğunu az çok hepimiz hayatımızda tecrübe etmişizdir. Peki ama bunun mekanizması ne, neden böyle oluyor? Empati, yani kendimizi karşımızdakinin yerine koyma, hiçbir zaman olumsuzluk çağrıştırmaz ve herkes tarafından tavsiye edilir. Empatinin zararsız olduğu ve insani olduğu mesajı o kadar vurgulandı ki insanlar hiç farkında olmadan empatiden zarar görmeye başladılar. Bu zarardan korunmak adına ustaca kaçış teknikleri geliştirmeye başladılar. Örneklerle açıklamak çok daha kolay:

    – Valla ben artık haberlere bakmıyorum, bakınca içim kararıyor inan.

    – Pikniğe gidelim mi? Ahmet gelmesin ama adama kanım hiç ısınmadı, adam çok karamsar.

    – Abi dilenciler bizden zengin, acımayın şunlara hiçbir şey vermeyin.

    İnsanlar olumsuz haberlerden, kişilerden, acınacak haldeki insanlardan uzak durmak için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Bunun başlıca nedeni karşı koyamadıkları acıma hissi ve bu hissin uyandırdığı kötü duygular yani stres. Bu savaşın kaybedilmesinde en çok emeği geçen kim sorusuna gelelim.

    AYNA NÖRONLAR.

    Ayna nöronlar, birey bir hareket yaptığında veya aynı hareketi yapan birini izlediğinde harekete geçen sinir hücreleri diyebiliriz. Yani trafik kazasında ölen annesinin başında ağlayan çocuk haberinin bizleri bu kadar çok üzmesinin başlıca nedeni de ayna nöronlar. Sadece duyguları konuşmak yanlış olur çünkü ayna nöronların diğer bir işlevi de taklit etmek. Yeni iş ortamınız çok mu gergin? Sizin de mizacınızda değişimler yakın demektir. Dostunuz çok mu karamsar? Geçirdiğiniz vakte bağlı olarak sizin de karamsar olmaya başlamanız an meselesi. Karamsar ya da öfkeli biri olmayı istemeyebilirsiniz ama bu hiç önemli değil çünkü beynin yasaları farklı işler.

    Beyin der ki:

    – Süreklilik varsa (aynı işyeri/ aynı arkadaş)

    – Yoğunluk fazlaysa (her kes öfkeli/ hep aynı arkadaşla gezme)            

    – Yeterli zaman verildiyse (en az altı ay) DEĞİŞİRİM.   

    Kimi insanlarda bu değişim ( ister duygu ister davranış düzeyinde) bazen günlük hayatı etkileyecek veya onlara farklı bir kimlik kazandıracak kadar yoğun oluyor. Pek duyulan bir kavram olmadığını biliyorum, EMPATLAR. Karşınızdakinin yalan söylediğini hemen anlar mısınız? Hiç tanımadığınız insanlar bile size dertlerini anlatır mı? Hayal kurmayı çok sever misiniz?

    Öneriler: (Çözüm adına beynin yasalarından faydalanalım.) 

    1- Sürekliliğe karşı koyun. Bir ömür aynı işyerinde kalmayın.

    2- Yoğunluktan uzak durun. Çok karamsar tiplerden uzak durun.     

     3- Kendinize zaman tanıyın. Değişim zaman ister.       

     4- Canınızı sıkan bir olay veya duygudan hemen sonra keyif aldığınız bir şey yapın. Hiç istemeseniz de yapın. Ayna nöronlarının özellikle komedi filmleri ile arası iyidir.    

  • Egolar

    Egolar

    Herkesin dilinde bugünlerde EGO kelimesi.. Bilen bilmeyen, herkesin EGOyla ilgili bir YORUMU var.. Fazla konuşana da egoist diyorlar, kendimi seviyorum diyene de.. Bencil olduğumuzda da “ego yapıyoruz’’ çok fazla “ben’’ dediğimizde de.. Peki EGO nedir gerçekte?

    Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego sonradan oluşan bir yapı değil, kendimizi algılayış biçimimizdir. Ancak çevresel faktörlerle şekil değiştiren bir yapıdır. O şekil değiştirdiğinde ise doğal olarak kendimizi algılayış biçimimizde değişir.

    Bir insan “Ben….’’ ile başlayan cümleler çok fazla kurup kendisini büyük, kocaman gösterip kendisiyle ile ilgili böbürlenip duruyorsa da ‘‘hiçbir şeyi beceremiyorum, ben bir zavallıyım’’ diyorsa da bir ego probleminden söz edebiliriz..( şişirilmiş ego ve cılızlaştırılmış ego) Aslında iki durumda da kendisini aciz ve zavallı hissediyordur.. Birinde bunu üstü kapalı yapıyor, kendisini önce küçük görüyor sonra bu küçüklüğünü örtbas etmek için “Ben şunu yaptım, bunu yaptım, şu okullarda okudum, şöyle başarılıyım, böyle yüksekteyim, param, evim, arabam, ailem, Ben yaptım, Ben başardım….’’ gibi kendini öven, yükselten cümleler kuruyordur.. Amaç; kendi kendine aslında o kadar da küçük, beceriksiz ve zavallı olmadığını ispatlamak.

    “Kendini küçülten düşüncelere sahip’’ bir diğer grup ta bu durumu kabul eder ve açıkça ifade eder; “Ben bir zavallıyım, bana hiçbir zaman sıra gelmeyecek, şanssızım, hayat bana hiç gülmedi’’ gibi arabesk bir durumun içine girer.. Sürekli şikayet eder, sürekli ağlamaklı konuşur, hüzün ve öfke doludur.. Yaşam ona bir bu yandan vurur bir diğer yandan ve o hiçbir şey yapamaz, yetersiz, çaresiz ve acizdir.. Bu kişilerin kendilerini küçülten ve gerçeği çarpıtan düşünce sistemleri öyle büyüktür ki “Yaşam benden büyük” ve ben bu durumda ne yapabilirim? düşüncesini sistemlerine iyice yerleşmiştir ve kurban rolünü iyice benimsemişlerdir. Burada egosal problemle başa çıkmak için kullanılan bir savunma mekanizması da mevcuttur. Alt mesaj ‘her şeyin kötüye gitmesi benim yetersizliğim değil, ben kendimden büyük olanla nasıl savaşabilirim? dir.

    Birinci gruptakiler hayatlarını bu ispat üzerine inşa ederler. Sürekli yarış halindedirler. Gündemlerinde fark yaratmak, çok fazla para kazanmak, en güzel evde oturmak en iyi arabaya binmek ,en iyi kıyafeti giymek en büyük ünvanı almak vb. düşünceler vardır. Ama iç dünyasına baktığınızda hayatlarında pek az keyif aldıkları şeyler vardır.

    Bu tarife baktığımız da ‘ Bütün başarılı insanlar şişirilmiş ego problemi’ yargısına varmış olabilirsiniz. Evet başarı güzeldir ama tadını çıkarabildiğinizde… Tatmin olabildiğinizde…

    Fakat‘şişmiş ego‘neye sahip olursa olsun hiçbir zaman tatmin olmayacaktır.

    Ve ne yazık ki bu işe yaramaz çünkü bir insan düşüncelerinin kökünde ÖZBENliğini kabul etmediyse ve gerçek oluş haliyle bütünleşmediyse kendisi hep aciz, yetersiz ve zavallı görecektir..

  • Özgüven Eksikliği

    Özgüven Eksikliği

    Aynaya baktığımızda ne görüyoruz? Yüzümüzde hangi ruh hali var? Yaşadığımız şeylerden pişmanlık duyuyormuyuz?en önemlisi Mutlumuyuz? Son zamanların en klişe laflarından brkaçı ‘hiçbirşey yapmak istemiyorum!,mutsuzum!,içim sıkılıyor’. Peki bu sıkıntılar neden oluyor? Biz herşeyi kendi isteklerimiz doğrultusunda yaparız.yemek yemek istiyorsak yeriz,eğer siyah giymek istiyorsak giyeriz;ya da konuşmak istiyorsak konuşuruz. Yaptığımız her eylemi,kendimiz için yaparız. Kimileri çok yemek yiyerek,kimileri çok para harcayarak,kimileri kendini aşka bırakarak mutlu olmayı tercih eder.

    Kimileri ise sürekli beklenti içindedir. Hiçbirşey yapmadan çabalamadan arzuladiklarinin hemen olmasini dilerler.bununla mutluluk duyanlarda vardır.herkes iyi hissemek ister.yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen umudunu kaybetmeyen milyonlarca insan varken; sürekli kendini şartlayan bir hedef doğrultusunda ilerleyen ve hedefine ne kadar yaklaşırsa yaklaşşın asla mutlu olamayan insanlar da vardır. Boyu 169 dur 1 75 olmak ister,ya da kilosu 48 dir ama 50 hisseder  bilsede görmezden gelir ya da evlenirken sorun olmayan şeyler evlendikten sonra göze batmaya başlar eşini evlendikten sonra değiştirmeye çalışanlar olur.Peki bu yaptıklarımız bizi gerçekten mutlu edecekmi?  Mutlu olmanın tek yolu beklentilerin tamamlanması mı? Beklentiler tamamlandığın da herşey istediğimiz gibi olduğunda kuracak hayalimiz kalacak mı ? O zaman mı çözülecek sıkıntılarımız?

    Mutluluk, hayal kurmaktır. Bir hedef bulup o hedefe doğru gittiğimiz her yoldur bizim mutluluğumuz.biz başardıkça,hayallerimizi gerçekleştirdikçe yeni umutlar keşfederiz.biri bittiğinde diğerleri devreye girer. Farz edelim ki her istediğimiz oldu,hedef belirlemeden,çabalamadan,hayal kurmadan elde edersek hep birşeyler eksik kalır..herşey kolay elde ettiğimizden kolay sıkılırz ve mutlu olmak hayal olur. Hiçbir amacımız kalmadığın da huzursuz oluruz ,yaşadığımız her sıkıntı bizi ruhsal açıdan yıkar.Ruhsal açıdan yıkılırsak eşimize,ailemize verimli olabilmemiz ne kadar mümkün ? kim ister huzursuz bir anne veya hiç birşeyden mutlu olamayan baba..

    Bizim için en önemli mutluluk hayalimize koşmaktır.koşarken yaşadığımız bütün mücadeleler bizi aydınlığa götürür.yaptığımız herşeyin kıymeti büyük olur daha çok haz duyarız.yaşama sevincimiz artar.insan ilişkilerimiz güzelleşir.yüzümüz hep güler ve insanın sadece kendi hayali olmalı başkası için değil kendisi için yaşamalı. Öyleyse kim kendisini nasıl mutlu ediyorsa onu yaşasın. Neyle mutlu oluyorsa onu yapsın. Bütün kötü cümleleri ‘hayattan zevk alamıyorum,herşey üstüme geliyor,içim sıkılıyor’gibi hayatımızdan çıkarıyoruz.Derin bir nefes alıyoruz..Bugüne kadar yaşadığımız her ne varsa iyi ve ya kötü iyi ki diyoruz..gördüğümüz herşey bizim için bir tecrübeydi diyoruz. Belki yaşadıklarımız,hayallerimiz,çabalarımız olmasaydı hep eksik ve memnunıyetsiz olacaktık.yaşadığımız herşeye şükür ederek, hep en güzel şeyi hayal ederek,ne olursa olsun umudumuzu kaybetmeyerek,yaptığımız her ne varsa arkasında durarak,kendimizi severek yaşarsak mutlu olmak hiçte zor olmayacak! hiçbirşey sizin mutluluğunuzdan önemli değil. Ve siz istemedikçe sizi birisi asla üzmeyecektir. Hayatınızdan gülümseme ve mutluluk hiç eksik olmasın.Her zaman tutunacak bir hayaliniz olsun!

  • Görünmez Tutku

    Görünmez Tutku

    On yıllık bir evlilik. İki çocuk, çok yoğun çalışan bir eş ve evde boş oturmaktan başka hiçbir şey yapmadığını düşünen bir anne…

    Yoğun çalışma saatleri içerisinde hiçbir şeye vakit bulamayan elinden geldiğince eşini ve çocuklarının yanında olmaya çalışan bir baba…

    Eşinin can sıkıntısına son verebilmek adına hayatlarını değiştirecek interneti bağlattığında olacakları tahin edemezdi.

    Annemiz bilgisayar konusunda çok tecrübeli değildi. Bir chat sayfasına girip telefon numarasını kişi bilgilerinin arasında verince işler karıştı. Telefonuna, onunla tanışmak isteyen bir sürü insandan mesaj geliyordu. Önceleri çok tedirgin oldu. Gelen mesajlara cevap vermedi. Mesajların kendiliğinden sona ermesini bekledi ama nafile. Mesajlar artarak devam ediyordu. Çok komik bulduğu bir mesaja 20 yaşındaki bir kız gibi cevap verdi. Kendince oyun oynuyor ve eğleniyordu. Birkaç gün sonra sahte bir profille arkadaşlık sitelerinden birine üye oldu. Genç bir kız fotoğrafıyla erkeklerle tanışıyor. Mesaj atanlarla dalga geçiyordu.

    Bir gün çok yakışıklı ve olgun bir beyden mesaj geldi. İlk defa bir fotoğraftan bu kadar etkilenmişti. Bu beyin diğerlerinden farklı bir çekim gücü vardı sanki. Tanıştılar. Muhabbetleri gitgide ilerliyor adeta bilgisayara yapışık yaşıyorlardı. Eğlence değil artık tutkuydu bu beyle muhabbet. Hatta onunla daha rahat sohbet edebilmek için yeni bir telefon numarası aldı kahramanımız. Sürekli sanal aşkını düşünüyor, yeni bir heyecan yaşıyordu ama fotoğraftaki kızla kendi görüntüsü arasında dağlar kadar fark vardı. Her şey bir yana evli ve iki çocuk annesiydi o.

    Gerçek kimliğini açıklayıp açıklamama arasında gidip gelirken internet aşkı, evli olduğunu ama bu ilişkinin bitmesini istemediğini söyledi. Hanımefendi şaşkın ama mutluydu.

    -Ben de evliyim ve o fotoğraf da bana ait değil deyiverdi bir çırpıda. 

    -Aşık olduğum kadını görmek isterim ? 

    -……….

    Artık gizli hiçbir şey kalmadı nasıl olsa diye düşünerek günlerdir aklındaki adama gitti hanımefendi. Düzenli aralıklarla buluşup beraber olmaya başladılar. Her buluşmada ona daha çok bağlanıyor, eşine ve çocuklarına karşı suçluluk duygusu bir o kadar artıyordu. Babamız hala yoğundu. Eşine olan sonsuz güveni bu olanlarını sezmesine engel olmuştu.

    ta ki eşi evde yokken bilgisayarın başına oturana kadar. Her şey ortaya çıktı. O sonsuz güven bir anda kayboldu. Eşi aylardır bir adamla birlikteydi. Düzenli aralıklarla buluşup ilişkiye giriyorlardı. Yıkıldı. 

    Hanımefendi için sadece bir tutkuydu yaşadıkları. Bir hataydı. Günlerce af diledi… 

    Yapılması gereken neydi? Affetmek mi gitmek mi?

    Ülkemizde internet kullanımının yaygınlaşmasıyla bu ve buna benzer vakalarla çok sık karşılaşır olduk. 

    Sanal adatma olarak isimlendirilen bu durum hikayemizde de anlatıldığı üzere oyun gibi başlar. Vakit geçirip eğlenirsin ama asla aşık olmasın . Görmesin çünkü . Ne kendini tam olarak anlatır ne de karşındakini can kulağıyla dinlersin. dinlemenin hayati bir önemi yoktur zaten. Kendini olmasını istediğin gibi anlatmak bir huzur verir ve bu huzuru hiç kaybetmek istemezsin. İşte budur chatteki tutku. Beğenilme ve sevilme duygularının yeterince tatmin edilmemesi sonucu görmediğin birine bağlanır sevdiğini sanırsın. Eşini çocuklarını hiçe sayarak o insanın uğruna her türlü tehlikeyi göze alacak kadar çok. 

    Size yukarıda anlattığım hanım kendini şu sözlerle savunuyor;

    ‘Benimle daha çok vakit geçirmeyi deneyip internet alarak sorunun üstünü kapatmaya çalışmasaydı bu durumda olmazdık’ .

    Bu bir savunma ama yanlış bir tespit olduğunu söylemekte çok güç. 

    Bu çift evliliklerini kurtarabilmek adına çaba göstermeyi tercih etti. Bir aile terapistinden yardım alıyorlar ve terapi sonlanmak üzere. Yanlış olanı doğruya çevirmek için gösterilen çabadır değerli olan.

  • Suçlu Kim?

    Suçlu Kim?

    55 yaşlarında asık suratlı, hırslı, dediğim dedik, fazlaca konuşmayı vakit kaybı olarak gören bir insandı İsmail Bey. Doğduğu günden beri bir çocuğun yetişmesi için gereken yeterli ilgi ve sevgiyi babasından hiç görmemişti. Babasının verdiği emirlere hep sadık kalarak onun mesleğini yürütmüş, her zaman hayalini kurduğu mesleğini yapamamıştı. Oysaki o doktor olacak tüm insanlara yardım edecekti. Lisedeyken babasıyla bir defa konuşmayı denedi. Üniversite sınavına girerek hayatını kurtaracak izni alamadı. “O zaman evlenmeme izin ver” dedi babasına. Yıllardır aşık olduğu ama asla açılamadığı Sacide’yi okulun bittiği gün istemeye gitti annesi. Kız tarafı şaşkındı. Kızlarının lise mezuniyeti için sevinemeden bir de görücüleri ağırladılar. Uzun süre düşündükten sonra İsmail’in Sacide için hayırlı bir kısmet olacağına karar veren aile evliliği onayladı. İsmail Sacide’yi her şeyden çok önemsemesine rağmen bir kere bile ona sevdiğini söylemedi. Sacide ile bile çok nadir konuşup babasının dükkanındaki işine giderdi. Artık tek bir düşüncesi vardı; çocuğu olursa doktor olacak ve tüm insanlara yardım edecekti. Evlendikten iki yıl sonra Sacide bir kız çocuğu dünyaya getirdi. İsmail Bey, tıpkı babası gibi davranıyor ve asla kızına sevgi göstermiyordu.

    Kızını ilk ne zaman öptüğü sorulduğunda verdiği cevap bunu tarifleyen bir nitelik taşıyordu. İlkokula başladığı gün ilk defa kızının yanağına bir öpücük kondurmuştu. Yıllardır babasından korkan Semra tüm gün yüzünde kocaman bir gülümsemeyle dolaştı okulda. Babası ilk defa diğer çocukların babaları gibi davranmıştı. Babasıyla birlikte zaman geçirmek istiyordu ama yaşamı boyunca neredeyse hiç böyle bir durum söz konusu olmamıştı. Üniversite sınavlarına hazırlanırken sıkı sıkı tembihlenmiş, tıp fakültesi dışında hiçbir tercih yapamayacağı söylenmişti Semra’ya. Kızının ne düşündüğü hiç hesaba katılmıyordu. Tıpkı babasının yaptığı gibi meslek seçiminde Semra’ya yol gösterebilecek tek kişi baba İsmail’di. Oysa o tıpçı değil de anaokulu öğretmeni olarak düşlemişti mesleğini. Ters tepki verirse “hayırsız” evlat oluvereceğini çok iyi biliyordu. Babanın dediğini emir saydı ve İstanbul’da tıp eğitimine başladı.

    Ya Baba Sevgisi…
    Hep bir şeyler eksik kaldı Semra’da. O güne kadar babasında bulamadığı sevgiyi kendinden yaşça çok büyük insanlarla duygusal bir ilişki yaşayarak doldurmaya çalışmış, defalarca babasından büyük cezalar almış ama bu durumun önüne geçilememişti. Şimdi evli bir işadamıyla beraber Semra…

    Suç Kimin? Babanın mı, kızının mı?
    İsmail Bey, babasına hep kırgın kaldı. Hayırlı evlat oldu ama yürümek istediği yola konulan taş hiçbir zaman aklından çıkmadı ama kendine yenik düştü ve aynısını kızına yaptı. Kişilerin yapmak isteyip de yapamadıklarını çocuklarına yaptırmaya çalışmaları çok sık karşılaştığımız bir problem. Her insanın kendine ait düşleri ve yapmak istedikleri olduğu tıpkı bu tabloda olduğu gibi çoğu zaman hiçe sayılıyor.

    Oysa çocuklarının gelecek planlarına saygı duyup, onlara nadiren ve kısa cevaplar vermek yerine sevecen ve güven verici bir ses tonuyla anlaşıldıkları duygusu verilebilseydi ne İsmail bey ne de Semra bu durumda olurdu.

    Unutulmamalıdır ki, çocuğunuza karşı sergilediğiniz her davranış, söylediğiniz her söz ileride size sergileyecekleri tutumun göstergesidir. Onu her azarladığınız, her küçük düşürdüğünüzde içindeki sevginiz biraz daha azalıyor.

    Hep sevilen, artık dünyada olmadığınızda sevgi ile anılan bir baba olmak hiçte zor değil. Aile ile ilgili konularda çocuğunuzun fikrini almak, konuşurken tehditkar olmamak, en önemlisi de ona dokunarak sevildiğini hissettirmekten kaçınmayın. Hayatındaki seçimlere siz karar vermeyin. Gerekirse seçimleri üzerinde beraberce konuşup eksi ve artıları beraberce gözden geçirin. Aksi halde, sizin seçtiğiniz yolda ne kadar başarılı olursa olsun içinden hep size kızacak bir evladınız olduğunu unutmayın

  • Duygularımızın Etkileri

    Duygularımızın Etkileri

    Hepimizin duygularımızı bastırdığımız anları olmuştur. Aslında, biz duygu bastırma konusunda anlık değil, yaşam boyu süren bir alışkanlık edinmiş bile olabiliriz. Ancak bastırılmış duyguların bedenimizi nasıl etkilediğinin farkında mıyız?

    Ailelerimiz ve içinde yaşadığımız sosyal çevremiz, hayatımız boyunca bize belirli şekillerde davranmamız gerektiğini öğretti durdu. Hepimiz, belli durumlarda duygularımızı hiç filtrelemeden ve içimizden geldiği gibi ifade etmenin bize nelere mal olacağını öğrendik. Gördük ki, içimizden gelen bütün duyguları her zaman saf bir şekilde ifade ettiğimizde, özel yaşantımızda da, iş yaşantımızda da ilişkilerimizi sürdürmede sıkıntılar yaşıyoruz.Bunu yapmanın aslında sağlıklı ve normal olduğuna bile inandırdık kendimizi.

    Yetişkin olarak yaşadığımız hayatımızda bastırdığımız her duyguyu, büyük çoğunlukla daha sonra çocuklarımız üzerinde ifade ediyoruz. Nasıl olsa onlar üzerinde mutlak otoritemiz olduğu için zaten bunu yapmak da hiç zor gelmiyor.Biz de zamanında bu tarz duygu ifadelerini üzerimizde hissetmedik mi?

    “Erkek adamların ağlamadığını”, “iyi aile kızı olmak gerektiğini”, “artık bunları aşmamız gerektiğini”, “oramıza buramıza dokunmanın ayıp olduğunu”, “çok soru sorduğumuzu” veya “çok fazla konuştuğumuzu” çabucak öğrendik. Eğer bu sözler size tanıdık gelmiyorsa, eminim siz zamanında kendi duyduklarınızı hatırlayabilirsiniz. Ailelerimiz de kendi duygularını bastırarak büyüdüğüne göre, neredeyse hiç bir zaman benzer duyguların nasıl üstesinden gelineceği konusunda bilgi sahibi değillerdi.Bunun sonucunda da, bizi yetiştiren ailelerimizin bizim duygularımızı idare edememeleri garip değil. İşte bu yüzden, biz de onların izinde, duygularımızı bastırmayı ve ifade etmemeyi öğreniyoruz.Bunu yaptığımız zaman da, duygularımızın bedenimizi ne kadar çok etkilediğini hiç düşünmüyoruz!

        Bütün bunlar bilinçaltı seviyesinde gerçekleşen şeyler. Duygularımızın bedenimizi nasıl etkilediğini biz bilinçli bir şekilde düşünmüyoruz. Ancak etkilenme her halukarda gerçekleşiyor.

    Bizim duygularımızın bir çıkış noktasına, ifade şekline ihtiyaçları vardır. Onlar bizim birer parçamızdır ve öyle ya da böyle kendilerini mutlaka dışarı çıkaracaklardır. Biz her ne kadar onları bastırabildiğimizi düşünsek de, bir noktadan sonra bedenimiz onları artık emmiştir ve bu saatten sonra bizim dikkatimizi çekmek için çeşitli hastalanmalar, yaralanmalar ve rahatsızlıklar meydana getirecektir.İşte duygular bedenimizi aslında bu şekilde etkiliyor.

    Duygularımızı hissetmek ve ifade etmek yerine, onları gözardı ediyor olabiliriz. Onların varlığını reddeden ise zihnimiz. Bu reddetme onları bedenimizin ve ruhumuzun derinliklerine gömüyor.

    Duygularımız dahil bu hayattaki tüm deneyimlerimiz hücrelerimizin içinde depolandığına göre, hücrelerimiz da birleşerek bizi oluşturduğuna göre, biz oralarda neyin depolanmasını istiyoruz aslında? Olumsuz, reddedilen ve gözardı edilen duyguların mı? Bedenimiz olumlu veya olumsuz bir duygu, düşünce, hormon veya molekül arasındaki farkı bilmiyorki. Bütün bunlar birbirine öylesine bağlı ve karmaşık ki!

    Eğer farkına varıp onlarla başa çıkma cesaretini göstermezsek, olumsuz düşünceler, enerjiler, -onlara her ne demek istiyorsak-, bedenimizde, zihnimizde ve ruhumuzda yer edinerek beden, zihin ve ruh sıkıntıları olarak kendilerini göstereceklerdir.Rahatsızlık, ağrı, yaralanmalar ve daha bir çok olumsuz enerji bedenimizde boy göstermeye devam edecektir.

    İşte duygular bedenimizi böyle etkiliyor.

    Bizim dışımızda gelişen olayları hiç bir zaman kontrol edemeyiz. Biz sadece, dış dünyamızdan gelecek olan olaylara ve durumlara vereceğimiz tepkilerimizi belirleyebiliriz. Duygularımızı yaratan dışsal faktörleri değiştirmek veya onlarla mücadele etmek yerine, duygularımıza verdiğimiz tepkileri gözlemleyebilir ve çeşitli değişiklikler yapabiliriz.

    Mutlu, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam sürmek için, duygularımıza sahip çıkmamız, onları yargılamadan kabul etmemiz ve onları tamamen hissetmemiz gerekiyor. Ancak bu sayede onların önündeki engelleri kaldırarak özgürce akmalarını ve bedenimizde birikmemelerini sağlayabiliriz. Doğru veya yanlış, iyi veya kötü duygu diye bir şey yok. Duygularımız sadece var oluyor.

  • Hedef

    Hedef

    “Hedefsiz bir insanın varlığından şüphe ederim”

    Hz. Mevlana

    Vurulması gereken koordinatları bilmeyen savaş uçağı pilotu, ders çalışmaya otururken yarın hangi sınavın olduğunu bilmeyen öğrenci, tarlaya ekim için geldiğinde çuvallarda hangi mahsulü taşıdığını bilmeyen çiftçi, tatile çıktığında nereye gideceğini hiç düşünmediğinden terminalde şaşakalan bir çift. Ne kadar saçma görünüyor değimli? Olur mu öyle şey? Bu insanların her biri önceden bu bilgilere erişip hazırlanırlar. Yani hedeflerini belirlerler; yoksa hedef belirlemeden bir işe girişmek, çabalamak ne kadar ahmakça diyebilirsiniz. Doğru! Aslında birçok davranışımızı seçtiğimiz hedefler doğrultusunda gerçekleştiririz. Ancak bunların çoğu kısa vadeli, çabuk zevke dönüşebilen, zorlayıcı olmayan ve aşırı mücadele gerektirmeyen hedeflerdir. Ne var ki insanoğlu küçük hedeflere ulaşmaktan çok mutlu olmaz. Kitabımızın başında bahsettiğimiz temel ihtiyaçları karşılamayı arzular. Bu bir yaratılış özelliği ve işe yarmayan olmak insanı ne kadar umursamaz görünse de mutsuz eder. Bu yüzden gerçekten bir gayesi olmayan ve üretemeyen ve başarılı olamayanlar sanki bütün bunlar oluyormuş gibi yalan söylerler ya da küçük başarılarını abartarak aynı potaya gelmek isterler. Güçlü bir ihtiyaç varlığını ispatlamak.

    Cansız varlıklara dikkat edin! Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar canlı karıncalardan bile daha dinamiktir. Evrende cansız olduğunu bildiğimiz nice gezegen yıldız ve galaksi milimetrik hesaplarla yörüngesinde koşturup durmaktadır. Ya canlılar! Ağustos böceğinin hikâyesi sadece bir hikâye. Yazın tembellik ettiği ve kışın karıncaya muhtaç olduğu sadece insanoğluna bir benzetme. Hiçbir hayvan eğer insanoğlu müdahale etmezse, başka bir hayvana dilencilik etmez. Çünkü onun genetiğindeki hassas programları, yani içgüdüleri bütün yolları tarif eder ve mücadeleyi asla bırakmazlar. Yeryüzündeki dilencilik sadece insanların uğraştığı bir iştir. Keşke böyle bir uğraşı hiç olmasa. En ufak mikroorganizmalardan en devasa yaratıklara kadar yaşayan tüm canlılar şaşmaz bir hedefin peşinde koşarlar. Asla vazgeçmezler ve mutlaka kendi alanlarında sayısız başarılar elde ederler. Bununla birlikte onlardan çok daha muhteşem yeteneklerle donatılmış ve hiçbirinin sahip olmadığı zekâsı sayesinde sürekli gelişebilen tek varlık olan insan, neden çok daha mücadeleci ve başarılı olamasın. Bunun için bir kez daha nereye gittiğinizi ve neden gittiğinizi düşünün!

    Bu ihtiyaçlar her zaman bedensel olmayabilir; psikolojikte olabilir. Mesela insanlar genellikle kendilerini seven insanlarla birlikte olurlar. Siz hiç ‘benden nefret eden insanlarla birlikte yaşamayı çok severim’ diyen birini duydunuz mu? Burada sevilme ihtiyacını karşılamak amaçtır. İyi bir sanatkâr olmayı arzulayan sanatçı eserlerini insanların beğenmesini ve takdir edilmesini bekler. Takdir de bir ihtiyaçtır. Küçücük bir çocuk bile çekyata çıkmayı başardığında arkasına dönüp bakar; kutlasınlar, takdir etsinler diye. İnsanlar neden bu kadar çok koltuk kavgası yapıyorlar dersiniz. Statü ve saygınlık kazanmak da bir ihtiyaçtır. Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci sevdiği bir mesleği hedef edinmiş Tıp seçmiştir. Aslında örtülü amacı da doktorluk mesleğinin saygınlığıdır.

    “Büyük adamların amaçları, diğerlerinin yalnızca istekleri vardır.” DÜNYA ATASÖZÜ

    Bir düşüncenin hedefe dönüşmesi için şu aşamalardan geçmesi gerekir:

    1. İhtiyaç hissetme ve İhtiyaçlarının farkında olma.
    2. Pragmatist hayal kurma
    3. Arzulama
    4. Sistematik ve bilinçli hedef koyma

    “Güçlü kararlar, güçlü arzuların ürünüdür.”

    Hayallerimiz ihtiyaç ve beklenti zeminine oturduktan sonra o hayalimizi ne kadar istediğimiz çok çok önemli. Onun için yüzlerce yarışçıdan bir şampiyon çıkıyor. Milyonların içinden bir başbakan seçiliyor. Hiç biri şansım yaver gitti demez, çünkü ateşli sıtma gibi iliklerine işleyen arzuları ve boylarını aşan terlerine vefasızlık etmek istemezler. Üniversite iki milyona yakın adaydan istenen bölümlere ilk 50 bin’i girebiliyor. Buda milyonu aşkın insanı geride bırakacak performans gerektiriyor. Gerçekten böyle bir sınavı kazanmak çok zor. Tabi ki istediği bedellerde var. Bedelini ödeyenler zafer kazanabilir.  Türk insanının bağımsızlık zaferinin bedelini düşünürseniz, Balkan, Rus, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşlarını dâhil edersek milyonların kanını görürsünüz. Öksüz kalmış, eşini kaybetmiş, açlık ve sefalete düşmüş, yurtları işgal edilip esir alınmış, malı ve namusuna kast edilmiş milyonları görürsünüz. Peki, bizim bedelimiz nedir? Bu sınavı kazanmak için canımızdan, sağlımızdan, mutluluğumuzdan mı o9lacağız? Hayır. Hiç de kendimizi yıpratacak, kalıcı hasarlar meydana getirecek kayıplarımız olmayacak. Sadece zevklerimizi, eğlencelerimizi, boş vakitlerimizi, sosyal aktivitelimizden bir kısmını düzenleyeceğiz. Birazcık kısabiliriz, erteleyebiliriz, robotlaşmadan ama işimizin farkında olarak düzenleyeceğiz. Bir de başarının diğer gereksinimleri olan öğrenme teknikleri ve donanımları kazanancağız. Ve sonuçta ömrümüzün sonuna kadar başarmış bir insanın özgüveniyle ve kendimizin şampiyonu olarak yaşayacağız. Hayal ettiğimiz hayatı hedefleştirmiş ve sonunda elde etmiş olacağız. Ne dersiniz? Hayallerimiz sadece hayal olarak mı kalsın, yoksa onları hedef yapıp koşalım mı peşinde, ona kavuşana dek?

    İnsanların büyük bir kısmının başarı düzeyleri kapasitelerinin altındadır. Potansiyeli performansa dönüştürmenin ilk adımı kapasitemizi keşfederek ona uygun bir hedef geliştirmektir. Hedeflerini belirleyen insanlar bazen sadece ilgi duyduğu bir alana odaklanıyor. Bazıları aslında sevmediği bir noktayı sırf prestijinden ötürü hedef seçiyor. Hedefsiz insanların tamamı, hedefi olanlarında doğru niteliklere göre seçim yapamayanları başarısız olur.  Yunus Emre’nin yüzlerce yıl önce dediği gibi insan önce kendini bilmeli, kendini tanımalıdır.  Potansiyelini bilmeyen öğrenciler genelde daha küçük hedefler koyarak riske girmemiş olurlar. Bazıları da çok üstünde hedef belirleyerek çok çalışmak zorunda kalır yinede istediği başarıyı elde edemez. Bu sefer de he çok enerji sarf eder hem de özgüveni gittikçe düşer. Çok emek harcamasına rağmen başarıya ulaşamaz. Gardner’in çoklu zekâ kuramına göre en az sekiz zekâ alanında değerlendirilen zekânın birde zihin sel performans derecesi düşünüldüğünde beynin anlaşılmasının hem çok gerekli hem de biraz zor olduğu anlaşılıyor. Bir insanın matematiksel zekâ alanı çok gelişmişken sözel becerisi daha az gelişmiş olsun. Bu öğrencinin ben edebiyat alnını çok seviyorum diyerek bu yönde çalışması sadece ilgisine göre hedef koyduğunu gösterir. Bu seferde hem mevcut gelişmiş zekâ alanını kullanamamış olur, hem de diğer alanın da yer tutabilmek için çok fazla gayret sarf etmek zorunda kalır. Yinede çok iyi bir edebiyatçı olacaktır diyemeyiz. Tabi ki bir alanda çok emek harcayan birisi belli noktalara gelebilir ve hatta başarılı da olabilir. Burada asıl anlatılmak istenen zihinsel enerjinin tasarruflu kullanımı ve daha üstün başarılara daha kısa sürede ve daha sağlıklı ulaşabilmektir. Yoksa insanları yetenekleriyle sınırlandırmak gayesi güdemeyiz. Ancak şu da var ki zaten doğuştan belli genetik sınırlamaların varlığı da reddedilemez bir gerçek. Buna rağmen yetenekler geliştirilebilir, zayıf alanları güçlendirilebilir.

    HEDEF SEÇİMİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR:

    1. Mesleğe dönük hedef seçilmesi
    2. Mantıkla açıklanabilir olması
    3. Ulaşılabilir olması
    4. Motive edici olması
    5. İhtiyaç ve beklentileri karşılaması
    6. Kesin ve net olması
    7. Ölçülebilir olması
    8. Belirli bir zaman dilimine göre ayarlanmış olması ve birimlere bölünmesi
    1. Faydalı olma amacı güdülmesi

    Fatih’in yastığındaki İstanbul krokisi gibi hedefinizi sık sık seyredin. Ona ulaştığımız anı hayal edin sıkça. Sevinicinizi, coşkunuzu, yakınlarınızın mutluluğunu hayal edin. Özellikle ders çalışmak istemediğiniz zamanlarda ve de yatağınıza uzandığınızda…