Etiket: Hepatit

  • Cybh ve gebelik

    Gebe kadınlarda, gebe olmayan kadınlarda görülen cinsel yolla bulaşan hastalıkların aynısı olabilir. Gebelik, kadını veya bebeğini bu hastalıklardan korumaz. Gebelik döneminde bu hastalıklardan biri bulaşmışsa hem anne hem de bebek için çok ciddi, hatta hayatı tehdit edici bir durum ortaya çıkabilir. Kadınların cinsel yolla bulaşan hastalıkların zararlı etkilerine karşı uyanık olmaları, kendilerini ve bebeklerini nasıl koruyacaklarını bilmeleri gerekir.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların gebe kadına ve bebeğe etkisi

    Kadın, gebe veya değil benzer etkilerle karşı karşıya kalır. Rahim ağzı kanseri veya diğer kanserlere neden olur. Kronik hepatit,PID ( kasık içi iltihabı ), kısırlık gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu hastalıklar birçok kadında da sessiz seyredebilir.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, gebe kadından bebeğine doğum öncesi, sırası veya sonrasında bulaşabilir. Bazıları (frengi gibi) plasentayı geçer ve rahim içindeki bebeği enfekte eder. Diğerleri (gonore, klamidya, hepatit-B, genital herpes ) anneden bebeğe doğum sırasında doğum kanalından bulaşır. HIV gebelik sırasında plasentayı geçerek bebeğe bulaşır. Diğerlerinden farklı olarak emzirirken de bulaşır.

    Cinsel yolla bulaşan hastalığı olan gebelerin rahim içinde bebeği sarmalayan zarında yırtılma olur. Doğum sonrası, rahim içi enfeksiyonu oluşur.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıkların en kötü etkileri: ölü bebek doğumu, düşük ağırlıklı bebek, konjoktivitis (göz enfeksiyonu ), pnomoni ( zatürre ), neonatal sepsis ( kan enfeksiyonu ), nörolojik bozukluklar, körlük, sağırlık, akut hepatit, menenjit, kronik karaciğer hastalığı, siroz.

    Bunların çoğu, anneye uygulanan erken prenatal bakımla engellenir. Bunlar, erken gebelik döneminde cinsel yönden bulaşan hastalıklar yönünden laboratuvar testlerinin yapılması ve gerekirse doğuma yakın bu testlerin tekrarı şeklindedir.Enfeksiyonlar doğum sırasında saptanmışsa hasta tedaviye alınır.

    Testler

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, her tür yaş, ırk, etnik köken, din, kültür ve sosyo-ekonomik düzeyden kadınları etkiler. Gebeler, ilk hekm ziyaretlerinde aşağıdaki cinsel yolla bulaşan hastalıklar yönünden incelenmelidir :

    Klamidya

    Gonore

    Hepatit B

    HIV

    Frengi

    Ek olarak, bazı uzmanlar, daha önce prematüre doğum yapmış kadınların bakteriyel vajinozis yönünden araştırılıp gerekirse tedavilerinin yapılmasını önerirler.

    Gebeler, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili testleri hekimlerine sormalıdırlar. Çünkü, bazı hekimlerce bu testler rutin olarak istenmemektedir. Şimdi daha yeni ve etkin testler yapılmaktadır. Kadına geçmişte test yapılmış bile olsa gebeliğinde bunlar tekrarlanmalıdır.

    Gebelik sırasında tedavi

    Klamidya, gonore, frengi,trikomonas ve bakteriyel vajinozis gebelik sırasında antibiyotiklerle tedavi edilip iyileştirilirler.

    Viral olanlar (genital herpes ve HIV ) tedavi edilemezler. Ama antiviral ilaçlar herpeste uygun olup HIV ‘ da mutlaka gerekir.

    Doğum sırasında genital herpes aktif ise bebeği enfeksiyondan korumak için sezeryan doğum tercih edilmelidir.

    Sezeryan bazı HIV + kadınlarda da tercih edilebilir. Hepatit B (-) kadınlarda gebelik döneminde hepatit B aşısı yapılabilir.

    Korunma

    Korunmada en kesin yol cinsel temastan kaçınmaktır. Uzun süren, enfekte olmadığı testlerle de kanıtlanmış bir partner de korunmada etkindir.

    Kondom, cinsel ilişki boyunca sürekli ve doğru kullanıldığında HIV bulaşma riskini azaltır. Ayrıca, gonore, klamidya ve trikomonas,genital herpes, frengi, HPV bulaşma riski de azalır. HPV ‘ ye bağlı hastalıkların da( siğil, rahim ağzı kanseri gibi ) oluşma şansı azalır.

  • Hepatit b , bulaşma yolları ve aşılama hakkında

    Önemli bir karaciğer hastalığı olan Hepatit günümüzde dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Ülkemizde de son yıllarda sıklığı azalmasına rağmen, özellikle Hepatit B hala önemini korumaktadır. Hepatit geçiren hastaların bir kısmında siroz gibi önemli hastalıkların gelişme ihtimalinin bulunması, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır.

    Hepatite neden olan etkenler arasında Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ilk sıralarda yer almaktadır. Hepatit A virüsü sadece akut hepatit oluşturmaktadır. Bunlarda kronikleşme ve taşıyıcılık görülmemektedir. Hepatit B ve C virüsleri ise hem akut, hem de kronik hepatite neden olabilmektedir. Ancak B ve C virüsünü alan kişilerin tümünde hastalık görülmemektedir. Çeşitli yollarla bu virüsleri alan kişilerin bir kısmında karaciğer hasarı ve buna bağlı olarak kandaki karaciğer enzimlerinde yükselmeler görülürken, büyük kısmında sadece taşıyıcılık söz konusudur. Ülkemizde taşıyıcılık oranı C virüsü için %1’in altında iken B virüsünde bölgelere göre % 5 ile 10 arasında değişmektedir. Sağlıklı taşıyıcı olan bireyler herkes gibi toplum içinde yaşamlarını normal olarak devam ettirmektedirler. Ancak taşıyıcıların alkol almamaları, karaciğere zararlı ilaçlardan kaçınmaları ve ortalama yılda bir kez konunun uzmanına giderek karaciğerlerini kontrol ettirmeleri önerilmektedir.

    Hepatit B virüsü (HBV)nü alan kişilerde hastalığın yanı sıra taşıyıcılık da söz konusu olabileceği için bunlarda bulaşma yollarının iyi bilinmesi gerekir.

    HBV’nin bulaşma yolları günümüzde büyük oranda bilinmektedir. Bu virüs başta kan olmak üzere hemen hemen bütün vücut sıvılarında tespit edilmiştir. Ancak pratikte HBV’nin özellikle kan, kan ürünleri, cinsel temas yoluyla ve anneden bebeğe doğum sırasında bulaştığı kabul edilmektedir. Diğer vücut sıvıları ile bulaşma nadirdir.

    HBV’de Başlıca Bulaşma Yolları :

    Kan ve kan ürünleri ile temas ve kan nakilleri

    HBV bulaşmış iğne, enjektör, bistüri, sonda ve cerrahi aletlerle bulaşma,

    HBV ile infekte olmuş ve iyi dezenfekte edilmemiş hemodiyaliz cihazları,

    İyi temizlenmemiş aletlerle diş çekilmesi ve dolgu yapılması,

    Damardan ilaç kullanımı,

    Mikropla temas etmiş ve iyi temizlenmemiş aletlerle akupunktur ve dövme yapılması, kulak delinmesi, HBV pozitif kişinin jileti ile traş olunması ve diş fırçası ile diş fırçalanması,

    Özellikle HBeAg’si pozitif olan taşıyıcı anneden doğan çocuğa doğum sırasında bulaşma,

    Cilt yarası, kesi, mukoza yaralanması ve kanla temas nedeniyle HBV pozitif kişiden sağlıklı kişiye bulaşma,

    Cinsel temasla bulaşma

    HBV’nin bulaşma yollarının özelliğinden dolayı bazı kişi ve /veya gruplar risk altındadırlar. Genel olarak özellikle HBV’nin bulaşma olasılığının yüksek olduğu kişilerin öncelikli olarak aşılanması, daha sonra kademeli olarak ve bir plan çerçevesinde diğer kişilerin de aşılanması önerilmektedir. HBV için yüksek risk grubunu oluşturan ve öncelikli olarak aşılanması gereken gruplar şunlardır:

    Başta laboratuar ve kan merkezi çalışanları olmak üzere, cerrahlar, diş hekimleri ve diğer bütün sağlık personeli,

    HBV taşıyıcısı olan annelerden çocuğa geçiş doğum sırasında veya daha sonra olabilmektedir. Bu nedenle hasta veya taşıyıcı olan annelerin bütün çocukları ve yeni doğan bebekleri,

    Seksüel bulaşma HBV’nin kan yoluyla bulaşmadan sonraki en önemli bulaşma yoludur. Bu nedenle hepatitli veya HBV taşıyıcısı olan bireylerin eşleri,

    Ailede hepatitli veya HBV taşıyıcısı varsa diğer aile fertlerinin tümü ve yakın ilişki içinde bulunduğu kişiler,

    Homoseksüeller, damardan ilaç alışkanlığı bulunanlar ve genel ev kadınları da HBV’nin yüksek oranda bulunduğu riskli gruplardır. Bunlar da aşılanmalıdır.

    Kronik böbrek hastalığı bulunanlar, (özellikle hemodiyaliz hastaları),

    İmmun yetmezliği bulunan hastalar,

    Kalabalık yaşam şartları, kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HBV’nin bulaşma oranını arttırmaktadır. Bu nedenle yetiştirme yurtları, bakımevleri,hapishaneler ve kreşler gibi insanların toplu olarak bir arada bulundukları ve pek çok malzemenin ortak olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar,

    Başta hemofili hastaları olmak üzere, sık kan ve kan ürünleri nakli yapılanlar veya hastaneye bağımlı, sık enjeksiyon ve sık perkütan girişim yapılan hematoloji ve onkoloji hastaları, diğer kronik hastalar,

    Toplumumuzda HBV taşıyıcılık oranı yüksek olduğu için ve yeni doğan bebeklerin immün sistemleri de henüz yeterince gelişmediği için, bütün yeni doğan bebekler risk altındadır ve aşılanmalıdır.

    Yapılan çalışmalarda günümüzde sadece HBV’ye karşı antiserum ve aşı geliştirilebilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde öncelikli olarak risk altında bulunan kişiler olmak üzere bireylere aşılama programları uygulanmaktadır. Yapılan kan tetkiklerinde sadece hem HBsAg, hem de Anti-HBs sonucu negatif olan kişilere aşı yapılır.

    HBV ile temas şüphesi olan kişilere ilk 72 saat içinde HBV spesifik immün globülin yapılarak pasif bağışıklık sağlanabilir. Aktif bağışıklık ise ülkemizde de bulunan Hepatit B aşılarından herhangi biri ile yapılabilir. Aşılama ile sağlanan koruyuculuk bütün aşı tiplerinde % 90’nın üzerindedir.

    Aşılar önerilen programa uygun olarak, zamanında yapılmalıdır. Üç doz aşı yapıldıktan en erken 6-8 hafta sonra aşının tutup tutmadığı kontrol edilmelidir. Genel olarak son aşı dozundan 12 ay sonra antikor (Anti-Hbs) düzeyine bakılması, düzeyi düşük olan kişilere ek olarak tek doz aşı yapılması önerilir. Daha sonra ise ortalama 4-5 yılda bir, antikor düzeyine bakılması ve aşının koruyuculuğunun arttırılması için gerekirse tek doz aşı yapılması gereklidir.

  • Anti-tnf ilaç tedavisine başlamadan önce hepatit b taraması nasıl yapılmalı?

    Dünya nüfusunun üçte birinin hepatit B virüsü ile enfekte olduğu biliniyor. Geçtiğimiz 10 yılda yoğun aşılama kampanyaları sayesinde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı önemli ölçüde azalsa da, halen toplumun yaklaşık olarak %5'inin bu virüsü taşıdığı bilinmekte. Hepatit B virüsü, kişiden kişiye kan yoluyla, cinsel yolla ve anneden bebeğe bulaşabilen, karaciğeri etkileyerek hepatit ve bunun bir belirtisi olarak sarılık oluşturabilen bir virüs. Virüsün bulaşmasını takiben hastaların büyük bir bölümünde vücudun savunma mekanizmaları virüsü temizlese de, virüsle karşılaşan kişilerin %5-10 kadarında hastalık kronikleşiyor. Hepatit B'nin kronikleştiği kişilerin ise yüzde 20-40'ı siroza yakalanıyor ve bunların da yaklaşık dörtte birinde karaciğer kanseri gelişiyor. Hastalığın sonuçlarının ciddiyetine rağmen toplumda olguların çok azına tanı konulmakta, ve pek çok insan Hepatit B virüsü taşıdığını bilmeden, tehlikenin farkında olmadan yaşamaya devam etmekte.
    Yukarıda da belirttiğim gibi konunun toplum geneli için önemine ek olarak, bu durum çeşitli romatolojik hastalıklar nedeniyle (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit) anti-TNF grubu (infliksimab, etanercept, adalimumab) ilaç başlanılacak hastalar için ayrı bir önem göstermekte. Bu grup ilaçların vücutta uykuya yatmış durumda bekleyen hepatit B virüsünü uyandırarak (reaktive ederek) yeniden iltihap yarattığı, ilaçların kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra fark edildi. Böyle durumlar anti-TNF grubu ilaçların kullanımına engel değil ancak hastaya bu ilaçlar ile beraber hepatit B virüsü için de tedavi başlanılması gerekiyor.
    Kişinin hepatit virüsü ile karşılaşıp karşılaşmadığını ve karşılaştı ise vücudun buna karşı nasıl bir reaksiyon gösterdiğini anlamamıza yarayan çeşitli laboratuvar testleri mevcut. Yakın zamana kadar çoğu hekim, anti-TNF ya da diğer bağışıklık sistemini baskılayan ilaç başlayacağı hastalarına bu testlerden sadece 1 ya da 2 tanesini yaparak hastanın hepatit B durumu hakkında karar vermeye çalışıyordu. Romatolog olarak çoğunlukla yaptığımız uygulama eğer hastada “HBsAg” testi pozitif ise, hastayı gastroenteroloji uzmanına yönlendirerek uygun anti-viral tedavi almasını sağlamak, “anti-HBs” pozitif ise hastanın daha önceden virüsle karşılaşıp bağışıklık geliştirmiş olduğuna kanaat getirerek (doğal ya da aşılama yoluyla) herhangi bir girişimde bulunmamaktı.
    Tayvanlı araştırmacılar (Dünyada hepatit B'ni en sık olarak görüldüğü ülkelerden biri) tarafından yürütülen ve Annals of the Rheumatic Diseases'in Ekim 2011 sayısında yayınlanan bir çalışma ise yukarıda saydığımız testlere ek olarak “anti-HBc” testinin yapılmasının, bir şekilde gizli kalmış (diğer 2 test ile tanınamayan) Hepatit B hastalarını da ortaya çıkartarak bu hastaların uygun şekilde izlenmesi ve gerektiğinde anti-viral tedavi almasına yardımcı olabileceğini ortaya koydu.
    Sonuç olarak, anti-TNF grubu ilaçlardan birisini kullanacak iseniz, bu ilaçlara başlamadan önce sizden şu üç testin (HBsAg, Anti-HBc, ve anti-HBs) istenmiş olduğundan emin olunuz.

  • Hepatit b , bulaşma yolları ve aşılama

    Önemli bir karaciğer hastalığı olan Hepatit günümüzde dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Ülkemizde de son yıllarda sıklığı azalmasına rağmen, özellikle Hepatit B hala önemini korumaktadır. Hepatit geçiren hastaların bir kısmında siroz gibi önemli hastalıkların gelişme ihtimalinin bulunması, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır.

    Hepatite neden olan etkenler arasında Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ilk sıralarda yer almaktadır. Hepatit A virüsü sadece akut hepatit oluşturmaktadır. Bunlarda kronikleşme ve taşıyıcılık görülmemektedir. Hepatit B ve C virüsleri ise hem akut, hem de kronik hepatite neden olabilmektedir. Ancak B ve C virüsünü alan kişilerin tümünde hastalık görülmemektedir. Çeşitli yollarla bu virüsleri alan kişilerin bir kısmında karaciğer hasarı ve buna bağlı olarak kandaki karaciğer enzimlerinde yükselmeler görülürken, büyük kısmında sadece taşıyıcılık söz konusudur. Ülkemizde taşıyıcılık oranı C virüsü için %1’in altında iken B virüsünde bölgelere göre % 5 ile 10 arasında değişmektedir. Sağlıklı taşıyıcı olan bireyler herkes gibi toplum içinde yaşamlarını normal olarak devam ettirmektedirler. Ancak taşıyıcıların alkol almamaları, karaciğere zararlı ilaçlardan kaçınmaları ve ortalama yılda bir kez konunun uzmanına giderek karaciğerlerini kontrol ettirmeleri önerilmektedir.

    Hepatit B virüsü (HBV)nü alan kişilerde hastalığın yanı sıra taşıyıcılık da söz konusu olabileceği için bunlarda bulaşma yollarının iyi bilinmesi gerekir.

    HBV’nin bulaşma yolları günümüzde büyük oranda bilinmektedir. Bu virüs başta kan olmak üzere hemen hemen bütün vücut sıvılarında tespit edilmiştir. Ancak pratikte HBV’nin özellikle kan, kan ürünleri ve cinsel temas yoluyla bulaştığı kabul edilmektedir. Diğer vücut sıvıları ile bulaşma gösterilememiştir.

    HBV’de Başlıca Bulaşma Yolları :

    • Kan ve kan ürünleri ile temas ve kan nakilleri
    • HBV bulaşmış iğne, enjektör, bistüri, sonda ve cerrahi aletlerle bulaşma,
    • HBV ile infekte olmuş ve iyi dezenfekte edilmemiş hemodiyaliz cihazları,
    • İyi temizlenmemiş aletlerle diş çekilmesi ve dolgu yapılması,
    • Damardan ilaç kullanımı,
    • Mikropla temas etmiş ve iyi temizlenmemiş aletlerle akupunktur ve döğme yapılması, kulak delinmesi, HBV pozitif kişinin jileti ile traş olunması ve diş fırçası ile diş fırçalanması,
    • Özellikle HBeAg’si pozitif olan taşıyıcı anneden doğan çocuğa doğum sırasında bulaşma,
    • Cilt yarası, kesi, mukoza yaralanması ve kanla temas nedeniyle HBV pozitif kişiden sağlıklı kişiye bulaşma,
    • Cinsel temasla bulaşma

    HBV’nin bulaşma yollarının özelliğinden dolayı bazı kişi ve /veya gruplar risk altındadırlar. Genel olarak özellikle HBV’nin bulaşma olasılığının yüksek olduğu kişilerin öncelikli olarak aşılanması, daha sonra kademeli olarak ve bir plan çerçevesinde diğer kişilerin de aşılanması önerilmektedir. HBV için yüksek risk grubunu oluşturan ve öncelikli olarak aşılanması gereken gruplar şunlardır:

    • Başta laboratuar ve kan merkezi çalışanları olmak üzere, cerrahlar, diş hekimleri ve diğer bütün sağlık personeli,
    • HBV taşıyıcısı olan annelerden çocuğa geçiş doğum sırasında veya daha sonra olabilmektedir. Bu nedenle hasta veya taşıyıcı olan annelerin bütün çocukları ve yeni doğan bebekleri,
    • Seksüel bulaşma HBV’nin kan yoluyla bulaşmadan sonraki en önemli bulaşma yoludur. Bu nedenle hepatitli veya HBV taşıyıcısı olan bireylerin eşleri,
    • Ailede hepatitli veya HBV taşıyıcısı varsa diğer aile fertlerinin tümü ve yakın ilişki içinde bulunduğu kişiler,
    • Homoseksüeller, damardan ilaç alışkanlığı bulunanlar ve genel ev kadınları da HBV’nin yüksek oranda bulunduğu riskli gruplardır. Bunlar da aşılanmalıdır.
    • Kronik böbrek hastalığı bulunanlar, (özellikle hemodiyaliz hastaları),
    • İmmun yetmezliği bulunan hastalar,
    • Kalabalık yaşam şartları, kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HBV’nin bulaşma oranını arttırmaktadır. Bu nedenle yetiştirme yurtları, bakımevleri,hapishaneler ve kreşler gibi insanların toplu olarak bir arada bulundukları ve pek çok malzemenin ortak olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar,
    • Başta hemofili hastaları olmak üzere, sık kan ve kan ürünleri nakli yapılanlar veya hastaneye bağımlı, sık enjeksiyon ve sık perkütan girişim yapılan hematoloji ve onkoloji hastaları, diğer kronik hastalar,
    • Toplumumuzda HBV taşıyıcılık oranı yüksek olduğu için ve yeni doğan bebeklerin immün sistemleri de henüz yeterince gelişmediği için, bütün yeni doğan bebekler risk altındadır ve aşılanmalıdır.

    Yapılan çalışmalarda günümüzde sadece HBV’ye karşı antiserum ve aşı geliştirilebilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde öncelikli olarak risk altında bulunan kişiler olmak üzere bireylere aşılama programları uygulanmaktadır. Yapılan kan tetkiklerinde sadece hem HBsAg, hem de Anti-HBs sonucu negatif olan kişilere aşı yapılır.

    HBV ile temas şüphesi olan kişilere ilk 72 saat içinde HBV spesifik immün globülin yapılarak pasif bağışıklık sağlanabilir. Aktif bağışıklık ise ülkemizde de bulunan dört ayrı Hepatit B aşısından herhangi biri ile yapılabilir. Aşılama ile sağlanan koruyuculuk bütün aşı tiplerinde % 90’nın üzerindedir.

    Aşılar önerilen programa uygun olarak, zamanında yapılmalıdır. Üç doz aşı yapıldıktan en erken 6-8 hafta sonra aşının tutup tutmadığı kontrol edilmelidir. Genel olarak son aşı dozundan 12 ay sonra antikor (Anti-Hbs) düzeyine bakılması, düzeyi düşük olan kişilere ek olarak tek doz aşı yapılması önerilir. Daha sonra ise ortalama 4-5 yılda bir, antikor düzeyine bakılması ve aşının koruyuculuğunun arttırılması için gerekirse tek doz aşı yapılması gereklidir.

  • Hepatit c

    Hepatit c

    Karaciğer
    Karaciğer vücudumuzdaki en geniş organımızdır. Karın boşluğunun sağ üst kısmında kaburgaların arkasında ve diaframın altında yerleşmiştir. Karaciğer vücudumuz için yaşamsal önemi olan bir çok görevin yerine getirilmesinde önemli rol oynar ve kendi kendini yenileme yeteneğine sahiptir. Karaciğerin görevlerinden bazıları aşağıda görülmektedir.

    Hepatit nedir?
    Karaciğerde meydana gelen iltihabı reaksiyon tıp biliminde hepatit (hepatitis) olarak tanımlanır. Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri olarak bilinen hepatit virüsleri, bakteriler, çeşitli ilaçlar, uzun süreli alkol kullanımı, otoimmun hastalıklar ve çeşitli endüstriyel maddelere maruz kalmak hepatit oluşmasına yol açabilir. Sebebi ne olursa olsun oluşan hepatit karaciğer hücrelerinde hasarlanmaya neden olur ve iltihap uzun sürdüğünde karaciğer sirozu gibi kalıcı hasarların oluşmasına sebep olur. Hepatit 6 aydan uzun sürdüğünde kronik hepatit olarak adlandırılır.

    Hepatit C nedir?
    Hepatit C, hepatit C virüsü (HCV) ile oluşan karaciğer iltihabıdır. Hepatit A vakalarının hemen hepsi ve hepatit B vakalarının büyük bir kısmı akut bir infeksiyon oluşturduktan sonra tamamen iyileşir ve vücutta antikor olarak adlandırılan koruyucu maddeler oluşmasına yol açarak aynı virüsle tekrar hastalanmanın önüne geçilir. Hepatit C ise vücuda girdikten sonra yapısal özelliklerini sık olarak değiştirdiğinden dolayı vücudun bağışıklık sistemi tarafından tanınması ve ortadan kaldırılması daha güçtür. Hepatit C virüsüne karşı kanda oluşan antikorlar A ve B hepatitinde olduğunun aksine hastalığı tedavi edici veya koruyucu özellikte değildirler. Bu nedenle HCV ile enfekte kişilerin büyük bir çoğunluğunda (%85) kronik C hepatiti gelişir. Hepatit C nin karaciğerde oluşturduğu hasarlanma yavaş ilerlediğinden karaciğer sirozunun oluşması için geçen süre 20-30 yılı bulabilir. Bu nedenle HCV ile enfekte olmuş hastaların büyük bir kısmı virüsü kanda taşıdıkları halde uzun yıllar hiç bir belirti ortaya çıkmadan yaşamlarını sürdürüler. Hepatit C virüsünün kabaca 3 ayrı tipi (genotip) bulunmaktadır. Hastalığın gidişi ve tedaviye alınacak yanıt virüs tipine göre farklılık gösterdiğinden teşhiste ve tedaviden önce genotip tayini yapılmalıdır. Genotip 2 ve genotip 3 denilen virüs tipleri, genotip 1 denilen virüs tiplerine göre tedaviye daha iyi cevap verir.

    Bu gün dünyada 150 milyon insanın HCV ile enfekte olduğu bilinmektedir. 2007 yılı itibariyle HCV tedavisi için harcanan paranın 4 milyar dolara ulaşması beklenmektedir. HCV, bu virüsle enfekte kişilerin kanları ve bunlardan yapılan kan ürünleri ve enfekte iğne vb. tıbbi cihazlarla temas edilmesi ile bulaşır. 1980 li yıllardan önce kan ve kan ürünleri HCV varlığı bakımından araştırılmadığı için kan transfüzyonu yapılan hastalar HCV bulaşımı yönünden daha yüksek bir riske sahipken günümüzde kan merkezlerinde alınan kanlar rutin olarak HCV yönünden test edildiğinden bu olasılık hemen yok denecek kadar azalmış ve virüsün kan veya kan ürünlerinin transfüzyonu ile yayılımı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte düzenli olarak kan veya kan ürünü verilmesi gereken bir hastalığı olanlar (Hemofili gibi.), hemodiyaliz hastaları, damar yolu ile uyuşturucu ilaç kullananlar (ortak iğne kullanımı), korunmasız ve değişik partnerle seks yapma alışkanlığı olanlar ve sağlık çalışanları bekleneceği gibi HCV virüsü bulaşımı yönünden normal topluma göre artmış bir riske sahiptirler. Hepatit C nin özellikle güney Asya toplumlarında daha sık görüldüğü bilinmektedir. Yukarıda bahsedilen değişik bulaş yollarına rağmen Hepatit C hastalarının yaklaşık %40 ında hastanın virüsü nasıl aldığını anlamak mümkün olmamaktadır. Bu gözlem virüsün toplu yaşam sırasında muhtemelen başka yollarla da bulaşabileceğini düşündürmektedir.

    Hepatit C nin belirtileri nelerdir?
    Hepatit C li hastaların büyük bir kısmında virüsün alınmasından sonra ve hastalığın erken dönemlerinde hastalığa ait bir belirti bulunmaz. Bazı hastalarda virüsün vücuda girmesinden 15 gün ila 6 ay arasında değişebilecek bir süre sonra soğuk algınlığına benzer ve 1-2 hafta kadar sürebilen bir tablo, eklem ağrıları, halsizlik, iştahsızlık, ve bulantı görülebilir. Bu arada Hepatit C nin karaciğer hasarı dışında vücutta deri, böbrekler , tükürük bezleri, göz ve bazı romatizmal sorunlara yol açabileceği de unutulmamalıdır. Rutin kan testlerinde ALT ve AST olarak adlandırılan karaciğer enzim seviyelerinde yükselme saptanır. Daha sonra yapılacak testlerle kanda HCV olup olmadığı anlaşılır. Bu amaçla yapılan testler kanda HCV ne karşı gelişen antikorların saptanması (Anti-HCV antikorlar) ve HCV RNA miktarının ölçülmesidir. Doktorunuz gerek gördüğünde HCV nün tipinin tayin edilmesini (HCV genotip tayini) isteyebilir. Anti- HCV antikorlar virüsün vücuda girmesinden ancak 3-6 ay sonra pozitifleşeceğinden hastalığın erken döneminde sonuç alınamayabilir. HCV-RNA ölçümü ise virüsün kandaki miktarının anlaşılmasınıda sağlayan daha duyarlı bir test olup virüsün alınmasından sonra bazen 15 gün kadar kısa olabilen bir süre içinde pozitifleşebilir ve erekn tanıda yardımcı olur. . HCV-RNA miktarı tedaviden önce ve sonra ölçülerek tedaviye alınan yanıt değerlendirilir.

    Kronik Hepatit C
    Hepatit C nin ciddiye alınmasındaki en önemi sebeplerden biri virüsü alanların büyük bir çoğunluğunda (>%80) kronik C hepatitinin gelişmesi, hastaların büyük bir kısmında olayın başlangıcının sessiz olması ve bu nedenle de hastalığın erken dönemde teşhis edilememesidir. Hastalığın geç döneminde halsizlik ve çabuk yorulma en sık görülen belirti olup karaciğer sirozu geliştiğinde başka ilave bulgular ortaya çıkar (Bkz. Karaciğer sirozu). Karaciğer enzim seviyelerindeki (ALT, AST) yükselmenin derecesi ile karaciğerdeki iltihabın şiddeti arasında herzaman doğru bir ilişki olmayabilir, yani karaciğer enzim seviyeleri normal veya hafif yüksek olan bir hastada karaciğerdeki iltihap şiddetli olabilir ( Bunu akside mümkündür, karaciğer enzim seviyeleri yüksek düzeylerde olan bazı hastalarda karaciğerdeki iltihap hafif derecede olabilir). Bu nedenle HCV ile infekte hastalarda karaciğerdeki hasarlanmanın şiddetinin anlaşılması için genellikle karaciğer iğne biyopsisi yapılmasına ihtiyaç duyulur. Karaciğer iğne biyopsisinde lokal anestezi altında karaciğerden ince bir iğne ile doku örneği alınır. Alınan doku örneğinin histopatolojik incelenmesi ile karaciğerdeki iltihabın derecesi ve siroz gelişip gelişmediği anlaşılır. Kronik C hepatitli hastaların % 20 kadarında zamanla karaciğer sirozu gelişmekte ve bunlarında küçük bir kısmında karaciğer kanseri oluşmaktadır. Alkol kullanımı ve karaciğer sirozu oluşması kronik hepatit C de karaciğer kanseri gelişime riskini artırır. HCV enfeksiyonunda siroza gidiş hepatit B virüsüne göre daha yavaş olmakta, bu süre 10 ila 30 yıl arasında değişebilmektedir.

    Tedavi:
    Hepatit C tedavisinde hasta ve hekim birlikte uyum içinde hareket ederek uzun süreli bu tedaviyi tamamlamaya gayret etmelidir. HCV ile infekte olan kişilerin alkol kullanmamaları gerekir. Hastalar herhengi bir nedenden dolayı almaları gereken başka ilaçları da doktorlarına danışmadan kullanmamalıdırlar. Örneğin vücuttaki ağrılar için sık olarak kullanılan bir ilaç olan parasetamol, normal dozda kullanıldığında toksik olmadığı halde HCV varlığında karaciğere zarar verebilir. HCV ile enfekte olan hastaların daha önce geçirmemişlerse hepatit A ve B ye karşı aşılanmaları gerekir. HCV ile infekte kişilerin bir de A veya B hepatit virüsleri ile infekte olmaları karaciğerdeki hasarın şiddetini artıracaktır. Bu nedenle hastaların yeni virüslerden korunmaları bakımından korunmasız seks yapmamaları ve tanımadıkları partnerle cinsel ileşkiye girmemeleri tavsiye edilmelidir.

    Günümüzde hepatit C tedavisinde tercih edilen tedavi şekli pegile interferon (Pegintron) ve ribarivin kombinasyonudur. Interferonlar aslında vücutta yapılan ve infeksiyonlarla savaşta ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde rol oynayan maddelerdir. Tedavi amacıyla sentetik olarak elde edilen interferonlar yüsek dozlarda verilir. Enjeksiyon sonrasında yorgunluk,soğuk algınlığı benzeri belirtiler ve depresyon en sık görülen yan etkileridir. Peginterferon haftada bir kez yapılır. Ribavirin adlı antiviral ilaç ise hergün alınır. Ribavirin in en sık görülen yan etkisi anemidir (kansızlık). Karaciğer fonksiyonları iyi olmayan hastalarda interferon tedavisi karaciğerin fonksiyonlarını dahada kötüleştirebileceği için bu tedavinin uygulanması sakıncalı olabilir. Tedavi virüsün tipine göre değişmek üzere genellikle 6-12 ay kadar sürdürülür. Tedavinin 2. veya 3. ayında yapılacak testlerle tedaviye cevap alınıp alınamayacağı bir dereceye kadar tahmin edilerek tedaviye devem edilip edilmeyeceğine karar verilir. Pegile interferon + Ribavirin kombinasyonu tadavisiyle başarı şansı virüsün genotipine göre değişmek üzere %30 işe %80 arasında değişebilmektedir. Tedavinin tamamlanmasından sonra erken dönemde virüsün kanda saptanmaması tedavinin başarılı olduğunu göstermekle birlikte esas önemli olan tedavi bitiminden sonraki 6.ayda ve 1.yılda kalıcı iyileşme halinin devam etmesidir ki bu durum tedaviye kalıcı cevap oluştuğunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Virüsün genotipi tedavinin süresinin ve ilaç dozunun belirlenmesinde rol oynayan ön önemli faktördür.

    Önlenemeyen ve tedaviye cevap vermeyen yaygın bir fibrozla giden hepatit C vakalarında karaciğer fonksiyonlarını yerine getiremez olduğunda yapılacak olan karaciğer transplantasyonudur. Transplantasyondan sonra takılan karaciğerin bir süre sonra tekrar vücuttaki HCV ile enfekte olması kaçınılmazdır ancak transplantasyondan sonra anti viral tedavi uygulanması nüksü oluşma süresini geciktirmektedir.

    Kronik hepatit C li bir hastanın siroz gelişmediği sürece özel bir diyet uygulamasına gerek yoktur. Alkol içmemesi ve karaciğere dokunabilecek ilaçları kullanmaması yeterlidir. Ağır olmayan egzersizlerin (Hızlı yürüme, yüzme vb.) yapılmasında bir sakınca yoktur.

    Hepatit C virüsü taşıyıcılığı
    HCV ile infekte insanların bir kısmında karaciğer enzimleri normal sınırlardadır. Bu insanlar virüsü başka insanlara bulaştırabilirler. Bu kişiler genellikle HCV taşıyıcısı olarak adlandırılırlarsa da yapılan çalışmalarda bu insanlarda da kronik karaciğer hastalığının ( kronik hepatit) bulunabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle bu hastaların virüsün tipi (genotip), kandaki virüs miktarı ve karaciğer fonksiyonları bakımından bir gastroenterolog tarafından takip edilmeleri ve gerekirse karaciğer biyopsisi yapılarak tedaviye başlanması konusunda bir karara varılması gerekir. Taşıyıcı olarak kabul edilerek tedavi başanmayan hastalarda yıllar içinde belirgin karaciğer hasarı oluşabilmektedir.

    Kimler HCV tarama testi yaptırmalıdır?

    Anormal karaciğer enzim testleri olanlar
    Geçmişte kan nakli yapılmış olanlar
    Organ nakli yapılmış olanlar
    Tüm sağlık çalışanları
    Korumasız cinsel ilişkide bulunanlar
    Hemodiyaliz hastasıları
    Tedavi amacıyla kan ürünleri kullanmak zorunda olan hemofili vb. hastalığı olanlar
    Hepatit C li anneden doğan çocuklar

    Seks ve gebelik
    Hepatit B ve AIDS le karşılaştırıldığında hepatit C nin cinsel yolla bulaşma riski daha azdır. Eşlerden birinde hepatit C virüsü bulunan evli çifler arasında virüsün bulaşma olasılığı oldukça düşük olduğundan cinsel yaşamlarında bir değişiklik yapmaları genellikle tavsiye edilmez. Sık olarak cinsel partner değiştirenlerin korunmasız seks yapmamaları gerekir.

    HCV taşıyan her 100 gebeden 5 inde bebeğe hepatit C virüsü bulaşmaktadır. Anneden bebeğe HCV bulaşma olasılığı gebelik sırasında virüsün anne kanındaki miktarına bağlıdır. Bu nedenle hepatit C ile infekte kadınların hamile kalmadan once bir gastroenteroloğa görünmeleri uygun olur.

    Emzirme yolu ile bebeğe HCV bulaşmaz ancak annenin meme başında kanama ve enfeksiyon olmaması gerekir.

    Hepatit C den Korunma
    Hepatit A ve B nin aksine günümüzde hepatit C ye karşı koruyucu bir aşı bulunmamaktadır. Hepatit C bulaştırma riski taşıyan kan ve vücut sıvıları ile temas etmiş jilet, manikür aletleri, diş fırçası ve özellikle enjektör iğnelerinin ortak kullanımından, steril koşulların sağlanmadığı yerlerde kulak deldirme ve dövme yaptırılmasından sakınılması ile önemli ölçüde korunma sağlanabilir.
    HCV ile enfekte iğne, kan ve vücut sıvılarıyla temas eden ve HCV bulaşma riski altında olanlarda;
    1- Olayın gerçekleştiği tarihten 2 ve 4 hafta sonra kanda HCV-RNA bakılması
    2- 3,6,9 ve 12. aylarda kanda anti- HCV araştırılması
    3- HCV-RNA ve/veya anti-HCV pozitifleşenlerde standart tedaviye başlanması gerekir.
    Tedaviye erken dönemde başlanması kronikleşme oranını %10 lara kadar indirilebilmektedir.

  • Çocuklarda karaciğer büyümesi

    Çocuklarda karaciğer büyümesi

    Karaciğer Büyümesi (Hepatomegali); Yeni doğan döneminden yaşlılık dönemine kadar her yaşta görülebilen bir bulgudur. Doğrudan karaciğere ait nedenlerle ya da pek çok sistemik hastalıkla birlikte ortaya çıkabilir.

    Karaciğer Büyümesi Nedenleri:
    1. Karaciğerdeki hücrelerin çoğalma ya da büyümeleri:
    a. Depolanmalar:

    Yağ depolanması (karaciğeryağlanması): beslenme bozukluğu, obezite, damar yoluyla beslenme, diyabet, metabolik karaciğer hastalıkları, kistik fibrozis, Reye sendromu gibi.

    Lipid depolanması (Lipid depo hastalıkları): Gaucher Hastalığı, Nieman Pick Hastalığı, Wolman Hastalığı gibi.

    Glikojen depolanması: Glikojen depo hastalıkları

    Diğer: Wilson Hastalığı (bakır depolanması), hemokromatozis (demir depolonması), amiloidoz (amiloid depolanması), alfa 1 antitripsin eksikliği, siroz

    b. Enfeksiyonlar:

    Viral hepatitler (Bulaşıcı sarılıklar); hepatit A, hepatit B, hepatit C

    Bakteriyel enfeksiyonlar; sepsis, karaciğer apsesi, kolanjit

    Paraziter enfeksiyonlar; kist hidatik, amip apsesi

    Toksik nedenler; İlaçlar, zehirler

    c. Otoimmün hastalıklar (bağışıklık sistemi bozuklukları): otoimmün hepatit, sklerozan kolanjit, lupus, sarkoidoz gibi.
    d. Tümörler: iyi huylu tümörler, kistler, kötü huylu tümörler, metastazlar
    2. Damarsal alanın genişlemesi:
    a. Karaciğer içi: Veno oklusiv hastalık (damar tıkanıklığı)
    b. Karaciğer dışı: Kalp yetmezliği, perikard (kalp zarı) tamponadı, konstriktif perikardit (kalp zarı iltihabı), Budd Chiari Sendromu
    3. Safra yollarında genişleme: Doğuştan hepatik fibrozis, Karoli Hastalığı.
    Büyümeye neden olan hastalık karaciğer dışı bir durumsa, onun tedavi edilmesiyle karaciğer normal boyutuna gerileyebilir. Doğrudan karaciğere ait hastalıklarda da, tanı konulduktan sonra uygulanacak tedavilerle gerileme sağlanabilir. Karaciğer boyutlarının izlenmesi, hastalığın seyri ve tedaviye verdiği yanıtı değerlendirmek açısından da önemlidir.
    Büyümüş karaciğerde ağrı da varsa bulaşıcı viral hepatitler, hızlı gelişen kalp yetmezliği ve karaciğerapsesiöncelikle düşünülmelidir.

    Teşhis:
    Karın bölgesinin elle muayenesiyle, karın röntgenlerinde, ultrasonografî de ya da karın tomografisinde saptanabilir. Karaciğer büyümesi olan bir hasta değerlendirilirken, detaylı öykü ve fizik muayeneden sonra, tam kan sayımı, karaciğer fonksiyon testleri, hepatit belirteçleri, karın ultrasonografisi (USG), karın bilgisayarlı tomografisi (BT) gibi radyolojik tetkikler ve karaciğerden yapılacak iğnebiyopsisi gerekebilir. Hastada, tüm bu yöntemler ve gereğinde daha detaylı incelemelerle karaciğer büyümesinin nedeni mutlaka belirlenmelidir.

  • 2011 güncel aşılama önerileri

    Aşılar, hastalıkların oluşmasına engel olan antikorların oluşumunu sağlayan laboratuvar ortamında oluşturulmuş maddelerdir.

    Çocuk sağlığının olmazsa olmazı büyüme ve gelişmenin izlenmesi ve aşılama uygulamalarıdır.

    Ülkemizde çocukluk dönemi aşılama takvimi her yıl güncellenmekte, Sağlık Bakanlığı tarafından ücretsiz olarak yapılmaktadır.

    BUNA GÖRE ÜCRETSİZ OLARAK YAPILMASI GEREKEN AŞILAR:

    Doğumda: HepatitB 1. doz

    1. Ay: Hepatit B 2. doz

    2. Ay: BCG(verem aşısı), DaBT-İPA-Hib(karma aşı)(1), KPA(pnomokok aşısı)(1)

    4. Ay: DaBT-İPA-Hib(2), KPA(2)

    6. Ay: DaBT-İPA-Hib(3), KPA(3), Hepatit B(R), OPA(1)(oral çocuk felci aşısı-damla şeklinde)

    9. Ay: KKK(1) (yeni)kızamık-kızamıkçık-kabakulak

    12.Ay: KPA(R), KKK(2)

    18.Ay: DaBT-İPA-Hib(R), OPA(R)

    İlkokul 1. sınıf: KKK(R), DaBT-İPA

    İlkokul 8. sınıf: Td(tetanoz)

    Özel aşılar:(sağlık bakanlığı ödememektedir)

    2-4-6 Ay: Rotavirüs

    15 Ay- 5 Yaş: Suçiçeği Aşısı

    24 Ay: Hepatit A 1. doz(bu aşı 12.aydan itibaren de uygulanabilmektedir)

    30 Ay: Hepatit A 2. Doz

    AŞILARINIZ İÇİN:

    1.SAĞLIK OCAKLARI,ANA ÇOCUK SAĞLIĞI MERKEZLERİ VEYA HASTANELERİN SOSYAL PEDİATRİ BİRİMLERİ, ÖZEL KURUMLARA BAŞVURABİLİRSİNİZ.

    2.AŞI KARTINIZ MUTLAKA OLMALI VE ÜZEİRNE AŞILAMA TARİHLERİ YAZILMALI VE BUNU SAKLAMALISINIZ.

    BEBEKLER HEP GÜLSÜN …

  • Sünnet

    Sünneti kim yapmalı
    Sağlıklı bir sünneti uzman doktorun yapması gerekmektedir. Böylece birçok sünnet hatasının önüne geçmiş olunur. Sünnetin bir uzman doktorun yapmasındaki faydalar şunlardır:
    Çocukta kan durmaması gibi bir hastalık varsa (hemofili) bu hastalıktaki yan etkiler verilecek ilaçlar ile önlenir.
    Uzman doktor tarafından yapılmışsa hatalı sünnet olasılığı azalır. Cerrahi aletler çok iyi arınık edildiği için çocuğun hepatit b, hepatit c kapma olasılığı azalır.
    Sünnet derisinin gereği kadar alındığı için penisin ileri yaşlarda büyümesi ve gelişimi normal olur.
    Sünnet ağrı giderici ilaçlar altında yapıldığı için çocuk ağrı duymaz.
    Sünnet yarası dikildiği için yara iyileşmesi daha çabuk olur.
    Sünnet nasıl yapılmalı
    Yıllar boyunca sünnet çeşitli şekillerde yapılmıştır. Yahudiler ortası yarık madeni bir levha (Barzel) kullanırken Osmanlı devrinde her doktorun kendi ismi ile anılan kıskaçları kullanmayı tercih etmişlerdir.
    Sünnet hataları
    Sünneti ehli olmayanlar yapınca sünnet hatalarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Acele ile yapılan hijyene dikkat edilmeyen sünnetlerde yan etkiler ve hatalar çoktur. Hatalı sünnetler peniste kalıcı hasarlara ve cinsel fonksiyon bozukluklarına neden olurlar.
    · Uygun olmayan sterilizasyon şartlarında hepatit ( sarılık ) ve birçok mikrobik hastalık bulaşabilir. Bu hastalıklar ölümle dahi sonuçlanabilecek ciddi hastalıklardır. Ülkemizde hepatit b sıklığı yaklaşık % 10 dur. Çok iyi arınık edilmemiş cerrahi aletlerle yapılacak sünnette çocuğun hepatit b, hepatit c ile hastalık kapma olasılığı % 10 dur. Bu nedenle cerrahi aletlerin çok iyi arınık edildiği, güvenilir bir kişiye sünnet yaptırılması gerekir.
    · Sünnetlilerde penis başı hassasiyeti olmayanlara göre daha azdır.
    · Sünnet derisinin gereğinden çok alınması penisin ileri yaşlarda büyümesi ve normal gelişimine olumsuz etki edebilir.
    · Glans penis ile shaft penis arasında oluşabilen cilt köprüleri: ereksiyon esnasında ağrıya ve şekil bozukluğuna yol açar. Cerrahi olarak tedavi edilmelidir.
    · Kist: düzgün dikiş atılmamasına bağlı oluşurlar. Enfekte olabilirler ve cerrahi olarak düzeltilmelidirler.
    · Fistul: idrar kanalı ile cilt arasında oluşan bir kanaldır. Cerrahi olarak düzeltilebilir.
    · Meatit: % 30 sıklıkla görülür. Bezin az değiştirilmesine bağlı, amonyak irritasyonu sonucu oluşur. Meatus ülseri ve darlığına yol açabilir.
    · Tam veya tama yakın penis kaybı
    · His kusurları
    · Sünnet derisinin az kesilmesi: çok sık görülür. Mahsuru yoktur. Gerekirse 2 cif bir işlem ile fazlalık kesilir.
    · Penis başının kesilmesi: dikkatsizlik sonrası oluşur. Tamiri çok güçtür. Tam kesiklerde protezden başka çare yoktur.
    · Penis başı altındaki derinin fazla kesilmesi ile buradaki dış idrar yolunun da beraber kesilmesi. Çocuk idrarını penis başı alt yüzünden yapmaya başlar.
    · Kanama: sık görülür. Tedavide sünnet yarası açılır kanayan damarlar tutulur.
    · Penis kangreni: sık olmamakla beraber penisin sıkı bağlanması sonucu oluşur.
    · İdrar dış deliği penisin alt kısmında olduğu durumlarda (hypospadias = yarım sünnetli doğma) sünnet yapmamalıdır. Çünkü bu çocuklara bir ameliyat gerekmektedir. Bu ameliyat ile idrar dış deliği penisin uç kısmına alınır. İşte ameliyat esnasında sünnet derisi kullanılacağı için bu çocuklar sünnet edilmezler. Bunu bilmeyen sünnetçi yanlışlıkla sünnet ederse çocuğun ameliyat başarı şansını kaybettirir.
    · Temizliğe ve hijyene dikkat edilmezse iltihaplanma meydana geliri. Cerahat toplar bu da çocukta ateşin yükselmesine sebebe olur. Titreme, bulantı ve kusmalar meydana gelir.
    · Penis başı aşırı duyarlığı: sünnetten sonra 3 ay kadar sünnet başında aşırı duyarlılık oluşabilirse de bu zaman içerisinde kaybolur.
    · Sünnet sonrası sıkı bandaja bağlı olarak idrar yapamama durumu olabilir.

  • Ozon tedavileri

    OZONTERAPİ NERELERDE KULLANILIR?

    • Zayıflama

    • Sellülit tedavileri

    • Antiaging (Yaşlanmayı geciktirme)

    İş hayatındaki stres, yoğun çalışma temposu ,zihinsel ve bedensel yorgunluk ozon (O3) tedavisine çok iyi yanıt verir.Ozonun kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin metabolizma akivasyonu ile genel iyilik hali ile kişiler kendilerini yenilenmiş hissetmektedirler. Profesyonel sporcular ve kadınlar bu tedaviden oldukça faydalanmaktadırlar. Ozon fiziksel dayanıklılığı arttırmaktadır.

    • Detoks

    • Vücut direncini arttırma

    • Her türlü Allerjiler

    • Hipotiroidi

    • Diabetes Mellitus (Şeker Hastalığı) na bağlı anjiopatilerde

    • Yara tedavisi: İyileşmeyen yaralar, yanık, ülserler, bası yaraları vb.

    Enfeksiyonlu yaraların lokal tedavisi, mesela açık yatak yaraları (decubitus ülserler), alt bacağın ülserleri (Ulcus cruris), şeker hastalarının iyileşmeyen yaraları ve kangren, tıbbi ozonun klasik uygulama alanlarına ait olan proseslerdir. Burada biz öncelikle, mikropsuz ve temiz yaralar elde etmek için ozonun dezenfektan özelliğinden, diğer deyişle bakterisid ve fungisid etkisinden yararlanırız. Yaranın temizlenmesinden itibaren, düşük dozda ozon uygulayarak iyileşme süreci hızlandırılır.

    • Romatizmal Hastalıklar (Kireçlenme ve eklem rahatsızlıklarında)

    Enflamasyonlu eklem hastalıklarını üç evreye ayırdığımızda, özellikle evre 1 ve 2, bir başka deyişle ağır kemik deformasyonlarının olmadığı durumlar, medikal ozon uygulamalarına cevap verir. Gonartroz (diz eklemi enflamasyonu) ya da diz ve omuz eklemlerindeki aktif arthritic form tedaviye cevap veren sınıfa dahildir. Standart tıbbi metodlara – spesifik egsersiz terapileri – ilave olarak bu gibi durumlarda intraartiküler ozon enjeksiyonu başarıyla uygulanır. Bağışıklık sistemini güçlendirme ve kıkırdak metabolizmasını aktive etme özelliklerine ek olarak burada ozonun tamamıyla antienflamatuar özelliğinden faydalanıyoruz.

    • Oto-ümmün Hastalıklar: Hashimoto tiroiditi vb.

    • Fibromyalji

    • Periferik Dolaşım bozuklukları: Burger hastalığı, iskemik arter hastalığı vb.

    • Kemik-Eklem hastalıkları: Gonartroz (Diz kireçlenmesi), tendinit vb.

    • Koruyucu Genel Sağlık alanında: Stres etkilerini giderme, genel sağlık düzeyini yükseltir.

    •Karaciğer enflamasyonu (Hepatit A,B,C )

    Karaciğerin enflamasyonu, tıbbi ozon için klasik tedaviler arasında sayılır. Hepatit A (HVA = hepatitis virus A) diğerlerine göre problemsiz ve tamamen iyileşebilirken, virüsün diğer şekli, hepatit B (HVB = hepatitis virus B), sıklıkla kronik bir şekilde seyreder. Burada klasik tıbbi tedavi metodlarına ilave olarak, ozonlu kan transfüzyonu ya da rektal yolla ozon/oksijen gazının kontrollü bir şekilde verilmesi ile başarılı sonuçlar alınmıştır. Aynı yöntemler ayrıca kuluçka süresi yıllar süren ve kronikleşene kadar bir karaciğer hastalığı olarak teşhis edilemeyen hepatit C hastalığına da uygulanır.

    •Sık sık çıkan Herpes simplex(Uçuk virüsü), herpes zoster (Zona hastalığı)ve Genital Herpes (HSV virüsü) de

    •Kanser hastalıklarına karşı koruyucu Kanser hastalarında ozon tedavisi tamamlayıcı tedavi olarak oldukça başarılıdır. Burada ozonu immun sistem (bağışıklık sistemi) aktivasyonunda kullanmaktayız -düşük dozlarla. İmmun hücreler – örneğin lenfositler, yardımcı ve baskılayıcı hücreler, lenfositler ve natural killer hücreler (katil hücreler) – cytokin denilen interferonu da içeren haberci proteinleri üretmek için ozonun başlattığı biyolojik reaksiyonlar yoluyla aktif hale getirilir. Aslında, ozon vücudun kendi interferon ve interlökinlerini artan miktarlarda üretmesini sağlar. Ozonlanmış kanın hastaya verilmesiyle, pozitif olarak artan bir immün reaksiyonu başlatılır, bu aynı zamanda vücudun genel direncinin ve zindeliğinin artmasına katkıda bulunur

    •Bağırsak hastalıklarında (sürekli konstipasyon ,Chrohn ve kolitde)

    Enflamasyonlu bağırsak hastalıklarında özellikle erken dönemde rektal Ozon gazı üflenmesi şeklinde yapılan lokal uygulamanın çok yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Birçok durumda arka arkaya 10 seans ozon uygulanması yeterli olur. 248 hasta üzerinde yapılan proktitis klinik çalışmasında sadece hastaların %10’unda birkaç 10 seanslık uygulama gerekmiştir.

    •Akciğer hastalıklarında özellikle alerjik astım ve pnömonide

    •Alerjik nezlede

    •Kronik yorgunluk da

    •Koroner kalp hastalıklarında ve kolesterolün düşürülmesinde

    •Akne