Etiket: Hep

  • Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Hayatta ben en çok babamı sevdim

    Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

    Çırpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek

    Nasıl koşarsa ardından bir devin

    O çapkın babamı ben öyle sevdim

    CAN YÜCEL

    Çocukların dev kahramanları babalar. Hep en güçlü, hep en güvenilir, hep en kurtarıcı, hep en koruyucu. Psikoloji bilimi uzun yıllar boyunca anne-çocuk ilişkisine odaklansa da; son yıllarda baba modelinin çocuğun hayatındaki önemini vurgulayan çalışmalar hızla artmaktadır. Baba ile kurulan sağlıklı ilişkinin çocuğun özgüven geliştirmesinde, sorumluluk alabilmesinde, başarılı sosyal ilişkiler kurabilmesinde çok etkili olduğu artık şüphe götürmeyecek bir gerçek.

    İçinde bulunduğumuz kültürel yapı çocuğun gelişiminden anneyi sorumlu tutarken, babayı ailenin dolayısıyla da çocuğun maddi ihtiyaçlarına cevap veren bir konumda tutmuştur. Bu kültür ile büyüyen ve büyütülen babalar ise görevlerinin bu kadar olduğunu öğrenmiş ve bu görevi layıkıyla yerine getirmek için uğraşmış, bunu başarabildiği ölçüde kendini yeterli hissetmiştir. Ancak değişen dünya karşımıza yeni ufuklar açmış ve babanın aile içerisindeki psikolojik öneminin yadsınmaz bir gerçek olduğunu bize göstermiştir.

    Öncelikle babalara bugüne kadar öğretilen ve babaların yapmaktan sakındığı davranışlar üzerinde duralım. Baba çocuğunu kucağına almaz, çünkü ayıptır. Baba çocuğuna şefkat göstermez, çünkü otoritesi sarsılır. Baba işten gelip çocuğuyla oynamaz, çünkü yorgundur. Baba evde çok gülmez ve sert durmalıdır, çünkü tersini yaparsa çocuk şımarır. Çocuk evde istenmeyen bir davranış gösterirse ‘akşam babaya söylenir’, çünkü baba ceza vericidir. Bu örnekleri arttırabiliriz. Buraya kadar okuyan babalar sizin için oluşturulan bu profilden ne kadar memnunsunuz? Buradan sonra yazılanlar bu profili beğenmeyenler ve günümüz deyişiyle profil resmini değiştirmek isteyen, penceresine çocuğun gözünden bakınca daha sevimli, daha ılımlı ve aynı zamanda kontrolü elinde tutan, ceza yerine çocuğuyla sağlıklı iletişim kurarak sorunları halleden bir resim koymak isteyenler için.

    Gelin bu resmi nasıl oluşturacağımıza bir bakalım. Öncelikle baba işten eve döndüğünde ne kadar yorgun olursa olsun onu heyecanla bekleyen çocuğuna sarılmalı, onu özlediğini sevdiğini davranışlarıyla ya da sözleriyle (veya her ikisiyle) belirtmeli, en az yarım saatini karşılıklı sohbete ayırmalıdır. Yorgun ise çocukla bir oyun zamanı belirlemeli, dinlenmeli ve söz verdiği zaman diliminde çocukla oyun oynamalıdır. Bu her zaman fiziksel enerji gerektiren bir oyun olmayabilir; birlikte resim yapma, boyama, kağıt kesme, lego yapma vb. etkinlikler de olabilir. Bu etkinlikler yapılırken mümkün ise telefon, tablet, televizyon gibi teknolojik aletlerden uzak kalmak geçirilen vaktin maksimum verimi açısından çok önemlidir. Baba çocuğunu olduğu gibi kabul etmeli, başkasıyla kıyaslamamalı, çocuğun çabalarını desteklemeli, olumsuz davranışları karşısında anne ile tutarlı, kararlı olmalı, çok sert olmaktan kaçınmalıdır.

    Son olarak babalar çok önemli bir model olduklarını unutmamalı ve çocuklarında görmek istemedikleri davranışları eğer kendileri yapıyorsa bunu durdurma çabası içerisine girmelidirler. Erkek çocuklar için baba bir rehber niteliği taşır. Nasıl davranacağını, nasıl roller üstleneceğini baba rolünü gözlemleyerek çıkarsamaya çalışır.
    Kız çocukları için ise karşı cinsle kuracakları ilişkilerde baba figürü temel alınır. Onlara göre, babaları dış dünyanın bir yansımasıdır ve babaları nasılsa dışarıdaki tüm erkekler de öyle olmalıdır. Çocuklarınızın gözünde hep dev kahramanlar olarak kalmanız dileğiyle…

    Koştururken ardından o uçmaktaki devin

    Daha başka türlü aşklar, geniş sevdalar için açıldı nefesim, fikrim, can evim

    Hayatta ben en çok babamı sevdim (CAN YÜCEL)

  • Mutlu Aşk Var Mıdır?

    Mutlu Aşk Var Mıdır?

    MUTLULUK AŞK SEVGİ EVLİLİK İPUÇLARI: MUTLULUK NEDİR? NASIL MUTLU OLURUZ?

    Çoğu insana “Mutluluk” tanımını kendilerince tarif etmelerini istesek, “Mutlu bir aile ve mutlu bir yuva kurmuş olmak” şeklinde tanımlıyorlar. Peki, nedir gerçek mutluluk, bir aile kurmak mutluluk için geçerli bir formül müdür? Haydi, gelin hep birlikte biraz bunun üzerine düşünelim değerli dostlar.

    Dilerseniz öncelikle “Aşk” nedir sorusu ile başlayalım düşünmeye. Aşk’ın ne olduğunu bin kişiye sorsak, bin ayrı cevap alırız, zira herkes kendi yaşadıklarından yola çıkarak aşk ve mutluluğun kendince tarifini yapacaktır:

    AŞK MUTLULUK TARİFLERİ:

    • Aşk, muhteşem bir duygudur.

    • Aşk, uzak durulması gereken bir şeydir.

    • Bir daha asla âşık olmayacağım.

    • Evlilik, aşkı öldürüyor.

    • Aman sakın evlenmeyin, birbirinizden bıkarsınız, vb…. daha neler neler, hepsi tanıdık geldi değil mi bu söylemlerin?

    Etrafımızdaki birçok kişi kendi deneyimlerini anlatıyor oysa. Peki, gerçek anlamda aşk nedir?

    Aşk, senden çıkan, karşısındaki yansıyacak yüzey bulup, sana geri dönen duygudur. Yani en az 2 kişi gereklidir, birisinden diğerine karşı hissedilen duygular vardır, bu duygular diğer kişiye uygun ortam ve mesajlar ile iletilir. Ardından karşımızdaki kişide ilettiğimiz duygular bir etkileşime girer ve bize geri dönen duygusal mesajlar ile yanıt ulaşır. İşte AŞK duygusu, o kişiden mesaj bize ulaştığında, asıl ilk duygu mesajını ileten kişinin biz olduğumuzu unutmamızdır.

    NEDEN ZORDUR MUTLULUK VE AŞIK OLMAK

    Âşık olmak zordur, mutluluk kolay değildir. Kişi âşık olabilmek adına önce kendisini tanımalıdır. Eksik yönlerini keşfedebilmeli, bununla yüzleşebilmelidir. İnsani eksiklerimiz olduğu ile barışmak ve kendimizi tamamlamak adına uğraşılar ve meşgaleler bulmak konusunda pozitif adım atmış olmalıdır mutlu olmak isteyen insan. Yani mutlu insan olmak yolunda bolca fırın ekmek yemek gereklidir.

    Kendisini gerçek anlamda tanımayan, kişilik özeliklerini farkında olmayan, istek ve arzularını bilmeyen, sınırlarını keşfetmemiş kişi henüz olgun değildir. Duygusal ve düşünsel olarak olgunlaşmamış kişi âşık olamaz, şehvet ile şefkat duygularını karıştırır.

    Geçmişte işler belki de biraz daha kolay yürüyordu, eşlerin seçiminde aileler karar veriyordu ve görücü usulü ile evlenip aile kuruyordu insanlar. Bu yazıyı okuyan siz değerli dostlarımızın ailelerinde bile belki de anne babalarımız görücü usulüyle evlenmiş olabilirler ve belki de hepimizden çok daha mutlu bir ömrü birlikte paylaşmış da olabilirler. Yani aşk yaşayarak evlenmek ve yuva kurmak ile görücü usulüyle evlenmek arasında “mutluluk” tanımı açısından bir avantaj farkı olduğunu iddia etmek pek mümkün olmayacaktır.

    SÖZÜN ÖZÜ: MUTLU AŞK VAR MIDIR?

    Sözün özü sence nedir, derseniz a dostlar, öncelikle hepimiz insan olduğumuzu hatırlayalım, hepimiz ölümlüyüz, hepimiz eksiğiz. Yaşam hep bir tamamlanma mücadelesi olacaktır bizler için. Kitap yazmak, yemek yapmak, resim yapmak, işe gitmek, evi derlemek toplamak, çocukları uyutmak, ödev yapmak… Hepsi kendimizi tamamlamak için meşrebimize göre bulduğumuz, seçtiğimiz farklı farklı tamamlanma yolları.

    Kişi kendisini ne kadar iyi tanırsa, eksiklerini o kadar iyi fark eder ve tamamlanmak için çok daha verimli ve uygun yöntemler seçer. Tamamlanma yolculuğunda olan insan, olgunlaşma yolunda ilerliyor demektir. Kendilerini tanıyan bilen kişilerin kurduğu ilişkiler çok daha paylaşımcı, tamamlayıcı ve mutluluk odaklı olacaktır.

    Mutluluk, çiftin kendilerini huzurlu ve tamamlanmış hissettiklerinde algıladıkları durumdur.

  • BENCİL ÇOCUKLAR MI YETİŞTİRİYORUZ?

    BENCİL ÇOCUKLAR MI YETİŞTİRİYORUZ?

    Çağın Vebası: Şımarıklığı özgüven zannetmek

    Çocuklarımıza cesaret vermek istiyoruz. Yapabilirsin, çocuk oyuncağı, kendine güven, sen çok başarılısın… Böylece ne isterlerse elde edebileceklerini mesajını veriyoruz. Her zaman en iyisini hak ettiklerini, herkesten üstün olduklarını onlara inandırıyoruz. Sonra çocuklarımızın hayattan beklentileri fazlalaşıyor. Çok para, ünlü olmak, çok başarılı olmak, çok çok çok…

    Hep fazlası, hep çokluk, hep bolluk.

    Bu çocuklar hep fazlasını istedikleri için bir üniversite yetmiyor. İki üniversite okumak arkasından yüksek lisans,doktora, dil eğitimi derken sonra hiçbirini gerçekleştiremez oluyorlar ; çünkü elindekilerinin kıymetini bilemeden kaybediyorlar.

    Kendilerine çok güvenen bu çocuklar iyi bir işe girmeyi hedefliyorlar ama eleştirilere açık olmadıkları için iş hayatında da başarısız ve mutsuz oluyorlar. Bu mutsuzluk beraberinde saldırganlığı getiriyor. Daha bencil, agresif ve depresif olabiliyorlar…

    Bana sorular geliyor; ‘ Mükemmel çocuk nasıl yetiştiririm?’ Ben de soruyorum.

    • Mükemmel ne demek?
    • Gerçekten Mükemmel çocuk mu istiyoruz?
    • Peki biz mükemmel miyiz?
    • Kime göre mükemmel olacak?

    Ne kadar karışık sorular değil mi? Cevabı da öyle. Hiç kimse mükemmel değil. Çocuklarımız da mükemmel olmak zorunda değiller. Onları her zaman seveceğimizi bilmeleri yeterli.

    Sen mükemmelsin, seni en iyi okullarda okuttum, hep başarılı oldun diye havalara sokulan çocuklar düştükleri zaman kalkamıyor ve acıları ile başa çıkamıyorlar. İlk engelde başarısızlık korkusu geliyor ve toparlanmaları daha uzun zaman alıyor.

    • Peki yanlışı nerede yapıyoruz?
    • Özgüvenli çocuk yetiştirmek isterken karşı tarafın duygularını mı atlıyoruz?

    Özgüvenli çocuk, iletişimlerinde çok iyidir, sadece kendilerine odaklanmaz. Başkalarına saygılı olmayı unutmazlar.

    Bencil bireyler ise hem güçlü hem zayıf yönlerine odaklanmak yerine sadece güçlü yönlerini görür ve karşı tarafın duygularına önem vermezler.

    Bizim çocuklarımız için asıl hedefimiz, onlara empati yeteneği ile saygılı iletişim başarısını kazandırırken, zayıf yönlerini geliştirmeye teşvik etmek olmalıdır.

  • Siz de “çok yoruldum!” diyenlerden misiniz?

    Siz de “çok yoruldum!” diyenlerden misiniz?

    Yaşamınızda hangi ortama girerseniz girin, kendinizi koşuştururken ve iş bitirirken mi buluyorsunuz? Yapıp yapıp sonra “Niye hep ben yapıyorum?” mu diyorsunuz.
    Bazı insanlara bakıyorum, vermekten hep kaybediyorlar…verip verip sonra hep kızıyorlar.
    Bert Hellinger, Sevgi Düzenleri  adlı kitabında denge yasasından bahsediyor ve “insan verdiği kadar alabilmeli de” diyor.
    Merak ediyorum da  yoruldum diyenler ne kadar alabildiğimizi  düşünüyor muyuz? “Ne kadar  ben yoruldum” diyoruz?” Ne kadar “Ben bu kadar yapabilirim, bana yardımcı olur musun?” diyoruz.
    Demiyoruz gibi geliyor bana. Daha çok her şeyi kendimiz yapmamız gerektiğini düşünüyoruz sanki. Diğerlerini mutlu etmek bize doğuştan verilen bir görevmiş gibi sanki.
    Hiç bunun nedenini düşündünüz mü? Hiç durup sorguladınız mı? Hiç “Neden böyleyim?” dediniz mi?
    Biraz geçmişe gitseniz ve annenizle ilişkinize baksanız, acaba orada da annesini mutlu etmeye çalışan “küçük bir siz” bulacak mısınız? Acaba geçmişte annesini mutlu etmeye çalışan içinizdeki çocuk mudur etrafta koşuşturan… hiç durmayan… hep mutlu etmeye çalışan.
    Bunları neden mi soruyorum. Soruyorum çünkü “İnsan annesiyle nasıl bağlanırsa yaşamla da öyle bağlanır” . Annesiyle nasıl bir ilişki kurarsa yaşamla da öyle bir ilişki kurar. Onu mutlu etmek gibi bir görev edinirse bir bakar sürekli etrafındaki insanları da mutlu etmeye çalışıyor… onların mutsuzluğuna dayanmıyor, etrafındaki insanlara da hep ama hep “siz yorulmayın, olsun olsun ben yorulurum” diyor.