Etiket: Hayatı

  • Elalem Ne Der?

    Elalem Ne Der?

    Hepimiz hayatında birçok defa başkalarının baskısını üzerinde hissetmiştir. Bir şeyi söylemeden, yapmadan önce diğer insanların yaptığımız davranış sonucu hakkımızda ne düşüneceklerini ya da ne söyleyeceklerini düşünmüşüzdür ya da düşündürtülmüş ve uyarılmışızdır.

    Başkaları hayatımızda destekleyici, motive edici yarar sağlayıcı olmaktan öte, eleştirici, engelleyici bir etken olarak yer almamalı. Bir tanıdık görür mü diye etrafa tedirgin bakışlar atmak, komşular gördü mü duydu mu diye telaşlanmak altında neler barındırır?

    Yanlış bir şeyi kimse görmeden duymadan yapmak o şeyi doğru kılmaz. Eğer yanlış bir şey bilinçli olarak yapılıyorsa da kimse görmesin duymasın diye çabalamak yerine evet yaptım diyebilme cesaretini göstermek, duyan duysun gören görsün şeklinde düşünmek gerekir. Yaptığımız her davranış bizi mutlaka ki bağlayıcıdır, doğru ve iyiyi yaptıktan sonra bir başkasının ne dediği önemli değildir.

    Bunun yanında her şeye yorum yapan ve sizi bile şüpheye düşüren, kendi hayatıyla ilgilenmeyip, başkalarınınkine müdahale etmeye çalışan kalabalık bir insan grubu da maalesef mevcut. Bu kişiler yüzünden istemediği şeyler yapmak zorunda kalan (evlenmek, zayıflamak uğruna zararlı yollara başvurmak vb), yanlış bir şey yapmasa da gizli kapaklı yapmak zorunda bırakılan, çok zor zamanlar geçiren kişi sayısı ne yazık ki az değil. Örneğin şu cümlelere benzer cümleleri çok kişi duymuştur: “Yaşın kaç oldu daha evlenmiyor musun, evde kaldı diyecekler.”, “Tabii git ama dikkat et biri görmesin.”, “Sınavı kazanmalısın, bana laf getirme millet başaramadı demesin.”, “Aa çok kilo almışsın olmaz böyle.” “Eşyaları değiştirmeliyiz artık, komşular geldiğinde evi böyle görmesinler.”, “Elalemin ağzı torba değil ki büzesin”, Bunu duyarlarsa rezil oluruz, insan içine çıkamayız.”, “Eyvah şimdi arkamızdan konuşup duracaklar.”, ve daha bir sürü bunlara benzeyen cümleler. Örnek: Maddi durumu yeterli olmadığı halde borçlanarak son model telefon, araba, pahalı kıyafetler almak, başkalarının kendisi hakkında iyi düşünmesi sebebiyledir. Örnekleri yelpazesi çok geniştir: Saç/giyim tarzından, meslek seçimine kadar her alanda sayısız örnek verilebilir, hemen her gün örneklere maruz kalınmaktadır (yaşayarak ya da şahit olarak).

    Peki diğer insanların ne dedikleri/diyecekleri, arkamızdan ne konuştukları, ne düşündükleri neden bu kadar önemli? Bir diğer önemli soru da: Neden insanlar sadece kendi hayatlarıyla, kendileriyle, kendi sorunlarıyla ilgilenmiyorlar da sürekli bir gözetleme, başkaları hakkında konuşma ihtiyacı duyuyorlar. Üstüne üstlük vazifeleri olmayan şeylere karışan kişilere tepki gösterilince ya da üstüne vazife olmadığı belirtilince, bunu hakaret olarak algılıyor ve bu tepkiye çok şaşırıyorlar. Aslında normal olarak “Sana ne?” sorusuna cevap veremiyorlar. Hepimiz mutlaka böyle kişilere denk gelmişizdir. Psikolojik olarak bizi olumsuz etkileyen, huzurumuzu bozan kişileri dikkate almamalı ve kendimizden hayatımızdan uzak tutmalıyız.

    Maalesef çok büyük oranda, başarılar, iyi yapılanlar takdir edilmez de yapılan hatalar abartılır, adeta eleştirilecek bir şey yok mu diye araştırılır.

    İronik kısmı, başkaları hakkında yorumlar yapan, eleştiren, odak noktası başkalarının yaptıkları olan kişilerin çoğu eleştirdikleri şeyleri kendileri de yaparlar, çoğu zaman kendi hatalarının farkında değillerdir, kınadıkları şeyler bir gün başlarına gelir, arkadaş komşu yaptığında kötü olan şeyi tanınan, itibarlı vb. birisi yaptığında yine de o kişiyi alkışlarlar, desteklerler, överler.

    Doğru olan nedir? Başkalarının hayatlarıyla o kadar haşır neşir olmak yerine herkes kendi hayatıyla ve yaptıklarıyla ilgilenmelidir. Hayatta o kadar çok sorun varken, başkasının saçıyla, giyimiyle, evliliğiyle, okuluyla ilgilenmek son derece gereksiz ve yanlıştır.

    Tabii ki her toplumun normları var ve bu normların hayatı düzenlemedeki önemi çok büyük. Elbette normlara göre hareket etmeyenler toplumdaki düzenin devamı açısından kısıtlanmalı ve yaptırımlara maruz kalmalı. Ancak kanuna, vicdana, ahlaka aykırı olmadığı sürece yapılan şeyler için başkaları yorum vb. yapmamalı, yapan kişilerden de çekinilmemeli, ciddiye alınmamalı, huzur, düzen bozmalarına, zarar vermelerine izin verilmemeli. Ciddiye alınmayan kişiler önünde sonunda bu tavırlarından vazgeçecektir.

    Hata yapan kişileri yapıcı bir tutumla yönlendirmek, kabul edilebilir hataları kabul edip kişileri kazanmaya çalışmak en doğru yoldur. 

    Her insan düşünme, iyiyi seçme ve doğru kararı verme yeteneğine sahip olmalıdır. Başkalarının baskısıyla değil, içinden gelerek, isteyerek yapılmalıdır. 

    Aksi taktirde yaşadığımız hayat kendi hayatımız olmaktan çıkar. 

  • Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Nedir? OKB, takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile tekrarlayıcı davranışlar ve zihinsel ritüllerden oluşan bir ruhsal hastalıktır.Halk arasında evham, endişe takıntı olarak bilinir.

    Obsesyon ( Takıntı) Nedir?

    Zihnimize istemsizce gelen, bizi rahatsız eden ve zihnimize gelmesine engel olamadığımız düşünce, duygu imge ve görüntülerdir.

    Kompulsiyon (Zorlantı) Nedir?

    Rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak için tekrarlı şekilde yapılan davranışlar ya da zihinsel ritüellerdir.

    Bunlar gözle görülen davranışlar da olabilir; temizlik, yıkama, gibi.

    Zihinsel ritüeller de olabilir; sayı saymak, dua etmek gibi.

    Sıkıntıyı azaltmaya yönelik yapılan bu ritüellerin süresi gittikçe artmaya obsesif hastanın zamanının çoğunu almaya başlar.

    Hepimizin küçük takıntıları, basit ritüelleri olabilir fakat günlük hayatı, sosyal, hayatı ve iş hayatını etkilemeye başladığında biz artık buna artık hastalık diyebiliriz.

    Rahatsız edici düşünceleri, istemsiz düşünceleri çoğunluğumuz yaşarız. Bu oran %80in üzerinde olduğunu da ifade edebiliriz. Örneğin gün içinde birkaç defa arayıp ulaşamadığımız bir yakınımız hakkında zihnimiz hemen olumsuz felaket senaryoları oluşturur. Ya da üzüntü verici bir konu hakkında konuşurken kulak çekip tahtaya/duvara vurmak çoğumuzun yaptığı bir ritüeldir.

    Buradaki ayırıcı nokta bir; rahatsız edici düşünceleri önemsememiz ya da inanmamız. İki; bu düşünce ve davranışların günlük hayatı, sosyal hayatı, ilişkilerini ve iş hayatını etkilemesidir.

    Örneğin; bir anne “çocuğuma zarar verebilirim” düşüncesi zihnine geldiğinde bu düşünceyi önemseyip bu düşünceden kurtulmaya çalışır ve zamanla düşüncenin kendisinden korkup evdeki bütün kesici delici aletleri kaldırmaya çocuğuyla yalnız kalmamaya yönelik önlemler almaya başlarsa artık bu davranış normalden ayrılıp hastalık boyutuna gelmiş olur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk Türleri

    Temizlik, Kirlenme, Bulaşma Obsesyonu; Bir yere dokununca, bedeninin, giysilerinin kir, mikrop, virüs hastalık bulaşacağına dair takıntılı düşünceler ve bu takıntılı düşüncelerin neden olduğu sıkıntılardan kurtulmak için yapılan el yıkma, banyo yapma, ya da sürekli kıyafetlerini yıkama davranışları.

    Şüphe Obsesyonu; Kişi yaptığı davranıştan ütünün fişini çekmek, gazı kapatmak gibi davranışları yapmış olduğundan şüphe duyar (şüphe obsesyonu) ve emin olmak için tekrar tekrar kontrol eder (kontrol kompulsiyonu). Örneğin 40 yaşında erkek iş yerinin kapısını kapatmadığını düşünür ve defalarca gelip kontrol eder.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar; Yakınlarına ya da çevresindeki kişilere yönelik cinsel düşünceler gelir. Bu düşüncelerden rahatsızlık duyup kaçma ve kaçınma davranışları gösterir. Örneğin;35 yaşında erkek  çevresindeki bütün kadınları her gördüğünde onlarla cinsel ilişki yaşadığını düşünür. Bu düşünceden kurtulamaz yoğun sıkıntı duyar ve kadınlardan kaçmaya başlar.

    Dini İçerikli Obsesyonlar; Dini inançları yoğun kişilerde görülür. İbadet sırasında zihnine gelen düşüncelerden ya da görüntülerden rahatsızlık duyar. İnancıyla çatışan bu düşünceler yoğun sıkıntı yaşamasına neden olur. Örneğin namaz sırasında zihnine inancıyla ters düşünceler yada cinsel görüntüler gelir (obsesyon) . Kişi bundan rahatsız olup namazı bırakıp tekrar abdest (kompulsiyon) alır. Başta rahatlık veren bu davranış bir müddet sonra gittikçe artan sürelerde ve artık rahatsızlık verecek düzeyde yapılır.

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir?

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir? OKB’nin edenleri arasında çeşitli faktörler vardır. OKB biyolojik yönü en güçlü hastalıklardan birisidir. OKB’li hastaların birinci derece akrabalarında sık görülür bundan dolayı genetik aktarımın etkili olduğu söylenebilir. Genetik yönün yanında öğrenilmiş yönü de kuvvetlidir. Kişilik özellikleri titiz, disiplinli mükemmeliyetçi, kuralcı özelliklere sahip kişiler obsesif kompulsif bozukluğa yakın olarak kabul edilir. Çocukluk çağında cinsel istismar gibi ağır travmalara maruz kalmış kişilerde çocukluk çağında OKB’nin gelişmesine neden olabilir.

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir?

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir? Obsesiz kompulsif bozukluk rahatsızlığına geçmiş dönemlerde “ruhun kanseri” denirdi. Bu tedavisinin çok zor olduğunu göstermek için kullanılmış bir ad şüphesiz. Fakat son zamanlarda gelişen terapi yöntemleriyle beraber tedaviye büyük oranda cevap veren hastalıklar arasında olduğunu söylenebilir.

    Terapi sırasında öncelikle OKB’nin hastanın hayatına etki ettiği alanlar ayrıntılı olarak tespit edilir. Temel korkuları, otomatik düşünceleri, temel inançları keşfedilir.

    Örnek soru; kirlenme obsesyonu olan biri için;

    “Buna dokunursan ne olacağından korkuyorsun? Olabilecek en kötü şey nedir?”

    Davranışçı model çok iyi aktarılır ve maruz bırakma teknikleri öncelikle terapi odasında en az sıkıntı duyulan alanda yapılır.

    Sonuç olarak terapi esnasında OKB’li hasta şunu öğrenir; insanları hasta eden aklına gelen düşünceler değil. İnsanların zihnine her türlü düşünce gelir. Önemli olan bu düşüncelere karşı almış olduğumuz önlemlerdir. Ne kadar el yıkar, ne kadar, şüphe duyduğunu şeyi kontrol etme davranışı gösterirseniz yani davranışını ne kadar sık yaparsanız hastalığın pençesine o sıklıkta düşmüş olursunuz.

  • Mutlu Evliliğin 10 Sırrı!

    Mutlu Evliliğin 10 Sırrı!

    Evliliğe atfedilen anlama göre evlilik başlar yürür devam eder yâ da son bulur..

    Eğer sevgi ve aşk ise iki bireyi bir araya getiren o zaman da mutlu evliliğin sırrı çok da sır değildir aslında…

    1.)Doğal Olun!

    Her zaman aşkım, canım, bebeğim, hayatım …vb gibi ifadeler kullanmıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz bazen farklı ifadeleri de içinde barındıran bir sözcük dökülüveriyor ağzınızdan ama burda dikkat etmeniz gereken husus saygıdır SAYGI! sinirlenince adıyla hitap edin mesela ağzınızdan illa da kötü bir şey çıkacaksa da adını çirkin söyleyin mesela 🙂 Aynı tepkiyi yine vermiş olursunuz ve sinirinizi aslında yine dışavurursunuz.

    2.)Ona Köstek Olmayın Destek Olun! 

    Zira bunu yaparken o da size aynı şekilde davransın ve bu davranışınız içselleşsin hatta öyle bir içselleşsin ki ne işinize ne çevrenize ne de ailenize saygısızlık yapmasın hatta yapmayı bırakın sempati bile kazansın inanın bu daha da keyifli oluyor.

    3.)Hayatı Paylaşın! 

    Çünkü paylaşmak gerçekten güzeldir. Acınız paylaştıkça azalır. Neşeniz paylaştıkça çoğalır.

    Hem acıyı hem de tatlıyı paylaşın ki kızdığınız noktaları da bilsin sevdiğiniz noktaları da…

    Yani açıkçası sınırlarınızı iyi bilsin eşim dediğiniz.

    4.)Yuvayı Dişi Kuş Yapar! 

    Erkekler beyin yapıları gereği bizim gibi kıvrımlı ince detaycı değiller malesef. Aslında buna malesef diyoruz ama burda kadınların o herşeyi yapabilen gücünü eşleri üzerinde de denemesini bekliyoruz ve biliyoruz ki isterse her kadın eşini istediği noktaya getirebilir.

    Hani demişler ya eşin seni rezil de eder vezirde:)

    5.)Birbirinizden Öğrenin !

    Yapılan çalışmalar öğrendikçe beyin kimyasının değiştiğini ve bu kimyanın her tür duyguyu pekiştirdiğini söylüyor.

    O zaman diyoruz ki eşinizin iyi olduğu noktaları siz öğrenin  sizin iyi olduğunuz noktaları da o öğrensinki aşkınız pekişsin:)

    6.)İş Bölümü Yapın !

    Evde her şeyi birlikte yapmaya çalışın ya da birlikte yapamıyorsanız bile iş bölümü yapın bu aidiyet duygusunu oluşturur ve geliştirir.

    7.)Her Şeyi Konuşarak Çözebileceğinizi Unutmayın !

    İki kişi birbirini sever sayar ama dışarıdaki dış kapının dış mandalları hele de kadınlarsa konu ya da kötü niyetli insanlarsa pürüz çıkarmak isteyenler oluyor mutlaka..Mutlu evlilik, mutlu çift ve iyi anlaşan hayatı paylaşan iki insan malesef kıskanılıyor kıskanılır normal bir noktada olabilir  bu ama işin içine kötü niyet kompleksli patolojik durumlu insanlar girerse evliliğinize…Anlatın, konuşun eşinizle o da zaten her şeyi tek tek görüyordur.

    Sadece bizden farkları her şeyi dile getirmezler. Görürler, ona göre davranırlar ama biz kadınlar hiç susmayız:)  bunu yapmayın !

     O aranıza girmeye çalışan saçma sapan mutsuzluktan ve  kaostan beslenen zavallı insanlar için hiç değmez inanın zavallılıklarına gülün geçin. Çünkü gerçekten mutlu olsalar zaten sizin yuvanıza bir güzellik de onlar katarlar ama eğer taş koyanlar varsa hayatına bakın mutlaka istemediği bir hayatı yaşıyordur sizin ulaştığınız şeylere o ulaşamamıştır da ondandır. Onun için onların ne olduklarını bilin ve uzak durun bırakın kendi çukurlarında boğulsunlar. Sizi boğmalarına izin vermeyin.

    8.)Değer Verin !

    Onu değerli hissettirecek şeyler yapın ama bu asla yapmacık olmasın. Hasta olunca alın terini silmek gibi.. Ona bitki çayları yapmak gibi.. Bu ikinize de iyi gelecektir ve ilişkiniz güçlenecektir.

    9.)Birlikte aktiviteler Yapın !

    Beraber birşeyler yapmak demek aynı bedensel ve ruhsal durumları yaşamak demektir. Bakın, gözlemleyin mesela..Spor yapınca o neyi daha çok seviyor ya da yemek yaparken  ne tarz yemekler onu daha mutlu ediyor..

    10.)Gülümseyin !

    Ve son olarak gülümseyin onun eşiniz olduğunu unutmadan…

    Bir de en önemlisi unutmayın ki tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır 🙂

  • Sağlıklı Karar Vermenin 10 Yolu

    Sağlıklı Karar Vermenin 10 Yolu

    Hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren hiç bilmediğimiz bir kültürde hiç bilmediğimiz bir ailede ve hiç bilmediğimiz bir sosyoekonomik durum sarıyor etrafımızı ve bir süre böyle yaşıyoruz… Sonra zaman geçtikçe bizim düşüncelerimiz oluşmaya başladıkça ve kendi seçimlerimizi yapabileceğimiz noktaya kendimizin geldiğini gördükçe başlarız çatışmalar yaşamaya …

    Genelde ergenlikle birlikte görülen çatışmalar yaşam boyu süregelmektedir. Çünkü yeni birşeyler öğrendikçe daha da çok bilinçlendikçe ve daha çok deneyimledikçe hayatı daha da radikal seçimler yapar halde buluruz kendimizi…

    Peki  bu seçimleri yaparken nelere nasıl dikkat etmeliyiz?

    1.Acele Etmeyin!
    Bir karar verirken o düşünce üzerinden belli bir zaman aralığının geçmesi önemlidir. Çünkü hemen acil verilan kararlar bazen hayat boyu bize ödenmesi gereken ağır bedelli faturalar olarak çıkar karşımıza

    2.Hayati Değerine Bakın!
    Karar vereceğiniz konuyu hayatınızda önem sırasına koyun. Eğer hayatınızda çok önemli bir noktada olacaksa yaptığımız seçimimizin konusu hem düşünce hem de niteliğini bir daha gözden geçirin.

    3.Deneyimleyin!
    Daha önce yaşadığınız deneyimlere bakın. Tamamen eski deneyimlemeniz gibi olmasa da geçmişte sizi mutsuz edecek bir karar vermemeye özen gösterin.

    4.Hayal Edin!
    Karar vermeden sonucun sizi nasıl etkileyeceğini; O sonucun sizde yaratacağı etkiyi hayal edin. Hayal etmek yaşam enerjimiz için önemli bir aktivitedir.

    5.Planlama Yapın!
    Karar vermeden önceki stabil durum ile karar verdikten sonra değişen durumun planlamasını yapın ve tabloyu daha net göreceğiniz biçime getirin.

    6.Sosyo-ekonomik Durumuna Bakın!
    Hayal ettikten sonra bir de gerçekler dediğimiz maddi-manevi şartların elverişli olmasına özen gösterin ve emin olun.

    7.Sürdürülebilir Olmasına Bakın!
    Kararınızın hayatınızda sürdürülebilir olmasına dikkat edin.

    8.Diğer Faktörlere Bakın!
    Karar vereceğiniz eğer evlilik gibi bir durumsa ailenizin onayını alın ya da sizin dışınızda onay verenlerin olmasını sağlayın. Çünkü bazen öyle duygusal düşünürüz ve önümüzü göremeyiz ki buna ihtiyacımız olabilir.

    9.Kendinize Saygınızı Yok Saymayın !
    Kendinize yapacağınız saygısızlık düşük benliği beraberinde getirir. Buna izin vermeyin. Çünkü biz biliyoruz ki karar vermemiz gereken şey kendi hayatınız bu yüzden asla kendi değerlerinizden feragat etmeyin.

    10.Zamanla Değerlendirme Yapın!
    ”En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir”. Düşüncesine inanmayın. Eğer karar veremiyorsanız daha oturmayan ve netleşmeyen şeyler var dememktir. Yukarıdaki maddeleri uygulayarak karar verebildiğiniz ve veremediğinz noktadaki görüşleriniz için lütfen bir klinik psikologdan yardım alarak hayatınızın gidişatını sağlıklı olarak devam ettirin.

    Unutmayın hayat tercihtir ve tercihlerimiz hayattır.

  • Sigara Bağımlılığı Hayatınızı Ele Geçirmesin!

    Sigara Bağımlılığı Hayatınızı Ele Geçirmesin!

    Sigaraya Başlama Nedenleri

    Sigara bağımlılığı nedenleri bakımından son derece önemli ruhsal-toplumsal sorunlar arasında yer almaktadır. Her deneyen dört kişiden üçü sigara tiryakisi olmaktadır. Sigara içenlerin; duygusal açıdan yetersizlik, kısa yoldan hazza ulaşma, gerçeklerden kaçma, otoriteye karşı çıkma, tehlike arama, aşırı tutku, başkalarına benzeme gibi özellikleri olduğu görülmektedir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre sigaraya başlama 14 yaşa kadar gerilemiştir. Düzenli günlük içicilik ise 15-16 yaşlar arasında en üst düzeye çıkmaktadır. Bu durum sigara bağımlılığının ne oranda hayatımızı ele geçirdiğinin göstergesidir.

    Sigaranın Sağlık Üzerindeki Etkileri

    Dünya Sağlık Örgütü, sigaranın dünyada en hızlı yayılan ve en uzun süreli salgını olduğunu ifade etmektedir. Dünya genelindeki bağımlılık yapıcı maddeler arasında sigara ilk sırada yer almaktadır.

    Sigara kullanımı dünya genelinde son derece ciddi sağlık sorunlarına yol açmakta olup pek çok organ ve sistem üzerinde etkisini göstermektedir. Sigara; akciğerler hastalıkları, kalp-damar hastalıkları, deri ve zührevi hastalıkları, diş hastalıkları, mide-bağırsak hastalıkları, üreme ile ilgili hastalıklar ve çeşitli kanser tiplerine davetiye çıkarması bakımından ciddi bir sağlık tehdidi yaratmaktadır.

    Akciğer Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • KOAH – Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı

    • Amfizem

    • Akciğer kanseri

    • Astım

    • Pnömoni

    Kalp-Damar Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Kalp krizi

    • KAH – Koroner Arter Hastalığına

    • Ateroskleroz

    • Koroner spazm

    • Total kolesterol düzeyinde artış

    • HDL kolesterol düzeyinde azalma

    • Hipertansiyon

    • İnme/felç riskinde artış

    • Efor kapasitesinde azalma

    Deri ve Zührevi Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Etkileri

    • Kırışıklıkların artması

    • Yaraların iyileşme süresinin uzaması

    • Erken yaşlanma

    • Beyaz saçlarda sararma

    • Sedefin daha sık alevlenmesine

    • Akne sıklığının artmasına

    • Siyah nokta artmasına

    Diş Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Periodontitis

    • Çürük

    • Diş taşı

    Mide-Bağırsak Hastalıkları Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Ülser

    • Mide asidinde artış

    • Mide kanseri

    • Kalın Bağırsak Kanseri

    • Kolit

    Üreme Üzerindeki Başlıca Risk Faktörleri

    • Kısırlık,

    • Dış gebelik riski

    • Erken doğum

    • Düşük doğum ağırlığı

    • Gebelikte suyunun erken gelmesi

    • Ölü bebek doğumu

    • Gebelik zehirlenmesi riski

    Sigara Bağımlılığı

    Sigara Bağımlılığı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Araştırmalar, dünya genelinde her 10 saniyede bir kişinin tütün ve tütün ürünleri dolayısıyla yaşamını kaybettiği sergilemiştir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ise her 10 erişkinden birisi tütün ürünleri kullanımına bağlı sağlık sorunlarından dolayı yaşama veda etmektedir. Çeşitli sağlık sorunlarına yol açan sigaraya bağlı olarak dünya genelinde her yıl 5 milyonun üzerinde insan hayatını kaybetmektedir. Bu derece büyük sağlık sorunlarına yol açan sigara ayrıca sosyal hayatımızı da ele geçirmektedir. Sosyal amaçlı bir yere gidileceği zaman sigara kullanılan mekânlar ile sınırlı kalmak özgürlüğü kısıtlamakta ve hayatı yönlendirmektedir. Ayrıca, insanlar arası ilişkileri de yönetmektedir. Stresli yaşam olayları olduğunda sigara kullanımına sığınmak ise o problemin çözümü için yapılması gerekenleri görünmez kılabilmektedir. Sağlıklı yaşam ve sağlıklı nesiller için sigara bağımlılığı hayatınızı ele geçirmesi!

  • Sosyal Kaygı Terapisi

    Sosyal Kaygı Terapisi

    Sosyal kaygı nedir?
    Bazı durumlarda bir parça gergin, heyecanlı hissetmek normaldir. Örneğin, önemli bir sunum yapmadan önce bir parça heyecan sizi canlı tutar, performansınızı olumlu etkiler. Ancak, sosyal kaygı yaşayan bir kişi için gündelik hayatın gerektirdiği iletişim ve etkileşimler önemli ölçüde kaygı, korku ve utanma duygularına neden olur. Herkesin onu değerlendireceğine, yargılayacağına, eleştireceğine dair yoğun ve güçlü bir inanç geliştirmiştir. Bu inanç onu sosyal kaçınmalara iter ve hayatını bloke eder.

    Sosyal Kaygı tedavisi
    Sosyal kaygı tedavisinde en etkili terapi yöntemi bilişsel davranışçı yöntemidir. Ben de danışanlarıma bu yönteme ait tekniklerle yardımcı oluyorum. Bu yöntemin ana hedefi sosyal kaygıyı ortaya çıkaran, tetikleyen faktörleri tespit edip, kaygısıyla düşünsel ve davranışsal olarak baş etmesini sağlamaktır. Bunu açmak gerekirse, tedavi iki koldan ilerler:
    1- Kişide kaygı yaratan durumlar neyse onları objektif biçimde algılamasını sağlayarak yeni bir düşünme şeklini yerleştirmek,
    2- Kişinin davranışlarını bu yeni düşünce sistemine uygun hale getirmek.

    Sosyal kaygı terapisi bir nevi “öğrenme” sürecidir. Kaygıyla baş etmenin uygun yollarını öğrenip uyguladıkça beyine gönderilen sinyaller de değişir. Beyin yavaş yavaş bu değişimi algılar ve kişide sosyal kaygı belirtileri kaybolmaya başlar. Tabii ki, burada asıl önemli nokta, kaygı yaratan durum/durumlarla ilgili gerekli adımları süreğen ve tutarlı biçimde atmaktır. Eğer bu gerçekleşirse, kalıcı bir değişim olacak ve kişiyi engelleyen koşullar tamamen ortadan kalkacaktır.

    Örnek üzerinden anlatmaya çalışırsam, tanımadığı kişilerin de yer aldığı 6-7 kişilik bir grup içinde “ya yanlış bir şey söylersem, herkes benle dalga geçebilir”, “herkes bana bakıyor ve inceliyor” gibi kaygılı düşünceleri olan birisinin düşüncelerini ve bakış açısını nötr ve objektif noktaya almak tedavinin birinci koludur. İkinci kolu ise kişiyi bu durumlarla yavaş yavaş, aşamalı bir şekilde yüzleştirmek ve adım atmasını sağlamaktır. Terapist olarak bizim rolümüz kişiyi aşırı zorlamak değil, onun hızında, onla mutabık kalarak tedavi planı oluşturmak, süreç boyunca destekleyici bir tutum içinde olmaktır. Bir yol arkadaşı gibi..

    Bu sıkıntıyı yaşayan kişi sizseniz, tünelin ucunda ışık olduğunu bilin, ancak sihirli bir değneğin olmadığını da. Sosyal kaygı sizi hayattan, yapmak istediklerinizden alıkoyar, özgürce yaşamanızın, cesur adımlar atmanızın önünü keser. Ne yaparsanız yapın, hep üstünüzde taşıdığınız bir yük gibidir. Bu nedenle, net bir karar verip, sosyal kaygıyla baş etmeyi hayatınızın baş gündemi olarak belirlerseniz ve terapistinizle adım adım ilerlerseniz, her gelişiminiz için kendinizi tebrik edip, kendinize yapıcı bir dost gibi yaklaşırsanız hayatı her yönüyle duyumsayıp, hayatınızda yepyeni bir sayfa açabilirsiniz. Kendi gerçek potansiyelinizi içsel engeller olmaksızın yaşamak size çok daha doyumlu bir yaşam getirecektir.

  • Ergenlik  Bunalımı

    Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik bunalımı: ergenlik dönemi, insan hayatının en karmaşık, ne bunalımlı dönemidir. İnsanın 14-24 yaş aralığını kapsayan bu dönemde ergenler bir çok sorunla karşılaşırlar ve verecekleri bir çok karar gelecek hayatlarını radikal bir şekilde etkileyecektir. Ne var ki bir çok ergen nasıl bir karar vereceği konusunda en ufak bir bilgisi dahi yoktur. Bu nedenle ergenlik bunalımı yaşarlar.

    Ergenlik Bunalımı

    Ergenlik dönemi insan hayatının kavşağıdır.Ergenlerin kendileri, eğitim ve iş hayatları ile ilgili hızlı karar vermesi gereken bir çok konu vardır. Ergen bu dönemde ailesinden ve toplumdan bağımsız ve özgür olmak istemekte, ancak aile ve toplum ergenin bireyselleşmemi için yoğun baskı uygulamaktadır. Ergen birey olmakta, toplumsal olmak arasında bir seçim yapmakta zorlanmaktadır. Bu baskı ve gerginlik ergendeergenlik bunalımıolarak ortaya çıkmaktadır.

    Ergen hayatının 14-25 yaş dönemi özgür, özgün bir kişilik geliştirmesi için en hayati dönemdir. Bu dönemde alacağı kararlar tüm hayatını etkileyecektir. Çünkü özgün olmak diğerlerinden bağımsız ve farklı olmayı gerektirmektedir. Bu da toplumu ve aileyi karşısına almayı onlarla savaşmayı gerektirmektedir. Aile ve toplumla savaş gerginlik oluşturmaktadır. Gerginliğin sonucu ergenlik döneminin bunalımı ile kendisini göstermektedir. Ancak şunu bilmeliyiz ki insan ve toplum hayatında bu tür kriz ve gerginlikler olmadan sağlıklı bir gelişim olması mümkün değildir. Her gelişim, büyüme ve kazanımın bir bedeli vardır. Bireysel ve özgür olanın bedeli de ergenlik dönemi bunalımı dır.

    Eğitim hayatı ergenlik döneminde şekillenmektedir. Hangi okula gideceğimize, hangi mesleğe sahip olacağımıza bu dönemde karar veririz. Gideceğimiz lise bize hangi üniversiteye ya da bölüme gidebileceğimiz konusunda güçlü bir ışık vermektedir. Gideceğimiz üniversite hangi mesleğe ne kadar sahip olabileceğimize, nasıl ve ne kadar kendimizi gerçekleştirebileceğimize yardımcı olacaktır. Buralarda verilen ya da verilemeyen bir kararergenlik bunalımıolarak karşımıza çıkmaktadır.

    Uzun süren çözülemeyen ergenlikdöneminde bunalımolarak karşımıza depresyon, anksiyete, intihar düşüncesi olarak karşımıza çıkabilmektedir. Uzun süren ergenlik bunalımı sorunu varsa mutla psikoterapi yardımı alması gerekir. Zamanında terapi edilmeyen ergenlik sorunları ileride çözümü çok zor olan bir probleme dönüşebilir.

  • RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    RUHU BESLERKEN TÜKETMEK

    • Hobileriniz neler?
    • Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?

    Soruları ile sıkça karşılaşırız hayatta.

    • Peki, nedir bu hobi yani Türkçesi ile uğraşı, merak?
    • Ne işe yarar ve biz insanoğlu neden ona ihtiyaç duyarız?
    • O olmazsa ne olur?

    Sanırım bu noktada, bizi bir hobiye gereksinim duymaya iten stres ve tükenmişlik kavramından bahsetmek daha doğru olacaktır.

    Günlük hayatın koşuşturmasında ve başta iş hayatında stres, yaşamımıza etkisi ve sonuçları itibariyle oldukça önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli davranış kalıplarımız, hayatı algılayışımız, iş dünyasındaki rekabet ya da tekdüzelik, çalışma ortamı, iş doyumunun azalması ile stres düzeyimiz de artmaktadır.

    Özellikle yapılan iş ile artan gerilim uzun süre devam edip, verimliliğimizi düşürmeye, iletişimsel bazda sorunlar, duygusal açıdan gerginlik yaratmaya başlar; yorgun, bezmiş, hiç bir şeyden zevk alamayan ve bunlarla baş edemeyen bir “biz” bırakarak hayata yerleşirse tükenmişlik sendromu olarak da karşımıza çıkmış olur.

    Hastalıklara karşı eskiye nazaran daha hassas olma, uyku bozuklukları, artan baş ağrıları, işe geç gitme ya da gitmek istememe, işi bırakma eğilimi, işte ya da iş dışındaki ilişkilerde yaşanan sıkıntılar, evdeki tartışmalarda artış, kendini değersiz hissetmeye başlama, dikkat eksikliği, çabuk öfkelenme, anksiyete, umutsuzluk gibi belirtiler yaşanır tükenmişlik sendromunda. Bu belirtiler yorucu ve yıpratıcıdır ve depresyon ile beraber seyri de oldukça sıktır.

    Kadınlarda 30-35, erkeklerde de 40-45 yaşlarında daha sık görülen tükenmişliğe karşı ilk önerilerden birisi bir rahatlama yolu bulmak yani kendimize nitelikli zaman ayırmayı öğrenmektir. İş sonrası ya da hafta sonları stresten uzaklaştıracak, belki de günde sadece yarım saat bile olsa, kendimize ait bir zaman. İşte geldik “Hobi”ye
    Türk Dil Kurumu tarafından “Uğraşı, görev ve meslek dışında severek yapılan, dinlendirici, oyalayıcı uğraş.” olarak tanımlanmaktadır hobi denen nimet. Neler vardır hobi olabilecek peki… Fotoğraf çekmek, resim yapmak, tasarımla uğraşmak, ahşap ya da kumaş boyamak, dikiş dikmek, şarkı söylemek, tiyatro ile uğraşmak, bir şeylerin koleksiyonunu yapmak ya da belki de dünyada ilk sizin keşfedeceğiniz bir uğraşı…

    Ne kadar çok fikir o kadar çok hobi. Seçtiğimiz hobiler kendimizi tanımamızda da yardımcı olur, rahatlamanın ve kendimizle ilgilenmenin yanı sıra. Yaşama karşı motive eder ve yaratıcılığımızı arttırır.

    • Ev içinde ya da ev dışındaki işimizin dışında da bir şeyler başarabilmek, üretmek ve takdir almak güzel bir duygu olsa gerek değil mi?

    Fotoğraf çekmek örneğin…

    • Bir düşünün bu hobi hayatınıza nasıl girdi?
    • Ona başladıktan sonra neler değişti?
    • Onunla uğraştıkça kendiniz ile ilgili neler keşfettiniz?
    • Neden 3 – 4 yıl öncesine göre daha iyi hissediyorsunuz oysaki saçlarınız daha kır ve bir kaç kg fazlalığınız var?
    • Farkında mısınız 6 yıl öncesine göre daha güler yüzlü, dinlenmiş gidiyorsunuz işinize?

    Aa emekli mi oldunuz, ama kahvehaneye gitmek ya da evde torun bakmaktan daha farklı uğraşlarım var diyorsunuz ne güzel. Arkadaş çevreniz de zenginleşmiş olsa gerek, farklı fikirler farklı dünyalarla tanışmışsınız. Demek hobiniz ile ilgili performans da sergilediniz, ne mutlu size. Bir emek verip karşılığını almak bu olsa gerek.

    Sürekli gelişme eğilimdeki biz insanın kendini gerçekleştirme yolundaki doğru adımlar bunlar.
    Peki şimdi biraz daha yukardan ve dışarıdan bakalım kendimize.

    • Fotoğraf çekerken strese giriyor musunuz?
    • İş hayatındaki baskıyı bu uğraşınızda da hissediyor musunuz?
    • Kadrajımdan çekilin diye kızıyor musunuz?
    • Modeli ya da çevrenizi anlamak, anı yaşamak yerine, rekabete girip yine gergin mi geziyorsunuz? Gezdiğiniz yerlerden çok, iyi kare nasıl yakalarım da diğer fotoğrafçılardan sıyrılırım mı aklınızı kurcalıyor?
    • Hep kaçmak istediğiniz mükemmeliyetçiliğiniz yüzünden mide ağrılarınız yine mi başladı?
    • Yoksa eğlenemiyor musunuz artık fotoğraf çekerken?
    • Ruhunuzu beslemek için çıktığınız bu yolda, ruhunuz mu tükenmeye başlıyor yoksa?

    Eski davranış kalıplarımız bu sefer de hobimizi ele geçiriyor sanki. Zevk verecek ve stresten uzaklaştıracak bir uğraşı olacaktı hâlbuki bu…

    O vakit… Konunun başına tekrar döndükten sonra, zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz?

    Bu da başka bir yazının konusu olsun.

  • Durakta Bekleyenler

    Durakta Bekleyenler

    “Emekli olayım her şeyi bırakıp gideceğim buralardan, hayatımı yaşayacağım.” “Tam yaşayacağı

    zaman hasta oldu.” “Emekli de olmuştu, artık hayatını yaşayacaktı, erken gitti bu dünyadan.”

    Bu cümleler birçoğumuz için oldukça tanıdık olmalı. Tanıdık ama ne kadar gerçekçi diye üzerinde

    düşünülmesi gereken ifadeler olduğunu bilmekte fayda var. Yaşarken yaşanır hayat, tam yaşayacağı

    zaman diye bir düşünce ya da durum olmamalı. Yaşarken güzelleştirmeli hayatı, yaşarken keyif almalı

    hayattan ve gerçekten yaşamalı.

    Çalışırken günleriniz daha pazartesiden hafta sonunun hayaliyle mi geçiyor? Sabah işe geldiğinizde

    öğle tatiline ne kadar kaldığı, öğleden sonra da mesai bitimine kaç saat kaldığı konusu gündeminizde

    önemli bir yerde mi? “Öğlen olsa da çıksak, akşam olsa da gitsek” dilekleriyle geçen günler, haftalar,

    aylar, yıllar ve bir ömür belki de. Kariyerinin başında tüm haftayı hafta sonunu beklerken tüketenler

    gibi zaman ilerledikçe kendinizi emekliliğin yolunu gözlerken bulsanız ne hissederdiniz? İstediği hayatı

    yaşayamamış ve bunu fark ettiğinde de artık çok geç olduğunu anlayan kişi hangi duygu içinde olursa

    siz de kendinizi büyük ihtimalle o duygu ile baş başa buluverirsiniz. Tabi sözünü ettiğim bu durum

    zaten hedefi böyle bir son olanlar için sorun olan bir konu değil.

    Günümüzün en az üçte birinin işte geçtiğini düşünürsek ömrümüzün işte tükendiğini söylemek abartı

    olmamalı. Hal böyle olunca da; yapmak istemediğimiz bir işi sürdürmek, tüm vaktimizi ve enerjimizi

    bu iş için harcamak, istemediğimiz bir hayatı yaşamak ile sonuçlanıyor. Çoğumuz yaşamışızdır ya da

    yaşarız şöyle bir durumu. 1 saattir durakta otobüs bekledikten sonra, “O kadar bekledim, belki şimdi

    gelir biraz daha bekleyeyim” diyerek önümüzden geçen minibüs ve taksilere binmeye bazen cesaret

    edemeyiz. Kaybedeceklerimiz gelir hemen aklımıza, kazanacaklarımızdan önce. Oysaki otobüsün ne

    zaman geleceği ile ilgili kesin bir fikrimiz yoktur ve minibüs ya da taksiyi tercih ettiğimizde hedefe şu

    an bulunduğumuz yerden daha yakın olacağımız da kesindir. Dahası, otobüse daha önce

    bindiğimizden biliriz de otobüsü sevmediğimizi ve otobüsle yolculuk yapmak da istemeyiz aslında.

    “O kadar okudum, yüksek lisans yaptım, işimde de belirli bir seviyeye geldim, bu saatten sonra iş mi

    değiştireyim” düşüncesiyle sevmediğimiz ve yapmak istemediğimiz bir mesleği ya da işi sürdürerek

    istemediğimiz bir hayatı yaşamaya mahkum oluyoruz. Kim mahkum etti bizi, neler sürükledi bizi bu

    hayata…Herkesin bir nedeni var; nedenlerimiz aynı, benzer ya da farklı. Şu ana kadar olanlar oldu,

    bundan sonrasının nasıl geçeceği konusunda sorumluluğumuz oldukça büyük. Meslek sahibi olurken

    kendi irademizle bir seçim yapmış ya da yapmamış olsak da, sevmediğimiz şeyleri hayatımızdan

    çıkarma kararını verecek olan sadece kendimiziz. Değişim için, dönüşüm (ya da dönüşün) için ancak

    bu sorumluluğu alırsan farklı bir sonuçla karşılaşacaksın. Nossrat Peseschkian’ın dediği gibi “Daha

    önce hiç sahip olmadığın bir şeye sahip olmak istiyorsan, daha önce hiç yapmadığın bir şey

    yapmalısın.”

    Kimsenin sana istemediğin bir hayatı zorla yaşatamayacağını unutma. Bulunduğun yerden başka yere

    gitmeye ihtiyacın ve niyetin varsa senin için sorumluluk alma ve harekete geçme zamanı. Önünden

    geçen fırsatları ve alternatifleri değerlendirme yolunu seçmek, hayatının geri kalanını kurtarmanda

    sana yardımcı olacaktır. Bulunduğun yerden geçen bir taksi yoksa, o taksiyi çağırmak da sana düşüyor

    elbette.

    Başarılı yolculuklar dilerim.

    Uzm. Psk. Şahika Akkuş Sert

  • DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    DİPTEYİM, SONDAYIM, YOKSA BEN DEPRESYONDA MIYIM?

    MÜMKÜN OLMAYAN MÜKEMMELLİK

    ( MÜKEMMELLİYETÇİLİK )

    Hemen hepimiz, yaşam standartları çok yüksek olan, maddi olarak çok iyi durumda olup, mutlu bir aile hayatına sahip ve herkes tarafından önde görülen insanlarla karşılaştığımızda bu tabloyu imrenerek, belki de iç geçirerek, izleriz. Bir de bu insanların herşeye sahip olduğunu, çok mutlu olduklarını, hiçbir dertlerinin olmadığını sanırız. Acaba gerçekten böyle mi ?

    Eski Beyaz Saray Danışman Yardımcısı Vinsent Foster da bu tür insanlardan biriydi. Beyaz Saray’dan önceki yaşamında hayatının neredeyse tüm karesi başarı ve takdirlerle dolu olan, hukuk fakültesini birincilikle bitiren, Arkansas sınavında en yüksek puanı almış olan, çok ünlü bir hukuk firmasının ortağı olan, çok güzel bir aileye sahip, çok zengin ve sosyal çevresi tarafından sevilen Vinsent Foster’ ın hayatı intiharla son bulmuştur. Doktorlar nedenini araştırdıklarında Foster ‘ın aşırı mükemmelliyetçi kişiliğinin esas neden olduğunu ortaya çıkarırlar.

    Peki, insanı intihara kadar götürebilecek mükemmelliyetçilik nedir ?

    Hayatınıza ‘ya hep ya hiç düşüncesi hakimse, olumsuz detayları çok küçük olsalar dahi abartıyorsanız, ‘herkes benim dört dörtlük olduğumu düşünmeli’ gibi bir kaygınız varsa, küçük – büyük, önemli – önemsiz herşeyde daima karar verme güçlüğü çekiyorsanız, ‘beşer şaşar’ hakikatine değil de ‘mükemmel olmak mümkündür’ ütopyasına inanıyorsanız, ‘asla, daima, herkes, hiçkimse, kesinlikle’ kelimelerini sıkça kullanıyorsanız, mükemmelliyetçisiniz demektir.

    Burada mükemmel olma isteği ile mükemmelliyetçiliği karıştırmamak gerekir. Hayatın bazı dönemlerinde kapasitemizin ve ortamın elverdiği kadarıyla kendimizden çok yüksek performans beklediğimizde bunun adı mükemmelliyetçilik değil, mücadele etme ve azimli olmadır.

    Peki, mükemmelliyetçilik bize ne gibi zararlar verebilir ?

    Herşeyi her zaman en iyi yapmak, herkes tarafından beğenilip takdir edilmek hiç kimse için mümkün değildir. Mükemmelliyetçi düşünce yapımız bizi buna zorlar, gerçekleşmediğini gördüğümüzde kendimizi eksik ve işe yaramaz hissederiz. Bu da özdeğer ve özgüvenimizi kaybetmemize neden olur. İnce eleyip sık dokuma özelliğimizden dolayı ayrıntılara o kadar takılırız ki bu bizim üretkenliğimizi engeller, işleri sürekli ertelemememize ya da zamanında yetiştiremememize yol açar. Herşeyin dört dörtlük olması gerektiği düşüncemizden dolayı kimseye güvenemeyiz ve hiçbirşey emanet edemeyiz. Bu da sosyal ilişkilerimizde problem oluşturur.

    Mükemmelliyetçiliğin üstesinden gelmek için neler yapabiliriz ?

    Aslında mükemmelliyetçilik tüm belirtileriyle bizde varsa tek başımıza yenmemiz çok güç olacaktır. Bunun için bir uzmanın desteği faydalı olacaktır. Bunun yanında ;

    • Olaylara ‘ne yapmam gerekiyor’ düşüncesiyle yaklaşmaktansa ‘benim elimden ne gelir, nereye kadar yapabilir, nereye kadar yapamam’fikriyle yaklaşın.

    • Gerçekleşme ihtimali çok düşük olan yüksek ve sıradışı beklentilere girmeyin. Kendi kapasite, ilgi ve yeteneklerinizle paralel olan gerçekçi hedefler belirleyin.

    • Yaptığınız işlerde elde edemedikleriniz kadar elde ettiklerinizi de görmeye çalışın.

    • Hataları ‘kabul edilmez yanlışlar’ olarak algılamaktansa ‘ parayla satın alınamayacak hayat tecrübeleri ve deneyimler’ olarak algılayın.

    • Hayatınızda sadece zevk almak için, istediğiniz zamanlarda yapabileceğiniz, gerçekten sizi rahatlatan hobileriniz olsun.