Etiket: Hayat

  • ÇARPIK KADRAJLAR

    ÇARPIK KADRAJLAR

    “…zor olsa da sorumluluğu ele almalı ve suçu iş hayatımızın ve stres yaratan diğer etmenlerin üstünden biraz hafifletmeli sanki ne dersiniz? Bu da başka bir yazının konusu olsun. “ demiştik en son…

    Öncelikle SİZ’den başlamalı. Siz’in kim olduğunuzu, isminizi bilmiyorum. Nerelisiniz, tipiniz nasıl, yaşınız kaç, sosyal statünüz nedir…beni de ilgilendirmiyor. Ancak benim tek bildiğim sevgili

    Maslow’un piramidinin en üst seviyesindeki Kendini Gerçekleştirme gereksinimine sahip olmaya layık olduğunuz.

    Maslow, bir ihtiyacın karşılanmadan diğerine geçilemediği gereksinimlerimizi şu şekilde sıralamıştır.

    1. Fizyolojik gereksinimler(yemek yemek, nefes almak, su içmek, cinsellik, uyku,denge,boşaltım)
    2. Güvenlik gereksinimi(can güvenliği, iş, aile, mülkiyet güvenliği)
    3. Bir gruba ait olma, sevgi, gereksinimi(şefkat, arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)
    4. Saygınlık gereksinimi(tanınma, kendine saygı, özgüven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı, sosyal statü sahibi olma)
    5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi(potansiyelini gerçekleştirme, mükemmelleşme, erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü)

    Şimdi bu piramitte ilk 2 koşul zaten her birimizde var. Var ki şu anda bu yazıyı rahatlıkla okuyabiliyorsunuz. 3. şartla beraber biraz zorlanmalar başlıyor.

    • Son gereksinime kadar giderken yolda bazıları tekliyor, kimi öksürüp kimi aksırıp bir şekilde ilerlemeye çalışıyor… değil mi?
    • Peki nedir bizim yolumuza çakıl taşları dizenler?

    İşte biz bunlara “Bilişsel Çarpıtmalar ” diyoruz.

    • Elbette ki tek neden bunlar değil ama birazdan sayacağım gerçek dşı değerlendirmeler, başlamak için güzel bir konu değil mi?

    Hep ya da Düşüncesi: Halbuki hayat gri ve grinin tonlarından ibarettir siyah beyaz olmak yerine. Ama işte bazen zorlaştırıyoruz bu düşünce ile mükemmeliyetçiliği överken. Çektiğiniz fotoğraf ana sayfaya çıkmadıysa “ Ben işe yaramaz bir fotoğrafçıyım! X bile çıktı ana sayfaya bir ben yokum..” Halbuki daha önce benzer başarılar elde eden birbirinden hoş kareleriniz olsa bile…

    Zihinsel Filtre:

    • Yaşanan olaylardaki olumsuz detaylara odaklanmak sizi yormuyor mu? Örneğin X sitesinde fotoğrafları geziyorsunuz. Biri belki de gereksiz ve yersiz bir yorum yapmış her hangi bir kareye. “Herkes de böyle sanatçı kesildi. Bunlar hep böyle. İnsanlar hiç bir şeyi beğenmiyorlar. Şimdi ben yüklersem benim fotoğrafımı da kimse puanlamayacak!”

    Aşırı Genelleme:

    • O gün bulutlar pek yardımsever değil mi?
    • Modeller açısından şanslı hissetmiyor musunuz?
    • Yoksa her çekim günü mü böyle?
    • “Ne zaman çekime çıksam bunlar beni buluyor?
    • Ne şanssız insanım ben! Benden hayatta iyi kare çıkamaz!” mi diyorsunuz?
    • Şimdi tekrar gözlerinizi kapatın ve düşünün çıktığınız 30 çekimin kaçında birkaç aksilik oldu?

    Yazın günü gününe ve sesli okuyun. Okuyun ki çarpıtılmış bilişiniz ile yüzleşmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayın.

    Etiketleme: Aşırı genellemenin hayatınızı daha zorlaştıran halini düşünün, işte etiketleme. “Benden hayatta iyi kare çıkmaz! Ben beceriksiz bir şipşakçıyım!”

    Büyütme ve Küçültme: Kusurlu olduğunuzu düşündüğünüz taraflarınızı büyütüp, olumlu yanlarınızı küçültmeyedir bu. “Ne yaptım ben! Mahvoldum! Nasıl olur da fotoğrafı bu ışıkta çekerim hem de bu diyaframla!” ya da “Ne olmuş yani iyi bir kare yakaladıysam maharet lenste!”… Mutsuzluuk, mutsuzluk gel kucağımıza…

    ”- meli, -malı” Cümleleri: Bu eklerle motive olmaz aksine mutsuz, kızgın, isteksiz hissedersiniz. “Bu gece çektiğim tüm fotoğrafları işlemeliyim. Hatta gruptaki tüm fotoğrafçılardan önce ve hatta hemen siteye eklemeliyim.”

    • Yorucu değil mi?

    Olumluyu Geçersiz Kılma: Sergi açtınız diyelim. Uğraştınız, emek verdiniz ve filanca yerde filanca gün filanca kişileri çağırıp sundunuz fotoğraflarınızı. Gelen konukların beğeni yorumlarını duydukça “Of.. Aslında kibar olmaya çalışıyorlar. Eminim beğendiklerinden değil bunlar!”

    • Tanıdık geldi mi?
    • Ne kadar yorucu ve yıkıcı bir biliş değil mi?

    Zihin Okuma: Aynı sergi açılışındayız. Diyelim ki gelenlerden biri bir köşede pencereden dışarıya bakıyor, dalmış uzaklara. “Gelenleri çok sıktım. O kadar sıkıcı bir sergi açmışım ki adam gezmek yerine dışarıyı izleyeyim daha iyi diyor kesin!” hmmm belki de şimdi aldığı bir telefondan dolayı düşüncelere dalmıştır, ki öyle, ama siz kendi düşüncenize öyle ikna olursunuz ki araştırma gereği duymadan tüm gününüzü hem de sergi açılışınızı mahvedersiniz.

    Falcılık Yapma: Fala inanma falsız da kalma derler ya, bu onlardan biri değil, acı veren bir bilişsel çarpıtma şeklidir. Sergide dışarıya dalıp giden adam var ya, işte o, telefonda kız arkadaşı ile tartıştı. Ancak daha da vahimi yapmakta olduğu falcılık, “Bundan sonra asla düzelmeyecek ilişkimiz. Hiçbir şekilde onu geri döndüremeyeceğim. Eminim bundan!” Gerçekçi olmamasına rağmen o buna inanıp çoktan ümitsizliğin pençesine düşmüştür bile.

    Kişiselleştirme: Hiçbir mantıksal açıklaması olmaksızın, bir temele dayandıramadan olumsuz bir olayın sorumluluğunu üstleniverirsiniz. Sonuç, büyük bir suçluluk hissidir. “Ben olmasaydım burada çıkmazdık çekime ve o daha iyi kareler çekerdi. Ben iyi bir çekim arkadaşı değilim. Hepsi benim hatam!” Hâlbuki başkalarının yaptığı sizin değil onların sorumluluğudur.

    Zor görünen insanların çoğunda, ya da yorucu hayatların büyük kısmında bilişsel çarpıtma örneklerini görebiliriz. İlk adım onların farkına varmaktır.
    Ve,
    Sevgili okuyucu, dünyanın en iyi terapistine de gitseniz, dünyanın en harika ilacını da kullansanız; iç görünüze giden patikayı reddederseniz, bir sonuç alamazsınız. Öncelikle SİZ istemelisiniz gelişmeyi, gelişmeye giden yola çıkmayı.

  • Yeni Aile Modeli

    Yeni Aile Modeli

    Günümüzde alternatif yaşam biçimlerine rağmen, çekirdek aile modeli insanların büyük çoğunluğunun ulaşmaya çalıştığı ideal yapı olarak hala yerini koruyor. Kadının aile içindeki, erkeğin ise çalışma hayatındaki yerinin korunuyor olması bunda en önemli etken olmasının dışında, çocukların ve onların yetiştirilmesinin merkezi önemi de bu yapının sürmesinde önemli bir faktör. Ancak boşanma istatistiklerine bakıldığında her geçen gün yükselen boşanma oranları, evlilik yaşının artması, evli kalınan yılın azalması ve boşanmaların neredeyse çoğunun ilk beş yıl içerisinde olmaya başlaması gibi sonuçlardan;birçok insanın bu ideale göre yaşamaya çalışırken, memnuniyetleri ya da bu modelin kendilerine uygun olup olmadığını sorgulamalarının ön planda olduğunu düşündürmektedir. Belki de artık günümüzde aile idealimizin kendisi mi mutsuzluk sebebi, diye sormanın vakti geldi. Bunun çiftler arasında bırakın konuşulmasını kişinin bireysel dünyasında bile kendisine uymadığını kabullenmesi bile suçluluk duymalarına neden olduğu göz önüne alındığında, çoğu insan bunu kendine sormaktan veya aile idealinden sapmaktansa doğru sayılan aile mitleriyle hayatını mutsuz edebiliyor. Bu mitlerin çoğu da çocuk odaklı.

    Günümüzde insanlar kimlikleriyle ilgili ciddi sorunlar yaşamaktalar, örnek alabilecekleri net bir ideal yok gibi. Değişen ekonomik koşullar, kadınların yeni konumu da bu belirsizlikte önemli rol oynamakta. Günümüzde erkekler ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayan taraf olmaktan ve vazgeçilmez olmazdan çoktan çıktı. Cinsiyetler arasındaki farklılıkların azalması cinsel çekiciliği ortadan kaldırdığı gibi, yeni kurulan ilişkilerin pamuk ipliğinde sürmesine de en önemli etken. Erkekler kaygılı, kadınlar güvende değiller. Oysaki en temel ruhsal ihtiyacımız birine güvenli bağlanmayken, bunun neredeyse imkânsız hale gelmesi ve ne yapacağımız bilmediğimiz bir özgür olma hali…

    İş arkadaşlarıyla toplanılan kahve arası bir zamanda, artan boşanmalar konuşulurken daha önce hiç bilinçli olarak düşünmediğim o an ağzımdan çıkan cümleler geliyor aklıma “en iyi hayat arkadaşı belki de hemcinslerimiz”…Burada kastedilen cinsel yönelimin hem cinslere kayması değil, doyurulmayan duygusal boşlukları hemcinslerin çok daha iyi anlayıp ilişkilerine daha çok güvenebilmesi. Belki de önümüzdeki yıllarda güvenli bağlanma ihtiyacımızı hem cinslerimizle doyurup, onlardan duygusal destek alırken; karşı cinsi sadece anne/baba olarak görmeye başlayıp, adeta bir şirketin yönetimini paylaşır bir ilişki içinde olacağız. Ya da ne yapacağımızı bilmediğimiz özgürlüğümüzle savrulurken, temel ruhsal ihtiyaçlarımızı çocuklarımızla karşılamaya hayatın anlamını onlarda aramaya bir yandan da hayatta kalmaya çalışacağız. Kabullenmesi çok zor, ama belki de ruhumuzu kapsayan varoluşsal kaygılarımızı azaltmanın yolu alternatif yaşam biçimlerinin artık konuşulması, global gelişmeleri, erkeğin ve kadının toplumdaki ve ekonomideki yeri, dinsel değerleri göz önünde bulundurarak yeni bir seçim yapabilmenin mümkün kılınabilir olması. Erkekler kaygılı, kadınlar güvende değiller. Ama ikisinin de en temel ruhsal ihtiyacı aynı “güvenli bağlanma”…Denemeye devam edecekler, farklı farklı biçimlerde de olsa birliktelikler olacak.

  • İYİMSER MİSİN KÖTÜMSER Mİ?

    İYİMSER MİSİN KÖTÜMSER Mİ?

    Genel bir tanım ile başlamak gerekirse iyimserlik, olayların iyi gideceğine, kötümserlik ise her şeyin kötü sonuçlanacağına olan inanıştır. İyimser kişiler olumsuz olaylardan daha az etkilenirken, moralini, motivasyonunu kolay kolay kaybetmez ve etrafına da pozitif enerji yayarlar.

    Kötümserlerise tam tersi, her şeyin en kötüsünü düşünür ve depresyona daha kolay girer.

    • Sizin etrafınızda hangisinden çokça var?
    • Peki sizi etkisi altına almayı başardı mı?

    Kötümser insan; Tatilim hiç güzel gitmiyor; çünkü çok kiloluyum ve kıyafetlerim kötü duruyor.” diye düşünürken, iyimser insan; “Göbeğim olabilir ama benimde gözlerim çok güzel ve burası harika bir yer!” diye düşünür.

    Peki iyimser insan olmak için neler yapabiliriz?

    Aklımızdaki pozitif duygu ve düşüncelerin sayısını artırabiliriz. Bilimsel birçok deneye göre zihnindeki düşüncelerinin çoğu olumlu olanlar daha mutlu oluyorlar.

    Bugün mutluyum çünkü … Haydi bugün bir başlangıç yapalım ve hepimiz bu gece yatağımıza yatarken o gün içinde yaşadığımız olayları düşünerek mutluluk nedenlerimizi bulalım. 3 tane bile yeterli. Her gün bunu alışkanlık haline getirdiğimizde,gün içinde yaşadığımız üzücü olaylarla daha kolay başa çıkabildiğimizi ve çözümlerin nasıl kendiliğinden geldiğini görünce şaşıracaksınız. Bunu eşiniz ve çocuklarınızla oyun haline de getirebilirsiniz. Hemde bu arada gün içinde neler yaptıklarını da öğrenebilirsiniz ☺

    İnsanın kendi güçlü yönlerini keşfetmesi ve hayatında bu güçlü yönlerini daha çok kullanması gerekiyor.

    Ailemizle ve arkadaşlarımızla birlikte oynayabileceğimiz bir oyun daha.

    Sizin güçlü yönleriniz neler? Birlikte karar verebilirsiniz.

    Başkalarını yargılamak yerine insanların hayatlarına dahil olup ve aynı zamanda da kendi hayatımıza insanları dahil edebiliriz. Mutlu olmak istiyorsanız ,yapıcı olup sevgiyi hep ön planda tutun. Hem siz mutlu olun, hem de karşı tarafı mutlu edin. Kavga kavgayı doğurur.

    Hayatınızın anlamını bulmaya çalışın. Hayatın anlamı bir mevkiye gelmekle ya da bir şeye sahip olunca bulunmaz. İnsan gerçekten bir şeye bağlanıp ona inanırsa hayatının anlamını yakalar. Bazıları bu anlamı dinde ve ibadette bulur, bazıları kendini bilime adar. Anlamlı bir hayat, kimisi için iyi çocuklar yetiştirmek, kimisi için mesleğini hakkıyla yapmak olabilir.

    Bu anlam sayesinde insan hayattaki varoluşun nedenini anlar, hedefini netleştirir. Anlam insanın pusulasıdır.

    Sizin hedefiniz ne?

    Hedefi olan insanlar hayata tutunurlar. Sanıldığının aksine başarılı insanlar en zekiler arasından değil hayata en sıkı tutunanlar arasından çıkıyor.

    İşin püf noktası:

    Biz genelde hayata tersten bakmaya programlanmışız. Zannediyoruz ki mutlu olmak için önce başarılı, zengin ya da çok popüler olmak gerekiyor. Ama aslında doğru olan tam tersidir, eğer insan olumlu düşünür, sevgiye dayalı ilişkiler kurup anlamlı bir hayat yaşamaya başlarsa mutluluk o insanın peşini bırakmaz. Mutluluk insanın kendi tercihiyle elde edeceği bir zihin durumudur. İnsanın mutlu olması için önce mutlu olmayı seçmesi gerekir.

    Yeter ki ;

    • Şükretmeyi,
    • Affetmeyi,
    • İlişkileri sevgi üzerine kurmayı,
    • İhtiyacı olanlara yardım etmeyi
    • Hayattan zevk almayı

    Öğrenebilelim.

    İyimserlik de mutlu olmak da öğrenilebilir.

  • Psikoterapi

    Psikoterapi

    Psikoterapi; bu konuda gereken eğitimi almış bir psikolog/psikiyatr ile “psikiyatrik hastalık/psikolojik temelli” sorunlarının çözümü için kendisine başvuran danışan, hasta, çift, aile ve gruplar arasında gerçekleşen “tedavi amaçlı işbirliği-iletişim” sürecidir. Psikoterapide “belirli bir teori ya da paradigmaya dayanan, planlanmış bir tedavi yaklaşımı” vardır ve psikoterapist bu yaklaşımın eğitimini almış bir uzmandır. Bu özelliğiyle psikoterapi; diğer “danışmanlık, destek, koçluk, kişisel gelişim vb.” süreçlerden ayrılır.

    Yanlış İnanış; Yakın arkadaşlarla ya da akrabalarla konuşmak gibi bir sohbet şeklidir.

    Psikoterapide Asıl Amaç;

    Psikoterapide asıl amaç rahatlatmak, neşelendirmek, hak vermek değildir.

    Beraberce üzülmek ya da kişinin üretemediği çözümü doğrudan bulup empoze etmek değildir. Psikoterapi ortamı, kişinin kendini tanıması ve çözümlerine ulaşabilmede gerekli psikolojik zeminin oluşturulmaya çalışıldığı bir ortaklıktır.

    Psikoterapi sorunun niteliğine göre bireysel, çift/evlilik terapisi, aile terapisi, ya da grup terapisi şeklinde uygulanabilir. Çoğu psikoterapi teknikleri yöntem olarak “karşılıklı konuşarak” iletişimi kullanır. Bazı psikoterapi türlerinde de İletişimde araç olarak yazmak, çizim, sanat terapisi, drama (rol yaparak, kurgulanan belli kişiyi/nesneyi canlandırma) yada müzik kullanılabilir.
    Çocuk psikiyatrisi alanında örneğin; oyun terapisi, çizim, drama sıklıkla kullanılan tekniklerdir, Tüm psikoterapi tekniklerinin ortak yönü; bir teoriye dayalı ve amaca yönelik olarak yapılandırılmış olmalarıdır. Ve hepsinde amaç; bireyin kendini gözlemleme kapasitesini ve kendine ilişkin farkındalığını artırmak, sorunlarının kaynağında ya da devamında kendi rolünü görmesini ve çözüm için gerekli zihinsel ve davranış değişikliklerini gerçekleştirebilmesini sağlamaktır.

    Psikoterapistin Vazifesi:

    Psikoterapi ortamı biraz da denizciliğe benzer. Hayat denize, kişinin hayatta kapladığını varsaydığı yer gemiye, kişi kaptana, terapist ise kılavuz kaptana benzetilebilir. Kişi kendi hayat gemisini kullanmakla yükümlüdür çünkü kaptan odur ve sorumluluk ona aittir. Ancak gemisini kullandığı alanda başka gemiler ve hayat denizinde fırtınalar, girdaplar ve su altında göremeyeceği çıkıntılar olabilir. Burada devreye kılavuz kaptan yardımı yani terapist girer. Kişinin hayat denizinde gemisini minimum risklerle güvenli denizlere ulaştırmasında kılavuzluk yapar. Özellikle bu yönüyle hayat dümenine yeni geçmiş olan çocuk ve gençlerde uygulanan terapiler tedavide büyük öneme haizdir.

    İLK ADIM: Psikoterapiye gitmenin utanılacak bir şey olmadığı artık tüm dünyada, gelişmiş toplumlarca bilinmektedir. Pek çok başarılı kişinin ardında psikolojik danışmanlar vardır. Kişinin kendindeki eksiklikleri ya da kendisini zorlayan süreçleri bilip hareket etmeyi istemesi son derece akıllıca bir seçimdir. Kendini çözümlemek, çözümlemeyi istemek ve bu kararı alıp, kararın arkasında durmak ilk adımdır.

    Psikoterapist Ne İster?

    Gelen danışanın terapi süreci bittiğinde; ilaç tedavisi de sonlandıysa, yeniden bir psikiyatrik tedaviye gereksinim duymaması için gerekli psikolojik zemine ulaşmış olmasını, doktora, ilaca ya da psikoloğa bağımlı kalmamasını ister.

    ” PSİKOTERAPİ BİREYSEL ÖZGÜRLÜĞE GİDİŞ İÇİN SAĞLIKLI BİR SEÇİMDİR.

    YENİDEN RAHATSIZLANMAMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLERİN ÖĞRENİLDİĞİ BİR SÜREÇTİR.

  • Onay Beklentilerimiz

    Onay Beklentilerimiz

    Düşünce ve davranışlarımızın çevremiz tarafından onaylanması hepimiz için önemlidir. Fakat öncelikle kendimizin bu düşünce ve davranışımızı onaylıyor olmamız daha fazla önem arz etmektedir. Onaylamadığımız halde sadece çevremizdeki insanların onayı için birtakım düşüncelere inanıyor ya da davranışları gösteriyorsak işte o zaman bizim için tehlike çanları çalıyor demektir.

    Psikolog İlkten Çetin meslek hayatına atıldıktan sonraki yaklaşık 20 yılını benimle çalışarak geçirmiş ve bu süreçte giderek kendisini hem mesleki hem sosyal ama hepsinden önemlisi bir insan olarak geliştirmeye gayret etmiş değerli bir psikologtur. İlgi ve beceri alanları geniş bir yelpazeyi kapsamakla birlikte özellikle cinsel tedaviler, depresyon ve kaygı bozuklukları alanlarına yoğunlaşmıştır. Ona yönelttiğim danışanlardan her zaman memnuniyet bildiren geri bildirimler almışımdır. Uzun yıllardan sonra artık benden bağımsız çalışma ihtiyacı duymuş ve kendi yerinde terapi uygulamalarına başla.

    Toplum içinde yaşayan bireyler olarak diğerlerinin fikirleri bizler için önemlidir. Gerçekleştirdiğimiz eylemlerin etrafımızdaki diğer insanlar tarafından da onaylanmasını isteriz. Bunun örneklerini çoğu insandan günlük yaşamda gözlemleriz. Konuşma tarzımızın, giydiğimiz kıyafetlerin, hayat görüşlerimizin,yaptığımız işin, arkadaşlarımızın, kısacası hayattaki duruşumuzun ve verdiğimiz kararların başkaları tarafından da kabul edilmesini bekleriz. Bu beklentiler kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bazı bireyler için bu çok az bir öneme sahipken ya da bir takım konular için sınırlandırılmışken bazı bireyler için bu hayatlarının çoğu alanında geçerlidir ve oldukça önemlidir. Bu isteğin aşırılığı seçimlerimiz ve kendilik değerimiz üzerinde olumsuz etkilere neden olabilmektedir ve bir takım psikolojik rahatsızlıklara da yol açabilmektedir. Bu iki yaklaşım arasındaki sınır çok önemlidir. Birinde diğerlerinin fikirleri dikkate alınsa da kendi kişiliği ve yeterliliği üzerindeki inançlar olumsuz etkilenmemektedir. Fakat diğerinde birey en ufak bir eleştiri aldığında veya beğenilmediğini hissettiğinde büyük çöküşler yaşayıp, mutsuzluk yaşayabilir ve kendi benliği yara alabilir.

    Onay bağımlısı olan bireyler sıklıkla hayatlarının çoğu alanında çok iyi olmak için gereğinden fazla çalışırlar. Ne yapacakları konusunda diğer bireylerin kendilerine izin vermelerini beklerler. Değerli olma ihtiyaçları başkalarına bağlıdır. Bunların sonucunda problem çözme becerileri gelişmemiştir. Bir fikir uyuşmazlığı söz konusu olduğunda tartışmada bulunmaktan kaçınırlar. Etrafındaki diğer kişileri dikkatlice izleyip, onların ne isteyebileceklerini tahmin edip buna göre davranırlar. Kendi düşünce ve duygularını başkalarına açmada sorun yaşarlar. Pek çok alanda başkalarının da sorumluluklarını alırlar ve böylece daha çok sevilebileceklerini düşünürler. Kendine güvenleri yoktur. Başkalarını kırmamak için bir takım gerçekleri görmezden gelebilirler. Reddedilmekten, görmezden gelinmekten onaylanmaktan o kadar korkarlar ki kendi isteklerini, ihtiyaçlarını ve haklarını ifade etmezler.

    Onay bağımlılığının kaynağında erken gelişim dönemlerinde birey için önemli diğer insanların yaklaşımları büyük rol oynamaktadır. Örneğin eleştirel bir anne babaya sahip olan bir çocuk yanlış bir davranışta bulunmasa bile huzursuz olabilir, onay alana kadar rahatlayamayabilir. Özellikle de bu eleştiriler davranıştan çok “kötüsün, yaramazsın ya da beceriksizin.” gibi kişiliğe yönelikse daha derin yaralar açmaktadır. Bunlar bireyde kör noktalar olarak ve zaman içerisinde yaşadıkları diğer deneyimlerle beslenerek sabit kalabilir. Benzer şekilde küçük yaşlarda pozitif geri bildirimlerin olmaması, reddedilme ve görmezden gelinme yaşantıları, bir takım olumlu davranışlar için olumlu pekiştireçlerin kullanılmaması onaylanma bağımlılığına yatkınlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Onaylanma bağımlılığının üstesinden gelebilmek için bir takım yollar izlenebilir.

    Onay bağımlılığının birey için yararları ve zararlarının ne olduğunu belirlemek bu davranış tarzının üstesinden gelmek için atılacak ilk adımdır. Bu bağımlılığın avantaj ve dezavantajlarını listelemelidir böylece değişim için motivasyon da sağlanmış olunur.
    Bu bağımlılığı tetikleyen düşünceler ve altta yatan varsayımlar belirlenip tekrar yazılabilir. Örneğin kişi “ Evet, onaylanmamak rahatsız edici olabilir ama bu benim değersiz biri olduğumu göstermez “ şeklinde bir varsayım belirleyebilir.
    Onaylanmama korkusuyla yaşamanın hangi nedenlerle gereksiz olduğuna ilişkin bir yazı yazılabilir. Bu yazı kişi için gerçekten ikna edici fikirleri içermelidir. Buna birey gerçekten inanmalı ve gün geçtikçe fikirlerine yenisini ekleyebilmelidir. Daha sonra her sabah birey bunları okuyabilir.
    Onaylanmama ile ilgili bir korku yaşadığında birey buna eşlik eden düşüncelerini saptayıp, bunları not edebilir ve daha sonra bu düşünceleri destekleyen ve desteklemeyen kanıtları araştırabilir. Örneğin bireyin aklından X kişisi benim bu davranışımdan hoşlanmayacak, Benimle arkadaş kalmak istemeyecek, pek çok birey de bu şekilde düşünecek, yalnız kalıcam, kimse arkadaşım olmak istemez gibi düşünceler geçebilir. Ve bu düşünceler için kanıtlar bulunabilir. Fakat bunların yazılı bir şekilde kaydedilmesi önemlidir.
    Onaylanma bağımlılığı ile ilgili olan ve hep aynı tarzda gösterilen davranışlardan farklı olarak davranma öğrenilebilir. Bir takım atılganlık becerileri burada işe yarayabilmektedir. Onaylanmama korkuları hissedilemeye başladığında kişi doğrudan bunu karşısındaki kişiye sorabilir. Çoğunlukla karşıdaki kişilerin görüşlerinin reddetme içermediği gerçeği test edilebilir.
    Eğer birey en kötü sonuç olarak gördüğü reddedilme deneyimlese bile bununla nasıl baş edeceği konusunda çalışabilir. Örneğin reddedilmeyi kendi hatası olarak görmekten çok reddedilmenin karşıdaki kişi ile ilgili olup olmadığını araştırabilir.

  • Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete ve Anksiyete Bozuklukları

    Anksiyete/Kaygı Nedir?

    En genel anlamda kişinin herhangi bir fiziki, duygusal veya sosyal bir tehdide karşılık olarak

    verdiği tepkidir. Ankisyete kaygı olarak da adlandırılabilir. Kaygı aslında doğal ve yaşanması

    gerekli bir reaksiyondur. Çünkü kaygı sayesinde başımıza gelebilecek tehlikeleri değerlendirir

    ve kendimizi daha güvenli, daha istenilen pozisyonda tutmak için harekete geçeriz. Örneğin

    bir öğrenci sınavla ilgili kaygı duymazsa ders çalışmayacaktır, hatta sınavı bile umursamayıp

    belki soruları ciddiyetle anlamaya çalışmayacaktır. Sonuç olarak da sınavlarda

    sergileyebileceği performansın çok altında performans sergileyecektir ve ulaşabileceği daha

    başarılı pozisyonlara ulaşamayacaktır. Aynı şekilde günlük hayatımız için de düşünecek

    olursak yine kaygı sayesinde bazı koruyucu önlemler alabiliyor ve kendimizi koruyabiliyoruz.

    Kendimizi koruduğumuz şey kaza, yaralanma, hastalık gibi fiziksel bir tehdit olabileceği gibi,

    değersiz hissetmenin kaçınılmaz olduğu sağlıksız ilişkilerin duygusal zorluklarından ve sosyal

    ortamlarda aşırı uyumsuz ve aşırı dışlanan pozisyonda saplanıp kalmaktan da kaygı sayesinde

    korunabiliriz. Dolayısıyla kaygının belli bir düzeye kadar işlevsel ve hatta gerekli bir şey

    olduğunu söylemek mümkün. Fakat bir yere kadar kaygı bizim hayat kalitemizi artırırken,

    belli bir noktada sonra artık artan kaygı tam tersine hayat kalitemizi düşürmeye başlar.

    Aslında bu hemen her duygu için geçerli bir durumdur, bir yere kadar var olması işlevselliği

    artırırken duygumuz belli bir seviyeyi aşarsa işlevselliğimizi bozmaya başlar. İşte bu noktada

    “anksiyete bozuklukları” diye isimlendirilen problemler ortaya çıkar.

    Peki anksiyete/kaygı bozukluğu nedir?

    Yukarıda anlattığım şekilde kaygının olması gerekenden çok daha şiddetli, uzun süreli, ve

    daha sık yaşanması; bununla beraber kişinin hayat kalitesini düşürmesi ve işlevselliğini

    bozması kaygı bozukluklarına işaret eder. Kaygı bozukluklarının iki temel belirti boyutu

    vardır; biri ruhsal belirtiler diğeri de duygusal belirtilerdir. Ruhsal belirtiler: kişinin

    kontrolsüzlük, çaresizlik, sıkışmışlık, güçsüzlük algısıyla paralel giden bir bunaltı, iç daraltısı,

    kötü bir şeyler olacak hissiyatı, karamsarlık ve yoğun endişe halleridir. Bununla eş zamanlı

    olarak da kişi bedensel olarak da nefes daralması, kalp çarpıntısı, kan basıncının yükselmesi,

    el ve ayaklarda soğuma, terleme, titreme, mide bulantısı, baş dönmesi gibi etkileri yoğun

    şekilde yaşar. Kişi hem bu duygusal hem de bedensel semptomları kontrol edip

    dindiremediğinden dolayı kontrolsüzlük algısı iyice artar, hatta çoğu durumlarda kişiler

    çıldıracaklarını düşünürler. Bu da kişinin yaşadığı paniği daha da arttırır ve durum tahammül

    edilemez bir kısır döngü halini alır. Bu durum ataklar şeklinde gelebildiği gibi kişinin

    hayatının rutin bir parçası halini de alabilir.

  • Daha iyi hissetmek için ipuçları

    Daha iyi hissetmek için ipuçları

    Herkes dönem dönem kendini çok kötü hissedebilir. Duyguları ve düşünceleri olan biz insan ırkı için bu doğal bir süreçtir. Aksilikler üst üste gelir, yapacak işleriniz birikir, beklemediğiniz problemler ortaya çıkar, hayal kırıklıkları yaşarsınız ve bunların tümü size tükenmişlik hissi verir. Böyle bir süreçle karşı karşıya geldiğimizde işin içinden nasıl çıkacağımızı nereden başlayacağımızı bilemediğimiz anlar olur. Bu tip durumlarda kendi hayatımızda ufak değişiklikler yapmak, bakış açımızın değişmesine ve ihtiyaç duyduğumuz gücün geri gelmesine olanak sağlayacaktır. 
    Öncelikle çalışma ortamınızı ve yaşam alanınızı temizlemek ve düzenlemekle işe başlayın. Kendinizi sıkışmış ve bunalmış hissettiğiniz anlarda çalışma ve yaşam alanlarınızın da iç dünyanızı yansıtırcasına normal düzeninden çıktığını ve normale göre daha dağınık olduğunu farkedeceksiniz. Masanın üstündeki kağıtları düzenlemek, çekmecelerinizi elden geçirmek, odanızdaki dağınıklığı gidermek sizin daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.
    Nereden başlayacağınızı bilemediğiniz anlarda size en kolay gelen işi seçin ve başlayın. Hiç bir şey yapmamaktansa çok da aciliyeti ve önemi olmayan bir işi dahi tamamlıyor olmak yeniden çalışma isteği getirecektir size. Ek olarak yapılacaklar listenizde duran ve sayfayı kalabalık gösteren bir kaç parça işi de silmiş olacaksınız 
    Canı sıkan konuları sevdiklerinizle konuşmaktan asla çekinmeyin. Kendi kendinize yetmediğiniz zamanlar olacaktır, fikirlerine güvendiğiniz kişilerden destek alın, farklı düşüncelere ve fikirlere açık olun. Bunun yanı sıra sevdiklerinizde bu sıkıntılarınızın dışındaki herhangi bir konuda konuşmak da bu sancılı süreçte size moral ve motivasyon sağlayacaktır.
    Mükemmeliyetçi düşünce yapısından mümkün olduğunca sıyrılmaya çalışın. Bazı zamanlar bir işin tamamlanamamasının en büyük nedeni, o işi kusursuzca yapma isteğimizdir. 
    Kendinize zaman ayırın. Canınızı sıkan konu dışında da bir hayatınız olduğunu unutmayın ve kendiniz için birşeyler yapmaya çalışın. Sizi geliştirecek uğraşlar bulmak hayatla aranızdaki bağı güçlendirecektir. 
    Kendinize ayırdığınız zaman kadar olmasa da başkalarına da zaman ayırın. Diğer insanları mutlu etmeye çalışın, sokak hayvanlarına yardım edin, zor durumdaki bir arkadaşınıza destek olun. İç huzurunuz için bu tip davranışlar çok önemlidir. Özellikle de kendinizi “işe yaramaz” hissettiğiniz dönemlerde başklarına yardımcı olabiliyor olmak size huzur verecektir. 
    Spor yaptığınızda vücudunuzda endorfin hormonu sağlayacaktır ki bu hormonun ağrı kesici etkisi kulladığımız ilaçlardan otuz kat daha fazladır. Eğer zaman sıkıntısı yaşıyorsanız evde bir kaç hareket yapmak, akşam 15-20 dakika yürüyüş yapmak size iyi gelecektir. 
    Bakış açınızı değiştirmeye çalışın. Aslında hayat tamamen bizim algılarımızdan ibarettir. Bir olayın ne kadar can sıkıcı ne kadar keyifli ne kadar rahatsız edici olduğuna biz karar veririz. Bu kararları verirken  geçmiş tecrübelerimiz, bize öğretilenler, travmalarımız, o anki ruh halimiz gibi içsel etkenlerin yanı sıra havanın sıcaklığından tutun da toplantı yaptığınız odanın duvarların renklerine kadar bir çok dış etkenler olaya bakış açınızda ciddi anlamda rol oynamaktadır. Yaşadığınız sıkıntıyı mümkün olduğunca diğer etkenlerden bağımsız değerlendirmeye çalışıp çözüm süreçlerini de buna göre planlamanız gerekmektedir. 
    Farklı bakış açıları oluşturmakta sıkıntı yaşıyorsanız ya da baktığınız bütün açılar size farklı farklı olumsuzluklar getiriyorsa profesyonel bir destek almaktan çekinmeyin. İç dünyanızı tanımak, beklentilerinizi düzenlemeyi öğrenmek, farklı bakış açıları edinebilmek size hayatta çok şey kazandıracaktır. 

  • Stresi yönetin, yoksa o sizi yönetir

    Stresi yönetin, yoksa o sizi yönetir

    Hayatınız ne kadar stresli? Ne kadar zamandır stres altındasınız? Öfke ve endişe gibi duyguları her gün yaşıyor ve bunlardan kurtulamıyor musunuz? Sürekli soğuk algınlığına yakalanıyor musunuz? Kendinizi yorgun hissediyor musunuz veya kendinize hedefler belirleyip bunlara ulaşmakta güçlük mü yaşıyorsunuz? Okuduklarınızı anlamakta veya hatırlamakta zorluk çekiyor musunuz? Kronik uykusuzluk yaşıyor musunuz? Sürekli diyet yapıp kilo veremiyor musunuz? Bunların nedeni stres olabilir. Stresi daha yakından tanımak, vücudunuz, aklınız ve ruhunuzla arasındaki bağlantıyı nasıl etkilediğini anlamak ve stres yönetme tekniklerini öğrenmek istiyorsanız doğru yerdesiniz..

    Stres çağımızın en önemli hastalığıdır. Hastalıkların babası da diyebiliriz. Çünkü gripten kalp hastalıklarına hatta kansere kadar geniş bir yelpazede birçok hastalığın nedenlerinin başında stres geliyor. Stresli insanlarda kalp hastalıklarının 3 kat fazla olduğu, kalp krizinden ölümün 5 kat fazla olduğu biliniyor. Hayatın her safhasında, ilkokulda, üniversitede, işyerinde stresle baş başayız. Bizi kronik mutsuz, kaygılı yapıp enerjimizi tüketen, yaratıcılığımızı azaltan, daha kolay hastalanmamızı ve yaşlanmamızı sağlayan baş aktör ama biz doktorlar bile onu yeterince iyi tanımıyor, yönetemiyoruz. Çok uzun eğitimler aldık, ama stres yönetme eğitimleri almadık. Belki de bu yüzden stresini yönetemeyen bir çok doktor bile sigara, alkol, aşırı yemek yeme gibi yanlış yöntemlere başvurmak zorunda kalıyor. Bence öncelikle alınması gereken eğitim, stresi yönetme eğitimi olmalı.

    Stres, ilk insanların tehlike karşısında savaş veya kaç durumuna girmeye hazırlıklı olma ihtiyacından doğmuş bir işlev. Zorlanmaya karşı bedenimizin verdiği bir yanıt. Bu durumda nabız hızlanır, kaslar gerilir, duyular aşırı hassaslaşır ve vücut savaşmaya veya geri çekilmeye hazırlanır. İnsanoğlu aslında bu sayede belki de hayatta kaldı, aslandan, ayıdan kaçtık, savaştık ve hayatta kaldık. O zamanlar bu aşırı uyarılmış hal kısa sürüyordu ve vücut kısa sürede sakin haline dönüyordu. Oysa günümüzde korku, öfke, endişe veya üzüntü gibi duygular ile savaş veya kaç uyarı sistemimiz sürekli tetikte olduğundan tüm bedeni yıpratıyor.

    Stresle başa çıkamazsak, ne olur?

    Stres konusunda en geniş araştırmaları olan bilim adamı Hans Selye diyor ki: ” Bugün yaygın hastalıkların çoğunun mikropların, virüslerin, zararlı maddelerin veya her türlü dış etkenin yarattığı aksaklıklardan çok, strese uyum gösterme eksikliğinden kaynaklandığını görüyoruz”

    Stres altında bağışıklık sistemi baskılanır. Birçok araştırmada stresin bağışıklık sisteminin askerlerinden olan T lenfositlerini azalttığını göstermiştir.

    Stres kilo aldırır, kortizol ve adrenalin yağ yapar. Kaos olan ülkelerdeki insanlar ölmemek için nasıl un, bakliyat depoluyorsa stres anında da vücut yağ depolar ve kilo alırsınız.

    Bilim adamı Dr. Bartop’ın yaptığı araştırmada 6 hafta önce eşlerini kaybetmiş, 26 dul kadın incelemeye alınmış. Şeker hastalığı, kalp hastalığı, bağırsak koliti, eklem romatizması, alerjik cilt hastalığı ile stres arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiş. Alınan kan örneklerinde ise vücut savunma sistemini gösteren T-lenfositlerin işlevinde azalma gözlemlenmiş.

    Ohio State Üniversitesinde yapılan çalışmada ise “Homecysteine” adlı aminoasidin stresli kişilerde arttığını gösteriyor. Bu madde kalp hastalıkları riskini artıran bir maddedir.

    Herkes stressiz bir hayat ister. Maalesef bu çoğumuz için mümkün değildir. Stresin günlük hayatınızın bir parçası olduğunu kabul ederseniz, aşmak için gerekli adımları atabilirsiniz. Stresin azı bazen yararlı olabilir çünkü motivasyonumuzu arttırır ama stres miktarı arttıkça ve süresi uzadıkça yıkıma neden olur. Uzun vadeli stresinpsikolojik etkileri arasında sinirlilik, endişe, huysuzluk, depresyon, üzüntü ve asabiyet sayılabilir. Eğer uzun süredir stres altındaysanız doğru düşünmekte, karar vermekte, dikkatinizi toplamakta, öğrenmekte veya öğrendiklerinizi hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Uykusuzluk çekebilir, kaza yapabilir veya olumsuz düşüncelerden kurtulamayabilirsiniz. Olumsuz alışkanlıklar edinebilir veya tik geliştirebilirsiniz.

    Uzun süreli stresin fiziksel etkileri arasında; baş ağrısı, kas ağrısı, sırt ağrısı, göğüs ağrısı, mide rahatsızlıkları, ishal, kabızlık, ellerde titreme, terleme veya üşüme sayılabilir. Stres kurdeşene, deride kızarıklıklar çıkmasına, dişlerin sıkılmasına, kulakların çınlamasına veya soğuk algınlığına sebep olabilir. Stres uzun süre çözülmeden kalırsa ciddi bir rahatsızlık geçirme ihtimaliniz artar. Eğer stresin fiziksel ya da psikolojik belirtilerinden herhangi birini uzun süredir yaşıyorsanız profesyonel yardım almalısınız. Böylece stresi daha çabuk yenebilirsiniz.

    İçsel ve Dışsal Stres

    Her yerde stres vardır. İçimizde sürekli olarak stres yaratılır veya başka kaynaklardan stres alırız. Stresin kaynaklarını tespit etmek, aşmanın ilk adımıdır.

    İçsel stres, bilinciniz ve bilinçaltımız tarafından yaratı­lır. Geçmişteki deneyimlerinizden, bugün içinde olduğunuz durumdan veya gelecekle ilgili beklentilerinizden kaynaklanabilir. Geçmişle stres yaratan ve çözülememiş olayların anıları birçok insanın hayatını karartabilir. Olumsuz bir anının yarattığı imge, zihninizde defalarca canlanır ve olumsuz bir deneyimi veya deneyimleri tekrar tekrar yaşarsınız. Bitmeyen bir döngüye takılıp kalmaya benzer.

    Bu imgeler bilinçaltınızdan gelir ve beş duyunuzdan herhangi birisiyle hatırlanır.

    Dışsal Stres

    Dış kaynaklara bağlı dışsal stres işle, okulla veya ilişkilerle ilgili olabilir. Bazen bir anda ortaya çıkabilir. Trafik öfkesi buna güzel bir örnektir. Yolda ilerlerken başka bir sürücü aniden sizin şeridinizi ihlal edebilir. Bu durumda kazayı önlemek için aniden direksiyonu kırmanız gerekir ve öfkelenir ve gerilirsiniz. Gürültü de dışsal strese yol açabilir.

    Geçmişten Gelen Stres

    Eğer geçmişten gelen ve sürekli aklınıza takılan stres veren bir sorununuz varsa bu, kendinizi olumsuz transa soktuğunuz anlamına gelir. Geçmişten kaynaklanan stres, bilinçaltınıza yerleşir ve ayrılmaz. Stres çözümleninceye kadar sürekli olarak etkisi altında kalırsınız. Stres kaynağını bulmak, çözmenize yardımcı olabilir.

    Gelecek Stresi

    Bilememek, belirsizlikler stres yaratabilir. Eğer bir olayın nasıl gelişeceğinden emin değilseniz endişe duyabilirsiniz. Bir şeyin mükemmel gitmesini beklerseniz bu nadiren gerçekleşir. Gelecekle ilgili birçok şey hakkında endişe duyabilirsiniz; sağlığınız, işiniz, ödenmemiş faturalarınız veya ilişkileriniz. Gelecek üstünde yoğunlaşırsanız, şimdiki anın farkına varamazsınız.

    Stresi yönetme yolları:

    Düzenli egzersiz yapın. Bu kas gerginliğinizi azaltır ve daha iyi hissetmenizi sağlar.

    Düzenli ve sağlıklı beslenin, bu strese olan direncinizi arttırır. Öğün atlamayın, kafeini azaltın veya kesin. Kahve başlangıçta size enerji verse de sonra ters etki yapar.

    Bilinçaltı çalışmaları yapabilirsiniz. Meditasyon yapın, dua edin, şükredin. Sahip olduklarınıza odaklanın. Bunlar kendi özünüzle, bilinçaltınızla daha iyi iletişim kurmanıza yardımcı olur.

    Nefes egzersizleri yapabilirsiniz. Üzüntülü, kaygılı olduğunuzda nefesinizin kesik kesik olduğunu ve yüzeyselleştiğini fark etmişsinizdir. Bu durumda derin nefesler alıp yavaş yavaş verin, nefesiniz verirken ‘’Rahat, daha rahat’’, ’’Gevşiyor gevşiyor, daha da gevşiyorum’’ diyebilirsiniz.

    Stresi azaltmaya yardımcı olan Gingko biloba, Sarı kantaron, Ginseng, Passiflora gibi bitki ekstrelerinden yararlanabilirsiniz. Bir hastalığınız varsa, ilaç kullanıyorsanız bunun için öncelikle doktorunuza danışmanızı öneririm.

    Düşünce ve duygularınızı fark edip düzenleyin. Olumsuz olaylar karşısında duygusal ve davranışsal tepkiler vermenize neden olan akılcı olmayan düşünceleriniz varsa değiştirmeye çalışın.

    Hobiler Geliştirin. İlgi alanlarınıza uygun, sizi rahatlatacak aktiviteler bulmak stresin etkilerini azaltacaktır.

    Zamanı iyi kullanın. İşlerinizi, yapmanız gerekenleri ertelemeyin. Eve iş götürmemeye çalışın, sosyal etkinliklere zaman ayırın, bunun için zaman yönetimi becerilerinizi geliştirin.

    Stresi azaltan akupunktur noktalarına masajlar yapabilirsiniz. Basitçe her iki elinizdeki işaret ve baş parmak arasında etli kısma veya el avcunuzun ortasına diğer elin başparmağı ile günde 3 kez 30 saniyelik orta sertlikte masajlar yapmanız endorfin hormonunu arttırarak stresi azaltmaya yardımcı oluyor.

    Eğer kronik stres yaşıyorsanız bu depresyona, panik atağa, yüksek tansiyon gibi sorunlara neden olmuşsa bir uzman yardımı almalısınız. Bu, problemlerimizin farkına varmanıza ve çözümüne yönelik stratejiler belirlemenize yardım edecektir.

  • ALDATMAK

    ALDATMAK

    TDK sözlüğün de;

    1. Beklenmedik bir davranışla yanıltmak
    2. Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden yararlanarak onun üzerinden kazanç sağlamak
    3. Birine verilen sözü tutmamak
    4. Yalan söylemek
    5. Bir şeyin görünürdeki durumu, o şeyin niteliği bakımından yanlış bir kanı vermek
    6. Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak, iğfal etmek
    7. Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek
    8. Oyalamak, avutmak anlamların da tarif edilmektedir.

    Aldatmak aldatan ve aldatılan iki tarafta da travmalar yaratmaktadır. Aldatan eş söylediği yalanların ortaya çıkması korkusuyla sürekli gergin ve tedirginken gittikçe eşten uzaklaşır sürekli olarak suçluluk duyguları ve vicdanı ile baş başadır. Aldatılan taraf ise aldatıldığını öğrendiği andan itibaren hayata karşı güvenini kaybeder. Eğer geçmişten gelen bir özgüven eksikliği ve değersizlik duygusu mevcutsa bu duygular su yüzüne çıkar ve kendini suçlayarak nedenler aramaya başlar. Kendini eksik, yetersiz, çirkin, yaşlı vs. hisseder. yapılan araştırmalara göre aileyi iki şey güvenli ortamdan çıkarır. Biri ölüm diğeri aldatmadır. Hatta aldatma aileyi ölümden daha çok hırpalar çünkü aldatma ölüm gibi doğal bir olay değildir.

    Bir an gelir ve hayatının tüm akışının değiştiğini hissedersin. Artık sen o eski sen değilsindir. Kırılmış kızgın kendini kandırılmış hissedersin ve büyük bir boşluk oluşmuştur içinde yerini dolduramadığın kocaman bir boşluk. Yalanlar tek tek ortaya çıkmaya başlamıştır tüm güvenin yok olup gitmiştir artık kime ve nasıl güveneceğini bilemezsin hayatının bir yalanın parçası olduğunu öğrendiğin andan itibaren sorgulamaya başlarsın her şeyi yıllardır aynı yastığa baş koyduğun, aynı şeylere gülüp aynı şeylere ağladığın insan artık bir yabancıdır senin için…

    Ne zamandır ,kim le, neden ….gibi arda arda sorular sorar kalbin.

    Neydi eksik olan tamamlamaya çalıştığı? Çok mu çirkinim ya da yaşlı, yetersiz miyim …?

    Yıllardır kaç kere aldatıldım?

    Oysa Ona ne kadar da güvenmiştim.

    Biz birlikte yaşlanacaktık birlikte torunlarımızı sevecektik…

    Gelecek bir anda yok olmuştur senin için. Karanlıktır yürümen gereken yol ve sen karanlıktan

    korkarsın. An ve an değişir duyguların

    Evet evet boşanıyorum ondan…

    Ama ben onsuz nasıl yaşarım hala çok seviyorum.

    Aptalsın işte hala nasıl sevebilirsin O seni aldattı.

    Asıl korkutan seni değişimdir. Boşanma kararı da alsan affedip devam da desen artık değişim başlamıştır evlilik için. Her iki durumda da karar sana ait olmalıdır. Affedip evliliği yeniden  yapılandırma kararı verdiysen eğer ve bu sorunu her ikiniz için de kazanç haline getirmelisin. Sorunlar tüm açıklığı ile konuşulmalı ve her iki tarafta isteklerini söylemelidir karşı tarafa. Yok, eğer boşanma kararı aldıysan bu durumda da korkularınla yüzleşmeli ve bundan sonra ki hayatını yapılandırmak için güçlü ve güvenli adımlar atmalısın. Sadece yalnız kalma korkusu, onsuz nasıl yaşarım gibi korkularla evliliğe devam etme kararı almamalısın. Güveni yeniden inşa etmek zordur. İtiraf ve kabullenme güvenin oluşması için gerekliliktir. Ve bu güven oluştuğunda ayrılıkta beraberlik te daha kolay olacaktır.

    Aldatma ardından arkadaşlardan ve aileden nasihatler almak çoğunlukla fayda göstermez. Dertleşmek ve konuşmak isteyeceksinizdir ancak onlar size kendi hayat tecrübelerine göre yol gösterecek ve öğütler vereceklerdir. Bu sizin hayat tarzınıza uygun olmaya bilir. Bu durumda sizi yargılamadan dinleyecek tamamen objektif olacak birine ihtiyaç duyarsınız ve profesyonel yardım almak sizin ve aileniz için en doğru yaklaşım olacaktır.

  • Güzel günler sana gelmez, sen onlara gitmelisin ….

    Güzel günler sana gelmez, sen onlara gitmelisin ….

    Son günlerin meşhur sözü. “Hayat sana güzel!” Mutlu olanların mutluluklarına bakıp mutsuz olma halinin bir nevi dile getirimi. Kendi yaşamlarındaki güzellikleri görmeyecek kadar kör olmanın bir diğer adı belki de. İster istemez kızıyor insan. Her ne kadar espriyle karışık bir şekilde söylense de yavan bir tadı var. Küfür gibi çınlıyor kafada.

    Hiçbir şey sanıldığı ve görüldüğü kadar kolay değil. Bunca gece gündüz çalışmaları, karar verme sancıları ve çeşitli badireleri aştıktan sonra karşısına geçip “hayat sana güzel!” demek biraz ayıp olmuyor mu? Oysa hayalini gerçekleştirmiş, mutlu, huzurlu birinin yazdıklarını dinleyip keyif ve dersler almaktır doğru olan.

    Psikolog olmama rağmen bu sözü ben de çok işitirim. Kendimi oyalamayı severim. Önce kendim için gezer görür dolaşırım. Güzel olan paylaşılır yaşam felsefemle ne yaptım ne ettiysem paylaşırım. Bu şu demektir: “ Bak ben yaptım, ben gittim sen de git sen de aynı duyguları yaşa, mutlu ol. Hayattan keyif al! “ Öyle fazla paralar gerektirmiyor hayatın bana güzel olması için. Gökten zembille inen bir şey de yok. Hayatın bana sunduklarından fazlasını talep etmeden yaşamımı güzel kılacak ne varsa hakkını vererek yapmaya çalışıyorum. Hepsi bu. Öyle oturduğun yerden hayat güzel olmuyor ne yazık ki!

    Her şey sadece para da değil. “Paran var hayat sana güzel” “Bekarsın hayat sana güzel, “ Her hafta geziyorsun hayat sana güzel”, “Zamanın var hayat sana güzel”… Bir insan hayatın kendine güzel olmamasından bu kadar dem vuruyorsa sormak lazım: Sen hayatını güzelleştirmek için ne yapıyorsun? Mutlu olmak için hangi adımları attın? Hep yapmak istediğini söyleyip ertelediğin şeyleri ne zaman yapacaksın? Yoksa hala oturduğun yerden, başkalarına bakıp “oh, hayat sana güzel” demeye devam mı edeceksin?

    Biliyorum ve eminim ki hayat hareketi seviyor. Oturduğun yerden spor yapamaz, sevgili bulamaz ya da dünyayı dolaşamazsın… Hayatını değiştirmek isteyip, parmağını bile oynatmayacaksan hiçbir şey zaten sana güzel olamaz. Hayat ancak içinde bulunduğun koşulları kabul edip teslim olduğunda güzel olur. Örneğin sahile yakın oturuyor olmana rağmen üşenmeyip yürüyüşe çıktığın an, bisiklete binmeyi bildiğin halde erinmeyip denize sıfır pedal çevirdiğin an yaşamın sana verdiklerini kullanmaya başlarsın. İşte o an hayat da sana sürprizlerini sunar. Hayat her şeye rağmen çok güzel, tabi bunu görene… “Hayatın bizim için ne ifade ettiği hayatın karşımıza neler çıkarttığı ile değil, bizim hayatın karşısına çıktığımız tavırla belirlenir, başımıza gelenlerden çok bizim olanlara verdiğimiz tepkiler ile gelişir.” Der Lewis Dunnington Şimdi, “hayat sana güzel” diyenlere demeliyiz ki Evet, HayaT BanA GüzeL ! Kanser hastalarının “yaşayacağım ” motivasyonuyla iyileştiği dünyada hayatını elemle dolduranlara bu da benim eleştirim…

    Hayatın güzelliğini ve çirkinliğini kadere bağlayanlar var bir de. Onlara söylenebilecek tek şey Şems-i Tebriz’den : “ Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.”

    Ve Mevlana der ki;

    ‎”Üzülme!..Dert etme can!..Görebiliyorsan, dokunabiliyorsan, nefes alabiliyorsan,…yürüyebiliyorsan…Ne mutlu sana!..Elinde olmayanları söyleme bana…Elinde olanlardan bahset can!…Üzülme!..Geceler hep kimsesiz mi geçecek?..Gidenler dönmeyecek mi?..Yitirdiğin her ne ise; bir bakarsın yağmurlu bir gecede..Veya bir bahar sabahında karşına çıkmış…Bil ki! Güzellikler de var bu hayatta…Gel Git’lerin olmadığı bir hayat düşünebilir misin?..Hüzün olgunlaştırır” …Kaybetmek sabrı öğretir”Dört dörtlük tanımı sadece müzikte var. Hayatı olduğu gibi kabullenmeli ve üzerine elimizden gelenleri inşa etmeliyiz. Hayatın güzelliği beş para etmez bu sendeki ki yaşama aşkı olmazsa!

    ROTA: İnsan kendine olan güveni, cesareti ve umudu kadar genç, kuşkusu, korkuları ve bezginliği kadar yaşlıdır. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz. İnsanları yaşlandıran ideallerinin bitmesidir. Bir insan hayranlık duyup sevebildiği kadar genç demektir. İçinizdeki çocuğa iyi bakın. O mutluysa siz de mutlusunuz.