Daha önceki yazımda boşanmanın çocuklar üzerine olumsuz olabilecek etkilerinden bahsetmiştim. Bu haftaki yazımda da boşanmanın çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz etkilerini azaltmak için neler yapabiliriz bunlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle boşanma kararı, travmatik bir sürece dönüştürülmeden ve ebeveynler hazır olduğu bir anda birlikte çocuğa yaşına uygun bir düzeyde açıklanmalıdır. Bu kararın anne-babanın birlikte alması ve anlaşarak ayrılması çocuğun üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri azaltmamızı sağlayacak faktörlerden biridir. Anne-babanın zaman zaman anlaşamadıkları ve bu nedenle ayrı yaşamaya karar verdikleri ancak kendisinin istediği zaman her ikisinde de kalıp her ikisini de ne zaman görmek isterse görebileceği, anne-baba olma durumunun değişmeyeceği belirtilmelidir. Bu durumun ona olan sevgilerinde bir azalma yaratmadığı mutlaka belirtilmelidir. Çünkü her çocuk baktığımızda bir sevginin meyvesi olmak ister ve anne-babanın birbirini sevmediğini düşünmek,” artık beni de sevmiyorlar” ya da “ben birbirini sevmeyen iki insanın çocuğuyum beni nasıl sevebilirler ki…” gibi farklı bir algılama yaratabilir. Bu durumda anne-baba olmanın böyle bir şey olmadığı, ömür boyu devam ettiği, ömür boyunca ondan vazgeçmeyecekleri ve her zaman hayatında olacakları belirtilmelidir. Anne-babanın birbirine olan sevgisinin bitmesi, ya da birbirlerine öfkeli olmalarından daha çok bir takım konularda anlaşamadıkları ön plana çıkarılmalıdır. Bunun yanı sıra ayrılma kararı ile ilgili ne anne ne de babanın bireysel karar vermediği, bu duruma birlikte karar verdikleri ortada bir suçlu olmadığını da belirtmek gerekir. Diğer türlü çocuk ayrılmayla ilgili annesini ya da babasını ya da kendisini suçlayabilir. Bu durum da öfkeli davranışlara neden olabilir. Tüm bunlar ayrılmayla ilgili olumsuz etkileri azaltabilecek başlangıçlardır. Bunların dışında çocuğun varolan hayat şartlarının ve hayat kalitesinin değişmemesi de olumsuz etkileri azaltabilecek diğer bir faktördür. Yapılan en büyük hatalardan birisi de çocuğun annesinde ya da babasında kaldığı süreç içerisinde anne veya babasının özellikle de aile büyüklerinin çocuğa, annesi veya babası ile ilgili olumsuz şeyler anlatması, karşı tarafı ayrılıkla ilgili suçlaması, tekrar barışmayla ilgili çocuğa fikirler ve hatta sorumluluklar vermesi olacaktır. Çünkü bu durumda çocuk artık çocuk olma rolünden çıkıp, kendisinden beklenen önemli bir görevi, sorumluluğu yerine getirmenin yükü altında kalmış bir yetişkin pozisyonuna sokulmuş olacaktır ve durum psikolojik olarak çocuğun altından kalkabileceği bir durum değildir. Barışmak isteyen bir taraf varsa, çocuğu kullanarak karşı tarafla ilgili bilgi almaya çalışması ya da karşı tarafla görüşebilmek için çocuğa sorumluluklar vermesi gerçekten yapılabilecek en tehlikeli ve hatalı şeylerden biridir. Lütfen sevgili ebevenler sizleri özellikle bu durumdan kaçınmanız için uyarmak istiyorum. Karşı tarafa herhangi bir mesajınız varsa lütfen bunu çocuk kanalıyla değil bizzat kendiniz belirtin. Bunun dışında yine aile büyüklerinin ya da çevredekilerin sorduğu “Anneni mi seviyorsun yoksa babanı mı?” gibi tamamiyle itici, saçmasapan ve çocuğu tercih yapmaya zorlayan sorular olabiliyor. Lütfen çocuğunuzu bu tür konuşmalardan uzak tutunuz ve bu tarz konuşan kişileri uyarınız. Tüm bunlara dikkat ettikten sonra çocuğun yeni hayat koşularıyla ilgili anne-baba arasında tutarlı kararlar alınması doğru olacaktır. Çocuğun ders yapma süresi, yatma saati gibi kuralların anne ve babada kaldığı dönemlerde tutarlılık göstermesi de çocuğun annesi de babasına da eşit mesafede olmasını sağlayacak ve aralarındaki güven ilişkisini koruyacaktır. Söz gelimi hafta içi sürekli annede kalıp sadece ders çalışan ve diğer gün okul olduğu için erken yatmak zorunda olan bir çocuk hafta sonu babasında kaldığında derslerden uzak, sürekli oyunla ve eğlenceyle zaman geçiriyor, yatma saatine de dikkat edilmiyorsa, çocuk annesinde kalmaktan çok babasını tercih edebilir ve bu durumu olumsuz anlamda kullanmaya başlayabilir. Bu şekildeki bir durum çocuğun anneyle de etkili zaman geçirmesini engelleyecektir. Yahut ayrılma durumuna zaten üzüldüğü düşünülen bir çocuğu daha fazla üzmemek için her istediğini yapmak da onun sınırlar konusunda zorlanmasını sağlayacaktır. Boşanmış anne-babalarının çocuklarının en fazla ihtiyaçları olan şey denge ve güven ilişkisidir. Bu nedenle çocuğun hayatıyla ilgili düzenlemelere anne-babanın konuşarak birlikte karar vermesi ve çocuğa açıklaması gerekir. Çocuk ile ilgili sorumlulukları da anne-baba eşit olarak anlaşarak paylaşmalıdır. Aksi takdirde bu ilişki sağlanamaz. Yine bunların dışında çocuğun hayatıyla ilgili bir karar alınacağı zaman, çocuğun hayatındaki doğum günü, mezuniyet gibi özel günlerde bir araya gelinmesi çocuğun anne-babasını hala iletişim halinde görmesi olumsuz etkileri azaltabilecek faktörlerden biridir. Boşanma süreci gerçekten özellikle çocuk açısından hassasiyet gösterilmesi gereken bir süreçtir ve bu konuyla ilgili anne-babanın bir uzmandan destek almaları da sürecin daha olumlu gelişmesine katkı sağlayacaktır.
Etiket: Hayat
-

Oyun Neden Önemlidir?
“Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.” Albert Einstein
Çocuklar doğumlarından itibaren çeşitli formlarda, çeşitli nesneler oyun kurar, gerçek hayatla ‘oyun’ aracılığıyla iletişim kurarlar. Oyun, çocuğun yaşamının vazgeçilemez bir parçasıdır. Oyun oynamak çocukları bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel olarak geliştirir.
Oyun ve zihinsel gelişim
Yapılan araştırmalarda, oyun oynamanın sinir hücrelerinin ve sinaps bağlantılarının gelişmesine katkıda bulunduğu görülmüştür. Ayni zamanda, oyun oynama deneyimi, beyindeki üzüntü, kaygı, öfke gibi olumsuz hisleri ortadan kaldırmaktadır.
Oyun ve sosyal-duygusal gelişim
Çocuklar, oyun yoluyla düşünceler, duygular ve ilişkilerde beceri ve kontrol kazanmayı öğrenirler.
Oyun çocuklara ne kazandırır?
- Yaratıcı düşünmeyi
- Sorumluluk almayı
- İşbirliği kurmayı ve paylaşmayı
- Kendini tanımayı
- Dikkatini bir noktada yoğunlaştırmayı ve organize olma yetisini
- Sosyal roller edinmeyi ve duygularını dışa vurmayı
- Problem çözme yetisini
- Kendini ifade etmeyi ve sözlü ifadeleri anlamayı
- Toplu yasam için gerekli kuralları öğrenir.
Çocuk, oyun suresince seçtiği rollerle secim yapmayı öğrenir ve seçimlerin sorumluluğunu kabul eder. Bu, çocuğun sorumluluk bilincini ve hayat üzerindeki kontrolünü artırır. Ayni zamanda çocuk oyun aracılığıyla deneme-yanılma yoluyla öğrenir.
Çocuk, oyun sayesinde sosyalleşir. Çocuğun diğer çocuklarla oyun aracılığıyla kurduğu iletişim, ileri yaslarda kendi başına karar verme alışkanlığı kazandırır, işbirliği yapma ve yardımlaşma duygularını geliştirir. Oyunun sağladığı özgür ortam, çocuğun duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatlıkla gerçekleştirebileceği bir dünyadır. Bu dünya, çocuğun gerçek hayata ilk adımlarıdır.
Oyun çocuğu hayata hazırlar!
1. Oyun kurallı bir eylemdir ve bu kurallara uygun olarak oynanmak zorundadır.
Oyun sırasında çocuklar, kurallar koyarlar ve duygularını oyun içerisinde kurallara uygun olarak açıklar, başkalarının haklarına saygı gösterirler. Bu da çocukları sosyal kurallara uymaları konusunda hayata hazırlar. Ayni zamanda kurallara uyulmadığı takdirde neler olabileceğini yasayarak öğrenirler.2. Oyunlar oynanıp bitirildikten sonra ayni şekilde yeniden oynanır.
Çocuklar ayni oyunu sıkılmadan defalarca oynayabilirler. Bu sayede çocuklar, hayatlarında birçok şeye ayni hevesle başlayabilmeyi öğrenirler (Örneğin; yeni bir is gününe).3. Çocuklar oyunla ‘mekan’ tercih etmeyi öğrenir.
Çocuklar oyunun yapısına göre tercih yaparken, tercihleri konusunda bilgiler edinmeyi, şartları değerlendirmeyi ve yaratıcı fikirler üretmeyi öğrenirler.4. Oyunda rekabet vardır.
Oyunlarda çocuk başarılı olmak için çaba harcar. Başarılı olan sevinci, kaybeden ise üzüntüyü deneyimler. Kaybeden çocuk, bir sonraki sefere kazanmak için kendini motive eder ve bu amaç doğrultusunda caba harcar. Bu rekabet ortamı, onları hayattaki mücadeleleri için hazırlamaktadır.5. Her oyunda bir ritim ve uyum söz konusudur.
Oyun başlar, ve gittikçe hız kazanır. Bu iniş ve çıkışlar oyuna bir ritim katar. Bu ritim sayesinde çocuk, hızlı düşünmeyi, düşüncelerini hareketlerine yansıtmayı öğrenir. Bu, da beden ile zihin arasında bir uyum oluşturur.Oyun çocuklar için sadece eğlenceli vakit geçirmek değil, ayni zamanda öğrenmek, gelişmek demek! “Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.” Albert Einstein.
Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.
-

Sosyal Fobi (SF) Nedir?
Günlük hayatımızın büyük bir kısmını insan ilişkileri oluşturmaktadır. Gerek iş hayatımızda, gerek eğitim hayatımızda, gerek insan ilişkilerimizde sorun yaşamamak adına efektif bir sosyal etkileşimde bulunabilmek en önemli kriterlerden biridir.
Sosyal Fobi (SF) ilk başlarda çekingen olma haliyle karıştırılsa da ilerleyen zamanlarda bundan daha fazlası olduğu kişilerin kendisi ve yakınlarınca fark edilir. SF’nin en göze çarpan belirtileri şunlardır;
-
Topluluğa girmekten kaçınma,
-
Aşırı boyutlara ulaşan değerlendirilme kaygısı,
-
Performans gerektiren durumlarda (topluluk önünde konuşma, sunum yapma, derste söz almamak vb.) aşırı zorlanma (kaygı, bulantı, terleme vb.) ve bu durumlardan mümkün olduğunca kaçınma,
-
Tanımadıkları insanların olduğu ortamlarda yer almaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, parti ve eğlence ortamlarında bulunmaktan aşırı korku duyma,
-
Satın alınan bir ürünü iade etmede veya ısrarcı davranışlara karşı direnç göstermekte zorlanmak,
-
Topluluk önünde yemek yeme ve kalabalık bir ortamda çalışmaktan kaygı duymak,
-
Sosyal ilişkilerde problem yaşamak.
SF’de kişiler değerlendirilme kaygılarının aşırı ve gereksiz boyutta olduğunu fark etseler de kaçınmalarına engel olamazlar. SF sonucu ortaya çıkan kaçınmalar ne kadar kişileri anlık olarak rahatlatsa da uzun vadede bir çok probleme sebep olur. Örneğin, iş hayatında gerçekte olanın daha altında performans gösterme, karşı cinsle iletişim kurmada zorlanma, yalnızlık çekmek SF sebep olduğu başlıca problemlerdir. Ayrıca, SF’nin getirdiği olumsuzluklar bireylerde depresyonun ortaya çıkmasına da sıkça sebebiyet vermektedir.
SF’nin Sebepleri
Geçmişteki olumsuz yaşantılar: Farkında olmasak da deneyimlediğimiz olumsuz yaşam olayları gelecekteki düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkiler. Gerek çocuklukta gerek ergenlik yıllarında yapılan rencide edici eleştiriler yahut negatif değerlendirmeler bizleri aynı olumsuz deneyimleri tekrar yaşamamak için benzer durumlardan kaçınmaya itebilir. Bu kaçınmalar zamanla korkuyu ve kaygıyı arttırır ve SF döngüsünü (sosyal ortamlardan çekinme- kaçınma- sosyal ortamlardan korkma) ortaya çıkartır.
Erken Dönem Uyumsuz Şemalar: Şemalar için en basit anlamıyla, geçmiş yaşantılarımız sonucu ortaya çıkan zihinsel yapılardır (Şemalar hakkında daha detaylı bilgi edinmek için Şema Terapi başlıklı yazıma bakabilirsiniz). Yüksek standartlar, yetersiz özdenetim ve kusurluluk şemaları ile SF arasında ilişki olduğu bilinmektedir.
Olumsuz Düşünceler: SF görülen bireylerde genellikle sosyal ortamlarla ya da durumlarla ilgili negatif inançlar ve düşünceler mevcuttur. “Herkesin alay konusu olacağım”, “aptal gibi görüneceğim”, “benden asla hoşlanmayacaklar”, “herkes kaygımı yüzümden anlayacak” gibi düşünceler SF görülen bireylerin kafalarını sürekli meşgul eder. Ayrıca, “asla hata yapmamalıyım”, “herkesin onayını almalıyım”, “sevilebilir olmam için her şeyi en iyi şekilde yapmam gerekir” gibi inançlar da SF’de oldukça yaygındır.
Genetik Faktörler: SF tanılı bireylerin genellikle ailelerinde ve akrabalarında çekingen, sessiz ya da SF tanısı alan bireyler görülmektedir.
SF Tedavisi
SF tanılı bireyler genellikle tedaviye gelmeye karşı isteksiz olabiliyorlar ama bilinmelidir ki psikoterapi ile SF belirtileri kontrol altına alınabilmekte ve bireyler günlük işlevselliklerini arttırarak kaliteli bir hayat sürebilmektedirler. Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, EMDR ve Diyalektik Davranışçı Terapi gibi terapi ekolleriyle SF’nizin kontrol altına alınmasına yardımcı olur. Gerekli seans sayısı rahatsızlığın şiddetine göre değişmekte olup detaylı bilgi için bir psikolog ile görüşmenizde fayda vardır. Her ruh sağlığı bozukluğunda olduğu gibi SF’de de iyileşmenin ilk adımı tedavi için istekli olmaktır.
-
-

Belirsizlikler – Kaygılar
Ruh halimizi en çok etkileyen fakat hayatımızın olmazsa olmazlarından olan normal bir davranış şeklidir belirsizlik. Hayatımızda ne yapmamız gerektiğini, ne zaman ne olacağını, hayatımız süresince nelerle karşılaşacağımızı bir kahin misali biliyor olsaydık hayat hepimiz için kuşkusuz amaçsız, idealsiz ve sıkıcı bir hal alıyor olurdu. Hangi üniversiteden mezun olacağımızı, kiminle evlenip kaç çocuğa sahip olacağımızı veya evlendiğimiz kişiden ayrılıp ayılmayacağımızı, öleceğimiz tarihi kısacası hayatımız ve çevremizdeki insanların hayatıyla ilgili olacakları bildiğimizi hayal edin. Muhtemelen bir çoğumuz için hayat daha mutsuz, umutsuz, hedefsiz ve amaçsız bir hal alacaktı. Ne yaşayacağımızı bildiğimiz için belki de yaşayacağımız olaydan keyif almaz, heyecan duymaz, ilgisiz bir hal alırdık.?Hepimizin hayatında belirsiz kaldığımız konular vardır. Bunların bir bölümü rutin hayatımızda yaşadığımız belirsizliklerdir. Bugün günüm güzel geçecek mi?, sabah işe gitmek üzere evden biraz geç çıktığımız zaman acaba otobüsü kaçırdım mı ya da trafik nasıldır? Yemeğe misafirimiz geleceği zaman acaba yemeğin tadını tutturabilecek miyim? Evimi temizleyebilecek miyim gibi. Bunlar hepimizin hayatında rutin halinde yaşadığımız ve hayatın akışına çoğu kez bırakabildiğimiz, çoğu zaman yaparken stres bile duymadığımız belirsizliklerdir. Bunlar dışında bir de hayatımızda her zaman karşılaşmadığımız ve bizi gerçek anlamda rahatsız edebilecek, geleceğimizi etkileyecek belirsizliklerimiz vardır. Üniversite giriş sınavı veya onun sonucunu beklerkenki belirsizliğimiz. Vücudumuzda bir kitleyle karşılaştığımız zaman kanser olup olmadığımıza dair soru işaretlerimiz ve hatta doktor raporu gelene kadar yaşadığımız stres. Geçmişte sevgilisini aldattığını bize anlatan bir sevgiliye karşı kuşkucu bir yapı sergilememiz, kafamızdaki soru işaretleri, ‘’beni de aldatacak mı?’’ gibi hayatımızda alışıla gelmiş olmayan belirsizlikler ilk verdiğim örneklerden daha farklıdır ve hayatımızın gidişatını akış yönünü değiştirecek durumlar olabilmektedir.
Belirsizlikler kaygıları doğurur. Bir konuda uzun süre belirsizlik yaşadığımız zaman kaygılarımız kuşku şüphecilik ve paranoyalarımızı tetikler onlar da bir takım psikolojik rahatsızlıkları doğururlar. Az önce verdiğim örnekte olduğu gibi, ‘’daha önce aldatmış, şimdi beni de aldatır mı?’’ şeklinde belirsizlik yaşadığımızda, şüpheci bir hale bürünebilir, eşimiz eve geldiği zaman kıyafetlerini koklayabilir, ortak bir arkadaşımız varsa gittiği yerlerde telefonla saat kaça kadar oradaydı şeklinde ağzını arayabiliriz. Karşı taraf biraz erken kalkmışsa veya bir başkasının parfümünü kullanmışsa paranoyalar oluşturabiliriz ‘’kesin bir kadınla birlikteydi ve beni aldattı’’ gibi düşünceler doğurabiliriz. Belirli bir süre sonra bu paranoyalara inanıp kafamızda kurduklarımızı eyleme dökerek eşimizle tartışabiliriz. Bu süreç sağlıklı bir süreç değildir ve bir uzmana danışmak en sağlıklısı olacaktır. Ben bu alanda çalışan bir psikolog olarak bu tür durumların hem nevrotik (insanların duygu durumlarında iniş ve çıkışları, depresiflik halleri gibi..) hem de psikotik (Gerçekle, gerçek olmayanın muhakemesini yapamama gibi sorunlar göstererek) bozulmalara sebebiyet verdiğini bir çok danışanımızda görmekteyim.
-

Kadın Olmak
Kadın olmak…. doğmadan önce pembe kıyafetlerle başlar kadın olmanın yolculuğu ve terbiyeli olmalısın ki etraftan laf gelmesin, ev işlerine yardımcı olmalısın, yemek yapmayı da öğrenmelisin , evini de temizleyebilmelisin, sinirli olmamalı, yapıcı olmalısın, saygılı olup, altan almalısın, ha bu arada akademik olarak da başarılı olmalısınla devam eder. Büyüdükçe yeni roller eklenir rol repertuarına. Örneğin iyi bir eş olmak, iyi bir anne , iyi bir gelin olmak, kocanı, çocuğunu, evini ihmal etmemek, tutumlu olup para biriktirebilmek, bakımlı ve ilgili olup ki kocanın gözünü dışarıya baktırmamak, birde mesleğinde de iyi olmak şeklinde ”-meli –malı” cümlelerle devam eder.
Herkes , her zaman olması gereken güzel şeyler bekler kadından. Problem şu: verilen her rolde başarılı olamayız. Çevremizde ki herkesi mutlu edecek kadar iyi performanslar sergileyemeyiz. Kadının da duyguları hayalleri, planları, istekleri ve umutları vardır. Günlük koşuşturması içinde pek çoğunu unutsa da sadece kendisi için yapmak istediği ya da yapmak istemediği şeyler vardır. Yorgunum der, mutsuzum der kendime zaman ayıramıyorum der, der de genelde kendisi duyar sesini, duyulsa bile etkili çözümler bulunamaz. Erteler kadın kendini. Zaten annesinden de bunu görmüştür.
Bir süre sonra mutsuzluğu isteksizliği huzursuzluğu artmaya başlar daha sinirli olabilir, ya da içine kapanır. Eskisi gibi bakımlı olamaz, canı istemez. Yemek, temizlik, sosyal ilişkiler, cinsel ilişki, çocukla ilgilenmek, iş yerinde işleri zamanın da yetiştirmek her şey birbirine girer. Daha sık hastalanır olur, daha alıngandır.
Birçok kadın kendisi için yapılmış tercihlerin sonunda yaşamını mutsuz ve doyumsuz geçirmenin hüznünü yaşıyor ama her geçen gün başka bir çok kadın da kendini daha iyi tanıyarak, ne isteyip ne istemediğine kendisi karar vererek, kendisine saygısını koruyarak, kendisini daha sağlıklı nasıl ifade edeceğinin yollarını araştırıp öğrenerek, çatışma ve problem çözme becerileri edinerek kendisine ve başkalarına ve de hayata daha pozitif bakabiliyor. Sahip olduğu pek çok rolün yapabildiği en iyi şekilde, yük olarak algılamadan, hatta keyifle üstesinden gelebiliyor.
Sevgili kadınlar, daha mutlu, huzurlu ve doyumlu bir hayat için önce kendimizi tanıyalım. Ne istediğimize ya da ne istemediğimize karar verelim. Kendimizi ne kadar net ifade edebilirsek kararlarımızda o kadar özgür oluruz. İletişim becerimizi geliştirelim ki kendimizi daha iyi ifade edebilelim. Problem çözme yöntemlerini hayatımıza uygulamaya başlayalım bu sayede soruna odaklanıp kalmadan çözüme dikkatimizi verebilelim. Kendimizde en çok sevdiğimiz yönlerimizi daha çok ortaya çıkaralım ki kendimizi daha çok sevelim. Gerektiğinde “hayır” diyebilelim kendimize olan saygımızı koruyabilmek için. Her gün mutlaka kendimize zaman ayıralım kendimize değerli olduğumuzu hissettirelim. Her gün yardıma ihtiyacı olanlara yardım edelim başka insanların da değerli olduğunu kendimize hatırlatmak için. Hayata pozitif bakmayı öğrenelim.
Özetle kendimizi tanımamız, öz saygımız, özgüvenimiz, hayata pozitif bakma kararlılığımızla kadın olma yolculuğuna daha mutlu, daha huzurlu ve doyumlu devam edebiliriz .
-

Hayatın Anlamı Kaşıkta
Şu an üstünde oturduğum sandalyeyi düşünüyorum, ya da telefonumu düşüneyim. Ben ya da bir başkası bu sandalyeyi veya telefonu kullanmasa bu nesnelerin bir anlamı olur muydu? Nesneler, insan var oldukça anlam kazanıyor sanırım. Ben varsam oturduğum sandalye, yaşadığım yer, yaptığım iş, görüştüğüm insanlar, dinlediğim müzik, gezip gördüğüm yerler anlam kazanıyor. Tüm bunların tek başına anlamı yok gibi, ben varsam biz varsak anlam kazanıyor her şey. O halde hayata anlam veren bizlerin varlığı diyebilir miyiz?
Avusturyalı psikiyatr Victor Frankl’ye göre hayata anlam vermek ve amaçla doldurmak için insan anlam aramalıdır. İnsan hayatın anlamını acı çekerken dahi bulabilir yani insanı güdüleyen şey kendi yaşamını anlamlı hale getirme gereksinimidir. Herkes için geçerli bir tane anlam yoktur, bu kişiden kişiye değişir. Sürekli olarak da değişebilir .
Alfred Adler’e göre hayatın anlamı bizim başkalarının hayatlarına bir şeyler katabildiğimize göre şekillenir. Ancak başkalarına faydalı olduğumuzda hayatımız anlam kazanacaktır.
Bir hikaye… Bir gün hayatın amacını anlamını merak eden biri bu soru aklına geldiğinde etrafındakilerle bu konuyu konuşmaya başlamış, sohbetler etmiş, fakat ne yazık ki aldığı cevaplar onu tatmin etmemiş. Belki farklı kişilerle bu konuyu konuşursam cevap bulurum umuduyla köy köy kasaba kasaba şehir şehir gezmiş oralardaki insanlarla sohbetler etmiş. Fakat yaptığı sohbetlerden bir sonuç alamamış artık umutsuzluğa düşmüş ama yine de hayatın anlamını aramaktan vazgeçmemiş. Bir gün gittiği kasabalardan birinde bir bilgenin adını duymuş . Belki ondan öğrenirim hayatın amacını diyerek hemen yola koyulmuş, yol onu bahçeli bir eve çıkarmış. Bilge onu güler yüzle karşılamış, sohbet etmeye başlamışlar ve bilge gitmiş bir kaşık yağ ile geri gelmiş. Bilge “Kaşığın içinde yağ var, evin etrafında yağı dökmeden çevreni izleyerek gezip gelmeni istiyorum.” demiş. Bizimki bilgenin dediğini hemen yapmış ve evin etrafını dolanıp gelmiş. Bilge evin etrafında neler gördün diye sorduğunda bizimki “ Sadece kaşığa dikkate ettim yağı dökmemek için bakınmadım ki çevreme.” demiş. Bunun üstüne bilge tekrar kaşıkla beraber bahçeyi de izleyerek gezmesini istemiş. Bilgenin isteğini hemen yerine getirmiş ve bahçeyi de izleyerek gezmeye başlamış. Fakat bahçe o kadar güzelmiş ki insan kendini unuturmuş sadece kaşığı değil. Bilgenin yanına gittiğinde bilge kaşığa bakmış ve konuşmaya başlamış: “Hayat senin ona bakış açına göre şekillenir, ya bir noktayı görür başka hiç bir şeye bakmazsın ve yaşamın akıp gider farkına varmazsın ya da görebileceğin tüm güzellikleri görmeye çalışır hayatını yaşarsın ve akıp giden zamanda hayatın anlam kazanır. Hayatın anlamı senin bakış açında, gördüklerinde ortaya çıkar…”
Yaşamın anlamı bizim ona bakışımızda gizli.Hayat tek başına anlamsız, ona anlam verecek olan ise bizleriz, yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Her insan kendi hayat evinin mimarıdır. Hayatınızın anlamını bulmanız dileğiyle.
-

Yeni Öğretim Dönemi ve Okulların Açılması
Önümüzdeki hafta yeni eğitim dönemi başlayacak. Bu hafta içinde pek çok hazırlıklar yapılacak ve kırtasiye malzemeleri, okul gereçleri, kıyafetler alınacak. Pek çok ailede, ama özellikle de çocuklarda tatlı bir heyecan olacak.
Bu tekrarlayan bir süreçtir ve her yıl bu konuda birçok yazı kaleme alınır. Genelde haklı olarak çocukların penceresinden bakılır ve söz sahibi olanlar da çocuk-ergen psikiyatri uzmanlarıdır. Uzman arkadaşlar oldukça faydalı bilgileri bizlerle paylaşırlar (çocuğun ayrılık kaygısı, okula uyumu, nasıl yaklaşım sergilenmeli? gibi).
Bir erişkin psikiyatristi olarak okul hayatını yetişkin bireylerin (anne ve baba) penceresinden ele almam daha uygun olacaktır. Bu yönüyle hem bir hekim hem de bir baba olarak düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.
* Başa kakmayınız!
Çocuklarımızın iyi bir eğitim alması ve toplumumuza faydalı bir birey olması hepimizin ortak dileğidir. Bu nedenle anne ve baba, çocuğunun eğitimini asli bir görev olarak kabul ederler ve maddi-manevi pek çok zorluğa göğüs gererler. Bazen anne ve baba kendi asli görevlerini yaptıkları halde sanki çocuğa himmet etmişler gibi bilerek veya bilmeyerek başa kalkarlar ki bu davranışları hatalıdır, sonucu kötüdür. Çocuk kendisi için değil de anne ve babasını memnun etmek, onların gözüne girebilmek için gayret eder ve uzun soluklu olmayan bir eğitim süreci yaşadıktan sonra ideali olmayan bir birey olarak eğitimini yarıda bırakır. Eğitim hayatı ömür boyu süren bir süreç olmalı iken diploma almadan veya aldıktan hemen sonra sonlanır. Aileler çocuklarına “eğitim sürecin senin kendini geliştirme adına ömür boyu sürdürmen gereken ve ideallerine ulaşmak için temel şart kabul etmen gereken bir süreçtir ve lütfen bu süreci yaşarken bizi değil kendini düşünerek gayret et” diyebilmelidirler. Kesinlikle başa kakma yaklaşımından (“yemedim içmedim seni okuttum, senin için ortamdan yarıldım” gibi söylemlerden) uzak durmalıdırlar. Unutmamalıdır ki hiçbir çocuk, anne ve babasına “ben okula gideyim mi? Okulum devlet okulu mu, özel okul mu olsun? Özel ders aldırır mısınız?” gibi soruları sormaz, anne ve baba kendileri inisiyatif kullanırlar ve kararlar verirler, bu nedenle çocuğu minnet altında bırakmaları uygun olmaz.
* Rol model olunuz!
Toplumun çekirdeğini aile kurumu oluşturur, aile bireyleri sağlıklı ise sağlıklı bir toplumdan bahsedilebilir. Benzer şekilde anne ve baba sağlıklı bireyler ise çocukta sağlıklı bir birey olarak hayata başlar. Anne ve baba rol modeldir. Bu bağlamda anne ve babanın rol model olarak kötü bir model olması ve sonrasında da çocuktan başarı ve gayret beklemesi abestir. Toplumumuzda kitap okuma alışkanlığının olmamasının temel nedeni evde kitap okumayarak çocuklarına kötü rol model olan anne ve babadır. TV seyreden, telefon veya bilgisayarı ile oynayan anne ve babanın çocuğundan ders çalışmasını beklemesi ve başaralı bir birey olmasını istemesi ne kadar mantıklı olabilir? Söz var, eylem yoksa (anne ve baba “ders çalış” deyip kendisi bir satır okumuyorsa) sözün ne anlamı kalır? Anne ve baba, lütfen çocuğunuza güzel bir rol model olunuz.
* “Aman okuyup da ne olacak?” düşüncesi ile hareket etmeyiniz!
Fazlaca rahat düşünen ve hareket eden anne ve baba, asli görevleri olan çocuğunun eğitimi konusunda yetersiz kalabilirler. Toplum adına disipline olmamış, eğitilmemiş, üretken olmayan bireyler yetiştirmiş olabilirler. “Çocuğum üzülmesin, daha sonra halleder, hocaları idare ediversin, zaten bu bilgiler hayatında ne işine yarayacak” gibi ifadeleri kullanan anne ve baba, çocuğuna faydadan çok zarar verirler de yaşlar ilerledikçe dizlerini döverler. Gelecekte “nerede yanlış yaptık? dememek için anne ve baba, lütfen çocuğunuzun mevcut yaşına uygun eğitim, öğretim ve terbiyeyi vaktinde veriniz.
* Dozu kaçırmayınız!
“Benim evladım en iyi ve en başarılı öğrenci olmalı, nasıl olurda 100 değil de 95 alır? o soruyu nasıl yanlış yapar? Verilen emeğe karşılık nasıl kazanamaz?” ifadeleri siz de varsa biliniz ki mükemmelliyetçi bir anne veya babasınız ve çocuğunuzu fazla olan ilginiz, beklentiniz ile boğmak üzeresiniz. Çocuğundan önce ödevleri yapan, verilen vazifelerde çocuğuna inisiyatif kullandırmayan, sorumluluk vermeyen anne ve baba çocuğunu geleceğe nasıl hazırlayabilir? Çocuk anne ve babasına yaslanmadan nasıl ayakları üzerinde durabilir? Koruyucu ve kollayıcı anne ve baba olmanın dozunu kaçırıp da çocuğunuzu gerçek hayatta var olamadan yok etmeyiniz.
* İhtiyaçları iyi belirleyiniz!
İhtiyaç denilince babanın aklına maddi konular ön planda gelir: “yediği önünde yemediği arkasında, her şeyini aldık, harçlığı cebinde, daha ne yapabilirim?”. Anne için ise ön planda gelen konular çocuğun tüm işlerinin halledilmesidir: “saçımı süpürge yaptım, her şeyini ben yapıyorum, odasını bile ben temizliyorum, elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadım”. Gerçekten ihtiyaçlar bunlar mıdır? Duygusal paylaşımlar, zamanın paylaşımı, dertleşme, hayat yolunda mihmandar olma, tecrübe paylaşımı, kendini ifade etmesine müsaade etme, anlaşılma, saygı gösterme, değer verme, sevgiyi beraber yaşama ve daha nice ihtiyaçlar anne ve babalar tarafından gün içinde karşılanmalıdır. Akşamları aile toplantısı yaparak geçirilecek zaman dilimleri bu ihtiyaçları karşılamak için uygundur. Anne ve baba otorite figürü olarak değil de iki arkadaş gibi çocukları ile konuşabilmelidir.
* Ben de bir zamanlar çocuktum!
Empati yapmayı bizim en kıymetli varlığımız olan çocuğumuzdan esirgememeliyiz. Bir zamanlar biz de çocuktuk ve hatalı anne ve baba davranışlarından olumsuz etkilenmiştik. Bugün roller değişti ve anne-baba olduk. “Ben çocuğuma şu davranışı asla yapmayacağım, su sözü söylemeyeceğim” diyerek beynimize not düştüğümüz ifadeleri hatırlamamız için tam zamanı. Lütfen hatırlayınız ve sözünüzde durunuz.
Uzun yazı yazmak marifet olsaydı daha çok yazılacak tavsiye bulabilirdik. Ancak marifet olan hem okunan hem de okunduğu gibi uygulamaya konulabilen tavsiyelerde bulunmaktır. Pazartesi okullar açılıyor ve benden bu kadar: lütfen okuduklarınızı düşününüz ve eyleme dönüştürünüz. Kalın sağlıcakla.
-

Ben Hasta Mıyım?
“5 gündür tadım yok, karamsarım, mutsuzum” şeklinde konuşan birisi gerçekten depresyonda mıdır? Elbette ki değil. Bir hastalıktan bahsedilebilmesi için gereken şartlardan bazıları şunlardır:
* Yeterli süre devam eden (süreklilik olmalı: depresyon için en az 2 hafta), yeterli sayıda belirtiden oluşan bir klinik tablonun olması (depresyonda en az 5 belirtinin birlikte olması),
* Bu sürecin öncesi ve sonrası arasında fark olması (daha önce sakin biriyken çabuk sinirlenmesi, konuşkan biriyken içe kapanık hale gelmesi vs.)
* Hayatının birden fazla alanında (bireysel hayat, sosyal hayat, evlilik, iş hayatı, annelik-babalık-evlatlık görevleri, öğrencilik, dini hayat, cinsel hayat vs.) olumsuzlukların olması,
* İç uyumunun bozulması (kendisi ile barışıklığın yok olması),
* Kayıplarının olması (enerji, motivasyon, zihinsel yetiler, üretkenlik vs.).
Bu liste uzatılabilir.
Sonuçta “toplumda herkes hasta” düşüncesi objektif değildir. Bahsedilen şartların olup-olmadığını belirleme yetkisi hekimlerin kontrolünde olmalıdır ki uzman olmayan kişilerin yanlış tespitleri ile insanlarımız damgalanmasın!
-

RUHUNUZA SAĞLIK
Sağlık bedenen ve ruhen tam bir iyilik hali olmasına rağmen, ruh sağlığı son yıllarda önemsenmeye başlandı. Önce depresyon, panik atak, anksiyete, sosyal fobi, vajinismus gibi hastalıklar tedavi edilirken; artık derin bir mutsuzluk, hayatın anlamsızlığı, hiçlik ve boşluk hisleri, yaşamay ıdeğer bulmama gibi daha derin sorunlar tedavi edilmeye başlandı. Sorunlar derinleştikçe hissedilen olumsuz duygular artmaya, tedavi süreci ise uzamaya başladı.
Günümüzde en sık karşılaşılan sorunlardan biri derin olumsuz duygular ve kontrol edilemeyen davranışlardır. Sebebi anlaşılmayan ve birdenbire gelişen kötülük hali, bazen depresif durumun oluşmasıyla bazen de öfke kontrolsüzlüğünün oluşmasıyla sonuçlanmaktadır. Depresif haldeyken kişi kendini terk edilmiş, boşlukta, hiçlikte hisseder. Hayatın yaşamanın bir anlam ıyoktur. Boğazda düğümlenir alınan her nefes, göğüs bölgesinde ise bir ateş yanar. Bu ateş her nefes alış verişte yakar tüm dünyayı. İçinden çıkılamayacak ve hiç sonlanmayacak bir histir bu, katlanılması oldukça zor olan.
Değersizlik ve yetersizlik duyguları hücreleri sarar, ölümcül bir çaresizlik yaşanır.Boşluktur derinin altında olan tek şey ve buna katlanmak için başka başka eylemler gerçekleştirilir. Normal zamanlarda tercih edilmeyecek şekilde yapılırlar ve anlık iyilik hali oluştururlar. Aşırı yemek yemek, sigara ve alkol kullanmak,gelişi güzel seks yapmak, aşırı spor yapmak vb… Peşi sıra gelen pişmanlık ve suçluluk. Zaman zaman ölümcül bir öfke hissedilir. Katlanılması imkansız olan bu duyguyla başedemeyen kişi öfkesini dışarıya atmak ister. Öfkeli davranışlar,suçlayıcı cümleler ile duygu dengelenmeye çalışılır. Hayatın içinden sadece bir kesittir anlatmaya çalıştığımız davranış şekli. Hissettiğimiz duyguların farklı formları ve sonuçlarında gelişen farklı davranışlar mevcuttur.
Her insanın zor yaşantıları ve duygulanımları vardır. Ancak herkes ne zaman ne yaşadığını ya da yaşadığı şeyin normal olup olmadığını farkedemez ve yaşadığı tüm sıkıntının normal olduğunu düşünür ne yazık ki. Bir grup da çok zorlandığı halde sorununu çözmek için tek adım atmaz. Bizim ulaşmak istediğimiz nokta ruh sağlığını korumayı amaç edinen sıfır noktasından başlayıp, kendinizi tanıma becerisini kazandırıp, hangi davranışı ne zaman yaptığınıza dair içgörü geliştirmenizi sağlayıp, bir sonraki tekrarda kendinizi kontrol edebilme yetkinliğini kazandırmaktır. Sürekli tekrarlanan davranış şekillerini farketmek, bunu yüzlerce kez yaptıktan sonra yeni davranış şekli geliştirmek ve öğrenilen davranışı alışkanlık haline getirmek, danışanın dönüm noktası olmaktadır.
Depresyonda olmasanız da, panik atak yaşamasanız da; yani gözle görünür semptomlar olmasa da derin bir suçluluk, derin bir üzüntü, derin bir umutsuzluk halleri bizim hayatımızı alt üst etmeye yetebilir. Yaşadığınız her ne olursa olsun, kontrol edemiyorsanız, size sıkıntı veriyorsa,çevrenizdekilerle ilişkilerinizi bozuyorsa, yaşamdan keyif almanızı engelliyorsa, gülmek istemiyorsanız isteyip gülemiyorsanız, çaresizlik sizi bataklık gibi içine çekiyorsa, düşünceler içinde boğuluyorsanız, uykularınız bozulduysa, iştahınız kontrolden çıktıysa, öfkeniz sizi her ortamda zor durumda bırakıyorsa,kendiniz için birşeyler yapmanın vakti demektir.
Ruh sağlığınız en az fiziksel sağlığınız kadar önemlidir ve ruh sağlığınızın varlığı fiziksel sağlığınızı korumanızda etkilidir.Sahip olduğunuz hayat sizin hayatınız; başrolde siz varsınız.Yaşadığınız hayattan keyif almayı çıkış noktanız edinin ve mutlu olmak için elinizden geleni yapın. Eğer siz isterseniz RUHUNUZA SAĞLIK gelir ve siz istemedikçe gitmez. Bu konuda destek almak sizi kısa zamanda mutlu sona ulaştıracaktır. Sağlıklı günler…
-

Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği
Kalıp değil bir fikir… Elmas sorguçlu fakir; Açıkta sırrı bakir; Kadın… Çölde kaçan bir serap; Yönü kementli mihrap… Madeni som ıstırap; Kadın… Dipsiz hasrete tuzak; En yakınken en uzak…. Tadı zehrinde erzak; Bir işaret, bir misal. Ayrılık remzi misal. Allah’a yol birtimsal Kadın… Necip Fazıl Kısakürek Kadın… Doğanın dengesi, olmazsa olmazı… Elmanın diğer yarısı. Kadın denince aklıma bunlar geliyor. Bir de Hazreti Muhammed’in “hadis-i şerifi”. Şöyle demiş peygamberimiz: “Cennet annelerin ayağının altıdadır.” Anneler de kadın olduğundan cennete erkeklerden daha yakın olduklarını düşünüyorum. Dişinin bu tartışmasız yüceliği insanlık tarihinin neredeyse başlarından beri hep ikincilleştirilmiş, hatta çoğu kez kimliksiz bir kılıfa sokulmuş. Bu, fizik gücüne dayalı erkek egemenliğinden kaynaklanıyor olmalı. Çünkü erkekte kadının bu mükemmel donanımı yok. Çetin ALTAN bu konudaki araştırmasını “Divanda Kadın” başlığıyla yapmış: “Sanırım erkekler arasında; bizim Osmanlı ozanları kadar, kadınlara ağız dolusu sövüp sayanı pek gelmemiştir. Fazıl Efendi, tüm dünya kadınlarını ayağa kaldıracak bir küstahlıkla yükleniyor kadınlara: Er olan bir ola mı kancık ile Anulur (bir tutulur mu) mu kaçi (keçi)kıvırcık ile Sümbülzade Vehbi Efendi de ünlü kadın düşmanlığıyla sorunu özetliyor: Ne açık göz o pür-efsunlardır Ne başı örtülü mel’unlardır. Neden bu kadar kızmışlardır kadınlara, bilinmez. Oysa geçen yüzyılın ortasına dek; Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısı dışındaki pazarda, neredeyse okkayla satılıyordu fakirler. İmam nikâhını kıyıp, şerbetleri içtikten sonra; ertesi sabah tepen attı da: “ – Testi boş” diye bağırdın mı; yeni gelin, pılısını pırtısını koltuğunun altına sıkıştırarak anasının evine dönüyordu. Ve sen, imam nikâhıyla bir tane daha alıp, ertesi sabah: “ – Testi boş” diye yine bağırabiliyordun. Yahut tutsak pazarına gidiyor, evire çevire her yanına bir iyi baktıktan sonra, beğendiğin bir tanesini alıp, getiriyordun eve. Bir süre sonra da; canın isterse, yine götürüp satıyordun pazarda. Üç beş kuruş üstüne vererek, bir yenisini alıyordun. Bizim Osmanlı edebiyatında, düzyazı geleneği olmadığı için; kimse tutsak pazarından alınmış anne, yahut ninelerinin anılarını yazmamıştır. Eski yüzyıllarda İstanbul’a gelmiş yabancılar yazmışlardır tutsak pazarlarını daha çok. Kadının bu ölçüde kişiliksiz olduğu bir toplumda; yine de ozanların onlara veryansın etmeleri, bilmiyoruz nedendir. Kadınların ise erkekler için söyledikleri hiçbir şey yok. Kendi kendilerine: “ – Allah iki gözünü kör etsin de, süründürsün inşallah” diye beddua etmekten başka… Osmanlı ozanlarının kadına karşı duydukları öfke, insanı şaşırtacak kadar acımasız ve derin. Oysa oyalı, oymalı nice nice aşk şiirleri yazanlar da yine onlardır. Anlaşılan: “ – Hem söverim hem döverim, hem de severim”diye bakmışlar kadına… Çağımızda dahi biraz böyle. Ama hiç değilse eleştiri ve veriştiri, sadece erkeğin tekelinde değil artık. Üstelik gitgide belki de; eskiye inat, sadece hanımların tekelinde olacak.” Aslında kendini üstün gören eril güç oldukça âcizdir dişinin karşısında; çünkü gönendiği tüm varlığını istese de istemese de onun desteğine borçludur. Bunun farkındadır veya değildir, ama fizik gücüyle donanmış yapılı bedeninin ego’su bu kavramı hep göz ardı etmiştir. Bedenî zafiyetine rağmen aslında erkekten çok daha güçlüdür kadın. Fıtri kabiliyetlerinden bahseden Duhamel, onların “erkeklerden daha çok hikmet sahibi olduklarını, ancak daha az bilip daha çok anladıklarını” söyler. Bilim, erkeğe göre ağrı eşiklerinin çok daha yüksek olduğunu saptamıştır onlarda. Hasletleri fazladır. Esneklikleriyle olumlu, doğurganlıklarıyla ve annelikleriyle kutsal; çekicilikleriyle de birer maşuka’dırlar. Tarihe şöyle bir bakarsak, Mustafa Kemal’in dışında ne kadar güçlü lider varsa, hemen hepsinin arkasında bir kadın olduğunu görürüz. Attila ve Cengiz ana erki toplumdan geldikleri için, hatunlarıyla olmalarına rağmen asıl güçlerini annelerinin desteğinden almışlardır. Napolyon’un arkasında Jozefin, Hitler’in arkasında Eva Braun, Arjantin’de devrim yaratan Juan Peron’un arkasında da Eva’yı görürüz. Viktor Hugo “Aşkın bir deniz, kadının o koca deryanın kıyısı olduğunu” söylemiş. Deniz keyfinizi yoğunluğunuzu atmak amacıyla karaya ayak basmakla sürdürüyorsunuz. Bir atasözümüz, “kadının zarf, erkeğin mazruf” olduğundan bahisle, zarfın erkeğin her olumsuz davranışını, her yanlışını massetmesi, kısaca onlara ters gelen her oluşumun “erkeklerin aflarına mağruren” yok edilişini anlatıyor. Mazruf’un“zarfın içine giren” anlamını taşıdığını söyleyelim bu arada. Naturalarındaki “geçim ehli olmak” gibi özelliklerinin yanında, Konfiçyüs’un tespitiyle “Her şeyi affederler, fakat asla unutmazlar.” Bir de bu yanları var kadınların. Atatürk’ün önderliğini yaptığı karanlığa karşı savaş, ölümünden sonra hedefine gidiyor görüntüsü altında yön değiştirmiş; ilkelerinin ışığı saptırılarak eskiye dönüş hızlandırılmıştır. Gün geçmiyor ki, kadına şiddet olayları yaşanmasın. Ülke insanımızın paydaş olduğu bu durumdan arınma şansının olup olmadığının hesabını yapmamız da mümkün görünmüyor. Olumluluk yelpazeleri çok geniş olan kadının savunma güçleri de o nispette fazladır, ancak gelişmişliği bizimki gibi ya da bizden aşağıda olan toplumlardaki kadınlar bunun farkında değiller. Zaten fark edenin de borusunu tıkıyorlar hemen. Halide Edip Adıvar’ın bu konudaki savı şöyle: “Kadınlar kendilerini sevenler için değil, onlara hükmedenler için can verirler.” Bunun “feodal yapının” bir parçası olduğunu görüyoruz. Yaradılışı itibarıyla onu kalıba sokmak çok zordur; meğer kendi isteye… Aksi halde kabullenmiş gibi göründüğü kuralları tersine çevirir. Alexandre Dumas’nın da şöyle bir tespiti var: “Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar” Arkaik çağ düşünürlerinden Publius Syrus da “Bir kadın ya sever ya nefret eder; ortası yoktur.”sözüyle tamamlıyor Dumas’yı. Bir başka yönleri de sevecen, yakınsak ve özverili oluşlarıdır. “Kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, ihtiyarlıkta da hastabakıcısıdır.” Diyor Francis Bacon ve ekliyor: “Kadın, içinde ne kadar çok kadın barındırırsa o kadar çok sevilir.” Yani o “sevgili,arkadaş, anne, ev kadını, aşçı, hizmetçi ve sair unsurları” bünyesinde tutabildiğince çok sevilir. Çünkü bunlar erkekte bulunmayan vasıflardır. “Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı ‘saliha’ kadındır”diyor Hazreti Ömer. Saliha’nın elverişli iyi, uygun anlamlarını taşıdığını belirtelim. Mozart’ın bestesi “Bütün Kadınlar Böyle Yapar” Operasının librettosu da ilginç. Sanırız yazarının kadınlardan beklediği ilgi sürekli tavsiye olunca umutlarını yitirmesine sebep olmuş. Bir bölümünde şu dizeler var: “Her kim ki kadın kalbinden sadakat bekler; O denizi sabanla sürer, Kuma tohum atar, Rüzgârı ağla yakalamak ister” Bu davranışı umduğu kişiyi bulamamasından kaynaklanıyor olabilir; güçlü üreme içgüdüsü belki de mükemmeli beklemesi gerektiğini söylüyor… İspanyol filozof José Ortega Gasset de kadının bir erkekle yakalayabileceği duygusal hazzı şöyle dile getirmiş: “Bir kadının sevgisi, tutkulu kadının yaptığı gibi, içindeki varlığı ilahi bir biçimde teslim etmesi, belki de ussallıkla ulaşılamayacak tek şeydir. Dişi zihninin çekirdeği; kadın ne kadar zeki olursa olsun, us dışı bir güçle yüklüdür. Erkek ussal bir yaratıksa, dişi us dışı yaratıktır. İşte bizim bir kadında bulduğumuz en yüce mutluluk budur.” Lord Byronda bir saplama yapmış kadınlarla ilgili: “Kadınlar hakkında feci olan şey, neonlarla ne de onlarsız yaşanabilmesidir” diyor. Bizce de öyle. Baştan da belirttiğimiz gibi, elmanın diğer yarısıdır kadın. Gazeteci yazar Pakize Hanım da (Pakize Suda) kadınları anlamaya çalıştığını söyleyen bir erkeği şöyle cevaplıyor: “ -Hamamböceğini takip edeceksin! Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken, hiç bir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.” Bunun nedenini çözdün mü, kadınları anladın demektir.” Bu da bir kadın yazarın kadınların anlaşılırlıkları hakkındaki fikri. Geçmişe döndüğümüzde erkek egemen yaşantıya baş kaldıran kadınları da görüyoruz.Bunlardan biri kalemiyle savaş veren Aurora Dupin, müstear adıyla George Sand. Küçük yaşından itibaren babaannesi tarafından yetiştirilen, yaşamını bir süre de manastırda geçiren Aurora erkek egemen ağırlıklı evliliğe ancak bir yıl dayanabilmiş; benliğindeki güçle yaşamını yazar olarak kazanma çabasıyla birçok zorluğu yenerek seçkin bir edebiyatçı olmuştur. Balzac, Flaubert, Musset ve Alexandre Dumas gibi edebiyat tarihinin devlerinden takdir ve destek görmesine ve: “Bir erkeğin kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu”nun söylenmesine rağmen, “Bu şerefin erkeklere ait olduğunu” beyanla onu “Academie Française’e” kabul etmezler. Bu olumsuz kavram,yine sahne almıştır. Ama o aldırmaz. Diri kişiliğinin gücüyle bunun önemsiz olduğunu vurgular. Rus yazar İvan Turgenyev’e yazdığı mektupta şöyle der Flaubert: “Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şevkat olduğunu bilmek için onu, benim tanıdığım gibi tanımak gerekir.” İşte Aurora Dupin… Erkek egemenliğinin yıldıramadığı büyük bir kadın! Diğeri de silahıyla savaş vermiş, Martha Jane Canary. Toplum ona Calamity Jane adını yakıştırmış. Bunun ağzı pis, erkek tarzında viski içip tütün çiğneyen biri; ama mert… ama haksızlığa, hele de toplumsal ikiyüzlülüğe karşı. Silahı da çok güçlü.Bu arada Calamity’nin bela ve pislik anlamına geldiğini hatırlatalım. Geçmiş bu tip kadınlarla dolu. Haydi, gelin de bir erkek olarak takdir etmeyin onları! Yazıyı bir düşünürün tümceleriyle tamamlayalım: “Hayatınız, seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz artar. Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir başka terasa sizi o kadın götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat,yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır… Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.” Zaman zaman akıl erdiremediğim, kimi zaman da ufuklarına ulaşamadığım tüm kadınlara saygılarımı sunuyorum buradan. Gönüllerince kaçamak bakışlar, ilk dokunuşlar, zıplatan yürek çarpıntıları, uyur-uyanık tatlı hayaller yaşasınlar… Kısaca hepsine aşk diliyorum.
