Etiket: Hayat

  • Ayrılığın Gözyaşları

    Ayrılığın Gözyaşları

    Genç kadın gözyaşlarına boğulmuştu. İçindeki tarifsiz sancıyı anlatmaya yetecek kelimeler yoktu adeta. Hıçkırıkları nefesini kesiyordu zaten. Yine de boğulduğu hıçkırıklar arasında çıkarmaya çalıştığı birkaç yarım yamalak cümle pekiştiriyordu acısını. Hıçkırdıkça anlatmaya çalışıyor, anlatmaya çalıştıkça daha çok ağlıyordu. “ Neden, neden bunları ben yaşadım ki, içimi yakıyor onsuzluk” gibi birkaç cümleydi anlaşılan söylediklerine dair. Yanağından süzülen gözyaşları içine akıyordu, içindekileri kusuyordu o yaşlarla.

    Biraz sakinleştikten sonra cümleleri daha anlaşılır hale gelmişti. Terk edilişini, önemsenmeyişini, değersizliğini anlatıyordu bir bir. Hakaretlerle, bir hiç gibi gördüğü amansız muameleyle nasıl hala onu istediğine, onu bırakıp gideni daha saniyesinde nasıl bu kadar özlediğine inanamıyordu. Anlamsızdı duyguları ama yaşıyordu. Küçük düşüşü canını yakıyor ama bu yalnızlığının, terk edilişinin her şeyi küle çevirircesine yakmasından daha fazla olamazdı. Tüm vücudu yara bere içinde kanıyordu sanki ve kanı bitmişçesine soluk bir benizle duygularını anlamlandırmaya çalışıyordu. “Neden?” Neden sevmeyi bu kadar ağır ödüyordu ki? Kendinden verdikçe sevileceğini zannedip tükendiğini hissediyor fakat bununla yüzleşemiyordu. Bu gerçekle yüzleşmek iyice yitirecekti kendine olan saygısını. Tek çıkış yolu buluyordu bu yangını hafifletmeye, o da gideni suçlamaktı…

    Yukarıda genç bir kadının bir ayrılık sonrası hissettikleri anlatılmıştır. Kadın ya da erkek fark etmez, bir insan neden bu kadar yoğun yaşar terk edilişi? Bu yazılanlarda kendinizi bulduğunuz bazı durumlar olabilir. Ayrılıklar, kayıplar her insanı üzer ve depresif bir ruh durumuna sokabilir. Fakat ayrılığa verilen tepkiler bir çan eğrisinin uç noktalarında ise bizi düşündürmelidir. Terk edilme ihtimalinde bile çılgınca çabalar gösteren, kendini yok sayan, kontrolsüz davranışlarla terk durumunun önüne geçmeye çalışan bir insan çan eğrisinin bir ucunda değerlendirilir. Bu yazıda bahsetmek istediğim tam da bu uçtaki kişiler.

    Peki, neden terke dair hissedilen bu yoğun korku ve bunu engellemek için yapılan çılgın çabalar? Hayatının hangi bölümünde olursa olsun bu yoğun, uç duyguları yaşayan bir insan için yapılması gereken erken dönemlerin incelenmesidir. Yeni yürümeye başlayan çocuk için ilk adımları kendi için yaptığı ve birey olmasına hizmet eden şeydir. Ama çocuk bunu ilk defa deneyimlediği için kendi başına yapması mümkün değildir. Yürüme, genetik olarak yapması gereken bir eylem olup psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde anneden (bakıcı sağlayan kişi) ayrılma olarak görülür. Bir iki adım uzaklaşan çocuk adeta bir arabanın benzin alması gibi anneye döner ve yürümeye devam edebilmek için annenin gözlerine bakar ve o hayat enerjisini almak ister. Anne kendi bireysel gelişim durumundan dolayı bilinçdışında çocuğun kendinden uzaklaşmasını tehlike olarak algılar ve çocuğun ihtiyacı olan o hayat enerjisini ister istemez çocuğa veremez. Çocuk ne yapmalıdır? Burada uzaklaşmaya ihtiyacı olan fakat annenin gözlerinden o ışığı alamayan çocuk anneye geri döner. Eğer bir adım daha atarsa anneden hayat enerjisini alamaz ve bu çocuk için psikolojik açıdan ölmek demektir. Ölmek pahasına yürümek, bunu ilk defa deneyimleyen çocuk için zordur. Eğer kendi olursa annesinin onu terk edeceği zihnine oturmuştur bir kere. Bu çocuk büyüyüp kocaman bir insan olduğunda farkında bile olmadığı zihin kelepçesi kendi olmasını engeller, kendi yoktur. 

    Bu yüzdendir bir kişinin ayrılıkta verdiği kontrolsüz tepkiler. Birinin gitmesi ölüm demektir. Nefes alamamak demektir. Yetişkin yaşantısında karşısına çıkan durum ve kişiler anne türevidir. Aslında ilişkilerini o günün koşullarında ve o kişiyle değil, zihninde terk edilme duyguları ile annesiyle yaşar. 

    Herhangi bir ilişkinin kopması bu kişide depresyon, öfke, korku, suçluluk, çaresizlik ve boşluk duygularına yol açar. Bu boşluk duygularına dayanamayan insan kendini uyuşturacak eylemler arar. Kendini başka bir ilişkinin kollarına atmak, cinsellik, uyuşturucu ve aşırı alkol kullanımı, tıkınırcasına yemek yeme, alışveriş yapmak, uyku gibi spektrumun bir ucundan diğer ucuna çeşitli eylemlerle o yok edici duyguların üzerini kapamaya ve kendini iyi hissetmeye çalışır.

    Özet olarak anlatmaya çalıştığım bu kişilik özellikleri, kişinin hayatını zihnindeki kelepçelerle yaşamasına neden olur. Bunu fark etmek atılacak ilk adımdır. İyileşme dediğimiz şey ise kişinin zihnindeki anne ve anne türevlerinin gözlerine bakma ihtiyacı duymadan diğer adımları atabilmektir. Bir ayrılık sonrası yahut kendiniz için yaptığınız bir eylem sonrası gelen yok edici duygulara, uyuşturucu eylemleri yapmadan dayanabildiğimiz kadar dayanmak kişiyi güçlendiren bir şey olacaktır. Yeter ki içinizdeki potansiyelleri fark edin ve hayatı kendi ayaklarınız üzerinde durarak yaşantılamanın keyfine varın. Tüm bunları yapmak burada yazılanlar kadar kolay değildir belki de. Fakat kişinin davranışları ve duyguları üzerine düşünmesi ve sabretmesi bu potansiyelleri yavaş yavaş fark etmesine ve hayata geçirmesine vesile olacaktır. Kendi başınıza yaptığınız eylemler yeterli gelmiyorsa bir uzmana başvurmanız daha nitelikli bir yaşama adım atmanızın önemli bir yoludur. 

  • Depresyon

    Depresyon

    Geçmiş yıllardaki depresyon vakalarının istatistiksel verilerine bir göz atarsanız tedirgin edici bir artışın olduğunu fark edersiniz. Depresyon vakaları 2005’ten bu yana artış göstermekte; hem de her geçen yıl katlanarak. Bu şekilde devam ederse dünyadaki her insanın hayatında en az bir kez depresyon ya da anksiyete bozukluğu yaşayacağı öngörülebilir. Bu hiç de iyi bir haber değil. Bu artışın sebebi ile ilgili olarak birçok kuram öne sürülmesine rağmen uzmanlar arasında fikir ayrılıkları devam etmekte. Hatta bazı otoriteler bu sonuçların günümüzde depresyonun daha kolay tespit edilebilmesinden kaynaklı olduğunu ve önceden bu rahatsızlığın tespiti daha zorken sayının da buna bağlı olarak daha az göründüğünü savunmaktalar. Bazı otoriteler ise kültürel değişimin eseri olduğu konusunda uzlaşmakta. Peki, neler oluyor? Gerçekte bu artışın sebebi nedir?

    İnternet
    İnternet kullanımının yaygınlaşması hayatımızı kolaylaştırmasının yanı sıra ne yazık ki insanlarda aynı zamanda birçok psikolojik probleme de gebe oldu. İnternet bağımlılık yapar. İnternette yapılan mesajlaşmalar ve oynanan oyunlar esnasında elde edilen ödüllendirilme hissi beyinde dopamin dediğimiz mutluluk hormonunun salgılanmasına sebep olur. Dopamin salgılatan çoğu madde (sigara, alkol, çikolata vb.) ya da aktivite genellikle bağımlılık yapar. Dolayısıyla kimyası değişen beynin depresyona yakalanma riski de artmış olur. İnternet ayrıca kendimize vakit ayırmamıza ve dinlenmemize de engel olur. Birçoğumuz işten eve geldiğimizde rahatlamak ve dinlenmek yerine genellikle bilgisayarımıza ya da telefonumuza yöneliriz. Gün içerisinde yorulan beyin duygu ve düşüncelerini organize etmek ya da gün içerisinde yaşanan olayları sentezlemek adına dinlenmeye ihtiyaç duyar. Beynimize bunu yapmasına izin vermediğimiz takdirde ise depresyona davetiye çıkarmış oluruz. İnternetin bir diğer olumsuz tarafı ise bize standardize edilmiş bir mükemmellik olgusu aşılamasıdır. Sosyal medyada gördüğümüz yüksek hayat standartlarına sahip insanların paylaşımları kendi hayat kalitemizi sorgulamamıza sebep olur. Bu da dolaylı ya da direkt olarak memnuniyetsizlik duyguları yaşamamıza sebep olur. Bu durum da beraberinde depresyonu getirebilmektedir.

    Kentselleşme Ve Yaşam Biçimi
    Temiz hava ve dışarıda geçirilen zamanın akıl sağlığımıza olan olumlu etkileri tartışılmaz. Kentselleşmenin bir olumsuz tarafı da insanların doğa ile temasını koparmasıdır. Bu durum insanların rahatlamalarına ve daha sağlıklı bir şekilde yaşamalarına engel olup depresyona yakalanma riskini arttırmaktadır. Kentselleşme beraberinde yalnızlığı ve yabancılaşmayı da getirmektedir. İnsanlar birlerinden uzaklaşmakta bu durum sıkıntılara sebep olmaktadır. Stres de yine kentselleşmenin bir başka olumsuz sonucudur. Trafik, yüksek suç oranları, gürültü ve hayatın koşuşturması gibi etkenler de depresyonun artışına katkıda bulunmaktadır. Her ne kadar günümüz çok yoğun gibi görünse de birçoğumuz masa başı işlerde çalışmakta ya da türlü sebeplerle yeterince hareket etmemekteyiz. Bunun üstüne bir de hazır ve genetiği değiştirilmiş gıdalar ile yapılan sağlıksız beslenme alışkanlıklarını eklersek kalp ve beyin sağlığımız ciddi anlamda zarar görür. Kalp sağlığımız etkilendiğinde beynin ihtiyacı olan oksijen yeterince pompalanmaz. Sağlıksız beslenme aynı zamanda beynin ihtiyacı olan vitamin ve minerallerin yoksunluğuna sebep olur. Tüm bu faktörler beynimizin kimyasını bozarak bizi depresyona açık hale getirir.

    Olumlu Sonuç
    Gidişat çok olumsuz gibi görünse de olumlu olan bir şey var. Uzmanlar her geçen gün depresyonun tanı, teşhis ve tedavisine yönelik birçok yöntem geliştirmektedir. Ayrıca artık günümüzde depresyonun tedavisine yönelik çalışan birçok uzman psikolog ve psikiyatrist bulunmaktadır. Dolayısıyla akıl sağlığımızı korumak ve düzeltmek adına hizmet almamız oldukça kolay hale gelmiştir. Kişiler depresyona sebep olan faktörlerin neler olduğu konusunda bilinçlendikçe hayat şartlarını bu faktörlere göre yönlendirip depresyona yakalanma risklerini düşürmektedirler. 

  • Hayatı Toz Pembe Görebilir Miyiz?

    Hayatı Toz Pembe Görebilir Miyiz?

    Geçenlerde Platon’un bir sözü dikkatimi çekti. “Düşünceli olun, çünkü karşılaştığınız herkes inanın en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor.”

    Bu bakış açısıyla yaklaşmanın hayatı biraz daha kolaylaştırabileceğini düşündüm. Günlük yaşantımızda karşımıza çıkan birçok olumsuz olay oluyor. İnsanlara tahammül seviyemiz günden güne azalıyor. Düşünüyoruz, neden karşımızdaki bunu düşünemiyor diye. Bunu anlamlandırmaya çalışmak yerine hemen suçluyoruz. Çünkü;

    eğitimsiz,

    bilgisiz,

    görgüsüz,

    gibi sıfatların içerisine yerleştirdik mi. Rahatımıza diyecek yok, etiketi yapıştırdık çünkü. Aslında bunu yapmayan insan yok. Bu yaşamın içinden bizi rahatlatan ve birşey üzerine düşünmemizi engelleyen bir unsur. Birileri o istemediğimiz şeyleri yapar ve o içine sokmak istediğimiz kalıplara cuk diye oturur. Ama gözden kaçırdığımız şey Platon’un da dediği gibi o kişilerin de “en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor oluşudur.” Bu demek değildir ki bende bu mücadeleyi veriyorum o da beni anlasın. Bu bizim hayata bakışımızı bir nebze olsun değiştirebilir. Böylece insanlara bir adım daha anlayışla yaklaşabiliriz. Onlara etiketler bulmak yerine, mutlaka birşeyler yaşamıştır ki bu kadar dikkatsiz, özensiz veya kendisini ya da diğer insanların canını riske atacak kadar mantıksız olmuşlardır.

    Bu yaşanılan şeyler ne olabilir?

    Kişiden kişiye değişmek ile birlikte, insanların çocukluğu yetişkinliği adına çok değerlidir. Buradaki çatışmaları, çözümlenmemiş anne baba ilişkileri, üstesinden gelinmeyen bazı meseleler insanları hayata karşı amaçsız ve belki de umursamaz kılabilmektedir. Bu noktada kişiler eğer bunun farkına varabilir ve kendi terapi süreçlerini başlatabilirler ise bu kadar anlayışsız ve çatışmalı bir dünya içerisinde dünyaya bakış açıları ve algıları toz pembe olmaya doğru değişebilir.

    Tabiki buradaki “toz pembe” mecazi anlamdadır. Yoksa hayattaki problemleri tümden yok saymak ve mutluluk denizinde yüzmek sağlıklı olmayacaktır. Buradaki toz pembe anlamı, kişinin karşına çıkan olaylar bağlamında hayata karşı bakışı, olaylara karşı tutumunun biraz daha yumuşak olmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla hayata toz pembe bakabilmek tamamen bizim elimizdedir.

    “Eğer zihnimi değiştirirsem, etrafımdaki dünyayı ve sorunlarını algılayışımı da değiştiririm.”

    Steve Chandler

    Hem kendimize karşı hem de başkalarına karşı biraz daha hoşgörülü, affedici ve sevgi dolu olmak bizi daha mutlu bir bakış açısına götürecek ve belki de toz pembe hayat algısını yaşamamıza yardımcı olacaktır.

    Sonuçta kimsenin acısı kimseninkinden üstün değildir. Eğer başka insanlara karşı bu tutumu benimser isek onlar da bize karşı bu derece hoşgörülü olacak ve sizinle yaşadıklarınızı paylaşacaklardır.

    Konu ile bağlantılı bir video; Martin Seligman-Pozitif Psikoloji

    Bir de kitap; Rollo May- Kendini Arayan İnsan

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Son zamanlarda sizde dikkat ettiniz mi kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. Yediden yetmişe herkeste memnuniyetsizlik var. Peki, ne zaman nasıl bu hale geldik? Ne ara sohbetlerimizin konusu değişti, günlük hayat ile yakınmalar, hayal kırıklığı, mutsuzluklar… İpin ucu ne zaman kaçtı bilen yok. Hayatından kaç kişi memnun? Şöyle etrafıma baktığımda trafikteki sürücülerin yüz ifadeleri, sokakta yürüyen kişilerin çatık kaşları, çalışanların asık yüzleri, selamlaşma kültürünün yavaş yavaş son bulduğu, çoğu zaman selam verdiğinizde karşılık alamamanız. Teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi unutmak evet memnuniyetsizlik kendi içimizde bir hastalık gibi yayılmaya başlıyor.

    “Eskiden daha mutluyduk” sözlerini çok sık duyuyorum. Eskiden insanlar daha sıcakkanlıymış, örf ve adetlerine daha uygun yaşarlarmış. Komşuluk kavramını eskilerden öğrenmedik mi? Boşuna söylememişler “Ev alma komşu al” diye. O zamanları özleyen kaç kişi var. Ve ya şuan kapı komşusunu tanıyan selam veren samimiyet duygusu içeren, toplumsal kültür kavramını yaşayan kaç kişi var. Sabahları asık suratla açılan bir kapı merdivenlerden koşarak inen komşun…

    Çoğu zaman tanık oluyorum; İstediğim hiçbir şey yolunda gitmiyor diye yakınanlara. Şöyle örnek verelim; sürpriz yapmayı çok seviyorsunuz. Çok sevdiğiniz aile bireyi, eşiniz ve ya dostunuza küçük küçük hediyeler aldığınızı ve her defasında aldığınız hediyeye olumsuz tepki vererek memnuniyetsizlik gösterdiği bu tavır karşısında bu hareketinize devam edebilir misiniz? Bence hayır hevesiniz kırılır. Hatta düşünürsünüz ilk zamanlarda çok beğenirdi şimdi ne oldu diye. Şimdi ne mi oldu istekler arttı,  küçük şeylerden mutlu olamıyoruz. Hayat tam olarak böyle. Hayatın size sunmuş olduğu hediyeyi olumsuz karşılarsanız hayatta size güzelliklerini sunmaktan vazgeçer. Önce küçük bir ev yeter dersiniz. Sonrasında arabada olsun, sonra daha büyük bir ev son model bir araba bu isteklerin sonu hiçbir zaman bitmeyecek. Yaşam döngüsü dediğimiz şeyde tam olarak bu. Her şeyin tüketim sınırı var ama bizim gözümüz hep daha da olsun da olacak. Evet, oldukça can sıkıcı olmalı o zaman hep birlikte bir düşünelim. Giderek yabancılaşmadan bu duruma nasıl engel olabiliriz.

    İlk adımımız duygular olsun mu? Evet, samimiyetini yitirmemiş duygular. Değinmek istediğim tam olarak bu; duygularımız, ne hissettiğimiz. Gerçekten ne hissettiğinizi bilmek sizi bir adım ileriye taşıyacaktır. Şimdi diyeceksiniz çok şey değişti diye. Katılıyorum hayat koşulları değişti, sosyal-ekonomik düzen farklılaştı, yaşam mücadelesi ortaya çıktı fakat memnuniyetsizliğin temel kaynağı hayatın getirmiş olduğu olumsuzluklardan öte bizlerin yaşama karşı sergilediği tutumdur. Dünya biz insanların yansımalarından oluşur. Siz nasılsanız, sizin düşünceleriniz nasılsa çevrenizde gördüğünüz her durum siz öyle olduğunuz için öyledir. Siz değişmedikçe hayat aynı olayları farklı kişilerle tekrar önünüze serecektir. Ta ki siz kendinizden memnun olup, hayat beklentilerini en aza indirip kendinize gülümseyip adım atana kadar. Bizi biz yapan duygularımızın bizden kopup gitmesine müsaade etmeyelim. Çünkü duygu insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden biridir. 

    Sorunsuz bir hayat yok evet. Bu dünyada yanlış giden yeterince çok şey var. Ama kendinizi buna şartlayarak yaşamayın. Düşünce biçimine baktığımızda sorunun temelinin aslında biz olduğunu fark edebiliriz. En büyük sorunumuz duygularımızı tanımlayamıyoruz. Kendinizi olduğunuzdan daha farklı göstererek mücadele edemeyeceğinizi bilin. Hayatın aksiliklerine inat pozitif düşüncelerinizi hayata sunun. Eminim bir gün hayat savaşmaktan yorulacaktır. Duygular karın doyurmuyor olabilir fakat ruhunuzu doyuruyor ve buda başarının en büyük sırrıdır.  Yapılan araştırmalara göre; mutlu insanlar daha çok para kazanıyor, işlerinde sosyal çevrelerinde daha başarılı oluyor. Mutlu olmayı, tebessüm etmeyi zorlaştırmayalım. 

    Haber bültenlerinde öfke patlaması yaşayan insanlardan tutunda, gözünün üstünde neden kaş var diye kargaşa ortamı oluşturan bir topluluk haline geldik. Buna dur demenin vakti geldi. Duygularımız elden gidiyor. Hadi bana yardımcı olun birlikte bir şeyleri aşalım. Bunun için öneriler benden uygulamak hepimizden.

    • Duygularımızı ifade etmenin ilk adımı duygularınızı iyi tanımaktan başlar. Mesela olumsuz bir durum yaşadığınızda öfkenizi nasıl hissediyorsunuz. Kimisi midesinin kasıldığını hisseder, kimisi yüzünün kızardığı. Bunları bilmek o an ki durum içerisinde size yol gösterir. Olumsuz duygu yaşadığınızda öfkelendiğiniz zaman kendinize sorun. Öfkenin altında yatan başka ne duygu olabilir. Belki sadece üzgün olabilir misiniz, belki geçmişinizde yaşadığınız olayın bir benzerini yaşadınız adı korku mu öfke mi önce ona karar verelim.

    • Karşınızdaki kişiye iletmek istediğiniz mesajı net ifadelerle ve karşınızdaki kişinin anlayabileceği ona uygun bir ifade biçimi seçmeliyiz.

    • Karşınızdaki kişi sakinliğini koruyamıyorsa size düşen görev ortam sakinleşince konuşmak olacaktır. Çünkü öfkeli birisine bir şeyler anlatmak sizi fazlasıyla yorabilir.

    • Soğukkanlı ve sakin bir iletişim yolunu tercih edin.

    • Memnun kalmadığınız noktada durup düşünün neden memnun değilim? Kişiden mi yoksa kendi içinizde yaratmış olduğunuz memnuniyetsiz durumdan mı? 

    • Sorun yaratmaktansa sorun çözmeye odaklanın. Ve bunu KONUŞARAK sağlayın.

    • Hiç kimse toplu taşıma araçlarında saldırgan hareketler içerisine girip, arkadaki araba çok yakınımdan geliyor diye veya iş yerinde eleştirildi diye dövmeye veya öldürmeye kalkışamaz. 

    Yaşamın elde tutulur taraflarından bakmaya çalışmak size zor gelse de hayat böyle deseniz de önce ruhunuzu doyurun. Sizin şekillenmenize göre hayat şekillenir. Öfke kontrolü, memnuniyetsizlik, tahammül edememe, mutsuzluk gibi olumsuzlukları olumlu hale getirmek sizin elinizde. Kendinize bu iyiliği yapın. Toplum olarak hassas bir yapıda olabiliriz bu hassasiyeti insan ilişkilerinde de korumak gerekir. Unutmadan şunu da eklemek istiyorum; sevgi, saygı ve şefkat konularında daha cömert olun. Karşılığınızı alamadığınız zamanlar elbet olacak fakat şunu unutmayın ki siz kendinizi arınmış olarak hissedeceksiniz huzuru kendi içinizde yaşayacaksınız. Tabularınızı yıkın!

  • Othello Sendromu

    Othello Sendromu

    Hepimiz hayatımızın bir döneminde hayatımızdaki insanları (aile bireyleri, eş, sevgili, arkadaş vs.) kıskanmış ya da onların hayatındaki bir olguya gıpta etmişizdir. Bu bir karakter özelliği, kariyer, maddiyat gibi kendi hayatımızda olmasını istediğimiz şeylerle ilgili gıpta olabilir.

    Tüm bunların yanı sıra kıskançlık denilince akla genelde ilk olarak partnere karşı duyulan kıskançlık duygusu gelir. İlişkilerde kıskançlık dozunda oldukça normal hatta heyecanı yüksek tutmak için biraz gereklidir. Ancak kıskançlığın dozu artıp patolojik bir rahatsızlığa dönüşünce hayat sizin hem de partneriniz için kabus olabilir.

    Patolojik kıskançlık olarak da bilinen Othello Sendromu (OS) özgüven eksikliği ve yoğun kaybetme korkusuna bağlı ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. OS olan kişilerde partneri aşırı kıskanmanın yanında, partneri kısıtlama, sözlü hatta fiziksel şiddete başvurmaya kadar giden davranışlar görülür.

    Othello Sendromu’nu diğer kıskançlık türlerinden ayıran özellik kişinin bu kıskançlığı sadece partnerine karşı duymasıdır. Kişi partnerinin dışındaki sosyal hayatında herhangi bir kıskançlık belirtisi göstermez hatta çevresine de son derece uyumludur. Ancak partnerinin de bulunduğu ortamlarda hem partnerini gözlemlemekten hem de partnerini kısıtlamaktan dolayı hiçbir keyif alamaz. 

    Kıskançlığın şiddeti zamanla ‘nereye gittin? nerede kaldın? kimlerleydin?’ gibi sorulardan, bu sorulara verilen cevaplara inanmamaya doğru artar ve akabinde öfke nöbetleri belirmeye başlar. Bir süre sonra partnerini eve kapatır, teknoloji ile bağlantısını keser, takip edemediği zamanlarda gizli kamera ya da kayıt cihazı bile kullanmaktan çekinmez. OS ilişki bittikten sonra da devam eder. OS olan kişiler genelde partnerleri tarafından terk edildiği için bunu bir çatışma haline getirir. Ayrıldıktan sonra bile partneri takip eder, çeşitli yollardan rahatsız eder ve maalesef şiddet gösterir hatta cinayeti bile düşünür. 

    OS olan kişilere bakıldığında özgüven eksikliği, yetersizlik duygusu, kaybetme korkusu, çocukluk çağında yaşanmış terk edilme travması veya yine çocukluk çağında ebeveynler tarafından aşağılanma gibi birçok özellik görülmektedir. 

    OS bazı durumlarda ilaç tedavisiyle ancak mutlaka psikoterapi desteği ile tedavi edilmelidir. Tedavinin en önemli yanı kişinin kendinde olan bu rahatsızlığın farkında olmasıdır. Nitekim patolojik kıskançlığı olan kişiler çoğunlukla sorunun kendinde olmadığını, kıskançlığının partnerinin davranışlarından ötürü olduğunu söylerler. 

    İkili ilişkideki en önemli şey tarafların karşılıklı olarak birbirlerine güvenmesi ve birbirlerini özgür bırakmasıdır. Partnere bağımlı değil bağlı olmaya çalışılmalı ve eğer ilişkiyi zedeleyen kıskançlık durumu varsa mutlaka yardım alınmalıdır.

  • Romatoid artrit hastası nasıl yaşamalıdır?

    Romatoid artrit hastası nasıl yaşamalıdır?

    Bir süre önce ellerinde ve ayaklarında ağrılar başlayan bir hastamızın, bu derdine çare ararken duymaya başladığı “sende iltihaplı romatizma var” sözleri ile içini bir endişe kaplamaya başlamıştır. Nihayet bu teşhisi açıklayacak veya doğru olup olmadığını söyleyecek Romatoloji uzmanına ulaştığında da, hastalığının “Romatoid Artrit” olduğunu öğrenir. Derhal eve gidilerek internete bakılır ve aman Allah’ım o nasıl bir hastalık öyle, insanı sakat bırakan, eklemleri yakan ve yıkan. İşte o an hastamızda tam bir çöküş başlamıştır. Konu-komşu ve eş-dost da bu kederi arttıracak ne kadar cümle varsa söyler sanki kendisine……

    Evet, sıklıkla böyle başlar bu hikaye ve maalesef bu, çok kötü bir başlangıçtır. Kötülük hastalığın kendisinden çok, uzun bir mücadeleye başlamak üzere olan bir insanın, moralinin sıfırlanması ile alakalıdır. Yıllarca sürecek bir savaşa giriyorsunuz ve girerken de, ben bu savaşı kesinlikle kaybedeceğim diye şartlanıyorsunuz. Zaten bu düşünce içimize yerleştiği anda bu engeli aşmanız neredeyse imkansız hale gelmiştir.

    Yeni ve pek çok sayıda ilaç hayatımıza girmiştir artık. Bir yandan ağrılı eklemler ve düşük bir hayat kalitesi, öte taraftan kırılmış umudumuz, şaşkınlık içerisinde pek çok kişiye danışmak için çırpınışımız ve azalan sabrımız işimizi daha da zorlaştırmaktadır. Zamanla evdekiler de yorulmaya ve huzursuzlanmaya başlar sanki ve her şey üzerimize gelir. Her kafadan bir ilaç, doktor ve şehir tavsiyesi yağmaktadır artık….

    Peki ne yapmamız ve gerçekten nasıl yaşamamız gerekir. Bugün için aşağıdaki cümleleri hafızamızın özel bir yerine iyice yerleştirmeliyiz:

    Romatoid artrit artık tedavi edilebilir bir hastalıktır.

    Bu tedavinin doğru netice verebilmesi için düzenli ve kesintisiz olması şarttır.

    Tedavideki en ufak bir değişiklik bile, Romatoloji uzmanından habersiz yapılmamalıdır.

    Tedavi hastaya özel olduğu için, bazen kişiye göre doğru ilaçların tam olarak kararlaştırılması birkaç ay sürebilir.

    Tedavide en önemli aktör, güçlü ve inancını koruyan bir hastadır.

    Bilinçsiz ulaşılan ve seçilmeden alınan kirli bilgiler (internet, eş-dost tavsiyeleri) çoğunlukla zarar verir.

    Bu hastalığa ait özel bir diyet türü yoktur. Ancak ideal vücut kilosunu korumak önemlidir.

    Sigara mutlaka bırakılmalı ve düzenli bir hayat planlanmalıdır.

    Yeni teşhis almış da olsa veya eski bir Romatoid Artrit hastası da olsa hayatımızın bazı düzenlemelere ihtiyaç duyduğu kesindir. Dışarıdan nasıl gözükürse gözüksün, şiş ve ağrılı bir eklemin içinde kıyametler kopmaktadır. Hiçbir şey olmamış gibi, o eklemi zorlayarak hayatımıza devam edemeyeceğimizi, öte yandan da hayatın devam ettiğini ve hayattan kopmamamızın önemini kavramamız şarttır. Bu noktada tavsiyelerimizi, hastalığın şiddetli ve hafif olduğu zamanlara göre yapalım.

    Eğer şiddetli bir hastalık dönemi yaşıyorsak:

    Problemli eklemimizin istirahati sağlanmalıdır. O eklemi yormayarak bunu başarabiliriz. Örneğin dizde şişlik varsa yürümeğe zorlamak, merdiven, çömelme hareketi ve dizi katlayarak iş yapmak son derece yanlıştır. Eğer el parmaklarımızda şişlik varsa, elimizi dinlendirmeye çalışmamız gerekir.

    Şiş eklem bizim için sıcak eklemdir. Dolayısıyla sıcaktan uzak durmamız gerekir. Sıcak su banyoları, kaplıcalar sakıncalıdır. Aksine aktif dönemde soğutma yani aralıklarla buz uygulaması yapılabilir.

    Sıfır hareket de yanlıştır. Eklemi rahat ettirmeye çalışmak doğru ancak bu dönemde bile kas kuvvetini korumak ve eklem bütünlüğünün devamlılığı ve katılaşmayı önlemek için, pasif egzersizler ve yumuşak hareketler yapılmalıdır.

    Eğer hastalık sakin dönemde ise:

    Bu dönemde de eklemler zorlanmamalıdır. Ancak günlük aktivite daha fazla yapılmalıdır. Su ile uğraş gerektiren işlerden hep kaçınılmalıdır. Çamaşır ve bulaşık makinesi hayatın vazgeçilmez yardımcılarından olmalıdır.

    Sıkma, bükme, el bileklerine direnç uygulama da kaçınılması gereken yöntemlerdir.

    Eller, ince hareketlerle yorulmamalıdır. Uzun süreli eklem yorgunluğundan hala kaçınılmalıdır.

    Fazla kilolardan kurtulmak için bu dönem değerlendirilmelidir.

    Fazla basamaklı ve merdivenli evler imkan varsa değiştirilmeli, asansör kullanılmalıdır.

    Tarla, bağ bahçe gibi yumuşak toprakta yürümek diz eklemlerini zedeleyici olabilir, kaçınılmalıdır.

    Yine her hangi bir özel diyet bulunmamaktadır.

    Mevcut tedaviler özellikle yeni tanı alan veya son 10 yıl içinde aksamadan ve hasarsız olarak bugüne kadar getirilebilmiş hastalarda daha da etkindir. Ancak sakatlık oluşmuş hastaların da bu durumları göz ardı edilmemelidir. Eğer eklemlerde sakatlık gelişmişse:

    Elleri kapatırken aralık kalıyorsa, eller tutma görevini yerine getirirken zorlanabilirler. Cisimleri kalınlaştırmak rahatlık sağlayacaktır. Örneğin bir kalemin etrafına sarılan bez veya uygun bir plastik hortum ile daha rahat kavrama sağlanabilir. Benzer şekilde uygulama yemek yerken de yapılabilir. Bugün için artık özel üretilmiş yardımcı cihazlar bulunmaktadır.

    Fermuar gibi ince demir/plastiklere, kalın çengelli iğneler takılarak daha kolay tutulması sağlanabilir.

    Uzun saplı çatal, kaşık temin edilebilir.

    Yürüme alanlarında ayağın takılmasına neden olabilecek eşik, halı, gibi şeyler kaldırılmalıdır. Görme kusuru varsa, uygun gözlük alınmalıdır.

    Evlerde ıslak ve kaygan zeminler olmamalı, varsa önlem alınmalıdır.

    Tuvalette uygun destek demirleri olmalıdır.

    Sonuç itibariyle, hayat devam etmektedir ve kimin karşısına neyin ve ne zaman çıkacağı ise her zaman sürprizdir. Bugün bize düşen görev hastalığımızı kabullenmek, ümitle ve inançla hayatımıza devam etmek ve modern tıbbın bizlere sunduğu imkanları sonuna kadar zorlamak olmalıdır.

  • Belirsizlikler Kaygılar

    Belirsizlikler Kaygılar

    Ruh halimizi en çok etkileyen fakat hayatımızın olmazsa olmazlarından olan normal bir davranış şeklidir belirsizlik. Hayatımızda ne yapmamız gerektiğini, ne zaman ne olacağını, hayatımız süresince nelerle karşılaşacağımızı bir kahin misali biliyor olsaydık hayat hepimiz için kuşkusuz amaçsız, idealsiz ve sıkıcı bir hal alıyor olurdu. Hangi üniversiteden mezun olacağımızı, kiminle evlenip kaç çocuğa sahip olacağımızı veya evlendiğimiz kişiden ayrılıp ayılmayacağımızı, öleceğimiz tarihi kısacası hayatımız ve çevremizdeki insanların hayatıyla ilgili olacakları bildiğimizi hayal edin. Muhtemelen bir çoğumuz için hayat daha mutsuz, umutsuz, hedefsiz ve amaçsız bir hal alacaktı. Ne yaşayacağımızı bildiğimiz için belki de yaşayacağımız olaydan keyif almaz, heyecan duymaz, ilgisiz bir hal alırdık.?Hepimizin hayatında belirsiz kaldığımız konular vardır. Bunların bir bölümü rutin hayatımızda yaşadığımız belirsizliklerdir. Bugün günüm güzel geçecek mi?, sabah işe gitmek üzere evden biraz geç çıktığımız zaman acaba otobüsü kaçırdım mı ya da trafik nasıldır? Yemeğe misafirimiz geleceği zaman acaba yemeğin tadını tutturabilecek miyim? Evimi temizleyebilecek miyim gibi. Bunlar hepimizin hayatında rutin halinde yaşadığımız ve hayatın akışına çoğuk ez bırakabildiğimiz, çoğu zaman yaparken stres bile duymadığımız belirsizliklerdir. Bunlar dışında bir de hayatımızda her zaman karşılaşmadığımzı ve bizi gerçek anlamda rahatsız edebilecek, geleceğimizi etkileyecek belirsizliklerimiz vardır. Üniversite giriş sınavı veya onun sonucunu beklerkenki belirsizliğimiz. Vücudumuzda bir kitleyle karşılaştığımız zaman kanser olup olmadığmıza dair soru işaretlerimiz ve hatta doktor raporu gelene kadar yaşadığımız stress. Geçmişte sevgilisini aldattığını bize anlatan bir sevgiliye karşı kuşkucu bir yapı sergilememiz, kafamızdaki soru işaretleri, ‘’beni de aldatacak mı?’’ gibi hayatımızda alışılagelmiş olmayan belirsizlikler ilk verdiğim örneklerden daha farklıdır ve hayatımızın gidişatını akış yönünü değiştirecek durumlar olabilmektedir.

    Belirsizlikler kaygıları doğurur. Bir konuda uzun süre belirsizlik yaşadığımız zaman kaygılarımız kuşku şüphecilik ve paranoyalarımızı tetikler onlar da bir takım psikolojik rahatsızlıkları doğururlar. Az önce verdiğim örnekte olduğu gibi, ‘’daha önce aldatmış, şimdi beni de aldatır mı?’’ şeklinde belirsizlik yaşadığımızda, şüpheci bir hale bürünebilir, eşimiz eve geldiği zaman kıyafetlerini koklayabilir, ortak bir arkadaşımız varsa gittiği yerlerde telefonla saat kaça kadar oradaydı şeklinde ağzını arayabiliriz. Karşı taraf biraz erken kalkmışsa veya bır baskasının parfümünü kullanmıssa paranoyalar oluşturabiliriz ‘’kesin bir kadınla birlikteydı ve beni aldattı’’ gibi düşünceler doğurabiliriz. Belirli bir süre sonra bu paranoyalara inanıp kafamızda kurduklarımızı eyleme dökerek eşimizle tartışabiliriz. Bu süreç sağlıklı bir süreç değildir ve bir uzmana danışmak en sağlıklısı olacaktır

  • İşsizlik Depresyonu

    İşsizlik Depresyonu

    Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

    Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

    İŞSİZLİK DEPRESYONU

    Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı eleştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

    Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta var olma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

    İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

    Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

    İŞSİZLİK ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA FAZLA ETKİLİYOR

    Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde var olma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının var olma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

    İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

    Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da baş gösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

    BÜTÜN HAYATINI İŞ ÜZERİNE KURANLAR DAHA AĞIR BİR DEPRESYON YAŞAR

    Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder. Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

    Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

    İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptığımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.

  • İnsülin direnci olan bir annenin hikayesi

    Genç kızken çok ince, alımlı, arkasından baktıran duru bir güzelliğe sahipti. Hayat devamlı devinim halindeydi, hergün başka bir değişikliğe gebeydi, onun hayatında olduğu gibi. Güzel bir evlilik yapmış ilk çocuğunu daha 22 yaşındayken doğurmuştu, 2 yıl sonra yeni bir bebek sonra bir yenisi daha. Hayat çocukları ile daha güzeldi ama gebeliklerinde vücut hatları değişmiş, gebelikte aldığı kiloları bir türlü verememişti. Şimdi de kendine ayıracak vakit bulamıyordu. Çocuklarının ihtiyaçları büyük kızının okul hayatı, eşinin yoğun iş temposu derken bunlardan en çok etkilenen o ve giderek artan kilolarıydı.

    Bir gün çevresinde çok tavsiye edilen, bu konuda deneyimli bir Doktora (Naçizane ben oluyorum 🙂 ) gitmeye karar verdi. Artık açlığa tahammül edemiyordu, sık sık tatlı tüketmek istiyor, düzenli yemek yiyemesine rağmen kiloları gün geçtikçe artıyordu. Bir türlü doygunluk hissi gelmiyordu. Doktorunun sorduklarına içtenlikle cevap verdi. Doktorun bir sorusu aklından çıkmadı. Genç kızken 175 boy ve sadece 56 kiloydu şimdi ise geçen 10 yılda tam 25 kilo almıştı. Doktoru onu ayrıntılı muayene ettikten sonra bazı tetkikler istedi birkaç gün sonra sonuçlarla görüşmek üzere randevulaştılar. 3 gün sonra sonuçlarını aldı.

    Hayatını etkileyecek önemli bir hastalık çıkmadığı için çok rahatlamıştı. Evet insülin direnci vardı ama dikkatli olursa tamamen düzelbiliyordu.Az bile yese kilo almasının sebebi buymuş. Eğer gecikseymiş kiloları artıkça şeker hastalığı oluşma riski artacakmış. Uygun yiyecekleri düzenli yemesi gerekiyordu. Doktoru glisemik indeks diye bir şeyden bahsetmişti gıdaların şekeri yükseltme düzeyi imiş. O gıdaları uygun miktarda tüketmesi gerekiyormuş, ara öğünlerini ihmal etmemeli, gerekirse çocukları da beraber alıp hergün en az yarım saat yürüyüş yapmalıymış. Doktoru, hedefinin 6 ayda kilosunun %10 u vermesi gerektiğini söylemişti.Bu da çok önemliydi:çünkü daha önce yaptığı diyetlerde kilo veremediğini düşünüp yarı bırakmıştı. Halbuki 6 ayda 8 kilo verme hedefi hem gerçekçi idi hemde kolayca hedefine varabilirdi.

    Fazla kilolarınızla mücadeleyi ertelemeyin.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı