Etiket: Hata

  • Seçim-lerimiz

    Seçim-lerimiz

    ✔️Seçimlerimiz bizi yansıtır aslında, neden onu değil de bunu dinlediğimiz, neden macera değil de dram sevdiğimiz gibi…. seçimlerimizi oluştururken hayatımızı da oluşturmaya başlarız. Gün gelip çocuğumuz olduğunda onun da seçimlerini yapacağımızı sanırız ?

    ✔️Sanki çocuğumuz bizim uzantımızmış gibi, sanki bizim izimizde gitmesi gerekirmiş gibi düşünürüz ve de yanılırız. Her çocuk çeşitli mizaç özellikleriyle dünyaya gelir bizim de geldiğimiz gibi. Bunun en …iyi örneği aynı anne babadan dünyaya gelen çocukların birbirlerinden çok farklı özelliklerinin olması. Neyse ki öyle, yoksa tek tip olsak hayat çok sıradan olurdu diye düşünüyorum

    ✔️Görünüşlerimizi tektipleştirmeye başladığımız gibi hayatlarımızı çocuk yetiştirmemizi de aynılaştırmaya başladık. Hem piyano hem bale hem yüzme kursuna gitsin matematikten geride kalmasın; sosyal olsun-başarılı olsun-çekingen olmasın ama çok da fırlama olmasın-yaratıcı olsun-kimseye vurmasın ama ezik de olmasın….. Tanıdıktır hepimize bu beklentiler

    ✔️Nasıl ki ütümüzün saçımızı kurutmasını beklemiyorsak, içe dönük mizaçlı çocuğumuzun sınıfın en popüler ön dışadönük çocuk olmasını da beklememeliyiz. Bu şu demek değil tabi ki, bırakalım çekingen kalsın değil ancak çocuğun kişilik özelliklerine saygı duyarak beklentimizi ayarlamamızdan bahsediyorum. Onun varolan özelliklerini hesaba katmaktan bahsediyorum.

    ✔️Saygı demişken; evet çocuklarımıza çok saygılı davrandığımızı düşünmüyorum. Sporla uğraşma derslerinle ilgilen, üniversite sınavına kadar sevgili yok aman ha ‼️yalan söylemeler kandırmacalar derken ergenliği arapsaçına döndürüyoruz. Mesela hangimiz ergenken duygularımıza müdahale edilsin isterdi, kaldı ki müdahale edilebilir bir şey mi?

    ✔️Başkasının tecrubesiyle öğrensek sanırım hatasız bir yaşamımız olurdu. Ancak maalesef kendi tecrube ettiklerimizden yola çıkıyoruz. Bu süreçte kendimizi tanıyoruz ve belki bazen aynı hatayı tekrarlamak pahasına. Kendi hatalarımızın üzerini örtüp, sonra çocuğumuza dönüp ‘o zaman şartlar öyledi sen böyle bir hata yapmayacaksın’ demek kulağa çok gerçekçi gelmiyor haliyle. Çocuğumuzun seçimlerinde de hatalı seçim yapmasına, bu uğurda bazen üzülmesine, sonra hatasından ders almasına-bazen alamamasına müsade etmemiz gerekiyor. Sonuç olarak biz çocuklarımızın sahibi değiliz, ancak iyi birer rehber olabiliriz. Dayatmak yerine fikirlerimizi paylaşabiliriz.

  • Elalem Ne Der? Korkusu

    Elalem Ne Der? Korkusu

    Aman bu saatte tek başına dışarı çıkma ‘elalem ne der?’

    Bu elbiseyi mi giyeceksin ‘elalem ne der’?

    Erkek adam böyle mi yapar sonra ‘elalem ne der?’

    Bak elalemin çocuğuna sen daha otur.

    Bir elalemdir tutturmuş gidiyoruz. Hep bir şeyler söylüyor. Eleştiriyor. Hiç susmuyor. Toplumumuzun kronikleşmiş bireyi ‘elalem’. Yukarıdaki cümleleri ve daha nicelerini duymayan yoktur aramızda. Hep bir elalem konuşuyor,bizi ayıplıyor ve biz utanıyoruz. Sonra da o elaleme göre davranışlarımızı,söylemlerimizi düzenliyoruz.

    Ama Neden ?

    İşin gerçeği elalem dediğimiz şey aslında toplum,çevre, sosyal grup. Her toplumun kendisine göre normları,kuralları,inançları,yaşam biçimi vardır. Sosyal varlık olan biz insanlarda Abraham Maslow’un tabiriyle ait olma gereksinimi içerisindeyiz dolayısıyla toplumla iç içe olma durumundayız.  Bu ihtiyacın karşılanması için de zaman zaman ve belkide çoğunlukla başkalarını mutlu ederek bir topluluğa dahil olabileceğimizi düşünüyoruz. Çünkü insanlara yadırgayacakları duyguları yaşatırsak bizden uzaklaşacakları gibi çokta gerçekçi olmayan bir inancın peşine düşüyoruz.

        Aslına bakarsanız bu elalem dediğimiz şey her zaman çokta kötü bir şey değil. Bizlerin geçmişte yapmış olduğu hataları tekrarlamasını engelliyor. Sonuçta elalem’in bir kural ve çerçevesi var ki çoğu zaman fayda sağlar çünkü toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmiştir bu kurallar. Ancak bu elalem’in ne diyeceği korkusu zihnimizi bulandırmaya, içimizi daraltmaya başlıyorsa burada bir problem var demektir. Çünkü bu korku yükseldiği zaman kendimizi elaleme muhtaç ve güvensiz hissediyoruz. Böylece ya başkalarına göre yaşamaya başlıyoruz ya da insanlardan uzaklaşıyoruz. Sonuç olarak kendimize olan saygımızı kaybediyoruz ve sosyal olarak yabancılaşarak ötekileşiyoruz.

        Benim Elalem korkum var mı ?

       Yapmak istemediğin şeyleri yapıyor ve bu yüzden içerleniyorsan, ne istediğini bilmiyorsan ya da hiç bu konu üzerine düşünmediysen, gerçekten inanadığın şeyleri ifade etmekten korkuyor/çekiniyorsan, insanlardan kaçınıyor veya hoşlanmadığın insanlarla vakit geçirmek durumunda kalıyorsan, karar almakta zorlanıyorsan, sürekli insanların senin yanında üzgün sıkılmış olduklarını hayal ediyorsan ELALEM  NE DER? korkusu yaşıyorsun demektir.

       İyi haber şu ki bu korkuyu yaşıyor olmanın tek sorumlusu sen değilsin. Çocuklarını; böyle davranırsan kimse seni sevmez, bak falancanın kızı şurayı kazanmış sen daha otur, hiçbir şeyi beceremezsin, cahilsin vs… gibi öz güven kırıcı söylemlerle yetiştiren aileler bu durumun paydaşı. Kötü haber bu durumu sürdürüyor ve çözmüyor oluşun seni bu paydaşa ortak yapıyor.

       Peki bu durumdan nasıl kurtulabilirim ?

       Öncelikle diğer merkezci olmaktan vazgeçmelisin. Merkeze kendini almalısın. Bunu başardığında insanlar seni sen olduğun için kabullenmiş olacak, onlara göre yaşamış olduğun için değil. Bunun bir diğer avantajı da hata yaptığında  durumu kabullenmek senin için daha kolay olacak çünkü bu senin kendi tercihinle yapmış olduğun bir hata. Oysaki başkalarına uyum sağlamak için yapacağın bir hatayı kabullenmek bu kadar kolay değildir. Çünkü başkaları için hata yaptığında keşke der, pişmanlık duyarsın ama kendi hataların sana büyümeyi öğretir. Başkalarını daha kolay affetmeni sağlar. Bazen yaptığın hatalar başkaları tarafından yanlış anlaşılabilinir. Eğer hata kendi şahsi hatan ise iyi niyetini kalben hisseder, iç huzura daha kolay kavuşabilirsin. Zihinsel olarak daha rahatlarsın ve elalem ne der diye kaygılanmaktansa kendine odaklanırsın.

      Diğer merkezli olmanın getirdiği bir diğer sonuç ise sen başkaları için ne kadar iyi olursan ol, ne kadar çaba harcarsan harca seni olumsuz söylemlerle yargılayabilirler ve herşeyi yapmış olmana rağmen nerede hata yaptığını düşünür durursun. Yeri gelir kendini kullanılmış  ve değersiz hissedersiniz. Aslında problem insanlarda değildir. senin onlarla seni sevsinler, yargılamasınlar diye kendinden ödün verdiğin bir ilişki kurmuş olman problem. Oysaki kendini merkeze alsan sen sen olduğun için yanında olan insanlarla ağı oluşturmuş olsan, vermiş oldukların ve çabaların seni mutlu ederdi. Kendin mutlu olduğun için çabalardın başkalarını mutlu etme gayesiyle değil. Ve kimseden bir beklentiniz olmayacağı için elalem ne der diye bir kaygın olmazdı.

        Zihnini elalem ne der sorusundan uzaklaştırmak istediğinde kendini bir eyleme dökebilir ve odağına eylemi alabilirsin. Bu eylemin bir hedefi olursa diğerlerine odaklanmaktansa hedefine odaklanabilirsin. Bu bir kurs olabilir, bir başarı hedefi olabilir, sana katkı sağlayacak ve seni geliştirecek sonunda da mutlu edecek her şey olabilir. Kendini bir şekilde hayatın akışına bırakman lazım, başkalarının yargılarına değil.

      İyi yönlerinin farkında olan, güçlü yanlarını bilen ve güvenebileceğiniz insanlarla beraber olun. Sevildiğin ve desteklendiğin ortamlarda , arkadaş grupları içerisinde olmayı tercih et.

      Yapacağın bir davranışta kaygın yine çok artıyorsa ‘ en kötü ne olabilir ki?’ sorusunu kendine sor. Çekindiğin kişilerle konuş , fikirlerini al ve kendi isteğin doğrultusunda değerlendir.

      Kendinle içsel konuşmalar yap. ‘Tam olarak ne istiyorum?’ sorusuna cevap ver. Kararlarını kendi isteklerin doğrultusunda al.

      Ne yazık ki insanların ağzı torba değil ki büzesin. Bu nedenle senin için neyin önemli olduğunu bul. İnsanların bu durum üzerine neler diyebileceğini,yapabileceğini listele ve kendini bunlara hazırla.

    Bir başkasının senin hakkındaki görüşleri senin gerçeğin olmak zorunda değil (Les Brown)

    Unutma…

  • Mükemmelliyetçiliğin Kendisi Mükemmel Mi?

    Mükemmelliyetçiliğin Kendisi Mükemmel Mi?

    Yaptığınız herhangi bir iş için uzun uzadıya zaman harcıyor fakat yine de ortaya koyduğunuz iş için çok iyi olmadı daha iyi olması için uğraşmalıyım diye düşünüyorsanız ya da en iyisini yapmalıyım fikri aklınıza üşüşüp duruyorsa mükemmeliyetçiğin tatlı tuzağına düşmüş olabilirsiniz. Mükemmeliyetçilik, kişiyi başarmaktan ve mutlu olma yolundan alıkoyduğunda hüzne ve kaygıya sebep olduğunda kişi için problem olur. Mükemmeliyetçiliğin olumsuz çıktıları, hata yapmaktan endişe etmek, işi iyi yapamamaktan dolayı kaygılanmaktır. Ne yazık ki bu durumda kişi kendi yeteneklerinden şüphe etmeye başlar.
    Mükemmeliyetçi döngünün sebep olduğu olumsuz duygular ve başarısızlık, psikolojik açıdan kişiyi yıpratır.

    Yoksa siz de mi mükemmeliyetçisiniz? İş yerinizde ya da okulda, ilişkilerinizde en iyi olmaya mı çalışıyorsunuz? Modern dünyanın bize dayattığı en iyisi ol, yarışmacı ol sloganı maalesef depresyon ve anksiyete hastalıklarını tetikliyor.

    Mükemmeliyetçiliğin düşünsel süreçlerine mercek tutacak olursak öncesinde biraz bilişsel çarpıtmalar(düşünce hataları)dan söz etmek gerekir. Psikoloji biliminde düşünce hatası(bilişsel çarpıtmalar) olarak tanımladığınız on tane düşünme stili vardır. Ben düşünce hatalarını şu şekilde tanımlıyorum: Düşünürken düştüğümüz hatalar. Evet, hepimiz düşüyoruz bu hatalara, kimimiz biraz kimimiz fazla. Fakat bunu hiç deneyimlememiş insan yoktur diyebiliriz. Peki, hepimiz az ya da çok bunu yaşıyorsak nerede problem çıkıyor? Cevap, sıklık. Düşünce hatalarımızın diğer adıyla bilişsel çarpıtmalarımızın sıklığı artınca hayatımız olumsuz yönde etkilenmeye başlıyor.

    On tane bilişsel çarpıtma vardır dedik, mükemmeliyetçiği besleyen düşünce hatasında duralım yani Siyah Beyaz Düşünce Hatasından konuşalım biraz. Bu düşünce stilinde iki kategori vardır, kişi yaşadıklarını bu iki kategoriden birine koyar yani ya siyah ya da beyaz kategorisine yerleştirir.Kişi için gri ya da başka renk seçenekleri yoktur. Mesela yaptığı bir işi ya çok iyi olarak etiketler ya da çok kötü. Elbette bir iş yaparken performans sergilerken iyi olmasını isteriz bunun için emek de veririz, bu işlevsel bir davranıştır.Fakat siyah beyaz değerlendirmesi yapan kişi en iyisi için çabalayabilir. Bu durum da haliyle kaygı doğuracaktır. Çünkü en iyisini yapmaya çalışmak kaygıyı artırır. Kaygı eğer bizi olumsuz yönde etkileyecek kadar artarsa performansımızı sergilemekte zorluk yaşarız. En iyisini yapmalıyım standardı altında kaygının artması beklenen bir durumdur. “ Çok heyecanlandım performansımı ortaya koyamadım.” Cümlesini tanıdıklarınızdan duymuşsunuzdur.

    Siyah Beyaz düşünme biçimi başka renklere karşı kördür.Değerlendirmeye alınan 2 durum vardır diğerleri es geçilir yani değerlendirmeye alınmaz. Örneğin kişi kendisini değerlendirirken sadece en iyi olarak düşündüğü işleri dikkate alır iyileri dikkate almaz. Dolayısıyla kişinin olumlu kendilik değerlendirmesi başlığının altına yazacağı maddelerin sayısı azalır . Bu durum kaçınılmaz olarak kişinin özgüvenini aşağı çekecektir.

    Bir öğrenciyi ele alalım. Tüm sınavlar başarılı değilsem başarısız biriyimdir şeklinde düşündüğünü varsayalım. Bu öğrencimiz bir sınavda başarısız olduğu takdirde diğer başarılı olduğu sınavları göz önüne almayarak kendine başarısızım etiketi yapıştıracaktır. Başarız olduğunu düşündüğü anda kendini mutlu huzurlu hissedebilen biri olabilir mi? Sanırım olamaz. Bu kişi mutsuz ve kaygılı hissedecektir muhtemelen, bu duygu ve düşünceler kişinin davranışlarını da olumsuz yönde etkiler. Duruma bir de tersten bakalım, tüm sınavlarda başarılı olma standardı belirlemeyen çoğu sınavda başarılı olmayı hedefleyen bir öğrenci düşünelim. Bu kişi sınavlara girdiğinde daha işlevsel bir kaygı yaşar, yani performansını daha iyi gösterebileceği bir kaygı seviyesi olacaktır.

    Genel olarak baktığımızda mükemmeliyetçilik bize destek olmaktansa işleri çıkmaza sokar gibi durmaktadır. William Shakespeare’in bir sözüne burada kulak vermek gerekiyor sanırım: ‘’ İyi ol fakat çok iyi olma.’’

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Dsm tanı kriterlerinde “Sosyal Anksiyete Bozukluğu” olarak anılan, halk arasında yaygın olarak “Sosyal Fobi” olarak bilinen rahatsızlık, genel anlamıyla kişilerin başkaları tarafından değerlendirilme kaygıları yaşadıkları, rezil olmaktan korktukları ve hata yapmak ile ilgili tedirginlikleri içinde barındıran bir durumdur. Bir diğer kişinin işin içine girdiği her ortama sosyal durum denebilir. Sosyal kaygı, sosyal durumlara maruz kalındığında diğerlerinin gözündeki yerimizle ilgili yaşanılan endişedir. Bu tür bir kaygı belli bir doza kadar normal sayılabilir. Birçok kişi, yeni bir ortama girdiğinde, yeni insanlar ile tanışmak zorunda kaldığında, kendisi için önemli olan kişiler ile bir araya geldiğinde veya bir topluluk içinde konuşacağı gibi durumda belli bir düzeyde endişe yaşayabilir. Ancak bu endişe, her türlü sosyal ortamda yaşanacak kadar yayılmaya başlandığında, endişenin dozunun artması ile performansımız ve ilişkilerimiz olumsuz olarak etkilendiğinde, sosyal durumlardan keyif alamamaya ve hatta bu nedenle kaçınmaya ve uzak durmaya başladığımızda artık olağan olan sosyal fobi normal düzeyini aşmış ve sosyal kaygı bozukluğu safhasına geçmiş demektir. Bu kapsamda normal düzeyde bir sosyal kaygının bozukluk düzeyine evrimle kriterleri, yaygınlık, endişenin şiddeti, işlevselliğin ne kadar bozulduğu ve kaçınmaların olup olmadığı şeklindedir.

    Sosyal fobi sahibi olan insanın başlıca korkuları arasında, diğerlerinin gözünde küçük düşmek, rezil olmak hata yapmak, dışlanmak, yargılanmak veya utanacağı şeyler yapmak vardır. Bu kişiler sıklıkla utanç duygusu duyma eğiliminde olurlar ve aslında temelde kendilerini eksik, yetersiz, hatalı veya sevilmez görme eğilimi gösterirler. Başkalarının gözünden gördükleri kendileri, kusurlu ve sevilmesi zordur. Genel olarak sosyal kaygı bozukluğu ile eşlik eden bir diğer özellik mükemmeliyetçiliktir. Her şeyin tam ve kusursuz olması gerektiğin düşünen ve hata toleransı olmayan kişiler, her yaptıklarını eksik ve yetersiz olduklarına yönelik değerlendirerek kendilerini çok fazla eleştirirler. Bu durum, diğerlerinin gözünden de böyle görüleceklerini düşünmek ile sonuçlanabilir.

    Kendini aşırı eleştirme, hatalara odaklanma, olası olumsuz ihtimalleri abartma, başkalarının zihinleri hakkında tahminlerde bulunma ve bu tahminleri olumsuz yönde yapma sosyal fobi rahatsızlığı olan kaygılı kişilerin zihinsel yapılarının belirgin özellikleridir. Sosyal anksiyete bozukluğu olan kişiler, asık bir suratı üzerlerine alınabilir, kendileri ile ilgili olmayan bir gülmeyi dalga geçilmek olarak yaşantılayabilir, ufak bir hatayı abartılı bir rezil olmuşluk şeklinde deneyimleyebilirler. Zihinleri kendilerine aşırı derecede odaklıdır ve kaygıları dışarıdan belli oluyor, tuhaf gözüküyorlar ya da yaşadıkları zorluklar anlaşıyor gibi düşüncelere kapılabilirler.

    Sosyal fobi problemi olanlar, özellikle yüz kızarması, terleme gibi bazı vücut belirtilerine çok duyarlıdırlar. Yüzlerinin kızaracağı, bunun dışarıdan fark edileceği, dolayısıyla ne kadar kaygılı olduklarının görülerek rezil olacakları şeklinde inançları vardır. Bedensel belirtilere aşırı odaklanma ve olmaması için uğraş verme çabası çoğu zaman ters teperek kişilerin daha fazla kaygı hissetmesine ve korktukları belirtilerin gerçekleşmesine neden olabilir.

    “Herkes bana bakıyor”, “insanlar ne kadar utangaç olduğumu görecek”, “hakkımda kötü düşünecekler” gibi başkaları ile ilgili yapılan tahminler sosyal fobik kişinin davranışlarını ve iletişim stratejilerini uygun bir biçimde ilişkiler içerisinde kullanamamasıyla sonuç bulabilir. Bu durumda sosyal anksiyete problemi olanların inançları bir süre sonra iletişim becerilerini de baskılayarak ilişkilerini gerçek anlamda bozmaya başlar. Bu da kişilerin sosyal kaygı sorununu bir kez daha perçinleyerek, sosyal ortamlardan uzak durma isteğini arttırır.

    Sosyal kaygı bozukluğunda, diğer psikolojik rahatsızlıklarda olduğu gibi kısır ve kendini besleyen bir döngü içine hapsolma durumu söz konusudur. Düşünceler, sosyal ortamlarda olumsuz bir şey olacağı yönünde olur ve bu bakış açısı kişinin duygularını e davranışlarını olumsuz yönde etkiler. Ki bu üçlü etkileşim ilişkilerde uygun iletişim becerilerini ketleyeceğinden kendini besleyen ve sürdüren bir döngü içerisinde sosyal fobi kalıcı hale gelir.

    Korkulan durumlar, telefonda biri ile konuşmaktan bir topluluk içinde konuşma yapmaya kadar geniş bir yelpaze içinde dağılabilir. Sosyal anksiyetenin şiddetine göre kimi sadece yeni insanlar ile bu tür kaygıları yaşarken kimisi görece daha tanıdık kişilerle, as üst ilişkisi fark etmeden, bir kasada işlem yaptırırken ya da bir tezgahtar ile konuşurken dahi iletişim kurmakta, bir şey istemek ya da kendini ifade etmekte endişe duyabilir.

    Sosyal kaygı bozukluğu olan kişiler, kişilik yapısı anlamında kendini daha çok eleştiren daha yargılayıcı, kendisine karşı beklentileri yüksek ya da mükemmeliyetçi kişiler olabilirler. Bu kişilerin çocukluk yaşantılarında genel olarak cezalandırıcı bir ebeveyn ya da mükemmeliyetçi büyükler görülebilir. Geçmişlerinde eleştirilmiş, yetersiz hissettirilmiş ya da cezalandırılmış olabilirler. Sosyal ortamlarda yaşanmış olan travma ve istismar gibi olaylar da kişinin sosyal alanlarda endişe duymasında önemli bir etken niteliği taşıyabilir.

  • Ben Ne Yapabilirim?

    Ben Ne Yapabilirim?

    “Artık canıma tak etti, imkânım olsa boşanacağım, her gün eşimi onu aldatmadığıma ikna etmekten yoruldum. Tüm iddialarına gerekli ispatlanabilir cevapları vermeme rağmen önce ikna oluyor gibi olsa da kısa süre sonra kaldığı yerden beni suçlamaya devam ediyor. Bir telefon gelse, kapı çalsa, akrabadan birisi bir olay anlatsa hemen benim onu aldattığımın göstergesi olarak algılıyor ve beni hesaba çekmeye başlıyor, hiç yapamazsa laf sokuşturuyor. Bazen şiddete eğilimi olup vurmaya kalkışıyor. Akıl sır erdiremedim, nasıl olur da bu şekilde bağlantılar kurup bana iftira atıyor. O kadar bu konuyu tartıştık, sonuç kocaman bir sıfır. Bir de farkında olmadan eşime akıl verip, yangına körükle giden diğer insanlar (annesi, kardeşi, arkadaşı) var, akıllarınca benim böyle bir şey yapmayacağımı söylüyorlar, sonra da eşime hak veren konuşmalar yapıyorlar. Çok bunaldım, ben ne yapabilirim?”.

    “Onun her dediğine dikkat ediyorum, evden çıkmıyorum, perdeler kapalı oturuyorum, evime misafir kabul etmiyorum. Amcamın yüzüne bakmadan konuşuyorum, gülmeyi bırakın o kadar düşük ses tonuyla konuşuyorum ki söylediklerim duyulmuyor. Sırf gönlü olsun diye telefonla konuşmuyorum, kapı çalsa bakmıyorum. Sonuçta hiçbir şey değişmiyor, hala onu ayakta uyuttuğumu ve başka insanlarla onu aldattığımı iddia ediyor, beni ikrar etmeye zorluyor. “Tamam, haklısın” desem kurtulacak mıyım? Hayır. Muhtemelen uyguladığı şiddeti daha artıracak ve ölümüm çare olacak. Ben bittim”.

    “Anlattıkları akla ziyan, nasıl bir hayal gücüdür bu? Olmayacak varsayımlarda bulunuyor, kurguluyor sonra da ispata uğraşıyor. Sadece bana yapıyor, başkalarının yanında hiç renk vermiyor. Tüm garezi bana, hasta olduğuna inanmıyorum, çok zeki ve akıllı”.

    “Ben ne yapabilirim?” sorusuna cevaplar:

    • Öncelikle kabul etmeniz gereken eşinizin bir sağlık sorunu var ve onun psikiyatrik yardım alması gerekiyor. Her ne kadar zeki ve akıllı olsa da düşünce yapısında bozulma var ve hezeyan dediğimiz düşünce yapısı eşinizin bireysel tercihi değil. Diğer taraftan eşinizin bu olumsuz durum karşısında farkındalığı yok, kendisinin “ben hastayım, hatalı düşünüyorum” diyerek tedavi olmayı kabullenmesini beklemek hata olur. Hasta yakını olarak sizin onu psikiyatri hekimine ulaştırmanız gerekiyor, “nasıl onu tedaviye yönlendirebilirim?” sorusunu bir hekime sorup yardım alabilirsiniz.
    • Onun aldatma hakkındaki söylemlerini kabul etmek ne kadar hatalı ise onunla zıtlaşıp her seferinde kendinizi savunmak da o kadar hatalıdır. Doğru bildiklerinizi söylemeniz, doğru ve net bir duruş sergilemeniz yeterlidir, dediklerinizi ispata uğraşmanız ve onun söylediklerini çürütmeye çalışmanız ters tepebilir.
    • “Kol kırılır yen içinde kalır” şeklinde olaya yaklaşmak, sineye çekmek, kabullenmek şiddete eğilimi artırabilir.
    • Çözümlenmesi gereken öncelikle bir sağlık sorunudur, karşınızdaki kişi sanki sağlıklı düşünebilen bir bireymiş gibi davranmak ve “bana kasten yapıyor” diye düşünmek sizi, onu ve süreci daha kötü hale getirebilir.
    • Beyaz yalanlardan uzak durmak gerekir, “5 dakikadan geliyorum, arkadaşım falancaya uğrayacağım” gibi söylenip de yapılmayan tüm sözler eşiniz tarafından hızlıca araştırılacak ve aldattığınıza delil olarak aleyhinize kullanılacaktır.
    • Gizemli hareketlerden uzak durunuz; telefonunuzu ve belgelerinizi saklamak, dolaylı konuşmak, inatlaşmak, baştan savan cevaplar vermek gibi.
    • Yardım alabileceğiniz yakınlarınızı bilgilendiriniz ki onlar da yangına körükle gidip iyi niyetli ama hatalı konuşmalar yapmasınlar.
  • Hayat gerçekten geri dönülemeyecek bir oyun mu?

    Hayat gerçekten geri dönülemeyecek bir oyun mu?

    En son ne zaman kendinize “Bir hata yaptım!” dediniz? Ben dün tam da kendime bunu söylerken Kürşat Başar’ın bu satırları ile karşılaştım: 

    “(Hayat) ne garip bir oyun!

    Herkes aynı oyunu her keresinde yeniden öğrenmek, aynı hataları yapmak, kendini korumak zorunda. Kimse bu oyunu gerçekten bildiğini söyleyemiyor, bir başkasına nasıl oynayacağını anlatamıyor. 

    Bir kenarda durup yalnızca seyretme şansınız    da yok, seyirci bile olsanız oyunun içindesiniz, bir biçimde onun parçası olmaktan başka hiç bir seçeneğiniz yok. 

    Peki ama en azından bir yerde durup, oynadığınız rolü değiştirebilir misiniz? 

    Hiçbirşeyi bilmeden başlamak ve bütün kuralları kendi başımıza öğrenmek zorundayız. Attığımız her adımın, yıllar sonrasını, bilinmeyen bir geleceği belirleyebileceğini düşünsek yaşayamayız. 

    Haksızlık değil mi bu? 

    Kimlerin girebileceğini bile belirleyemediğiniz  oyunda asla tekrar şansınız olmadan yer almak zorundasınız. 

    Hiç değilse bir şans daha verilseydi. Hiç değilse bir yol ayrımında verdiğimiz kararı değiştirip yeniden başlayabilseydik…” diyor Başar ve en sonuna ekliyor:

    “Biliyorum, olmuyor.” 

    Bütün satırlarına katıldığım bu yazının sadece  son cümlesi bana uzak kalıyor çünkü yaşamın geri dönülemez olsa da değiştirilemez olduğunu düşünmüyorum.

    Yaşamak hata yapmaktır… Hata yaparak hata yaptığını fark etmektir, fark edip yolunu değiştirebilmektir. 

    “Bugün hayatının geri kalan kısmının ilk günü.” der, Charles Dederich. 

    Herkesin bir sona ihtiyacı vardır yeniden başlamak hayatının geri kalanına farklı bir kapı açmak için… ama bazen beklemek gerek, yapılan hatanın bedelini ödemek ve pişmanlığın içinde yaşamda bir sonraki sapağı beklemek gerek…