Etiket: Hastalık

  • Gluten enteropatisi (çölyak hastalığı)

    Gluten enteropatisi (çölyak hastalığı)

    İncebağırsak besinlerin sindiriminin ve emiliminin gerçekleştiği hayati bir organdır. İnce barsağın uzunluğu yaklaşık 4metre (3-4.5m) kadar olup bunun % 40′ ı duodenum ve jejunum, % 60 ‘ı da iluem olarak adlandırılan ince barsak kısımları tarafından oluşturulur. İncebağırsağın emilim yüzeyi yaklaşık 200-400 m2 kadardır. Emilim yüzeyi alanındaki bu genişlik barsakların iç yüzeyini döşeyen mukaza kıvrımları ve villüs ve mikrovilüsler olarak adlandırılan ve mikroskop altında görülebilen milyonlarca çıkıntı sayesinde oluşturulur. Villuslar incebağırsağın boşluğuna doğru çıkıntı yapan uzantılardır, mikrovillüsler ise yaklaşık 1 mikron uzunluğunda ve 0.1 µm çapında olup ancak mikroskopla görülebilen ve enterosit olarak adlandırılan barsak hücrelerinin uzantılarıdır (mikron milimetrenin bindebiridir). İncebağırsakta emilim villuslarda meydana gelir.

    Çölyak hastalığı nedir ve nasıl ortaya çıkar?

    Gluten enteropatisi olarak ta bilinen Çölyak hastalığı (Celiac disease, Celiac sprue, nontropical sprue) barsaklarda besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan insanlar buğday, arpa, çavdar ve bir dereceye kadar da yulafta da bulunan bir protein olan ‘gluten’ e karşı hassasiyet gösterirler. Bu kişiler gluten içeren gıdalarla beslendiklerinde ince barsakların iç yüzeyini örten hücrelerden oluşmuş olan ve mukoza diye adlandırılan kısımda meydana gelen immunolojik reaksiyonlar sonucunda bu bölgede bulunan emici hücrelerde harabiyet oluşur (İmmunolojik reaksiyon = Vücudun bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan bir tür iltihabi reaksiyon). Oluşan bu harabiyet sonrasında vücut için gerekli olan besin maddelerinin sindirimi ve emilimi bozulacağından, ishal ve zamanla vücutta bu maddelerin eksikliği başlar. Bu nedenle Çölyak hastalığı emilim bozukluğu ile giden barsak hastalıkları arasında sınıflandırılır. Çölyak hastalığı olan insanlar glutensiz diyetle beslendiklerinde barsaklarında oluşan harabiyet düzelir, ancak tekrar glutenli gıdaları tüketmeye başlamaları halinde hastalığın bulguları yeniden ortaya çıkar.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır, bu hastalığın oluşmasına yol açan genler aile içinde geçiş gösterebilir. Çölyak hastalarının % 10 kadarında ailede çölyak hastalığı olan başka bireyler bulunur. Cerrahi girişimler, hamilelik, doğum yapma, bazı viral enfeksiyonlar ve şiddetli ruhi sıkıntılar hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Zencilerde ve Asya kökenlilerde daha nadir görülür. Her yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen 8-12 aylık çocuklarda ve 30-40 yaş aralığında daha sık görülmektedir.

    Çölyak hastalığının gerçek sıklığı bilinmemektedir. Hastalığın giderek artan sıklıkta akla gelmesi ve teşhisde kullanılan testlerin yaygınlaşması hastalığın eskiye nazaran daha sık görülür olmasından sorumlu olabilir. Hastalık en sık olarak batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan insanlarda görülmektedir. Bu bölgelerde yaşayan her 300 kişiden birinde çölyak hastalığı bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri genelinde çölyak hastalığı sıklığı 1/3000 civarındadır. Ancak kan bankasındaki kanlar üzerinde yapılan serolojik çalışmalar her 300 kişiden birinde bu hastalığın bulunabileceğini düşündürmektedir.

    Çölyak hastalığının nedeni nedir?

    Çölyak hastalık vücutta immunolojik cevabı tetikleyen çevresel (gluten) ve genetik faktörlerin birlikte rol oynaması sonucunda ortaya çıkar. Yani çölyak hastalığın oluşması için hem genetik yatkınlık hem de bir çevresel faktör olan glutenle temas gereklidir.

    İmmunolojik reaksiyonlar:
    Buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan bir madde olan ‘gluten’in aktif maddesi olan ‘gliadin’in ince barsakların iç yüzeyini döşeyen emici hücrelerle etkileşimi çölyak hastalığının oluşmasında rol oynayan en önemli mekanizmalardan biridir. Çölyak hastalığı olan bir kişi gluten (gliadin) içeren bir gıda ile beslendiğinde bağışıklık siseminin bu maddeyi yabancı bir madde olarak kabul etmesi sonucunda (bir tür allerji) vücudun bağışıklık sistemi aracılığı ile bu maddeye karşı antikor olarak adlandırılan bazı maddeler üretmeye başlar (Anti-gliadin antikorlar gibi). Bu antikorların gliadinle karşılaşması sonucunda ortaya çıkan immunolojik reaksiyonun esas olarak oluştuğu yer ince barsak mukozası olduğundan bu reaksiyon sonrasında ince barsak mukozasında emilim bozukluğu ile sonuçlanan bir hasarlanma oluşur.

    Çölyak hastalığı olan insanların kanında anti-gliadin antikor dışında iki tür antikor daha bulur. Anti-gliadin antikorların aksine bu antikorlar kişinin kendi dokularına karşı oluşmuş antikorlardır. Bunlardan biri ince barsağın iç yüzeyini döşeyen emici hücrelerin yapısında bulunan bir maddeye karşı oluşan ‘anti-endomysial antikorlar’, diğeri de hücrede bulunan bir enzime karşı oluşmuş olan ‘anti-transglutaminaz antikorlar’ dır. Bu antikorların varlığı çölyak hastalığının oluşumunda otoimmunitenin rol oynadığını göstermektedir (Otoimmunite: Vücuttaki bağışıklık sisteminin vücudun kendi yapısındaki oluşumları hasarlamaya, yok etmeye çalışması- bir tür kendini tanıma kusuru).

    Çölyak hastalığının belirtileri ve bulguları nelerdir?

    Çölyak hastalığı çocuklarda ve erişkinlerde farklı belirtilerle kendini gösterir. Çocuklarda gelişme ve büyüme geriliği çölyak hastalığının erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülebilecek diğer belirtilerdir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Genellikle adolesan döneminde bulguların şiddetinde kısmen de olsa bir azalma görülür.
    Çölyak hastalığı erişkinlerde genellikle 30-40 yaş civarında ortaya çıkarsada daha ileri yaşlarda da görülebilir. Özellikle yağlı gıdaların alınmasından sonra belirginleşen ishal, karında gaz ve rahatsızlık hissi, karın ağrıları, iştahı iyi olduğu halde kilo alamama veya kilo kaybı ve yorgunluk erişkin yaşta ortaya çıkan çölyak hastalığın başlıca bulgularıdır. Bazı çölyak hastalarında yıllarca aralıklı ishal ve hazımsızlık dışında başka bir bulgu olmayabilir. Kadınlarda adet bozuklukları ve hamile kalamama, erkeklerde cinsel güçte azalma çölyak hastalığında nadir de olsa görülebilecek olan diğer belirtilerdir.

    Çölyak hastalığı tedavi edilmediğinde ince barsaklardaki emilim bozukluğu nedeniyle zamanla vücutta vitamin, mineral ve diğer besin maddelerinin eksikliği ortaya çıkar. Bunlar arasında özellikle demir, folik asit ve B12 vitamini eksikliği sonucunda değişik şiddetlerde olabilen kansızlık (anemi) en sık görülen bulgulardan biridir. Bunun yanında D vitamini ve kalsiyum emiliminin bozulması sonucunda kalsiyum seviyesinde azalma, kemik erimeleri ve kırılmaları, A vitamini eksikliğine bağlı görme bozuklukları ve cilt problemleri, B vitamini türevlerinin eksikliğine bağlı denge bozukluğu ve his kusurları gibi sinir sistemine ait problemler, K vitamini eksikliğine bağlı pıhtılaşma bozuklukları ve kanamalar, sodyum, potasyum ve magnezyum gibi maddelerin eksikliğine bağlı kas güçsüzlükleri ve protein (albumin ve diğer proteinler ) eksikliğine bağlı bacak ödemleri ve bağışıklık sisteminde zayıflama barsaklardaki emilim kusuru sonucunda ortaya çıkabilecek diğer bulgulardır. Çölyak hastalığında görülebilecek başka bir rhatsızlık da su çiçeğine benzer bir görünümü olan, daha çok sırtta, alt ve üst ekstremitelerde ve kalçalarda kaşıntılı, döküntülü ve su toplayan lezyonlarla ortaya çıkan ve dermatitis herpetiformis olarak adlandırılan bir cilt hastalığıdır. Ayrıca bazı romatizmal hastalıklar, tiroid bezi ve böbreküstü bezi hastalıkları da çölyak hastalığı ile birlikte bulunabilir.

    Çölyak hastalığı nasıl teşhis edilir?

    Çölyak hastalığından şüphelenildiğinde doktorunuz ayrıntılı bir beden muayenesinden sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, protein (albumin, immun globulinler ve pıhtılaşma faktörleri), kolesterol, B12 vitamini, A vitamini, folik asit ve demir gibi bu hastalıkta vücutta eksilebilecek bazı maddelerin kandaki seviyelerinin ölçülmesi, tam kan sayımının yapılması ve iltihap belirteçlerinin kontrol edilmesi yanında çölyak hastalığının teşhisinde kullanılan bazı serolojik testlerin de yapılması gerekir. Anti-endomysial, anti-transglutaminaz, anti-gliadin ve anti-retikülin antikorlar günümüzde çölyak hastalığının teşhisinde yardımcı olan serolojik testlerdir. Bu serolojik testlerin hastalığın tanısındaki değerleri yüksektir (%55-95). IgA eksikliği olan bireylerde bu testler yanlış negatif çıkabilir.

    Çölyak hastalığının teşhisinde mutlaka yapılması gereken bir diğer inceleme endoskop yardımı ile ince barsak mukozasından doku örneği alınmasıdır. Bu işlem için yapılacak girişim normal gastroskopiden farklı değildir (Bkz. Endoskopi). Endoskopi sırasında ince barsak mukozasındaki yapısal değişikliklerin görülmesi de mümkün olmaktadır. Alınan doku örneğinin özel yöntemlerle boyandıktan sonra mikroskop altında incelenerek bu hastalığa ait olabilecek bulguların görülmesi hem çölyak hastalığının kesin teşhisi hem de bu hastalıkla karışabilecek lenfoma gibi başka hastalıkların ayırımı için kesinlikle gereklidir.

    Teşhiste kullanılabilecek diğer yöntemler baryumlu ince barsak filmi çekilmesi ve ince barsakların kapsül endoskopi veya enteroskopi ile görüntülenmesidir. Özellikle belirgin kilo kaybı, karın ağrısı, kansızlık, gece terelemeleri ve kanama gibi bulguları olan hastalarda bu incelemelerin biri veya birkaçının yapılması ve gerektiğinde bilgisayarlı batın tomografisi gibi başka görüntüleme yöntemlerine başvurulması gerekebilir.

    Çölyak hastalığı nezaman ve nasıl tedavi edilmelidir?

    Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabilir. Yukarıda tarif edilen bulgulara benzer şikayetleri ve/veya ailesinde çölya hastalığı öyküsü olanların bir gastroenteroloğa başvurmaları gerekir. Çölyak hastalığı ailevi geçiş gösterdiğinden hastaların yakınlarının da en azından serolojik testlerle incelenmesi uygun olacaktır. Çölyak hastalığı olanların %10 kadarında anne, baba, kardeş veya çocuklarında da aynı hastalık görülebilmektedir. Gebelik döneminde kansızlığı belirgin ölçüde şiddetlenen kadınların çölyak hastalığı yönünden araştırılması gerekir.

    Çölyak hastalığında tedavinin temelini sıkı bir glutensiz diyet uygulanması oluşturur. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri ( buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemesi gerekir. İçinde buğday parçacıkları bulunabileceğinden, en azından hastalığın erken dönemlerinde, yulaf da yenmemelidir. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir. Normal un yerine pirinç unu veya mısır unu ve bunlardan yapılan hamur işleri tercih edilmelidir. Mısır şurubu sos vb. yapımında kıvam artırıcı olarak kullanılabilir.

    Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yoktur ancak sosların hazırlanmasında buğday unu kullanılmamalıdır. Alkollü içecekler ve meyva suları aşırıya kaçılmamak şartıyla içilebilir. Bira ve viski az miktarda tolere edilebilir ancak şikayetleri başlatıyorsa içilmemelidir. Gluten içermeyen bir diyetin uygulanması normal beslenmeye göre daha pahalı, güç ve sıkıcı olabilir. Bu nedenle kesin teşhis konulmadan bu tür bir diyetin uygulanması tavsiye edilmez.

    Günümüzde çölyak hastaları için hazırlanmış çeşitli gıda ürünleri büyük marketlerden kolaylıkla temin edilebilmektedir. Alınan gıdaların etiketleri dikkatle okunmalı ve gluten içeren bir gıda maddesi içerip içermediği araştırılmadan çölyak hastasına verilmemelidir. Piyasada satılmakta olan ve gluten içermediği sanılan birçok üründe (salata sosları, hazır pudingler vb.) gluten bulunabilmektedir. Sıkı diyet uygulayan bir çölyak hastasının günün birinde glutenle tekrar karşılaşması ciddi tablolara yol açabileceğinden bu durum özellikle önemlidir. Bu hastalarda laktaz eksikliği (laktoz intoleransı) de olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması tavsiye edilmelidir.

    Glutensiz diyete başlanmasından günler sonra şikayetlerde azalma görülmeye başlar. Şikayetlerin tamamiyle ortadan kalkmasına rağmen barsak mukozasının tamamiyle iyileşmesi bazen 2 yıl kadar uzun bir süre alabilirse de barsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşir.

    Çölyak hastalığında ilaç tedavisi yoktur. Glutensiz diyete cevap vermeyen hastalarda kortikosteroid tedavisi denenebilir. Sıkı bir glutensiz diyet uygulayan hastalarda hastalık genelde iyi bir gidiş gösterir. Tedavi edilmeyen hastalarda barsaklardaki emilim bozukluğunun devam etmesine bağlı yukarıda anlatılan bulgular devam edecektir. Tedaviye cevap vermeyen vakalarda ince barsakların lenfoma gibi başka hastalıklarının araştırılması gerekir. Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde ortaya çıkabilecek ciddi bir hastalık bir tür ince barsak kanseri olan ve Non-Hodgkin lenfoma (NHL) olarak adlandırılan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olanlarda NHL görülme sıklığı normal bireylere göre üç kat daha fazladır. Sıkı diyet uygulanan vakalarda kansere dönüşüm engellenebilmektedir.

  • Hipertansiyon; ne kadar bilinçliyiz?

    Hipertansiyon; ne kadar bilinçliyiz?

    Hipertansiyon genel olarak toplumda sık görülen bir hastalık olmakla birlikte yeterli bir bilinç olduğu söylenemez. Ülkemizde yapılan Türk Böbrek Hastalıkları ve Hipertansiyon Derneğinin çalışmalarına göre bu hastalığın ülkemizde görülme sıklığı %35’dir. 60 yaş üstü erkeklerde görülme sıklığı %60-80 arasındadır.

    Genel olarak dünyadaki sıklığını araştıran çalışmalar her 3-5 kişiden birinin hipertansif olduğunu gösteriyor. Buna karşılık 1970’li yıllardan beri yapılagelen bir Amerikan çalışmasının (NHANES) sonuçlarına göre hastaların ancak yarısı hastalığının farkındadır. Bu farkında olanların da ancak yarısı bir hekime başvurmaktadır. 30 yıl içerisinde bu çalışmanın her on yılda bir yayınlanan sonuçlarına bakıldığında bu gerçeğin değişmediğini görüyoruz.

    Buna karşılık hipertansiyon en ciddi ölüm sebebi olan kalp damar hastalıkları(koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği) ve beyin damar hastalıkları (inme, beyin kanaması gibi) açısından en önemli risk faktörlerin başında geliyor. Kan basıncı yüksekliği yani hipertansiyonla ilgili bilmemiz gerekenleri aşağıda sıralamak istiyorum:

    Kan basıncı normalde kaç olmalı ?

    Toplumda büyük tansiyon denilen sistolik kan basıncı en fazla 140mmHg küçük tansiyon yani diyastolik kan basıncı en fazla 85mmHg olmalıdır. Bu basınçların üstündeki değerlere biz hipertansiyon diyoruz. Hipertansiyonu olan hastaların tedavisinde de kan basıncının normale dönüştürülmesi tedavi hedefidir. Ancak şeker hastaları ve böbrek hastaları için hedef 130mmHg’dır. Kan basıncı normal sınırlar içerisinde günlük değişimler gösterir. Gün içerisinde en düşük sabah uyanmadan önceki saatlerde olur ve gün içerisinde akşama doğru bir yükselme gösterir ve uyku saatlerinde düşmeye başlar. Eğer kişide bu uyanmadan önceki düşme görülmüyorsa bu hasta için hipertansif risk daha fazla olduğu anlamına gelir. Bu yüzden bir kısım hastada kan basıncının 24 saatlik değişimi Holter dediğimiz cihazla izlenmesi yararlı görülmektedir. Hipertansiyonu olan kişilerde kan basıncının yüksekliği gün içerisinde değişken, labil, olabilir veya yalnızca doktora gittiğinde yüksek olabilir ki buna ‘’ beyaz gömlek hipertansiyonu” diyoruz. Kan basıncının arada bir bile yüksek değerlere yükselmesi daima anlamlıdır, sinirsel tansiyon gibi deyimlerle geçiştirilmemeli hemen ilaç tedavisi başlanmasa bile, ilaç dışı – tuz kısıtlaması gibi- önlemlerin hemen alınmasını ve izlenmesini gerektirir.

    Hipertansiyon nedenleri nelerdir?

    Hipertansiyon %90 oranında bir nedene bağlı değildir ki biz buna ‘’primer” veya ‘’esansiyel” hipertansiyon diyoruz. Bu hastalarda çok kez ailesel bir eğilim, şişmanlık, diyabet, lipit yüksekliği, sigara içimi gibi risk faktörleri dikkati çeker. Çoğunlukla 40 yaşından sonra erkeklerde, menopoz sonrası kadınlarda çok sık olarak görülür. İleri yaşta %70’i bulan düzeyde rastlanır. Tüm hipertansif hastaların geri kalan yüzde %10’u ise bir nedene bağlı ‘’sekonder” hipertansiyondur. Sekonder hipertansiyon nedenlerinin %80’i böbrek hastalıklarıdır ki bunlar nefritler ve böbrek yetmezliğidir. %10 kadarı böbrek damar darlığıdır. Bazı başta böbrek üstü bezi olmak üzere iç salgı bezi hastalıkları da ikincil nedenler içerisindedir. Bir hipertansiyon olgusunda öncelikle bu ikincil durumlar mutlaka araştırılmalıdır. Çünkü bu durumların tedavisi tamamen başkadır. Örneğin böbrek damar darlığı aynı koroner damarlarda olduğu gibi balonla genişletilerek tedavi edilebilirler. Daha çok genç yaşta, yani hipertansiyonun görece az görülebileceği yaşlarda araştırılması gerekmekle birlikte ileri yaşlarda da ortaya çıkabileceği akılda tutulmalı ve mutlaka ilk rastlanan hastada sekonder nedenler gözden geçirilmelidir. Hipertansiyon tedavisi altında olan hastada tedaviye direnç varsa mutlaka ikincil bir durum araştırılmalıdır.

    Kan basıncı yüksekliği neden önemlidir?

    Hipertansiyon yaşamsal risk teşkil eden bir hastalıktır. En sık ölüm veya sakatlık nedeni olan kalp damar hastalıkları, beyin damarı hastalıklarının (inme, beyin kanaması), görme kayıplarının, bazı böbrek hastalıklarının arkasında hipertansiyonun varlığı söz konusudur.

    Hipertansiyonda mutlaka ilaç almak gerekli midir?

    Bu her şeyden önce hipertansiyonun şiddetine ve kalp, böbrek, göz gibi hedef organ tutuluşunun var olup olmamasına bağlıdır. Eğer hafif şiddette bir hipertansiyon ve hedef organ tutuluşu yoksa şişmanlık, sigara kullanımı, diyabet, kan yağlarının (kolesterol, trigliserit ) yüksekliği gibi risk faktörlerine yönelik diyet ve eksersiz gibi ilaç dışı önlemler yeterli olabilir. Alınacak önlemlerin başında da diyetteki tuz kısıtlaması gelir. 6 ay süre ile bunların uygulanması yeterli olmamışsa ilaç tedavisi devreye girecektir, bazen tek ilaç bazen de birden fazla ilacın birlikte kullanımı gerekecektir ve bu ilaç dışı önlemler de sürdürülecektir.

    İlaçlar hakkında neler bilmeliyiz?

    Bugün piyasada büyük hasta gruplarıyla yapılmış çalışmalarla etkinliği kanıtlanmış 4-5 grup etki mekanizmasına sahip çok sayıda ilaç vardır. Bu ilaçlar özellikle yan etki profilinde ve hedef organ hasarını önlemede farklılık arzeder. Aynı zamanda bir hipertansiyon hastasında ilaç kullanılırken hastanın yaşı, birlikte bulunan hastalıkları, diyabet, kalp hastalığı ve böbrek hastalığının varlığı gibi faktörler dikkate alınır. Örneğin diyabeti olan bir hastada hele idrarda proteinüri var ise belli bir grup ilaç tercih edilir. İleri yaşta bir hastaya belli ilaç gruplarının etkinliği, komplikasyonları önleme başarısı çalışmalarla gösterilmiştir. Dolayısıyla ilaç seçimini hekiminiz sizin kişisel tıbbi ve hatta sosyal özelliklerinizi dikkate alarak yapacaktır. Bir de şunu belirtmeliyiz ki yan etkisiz ilaç olamaz. Bir ilacı kullanırken yan etkiden de endişe etmeyin, hatta prospektüsü de okumayınız. Eğer ilaca bağlı olduğunu düşündüğünüz bir durum varsa kendiliğinizden ilacı kesmeyip durumu hekiminizle paylaşarak gerektiğinde kesiniz. Hipertansiyon ilaçları ömür boyu kullanılmak üzere icat edilmiş ilaçlardır, uzun süre kullanımlarında etkinlik azalması gibi durumla karşılaşılmaz, ancak kan basıncı yüksekliğinin karakteri değişebilir ya da başka hastalıklar eklenebilir o zaman ilacı değiştirmek gerekebilir. Ama şunu belirtmeliyim ki hipertansiyon tedavisi başarılıdır ve bugün için kontrol edilemeyen hipertansiyon hastası yoktur. Genellikle kan basıncı kontrolu iyi iken kontroldan çıktığında akla gelen ilk şey ya hasta ilacı bırakmıştır ya da tuz diyetini bozmuştur.

    Hipertansiyon hastasını kim tedavi etmelidir ?

    Hipertansiyonun çok sık görülen bir hastalık olduğu dikkate alındığında tüm dünyada bu hastalığın birinci basamak hekimleri yani pratisyen hekimlerin takip etmesi öngörülmüştür. Tıp eğitimi ve tedavi için dünyadaki sağlık örgütlerinin çıkardıkları rehberler bu öngörüye dayanır. Yine de erken yaşta ortaya çıkan veya tedaviye dirençli hipertansiyon olgularının ikincil hipertansiyon nedenlerinin araştırılması için ve/veya hipertansiyonla ilgili hedef organ sorunlarının ortaya çıktığı durumlarda bunların da tedavisi açısından nefroloji uzmanının bulunmadığı yerlerde iç hastalıkları uzmanı veya kardiyolog tarafından değerlendirilmesi gerekebilir.

  • Ülseratif  kolit  ve crohn  hastalığı hakkında

    Ülseratif kolit ve crohn hastalığı hakkında

    İnflamatuvar barsak hastalığı (İBH) deyimi, Ülseratif kolit nı içermektedir. Ülseratif kolit, kalın barsağın iç yüzeyini etkileyen kronik iltihabi hastalığıdır. Crohn hastalığı ise ağızdan anüse kadar gastrointestinal sistemin tüm kısımlarını tutabilirse de daha çok ince barsağın son kısmı (terminal ileum) ve kalın barsakta yerleşir ve ülseratif kolitin aksine barsak duvarının tüm tabakalarını tutabilen bir iltihap oluşturur. İltihabın aktif olduğu dönemlerde barsak iç yüzeyi kırmızı ve şiş, ülsere ve kanamalıdır. Bazı vakalarda ükseratif kolit ve Crohn hastalığı arasında kesin bir ayrım yapılamayabilir ve bu durumda indetermine kolit varlığından söz edilir. ve Crohn hastalığı

    İnflammatuar barsak hastalıkları neden olur?
    İnflamatuvar barsak hastalıklarının nedenleri bilinmemekle birlikte çok sayıda teori vardır. Bir teoriye göre hastalık genetik kökenlidir. Hastaların % 15-20 kadarında böyle bir ilişki saptanır. Bu hastalığa neden olan bir grup gen olup olmadığını araştıran çalışmalar hala devam etmektedir. İBH olan kişilerde, vücudun bağışıklık sisteminde bir takım değişiklikler görülmüştür. Bu değişikliklere neyin sebep olduğu hala bilinmemektedir. Bu alanda yapılan çok sayıda çalışma vardır. Stresin bu hastalığa neden olduğu kesin olarak gösterilmiş olmamakla birlikte bir çok hastalıkta olduğu gibi İBH da da stres hastalık semptomları nı arttırmaktadır.

    İBH sıklıkla ergenlik döneminin sonları (yirmili yaşlar) ve genç erişkinlik döneminde (Otuzlu yaşlar) görülmektedir ancak her yaş gurubunda ortaya çıkabilir. Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir.

    ÜLSERATİF KOLİT

    Ülseratif kolit (ÜK) daha çok 15-40 yaşları arasında görülmektedir. Ülseratif kolit gastrointestinal sistemde sadece kalın barsağı etkileyen ve barsağın iç yüzeyini etkileyen bir hastalıktır. Sadece kalın barsağın rektum olarak adlandırılan son kısmını tuttuğunda proktit olarak adlandırılmaktadır. Kalın barsaktaki iltihap barsaktaki suyun emilmesine engel olduğu gibi barsağa su sızmasına da sebep olduğundan ishale neden olur. İltihap genellikle barsakta yaralar ve ülserlerin oluşumu ile birliktedir ve bu da ishalin kanlı olmasına ve karın ağrısına yol açar.

    Ülseratif kolitin belirtileri (semptomları) nelerdir ?
    ÜK in en çok bilinen semptomları ishal, acil dışkılama hissi, karın ağrısı ve dışkılama birlikte veya dışkılama olmaksızın oluşan rektal kanamadır (rektal kanama = makattan kan gelmesi). Bazı hastalar kendilerini iştahsız, yorgun hissedebilir ve kilo kaybetmiş olabilirler. Kanama genelde hafif olmakla birlikte bazen ciddi seviyede olabilir ve anemi (kansızlık) meydana gelebilir. Eklem ağrısı, gözlerde şişlik ve kızarma ve karaciğerle ilgili problemler görülebilir. Bu problemler kolit düzeldikten sonra iyileşebilmektedir.

    Ülseratif kolit genellikle iyileşme ve nüksetme dönemleri (remisyon ve relaps dönemleri) ile giden bir hastalıktır. Hastaların yarısında hastalık sadece hafif belirtilerle seyrederken diğerlerinde ateş, kanlı ishal, bulantı ve karın ağrıları vardır. Şiddetli belirtileri (semptomları) olan ülseratif kolitli hastaların hastaneye yatırılarak tedavi edilmeleri ve bazı durumlarda cerrahi tedavi gerekebilir. Kanama toksik megakolon hastalığın iki önemli komplikasyonudur.

    Ülseratif kolit olduğumu nasıl bilebilirim? Ülseratif kolitli hasta özel bir beslenme diyeti takip etmelimidir?
    Hastalığın hastanede yatarak tedavi olmayı gerektirecek ölçüde şiddetli olduğu dönemlerde ağızdan beslenmenin bir müddet için kesilmesi gerekebilir. Orta ve hafif derecede aktif hastalığı olan veya hastalığı inaktif dönemde olan ülseratif kolitli hastaların takip etmeleri gereken özel bir diyet yoktur. Baharatlı ve acılı yiyeceklerin hastalığın belirtilerini artırabileceği bilindiğinden bu tür gıdaların tüketilmemesi tavsiye edilir. Bakteriyel veya viral besin zehirlenmeleri hastalığı aktive edebileceğinden ülseratif kolitli hastaların gıda tüketiminde hijyenik kurallara özellikle dikkat etmeleri gerekir. Antiromatizmal ilaçlar, aspirin, antibiyotikler ve ağızdan alınan demir preparatlarının doktor bilgisi dahilinde kullanmaları gerekir. Kortikosteroid kullanan hastaların tuz kullanımını azaltmaları gerekir.

    Tedavi sonrasında ishali düzelen ve aksine kabızlık gelişen ülseratif kolitli hastalara suda ıslanmış bir kaç adet kuru kayısı yemeleri veya diyetlerine 1-2 tatlı kaşığı kepek eklemeleri tavsiye edilebilir.

    Ülseratif kolit kansere neden olur mu?
    Kalın barsağın tümü hastalıktan etkilenmiş olan ülseratif kolitli hastalar kolon kanseri açısından normal topluma göre daha yüksek bir risk taşırlar. ve ayrıca 8-10 yıldır ülseratif kolit tanısı olan hastalarda, risk yine yüksektir. Özellikle hastalığı 20 yıldan beri var olanlarda kanser gelişme riski artmakta (%10) , 30 yıldan sonra hastaların yaklaşık %20 sinde kalınbarsak kanseri oluşmaktadır. Birinci derece akrabasında kalın barsak kanseri olan ülseratif kolitli hastalarda da kanser gelişme riski artmıştır. Bu gruptaki kişilerin doktorlar tarafından konsülte edilmesi ve periodik olarak kolonoskopi ve biopsi yapılması gerekmektedir.

    CROHN HASTALIĞI

    Crohn hastalığı barsak duvarının derin katlarını tutan iltihabi reaksiyon, ülserasyon, darlık ve fistüllerin oluşumu ile seyreden ve iyileşme ve nükslerle giden kronik bir hastalıktır. En çok etkilenen bölgeler ince barsağın son kısımları ( terminal ileum) ve kalın barsağın ilk bölümüdür. Bu tip tutulum ileokolit olarak adlandırılır. Crohn hastalığı, bazen gastrointestinal sistemin diğer bölümlerini de tutabilir. Ağızda aftöz ülserler yaygındır. Bu ülserler yemek borusu, mide ve onikiparmak barsağında da oluşabilir. Biopsi yapılmadan bu ülserleri peptik ülserden ayırmak zordur.

    Crohn hastalığının belirtileri (semptomları) nelerdir?
    Crohn hastalığının en sık görülen semptomları, özellikle sağ alt kadranda hissedilen karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Ayrıca rektal kanama ve ateş de olabilir. Kronik gizli veya aşikar kanama anemiye neden olabilir. İlerlemiş Crohn hastalığı olan çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği sık olarak görülür. Eklem ağrısı, gözlerde şişlik ve kızarma ve karaciğerle ilgili problemler meydana gelebilir.

    Crohn hastası olduğumu nasıl bilebilirim?
    Crohn hastalığının belitilerine benzer şikayetleriniz olduğunda başvurduğunuz doktorunuz hastalık öykünüzü dinledikten ve beden muayenenizi yaptıktan sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. İstenecek diğer testler ülseratif kolit bölümünde anlatılanlar ile aynıdır; Kolonoskopi ve baryumu kolon grafisi (lavman opak) ne ek olarak genellikle ince barsakların baryumlu grafisi de ( enteroşilizis veya konvansiyonel ince barsak grafisi) istenir. Crohn hastalığının komplikasyonları nelerdir? barsak tıkanıklığıdır.Fistüller Crohn hastalığının diğer önemli bir komplikasyonudur. Fistüller, ülserin barsak duvarını delerek komşu organlarla ( idrar kesesi, vajina veya cilt gibi çevre dokulara) barsak arasında tünel benzeri bir oluşum yapması sonucu meydana gelir. Cilde açılan fistüller sıklıkla anüs çevresinde oluşmaktadır. Fistüller enfekte olup abse formuna oluşturabilir. Bazen cerrahi tedavi gerekebilir. Hastalığın uzun dönemdeki diğer bir koplikasyonu kemik osteoporoz aolarak adlandırdığımız kemik yoğunluğundaki azalmalardır. ÜLSERATİF KOLİT VE CROHN HASTALIĞI NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı iyileşme ve aktivasyon dönemleri ile seyreden kronik gidişli hastalıklar olmakla birlikte çoğu hasta normal ve iyi kalitede bir hayat sürebilmektedir. Doktorunuz aşağıdaki konuları içerecek şekilde bir tedavi programını sizinle konuşacaktır.

    Doktorunuzun size anlatacağı farklı tedavi yaklaşımları olabilir. Kullanılacak farklı ilaçların etki mekanizmaları ve barsaklardaki etki yerleri de farklıdır. Doktorunuzun tüm önerilerine uymalı ve planlanmış tedavi bitene kadar veya doktorunuz bitirmenizi söyleyene kadar tedavinizi kesmemelisiniz. Hafif şiddette hastalığı olan ülseratif kolitli vakalarda yeterli dozda alınacak 5-ASA preparatları (Salofalk, Asacol vb) yeterli olurken orta ve ileri derecede aktif hastalığı olan vakalarda genellikle kortikosteroidlerin kullanılması gerekir. Dirençli vakalarda bağışıklık sistemini baskılayan daha güçlü ilaçların (Azathiopurin, Infliximab, cyclosporine vb.) kullanılmasına ihtiyaç duyulabilir. Bu ilaçlar ancak doktor kontrolünde kullanılmalı ve olası yan etkileri nedeniyle hastalar belirli aralarla takip edilmelidir.

    İBH da diyet nasıl olmalıdır?
    İBH da sindirim sisteminin bir kısmı hasta olduğundan hem besin maddelerinin emilimi bozulmuş, hem de kaybı artmıştır. Ayrıca hastaların hastalıkları nedeniyle perhiz yapma düşüncesi içinde olmaları nedeniyle de gıda tüketimi azalmıştır. Hastalığın hastanede yatarak tedavi olmayı gerektirecek ölçüde şiddetli olduğu dönemlerde nadir de olsa ağızdan beslenmenin bir müddet için kesilmesi ve hastanın damar yoluyla verilecek sıvılarla beslenmesi gerekebilirse de orta ve hafif derecede aktif hastalığı olan veya hastalığı inaktif dönemde olan hastaların takip etmeleri gereken özel bir diyet yoktur. Baharatlı ve acılı yiyecekler, çok yağlı yiyecekler, fazla miktarda alınacak asitli meyve suları hastalığın belirtilerini artırabileceğinden bu tür gıdaların tüketilmemesi tavsiye edilir. Alkolün ve kolalı içeceklerin hastalığı kötüleştirdiğine dair bir bulgu yoktur, dokunmadığı taktirde makul miktarda tüketilebilirler. Bakteriyel veya viral besin zehirlenmeleri hastalığı veya semptomlarını aktive edebileceğinden inflamatuar barsak hastalığı olan hastaların gıda tüketiminde hijyenik kurallara özellikle dikkat etmeleri gerekir. Süt ve süt ürünleri dokunmuyor ve şikayetleri başlatmıyorsa tüketilmesinde sakınca yoktur, aksine önemli bir protein ve kalsiyum kaynağı olarak tavsiye edilir.

    İBH için düzenlenen diyet programının amacı uygun besin alımını sağlamak ve kalsiyum, demir, vitaminler, protein vb. maddelerin eksikliklerinin gelişmine engel olmaktır. Doktorunuz beslenmeniz ile ilgili değerlendirmeyi yaparken yeterli kalori, vitamin ve mineral alıp almadığınızı da değerlendirir. Beslenmeniz yeterli değilse, doktorunuz size bazı ilave besleyici formülasyonların kullanımını tavsiye edebilir. Barsaklarında ileri derecede darlık gelişmiş ve barsak tıkanıklığı bulguları olan Crohn hastalarının kabuklu meyve, kurutulmuş meyveler ve sebze gibi posalı gıdaları tüketmemeleri ve sıvı gıdalarla beslenmeleri önerilir. Barsaklarında darlık oluşmuş olan hastaların bu tür gıdaları tüketmeleri şikayetlerinin artmasına neden olur.

    Tedavi sonrasında ishali düzelen ve aksine kabızlık gelişen ülseratif kolitli ve barsaklarında darlık gelişmemiş olan Crohn hastalığı olan hastalara suda ıslanmış bir kaç adet kuru kayısı yemeleri veya diyete 1-2 tatlı kaşığı kepek eklemeleri tavsiye edilebilir. İshalli döenmlerde ise sıvı laımı artırılmalıdır.

    Antiromatizmal ilaçlar, aspirin, antibiyotikler ve ağızdan alınan demir preparatlarının doktor bilgisi dahilinde kullanmaları tavsiye edilir. Kortikosteroid kullanan hastaların tuz kullanımını azaltmaları gerekir.

    Cerrahi tedaviye ne zaman ihtiyaç duyulur?
    İBH hastası olan çoğu insan, ilaç ve beslenme planı içeren bir tedavi programı ile rahat bir yaşam sürebilmektedir. Crohn hastalığı olan hastaların %40 ı hastalığın başlamasından sonraki ilk 10 yılda, %80 i de ilk 20 yılda cerrahi tedaviye ihtiyaç duyarlar ve bu cerrahi girişimlerin hemen yarısı acil şartlarda gerçekleşir. İBH da aşağıdaki durumlar ortaya çıktığında cerrahi tedavi gerekli olabilir. Doktorunuz, kesin koşulların varlığında cerrahi tedavinin uygulanmasına karar verecektir;

    – Aşırı kanama

    – Uzun süreli ve ciddi hastalık varlığı

    – Toksik megakolon gelişmesi (Ülseratif kolitin şiddetli bir formu) ve barsak

    duvarında delinme

    – İlaç tedavisi ile hastalığın kontrol altına alınamaması

    – Barsakta ileri derecede darlık veya tıkanıklık oluşması

    – Çocuk ve gençlerde büyüme geriliği

    Birçok cerrahi tedavi tekniği bulunmaktadır. Her birinin avantaj ve dezavantajları doktorunuz ve ameliyatınızı yapacak cerrah tarafından size anlatılacak ve sizin için en iyi yöntemin uygulanmasına çalışılacaktır. Ülseratif kolitte kalın barsağın çıkarılması hastalıklı organın tamamıyle uzaklaştırılacağı anlamına gelmektedir. Crohn hastalığında ise genellikle barsakların hastalığa iştirak eden kısımları çıkarılır ve kalan barsakta herzaman için yeni hastalık çıkma olasılığı olduğundan genellikle kalıcı bir iyileşme sağlanamamaktadır.

    INFLAMATUAR BARSAK HASTALIKLARI VE GEBELİK
    Tedavideki gelişmeler IBH lı kadınların gebe kalabilmelerini ve sorunsuz bir gebelik geçirmelerini sağlamıştır. İnaktif Crohn hastalığı (CH) ve ülseratif koliti (ÜK) olan kadınlar gebe kalabilme (fertilite) bakımından genel popülasyonla aynı şansa sahiptirler. ÜK aktif veya remisyonda olsun fertiliteyi etkilememektedir. CH olan kadınlarda primer ve sekonder amenore (adet görememe) daha sıklıkla görülür. Aktif CH pelvisde skar oluşumu ve Fallop tüplerinde fonksiyon kaybına yol açabilir. CH vajina çevresinde apse veya fistül oluşturarak ağrılı cinsel birleşmeye (dyspareunia) sebep olabilir. Ayrıca aktif IBH seyrinde oluşabilecek beslenme yetersizliği de (malnutrisyon)fertilite üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Erkeklerde İBH tedavisinde kullanılan sulfasalazine ve Mtx. gibi ilaçlar oligospermi ve sperm motilitesinde (hareketlerinde) azalma oluşturarak fertiliteyi etkileyebilir. İnaktif

    IBH nın gebelik öncesinde remisyona sokulması ve gebelik süresince de remisyon halinin sürdürülmesi optimal tedavi yaklaşımıdır. Gebelik öncesinde ilaç kullanmadığı halde remisyonda olan gebelerde gebelik öncesinde medikal tedaviye başlama endikasyonu yoktur. Gebelik öncesinde medikal tedavi ile remisyonda olan hastalarda gebelik süresince remisyonun sürdürülmesi için gerekli olan en düşük dozda idame tedavisi sürdürülmelidir. Gebe hastaya hamile kalmadan önce hastalığının inaktif dönemde olmasının (remisyona sokulmasının) gerektiği anlatılmalıdır. İdeal olan, gebe kalmadan önce hastanın 3-6 aylık bir süre kadar remisyonda kalmasıdır.

    Gebe kalma (konsepsiyon) sırasında hastalığı remisyonda (iyileşmiş halde) olan ÜK li gebelerin 1/3 inde gebelik sırasında veya doğum sonrasında hastalık aktive olur ve bu aktivasyon oranı aynı süre izlenen gebe olmayan kadınlardakinden farklı değildir. Hastalık aktivasyonu 1.trimestrde (gebeliğin ilk 3 ayı) biraz daha sık görülmektedir. Konsepsiyon sırasında aktif hastalığı olan ÜK li gebelerin %45 inde gebelik sırasında hastalık aktivitesi artmakta, %25 inde azalmakta ve %30 unda da değişmemektedir. Konsepsiyon sırasında inaktif hastalığı olan CH lı gebelerin %25 inde gebelik sırasında hastalık aktive olmaktadır ve bu oran da gebe olmayan ve aynı süre izlenen kadınlardakinden farklı değildir. Konsepsiyon sırasında aktif CH hastalığı olan gebelerin 1/3 inde gebelik süresince hastalık remisyone girmekte, 1/3 inde aktive olmakta ve 1/3 inde de değişmemektedir ki bu oranlar da aynı süre izlenen gebe olmayan kadınlardakinden farklı değildir.

    Diğer bir deyişle konsepsiyon sırasında aktif CH olan gebelerin %66 sında ve aktif ÜK olan gebelerin de %75 inde gebelik sırasında da aktif hastalık devam eder. Konsepsiyon sırasında hastalığı inaktif olan Crohn hastalarının %80 i komplikasyonsuz doğum yapabilirken konsepsiyon sırasında aktif hastalığı olanlarda bu oran %50 ye düşmektedir. Konsepsiyon öncesinde ve sırasında aktif hastalığı olan gebelerde gebelik süresince idame tedavisinin sürdürülmesi ve alevlenme dönemlerinde yoğun tedavi uygulanması tavsiye edilir.

    5-ASA tedavisi genellikle gebelik süresince iyi tolere edilir ve fötal anomali oluşturma riski yoktur. BU tedavi sırasında folat ihtiyacı artabileceğinden gebelere ilave folat verilmesi gerekir. 5-ASA tedavisi gebelik süresince de gebelik öncesinde kullanıldığı dozda sürdürülmelidir. İlacın günde 3.2g ve üzerindeki dozlarda bile güvenli olduğu gösterilmiştir. Antibiyotik kullanımı gerektiğinde ampicillin güvenle kullanılabilir. Sefalosporinler ve metronidazol ancak ikinci ve üçüncü trimestrde (gebeliğin 2. ve 3. üç aylık dönemleri) kullanılabilir. Ciprofloxacinin hayvan deneylerinde kıkırdak anomalilerine yol açtığı görülmüştür ve bu nedenle gebelikte kullanılması tavsiye edilmez. Bir çok otör Azathiopurin in gebelik sırasında etkili ve güvenli olduğu konusunda görüş birliğine sahiptirler. Bununla birlikte azathiopurin FDA (Food and Drug Administration – Amerikan gıda ve ilaç dairesi) sınıflandırmasında D gurubu ilaçlar arasında yer almaktadır ve bu da ilacın fötal (anne karnındaki bebekte) anomali oluşturabileceği anlamına gelmektedir. Azathiopurin tedavisi alan renal transplantasyon yapılmış gebelerin %80-90 ında gebeliğin sağlıklı bir şekilde sürdüğü görülmüştür. Azathiopurine tedavisinde prematürite (erken doğum), abortus (düşük), konjenital anomali, bebeklik dönemi enfeksiyonları ve neoplazi sıklığının artmadığı gösterilmiştir. Gebe kalma öncesinde IBH olan babanın azothiopurin kullanmasının konjenital anomali oluşma riskini artırdığına dair retrospektif bir çalışma mevcuttur. Bu nedenle erkeklerin gebe kalma amacıyla yapılacak cinsel birleşmeden en az 3 ay önce azathiopurin tedavisini kesmeleri tavsiye edilmelidir.

    Gebelik sırasında diğer immunomodülatör ilaçların kullanımı hakkındaki veriler sınırlıdır. Transplantasyon literatüründeki bulgulara göre siklosporin in ilk trimestrde kullanımından kaçınmak gerekir. Toksik yan etkilerinin ve diğer ilaçlarla etkileşiminin sık olması nedeniyle gebelik sırasında çok gerekmedikçe kullanılmamalıdır. Erken doğum ve düşük bebek ağırlıklı doğum riskini artırdığı fakat teratojenik etkisi olmadığı bildirilmiştir. Şiddetli vakalarda cerrahi tedaviye alternatif olarak kullanılabilir. Hastalığın alevlenme dönemlerinde TNF-alfa blokerleri (Infliximab, Remicade) tedavisinin uygulanması gerekebilir. Gebelik sırasında infliximab tedavisi uygulanan gebeler üzerinde yapılan çalışmaların sonuçlarına göre bu ilaca bağlı bir teratojenik etki bildirilmemiştir ve ilaç süte geçmemektedir. Bununla birlikte eldeki veriler yeterli olmadığından gebelik sırasında gerekmedikçe kullanılmaması ve konsepsiyondan 6 ay önce tedavinin kesilmesi önerilmektedir. MTX ve thalidomide in gebelik sırasında kullanımı kontrendikedir. Özellikle gebeliğin ilk 6-8 haftalarında alındığında teratojenik etkisi belirgin olmaktadır. MTX tedavisi altında olan hastalarda tedavinin konsepsiyondan en az 6 ay önce kesilmesi tavsiye edilmelidir.

    Cerrahi tedavi düşünülen hastalarda bu işlem mümkünse gebe kalınmadan önce (tercihan en az 1 yıl önce) yapılmalıdır. Gebe kalan İBH lı kadınlarda ancak toksik megakolon, kanama, obstrüksiyon ve perforasyon gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında cerrahi girişim düşünülmelidir. Bu tür bir komplikasyon geliştiğinde cerrahi müdahale ertelenmemelidir zira mortalite (ölüm riski) %50 ler seviyesindedir. Cerrahi girişim için 2.trimestr (gebeliğin 2. üç aylık dönemi) en uygun zaman olarak kabul edilir. 3.trimestrde (gebeliğin 3. üç aylık dönemi) uygulanan cerrahi girişim erken doğum riskini artırmaktadır. Ülseratf kolitli bir gebede gerektiğinde ileal poş-anal anastomozla birlikte uygulanacak proktokolektomi ( kalın barsağın cerrahi olarak çıkarılması) gebeliğin gidişini etkilmemekte ve erken doğum riskini artırmamaktadır, ancak daha sonraki dönemde gebe kalmayı etkileyebilir. Şiddetli kolit veya toksik megakolon nedeniyle total kolektomi yapılan vakalarda fötal (bebeğe ait) mortalite %50 civarındadır ve bu tür vakalarda iv. siklosporin veya erken doğum daha uygun tedavi yöntemleri olarak görünmektedir.

    İleostomi ve ileoanal poş anastomozu olan ülseratif kolitli gebeler genellikle gebeliği iyi tolere ederler. Stomal prolapsus ve obstrüksiton riski hafifçe artmıştır. Gebelik poş ve stoma fonksiyonlarında fazla bir değişiklik oluşturmamaktadır. Dışkılama sayısında artma ve inkontinans görülebilir. Bu hastalar obstetrik bir kontrendikasyon yoksa vaginal doğum yapabilirler.

    IBH olan bir çok gebe normal vaginal doğum (normal yolla doğum) yapabilir. Rektovaginal fistül veya apse gibi aktif perianal hastalığı olan gebelerde sezeryanla doğum tavsiye edilir. Daha önce IBH nedeniyle kolektomi, ileostomi veya ileoanal anastomoz vb. gibi cerrahi girişim geçirmiş olan hastaların büyük çoğunluğu normal vaginal doğum yapabilirler ve bu şans kendilerine verilmelidir. Bazı hastalarda vaginal doğum sonrasında yeni perianal hastalık (anüs ve çevresindeki bölge) gelişebildiği bildirilmiştir (%15-20). Epizyotomi yapıldığında kesinin fissür veya fistül hattından geçmemesine dikkat edilmelidir. Hastalığa bağlı rijit perinesi olan hastalarda vaginal doğum tavsiye edilmemelidir.

    Emzirmenin IBH aktivitesi üzerindeki etkisi bilinmemektedir. 5-ASA emzirme döneminde güvenli gibi görünmektedir. Azathiopurin konusundaki görüşler henüz bir kesinlik kazanmamıştır ve bir çok otör bu ilaçların ancak gerekli olduğunda kullanılmasını tavsiye etmektedir. Metronidazol ve ciprofloxacin adlı ilaçlar emzirme döneminde kullanılmamalıdır. MTX (Methotrexate) ve cyclosporine emziren annelerde kesinlikle kullanılmamalıdır.

    Hastalığı olan gebeler düşük (abortus), erken doğum veya konjenital anomali oluşumu bakımından artmış bir riske sahip değillerdir. Bununla birlikte aktif İBH varlığı gebelik süresince oluşabilecek erken doğum, düşük ve düşük doğum ağırlıklı bebek doğumu gibi istenmeyen olayların gelişme riskini artırmaktadır. Aktif hastalığı olan gebelerde abortus ve erken doğum riski genel popülasyona göre 2-3 kez daha fazladır.Tıkanıklık (darlık gelişimi- striktür), ödem ve skar dokusu nedeniyle barsak duvarının kalınlaşması sonucu oluşur. Barsak lümeni, tamamen kapanıncaya kadar daralır ve sonunda tam barsak tıkanması oluşur.

    Ülseratif kolite benzer şikayetleriniz olduğunda doktorunuz hastalık öykünüzü dinledikten ve beden muayenizi yaptıktan sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. İstenecek diğer testler şunlar olabilir;Fleksibl sigmoidoskopi veya kolonoskopi ve biyopsi alınması Baryumlu lavman ( lavman opak)

    Bu test, kolonun röntgen ile görüntülenmesidir. Radyoopak bir madde olan baryum lavman ile kolona verilir. : Kalın barsağınızın endoskopla incelenmesi. Küçük kıvrılabilir bir tüp, anüsten sokularak kalın barsağınızın iç yüzeyi incelenir. Eğer gerekiyorsa, doku örneği alınır. (bkz. Kolonoskopi). Endoskopik inceleme ile inflamasyonun derecesi (hafif, orta ve şiddetli) ve kalın barsaktaki tutulum seviyesi hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür ki bu tür bir yaklaşım doktorunuzun sizi ne tür bir ilaçla tedavi edeceğine karar vermesinde son derece yardımcı olacaktır.

  • Stres Nedir?

    Stres Nedir?

    Var oluşun tehdit edildiğinin algılanmasına verilen bedensel, zihinsel, davranışsal tepkilerimizdir (Bedeni ve zihni harekete geçiren enerji). Stres, çok duyduğumuz, herkesin hayatı boyunca karşılaştığı bir durumdur.

    Strese verilen anlık tepkilerimiz nelerdir?

    Bireylerin strese karşı ürettikleri tepkiler çok çeşitlidir. Bunun nedeni ise, bireylerin farklı yaşamlarının, farklı deneyimlerinin olması ve düşüncelerinin tepki verme şekillerinin farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Yani bir durum bizim için stresli de olabilir, stresli olmayabilir de; verdiğimiz tepkiler olayı nasıl algıladığımıza bağlıdır.

    Farkında olduğumuz tepkiler

    • Kalp atışlarının hızlanması

    • Ellerin ve ayakların soğuması

    • Kesik ve hızlı soluklar

    • Ellerin titremesi

    • İskelet kaslarının kasılması

    • Tüylerin diken diken olması

    • Tuvalete gitme ihtiyacı

    Farkında olmadığımız tepkiler

    • Beden kimyasının değişmesi/hızlanması

    • Göz bebeğinin genişlemesi

    • Kortizol, kortizon, tiroid artışı

    • Cinsel hormonlarında azalma

    • Sindirim sisteminin yavaşlaması

    • İnsülin azalması, kan şekerinde artış

    • Oksijen tüketiminde artış

    • Kanın kalınlaşması

    • Beyin kimyasının değişmesi/hızlanması

    Stres hastalıklara neden olur mu?

    Stres bizim pek çok hastalığa olan bağışıklığımızı zayıflatır. Bu nedenle aslında fiziksel hastalıkların neredeyse tümü psikosomatiktir; zihnin bedeni etkilemesidir (Fiziksel hastalıklar duygusal strese bağlı olarak bağışıklık sisteminin zayıflaması ve hastalık yapıcı etmenlerden etkilenmeye açık hale gelmesi nedeniyle ortaya çıkar). Zihinsel durumlar başlatıcı ya da ara değişken olabilir. Zihin bedeni zayıflatır, patojenler bedeni daha kolay ele geçirir; zihin bedeni daha da zayıflatır, hastalık hızlanır (Psikojenik hastalıklar).

    Hayatımızı ve yaşadığımız stresi yönetebilir miyiz? Bunun için neler yapılabilir?

    Stres yönetiminde hedef; tüm stresi ortadan kaldırmak değil, onu en üst düzeyde performans oluşturmak için bir motivasyon aracı olarak kullanmak. Stres yararlı olduğu sürece istenilir. Buna değindikten sonra; evet, stresimizi yönetebiliriz. Bunun için;

    • Öfke, üzüntü, korku duygularımıza “kulak vermek”,

    • “İhtiyacımız”ı karşılamak üzere harekete geçmek,

    • Öfke, üzüntü, korku sonucunda kanın içine yollanan kortizol, kortizon, tiroid ve benzeri hormonlarımızın birikmemesine çalışmak,

    • Sempatik (gaz) / parasempatik (fren) sistemlerimizin işleyişini dengelemek,   

    • Spor aracılığıyla fren sistemimizi kısa sürede devreye sokmak,   

    • Doğru nefes/meditasyon aracılığıyla fren sistemimizi daha sık çalıştırmak,   

    • Doğru beslenmek,   

    • İyi uyumak.

  • Kronik Ağrı

    Kronik Ağrı

    Hayat boyu süren kronik hastalıkların, hastaların yaşam kalitesini etkilemesi oldukça sık görülen bir olgudur. Kronik hastalık çerçevesinden bakıldığında, çoğu hasta hayatlarının önemli bir kısmında hastalıklarına depresyonun ve kaygının eşlik ettiğini belirtmektedir. Hastaların hissettiği ağrının depresyonu tetikleme ihtimali olduğu gibi, depresyon belirtileri yüzünden de ağrı şiddeti artabilmektedir.

    Duygusal durumun fiziksel hastalıklarla olan ilişkisi aşikardır. Mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin, bağışıklık sisteminin işleyişini sağlayan sitokinler; serotonin ile bağlantı içindedir. Depresifken bağışıklık sisteminin zayıflamasının sebebi bu şekilde açıklanabilir. Ağrılı fiziksel belirtileri olan hastalarda depresyon daha şiddetli gitmektedir.

    Epidemiyolojik çalışmalar toplumda ağrının yaşam boyu yaygınlığının %24-37 arasında

    değiştiğini göstermiştir. Literatürde gün geçtikçe artan araştırmalar, depresyon ve ağrı belirtileri

    arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Bu ilişki bazı araştırmacılar tarafından iki durumun genellikle birlikte görüldüğüne, benzer tedavilere yanıt verdiğine,birbirlerini alevlendirmelerine ve benzer biyolojik yolakları ve kimyasal ileticileri paylaştığına dikkat çekmek için ‘depresyon-ağrı sendromu’

    veya ‘depresyon-ağrı ikilisi’ olarak isimlendirilmektedir.

    Majör depresif bozukluk belirtileri sıklıkla bilişsel, duygusal ve davranışsal sorunlarla

    karakterize edilmekle birlikte, özellikle birinci basamağa ve psikiyatri dışı tıbbi birimlere başvuran

    hastaların birçoğunda ön planda fiziksel yakınmaların bulunduğu bildirilmiştir. Bununla

    birlikte, ağrılı fiziksel belirtileri olan hastaların sağlık durumlarını daha kötü olarak değerlendirdikleri, depresif yakınmalarının daha fazla ve şiddetli olduğu olduğu saptanmıştır.-

    Beş Avrupa ülkesini kapsayan geniş ölçekli bir çalışmada genel toplumda kronik ağrı yaşayanların

    oranı %17 iken, depresyon ölçütlerini karşılayanlarda bu oranın %43’e yükseldiği saptanmıştır.

    Bu bilgiler doğrultusunda, ağrılı kronik hastalıklardan muzdarip kişilerin, depresyonla baş edebilmeleri, fiziksel ağrılarını dindirmeye ağırlık vermeleri kadar önemlidir.

  • Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Stres, depresyon ve anksiyetenin (kaygının) kronik hastalıklara olan etkisi pek çok araştırmanın konusudur. Bu noktada önemli olan, depresif semptomların; stresin ve kaygının kronik hastalıkların belirtilerine nasıl etki ettiği ve hastaların yaşam kalitesini etkileyip etkilemediğidir.

    Uzun süreli ve ağrılı hastalıklar, çoğunlukla umutsuzluk, çaresizlik ve öfke gibi olumsuz duygu durumu da beraberinde getirir. Ancak hastalığın mı duygusal süreçlerin değişimine yol açtığı yoksa depresyon gibi olumsuz duygu durumu içeren hastalıkların mı kronik hastalıklara etki ettiği tam olarak bilinmemekte. Yani, hastalığın günlük rutini bozacak şekildeki işleyişi mi yoksa stresin ve olumsuz duyguların mı hastalığa yol açtığı konusu hala net değil. Bu noktada stres, olumsuz duygu durum ve hastalık belirtilerinin daha yoğun olarak ortaya çıkması bir kısır döngü gibidir.

    Kronik hastalığa sahip kişilerde, herhangi bir hastalığı bulunmayan bireylere kıyasla psikolojik sorunlar daha sıklıkla görülebilmekte. Örneğin, eklemlerde oluşan iltihabi durum ile kendini gösteren ve otoimmün bir kronik hastalık olan Romatoid Artrit (RA) hastalarındaki depresyon %66, anksiyete ise %70 oranında görülüyor. Bu da oldukça ciddi bir oran, hastalıkla baş etmede yaşanan sorunların mı yoksa depresyon ve anksiyetenin mi hastalığı tetiklediği konusunda uzmanlar görüş birliği içinde değiller. Aslında bu konuda yapılan çalışmaların sayısı da yeterli olmadığından, bir çıkarım yapmak oldukça güç. Her halukarda, hastaların stresli yaşam olaylarından uzak kalmaları, depresyon ve anksiyete belirtilerine de dikkat etmeleri oldukça önemli.

    Kronik hastalıklarda duygu durumun normal seyredebilmesindeki en önemli faktör hastalığın rutinine adapte olabilmektir. Hastalığın sonucu olan fiziksel ve bazen zihinsel kısıtlamalara göre günlük hayatı idame ettirebilmek stresin normal seviyelerde olmasında etkilidir. Örneğin, kronik kalp hastalığında günlük hayatı sürdürmeye engel olabilecek fiziksel kısıtlılık, depresif semptomların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Öfke, kaygı ya da depresyon bileşenlerinin fiziksel sağlık üzerinde etkiye sahip olduğu yaygın bir görüştür.

    Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) hastalığı da, bahsedilen diğer hastalıklar gibi kronik ve yaşam kalitesini etkileyen bir hastalıktır. Hastaların yaşam kalitesinin hastalık sebebiyle olumsuz etkilenmesi depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Hastalık, çeşitli ağrı atakları ve ateş ile kendini gösterdiği için hastaların atak sırasında günlük rutinlerini yerine getirebilmeleri zorlaşmaktadır. Bu durumda çoğu hastanın bildirdiği genel duruma göre, stresin ve depresif duygu durumun FMF hastalığında hastaların baş etmeye çalıştığı ağrı ataklarını arttırdığı görüşü yaygındır.

  • Özenti ve hayranlık

    Özenti, imrenme gibi özellikler çocuk psikolojisinin bir parçasıdır ve karakterin oluşması, davranışların şekillenmesi ve ahlak gelişimi açısından çok önemlidir. Özenti ve hayranlık bir nevi taklittir ve bu beceriye sahip olabilmek normal psikososyal gelişim açısından değerlidir. Önemli olan çocuğun kimlere ve hangi özelliklerine karşı özenmeleridir. Yani çocuk iyi şeylere de imrenebildikleri gibi tam aksi kötü veya değersiz şeylere de imrenebilirler. Çocuklar taklit becerileri gelişirken ilk olarak yakın çevresindekileri (anne, baba vs) taklit etmeye başlar ve onlara hayranlık duyarlar. ‘Büyüyünce babam gibi güçlü olacağım’, ‘Ben de annem gibi güzel olacağım’ gibi sözleri veya düşünceleri çocukluk döneminde sık şahit oluruz. Daha sonra çocuk etrafını keşfettikçe ve öncelikleri değiştikçe özendikleri insanlar ve özellikler değişir. Hayranlık ve özentinin derecesi önem taşımaktadır. Yanı çocuk hayran olduğu insanı birebir taklit ediyor veya bu hayranlık çocuğun sorumluluklarını yapmasına engel teşkil ediyorsa burada hastalık boyutunda hayranlıktan söz edilebilinir. Bunun bir diğer adı fanatizmdir. Soruda da belirtildiği gibi bazı çocuklarda özenme az görülürken bazıları daha çok etkileniyor. Burada belirleyici bazı faktörler de bulunmaktadır. Çocuğun kişilik yapısı, aile ve çevresinin yönlendirmeleri, çocuğun zeka düzeyi, yargılama becerileri vs gibi. Özellikle bağımlı kişilik özeliği gösteren çocuklarda özenti ve hayranlık hastalık boyuna kadar ulaşabilir. Aynı zamanda anne ve babasıyla özleşemeyen çocuklar başka figürlere aşırı hayranlık duyabilirler. Yargılama ve karar verme becerileri zayıf olan çocuklarda işin kolayına kaçarak çevresindeki ünlü ve beğenilen birini taklit etme yolunu seçebilir. Hayal gücü güçlü olan veya gerçeği değerlendirme kabiliyeti zayıf olan çocuklarda risk altındadırlar. Özenti ve hayranlıkları hastalık boyutunda olan çocuklarda bir çok psikiyatrik hastalık görülme sıklığı da artmaktadır.

    Çocukların teknolojinin etkisinde kalması özenti ve hayranlığın erken gelişmesine değil başkaların özenme ve hayranlık duymaya yol açtığını düşünüyorum. Çünkü bir çocuğun taklit becerisinin gelişmesinin dış uyaranların direk etkisi altındadır. Yanı taklit ettiği şeyi ne kadar sık görür ve duyarsa o kadar çok taklit eder veya imrenir. Eğer çocuklar anne ve babasıyla değil de TV veya bilgisayar diğer nesnelerle zaman geçirirse orada gördüklerini taklit eder ve hayranlık duyarlar. Maalesef bir çok aile çocuklarını medya ve internettin olumsuz etkilerinden koruyamamaktadır. Bu sebeple çocuklar popüler kültürün etkisinde daha fazla kalmaktadırlar. Bu kültürün ülkemizde ve dünyadaki hayali ve gerçek temsilcilerinin hayatları, davranış ve söylemleri çocukların sağlıklı gelişimde olumsuz örnekler oluşturabilmektedir. Aynı zamanda ebeveynlerin de teknolojinin etkisinde kalarak çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenmedikleri veya yanlış yaklaşımda bulundukları da bir gerçektir.

    Aileler çocuklarıyla sık ve yakından ilgilenmeliler. Çocuklarına iyi örnekler sunmalı kötü ve yanlış örneklerden uzak tutmalılar. Bu sebeple izledikleri ve takip ettikleri şeylerin içeriğine hakim olmalılar, sürelerini yaşına uygun sınırlamalılar ve olumsuz durumları engellemeliler. Hayran duydukları insanların olumlu yönleri öne çıkarıp olumsuz olabilecek yönlerini çocuklarına anlatmalılar. Çocuğun aşırı isteklerini karşılamamalılar çünkü bu çocuklarda doyumsuzluk oluşturabilir. Çocukların gerçek ihtiyaçlarını göstermek ve hayatta onlara hedef belirlemek ebeveynlerin en önemli görevleridir. Eğer çocuklarda hastalık boyutunda hayranlık ve özenti varsa ve aileler bununla baş edemiyorsa bir uzmana danışmaları gerekmektedir.

  • Depresyon nedir ve nasıl yaklaşılır

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Çocuk ve genç depresyon belirtileri

    DEPRESYON

    Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.

    Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.

    Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.

    Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.

    Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.

    Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.

    Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.

    Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.

    Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.

  • Meningokok enfeksiyonları ve menenjit aşıları

    Neisseria meningitidis yalnız insanda enfeksiyon etkenidir. İnsan nazofarinksi ( burun-boğazın açıldığı ortak boşluk ) bilinen tek taşıyıcılık bölgesidir ve insandan insana, direkt temasla veya solunum yollarından damlacıklarla bulaşır. Nazofarenkste bulgu vermeden bekleyebileceği gibi buradan kana karışarak meningokoksemi ( kan yoluyla tüm vücuda yayılıp yaygın hastalık oluşumu ) ve/veya menenjite ( beyin zarlarının iltihabı ) neden olabilir. Meningokokal enfeksiyonlar tüm dünyada önemli bir ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Her yıl tüm dünyada 500.000 yeni vaka görülmekte, 50.000 ölüm ve tüm tedavilere rağmen hastalık sonrası yaşayan kişilerde ise % 10-20 oranında ciddi sekellere yol açmaktadır.
    Meningokoksemi birçok farklı klinik tablo ile karşımıza çıkabilir. Bulguların başlamasından sonraki birkaç saat içinde hastanın durumu hızla kötüleşebilir. Meningokoksemi ateş ve döküntü ile karakterize, purpura fulminans, septik şok ve çoklu organ yetersizliğine neden olan öldürücülüğü çok yüksek bir hastalık olup en sık beş yaş altı özellikle 12 aydan küçük süt çocuklarında görülür. Purpura fulminans, genellikle ölümcül şok, anemi, bacaklarda ani ve hızla yayılan simetrik deri kanamaları ile seyreden ani başlangıçlı yaşamı tehdit eden bir durumdur. Ayrıca beyin zarı iltihabı ( menenjit) şeklinde hastalık yapabilir. Aşı ile korunulabilecek bir hastalıktır. Bu sebeple ülkemizde de erken dönemde aşılama önerilmektedir. Aşağıda Türkiye için Meningokok Aşılarının Aşılama Şeması gösterilmiştir. ♦️♦️MENİNGOKOK AŞILARI♦️♦️ ♦️6 ay öncesi başlangıç:
    *Nimenrix 2-4-12. ay 3 doz *Bexsero 2-3-4. ay-13. ay veya 3-4-5. ay -13. ay olarak 4 doz

    ♦️6-12 ay arası başlangıç:
    *Nimenrix 6-8-12. ay 3 doz. *Bexsero 7-9. Ay-hayatın 2. Yılı 3 doz. (3. doz 12-24 ay arası)
    *Menactra 9-12. ay. *Bexsero 7-9-hayatın 2. Yılı 3 doz

    ♦️12. Aydan sonra başlangıç: *Nimenrix 12. ay tek doz. *Bexsero 13-15-27. ay 3 doz
    *Menactra 12-14. ay *Bexsero 13-15-27. ay 3 doz

    ♦️24 Aydan sonra başlangıç:
    *Nimenrix 24. ay tek doz. *Bexsero 25-27. ay 2 doz
    *Menactra 24. ay tek doz. *Bexsero 25-27. ay 2 doz