Etiket: Hastalık

  • Genetik hastalıklar kaderimiz mi?

    Ben buna inanmayan hekimlerden olduğum için sürekli arayışım ve araştırmalarım bu yönde devam etmiştir.

    Sonuç olarak ulaştığım gerçekler inançlarımı destekler nitelektedir. Uzun yıllar yapmış olduğum bir çok genetik hastalık üzerindeki araştırmaları ve ulaşmış olduğum başarılı sonuçları siz değerli hastalarımla paylaşmak amacı ile bu makaleyi kaleme almış bulunmaktayım.

    Genetik hastalıklardan örnekler ile bahsedecek olursak ,

    KANSER :

    Genetik olarak ailede kanser olması bizim de kanser olacağımız anlamına gelmeyebilir.. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kanser hastalığına yakalanma riski hızla artmaktadır. Bunun nedeni ile ilgili bir çok teori öne sürülmüştür. En önemli sorun bağışıklığımızın giderek çökmesidir. Kanser hastalığının temelinde bağışıklığın çalışmaması yatar. Bağışıklığımız çalışırsa hergün vücudumuzda halihazırda üretilen kanser hücrelerini zaten tanır ve yokedebiliriz. Tam tersi olursa kanser giderek yayılır ve bizi yener. Eğer bağışıklığımızı baştan itibaren yüksek tutar ve kanser yapan ana etkenlerden uzak kalırsak ne kadar yüksek risk yaşarsak yaşayalım kanser olmadan da bu hayatı doğru düzgün yaşayabiliriz. İmmunoterapi bu nedenle kanserin tüm tiplerinde asıl tedavidir. İmmünoterapi bağışıklık sistemini güçlendirme , yanlış çalışan yönlerini tespit edip düzeltme tedavisidir.

    HASHİMATO TİROİDİT

    Ailede olan ve Türkiye’de de yaygın olarak bulunan genetik hastalıklardandır ancak biz bağışıklık sistemimizi tedavi ederek bu hastalığı atlatabilir veya tamamen kontrol altına alabiliriz. Kalıcı hipotiroididen kurtarabiliriz. İmmunoterapiye çok iyi yanıt verir.

    AİLESEL POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI

    Adı üstünde ailesel yani genetik geçişi en iyi bilinen otozomal dominant geçişli bir genetik hastalıktır. Hastalığın gidişatını hem durdurabilir ilerlemesini engelleyebilir dializ hastası olmaktan eğer hastayı doğru evrede yakaladıysak engelleyebiliriz….

    FMF yani AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ

    En bilinen genetik hastalıklardan biridir ve engellenebilir, kontrol altına rahatlıkla alınabilir, komplikasyonlardan korunulanabilinir. Ancak bu konuda hala böyle olabadığına dair eksik bilgi ve inanışlar sağlık çalışanlarında bile mevcuttur. Halbuki immunoterapiye en iyi yanıt veren hastalıkların başında gelir.

    BEHÇET HASTALIĞI

    Genetik yatkınlığı ve geçişi bilinen hastalıklardandır. İmmunoterapiye çok iyi yanıt verir ve kontrolü , gidişatı kolaylaşır.

    FAP (Familial adenomatöz polip hastalığı)

    Sindirim kanalında özellikle kolonda yani kalınbarsakta bir çok sayıda kötü huyluya dönüşme potansiyeli taşıyan polipler mevcuttur. Adından da anlaşılacağı üzere ailesel yani genetik bir hastalıktır ve hayatın belli bir döneminde bu polipler kanserleşir. Bu nedenle bu hastalarda genelde uygulanan tek yöntem kalın barsağın tümüyle operasyonla alınmasıdır ancak hastanın tüm sindirim kanalında yani midesinde yemek borusunda ince barsağında polipler olabilir ve onlar da kanserleşebilir. Yani bu ameliyatlar bir çözünm değildir. Sistemi düzeltmek ve kanserleşmeyi sağlayan bağışıklığı düzeltmek gerekmektedir.

    SEDEF HASTALIĞI

    Tüm romatizmal hastalıklar gibi genetik yatkınlık mevcuttur ve immünoterapiye çok iyi yanıt alınır.

    VİTİLİGO

    Otoimmün bir hastalıktır. Genetik hastalıklar (hashimato tiroidit) ile ilişkilidir. İmmünoterapiye çok iyi yanıt vermektedir.

    ESANSİYEL HİPERTANSİYON

    Genetik yatkınlıkla oluştuğu düşünülmesi günümüzdeki en büyük yanılgıdır. En rahat çözümlenebilecek ve kurtulabilinecek hastalıkların başında gelir. Ailemizde yüksek tansiyon varsa ve biz risk altında isek tansiyonlarımız yenbi yeni çıkmaya başladı ise hiç ilaç başlanmadan bu hastalıktan ömür boyu kurtulabiliriz veya ilaç başlandı ise bile hastalığın gidişatını durdurabiliriz..

    DİABETES MELLİTUS TİP 2

    Ailemizde yaygın şeker hastalığının bulunması bizim de gelecekte bu riski taşıdığımız anlamına gelmektedir. Hele de Türkiye’de iki kişiden birinin bu riski taşıdığını biliyorsak zaten şeker hastalığına yakalanmanın çok uzağında olmadığımızı da biliriz. Bu nedenle çok erken yaşlarda önlemler alınmalıdır. D vitamin düzeyi yıllık olarak ölçümlenmeli, sağlıklı beslenme alışkanlığı ve spor hayata sokulmalı gizli şeker veya insülin direnci başlar başlamaz tedavi edilip bu hastalıktan ömür boyu kurtulunmalıdır. Ailemizin kaderindeki gibi bekleyip şeker hastası olmanın bir anlamı günümüzde yoktur.

    AİLESEL KALP (KORONER ARTER ) HASTALIKLARI ; İNME , BEYİN KANAMALARI GİBİ DAMAR SORUNLARI

    Bu hasta veya risk grubunda ailede erken yaşya kalp krizi , inme , beyin kanması geçirme veya ani ölüm mevcuttur. Bu grup hasta tüm dünyada azımsanmayacak kadar çoktur. LpA (lipoprotein A ) , homosistein gibi değerleri yüksektir. Her ne kadar olay genetik gibi görülse de bu grupta immünoterapi tedavisi çok işe yaramakta olup hem hasta olanları diğer ataklardan korumakta , hem de henüz atak geçirmemiş olanları ömür boyu koruyabilmektedir.

    Tüm bu hastalarda %100 gizli şeker ve/veya şeker ve/veya insülin direnci mevcuttur. Aslında bu üç tanı da aynı kapıya çıkar. Bu hastaları bu açıdan çok iyi bir şekilde irdelemek gereklidir. Barsak floraları ileri düzeyde bozuktur ve barsak mantarı (candida) geliştirme riski artmıştır. Şiddetli gıda intoleransları vardır (laktoz ve gluten) Bağışıklıkları bir çok tehtid altındadır. Tüm bu tehtidlerin tektek tanımlanarak tedavileinin bir immünoterapist tarafından itina ile yapılması halinde genetik hastalıkları yüzde yüz şifa ile sonuçlanabilir.

    Bu hastalıkların isimleri saymakla bitmez çünkü bir çok hastalığın zemininde genetiğimiz ve bağışıklığımız yatmaktadır. Araştırmalarım sürmektedir.

  • Non-hodgkin lenfomaların tedavisindeki ilerlemeler

    Non-Hodgkin Lenfomaların Tedavisindeki İlerlemeler

    Prof. Dr. Orhan Sezer

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli ABVD adlı bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar Hızlı ilerleyen lenfomalar Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma Diffuz büyük B hücreli lenfoma Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda Rituximab + CHOP ve Rituximab + Cytarabin adlı ilaçları içeren bir tedavi öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

  • Hodgkin lenfoma tedavisinde yenilikler

    Hodgkin Lenfoma Tedavisinde Yenilikler

    Hodgkin Lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Bu hastalık genellikle lenf bezlerindeki büyüme ile kendisini belirtir. Terleme, halsizlik, kilo kaybı veya enfeksiyondan kaynaklanmayan ateş, hastalığın belirtileri olabilir. Lenf bezlerinin vücudun hangi bölgesinde olduğuna bağlı olarak, mesela nefes darlığı, öksürük gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Hastalığın tedavisindeki hedef, mümkünse hastalığı tamamen yok etmek ve hastalığın nüks etmesini de önlemektir. Dünyada Hodgkin Lenfoma hastalığın tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan birkaçı Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG), EORTC, Kanada NCI’dır. Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’nin çalışmalarına bu güne kadar 15.000 Hodgkin hastası katılmıştır. Hastalık vücuda pek yayılmamışsa, hafif bir kemoterapi ve ışınlama içeren tedaviler ile hastalık yok edilebilir. Hastalık ilerlemiş ve vücuda daha çok yayılmışsa, hastalığı yok edebilme şansını arttırmak için daha etkili kemoterapi tedavileri de geliştirilmiştir. Aşağıdaki yazı genel bir bilgilendirme amacı taşır. Hastalığın Hodgkin lenfoma hakkında tecrübeli bir doktor tarafından tedavisi tavsiye edilir.

    Hastalığın belirtileri

    Hodgkin Lenfoma, genellikle lenf bezlerindeki veya dalaktaki büyüme ile kendisini belirtir. En sık boyundaki lenf bezlerinin tutulumu olur, fakat vücudun iç kısımlarındaki lenf bezleri de büyüyebilir. Bunun dışında dalak, karaciğer veya başka organlar da tutulabilir. Bazı hastalarda şu belirtiler ortaya çıkar: Kilo kaybı (son altı ay içinde %10), geceleri terleme, tekrarlayan ve bir enfeksiyondan kaynaklanmayan ateş. Bu belirtilere “B semptomları” adı verilir.

    Hastalığın teşhisi

    Hastalığın teşhisi için, uygun bir lenf bezinin alınıp, incelenmesi gerekir. Hodgkin lenfoma patolojik incelemede çeşitli alt gruplar içerir, bu grupların tedavisi değişiklikler gösterebilir.

    Bu incelemenin yanında, hastalığın vücuda ne kadar yayıldığını gösteren araştırmalar da yapılır ki, buna “evreleme” diyoruz. Hastalığın evreleri (safhaları) şunlardır:

    Evre I: Bir tek lenf düğümü bölgesinin tutulumu

    Evre II: Diyaframın (göğüs ve karın boşluğunu ayıran kas) tek tarafında olmak üzere, 2 veya daha fazla lenf düğümü bölgesinin tutulumu

    Evre III: Diyaframın iki tarafında da tutulum

    Evre IV: Dalaktan başka bir organın yaygın tutulumu (dalak bu hastalıkta bir lenf düğümü bölgesi gibi değerlendirilir).

    Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için bilgisayarlı tomografi, tedaviyi planlamak için de bazı kan testleri ve kalp, akciğer gibi organların nasıl çalıştığını gösteren testler gereklidir.

    Evrelemenin yanında bazı bulgular da hastalığın kötü risk faktörlerini tanımlar. Risk faktörü dediğimiz bulgular, duruma göre hastalığın iyileşme oranını olumsuz etkilerler, fakat diğer verilerle beraber değerlendirilmeleri gerekir. Kötü risk faktörü olan hastaları kurtarabilmek için, evresine göre, daha etkili bir tedavi uygulamak gerekebilir.

    Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu’na (GHSG) göre bu risk faktörleri şunlardır:

    -Üç veya daha fazla lenf düğümü alanının tutulumu

    -Yüksek sedimantasyon

    -Büyük mediastinal kitle (göğüs kafesinin 1/3 ünden daha geniş)

    -Ekstranodal (lenf düğümleri dışında) tutulum.

    Hastalığın tedavisi

    Patolojik bulgulara göre, hastalık klasik tip Hodgkin lenfoma ve daha az görülen bir alt gruba (lenfosit predominant) ayrılır. Bu az görülen alt grup, özellikler gösterir. Aşağıdaki tanıtım, klasik tip Hodgkin lenfoma için geçerlidir.

    Hastalığın tedavisine lüzumsuz zaman kaybı olmaksızın başlanması ve tedavinin muntazam bir şekilde uygulanması önem taşır. Tedavi açısından hastalık üç gruba ayrılabilir:

    1. Grup: Erken evre, kötü risk faktörü yok

    2. Grup: Erken evre, fakat bazı risk faktörleri var

    3. Grup: İlerlemiş hastalık.

    Son yıllardaki çalışmalar bilhassa 2 konuda aşamaları hedef almıştır. Bunlardan birincisi, erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastaları kapsar. Bu hastalarda tedavi sonuçları zaten çok iyi olduğundan, yapılan çalışmalar, iyi sonuçları korumayı, fakat tedavinin yan etkilerini azaltmayı amaçlamıştır. İkinci konu ise, daha ilerlemiş hastalığı olan Hodgkin lenfoma hastalarında, tedavide başarı ve hastalığın yok edilme oranını arttırmaktır.

    Erken evre, kötü risk faktörü olmayan hastalar

    Hem evresi I veya II, hem de yukarıda yazılan kötü risk faktörlerinden hiçbirinin olmadığı hastalar için 2 kürden oluşan çok kısa bir kemoterapi ve az dozlu bir ışın tedavisi, iyi bir tedavi seçeneği oluşturur. Alman Hodgkin Çalışma Grubunun 1370 hastada yaptığı bu çalışma, sadece 2 kür kemoterapi ve ışın tedavisi ile tedavi edilen hastalarda anlamlı bir şekilde daha az yan etki oluştuğunu gösterdi. New England Journal’da yayınlanan bu çalışma, iki kür kemoterapi ve ışın tedavisi alan hastalarda, tedaviden 5 yıl geçtikten sonra, tedavinin hala başarılı olduğu hasta oranını %91 olarak belirledi. 20 ile 30 Gray dozundaki ışın tedavisi karşılaştırıldığında, etki açısından fark görülmedi.

    Erken evre, fakat bazı risk faktörleri olan hastalar

    Bu grup, yukarıdaki ve aşağıdaki grubun dışındaki Hodgkin lenfoma hastalarını içerir. Bu durumlarda, genellikle 4 kür ABVD kemoterapisi ve 30 Gray dozundaki ışın tedavisi standart tedavi olarak görülür. Bu gruptaki altmış yaşın altındaki hastalar için, Alman Hodgkin Çalışma Grubu, 1522 hastada bir çalışma yaptı. Bu çalışma 4 kür ABVD adı verilen kemoterapi protokolü ve ışın tedavisi yerine, 2 kür “escalated BEACOPP” adlı protokol + 2 kür ABVD ve ışın tedavisi uygulanırsa, 5 yıl sonraki progresyonsuz (hastalıkta ilerleme olmaksızın) sağ kalımın yüzde 6 oranında arttığını gösterdiği için, bu tedavi şekli de iyi bir seçenek oluşturur.

    İlerlemiş hastalık grubu

    Bu grup, evresi III veya IV olan hastaları, ilaveten evresi IIB olup da, ya büyük mediastinal kitlesi, ya da ekstranodal (lenf düğümleri dışında) tutulumu olan hastaları içerir. Bu durumdaki hastalarda, hastalığın tamamen yok edilmesini sağlamak, öteki grup hastalarına oranla daha güçtür. Bu hastalara 6-8 kür ABVD kemoterapisi ayaktan verilebilir. Başka bir seçenek de “escalated BEACOPP” adı verilen kemoterapi protokolüdür. Alman Hodgkin Çalışma Grubunun yaptığı çalışmalar sonucu, bu gruptaki ve altmış yaşından daha genç olan hastalarda, “escalated BEACOPP” adı verilen kemoterapi protokolü ile hastalığın kontrol edilme imkanının, standart kemoterapiden daha iyi olduğu yayınlandı. 6 kür olarak uygulanan “escalated BEACOPP” protokolünün ilk küründe, hastanın hastanede yatması gerektir. “Escalated BEACOPP” protokolü, iyi hasta takibi ve tecrübe gerekten, daha yoğun bir protokoldür. Bu hastalarda tedavi bittikten sonra, PET-BT (Pozitron Emisyon Tomografisi ve Bilgisayarlı Tomografi görüntülerinin aynı anda alınmasını sağlayan cihaz) sonuçlarına göre bazı hastalarda ışın tedavisi de gerekmez.

    Dirençli veya nüks eden hastalık

    Bu durumda, hasta 65 yaşından genç ise, genellikle kök hücre transplantasyonu (kemik iliği nakli) içeren bir tedavi tavsiye edilir. Kök hücreler hastadan toplanır, bu tip kök hücre transplantasyonuna otolog nakil denilir.

    Kök hücre transplantasyonu yapılamayan hastalar için bazı ilaç seçenekleri vardır. Brentuximab vedotin adlı antikor da yeni tedavi imkanları arasında yer almaktadır.

    İzlem: Tedavi tamamlandıktan sonra da, belli aralıklarda hastanın ve hastalığın takibi büyük önem taşır.

  • Kan kanserleri

    Kan kanserleri

    Kan Kanserleri

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor (ingilizce “targeted therapies”).

    En sık görülen kan kanseri tipleri: Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin-dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin-dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir sepet oluşturuyor.

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik hastalıklar da, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklar. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar, bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile belirtiyorlar. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal etmemesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arsında.

    Hodgkin Lenfoma: Bu hastalık lenf düğümlerindeki büyümeyle kendini gösterir. Bazı hastalarda “B semptomları” dediğimiz sorunlar ortaya çıkar: Kilo kaybı, geceleri terleme, tekrarlayan ateş yükselmesi. Hastalığın hangi evrede olduğunu saptamak için genellikle bilgisayarlı tomografi ve kemik iliği biyopsisi gerekir.

    Hodgkin lenfoma, günümüzde tedavisi en başarılı hale gelmiş kanser tiplerinden biridir. Her evresinde, hastalığın tamamen yok edilmesi hedeflenerek tedavi edilir. Dünyada Hodgkin lenfoma hastalığının tedavisinde gelişmeler kaydetmek amacıyla çalışan ve büyük kapsamlı çalışmalar yapan bazı gruplar vardır, bunlardan biri de Alman Hodgkin Lenfoma Çalışma Grubu (GHSG)’dur. Hastalığın hastaya özel tedavisinde risk faktörleri dediğimiz faktörleri önem taşır. Erken evre ve kötü risk faktörü olmayan hastalarda, kısa süreli bir kemoterapi ve ışın tedavisi yeterli olur. Fakat hastalık ilerlemişse, hastalığı tamamen yok edebilmek ve nüks etmesini önlemek için, çok daha etkili bir tedavi (BEACOPP protokolü) gerekebilir.

    Şayet nüks olmuşsa, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın tamamen yok edilmesi için genellikle en iyi tedavi seçeneğini oluşturur. Yeni ilaçlardan Brentuximab vedotin adlı antikor ise önemli bir umut kaynağı oluşturmaktadır.

    Hodgkin-dışı lenfomalar

    Hodgkin-dışı lenfomaları 3 büyük gruba ayırıyoruz: İndolen (yavaş ilerleyen) lenfomalar, agresif (hızlı ilerleyen) ve çok agresif (çok hızlı ilerleyen) lenfomalar. Bu hastalıkların seyri de, tedavileri de büyük farklılıklar gösterirler. Non-Hodgkin lenfomalar, immunolojik hücre tipi açısından da 2 gruba ayrılır: B-hücreli ve T-hücreli lenfomalar. Genellikle T-hücreli lenfomalar, B-hücreli lenfomalara nazaran daha kötü prognozla seyreder. Bundan dolayı, T-hücreli lenfomaların modern tedavisinde daha intensif ve etkili tedavi yöntemleri seçilir. Eskiden Hodgkin-dışı lenfomalarının çoğuna CHOP adlı kemoterapi protokolü verilirken, günümüzde hastalığın alt grubuna göre değişen, hastalığa özel daha etkili tedaviler uygulanmaktadır. Hatta bazı lenfoma tiplerinin, kemoterapi kullanmaksızın antibiotik ajanlarla bile tedavisi mümkündür. Örneğin midede veya gözde oluşan lenfomaların bazı türleri ve evreleri, antibiyotik tedavi ile tamamen yok edilebilirler. Hastaya önerilecek en uygun tedaviyi seçebilmek için, lenfomanın alt grubunun, evresinin ve prognostik faktörlerinin tam olarak bilinmesi gerekir.

    Hodgkin-dışı Lenfomaların en sık görülen çeşitleri

    Yavaş ilerleyen lenfomalar- Hızlı ilerleyen lenfomalar- Çok hızlı ilerleyen lenfomalar

    Folliküler lenfoma-Diffuz büyük B hücreli lenfoma-Burkitt lenfoma

    Kronik lenfositik lösemi T lenfomaların çoğunluğu Lenfoblastik B lenfoma

    İmmunositoma Mantle hücreli lenfoma Lenfoblastik T lenfoma

    Yavaş ilerleyen (indolen) lenfomalar: Bu gruba giren lenfomalar, hastalık şayet evre I veya II’de ise, ışın tedavisi ile ve hastalığı yok etme hedefiyle tedavi edilir. Hastalık, daha sık evre III veya IV’de teşhis edilir. Bu evrelerde belli durumlarda kemoterapi uygulanır, buna gerek yoksa, hasta tedavi verilmeksizin izlenir (ingilizce “wait and see”), çünkü bu durumlarda gerektiğinden evvel tedaviye başlamak hastaya avantaj sağlamaz. B-hücreli indolen lenfomalarda kemoterapi gerekli olduğunda, Almanya’da geliştirilmiş olan Bendamustin adlı kemoterapi ilacı bazı durumlarda CHOP tedavisinden hem daha etkili olur, hem de daha az toksisiteye sebep olur. B-hücreli indolen lenfomalarda Rituximab adlı, B-lenfoma hücrelerinin üzerindeki CD20 molekülünü hedef alan bir ilaç, kemoterapinin etkisini arttırarak yanıt oranlarını ve yanıt sürelerini de anlamlı bir şekilde etkiler. Foliküler lenfomalarda, Rituximab ile yapılan idame tedavisi, yanıt süresini anlamlı bir şekilde uzatır. Hatta bu tedavi, nüks etmiş hastalarda yaşam süresini de uzatır.

    Hızlı ilerleyen (agresif) lenfomalar: Diffuz büyük B-hücreli lenfomalar, agresif lenfomaların önemli bir kısmını oluşturur. Tedavi hastalığı tamamen yok etme amacıyla uygulanır, Rituximab ve CHOP kemoterapisinden oluşur. T-hücreli agresif lenfomalarda ise, CHOP protokolüne Etoposid eklenmesi (CHOEP protokolü), Alman ve İskandinav çalışmalarının gösterdiği gibi, başarı oranını arttırır. T-hücreli agresif lenfomaların çoğunda prognoz kötü olduğundan, 6 kür kemoterapinin akabinde, yüksek doz kemoterapi ve otolog kök hücre transplantasyonu, hastalığın daimi kontrolünde önemli bir rol oynar.

    Mantle hücreli lenfomalar ise, son yıllarda önemli aşamaların kaydedildiği agresif bir lenfoma çeşitidir. Genç hastalarda ilaç içeren tedaviler öngörülür. Genç hastalarda bu tedavi sonrası hastadan kök hücre toplanıp, yüksek doz tedavi ve kök hücre nakli en iyi sonuçları verir. Yaşlı hastalarda ise kemoterapi sonrası yine ilaç ile yapılan idame tedavisi, yaşam süresini uzatır.

    Çok hızlı ilerleyen lenfomalar: Diğer bir grup da çok agresif lenfomalardır. En önemlileri Burkitt lenfoma ve lenfoblastik lenfomalardır. Bu lenfoma tipleri çoğunlukla genç hastalarda görülür. Burkitt lenfoma insanda en hızlı ilerleyen kanser tipidir. Bu hastalıklarda tedavinin hedefi hastalığı yok etmektir, ancak bu hedefe basit tedavilerle erişilemez, ancak çok sayıda ilaçtan oluşan ve lösemi tedavisini anımsatan kemoterapiler ile hastalık yok edilir.

    Multipl miyelom tedavisinde çok önemli gelişmelerin olduğu bir hastalıktır. Son yıllarda yaşam süresinde önemli artışlar görülmektedir. Üyesi olduğum “International Myeloma Working Group” içindeki eğilim, etkili ilaçları birleştirerek uygun kombinasyonlar halinde kullanılması ile tedavideki yanıt oranını ve yanıt kalitesini arttırmaktır. Bu hastalığın özellikleri kemik erimesine, kemik kırıklarına, böbrek yetmezliğine ve bağışıklık sistemindeki bozukluklara sebep olmasıdır.

    Multipl Miyelom, dünyada en çok kök hücre transplantasyonu yapılan hastalıklardan biridir. Birkaç (genellikle 3 – 6) kür kemoterapiden sonra, yaşı ve organ fonksiyonları uygun hastalarda kök hücre transplantasyonu hedeflenir. Önce özel bir kemoterapi ve ilaçlar kullanılarak hastadan kök hücre toplanır ve sonra yüksek doz kemoterapi verilip kök hücre nakline gidilir. Genellikle transplantasyon sadece 3 hafta süresince hastanede kalışı gerektirir. Yeni ilaçların da desteği ile, otolog transplantasyon yapılan hastalarda yanıt oranı %95’in ve tam yanıt oranı ise %70’in üstüne çıkabilmektedir.

    Multipl miyelomun nüksü durumunda kullanılabilecek bir çok seçenek de geliştirilmiştir. Bazı yeni ilaçlar da geçen yıllarda ruhsat almışlardır, halen klinik çalışmaları sürdürülen, umut verici bir çok ilaç mevcuttur.

    Akut lösemiler genellikle hızlı ilerleyen ve hayatı aniden tehdit eden hastalıklardır. Akut lösemileri iki büyük gruba ayırıyoruz: Akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloid lösemi (AML). ALL tedavisinde önemli rol oynayan bir klinik çalışma grubu Alman ALL Grubu’dur (GMALL). Tedavi hastalığın alt grupları belirlenerek, çok sayıda kemoterapi ajanının kullanıldığı protokollerle yapılır. Hedef hastalığı tamamen yok etmektir.

    AML tedavisi ise yoğun bir kemeoterapiyi gerektirir. Bazı hasta gruplarında hastalığın nüksünü engellemek için kök hücre nakli önerilir.

    Kronik lösemilerde de yeni tedavi yöntemleri ile hem yanıt oranı, hem de yanıt kalitesi eskiden tahmin edilemeyecek bir düzeye erişmiştir.

    Prof. Dr. Orhan Sezer

  • Nefrotik sendrom; sadece alın yazısı mı?

    Nefroloji Uzmanı Dr Kadir Gökhan ATILGAN, halk arasında idrarda köpüklenme görülmesi ile dikkat çeken ya da sadece kontrol amaçlı alınan idrar tahlillerinde tespit edilen ve erken fark edilmezse böbrek sağlığını olumsuz etkileyen “Nefrotik Sendrom Kliniği'nden” bahsediyor.

    Nefrotik Sendrom, idrar tetkikinde 300mg/gün 'ün üzerinde proteinin tespit edilmesidir. Kitabi olarak tabiri; 24 saatlik idrar sonucu ile uluslararası standart kabul edilen 173cm boyunda kişi için günlük 3500mg protein kaybı olarak tarif edilir. Primer nefrotik sendrom kliniği olabileceği gibi başka hastalıklara bağlı olarak ta tablo karşımıza çıkabilmektedir. Hatta gebelik döneminde preeklampsi tablosu içinde ya da primer nefrotik sendrom olarak görülebilmektedir. Tabloya hakimiyet ve klinik seyrinin kontrol altında tutulabilmesi, kronik böbrek yetmezliği sürecine gitmesini önlemek adına günde 300 mg ve üzeri protein kaybının idrarda görülmesi nefroloji takibini gerektirmektedir. Hastalık çok nadiren titiz kişilerin dikkatini çeken idrarda köpüklenme görme ile fark edilir. Benzer bir tablo olan nefritik sendrom tablosunda da tabloya proteinüri ile birlikte idrarda mikroskop seviyesinde ya da gözle görülebilen düzeyde kan görülmesi mevcuttur. Tarifini kola rengi veya et çalkantı suyu gibi tarif ederler. Bunun harici olarak sadece idrar tetkiki ile fark edilebilen bir durumdur. Hastalığın ilerlediği ve proteinüri durumunun günlük 3,5gramın üzerine çıktığı vakalarda özellikle ayak sırtı ve bacaklarda olmak üzere ellerde yüzde ve hatta sırtta kuyruk sokumu diye tarif edilen presakral bölgede dahi parmak basmakla çukurlaşan ve düzelmeyen ödem diye tarif ettiğimiz şişlikler görülür.

    Diyabet , ailevi akdeniz ateşi, hipertansiyon, romatizmal hastalıklar olarak gruplandırdığımız ; romatoid artrit, SLE, ankilozan spondillit gibi hastalıkları olan hastalar her kontrollerinde böbrek tutulumu yönünden takibi açısından idrar tetkiki istendiği için nefrotik sendromun erken tanısı mümkün olabilmektedir. Tersi olan durumlarda yaşanabilmektedir. Yani adı geçen proteinüriye neden olan hastalıklar idrarda proteinüri ve hatta ödemlerle gelen hastanın zeminde başka bir hastalık olabilme durumunu taradığımız tetkikler sonrası çıkabilmektedir.

    Esas olarak bu yazıda primer yani diğer hastalıklar sonrası olmayan nefrotik sendrom tablosunu konuşacağız. Nefrotik sendrom ; idrarda protein görülmesi, ellerde-yüzde-bacaklarda ödem kan tablosunda albumin ,protein düşüklüğü , kolesterol ve lipidlerin yüksekliği ile seyreden klinik tablodur. Böbrek biyopsisi ile alt grupları olan Minimal Değişiklik Hastalığı(MDH), Membranöz Glomerulonefrit(MmGN), Fokal Segmental Glomerulosklerozis(FSGS), MembranoProliferatif Glomerulonefrit(MPGN), Amiloidozis tablolarından hangisi olduğu ve patolojinin verdiği histolojik bilgilere göre hastalığın hangi evresinde olduğumuzu öğrenir ve ona göre tedavi modelimizi belirleriz. Tercihan tedavide özellikle ağır proteinüri yoksa şayet, konservatif tedavi dediğimiz düşük doz Ace inhibitör veya ARB grubu antihipertansifler ile destekleyici tedavi verilir. 3-3,5gram/gün'den fazla proteinüri varsa eğer kortikosteroid ve siklofosfamid, siklosporin, mikofenolat gibi savunma sistemini baskılayıcı ilaçlarla tedavisi düzenlenir.

    Hastalığın ailesel seyreden formları mevcuttur. Ama çoğu vakada aile öyküsü, altta yatan bir hastalık tespit edilmez. Özellikle MPGN ve FSGS tablosunda birinci derece aile bireyleri ile sekonder nefrotik sendrom tablosunda ise ailevi akdeniz ateşi olarak bilinen FMF kliniğine bağlı amiloidozis vakalarında aile hikayesi özellikle sorgulanmalı, klinik tabloları yoksa bile özellikle birinci derece aile üyelerinin tetkik edilmeleri uygun olacaktır.

  • Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Nedir? OKB, takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile tekrarlayıcı davranışlar ve zihinsel ritüllerden oluşan bir ruhsal hastalıktır.Halk arasında evham, endişe takıntı olarak bilinir.

    Obsesyon ( Takıntı) Nedir?

    Zihnimize istemsizce gelen, bizi rahatsız eden ve zihnimize gelmesine engel olamadığımız düşünce, duygu imge ve görüntülerdir.

    Kompulsiyon (Zorlantı) Nedir?

    Rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak için tekrarlı şekilde yapılan davranışlar ya da zihinsel ritüellerdir.

    Bunlar gözle görülen davranışlar da olabilir; temizlik, yıkama, gibi.

    Zihinsel ritüeller de olabilir; sayı saymak, dua etmek gibi.

    Sıkıntıyı azaltmaya yönelik yapılan bu ritüellerin süresi gittikçe artmaya obsesif hastanın zamanının çoğunu almaya başlar.

    Hepimizin küçük takıntıları, basit ritüelleri olabilir fakat günlük hayatı, sosyal, hayatı ve iş hayatını etkilemeye başladığında biz artık buna artık hastalık diyebiliriz.

    Rahatsız edici düşünceleri, istemsiz düşünceleri çoğunluğumuz yaşarız. Bu oran %80in üzerinde olduğunu da ifade edebiliriz. Örneğin gün içinde birkaç defa arayıp ulaşamadığımız bir yakınımız hakkında zihnimiz hemen olumsuz felaket senaryoları oluşturur. Ya da üzüntü verici bir konu hakkında konuşurken kulak çekip tahtaya/duvara vurmak çoğumuzun yaptığı bir ritüeldir.

    Buradaki ayırıcı nokta bir; rahatsız edici düşünceleri önemsememiz ya da inanmamız. İki; bu düşünce ve davranışların günlük hayatı, sosyal hayatı, ilişkilerini ve iş hayatını etkilemesidir.

    Örneğin; bir anne “çocuğuma zarar verebilirim” düşüncesi zihnine geldiğinde bu düşünceyi önemseyip bu düşünceden kurtulmaya çalışır ve zamanla düşüncenin kendisinden korkup evdeki bütün kesici delici aletleri kaldırmaya çocuğuyla yalnız kalmamaya yönelik önlemler almaya başlarsa artık bu davranış normalden ayrılıp hastalık boyutuna gelmiş olur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk Türleri

    Temizlik, Kirlenme, Bulaşma Obsesyonu; Bir yere dokununca, bedeninin, giysilerinin kir, mikrop, virüs hastalık bulaşacağına dair takıntılı düşünceler ve bu takıntılı düşüncelerin neden olduğu sıkıntılardan kurtulmak için yapılan el yıkma, banyo yapma, ya da sürekli kıyafetlerini yıkama davranışları.

    Şüphe Obsesyonu; Kişi yaptığı davranıştan ütünün fişini çekmek, gazı kapatmak gibi davranışları yapmış olduğundan şüphe duyar (şüphe obsesyonu) ve emin olmak için tekrar tekrar kontrol eder (kontrol kompulsiyonu). Örneğin 40 yaşında erkek iş yerinin kapısını kapatmadığını düşünür ve defalarca gelip kontrol eder.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar; Yakınlarına ya da çevresindeki kişilere yönelik cinsel düşünceler gelir. Bu düşüncelerden rahatsızlık duyup kaçma ve kaçınma davranışları gösterir. Örneğin;35 yaşında erkek  çevresindeki bütün kadınları her gördüğünde onlarla cinsel ilişki yaşadığını düşünür. Bu düşünceden kurtulamaz yoğun sıkıntı duyar ve kadınlardan kaçmaya başlar.

    Dini İçerikli Obsesyonlar; Dini inançları yoğun kişilerde görülür. İbadet sırasında zihnine gelen düşüncelerden ya da görüntülerden rahatsızlık duyar. İnancıyla çatışan bu düşünceler yoğun sıkıntı yaşamasına neden olur. Örneğin namaz sırasında zihnine inancıyla ters düşünceler yada cinsel görüntüler gelir (obsesyon) . Kişi bundan rahatsız olup namazı bırakıp tekrar abdest (kompulsiyon) alır. Başta rahatlık veren bu davranış bir müddet sonra gittikçe artan sürelerde ve artık rahatsızlık verecek düzeyde yapılır.

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir?

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir? OKB’nin edenleri arasında çeşitli faktörler vardır. OKB biyolojik yönü en güçlü hastalıklardan birisidir. OKB’li hastaların birinci derece akrabalarında sık görülür bundan dolayı genetik aktarımın etkili olduğu söylenebilir. Genetik yönün yanında öğrenilmiş yönü de kuvvetlidir. Kişilik özellikleri titiz, disiplinli mükemmeliyetçi, kuralcı özelliklere sahip kişiler obsesif kompulsif bozukluğa yakın olarak kabul edilir. Çocukluk çağında cinsel istismar gibi ağır travmalara maruz kalmış kişilerde çocukluk çağında OKB’nin gelişmesine neden olabilir.

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir?

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir? Obsesiz kompulsif bozukluk rahatsızlığına geçmiş dönemlerde “ruhun kanseri” denirdi. Bu tedavisinin çok zor olduğunu göstermek için kullanılmış bir ad şüphesiz. Fakat son zamanlarda gelişen terapi yöntemleriyle beraber tedaviye büyük oranda cevap veren hastalıklar arasında olduğunu söylenebilir.

    Terapi sırasında öncelikle OKB’nin hastanın hayatına etki ettiği alanlar ayrıntılı olarak tespit edilir. Temel korkuları, otomatik düşünceleri, temel inançları keşfedilir.

    Örnek soru; kirlenme obsesyonu olan biri için;

    “Buna dokunursan ne olacağından korkuyorsun? Olabilecek en kötü şey nedir?”

    Davranışçı model çok iyi aktarılır ve maruz bırakma teknikleri öncelikle terapi odasında en az sıkıntı duyulan alanda yapılır.

    Sonuç olarak terapi esnasında OKB’li hasta şunu öğrenir; insanları hasta eden aklına gelen düşünceler değil. İnsanların zihnine her türlü düşünce gelir. Önemli olan bu düşüncelere karşı almış olduğumuz önlemlerdir. Ne kadar el yıkar, ne kadar, şüphe duyduğunu şeyi kontrol etme davranışı gösterirseniz yani davranışını ne kadar sık yaparsanız hastalığın pençesine o sıklıkta düşmüş olursunuz.

  • Sıgara böbrek hastalıklarını da hızlandırıyor

    Nefroloji Uzmanı Doktor Kadir Gökhan ATILGAN sigaranın böbrekte oluşturduğu zararlara değindi.

    Sigara ; önlenebilir ölüm ve hastalık nedenlerinin başında gelmektedir. Bunlar arasında sigara ile kötüye gidişini en iyi bildiğimiz durumlar : damar sertliği diye tabir edilen ateroskleroz ve aterosklerotik kalp hastalıkları, beyin ya da bacakta damar tıkanıklıkları ile kanserlerdir. Uzun yıllardır çalışılan bir diğer durumda sigara ve nikotinin böbrek hastalığı gelişimini artırması ve mevcut böbrek hastalığının ilerlemesine olan katkısını göstermek üzerine olmuştur. 2007 yılına kadar olan çalışmalarda klinik düzeyde ilişki gösterilmiştir. Bu çalışmalarda Polikistik Böbrek Hastalığı olanlarda idrarda protein atılımında artma ve hastalık progresyonunda artış, yine birkaç başka çalışmada Lupus Nefritli hastalarda, Glomerulonefrit dediğimiz idrarda protein atılımı ve/veya idrarda kan görümesi ile seyreden hastalıklarda renal fonksiyonlarda bozulma olduğu bildirilmiştir. Bunun haricinde böbrek yetmezliğinin en büyük nedeni olan diyabet ve hipertansiyonda ve ayrıca bu hastalıklarla ilişkili nefropati tablolarında bozulma da klinik olarak gösterilmiştir. Hipertansif hastalarda sigara içiminin geçici tansiyon yükselmelerine neden olduğu, ilişkili olarak böbrekteki kan akım hızında azalmaya ve bağlı olarak glomeruler filtrasyon hızında azalma olmaktadır. 2001 yılında Nature Medicine dergisinde Heeschen.C ve arkadaşları nikotinin damar duvarında bulunan Nikotinik ACh Reseptörü(NACnR) üzerinden angiogenezi artırdığını göstermişlerdir. Bu durum ateroskleroz ve buna bağlı hipertansiyon sonuç olarakta hastalık ve ölümlerde artışı beraberinde getirmektedir. Bu çalışmadan hareketle 2007'de Edgar James ve arkadaşları NAChR'nin böbrek dokusunda varlığını ve böbrekte verdiği zararın boyutunu incelemek üzere bir çalışma yaptılar. Çalışma neticesinde nefron olarak tanımladığımız böbrek hücresinin süzme görevini yapan kısmı olan glomeruler komponentde bulunan damar orijinli mezangial hücrelerde NAChR'nin mevcudiyeti laboratuvar şartlarına gösterilmiştir.Burdan yola çıkarak Nikotinin bu reseptör üzerinden mezangial hücre artışına neden olduğu bildirilmiş. Ayrıca bu reaksiyonlarda güçlü mediatör olarak reaktif oksijen radikalleri yer alır. Reaktif oksijen radikalleri , ilaveten büyüme faktörleri olan Anjiotensin-2, PDGF ve TGF-beta üzerinden mezangial hücre artışı ile birlikte fibronektin olarak tabir edilen bağ doku maddesi artışına neden olmaktadır. Toparlıyacak olursak böbrek yapıtaşı olan nefronun süzme görevini yapan glomeruler kısımda NAChR ve reaktif oksijen radikalleri üzerinden nikotin; mezangial hücre artışına ve hücreler arası alanda da bağ doku artışını tetikleyerek böbreğin süzme alanını daraltarak fonksiyonlarını azaltır, yetmezlik sürecine ilerletir. Sonuç olarakta sigara ya da nikotin maruziyetinin devamı kronik böbrek hastalığı ile sonuçlanacaktır. Bu tabloya ilave olacak diyabet, hipertansiyon veya diğer böbrek yetmezliğine sebep olabilecek sistemik bir hastalık kronik böbrek yetmezliği ve diyalize gidecek süreci daha da hızlandıracaktır.

  • Spastik kolon

    Bilinen bir organik sebebi olmayan, stres veya duygusal gerilimin yüksek düzeyde olduğu dönemlerde ortaya çıkan veya artan, başta karın ağrısı olmak üzere ishal ve kabızlık gibi dışkılama değişiklikleri ile seyreden ve bunların yanında daha birçok değişik semptomlarla tanımlanan bir barsak hastalığıdır. İrritabl kolon sendromu, spastik kolon, sinirsel kolon gibi isimler bu hastalığa daha önceden verilmiş isimlerdir. Bu hastalık kolonon ( kalın barsak) ya da barsağın inflamatuvar hastalıkları olan “kolit”lerle karıştırılmamalıdır. İrritabl barsak sendromunda (İBS) iltihabi bir durum yoktur. Bu hastalık basit bir hastalık olmayıp sadece kolon değil, barsakların tümününü etkileyen bir hastalık olup, bazende kendini barsak dışı şikayetlerle ( psikolojik) gösterdiğinden isim olarak irritabl barsak sendromu (İBS) ismi en uygun gibi gözükmektedir.

    SIKLIK

    Hastalık tüm dünyada görülmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür . 20 ile 50 yaşlar arasında sık rastlanmakla birlikte, çocuklarda da görülebilir. 50 yaşlarınn üstünde nadirdir. 40 yaşından sonra şikayetler azalma gösterir. Şehirlerde yaşayanlarda ve beyaz ırkta , siyah ırka göre daha fazladır. Çoğu hasta doktora gitmez. Bu nedenle hastalığınn gerçek sıklığı bilinmiyor.

    RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    İBS gelişimini kolaylaştıran nedenler arasında lifli besinleri az tüketmek, kahve, çay, kola, alkol, baharatlı yiyecekler, süt gibi besinleri sık tüketmek vardır. Bazı insanlarda bu yiyecekler hiçbir şikayet oluşturmazken bazılarında ciddi şikayet oluşturabilmektedir. Bu durum insanların sindirim sisteminin yiyeceklere verdiği yanıtın çok değişken olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle doktora başvuran kişiler şikayetlerinin özellikle belli bazı besinleri yedikten sonra başladığını belirtebilir.
    Duygusal sıkıntılar ve ishal yapıcı (laksatifler) ilaçlar kullanmak da hastalığı başlatabilen nedenler arasında sayılabilir. Bunlar hastalığa neden olmasalar da şikayetlerin başlamasına ve artmasına yol açabilirler. Bazı enfeksiyonlar sırasında hastanın şikayetleri artabilir. İlaçlar, kadınlarda adet dönemi ve psikolojik sorunlar belirtilerin artmasına neden olabilir. Stres, bu hastalarda barsak kasılmalarını arttıran ve belirtilerin artmasına neden olan en etkili sebeplerden biridir.
    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Karın ağrısı, en sık görülen semptomdur. Göbek altında karnın sol bölgesinde şiddetlidir. Yeri, şekli ,şiddeti ve süresi hastadan hastaya değişiklikler gösterir. Duygusal stres, soğuk, bazı yiyecekler, bazı ilaçlar ağrıyı arttırır. Dışkılama ve gaz çıkarma ile hasta rahatlar. Gece uykuda iken hasta oldukça rahattır.

    Dışkılama düzenindeki değişiklikler, ikinci önemli semptomdur. Çoğu kez kabızlık ve ishal dönemleri birbirini takip eder. Kabızlık döneminde sert, tane tane, zeytin veya keçi pisliği görünümünde gaita varken, ishal döneminde yumuşak kıvamdadır. Kötü kokulu değildir. Hasta yemeklerden sonra dışkılama ihtiyacı duyar. Kahvaltıdan sonra bu daha sıktır. Bazı hastalarda kabızlıksık görülürken bazılarında ishal ön plandadır. Hem kabızlık hem ishal döneminde barsağın müküs salgılaması artmıştır. Bazen gaitanın kalınlığı incelir ve kalem gibi bir şekilde olabilir.

    Dispeptik yakınmalar,hastaların çoğunda vardır. Özellikle yemek sonrası karın gerginliği, karın rahatsızlığı, karın şişkinliği, gaz, hazımsızlık, geğirme, yellenme, iştahsızlık, yemek borusunda yanma, bulantı, sık görülür.

    Vazomotor bozukluklar (halsizlik, güçsüzlük, baş dönmesi, bayılma, terleme, çarpıntı, yüzde kızarma, nefes darlığı, derin nefes alam ) sıktır.

    Barsak dışı şikayetler, adet düzensizlikleri özellikle ağrılı adet görme, idrar kesesinin gerilmesi, safra kesesi ve yollarına ait bozukluklar görülebilir.

    Psikolojik bozukluklar, kaygı, saldırganlık, suçluluk hissi, depresyon görülebilir

    TANI

    Hastalık öyküsü tanıda çok önemli yer tutar. Aylardır devam eden karın ağrısı, ishal ve kabızlık dönemlerinin birbirini takip etmesi ve genel durumda bir bozulma olmaması önemlidir. Hastanın geceleri karın ağrısı veya ishal ile uyanmaması önemli organik barsak hastalıklarından bizi uzaklaştırır.

    Fizik muayenede, hasta sağlıklı görünmektedir. Zayıflama ve kilo kaybı görülmez. Fizik bulgular tamamen normaldir. Karın muayenesinde kalın barsak bölgesine uyan karın kısımlarında farklı derecelerde ağrı duyulabilir.

    Laboratuvar incelemeleri diğer hastalık ihtimallerini ortadan kaldırmak için yapılır. Kan testleri (sedimentasyon, kan sayımı ve diğerleri) normaldir. Gaitada gizli kan görülmez. Rektosigmoidoskopide ( kalın barsağın ilk kısımlarının endoskopik incelenmesi) barsaklar normaldir. Kolon grafisinde, kalın barsak kıvrımlarında derinleşme ve artma, bazen de kıvrımların kaybolması, kolonun boşalmasından sonra alınan grafilerde tesbih dizisi şeklinde görüntü olabilir. Sindirim sisteminin radyolojik incelenmesi, karın ultrasonografisi, bilgisayarlı tomografi, üst sindirim sistemi endoskopisi ve laktoz tolerans testi yapılabilir. Tabi tüm bu testler doktorunuzun şüphesi doğrultusunda diğer hastalıkları dışlamak için yapılır. Bu tetkiklerin kaçının hangi sırayla yapılacağına doktorunuz alınan hastalık öyküsü ve muayene bulgularına göre karar verecektir.

    TEDAVİ

    Tedavide hasta ve hekim ilişkisi son deerce önemlidir. Hastanın güveninin sağlanması, ruhsal yapısının iyi tanınlanması önemlidir. Duygusal ve fiziksel stresin şikayetleri arttırdığı unutulmamalıdır. İrritabl barsak sendromunda, iyi bir düzeydeki hekim-hasta ilişkisi tedavinin esasını oluşturur. İrritabl barsak sendromunun gerçek bir hastalık olup olmadığı hekimler arasında tartışma konusu olmakla birlikte çoğu hekim bunu hastalık olarak kabul eder. Burada önemli diğer bir husus ise bu hastalığın hayatı tehdit etmediğinin veya kansere sebep olmayacağının bilinmesidir. Semptomlar zaman zaman şiddetlenip, kaybolacağı ve hastalığın ömür boyu sürebileceği bilinmelidir. Tedavide yukarıdakilere ek olarak diyetsel öneriler ile birlikte barsak kasılmasını azaltan ve düzenleyen ilaçalar, kabızlık ilaçları , ishal ilaçları, gaz giderici ilaçlar, psikiyatrik ilaçlar tek başlarına ya da birlikte kullanılabilecek ilaç gruplarıdır.

    SONUÇ
    İrritabıl barsak sendromu, yaşam boyu sürebilicek bir hastalık olup şikayetler ugun bir diyet, yaşam tarzı değişikliği ve ilaç tedavisi ile azaltılabilir veya tamamen ortadan kalkabilir.

    DR. CEM ÖZCAN

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Lenfoma nedir ?

    Lenfoma, lenf bezlerinin büyümesiyle seyreden kötü huylu bir hastalıktır. Her yaşta ve her cinste karşımıza çıkar.

    Hodgkin ve non-Hodgkin olmak üzere iki türü vardır. İstatistiklerine göre non-Hodgkin lenfoma en sık görülen beşinci kanser türüdür.

    Lenfomaların tanı ve tedavisinde son yıllarda önemli yenilikler olmuştur. Bazı türlerinde hastalıktan tamamen kurtulabilmek de artık mümkündür.

    Lenfoma nerenin kanseridir?

    Lenfoma lenfosit adı verilen kan hücrelerinin kanseridir. Bu hücreler kanda, kemik iliğinde ve lenf bezelerimizde bulunur ve vücut savunmasında görev alırlar.

    Lenf bezleri vücutta lenfatik sistem olarak bilinen yapının bir parçası olup lenf damarları, dalak, timus, bademcikler, kemik iliği gibi pek çok organ ve dokuyla ilişki içindedir. Lenfoma bu sistemin hücreleri olan lenfositlerin kontrolsüz olarak çoğalmaya başlamasıyla oluşur. Çoğalan lenfositler lenf bezlerinde büyümeye yol açarken, hastalık ilerlediğinde dalak ve karaciğer gibi başka organlara da yayılabilir.

    Lenfomanın nedeni biliniyor mu?

    Lenfomaların kesin nedeni günümüzde bilinmiyor. Ancak bağışıklık sistemi yetersizlikleri, organ nakilleri, HIV enfeksiyonu ve bazı başka enfeksiyonların lenfomalara yatkınlık yarattığı bilinmektedir.


    Hastalık belirtileri nelerdir?

    Lenfoma boyun, koltuk altı ve kasık lenf bezlerinde ağrısız büyüme yapar. Karın içi, göğüs kafesi içi gibi, dışarıdan fak edilemeyecek vücut içi bölgelerde de beze büyümeleri olabilir.

    Lenf bezlerinde büyüme yapan her hastalık elbet lenfoma değildir. Başta mikrobik hastalıklar olmak üzere pek çok durumda beze büyümesi görülebilir. Örneğin bademcik veya diş iltihaplanmalarında çene altı veya boyun lenf bezlerinde şişmeler olabilir.

    Lenfomalı hastalarda beze büyümesi ile birlikte şu şikâyetler de görülebilir:

    • Ateş,
    • İsteğe bağlı olmayan kilo kaybı,
    • Halsizlik,
    • Gece terlemeleri,
    • Kaşıntı.

    Tanı nasıl konur?

    Lenfoma tanısı sadece biyopsi ile konabilir. Bu amaçla da büyüyen lenf bezinden parça alınır. Bazen beze yerine, tutulmuş herhangi bir organdan yapılacak biyopsi ile de tanı konur. Örneğin mide lenfoması varsa bunun tanısına mide biyopsisi ile ulaşılır.

    Lenfomada evreleme nedir?

    Evreleme işlemi lenfomanın vücutta ne kadar yayılmış olduğunu anlamak için yapılır.
    Evreleme için hastanın muayene bulguları yanında akciğer ve karın tomografisi ve kemik iliği biyopsisi gibi incelemelere başvurulur.

    İnceleme sonuçlarına göre hastaların evresi birden dörde kadar numaralandırılır. Birinci evre en hafif, dördüncü evre en çok ilerlemiş hastalığı gösterir.

    Hastanın evresi uygulanacak tedavinin türü ve süresi konusunda doktora kılavuzluk yapar.

    Lenfoma tedavi nasıl yapılır?

    Lenfoma tedavisinde ışınlama, kemoterapi veya duruma göre ikisi bir arada kullanılmaktadır.
    Hangi tedavinin seçileceğine hastalığın tipine göre karar verilir. Lenfomaların çok fazla sayıda tipi bilinmektedir. Seçilecek tedavi bunların her birisi için farklıdır.

    Hangi tedavi yönteminin seçileceği, hastalığın yaygınlığı, hastanın yaşı ve organ fonksiyonlarının durumu başta olmak üzere çeşitli etmenler göz önüne alınarak kararlaştırılır.
    Hodgkin ve non-Hodgkin lenfoma tedavisinde genellikle birden fazla ilaçla düzenlenen kemoterapi protokolü uygulanır.

    Hodgkin hastalığında dört farklı ilaçtan oluşan ve kısaca ABVD olarak bilinen protokol, non-Hodgkin lenfomaların bir türünde R-CHOP olarak bilinen ve beş ilaçtan oluşan protokol sık kullanılan kemoterapi örnekleri olarak gösterilebilir.

    Kemoterapinin kaç kez verileceği de lenfomanın türüne ve vücuttaki yaygınlığına göre değişir.

  • Hashimoto tiroidit , tüm gerçekler, tedavide yenilikler

    Bir Hashimatolu olarak nelere dikkat etmeliyiz?

    Hashimato ve beraberinde olabilecek hastalıklar ve durumlar nasıl takip edilmelidir?

    Nasıl beslenmeliyiz?

    Nasıl Yaşamalıyız?

    Ailemizde varsa erken korunma mümkün mü?

    En çok neler yapmalıyız? Neler yapmamalıyız?

    Hastalık başladıysa kontrolü sağlanabilir veya geriletilebilinir mi?

    Hangi koşullarda cerrahi tedavi önerilir?

    İlaç tedavisi mümkün mü?

    Vitaminlerin sihirli gücü nedir? Hangi mekanizmaları düzeltir?

    Türkiye ‘de gerçekten en sık görülen bu genetik tiroid hastalığın temelindeki gerçekleri bilmek istiyorsak bu yazıyı mutlaka okumalıyız.

    Hashimato tiroiditi otoimmün yani vücudun kendi kendine saldırması ile gelişen kronik(müzmin) ailesel geçişli olduğu bilinen bir tiroid iltihabıdır. Vücut bunu kendi kendine yaptıgı için ortalıkta mikrop yoktur. Nedeni tam olarak bilinmeyen otoimmun hastalıklar grubu dediğimiz modern tıbbın henüz açıklayamadığı iltihaplı eklem romatizmaları (Romatoid Artrit Lupus vs gibi), Myastania gravis, Vitiligo ve Multipl skleroz gibi nedeni tam bilinmeyen bir hastalık olup bu tip hastalıklar ile berabere görülme sıklığı artmıştır.

    Türkiye bilindiği gibi tiroid hastalıkları açısından endemik bir ülkedir. 3-4 kişiden birinde tiroid hastalığı vardır. Tuzlarımız iyotlanmadan önce bu 2-3 kişiden biriydi ve çocukluk çağı zeka gelişimi ile de ilişkiliydi. Çünkü Türkiye’nin üzerinde bulunduğu topraklar iyot açısından fakir olup tiroid bezinin büyümesine yolaçmaktadır.

    Ancak Hashimato hastalığı buna bağlı olmayıp yine de Türkiye’de en sık rastlanan kronik tiroidit nedenidir. İyot eksikliği ile gelişmez genetik geçişle gelişir. Çevresel faktörlerde oluşumuna katkıda bulunur.

    HASTALIK NASIL BAŞLAR;

    Biz klinisyenler deneyimliysek hashimato hastasını hikayesini anlatmaya başladığı zaman aslında hemen tanırız. Testleri de kanıta dayalı tıp açısından isteriz , ayrıca tedaviye yanıtı takip etmek için de başlangıçtaki testler önemlidir.

    Hastamız mutsuzdur, çarpıntısı ara ara oluyordur, ara ara heyecan atakları bazen panik atağa dönüşebilen patlamalar, nedenini tam anlandıramadığı sinir ve/veya üzüntü atakları olmaktadır. Sevdiklerimizle ilişkilerimizi etkileyecek kadar en önemlisi de kendi yaşam kalitemizi son derece düşürebilecek kadar ileri boyutlarda stres yaşatabilir. Ara ara saç dökülmesi birden artmaktadır. Cildinde donuklaşma matlaşma gelişebilir. Ödem, kabızlık gelişebilir. Tırnak değişiklikleri olabilir. Hafıza ve konsantrasyon sorunları yaşayabilir. Özellikle mide ağırlıklı sindirim sorunları yaşayabilir. Sigara içiyorsa bu sorunları çok daha ağır yaşayacaktır veya sigaralı ortamlarda kötüleşme hissedecektir. Bazen boğazında boğulma kasılma gerginlik hissi ses kısılması hissi olabilir. Hastayı bazen kardiolojide ritim bozukluğu nedenli bazen psikiatride panik atak anksiete bozukluklukları dednli ağır ilaçlar alırken tanısı oldukça gecikmiş olarak bulabiliriz.

    OYSAKİ bunların tek bir nedeni vardır o da HASHİMATO TİROİDİT!!!!!! Ve bunlarla başedebilir üstesinden gelebiliriz. Tüm hayatımızı altüst eden bu bulguları yenebiliriz. Artık nedenini biliyoruz.

    Bize kilo aldırabilir ancak tiroid fonksiyonlarımız normalken de bunu yapabilir ; bunun da değişik araştırılması gereken nedeni vardır.

    NASIL TANIRIZ?:

    Bize bu sıkıntılarla geldiğinizde biz tanımızı koymuş oluruz ve labaratuar ile kanıtlarız. Anti TPO, Anti TG adını verdiğimiz tiroid bezine karşı akyuvarlarımızın geliştirdiği silahlar tanıyı kesinlestirir. Tiroid fonksiyon testlerine bakarız ve tiroid ultrasonugrafisi ile bu silahların saldırısının nekadar olmuş olduğuna bakarız. Nodül veya yalancı nodül gelişmiş olabilir. Takibe alırız. Nodül gerçek ise daha sonraki makalemde anlatacağım şekilde takip yaparız. Kesinlikle hemen ameliyat önermeyiz!!!!!!!!!.

    Biliniyor ki operasyon sonrası da bu otoantikorlar yani akyuvarların yapmış olduğu silahlar kanda ömür boyu kalabiliyor. Ameliyat hastalıktan kurtulmak için kesinlikle önerilmez…..

    Ayrıca beraberinde gelişebilecek vitamin ve mineral eksiklikleri çok önemlidir ve hastanın gerçek yaşam kalitesini bozan temel sorunları bunlar oluşturur. Bunlara çok ama çok önem verilmelidir.

    TEDAVİDE NE YAPMALI ? VİTAMİNLERİN ROLÜ NE???

    Hashimato aslında çok basit bir hastalıktır ancak beraberinde olan hastalık sıklığı nedeni ile ve bunların sıklıkla atlanması , tedavi edilmememesi nedenli sorunlar yaşanmaktadır.

    B12, folat, d vitamini, çinko eksikliği replasmanları, immunoterapik ve iyot azaltılmış (gebelik ve süt verme dönemi hariç) diet uygulanması, beraberinde olabilecek vitiligo myastania gravis, tip 1 diabet veya daha sıklıkla insülin direnci araştırmasının mutlaka yapılması geleceğe dair hastanın yaşam kalitesini arttırmakta ve oluşabilecek alzheimer, koroner arter hastalığı, kanser diyabet gibi risklere karşı koruyucu olmaktadır.

    Bu yıl ve geçtiğimiz yıl bu hastalıkla ilgili bilim dünyası çok önemli yeni gelişmeler elde etti. Geçtiğimiz yıl selenyum eser elementinin 200 mg /gün en az 6 ay verilmesinin otoantikorları azaltmada ve hastalık seyrinin ılımlı olmasını sağlamada etkili olbileceği kanıtlandı. Bu yıl Türk tiroidologlar tarafından geniş serilerde yapılan dünyadaki ilk prospektif yani ileriye dönük hashimatolu hasta çalışmalarında bilinenin aksine hashimatolularda gelişen gerçek nodullerin kanserleşme riskinin daha yüksek OLMADIĞI ispatlandı ve tüm avrupa ve amerika tiroid dernekleri buna itiraz etti çünkü şimdiye kadar hep aksi iddia edilmiş ama daha az bilimsel olan geriye dönük retrospektif cerrahi çalışmalara dayanarak busuçları ortaya koymuşlardı. Bizden sonra Japonlar da yine büyük bir seri ile prospektif yani bizim gibi daha bilimsel ileriye dönük bir çalışa ile bizi destekleyince Avrupa ve Amerika Tiroid dernekleri geri adım atmak zorunda kaldılar. Biz de Bilim adamlarımızla gurur duyduk.

    Artık biliyoruz ki çok yeni bilgi olarak hashimato zemininde gelişen soliter gerçek nodüller endemik guatr zemininde gelişen nodüllerden daha sıklıkla kötüleşmemektedir. Risk daha düşük veya aynıdır.

    Derin bir ohhhh çekebiliriz.

    Genellikle her 3 ayda bir tiroid foksiyon testlerimizin takibi önemlidir çünkü hormonal açıdan dalgalı bir seyir göstermeyi sever. Eğer dalgalanmıyorsa doktorunuzun belirlemesi üzerine daha az sıklıkta takip olabilirsiniz. Tiroid bezi tembelliği aşikar olarak gelişti ise size tiroid hormonu da verilecektir. Verilen tiroid hormon ilacı miktarının doktorunuz aksini söylemediği müddetçe siz asla kendi kendinize kesmeyin sonucu ölümcül seyredebilir. Burada çok dikkat edilmesi gereken konu insülin direnci yükseldikçe kilo alırız ve bu da tiroid bezimizin daha da tembelleşmesine katkıda bulunur. Tatlı krizlerimiz artar. Ödemlerimiz çoğalır. Hemen tiroid ilaç dozumuzun arttırılması gerekmez, iyi bir beslenme programı , beyaz unlu mamüllerden ve şekerden uzaklaşmak ve egzersizi arttırmak bile tiroid bezimizi kendine getirecektir. Tiroid hormonu bilinen en önemli iki yaşamsal hormondan biridir. Bazen vitamin takviyeleri bezin tekrar çalışmasını sağlıyabilir. Örneğin D vitamin eksikliğinin düzeltilmesi bile tiroid bezi tembelliğimizi ve reaktif hipoglisemimizi derhal düzeltir , terlememizi yokedebilir, beraberinde çok görülen sedef, vitiligo gibi cilt hastalıklarımızın da sürecine katkıda bulunur..Kilo vermemizi hızlandırır. Hastalıklara yakalanmaya karşı bağışıklığımızı güçlendirir. Tabii ki bu mutlaka doktorumuzun yapması gereken bir müdaheledir. Aritmiler için de müdahale gerekir.

    Mide problemleri Hashimato tiroiditte çok sık rastlanmaktadır, buna bağlı B12 ve folik asit emilim güçlükleri geliştiği ve buna bağlı anksiete ve birtakım nörolojik sorunlar ve depresyona eğilim ve benzeri psikosomatik problemler topluluğunun geliştiği çok iyi tanımlanmıştır.

    Bu nedenle, Hashimato hastası mutlaka mide- barsak hastalıkları açısından sorgulanmalı ve toplumumuzda büyük bir sorun olan Helikobakter Pylori ve parazitolojik hastalıklar açısından da taranmalıdır. Vitamin tedavileri verilmeden önce bu mikrobik hastalıkların ekarte edilmesi tedavinin kalıcılığını sağlar.

    İmmunoterapik açıdan antioksidan destek tedaviler Koenzim Q10 , yüksek doz C vitamininin de hastalık belirtilerini kontrol altına almada , doğurganlığı sağlamada , antiTPO ve antiTG düzeylerini düşürmede seçilmiş vakalarda selenyum ile kombine edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    NASIL KORUNURUZ???

    Hastalık bilindiği üzere kronik (müzmin) genetik (ailesel ) geçişli yani kalıtsal bir hastalıktır. Yani ömür boyu kalıcıdır ancak korunmak mümkün müdür? Veya başladıktan sonra durdurulabilinir mi?. Gidişi ılımlı hale getirilebilinir mi? Evet tabii ki. Biliyoruz ki bu hastalık aile geçişli, ailemizde var ise biz de kendi taramamızı yaptırmalıyız. Eğer klinisyen doktorumuz bizde risk gördü ise korucu vitamin desteklerini başlayabilir , eşlik edebilecek hastalıklar açısından taranabiliriz ve koruma altına alınabiliriz.Koruyucu beslenme programı vs uygulanabilinir. Hangi yöntem bizim için uygun ise doktorumuz karar verir. Aynı şekilde hastalık başladı ise ve hangi aşamada ise doktorumuz buna göre bize destek tedavileri sunar ve eşlik edebilecek risklere karşı bizi korursa yaşam kalitemiz inanılmaz süzeyde düzelir. Kadınlarda hastalık 4 kat daha fazla sıklıkta görülür. Kadın/erkek = 4/1 Kadınlarda doğum yapma sonrası ilk atak geçirme sıklığı artmıştır. Bu nedenle doğum sonrası 3-4. aylarda riskli kadınlar taranmalıdır ve koruma altına alınmalıdır.