Etiket: Hastalık

  • Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeos (benzer) ve pathos (ızdırap) kelimelerinin birleşiminden oluşan homeopatinin temelinde “benzer benzeri iyileştirir” mantığı yatar. İlk olarak 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan homeopati, en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemlerinden biridir. Uygulayan kişiye “Homeopat”, Hometpat’ın önerdiği tedavi ajanına ise “remedi” denilir.

    Homeopatinin çıkışı enteresan bir gözleme dayanır. Bilindiği üzere geçmiş zamanlarda sıtma hastalığı ciddi bir halk sağlığı sorunu idi (sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda hala ciddi bir sorundur). Sıtma hastalığının belirti ve bulguları ateş, üşüme ve terlemedir. Sıtma tedavisinde en sık olarak kullanılan ilaçlar olan kininler de fazlaca kullanıldığında, yani kinin zehirlenmesi durumuda da ateş, üşüme ve terleme gözükmektedir. Bu gözlemden hareketle, acaba “Benzer benzeri iyileştiriyor mu?” fikri ortaya atılmıştır.

    Homeopatik ilacın yaşam gücüne hastalık ile aynı etkiyi yaptığına inanılmaktadır. Dolayısı ile yaşam gücü, hastalığa ve bu hastalık için üretilmiş homeopatik ilaca karşı tepkiyi aynı veya farklı şiddetlerde gösterir denilmektedir. Homeopatik tedavinin dayandığı ilkeler şunlardır:

    – Benzer benzeri iyileştirir.

    – Tek bir ilaç kullanılır.

    – Her zaman en düşük doz kullanılır.

    – Remedinin potensi seyreltildikçe artmaktadır.

    – Sadece homeopatik ilaç kullanılır.

    1 ölçek ilaç, su ile 10 ölçeğe tamamlanırsa 1X; 100 ölçeğe tamamlanırsa 1C; 50.000 ölçeğe tamamlanırsa 1Q olarak adlandırılmaktadır. Ana karışım, seyreltme ve çalkalama yöntemi sonrası laktoz tabletlerine emdirilmekte ve bu şekilde kullanılmaktadır. Homeopatlara göre, tedavide önerilen madde ileri derecede seyreltildiği için oldukça güvenilirdir ve güncel ilaçlarla etkileşime girmez.

    Homeopatinin bilimsel kanıtı var mıdır?

    1854 yılında Londra Kolera Salgını’nda homeopati ile tedavi edilen 90 hastanın 73’ü sağlığına kavuştuğu, buna karşılık o dönemin standart kolera ilaçları ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %40’ı kurtulabildiği iddia edilmiştir. Fakat bu sonuçlar sonradan yapılan çalışmalarla desteklenememiştir.

    Modern zamanlarda ise birçok klinik çalışma ile homeopatinin hastalıkları tedavi etmedeki gücü araştırılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde homeopatinin kanser de dahil herhangi bir hastalığı iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlara ulaşılamamıştır.

    2005 yılında saygın tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir makalede 110 homeopati çalışmasının sonuçları derlenmiştir. Bu çalışmalarda homeopatinin çeşitli hastalıkları tedavi edip etmediği sorgulanmıştır. Ayrıca homeopatinin faydalarının plasebo etkisine bağlı olup olmadığına da bakılmıştır. Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine ve inanca dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

    Bu derleme çalışmasına göre, homeopatinin hastalıkları tedavi etme gücü, modern ilaçlarla kıyaslanamayacak derecede zayıftır. Bununla birlikte bazı çalışmalarda homeopati uygulamalarının, kişinin genel durumunda bir iyileşme sağladığı gözlenmiştir, fakat bu etki plasebo etkisi olarak yorumlanmıştır.

    Sonuç olarak, homeopatinin plasebo etkisi dışında bir faydası olduğu bilimsel ve klinik olarak kanıtlanmamıştır. Homeopatik ilaçlar genellikle herhangi bir aktif madde barındırmadıkları için zararsız kabul edilirler. Fakat bu ilaçların özellikle standart kanser tedavileri yerine kullanılması şeklinde bir yaklaşım hastaları ciddi şekilde tehlikeye atacaktır, bu nedenle önermemekteyiz.

  • Demir eksikliği kansızlığı ve bununla karışan durumlar

    Demir eksikliği kansızlığı ve bununla karışan durumlar

    Kanımıza rengini veren alyuvarlar kılcal damarlar aracılığıyla vücudun en ücra köşelerine kadar oksijen taşıyan hücrelerdir. Bunu, içindeki hemoglobin denen madde aracılığıyla yapar.

    Kansızlık denince işte bu hemoglobin denen madde miktarındaki azalma anlaşılmalıdır. Kansızlık tek bir hastalık değildir. Çok farklı hastalıklar nedeniyle ortaya çıkan ortak bir bulgudur. Bu durum oluşunca vücudun oksijen ihtiyacının karşılanmasında sorunlar ortaya çıkar. Halsizlik ve bitkinlik olur, solukluk görülür. Vücut, eksikliği giderebilmek için dokulara daha fazla kan göndermeye çalışır. Bu yüzden kalp daha çok kan pompalamak zorunda kalır, taşikardi (kalp atım sayısının artması) ve çarpıntı olur.

    İnsanlarda en sık görülen kansızlık türü, demir eksikliği kansızlığıdır. Genellikle kadınlarda görülür. Bunun en önemli nedeni de aşırı menstruasyonla oluşan kan ve bunun sonucundaki demir kaybıdır. Gebelikte ve büyüme çağındaki çocuklarda da ihtiyacın artmasına bağlı olarak demir eksikliği görülebilir. Erkeklerde demir eksikliği en çok mide barsak sistemindeki gizli kanamalardan dolayı oluşur. Farkında olmadan ortaya çıkan bu kanamalar; gastrit, ülser, polip ve hemoroid gibi hastalıklara bağlı olabilir. Ancak en ciddi hastalık, kalın barsak kanseridir. Bu nedenle yetişkin bir erkekte demir eksikliği var ise mutlaka kalın barsak kanseri yönünden incelenmelidir.

    Demir eksikliğinde serum demiri azalır, demir bağlama kapasitesi artar ve kemik iliği depolarının göstergesi olan serum ferritin düzeyi azalır.

    Tedavide ağızdan demir hapları verilir. Demir hapları aç karnına ya da etle alınmalıdır. C vitamini emilimi artırır. Bu nedenle demirle birlikte portakal suyu içilmesi, C vitamini tabletleri alınması kansızlığın daha çabuk düzelmesine imkan verir. Özellikle süt ve çay gibi içecekler demir emilimini bozduğundan bu tür gıdalar alındıktan en az iki saat sonra demir hapı yutulmalı ve hap alındıktan sonra demirin emilimine izin vermek amacıyla en az bir saat et ve portakal suyu dışında bir başka gıda tüketilmemelidir. Bazen demir tedavisine rağmen kansızlık düzelmeyebilir. Bunun başlıca iki nedeni olabilir: Birincisi, kan kaybı devam ettiği için verilen demir yeterli olmuyordur. İkinci neden, verilen demirin sindirim sistemindeki emilimi bozuktur. Emilim bozukluğu saptanırsa demir tedavisi damar yoluyla yapılmalıdır.

    Demir eksikliği yoksa gereksiz yere demir vererek oyalanılmamalıdır. Bu durumda kansızlık yapan diğer hastalıklar araştırılmalıdır.

    Sıkça görülen bir başka kansızlık nedeni Akdeniz anemisi yani talasemidir. Ülkemizde ve Kıbrıs’ta beta talasemi taşıyıcılığı nadir olmayarak görülmektedir. Ayrıntılı bir inceleme, demir eksikliğiyle Akdeniz anemisi taşıyıcılığının birbirinden kolaylıkla ayırt edilmesini sağlar. Akdeniz anemisi taşıyıcılığı doğumsal bir hastalık olduğundan önceki yıllara ait kan düzeyleri var ise bunlar tekrar gözden geçirilmelidir. Yıllar önceye ait düşük hemoglobin düzeyleri Akdeniz anemisi taşıyıcılığından kuşku duyulmasına neden olur. Tabii burada yıllar boyunca tekrarlayan demir eksikliği anemisi olan ve tam tedavi edilmemiş hastaları da göz ardı etmemek gerekir. Bir diğer önemli nokta kalıtsal bir hastalık olduğundan Akdeniz anemisi taşıyıcılarının anne, baba ya da yakınlarında da aynı durumun söz konusu olmasıdır. Bu kişiler de araştırılmalıdır. Demir eksikliği ile Akdeniz anemisi taşıyıcılığını birbirinden kesin ayırmak için başvurduğumuz bazı testler vardır: Demir eksikliğinde kemik iliğinde depolanan demir çok azaldığından bunun kandaki göstergesi olan “ferritin” düzeyi normal sınırların altındadır. Oysaki Akdeniz anemisinde kemik iliği demir depoları azalmamıştır ve ferritin düzeyleri normal sınırlardadır. Bu nedenle bu hastalara istediğiniz kadar demir verin kansızlığı düzeltemezsiniz. Akdeniz anemisinin kesin tanısı için “hemoglobin elektroforezi” denen bir yönteme başvurmak gerekir. Bu testlerin her ikisi de hastadan basitçe bir kan alarak yapılabilir. Akdeniz anemisi taşıyıcılarında genellikle hafif bir kansızlık vardır ve bu tolere edilebilir. Kansızlığın tolere edilemediği durumlarda kan transfüzyonu yapılmalıdır. Bu kişilerde alyuvarlar çabuk yıkıldığı için kemik iliği daha çok çalışmak zorunda kalır. Bu da bir B vitamini olan folik asite ihtiyacı artırır. Akdeniz anemisi taşıyıcıları her ne kadar kendileri için belli bir risk oluşmadan yaşamlarını sürdürebilirlerse de çocuk sahibi olmak istediklerinde eşlerinin de bu yönden araştırılması gerekir. Eşte de Akdeniz anemisi taşıyıcılığı varsa doğacak çocuğun normal ya da taşıyıcı olmasının yanı sıra gerçek talasemili olma riski de vardır

    Romatizmal hastalıklar, bağ dokusu bozuklukları, brusella ve tüberküloz gibi iltihapla seyreden bazı kronik hastalıklarda da bazen demir eksikliğiyle karışabilen kansızlık görülebilir. Bu kişilerde serum demiri azalmıştır ama ferritin çok yüksektir. Demir vermekle kansızlık düzelmez. Kansızlığın tedavisi altta yatan hastalığın tedavisiyle mümkün olur.

  • Lupus tanısı nasıl konur?

    Lupus tanısı nasıl konur?

    Lupus tanısı bulgularınıza, doktorunuzun yaptığı muayene ve kan sonuçlarına göre konur. Lupusta görülen pek çok bulgu diğer hastalıklarda da olabileceğinden doktorunuzun diğer hastalıkların olup olmadığı konusunda incelemeler yapması gerekebilir.

    Tanıya ulaşmada pek çok farklı kan testi kullanılır:

    Anti Nükleer Antikor (ANA):

    Lupus hastalığı olan bireylerin %95’inde ANA testi pozitif saptanır. Ancak bazı sağlıklı bireylerde de düşük titrelerde ANA pozitif olabileceği için hastalığa kesin tanı konmasını sağlamaz. Ayrıca Lupus hastalığının da dahil olduğu “Bağ Dokusu Hastalığı” denen ve farklı bulgularla seyreden bir grup hastalıkta da ANA (+) bulunabilir.

    Anti Çift Zincir DNA (Anti-dsDNA) Testi:

    Lupus hastalığı olan bireylerin %70’inde pozitif bulunur. Bu testin pozitif olması lupus hastalığının olduğu ihtimalini iyice güçlendirir, çünkü lupus olmayan bireylerde genelde bu test pozitif bulunmaz. Bu testin yükseliyor olması sıklıkla daha aktif seyreden hastalıkla ilişkilidir ve bazen tedavi yoğunluğu buna göre düzenlenir. Bu nedenle düzenli takiplerde zaman zaman anti-dsDNA bakılması gerekebilir.

    Anti-Ro Antikor Testi:

    Bu testiniz pozitifse daha çok raş denen cilt bulgularının olması ve göz ile ağız kuruluğu bulguları ile seyreden Sjögren Sendromu denen durumun hastalığa eşlik etmesi beklenir. Hamilelikte ise bu antikorlar anneden bebeğe geçebilir ve bu açıdan hamilelik sürecinin daha yakın takip edilmesi gerekir.

    Antifosfolipid Antikor Testi:

    Bu testin pozitif olması damar içinde pıhtı oluşumu ve hamilelikte düşük riskinin artması ile ilişkilidir.

    Kompleman Düzeyleri (C3 ve C4):

    Komplemanlar, kanda bulunan ve bizi mikrobik enfeksiyonlardan koruyan bir grup proteindir. Lupus hastalığı alevlendiğinde kandaki kompleman düzeyleri düşer.

    Eritrosit Sedimantasyon Düzeyi (ESR): Kan hücrelerinin test tüpünde çökme hızının değerlendirilerek iltihabi süreci değerlendiren testtir. ESR lupusta genelde yüksek bulunur.

    Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon Testleri:

    Bir grup kan ve idrar testi ile yapılır. Bu şekilde hastalığa veya tedavide kullanılan ilaçlara bağlı ortaya çıkabilecek sorunların saptanması ve tedavinin buna göre düzenlenmesi sağlanır.

    Kan Sayımı:

    Bu testle kandaki hücreler değerlendirilir. Bu hücreler alyuvarlar, akyuvarlar ve trombositlerdir. Tüm bu hücreler kemik iliğinde yapılır ve bu test yoluyla kemik iliğini hastalık veya ilaç etkisine bağlı etkilenip etkilenmediği tespit edilebilir.

    Diğer Testler:

    Diğer bazı testler etkilendiği düşünülen organa göre istenebilir. Röntgen, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans gibi tetkikler zaman zaman hastalığın değerlendirilmesi için kullanılabilir.

    İdrar testi ile böbrekte hasar varlığı değerlendirilebilir. İdrarda artmış protein atılımı veya kan hücresi varlığı ile böbreklerin hastalıktan etkilenmesi erken olarak tespit edilip ciddi böbrek hasarı olmadan tedavi başlanması mümkün olabilir.

    Bazı zamanlarda da etkilendiği düşünülen doku veya organdan biyopsi yoluyla örnek alınıp değerlendirilmesi ve tedavinin buna göre düzenlenmesi gerekebilir.

  • Ruhumuzun Soğuk Algınlığı

    Ruhumuzun Soğuk Algınlığı

    Bundan birkaç yıl önce çoğumuzun diline dolanan bir şarkı vardı;

    “Depresyondayım unutuldum,

    Sevgilimden ayrıldım,

    Çok yalnızım….

    Depresyondaki insanın ruh halini oldukça iyi anlatan bu şarkı , tüm şarkılar gibi depresyonu da aşk acısı ile doğrudan ilişkilendiriyordu.

    Bir yere kadar doğru olan bu benzetme depresyonun tanımı açısından bir eksik kalmaktadır. Çünkü depresyona yol açan tek kayıp sevgilinin kaybı, tek acı da aşk acısı değildir.

    Depresyon, yani ruhsal çöküntü Psikiyatri’ nin yanı sıra genel sağlık alanında da yaygın olarak karşılaşılan bir hastalıktır. Dahiliye, Nöroloji, Fizik Tedavi vb. gibi uzmanlık alanında çalışanlarda sık sık depresif hastalarla karşı karşıya gelmektedirler.

    Adeta Psikiyatri’nin “Soğuk algınlığı” yani “Gribi” olan depresyon bir akıl hastalığı değildir ama bu hastaların toplum içinde “etiketlenme” endişeleri de sorunu şiddetlendirmekte ve hastaların tedavi için Psikiyatristlere başvurmalarını güçleştirmektedir. (Yani aslında, çok kısa bir sürede iyi edilebilecek bir hastalık boşu boşuna kronik bir hal almakta ve tedavisi daha güç ve daha uzun olmaktadır.)

    Hem toplumun hastalık hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması, hem de konunun uzmanı olmayan hekimlere gidilerek teşhisin gecikmesi nedeniyle bazı talihsizlikler yaşanabilmektedir. Bu nedenle de halkın bilinçlendirilmesi, hastalığın yeterince tanıtılması ve konunun uzmanı hekimlere yani psikiyatristlere gidilmekte gecikilmemesi hastalığın doğru teşhis ve tedavisi açısından önemli olmaktadır.

               Gribe yakalanan, nezle olan bir insan en kısa zamanda bir doktora başvurarak tedavisi için gerekli olan antibiyotik ya da antigribal ilaçları alarak kullanmaya başlar. Ülkemizde yaygın ve yanlış bir davranış kalıbı olan en yakın  “Eczacı abla “ ya da “Eczacı ağabey”e giderek onu bir ilaç tavsiye etmesi konusunda zorlamak ve onun vereceği birkaç ilacı kullanarak tedavi olmaya çalışma alışkanlığı pek çok hastalığın teşhis ve tedavisinde gecikmelere yol açarak kişilerin  sağlığını ciddi biçimde tehdit edebilmektedir.  Burada, bütün ön yargıları bir yana iterek derdimizin dermanı olan hekime gitme konusunda hiç vakit kaybetmememizde yarar olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekmektedir.

               Şimdi de depresyonun kısa bir tanımını yapalım ;

               Depresyon sözcüğü, çökme, kendini kederli hissetme, işini gücünü yapabilme ve hayattan zevk alma gibi konularda kişinin kendini isteksiz ve yetersiz hissetmesi gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

               Depresif duygular, sağlıklı insanlarda istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan yaşamsal olaylar karşısında ortaya çıkan sıkıntı , üzüntü ve keder içeren duygusal tepkiler olup , yaşamın normal bir parçası olarak kabul edilebilir.Ancak bizler tarafından ruhsal bir rahatsızlık olarak kabul edilen “Depresyon”, duygusal bir tepkiden çok daha şiddetli ve kişinin yaşamını olumsuz olarak etkileyen, hatta onun tüm yaşamsal işlevlerini bozan , belirli belirti kümelerinden oluşan bir hastalıktır. Temel özellikleri arasında kederli ve karamsar duygular içinde olma, kötümser düşünme, gelecekle ilgili umutsuzluk, hayattan zevk alamama, enerji azlığı, hareket  isteğinin azalması ve hareketlerde yavaşlama, iştah ve uyku düzensizlikleri yani, iştah ve uykuda artma ya da azalma gibi belirtiler yer alır.

               Tüm bu saydığımız belirtilerin “Depresyon” teşhisini koydurabilmesi için belirli bir süre boyunca devam etmesi ve kişinin günlük yaşantısını sürdürebilmesini engelleyen ya da insanlarla ilişkilerinde bozulmalara neden olan boyutlara varmış olması gerekmektedir.

               Hayatında önemli bir kayıp yaşamış olan bir insanın yani işini kaybeden, eşinden ayrılan ya da çok sevdiği bir yakınının ölüm acısını yaşamış olan bir kimsenin bir süre kendisini kötü hissetmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ve bu durum onun depresyona girdiği anlamına da gelmez. Ama bu süre çok uzar, kişi bir türlü eski yaşamına geri dönemez ise işte o zaman depresyon olasılığı üzerinde durulması gerekmektedir.

               İçinde yaşadığımız çağ ve koşullarda depresyona girmek yada depresyona girmiş olmak utanılacak bir durum değildir. Tam aksine bizim hala insan olduğumuzu, insani değerlerimizi ve duygularımızı yitirmemeyi başardığımızı gösteren son derece insana has bir hastalıktır. Siz hiç nezle ya da grip oldum diye utanan, sıkılan birine rastladınız mı diyeceğim ama birden  şu günlerde nezle yada grip olma ihtimali bulunan kişilere de vebalıymış gibi davranıldığını anımsıyor ve sorumu geri alıyorum.

  • Romatizmal hastalıklarda (otoimmun hastalıklarda) beslenme neden önemlidir?

    Otoimmunite basitçe, bağışıklık sistemi hücrelerinin kendi doku ve organlarını yabancı olarak algılayıp onları yok etmek için saldırması olarak açıklanabilir. Çoğu romatolojik hastalık bu mekanizma ile oluşmaktadır. Romatolojik hastalıklar dışında tiroidin ve bağırsakların da otoimmun hastalıkları olduğunu bilmekteyiz.

    Normal şartlarda bağışıklık sistemi hücrelerimiz (savunma hücreleri) sadece yabancı hücrelerle (bakteri, virüs, yabancı madde vb.) mücadele etmek için programlanmıştır. Kendi hücrelerini bilir, tanır ve onlara zarar vermez. Ancak genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde bazı dış etkenler nedeniyle (ultraviyole, bakteri, virüs, parazit, kimyasal maddeler vb…) “kendinden olanı tanıma” durumu ortadan kalkar ve vücut kendi kendiyle savaşmaya başlar. Bu dış etkenlerin kendi hücrelerimizde yaratmış olduğu değişiklikler, onları bağışıklık sisteminin hedefi durumuna getirmektedir. Bu savaş hem hücresel düzeyde hem de antikorlar yoluyla olur.

    Bakterilerin, virüslerin ve güneş ışığının hücrelerimizde DNA kırıklarına ve bazı farklılıklara neden olduğu gösterilmiştir. Hücrelerimizdeki farklılaşmayı başlatan sebepler olduklarını eskiden beri bilmekteyiz. Bu nedenle enfeksiyonlardan korunmayı ve direkt güneş ışığına çıkmamayı önermekteyiz. Tüm bu dış etkenler kişinin genetik alt yapısına göre romatizmal süreci başlatabilir veya başlatmayabilir…

    Bu durumu yaratan dış etkenler arasında beslenmenin rolü yeterince bilinmiyordu. “Doktor olmayan birtakım şifacıların” otları kaynatarak bu hastalıkları tamamen tedavi ettiğini iddia etmesi nedeniyle birçok romatolog konuya mesafeli yaklaşıyordu ve buna yeterince önem vermiyordu.

    Ancak bu konuda yapılan gözlemsel çalışmalara dayanarak, besinlerin vücudumuzda yaratabileceği değişiklikler ve takipler sonucunda beslenmenin önemini yadsıyamaz durumdayız. Fakat yine de “bitkisel tedavi” adı altında belirli otları kaynatıp içirmek amacında değilim.

    Aldığımız bazı gıdalar hücrelerimizin sağlığını bozmakta, serbest oksijen radikallerinde artışa neden olmakta, sağlıksız hücrelerin vücut tarafından doğal yollarla temizlenmesini (apopitoz) engellemekte, yüzeylerindeki “tanıtıcı moleküllerin” yapısını bozmakta ve bağışıklık hücrelerimizin onları yabancı olarak algılamasına yol açmaktadır… Buna karşılık yeterince antioksidan içeren besinler yenmediğinde bu durum daha da hızlanmaktadır. Yani kısaca otoimmuniteyi biz yanlış beslenerek kolaylaştırmaktayız maalesef…

    Özellikle hazır ve işlenmiş gıda sektörünün giderek gelişmesi, hayvansal proteinlerin çok tüketilmesi, protein tozlarının sıklıkla kullanılması, bazı besin maddelerinin tüketilmesinin şart olduğu şeklindeki iddialar, son yıllarda romatolojik hastalıkların (diğer otoimmun hastalıkların), kanserin ve alerjilerin daha da artmasıyla sonuçlanmıştır.

    Biz romatologlar kontrolden çıkmış bağışıklık sistemi hücrelerini baskı altına alabilmek için birtakım ilaçlar kullanmaktayız. Bunlar önemli ilaçlardır ve “sitotoksik ilaçlar-immunsupresif ilaçlar” olarak adlandırılır. Yani hücrelere toksik etki yapan ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlardır. Zaman zaman bu nedenle bağışıklığımız zayıflayabilir, sık sık enfeksiyon geçirebilir ve kendi sağlam hücrelerimize de zarar verebiliriz. Ancak bu ilaçları vermek durumundayızdır… Yani ortada bir sorun vardır ve bu sorunun çözüm yollarından biri ilaçlardır.

    Sorunun bir diğer çözüm yolu da otoimmuniteye yol açan faktörleri engelleyebilmek ve azaltabilmektir. Yani önleyici hekimliktir. Bunun için hastalarımıza mümkün olduğunca enfeksiyonlardan korunmalarını, kimyasal maddelerle temastan kaçınmalarını, direk ve çıplak güneş ışığından uzak durmalarını ve beslenmelerinde bazı konulara dikkat etmelerini önermekteyiz… Böylece tedavide kullandığımız ilaçların da etkinliğini artırabilir ve gereken ilaç dozlarını da minimuma indirebiliriz.

    Beslenmemizde kalori almak yerine “gerçek besinler” almamız çok önemlidir. Hem makrobesinleri hem de mikrobesinleri gözetmemiz gereklidir.

    Otoimmuniteyi azaltmak, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek ve hücrelerimizi korumak için dikkat edilmesi gerekenler;

    1. Hayvansal proteinlerden (et, yumurta, süt ve süt ürünleri) mümkün olduğunca uzak durmak

    2. Beyaz un ve onunla üretilmiş her türlü besinden uzak durmak

    3. Şeker ve tatlandırıcılardan uzak durmak

    4. Protein ihtiyacımızı da karbonhidrat ihtiyacımızı da sebzeler, meyveler ve bakliyatlardan (mercimek, kuru fasülye, nohut vb) karşılamak

    5. Yağ ihtiyacımızı kabuklu yemişlerden (ceviz, fındık, badem vb) ve gerçek tohumlardan (zeytin, ayçiçeği, keten tohumu, kabak çekirdeği vb) ve soyadan karşılamak

    6. Zencefil, zerdeçal gibi doğal iltihap önleyici gıdaları diyetimize eklemek

    7. Bol su içmek

    Romatolojik hastalıkların tedavisinde ilaçlara ek olarak beslenmeye de dikkat edilmesi tedavinin başarısını artıracaktır. Hastalıkları daha kolay kontrol altına alabiliriz ve ilaç sayılarını ve dozlarını azaltma şansına sahip olabiliriz.

    Bu tarz bir beslenme ile ideal kiloya da rahatlıkla ulaşılabilir. Böylece özellikle eklem hasarına yol açan romatizmalarda kilo kaybetmiş olmak, eklem ağrılarının ve hasarın da azalmasına yardımcı olacaktır.

    Romatizma türleri de tedavisi de her hasta için farklıdır. Yani hastaya özel bir ilaç ve diyet programı ile daha başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Tedaviye mutlaka probiyotiklerin, D vitamininin ve omega-3’ün de eklenmesi gereklidir.

  • Kilo artışının sebebi ciddi hastalıklar olabilir

    Kilo artışının sebebi ciddi hastalıklar olabilir

    Yemek düzeninizde herhangi bir değişiklik yapmamanıza rağmen her geçen gün kilo alıyorsanız ve aldığınız kiloları veremiyorsanız ciddi bir sağlık sorunu yaşıyor olabilirsiniz.

    Tiroid hormonlarının azalması kilo aldırabilir

    Tiroid hormonları kişilerin metabolizma hızını ayarlayan en önemli hormonlardır. Eğer tiroid hormonları vücutta normal değerine göre azalırsa kilo alıma eğilim artabilmektedir. Bu kilo alımı genellikle vücutta serbest su atılımının bozulması, yani böbreklerin suyu yeterince süzememesi sonucu oluşmaktadır. Ayrıca hipotiroidinin uzun sürede metabolizmayı yavaşlatması nedeniyle, yapılan diyetlere yanıt alınamaması ve kilo vermede zorlanma oluşmaktadır. Tiroid hormonları var olan metabolik aktiviteyi hızlandırırken, metabolizma büyüklüğünü etkilenmez. 80 kg. civarında bir kişinin vücut kompozisyonu (kas yapısı vs.) ile oluşturabileceği metabolik aktivite bellidir. Bu aktivite tiroid hormonları ile maksimuma çıkartılır. Bu nedenle metabolik aktivitenin tiroid hormonları ile zorlanması sonucu elde edilebilecek kilo kaybı sınırlıdır ve genellikle kalp yorgunluğu ve iskelet sistemi aşınması ile sonuçlanmaktadır. Ayrıca, birlikte iştah artışı olacağı için kilo alımına da yol açabilmektedir..

    Karın bölgesindeki yağlanma “Cushing sendromu” olabilir

    Vücudun strese dayanıklılığını, enerjisini, su ve tuz dengesini ayarlayan hormonlara “Adrenokortikal hormonlar” denilmektedir. Bu hormonların aşırı salgılanması ile “Cushing Sendromu” denilen özel bir obezite çeşidi oluşmaktadır. Bu rahatsızlık nedeniyle yağlar belirli bölgelerde toplanmaktadır. Daha çok gövdede toplanan yağlar sonucu karın genişlemekte ve ciltte kırmızı renkli yırtılmalar veya çatlamalar oluşmaktadır. Ayıca bu hastalıkta kişilerin yüzleri kırmızı ve yuvarlak olmaktadır. Kilonun yanında tüylenme, adet düzensizlikleri, ciltte sivilcelenme, kolesterol yüksekliği gibi birçok hastalık ve bulguya yol açabilmektedir.

    İnsülin direnci ve polikistik over yağlanma yapıyor

    Polikistik over sorunu yaşayan kişide adet düzensizliği ve erkek hormonu fazlalığına (androjen) bağlı olarak bel bölgesinin genişlemesi tipinde (android) bir kilo artışı görülmektedir. Bu tip kilo alımlarında kalp hastalıklarına daha sıklıkla rastlanmaktadır. Bunun yanında insülin direnci, polikistik over hastalığının hem göstergesi hem de nedeni olarak bilinmektedir. İnsülin direnci sadece polikistik hastalık değil karaciğer yağlanması, kolesterol yüksekliği gibi birçok rahatsızlığın da nedeni olmaktadır.

    Tek suçlu menopoz değil

    Menopoz ile birlikte alınan kilolarda, vücuttaki hormonal değişimin etkisi bilinmektedir. Bununla birlikte, yaş durumuna göre, kas kitle oranının azalışı, zaman içinde birtakım hastalıkların geçirilmiş olması, hareket azalışına neden olduğu için kilo alımı görülmektedir

    Uykusuzluk ve stresten uzak durun

    Günlük yaşamın içinde yaşanan üzücü olaylar, stres, karar verme baskısı gibi nedenler kişileri etkilemektedir. Bu tür durumlar uykusuzluğa ve geç yatmaya neden olabilmektedir. Hormonal dengesizliği bozan stres, iştah artışı ile sonuçlanabilmektedir. İştah artışı olan kişi, kendini ödüllendirme şeklinde ortaya çıkan atıştırmalarla, ekstra kalori alımına yönelebilmektedir.

    Antidepresan haplara dikkat!

    İlaç kullanımına dikkat etmek gerekmektedir. Özellikle, sık kullanılan antidepresan ilaçlar, kişinin kendini daha mutlu hissetmesine ve yemek konusunda kısıtlamaları kaldırmasına yol açabilmektedir. Bazı durumlarda antidepresanın kendi etkisi ile de kilo alımı olabilmektedir. Bunun yanında epilepsi, migren ve diyabet gibi durumlarda kullanılan ilaçlar da kilo alımını tetikleyebilmektedir. Doğum kontrol ilaçlarının iddiaların aksine obezite yaptığı kanıtlanmamıştır. Bazı durumlarda su tutulması ve kilo artışı gözlemlenmektedir ancak bu durum obezite olarak değerlendirilmemektedir.

  • Vitiligo hastalığında immunoterapik iyileşme sonuçları

    Vitiligo hastalığı tüm sistemleri tutan ancak sadece ciltte görüldüğü için diğer tüm nedenlerini ve tedavi edebilmemizi uzun yıllar biz hekimlerden çok iyi gizleyebilmiş bir hastalıktır.

    Gerçek yüzü yani foyası artık ortaya çıkarılmaktadır. Son yaptığımız çalışmalarda gördük ki cilde odaklanmak sadece cilde yönelik lokalize tedaviler vermek hastalığı tedavi etmemektedir. Hastalığın içeride başka nedenlerden güç aldığı , köken aldığı artık okadar aşikardır ki hangi kremi kullanırsak kullanalım hangi ışık terapisini verirsek verelim bir yere kadar bu hastaları tedavi edebiliyoruz ve hastalık ya daha hızla artarak geri dönüyor ya da hiç geçmiyor. Yanıtsız kalıyor. Ya da çok az vak’a da sınırlı yanıt alabiliyoruz. Biz de çaresiz kalıyoruz.

    Gittiğimiz hekimlerin genel söylemleri :

    ‘’vitiligo çaresiz tedavisi olmayan bir hastalıktır bununla yaşamaya alışacaksın zaten bak sadece cildinde olan kozmetik bir hastalık’’

    Ya da Bu hastalık sinirsel psikolojik psikolojii bozma stres yapma vs…

    Evet psikoloji önemli çünkü stresle böbrek üstü bezlerimizden kortizol , adrenalin ve birçok bağışıklığımızı etkileyen hormonlar salgılanır ki buların immunosüpresif etkilidir yani bağışıklığımızı baskılar.

    Halbuki son yıllarda tıp otörlerinin yapmış olduğu bir çok araştırmada durumun böyle olmadığı bağışıklığımızın bu hastalıkta temel rol oynadığı ortaya konmuş ve bir çok hastalıkla da beraber olabileceği saptanmıştır.

    E. Helen Kemp (Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom ) ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırma olan Vitiligoda Otoimmünite çalışması oldukça kapsamlı bir çalışma olup ülkeler ve ırklara özgü Vitiligo vakalarında hangi tip HLA alellerinin anlamlı olarak baskın olduğunu göstermiştir. (1)

    Türklerde DRB1*03, DRB1*04, DRB1*07 Taştan ve arkadaşları tarafından bu alleller baskın bulunmuştur. Almanlarda A2 aleli yüksektir. Yani genetik yatkınlık durumu….(1)

    Son çalışmalarda yine bir çok vitiligo ile ilişkili antijen çalışmaları yapılmış ve vitiligo ilişkili antikorlar saptanmıştır. Melanogenic enzim trozinaze, trozinaze related proteine2 vs…(1)

    Lamin A antijeninin vitiligo ilişkili antijen olduğu saptanmıştır. (1)

    Bu çalışmaların hepsi göstermektedir ki vitiligo immün bir hastalıktır. Bağışıklığımızın tetiklenmesi ile gelişir. Stres bağışıklığımızı etkileyebilir ancak genetik yatkınlıklarımız ya da zaafiyetlerimiz yok ise ve bağışıklığımız zayıf değil ise asla vitiligo olmayız. Veya bunları düzeltirsek vitiligodan kurtulabiliriz.

    Neden bazen vitiligomuz yıllarca tek tük benek şeklinde kalır? Birden artma yayılma neden gösterir? Dikkat edelim artma yayılma gösterdiği dönemler bayanlarda sütverme emzirme gibi doğum sonrası ağır kayıpların olduğu vücudun ağır travmatize olduğu dönemlerdir. Erkeklerde bağışıklığın bozulabildiği askerlik dönemi gibi dönemlerde daha sık artarak karşımıza çıkar. Ondan önce uslu uslu tektük duruyordur, hatta farkına bile varmayabiliriz. Bağışıklığımız zaten zayıftır ki vitiligo olmuşuz, daha da zayıflar vitiligo miktarımız artar…

    Vitiligoda İmmunoterapi bu esaslara dayanan bir tedavi şeklidir. Bunu artık anladık. Genetik yatkınlık konusunu biraz açmak istiyorum çünkü bu konu şimdiye kadar biraz yanlış ya da eksik anlaşılmış.

    Yani ailede vitiligo olması EVET bir genetik yatkınlık ancak 5 kişiden birinde var diğer dört kişi neden vitiligo değil? Bence hepsinde genetik yatkınlık var ! İddia ediyorum nasıl mı ?

    Çünkü ailede şeker gizli şeker , HT , Kalp hastalığı allerji astım olması , barsak hastalıkları iltihaplı romatizma olması , sedef egzema, guatr olması , tiroidit olması kanser olması da genetik yatkınlık sayılır çünkü bunların hepsi bağışıklığı bozar……..

    Benim ailemde hiçbirşey yok diyorsanız eksik ya da yanlış biliyorsunuz daha iyi inceleyin derim…. Amcalar teyzeler atalar önemli.

    Bu arada 2,5 yaşında bebeklerde de vitiligo çıkıyor NEDEN? tabii ki hem anneden hem babadan ağır genetik kofaktörler çocukta çakışıyor da ondan tabii ki psikolojik değil. Tamamen bağışıklığı çok bozuk çocuklar bunlar ve çok iyi tedavi edilmeleri gerekiyor. Çünkü çok uzun bir ömür var önlerinde ve hayatları boyunca bir çok ağır hayat stresi ile karşılaşavaklar ve hayata zaten 1-0 mağlup başlamışlar. Bu çocuklarımızı ve toplulumuzun bağışıklığını korumak aslında koruyucu hekimlik görevlerimizdendir.

    Özetle ; vitiligo tamamen bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Genetik yatkınlıklar çerçevesinde ilerler. Bilim insanları bunları kanıtlamak için yıllarını adamaktadır.

    İmmunoterapinin özünde de bağışıklıkta ve genetikte bulunan risk faktörlerini bulup tedavi etmek vardır.

    Tedaviye yanıt kişiye göre değişmektedir.

    Hastada eşlik eden başka hastalık varsa örneğin ağır bir gluten intoleransı, çölyak hastalığı, veya Tip1 diabet , ağır barsak koliti, iltihaplı romatizma , ağır kabızlık , aktif hashimato gibi altta yatan ağır hastalığın tedaviye yanıt hızına bağlı olarak pigmentasyon hızı değişmektedir.

    4 çeşit pigmentasyon yanıt tipi görülebilmektedir.

    Aynı hastada her tip pigment yanıtı birden görülebilmektedir.

    Tüm vücutta aynı anda pigmen yanıtı genelde başlar.

    İlginç olarak Koebner Fenomeni geçiren ve ya beklenen yanık alanları ya da ağır herpes enfeksiyonu geçiren alanlar gibi travmatik bölgelerde immunoterapi altında pigmentasyon daha hızlı gelişmektedir.

    Bilindiği üzere normalde bunun tersi beklenir.

    Yanıt hızı 1 haftada başlayabilmekte bazen 5 aya kadar da uzayabilmektedir. Tedavinin tamamlanması bağışıklığın tamamen toparlanmasına bağlıdır ki bu 2 yılı bulabilmektedir.

    Tedavinin erken kesilmesi , ilaçların etkin ve yeterli dozda kullanılmaması, kontrollere düzenli gelinmemesi özetle hasta uyumsuzluğu tedavinin başarısını negatif yönde etkiler. Yani tedavi başarısız sonuçlanır.

    Hasta uyumu tedavinin başarısını belirleyen ana faktörlerden birisidir. Diğer faktörler iyileşme hızını gösterir. İyileşme tipleri üzerine etkileri görülmemiştir.

    Bu faktörler nelerdir?

    1- Hastada gıda intoleransının şiddeti: Hastada gluten duyarlılığı ve laktoz duyarlılılığının saptanması ve bunun derecelendirilmesinin önemini önceki makalemde de bahsetmiştim.

    Çölyak hastalığı ve vitiligo ilişkisi yapılan birçok bilimsel çalışmada ortaya konamamıştır.(2) Ancak bugün biliyoruz ki değişik gıda duyarlılıklarının varlığı , laktoz ve gluten duyarlılığı da varsa bunlara yönelik çok dikkatli bir diet programı başlatılması , takipleri önemlidir.

    Hastaların tedavide en çok zorlandıkları ve tedaviyi bırakacak duruma kadar geldikleri durum da budur. Çünkü kimse diet yapmak istemez. Kimse tatlıyı hamurişini bırakmak istemez. Ancak bu yola baş koyduysak iyileşme tamamlanıncaya kadar mutlaka beslenmenin mükemmel uygulanması ve hekim ve/veya dietisyen gözetiminde ilerlemesi gerekmektedir.

    Yarımyamalak dietle sonuç da yarımyamalak olur. Takip bu nedenle çok önemlidir. Her kontrolde hasta sağlık ekibi tarafından bilinçlendirilir. Eğitilir.

    Bu gün biliyoruz ki 132 gıdaya karşı gıda intoleransı olan vitiligo hastası da vardır sadece 6 gıdaya karşı intoleransı olan da vardır. İyileşme hızı her ikisinde aynı olmamaktadır. Ancak iyileşme olmaktadır.

    2- Gizli şeker veya şeker hastalığının varlığı:

    Tip 1 diabet ve/ veya Tip 2 DM hastalığının kişide vitiligo ile beraber bulunması tedavi hızını yavaşlatan diğer bir faktördür.

    Çünkü bu hastalarda öncelikle kan şekerinin çok iyi regüle olması gerekmektedir ki vücuttaki inflamasyon kontrol altına alınabilsin. Bu hastalarda ideal kan şekeri değeri ki bu her hasta için de geçerli olabilir AÇLIK KAN ŞEKERİ: 80mg/dl Tokluk kan şekeri 90-95mg/dl i geçmemelidir.

    Bu kadar rijit sonuçlar istemekteyiz ki bağışıklığı düzeltebilelim. Bütün hastalarımız için bu kan şekeri seviyeleri geçerlidir, diabet hastaları için de bu ideali yakalamaya çalışırız.

    Kan şekerinin her yükseldiği durumlar ( dieti bozma , enfeksiyon vs ) tedavinin akışını ve iyileşme hızımızı etkiler.

    3- Kanser varlığı :

    Kanser hastalığı olan ve/veya geçirilmiş kanser öyküsü olan vitiligo hastalarında iyileşme hızını daha yavaş gözlemlemekteyiz. Bu çok normaldir çünkü bağışıklığı daha çökmüş vakalardır. Geç de olsa bu vakalarda da yanıt alınır.

    4- Hashimato tiroidit ve /veya Graves hastalığı veya diğer tiroiditler

    Hastalarda agressif tiroid hastalıklarının olması yanıt hızımızı yavaşlatır çünkü önce bu soruna yönelik immunoterapiyi yoğunlaştırmak gerekmektedir ki diğer tedavilerde başarı sağlayalım. Ancak tüm tiroiditlerde yanıtlar mükemmeldir. Tiroiditlerin bir diğer avantajı özellikle hashimato ve markerlı olanlarda otoantikor seviyesini takip ederek immunoterapi yanıtlarını kontrol edebilmekteyiz. Bu hastalarda genellikle tiroid otoantikorları azalmakta bazen kaybolmaktadır.

    5- Allerji seviyesi yüksekliği

    Bu durum da hem barsak florasındaki bozuklukların çok olduğunun bir göstergesi hem de gıda intoleransının çok kötü düzeyde olduğunun kandaki önemli bir göstergesidir. İyi bir takip kriteridir. Bu nedenle takip edilmelidir. Düzeliyor olduğundan emin olunmalıdır.

    6- Organ yetmezlikleri, Diğer endokrin (hormonal) bozukluklar, Obezite , Metabolik sendrom , Sedef hastalığı Romatizmal hastalıklar, Psikiatrik hastalıklar vs:

    Bilindiği üzere vitiligo tek başına bir cilt hastalığı değildir. Mutlaka eşlik eden başka sistemik bozukluklar vardır. Bu bozuklukların varlığının tespit edilmesi, şiddetinin anlaşılması ve tedavisinin uygulanması elzemdir. Bunlar yapılmazsa sonuç alınmaz.

    Karaciğer böbrek yetmezliği ve/veya kronik hepatit varsa buna yönelik de dahili önlemler alınmalıdır. İleri düzeyde organ yetmezliği olanlara immunoterapi uygulanamaz.

    Kronik hepatit ve vitiligosu olanlar hem hepatitten hem vitiligodan birlikte kurtulma şansı yakalarlar. Cushing sendromu , akromegali vs gibi hormonal bozukluğu olan vitiligo hastalarının mutlaka bu hastalıklarının öncelikli kontrol altına alınması şarttır. Obez metabolik sendromlu vitiligo hastalarında immunoterapi ile kilo kaybı olmakta ve metabolizmaları düzelmektedir. Bu mümkün olmazsa immunoterapik yanıt almamız yavaşlar.

    Hastalarda sık gördüğümüz bir diğer eşlik eden hastalık sedef hastalığıdır. Bu da immunoterapi ile tedavi edilir. Ailede sedef olması ile vitiligonun ilişkisi şuana kadar saptanamamış olsada barsak flora testinin keşfinden sonra bu ilişkinin varlığı netleşmiştir.

    Sedef ve vitiligo birlektiliği sıktır. Nedeni de mide- barsak floralarındaki bozukluklardır.

    İltihaplı romatizmaların her tipi ; Sistemik lupus Eritamatozus ve Romatoid artrit daha ön planda gibi gözüklmekle beraber Ankilozan spondulit gibi genetik alt yapısı kuvvetli ıspatlanmış romatizmalar da vitiligo ile beraber görülür. Bunların varlığında hem romatizmal hastalığın tedavisi hem de vitiligonun tedavisi birlikte yürütülür. İmmunoterapiden çok iyi sonuçlar alınabilir.

    Psikiatrik bozuklukların varlığı ve ağırlığı tedaviye uyum sürecini bozacağı için önemlidir. Depresyon panik atak,uyku bozuklukları , aşırı heyecan aksiete bozukluğu , obsesyonlar gibi durumlar vitiligo hastalarında en sık rastlanan psikolojik sorunlardır. İmmunoterapi ile bunların durumunun da takibi lekelerin kapanma hızının takibi kadar önemlidir.

    Hastanın huzurlu iyi bir uyku uyuması , anksietesinin düzelmesi, depresyon aşırı isteksizliğinin düzelmesi, libido kaybının düzelmesi, panik atağının düzelmesi vücuttaki hasarların onarımı ile mümkün olabilir. Bu aşamada hastalıklarının derinliğine bağlı olarak bir psikiatri uzmanı ile omuz omuza takip imunoterapik tedaviye yanıtı hızlandırır ve kesinleştirir.

    İmunoterapinin psikolojimize uyku düzenimize etkisi nasıl olabilir?

    Aynen lekelerimize kapanma yönünde etkisi olduğu gibi psikolojimizdeki oluşan bu hassasiyetlerin bazı ytemel nedenleri vardır. Tabii ki ağır major depresyonu şizofreniyi kastetmiyorum. Basit panik atak anksiete bozukluğu uykusuzluk heyecan gibi sorunların temelinde tiroid bezimiz ve vitamin eksikliklerimiz, bağısak emilim bozukluklarımız vardır. Bunlar tamir edildiğinde bu hastalıklardan hızla kurtuluruz ve en ağır hayat olayını bile yaşasak vitiligo ve benzeri hastalık çıkarmayız. Bu hastalık sadece strese bağlıdır diyenler 2,5 yaşıda da vitiligo vakaları olduğunu hatta doğumsal vakalar olduğunu unutmamalıdırlar.

    ÇOCUK VİTİLİGOLULAR:

    Bu bebeklerin psikolojik hiç bir sorunları yoktur. Bu bebeklerde anne ve babalarının her ikisinden de gelen sorunlar olan (çünkü tektaraflı ağır immün yetmezlik anamnezi çocukta vitiligo için yeterli değildir) şeker hastalığı , hipertansiyon, kalp hastalıkları, kanser, vitiligo , sedef, iltihaplı romaizma hastalıkları guatr öykülerinin birleşimi ile vitiligo ilk yaşlarında gelişmektedir . Tedaviye yanıtları yine uyumlarına bağlıdır ancak naive kök hücreleri olduğu için olsa gerek yanıtları hızlı olmaktadır. (resimlerde görüldüğü üzere www.ulkuduraksoy.com)

    Yılların Vitiligoya Etkisi

    Genel bilinen yaklaşımlara göre 5-10 yılını gecen vitiligo hastası tüm tedavilere yanıtsızdır. Hücreler otoimmün saldırı veya direk apopitozisle yıkılmış veya ölmüştür. Yıkılan hücrelerin yerine birdaha yenileri asla gelmez

    İmmunoterapi ile vitiligo tedavisi bu anlayış ve öngörüyü, inancı da yıkmayı başarmıştır. (resimlerde görüldüğü üzere)

    44-45 yıllık vakalar dahil olmak üzere immunoterapi ile pigmente 1 ay içinde olmayı başarmışlar . Hem de diğer metabolik sorunları da tedavi olmaya başlamıştır. Burada da hasta uyumu çok önemli bir faktördür.

    Özetle ; immunoterapi tedavisi vitiligo hastalarının tedavisinde umut vericidir. Hasta uyumu, klinik yakın takip çok önemlidir.

    Hastanın altta yatan genetik, metabolik, hormonal sorunlarının tümünün tespiti ve tedavisi zorunludur.

    Referanslar:

    1- Autoimmunity in Vitiligo (review)

    E. Helen Kemp1, Sherif Emhemad1, David J. Gawkrodger2 and Anthony P. Weetman1

    1Department of Human Metabolism, The Medical School, University of Sheffield, Sheffield, 2Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom

  • Talasemi (akdeniz anemisi) tedavisi maliyetli, korunması ucuz ve kolay bir hastalık!

    Talasemi halk dilinde Akdeniz anemisi olarak bilinen bir hastalıktır. Genetik kalıtımla geçen talaseminin tedavi maliyeti yüksektir ancak korunma yolları ucuz ve kolaydır. Ülkemizde 1.4 Milyon hastalık taşıyıcısı ve 4500 civarında talasemi hastası bulunuyor.

    Talasemi (Akdeniz Anemisi) nedir?

    Hemoglobin kanda, solunum organlarından dokulara oksijen, dokulardan solunum organına artık karbondioksiti taşıyan kırmızı kürelerin yapısında bulunan bir protein zincir kompleksidir.

    Bu kompleksi oluşturan protein zincirlerinin yapımının azalması ya da yapısının değişmesi sonucu oluşan hastalıklara talasemi (Akdeniz anemisi) denir. Bozulan protein zincirinin adı ile anılırlar. En sık alfa ve beta talasemi görülür. Beta talasemiler ülkemizin de yer aldığı Akdeniz ülkelerinde önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalık 1925 yılında çocuklarda tanımlanmıştır.

    Talasemi kalıtımla geçen bir hastalıktır!

    Talasemi, kalıtımla geçen önlenebilir bir kan hastalığıdır. Hastalığın tedavi maliyeti yüksek ve yıpratıcıdır. Korunma ise ucuz ve kolaydır.

    Dünyada yaklaşık 269 milyon hastalık taşıyıcı birey bulunmakta ve her yıl 365 bin hasta çocuk doğduğu sanılmaktadır. Ülkemizde beta talasemi taşıyıcılığı %2’dir. 1.4 Milyon hastalık taşıyıcısı ve 4500 civarında talasemi hastası vardır.

    Hastalık cinsiyet ayrımı yapmaksızın çekinik genle taşınmaktadır. Anne ve babanın taşıyıcı olması halinde çocukların %50 taşıyıcı – %25 sağlam – %25 hasta olma ihtimalleri vardır.

    Talasemi tipleri nelerdir?

    Hastalığın talasemi minör, talasemi majör ve talasemi intermedia olmak üzere 3 tipi vardır. Bu tipler hastalıktaki genetik bozulmanın ağırlığı ile alakalı olup hastalık kliniği de ciddi farklar vardır.

    Talasemi minör vakaları sadece hafif kansızlığı olan sağlıklı kişilerdir. Talasemi majör vakalarında derin kansızlık, sarılık, büyüme gelişme geriliği, dalak ve karaciğer büyümesi, kalp yetmezliği, iskelet deformiteleri, cilt renginde koyulaşma gibi ciddi sağlık problemleri var olup çocukluk itibari ile ciddi tedaviyi gerektirir.

    Talasemi intermedia kısmi destek alan ara vakalardır.

    Talasemi minör en sık görülen hastalık tipidir. Talasemi majör vakalarının tedavisi ömür boyu devam etmekte olup tek küratif tedavi kemik iliği naklidir. Başarı oranı %58 – 91 arasındadır. Kök hücre kaynağı olarak genetik uyumlu kardeş – anne – baba ya da kordon kanı kullanılabilmektedir.

    Talasemi nasıl engellenir?

    Talasemi kontrol programı evlenecek olan çiftlerin talasemi taşıyıcılığı açısından taranmaları ve her ikisinin de taşıyıcı olduğu çiftlerin belirlenmesini amaçlar. Evlilik öncesi aile hikayesi olan ya da kansızlığı olan çiftlerin ayrıntılı tetkiki gerekmektedir.

    Evlenmiş taşıyıcı çiftlerin, çocuk sahibi olmak istediklerinde genetik danışmanlık ve prenatal (anne karnında erken tanı) önerileri ile bilgilendirilip takibi gerekmektedir.

    Dileğimiz toplumuzdaki bilinçlenme ile talasemi majör ve intermedia sıklığının azalmasıdır.

  • Yorgunluk

    19. yüzyıl ve sonrasında toplumlardaki sosyal dokunun değişimi, çalışma şartlarının, kişisel rollerin farklılaşması ve ağırlaşması sonucu yorgunluk çok sık duyulan bir şikayet olmaya başlamıştır. Son yıllarda ülkemizde yapılan taramalarda 100 kişiden 55’i çok yorgun olduğunu dile getirmektedir. Bu oran İngiltere için yaklaşık % 38 gibidir. ABD‘de yapılan çalışmalarda yorgunluğun getirdiği ekonomik kayıp yıllık 43 milyar dolar düzeyindedir. Bu değerler, olayın sıklığı ve topluma getirdiği ekonomik kayıpların oldukça önemli düzeylerde olduğunu göstermektedir.

    Yorgunluk nedir?

    Yorgunluk için genel anlamda bir tanımlama yapmak zordur. Kişinin günlük aktivitelerine başlamak için kendinde yeterli gücü, enerjiyi bulamaması ya da rutin aktivitelerinin bitiminde tükenmişlik hissinin gelişmesi durumudur. Yorgunluk; subjektif, kişinin algılaması ile ilgili bir yakınmadır, bu sebeple kişisel farklılıklar gösterir. Halsizlik, isteksizlik, güçsüzlük, yıpranmışlık, sıkıntı gibi tanımlamalar benzer durumu tanımlamak için sıklıkla kullanılır. Ancak, bazı hastalar egzersiz esnasındaki nefes darlığını veya bacaklardaki ağrıyı yorgunluk olarak dile getirebilir. Bu durumda tarif edilen yorgunluk bizim sıklıkla kullandığımız tanımın dışında kalp – damar sisteminin hastalığının şikayet bulgusu olabilir. Bu sebeple güçsüzlük, yorgunluk gibi yakınmaların arkasında gerçekte anlatılmak istenenin ne olduğu netleştirilmelidir.

    Yorgunluk nedenleri nelerdir?

    Fizyolojik Yorgunluk: Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, yetersiz dinlenme, yetersiz uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı hastalarda bu tip yorgunluk daha sıktır.

    Organik Yorgunluk: Bu tip yorgunluk bazı hastalıklarla birlikte görülür. Orta ve ileri yaş hastalarda en sık karşılaşılan durumdur. Aile hikayesi, tam bir fizik muayene ve yapılan
    kan ve görüntüleme ile ilgili tetkikler sonrası nedeninin belirlenip, ilgili hastalığın tedavisi ile yorgunluk ortadan kaldırılabilir.

    Psikojenik Yorgunluk: Genel olarak tüm yorgunlukların %50’sini oluşturur. En sık depresyonla birliktedir. Herhangi bir yaş gurubunda oluşabilir. Çoğunlukla gün içinde azalır. Duygu, düşünce ve stres durumuna paralel olarak şiddeti değişebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu: 19. yüzyılda “Kronik Nervöz Tükenme” olarak tanımlanmıştır. Kronik yorgunluk sendromu büyük ihtimalle yüzyılımızın yaygın hastalığı olacaktır. Yaşlılarda nadirdir. Yorgunluğu olan hastaların %30’unda organik veya psikolojik sebep bulunmaz. Tanı koyulana dek idiyopatik kronik yorgunluk olarak değerlendirilir. Bu olgularda motivasyon azlığı konsantrasyon yetersizliği, güçsüzlük, irritabilite vardır. Sıklıkla psikomotor yavaşlama vardır.

    Yorgunluk bir hastalık mı, yoksa bir hastalık işareti midir?

    Yorgunluk çoğunlukla bir hastalık bulgusu olmakla birlikte kronik yorgunluk sendromu adı altında hastalığın kendisi de olabilir. Yorgunluk her türlü bakteriyel, viral ya da parazitik enfeksiyonun, kansızlık ve benzeri kan hastalığının, karaciğer ya da böbrek hastalığının, kandaki vitamin ve mineral eksikliklerinin, hormonal hastalıkların, beslenme ve uyku
    bozuklukları sonucunda oluşabilir. Özellikle tiroit hormon yetmezliği, böbrek üstü bezi yetmezliği, büyüme hormonu yetmezliği ve hipoglisemi gibi hormonal sebepler erken dönemde gözden kaçabilir.

    Kronik yorgunluk sendromunun tanısı içinse; tam bir klinik değerlendirme sonrası tanımlanamayan devamlı ve tekrarlayan yorgunluğun yeni ve bilinen bir zamanda başlaması, devamlılığı, sosyal ve iş hayatındaki aktivitelerde yavaşlamaya yol açması gerekir. 6 ay üzerinde devam eden durumlarda bu sendrom düşünülmelidir.

    Yorgunluk hangi durumlarda masum bir halin ötesine geçerek tehlike işareti olabilir?

    Yorgunluk yakınması; daha önce yaşanılmayan ölçüde yoğunsa, günlük aktiviteleri sınırlıyorsa, beraberinde başka yakınmalar mevcutsa, takipte olduğunuz kronik bir hastalığınız mevcutsa ya da aile hikayesi veya vücut yapısı nedeniyle bazı organik hastalıklar açısından risk grubunda bulunuyorsanız ve kendi çabalarınızla geçmiyorsa zaman kaybetmeden bir hekimle görüşmelisiniz. Yakınmanın tehlikeye işaret edip etmediği bazı tıbbi araştırmalar sonucunda netleşecek bir durumdur. Pek çok sinsi seyirli kanserin ilk bulgusu yorgunluk olabilmektedir. Ve bu durumda kilo kaybı, beslenme bozukluğu ve hastalığın tutulma bölgesi ile ilgili pek çok ek yakınma sonradan tabloya eklenebilmektedir.

    Yorgunlukla kronik yorgunluk arasındaki farklılıklar nelerdir?

    KRONİK YORGUNLUK sendromu sürekli ve tekrarlayıcı seyreden, birçok sistemi etkileyen bir hastalığı tanımlamak için kullanılır. Tek bir sebebi yoktur. Bu hastalığın viral bir enfeksiyon tarafından çalışma dengesi bozulan beyin kaynaklı olduğu veya stres ve savunma sisteminde oluşan bozulmanın ve hedef sapmasının içinde olduğu bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırt edici özelliği yatak istirahati ile geçmemesidir. Bu sürecin sonucu bitkinliktir.

    Kronik yorgunluk sendromunu gösteren belirtiler hangileridir?

    Fiziksel Tükenmişlik Bulguları

    Başka bir nedene bağlı olmayan, istirahatle geçmeyen, 6 aydan uzun süren, ortalama günlük aktiviteyi en azından %50 azaltacak derecede, sürekli ve tekrarlayıcı fiziksel ve mental bitkinlik hissi.

    Güçsüzlük, daha önce tolore edilebilen egzersizden sonra oluşan ve 24 saat ya da üzerinde devam eden bir durumdur.

    Enerji kaybı

    Yıpranma

    Hastalıklara karşı daha hassas olma

    Baş ağrıları

    Bulantı

    Kas krampları ve miyalji

    Bel ağrıları

    Denge kaybı

    Sindirim sorunları

    Uyku bozuklukları

    Çabuk yorulma

    Hafif ateş, üşüme

    Boğaz ağrısı

    Boyunda ağrılı lenf bezleri

    Açıklanamayan genelleşmiş kas zayıflığı

    Kaslarda katılaşma

    Geçici eklem ağrıları

    Farenjit

    Bazı hastalarda gribal enfeksiyon benzeri durumlar

    Duygusal Tükenmişlik Bulguları

    Işıktan rahatsızlık

    Düşünmede zorluk

    Göz önünde beneklerin uçuştuğu hissi

    Depresyon

    Umutsuzluk, unutkanlık

    Evde, işte gerginlik- tartışma artışı

    Kızgınlık

    Net görememe

    Huzursuzluk, sabırsızlık

    Nezaket, saygı gibi pozitif bulgularda azalma

    Zihinsel Tükenmişlik Bulguları

    Doyumsuzluk

    İşi bırakma

    Kendine ve işine karşı negatif yaklaşım

    Hafıza problemleri

    İşi savsaklama

    Kronik yorgunluk daha çok kimlerde görülür?

    Kronik yorgunluk sendromu A tipi agresif dediğimiz hırslı, titiz, mükemmeliyetçi, çabuk sinirlenen, tez canlı kişilik yapılarında daha çok görülür. Kentsel yaşam ve çalışma yoğunluğunun sonucu olarak bu toplumun bireylerinde daha sıktır. Doktorlar ve diğer yardımcı sağlık çalışanlarında, yönetici kadrosunda çalışanlarda, ekonomi alanında çalışanlarda daha yoğun görülür. Kadın cinsiyetİ erkeklerden daha fazla risk altındadır.

    Kronik yorgunluğun giderilmesi için yapılması gerekenler nelerdir?

    Kronik Yorgunluk Sendromunun tanı amaçlı kan testleri yoktur.

    Tedavi planı:

    – Tatil

    – Egzersiz (kas gevşemesine yardımcı, hafif egzersizler)

    – Günlük istirahat sürelerini uzatma

    – İlaç

    – Vitaminler (günlük ihtiyaca göre)

    – Psikoterapi (hayat tarzı değişikliği)

    Yorgunluğa neden olan sağlık sorunları neler olabilir?

    1- Kan hastalıkları: kansızlık çeşitleri, kan kanserleri

    2- Kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları: koroner kalp hastalığı, kalp yetmezlikleri, kalp ritim bozuklukları, kapak hastalıkları, periferik atar ve toplardamar problemleri

    3- Solunum sistemi bozuklukları: uyku –apne sendromu, astım, KOAH gibi hastalıklar, akciğer kanserleri

    4- Sindirim sistemi hastalıkları:mide-bağırsak kanamaları, iltihabi bağırsak hastalıkları, karaciğer yetmezliği(siroz), hepatitler, kanserler

    5- Böbrek yetmezlikleri ve idrar yollarının böbreğin iltihabi ve kötü huylu hastalıkları

    6- Hormonal hastalıklar: tiroit hormonu yetmezliği, böbreküstü bezi yetmezliği, şeker dengesizliği (tip2 diyabet, hipoglisemi), büyüme hormonu yetmezliği, östrojen- testesteron hormonlarında dengesizlik

    7- Nörolojik hastalıklar

    8- Vitamin – mineral yetersizlikleri: B12, D vitamini yetersizliği gibi

    9- Enfeksiyon hastalıkları

    Kişinin yorgunluğunun kaynağını anlamaya yarayan tahliller hangileridir?

    Yorgunluğu olan hastada yapılacak tetkikler:

    Kan sayımı, sedimentasyon

    Karaciğer fonksiyon testleri

    Böbrek fonksiyon testleri

    Kan şekeri, tiroit hormonları

    Kandaki vitamin, mineral ve elektrolit düzeyleri6

    Ek yakınmalarla ve muayene bulguları ile karar verilecek görüntüleme yöntemleri

    Alkol ve sigaranın yorgunluk üzerinde ne gibi etkileri vardır? İzin verilen dozların üzerinde alkol alımı karaciğeri yoracağından, sinir sistemini olumsuz etkileyeceğinden, bazı vitaminlerin (folik asit gibi) kan düzeyini düşüreceğinden ve şeker dengesini olumsuz etkileyeceğinden yorgunluğa yol açabilir.

    Sigara kullanımı yarattığı hava yolu kasılması ve yıpranmasından dolayı, solunumla alınan oksijen miktarını azaltır. Böylelikle dokuların yeterli oksijenlenmesi bozulur. Ortaya çıkan serbest radikaller ve benzeri maddeler doku yaşlanmasına ve yorgunluğa neden olur.

    Her iki madde de uzun vadede kalp damar hastalığı sebebi olduğundan diğer önemli bir yorgunluk nedeni de bu durumdur.

    Beslenme şekli yorgunluk nedeni olabilir mi? Kendini yorgun hissedenler nasıl beslenmelidir?

    Beslenme şekli yorgunluk sebebi olabilir. Et ve kuru baklagilden fakir bir beslenme demir ve vitamin B12 eksikliği nedeni ile kansızlığa dolayısıyla yorgunluğa neden olabilir. Yoğun yağlı ve karbonhidratlı beslenme şekli hipoglisemiye, diyabete eğilim yaratacağından ve kilo fazlası oluşturacağından yorgunluk yaratabilir. Meyve ve sebzeden fakir beslenme folik asit, c vitamini, potasyum gibi pek çok mineral, vitamin eksiğine neden olabilir.

    Sıvı alımımızın yeterli ve dengeli olması oldukça önemlidir. Kafein ve çay tüketimine dikkat edilmelidir. Bu içeceklerin her birinin günde 2 – 3 fincandan fazla tüketimi yorgunluk nedeni olabilir.

    Her gıda grubunun dengeli alımı beslenmeden kaynaklanacak yorgunluğun önüne geçecektir. Dengesiz beslenme ile sıkı diyetler oldukça önemli bir yorgunluk nedenidir.

    Kendini yorgun hisseden kişiler gün içinde neler yapmalıdır?

    Yorgunluğu olan insanlar:

    – Dengeli beslenmeli, fazla kilolarından kurtulmalı

    – Yaşamlarını tekdüzelikten çıkaracak uğraşlar edinmeli

    – Her sabah 10 – 15 dakika kas gevşetici egzersizler yapmalı

    – Uyku ritmine dikkat etmeli, günlük tempolarını düşürmeli

    – Tatil fırsatlarını değerlendirmeli

    – İş yerinde iş yükünü paylaşmaya yönelik çalışmalar yapmalı

    – Organik nedenler olabileceği ihtimaline yönelik hekim desteği alınmalıdır.

  • Şikayetler ve ilişkili olabilecek hastalıklar

    Şikayetler ve ilişkili olabilecek hastalıklar

    Vücudumuzdaki bütün organ ve sistemler büyük bir uyum içerisinde çalışmaktadır. Doğuştan veya sonradan kazanılmış bir bedensel ya da psikolojik bir hastalık hali olmadığı sürece herhangi bir şikayet söz konusu değildir. Ancak bir hastalık hali olduğunda bazı belirtiler ortaya çıkmaktadır. Ağrı, ateş, kilo değişimi, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, baş dönmesi, bulantı, kusma, bilinç değişikliği, kuvvetsizlik, duyu bozuklukları, iştahsızlık, öksürük, ciltte ve vücut sıvılarında renk değişiklikleri, kaşıntı, yumruların belirmesi gibi belirtilerin hepsinin bir veya birkaç anlamı vardır, bunlar beden dilidir, bireyin kendisi için ve doktorlar için birşeyler söylemektedir. Bazısı subjektif, bazısı objektif olan bu belirtileri doktor analiz eder, birlikte olan başka belirtileri de değerlendirir, değişik muayene metodlarını kullanarak daha objektif hale getirir, gerekirse laboratuar ve görüntüleme tekniklerini kullanarak doğru teşhise ulaşmaya çalışır. Objektif kanıtlar ile doğru tanıyı koyduğunda ilaçlı ve/veya ilaçsız tedavi yöntemlerini uygulayarak hastasının yaşam kalitesini hatta hayatını tehdit eden hastalık halini mümkünse tamamen tedavi etmeye değilse kontrol altına almaya çalışır.

    Ancak bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için öncelikle bireyin, vücudunda ortaya çıkan bir belirtinin farkında olması, şikayeti önemsemesi ve zamanında bir doktora şikayetini söylemesi ve muayene olması gerekir. Aksi halde doktorun ‘teşhis koyma’ sürecine kendiliğinden müdahil olması mümkün değildir. Şüphesiz her şikayette hemen en kötü hastalık akla getirilip buna parelel en detaylı testler ile hem hastanın hem sağlık çalışanlarının zamanı ve devletin olanakları gereksiz yere harcanmaz. Hangi şikayetin hangi anlama geldiğini en iyi doktor bilir ve başka belirtiler ile birlikte değerlendirip hangi incelemeleri yapacağına karar verir. Ancak şunu da biliyoruz ki bazı hastalıklar var ki ileri aşamaya gelene kadar önemli bir belirti vermeyebilir. Örneğin karaciğer veya böbrek yetmezliği ileri evreye gelene kadar , belkide birçok bireyin önemsemeyebileceği sadece hafif yorgunluk şikayetine yol açabilir. Bu şikayeti dinleyen, ek bulgular ile değerlendiren doktor karaciğer ve böbrek tahlili yapmak süretiyle teşhisini kesinleştirebilir. Bir baş dönmesi yakınması hafif bir tansiyon değişikliğine bağlı da olabilir, beyin tümörünün belirtisi de olabilir. Uzun süren kabızlık yakınması sinirsel kolit gibi basit bir nedene de bağlı olabilir barsak kanserinin belirtisi de olabilir. Bunun ayırımını yapacak olan doktordur. Doktor hastayı gördüğünde belki aynı zamanda kansızlığını fark edecek, tetkik ile demir eksikliği kansızlığı olduğunu görecek, hastasına kolonoskopi yaptıracak ve erken dönemde barsak tümörünü yakalayabilecektir. Ya da başka biç bir bulgu saptamayıp fonksiyonel barsak hastalığı tanısı koyacak semptomları iyileştirmek için tedavi verecektir. Bu örnekleri bir kitap oluşturacak kadar çoğaltmak mümkündür. Amacımız korku oluşturmak ve hastaları hastane hastane dolaşmaya sevk etmek, hastanelerde zatan fazla olan işyükünü arttırmak değildir. Ancak yeni ortaya çıkan bir şikayetin yakınınızda bulunan bir doktor tarafından değerlendirilmesine teşvik etmektir. Bunun için ilk adım ve en kolayı aile hekiminize bu şikayetinizi söylemeniz ve muayene olmanızdır. Doktorunuza güveniniz o sizin için gerekli olanı yapacaktır. Gerekli görürse kendisi tetkik edecek yada uygun bir sağlık merkezine size yönlendirecektir. Yada şikayetinizin bu haliyle bir hastalığa işaret etmediğine size ikna edecektir. Kafanız rahat olacak ve başka hangi belirtiler olursa tekrar doktora başvurmanız gerektiğini öğreneceksiniz. Doktorunuzdan bu bilgileri konuşmanın akışı içerisinde alamadıysanız bunları öğrenmeyi istemek sizin hakkınızdır.

    Bireyin kendisinin şikayetlerinin teşhis olarak karşılığını internette araması durumunda genellikle en kötü teşhise ulaşıldığını ve büyük bir panik yaşandığını görüyoruz. Daha sonra bu düşünceden kurtulmak için bir sağlık kurumuna gitmenin de yeterli olmadığını ve değişik sağlık kurumlarına başvuruların olduğunu görüyoruz. Doğru olan yaklaşım tarzı bir şikayetin doktor ile erken dönemde paylaşılması ve çözümün doktorda aranmasıdır.

    Toplumumuzdaki bireylerde vücudunda yeni ortaya çıkan ve hastalık hali ile ilişkili olabilecek herhangi bir belirti, şikayet durumunda çok değişik davranış şekillerinin olduğunu görüyoruz. Yanlış olan davranış şekillerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:

    1-Bana birşey olmaz, bunlar küçük şeyler, bu yaşta zaten herkeste buna benzer şikayetler var

    2-Bunun altından önemli bir şey çıkmasından korkuyorum en iyisi devam edebildiğim kadar böyle devam etmek

    3-Kollarımda kaşıntı ve kızarıklık oldu doktora gittim, beni dinledi muayene etti allerjik reaksiyon olduğunu söyledi, ilaç verdi. Bunun başka şeyden kaynaklanabileceğini düşündüm başka hastaneye gittim, doktor muayene etti, bir test yaptı ve o da ilk doktorun söylediğini söyledi. Yeterinde araştırmadığını düşündüm ve Üniversite Hastanesine gittim. Çok sayıda tetkik , radyolojik inceleme ve konsültasyon yaptılar, 4-5 gün hastaneye gittim geldim. Onlar da ilk doktorun söylediğini söylediler aynı ilacı kullanmaya devam etmemi söylediler. Hala aynı allerji ilacını kullanıyorum, şikayetlerin yok denecek kadar azaldı.

    Bu davranışların üçü de yanlıştır. Birincisi hafife alma, önemsememe, bir anlamda “Donkişotluktur”. İkincisi gereksiz bir korku reaksiyonudur, geriye dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir. Zaten doktora gitmese de kaygısından kurtulamayacaktır. Doktora gittiğinde büyük olasılıkla kötü bir hastalık çıkmayacaktır. Diğer hastalıklar ise kolaylıkla tedavi edilebilir, şikayetinden ve kaygısından kurtulabilir. Zor hastalık ise en azından kontrol altına alınabilir, durdurulabilir, yol açtığı şikayetler hafifletilebilir, kaygıları en azından azalmış olur. Üçüncü davranışta yanlıştır; hem kişinin kendisinin bu yaklaşım tarzıyla rahat olması mümkün değildir hemde büyük bir iş yükü olan sağlık çalışanlarının bu şekilde gereksiz yere meşkul edilmesi doğru değildir.

    Ülkemizde artık doktor ve sağlık kurumlarına ulaşmanın önceki yıllara göre daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Bunun şüphesiz sağlık hizmeti sunumunun kalitesinin artmasında önemli rolü vardır. Ancak bu rahatlığı fırsata dönüştürmek gerekir. Kolaylıkla çözümlenebilecek sağlık sorunlarının aile hekimi, sağlık ocakları, ana-çocuk sağlığı gibi birinci basamak sağlık hizmetleriyle tanı ve tedavisinin yapılması daha uygundur. Böylelikle araştırma hastaneleri ve üniversite hastaneleri daha karmaşık sağlık sorunlarının çözümüne daha çok vakit ayırabilir. Bu yaklaşım hem sağlık hizmeti alanlar hem de sunanlar bakımından daha verimlidir. Ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan aile hekimlerine başvuru oranı %20 düzeyindedir. Bu oran çok düşüktür ve büyük bir güvensizliği göstermektedir. Altı yıl tıp eğitimi almış ve sahada çalışmaları ile buna deneyimlerini de katmış aile hekimleri bu güvensizliği haketmemektedir. Bu kadar eğitim almış bir doktor hangi belirtinin hangi hastalıklar ile ilşkili olduğunu bilir, imkan dahilinde ise kendisi tedavi eder, değil ise hastası için riskli bir davranış yapmaz ve onu doğru yere yönlendirir. Böylece hastaya daha kısa zamanda teşhis konmuş olur. Ancak bu yolun izlenmesine rağmen hasta sonuç alınmadığı kanaatini taşıyorsa daha kapsamlı bir sağlık merkezine başvurmalıdır.

    Toplumumuzda doktora gitme korkusu gözardı edilmeyecek kadar çoktur. Çocukluk döneminden itibaren “bak doktora söylerim sana iğne yapar” argümanının yanlış olarak çok kullanılmasının bunda rolü olduğu gibi olası bir kötü hastalık ile yüzleşme, hastaneye yatma iğne, ameliyat, diyet korkuları da buna eklenebilir. “Ben şimdiye kadar hiç doktora gitmedim” tılsımının ve yalancı özgüvenin bozulma kaygısının da bunda payı olabilir.

    Şunu bilmek gerekir ki doktora gitmemek bireyi sağlıklı kılmaz bunun aksine,bir hastalık varsa doktora gitmemek durumunda birey geçici veya kalıcı olarak sağlığını, hatta hayatını kaybedebilir.

    * Doktorlar açısından tüm belirtilerin önemi olsa da en fazla ciddiye alınması ve hiç zaman geçirmeden uzmana başvurulması gerekir diyebileceğimiz yakınmalar.

    -İsteğe bağlı olmaksızın ayda 3 kg veya 3 ayda 5 kg üzerinde olan kilo kaybı veya kilo alımı

    -Vücuttan atılan katı /sıvı atıklarda ( dışkı, idrar, tükrük, balgam vb) kan görülmesi

    – İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan göğüs ağrıları

    – İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan nefes darlığı

    – Şiddet, yerleşim,süre, eşlik eden başka belirtilerin olması bakımından alışılmışın dışında başağrısının olması

    – Bir günden uzun süre idrar, 3 günden uzun süre dışkı yapamama

    – Karın ağrısı birlikte ateş, bulantı, kusma,iştahsızlık, halsizlik gibi belirtilerden bir veya daha fazlasının olması

    – Ellerde ve / veya ayaklarda kuvvet kaybı, duyu kaybı olması

    – Baş dönmesi;Tek başına veya çarpıntı, terleme, bilinç değişikliği ile birlikte

    -Tekrarlayan ateş ve beraberinde bulantı, kusma, karın ağrısı, nefes darlığı , çarpıntı gibi şikayetlerin bir veya birkaçının olması

    – Ciltte sararma, morarma gibi renk değişikliklerinin olması

    -Vücudun herhangi bir yerinde gelişen ağrılı ya da ağrısız şişlikler

    -İstirihat etmekle de geçmeyen yorgunluk

    BELİRTİLER

    * Başın ön bölgesinde basınç hissi

    Genellikle sinusiti akla getirir. Ancak göz tansiyonu, kafa içinde ön kısımda yer işgal eden lezyon, bazı migren çeşitlerinde de bu his olabilir.

    * Ensede ağrı ve basınç

    Öncelikle tansiyon yüksekliği, sonra boyun omurgalarında kireçlenme, sinir basıları, kas spazmları gibi patolojileri düşündürür.

    * Şakaklarda ağrı ve basınç duygusu

    Gerilim tipi başağrıları, çene ekleminde kireçlenme olması, kulak önündeki tükrük bezinin hastalıkları, şakak bölgesindeki damarın mikropsuz iltihaplanması en sık rastlanılan sebeplerdir.

    * Başta basınç hissiyle beraber görmede bulanıklık

    Göz tansiyonu, gözün arka tabakalarında kanama, yırtılma olması

    * Görmede bulanıklık

    Katarakt, gözün optik sisteminde bozukluk (miyop, hipermetrop, astigma) olması, şeker ve tansiyon hastalığına bağlı göz damarlarında hasarlanma olması, göz sinirinin hastalıkları, gözün saydam tabakasının ( kornea) hastalıkları, kafa içinde görme merkezinin hastalığı durumlarındaki yakınmadır.

    * Göz kararması

    Tansiyon düşmesi veya yükselmesi, kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi, tuz dengesinin bozulması

    * Cisimleri bir perdenin ardında görüyormuş hissi

    Katarakt, miyop, hipermetrop, astigma gibi optik sistem ile ilgili hastalıklar.

    * Görüntüye odaklanamama

    Mercek sisteminde olan bozukluklar, görme sinirinin hastalıkları

    * Baş dönmesi

    Tansiyon yükselmesi veya düşmesi, iç kulaktaki denge organının hastalıkları, sıvı noksanlığı, kansızlık, tuz dengesi bozuklukları, vitamin noksanlıkları, kafa içinde basınç artışı olması, görme bozuklukları, beyin sapının hastalıkları gibi durumlarda olur.

    * Burun kanaması

    Pıhtılaşma sistemi hastalıkları, kandaki pulcukların (trombosit) sayısının ve fonksiyonunun az olması, tansiyon yüksekliği, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi, burun içinde kılcal damar yumağının olması, ileri dönem karaciğer ve böbrek hastalığı olması, burun içinde infeksiyon olması

    * Burun tıkanıklığı

    Gripal infeksiyonlar, burun allerjisi olması, burunda deviasyon, polip olması

    * Baş dönmesiyle beraber görülen burun kanaması

    İlk akla gelmesi gereken tansiyon yüksekliğidir.

    * Ani işitme kaybı

    Kulak zarında travma ya da infeksiyona bağlı delinme olması, işitme sinirine toksik etkisi olan ilaçların kullanılması (aminoglikozit grubu antibiyotikler, aspirinin yüksek dozda kullanılması), yüksek desibelde sese maruz kalma ( ses travması) , multipl skleroz (MS) denilen hastalığın işitme sinirine zarar vermesi, işitme sinirinin tümör yada başka nedenlere bağlı basıya maruz kalması gibi durumlar düşünülmelidir.

    * Kulak çınlaması

    İç kulakta bulunan kemikçiklerin kireçlenmesi, kalbin hızlı veya düzensiz çalışması, tansiyon yüksekliği, menier hastalığı durumlarında olabilir. Bazen de bütün araştırmalara rağmen nedeni ortaya konamayabilir.

    * Diş eti kanaması

    Ağız hijyeninin kötü olması, dişeti infeksiyonları, diş taşları, vitamin noksanlıkları (özellikle C ve K vitamini), pıhtılaşma sistemi hastalıkları, pıhtılaşma hücrelerinin sayısının veya fonksiyonunun az olması, karaciğer ve böbrek hastalıkları, nadiren kan kanserine bağlı pıhtılaşma sisteminin bozulması, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi

    * Ağız içinde aft

    Ağız içi infeksiyonlar, dişlerde bakteri plaklarının olması, vitamin noksanlığı, demir noksanlığı, mantar infeksiyonları, lupus hastalığı gibi bağışıklık sistemi hastalıkları akla gelir. Göz ,cilt damar iltihabı da eşlik ediyorsa Behçet hastalığı olabilir.

    * Yutkunma zorluğu

    Farenjit, tonsillit gibi ağız içi infeksiyonları, dil hareketlerini sağlayan sinirin hastalıkları ( kafa içinde yutma sinirini etkileyen damar kanaması, tıkanması, tümör) Ağız arka kısmında tümör olması, bademciklerin fazla büyük olması, yemek borusunun üst kısmını içten veya dıştan daraltan ur olması, iç guatr olması, yemek borusunda cep- divertikül olması

    * Bademciklerde ağrı

    Tonsillit denilen bademcik iltihaplanması. Virus yada bakteri infeksiyonları ile olabilir. Lenf sisteminin hastalığına bağlı olarak bademciğin büyümesi

    * Ses kısıklığı (Gecici ve sürekli)

    Larenjit denilen boğaz infeksiyonuna veya allerjiye bağlı ses tellerinde ödem olması, ses tellerinde nodül, ses tellerini yöneten sinirin felci ( vokal kord paralizisi), guatra bağlı olarak ses telleri sinirinin basıya maruz kalması, ses tellerinin aşırı kullanımı, guatr ameliyatlarında ses telleri sinirinin zarar görmesi, özellikle fazla sigara içenlerde larenks kanseri

    * Boyun ağrısı

    Boynun ön tarafının ağrılarında lenf bezi hastalıkları, tiroid bezinin mikroplu yada mikropsuz hastalıkları, boğaz infeksiyonları, tükrük bezi hastalıkları akla gelir. Boynun arka kısmının hastalıklarında kireçlenme, tansiyon yüksekliği, boyun fıtığı, gerilim tipi baş ağrıları, kemik erimesi öncelikle akla gelmelidir.

    * Boynu sağa ve sola doğru çevirirken zorlanma duygusu

    Boyun omurgalarında kireçlenme olması, tortikolis denilen boyun kaslarında spazm olması, boyun kaslarını yönetin sinirlerin hastalıkları, doğuştan ya da sonradan olan boyun kası hastalıkları

    * Eklem ağrıları

    Hareket etme ile artan eklem ağrıları genellikle kireçlenme, kıkırdak hasarı, eklem bağlarında hasar gibi mekanik nedenlere bağlıdır. İstirihatte eklem ağrıları oluyorsa ve buna şişme, ısı artışı, kızarıklık eşlik ediyorsa mikroplu ya da mikrosuz iltihaba bağlı olan ağrılardır. Mikroplu olana septik artrit denir. Mirkopsuz olanlar; romatoid artrit, gut, lupus, akdeniz ateşi artriti, infeksiyon sonrasında olan reaktif artrit, sedef hastalığı artriti, iltihaplı barsak hastalığı artriti gibi hastalıklara bağlı gelişir.

    * Kaslarda meydana gelen ani çekilmeler

    Bunlar çok küçük kas liflerini içeren hafif seyirmeler tarzında olabildiği gibi kasın tamamını ilgilendiren kasılmalar tarzında da olabilir ve kol yada bacağın istem dışı hareketine yol açabilir. Beyinden kaynaklanan istem dışı uyarılara bağlı olabileceği gibi eletrolit bozukluklarına, karaciğer ve börek fonksiyonlarında bozulmaya bağlı da olabilir.

    * El ve bacaklarda hissizlik ve uyuşma

    Sinir dokusunu ilgilendiren mekanik ya da metabolik nedenlere bağlı ortaya çıkan bir yakınmadır. Bir kol veya bacakta bu yakınma varsa ve genellikle ağrı, kuvvet azalması gibi yakınmalar eşlik ediyorsa öncelikle sinir dokusunun omurilikten çıktığı yerden itibaren geçtiği yerlerde basıya maruz kalmış olabileceği düşünülür. Ancak kollar ve bacaklarda yaygın olarak varsa heryeri etkileyen şeker hastalığı, üre yüksekliği, vitamin noksanlıkları, sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum gibi elektrolitlerin eksiklik yada fazlalık halleri akla gelmelidir. Daha nadir olarak beyin içinde tümör ya da sinir dokusunun ilgilendiren bağışıklık sistemi hastalıkları olabileceği akla getirilmelidir.

    * Sabahları parmak eklemlerinin açılmasında zorlanma

    Romatoid artrit denilen iltihaplı romatizmanın en önemli belirtilerindendir. İstirihat ağrısı olması ve birkaç saat sonra ellerin hareket etmesi ile birlikte hareket kısıtlılığı ve ağrının azalması önemli bir belirtitir. Romatoid artrit gibi başka bazı romatolojik hastalıklarda da benzer yakınmalar olabilir.

    * Dizlerde gıcırdama

    Dizde kireçlenmenin en önemli bulgularındandır. Genellikle 50 li yaşlarda olması beklenir. Dizlerin hareket etmesi ile birlikte hem ağrı oluşur hem de kulağımızı yaklaştırıp dinlediğimizde sanki kar üzerine bastığımızda çıkan sese benzeyen bir ses duyulur.

    * Bacak ve ayaklarda ve karıncalanma hissi

    Bu yakınma hem sinir dokusuna zarar veren fıtık, sıkışma gibi durumlarda hem de yukarıda söylediğimiz metabolik medenlere bağlı olabilir. Karıncalanma yakınması ayrıca özellikle toplardamarları ilgilendiren iç ya da dış varis durumlarında olabilir. Kan dolaşımını zorlaştıran , kan koyulaşmasına neden olan ( sıvı noksanlığı, kanda hücre sayısının fazla olması şekerin ve kan yağlarının çok yüksek olması) durumlarda, vitamin noksanlıklarında da olabilir.

    * Bacaklarda ağrı

    Kas, damar, kemik ve sinir dokusu kaynaklı olabilir. Tedavi yaklaşımları farklı olduğu için bunun ayırımını yapmak gerekir. Kas ağrıları iltihaplanma, kası ilgilendiren yumuşak doku romatizmasında, bazı ilaçların kaslara zarar vermesi, enerji üretim sistemlerinde yetersizlik olması durumlarında olur. Kemik ağrıları özellikle D vitamini yetersizliğinde, kemik erimesinde ve kemik tümörlerinde olur. Damar ağrıları özellikle atardamarlarda tıkanma olması durumda olur. Yol yürüyünce ağrı nedeniyle durup dinlenme ihtiyacı olur. Bacaklar soğuk ve soluktur.

    * Soğuk havada eller ve ayaklarda morarma ve ağrı olması

    Reyno hastalığında olur. Damarların duvarında bulunan ve çevre ısısına göre damarların daralması ve genişlemesini yöneten sinirlerin çalışma düzeninin bozulması söz konusudur. Bu sinirlerin doğrudan kendilerinin hasta olmasına bağlı olabileceği gibi kol ve bacaklardaki romatizma hastalıklarına da bağlı olabilir.

    * Kürek kemiğine yansıyan tutulma ve ağrılar

    Safra kesesi, mide, pancreas gibi sindirim sistemi hastalıklarında kürek kemiği bölgesine yansıyan ağrılar olur. Bu durumda genellikle karın ağrısı, bulantı gibi yakınmalar da eşlik eder. Omurganın sırt bölgesini tutan hastalıklarda (kemik erimesi, kireçlenme, metastaz, omurga arasındaki disk iltihabı, disk fıtığı, omurga romatizması), bazen akciğer hastalıklarında ve kalp kastalıklarında kürek bölgesine yansıyan ağrılar olabilir.

    * Sabahları mide bulantısı ve öğürme hissi

    Mide barsak sistemindeki iltihaplar, safra kesesi hatalıkları ( taş, safra çamuru, safra kesesi iltibabı) reflü hastalığı, karaciğer ve böbrek yoluyla vücuttan uzaklaştırıla toksik maddelerin atılamaması ( üre, kreatinin, amonyak) , kafa içinde basınç artışı yapan ( tümör, iltihap ) durumlar , bazen de organik bir sebep olmaksızın psikolojik nedenler bulantı ve öğürma yapabilir. Hamileliğin ilk dönemlerini de hatırda tutmak gerekir.

    * Mide yanması ve ağrısı

    Gastrit, ülser gibi hastalıklarda olur. Mide asidinin fazla olması ve mide duvarına zarar vermesi ile oluşur. Bazı ilaçların mide duvarında erozyon oluşturması durumunda normal asit miktarında da ağrı ve yanma olabilir. Helikobakter pylori denilen mide mikrobunun mide duvarınının korunma sistemlerini bozması nedeni ile de bu yakınmalar olabilir. Yemeğin hızlı ve fazla yenmesi halinde sindirim yükü artacağından dolayı mide ağrıları olabilir. Bazı gıdalara karşı sindirim sistemi enzimlerinde doğuştan yetersizllik olabilir. Bu gıdaların yenmesi durumnda mide ağrıları olabilir (Laktoz intoleransı).

    * Ağza acı su gelmesi

    Yemek borusu ile mide arasındaki sibop sisteminin gevşek olması nedeniyle gelişen reflü hastalığında olur. Normalde mideden yemek borusuna geçmeyen asit, yemek borusuna geçer, ağza kadar gelebilir ve yanma hissine yol açar. Göğüs orta bölgesinde de yanma olabilir. Daha ziyade yemekten sonra ve yattıktan sonra olur.

    * Yorgun uyanma

    En önemli nedeni gece sağlıklı uyku uyumamaktır. Değişik nedenler ile vücudun biyolojik ritminin bozulmasıdır, yani geceyi gece, gündüzü gündüz gibi yaşamamaktır. Uykuda kısa süreli solunum durması (uyku apnesi) , huzursuz bacak sendromu olması, gece yatmadan önce yemek, yatma saatine yakın fazla çay kahve içmek, kronik hastalıkların uygun tedavi edilmemesi nedeniyle oluşan bedensel rahatsızlıkların uyku kalitesini bozması

    * Gün boyu halsiz ve bitkin hissetme

    Akut ve kronik infeksiyonlar, kansızlık, tiroid hastalıkları, uygun tedavi edilmeyen şeker hastalığı, böbrek üstü bezi yetersizlikleri, vitamin eksiklikleri, bağışıklık sistemi hastalıkları kasları ilgilendiren nörolojik hastalıklar, kas romatizması gibi durumlarda olur. Ancak bu tip yorgunlukların, tükenmişlik hissinin %50 nedeni duygu durum bozuklukları, aşikar ya da maskeli depresyondur.

    * Aşırı terleme

    Devamlı terleme varsa tiroidin hızlı çalışması akla gelir. Ayrıca brusella, tuberküloz, böbrek iltihabı, safra yolları iltihabı, abse , sepsis gibi infeksiyon hastalıklarında, lenfoma , böbrek üstü bezinin orta kısmının fazla adrenalin salgılaması, kan şekerinin düşmesi, ter bezlerinin başka bir hastalık olmaksızın hızlı çalışması , menapoz da terlemeye yol açar.

    * Hiç terlememe

    Bölgesel ya da yaygın olarak ter bezlerinin çalışmaması ya da doğuştan ter bezlerinin olmamasıdır. Genellikle cildin doğuştan yada kazanılmış bazı hastalıklarında olur. Bu kişiler kolaylıkla sıcak çarpmasına maruz kalabilir.

    * Çarpıntı

    Gerçekte kalbin dakika atım sayısı artmaksızın çarpıntı hissi olması genellikle duygu durum bozukluklarına (panik atak , stress, endişe, kaygı) bağlıdır. Kalp hızının düzensiz olarak arttığı çarpıntı halleri kalbin ritim iletim sistemi ile ilgili hastalıklarında olur. Kalp hızının düzenli arttığı çarpıntı , kalp kastalıkları, tiroidin hızlı çalışması, kan şekeri düşmesi, adrenalin salınımı fazla olması, kansızlık, ateş, değişik nedenlere bağlı tansiyon düşmesi, aşırı kahve, nikotin, alkol tüketimi, oksijen yetersizliği

    * Nefes almada zorluk

    Hava yollarını dışarıdan ya da içeriden daraltan patolojilerin olması , beyinden solunum dürtüsünün yetersiz olması, göğüs kafesi ve kaslarının hastalığına bağlı olarak göğsün soluk alıp verme işini (pompa ) yeterince yapamaması, hava keseciklerinin iltihap, ödem ile dolu olması (pnömoni, kalp yetmezliği) , akciğer damarlarında tıkanıklık olması ( akciğer embolisi), kansızlık

    * Günlük rutin hareketleri yaparken zorlanma (merdiven çıkma, işe yürüme vb)

    Kansızlık, kas hastalıkları, eklem hastalıkları (romatizma, kireçlenme), kalp yetmezliği, solunum yetmezliği, ileri derece demans, beslenme yetersizliği, ileri evre böbrek ve karaciğer hastalığı , kaslara çalışma emrini götüren sinir sisteminin hastalıkları (felçler), periferik sinir sistemi hastalıkları

    * Bayılma

    Kol ve bacaklarda kasılma ile birlikte olan bayılmalar sara hastalığında (epilepsi) olmaktadır. Yığılıp kalma şeklinde olan bayılmalar genellikle tansiyon düşmesine bağlı olur. Bunların dışında ileri derece kansızlık, kan şekeri düşmesi, beyin tümörleri, oksijensizlik, vücutta karbondioksit gazının birikmesi, beyinde dolaşım yetersizliği, beyin damarlarında tıkanma, beyin kanaması, tuz dengesi bozuklukları, kalpte ritim bozukluğu , beyin infeksiyonu, kan dolaşımı infeksiyonu, ileri derecede ateş, sıcak çarpması

    * Kabızlık

    Haftada 3 defa ya da daha az dışkılama olmasıdır. Karın ağrısı, şişkinlik ile birlikte olup, kilo kaybı , ateş, kanama , kansızlık gibi belirtilerin olmaması ve kolonoskopinin normal olması durumunda barsak sinirlerinin düzenli çalışmaması sorumlu tutulmaktadır. Barsakların içten ya da dıştan tıkanması ya da daralması ( tümör, polip, yapışıklık, barsak dönmesi) uzun barsak, tiroid tembelliği, potasyum eksiklikleri, barsak sinirlerinin felç olması, omurilik yaralanmaları, hareketsizlik, yetersiz sıvı ve lif alınması, bazı ilaçların yan etkisi (idrar söktürücüler, sakinleştirici ilaçlar, allerji ilaçları )

    * İshal

    Günde üç defa veya daha fazla sulu dışkılama olması ishal olarak tanımlanır. Barsak sinirlerinin düzensiz çalışması sonucunda huzursuz barsak sendromunun bir komponenti olabilir. Ateş, karın ağrısı, bulantı kusma ile birlikte oluyorsa genellikle barsak infeksiyonları, gıda zehirlenmeleri akla gelmelidir. Tiroid bezinin hızlı çalışması, barsaklardan bazı hormonların fazla salgılanması, barsakların mikropsuz iltihabi hastalıkları, fazla antibiyotik kullanımına bağlı barsak florasının bozulması,

    * Dışkının çok koyu renk olması

    Eğer birey demir ilacı kullanmıyorsa mide kanaması akla gelmelidir.Midedeki kan proteinlerinin asit ile sindirilmesi ile bu renk oluşmaktadır, katrana benzer ve pis kokuludur. Hemen kan sayımı ve dışkıda kan testi yapılıp doğrulanmalıdır.

    * Çok yememeye rağmen aşırı gaz ve şişkinlik

    Genellikle barsak bakteri florasının bozulması sonucunda bu bakterilerin barsak içeriği ile temasa geçmesi ile metan gazının oluşmasıdır. Sindirim enzimlerinin yetersiz olması, barsak kasılmalarının az ve kuvvetsiz olması ile ilerletme fonksiyonunun yavaş olması, anüste dışkılama kontrolü yatan kasların aşırı spazmı

    * Çok susama

    Yetersiz sıvı alımı, kontrolsuz şeker hastalığına bağlı çok idrara çıkma sonucu sıvı açığı olması, böbreklerde suyu tutan ADH hormonunun yetersiz ya da etkisiz olması sonucu çok idrara çıkma sıvı açığı olması (şekersiz şeker hastalığı), beyindeki susama merkezinin dengesinin bozulması, uzun süren ateşli hastalık, tükrük bezlerinin az çalışması ile ağız kuruluğu olması

    * Çok idrara çıkma

    Günde 3 litrenin üzerinde idrar çıkarılması durumudur. İdrar yolu infeksiyonları, kontrolsuz şeker hastalığı, şekersiz şeker hastalığı,böbrek tüplerinin hastalıkları, prostat büyümesi, kalp yetmezliği, idrar kesesinin düzenli çalışmaması, idrar kontrolü yapan kasların düzenli çalışmaması, idrar söktürücü ilaçların kullanılması, kalsiyum seviyesinin yüksekliği

    * Çok acıkma

    Özellikle karbonhidrat içeriği fazla olan yemekler yendikten sonra normalden fazla insulin salgılanması olur dolayısıyla yarım saat , bir saat sonra fazla salınan insulin bağlı kan şekeri düşmesi olur ve tekrar erken açlık hissi oluşur. Birey hemen tatlı yeme ihtiyacı hisseder bu kısır döngü bu şekilde devem eder. Kan şekeri düzeyinde tepeler ve vadiler olması çok acıkmanın en sık nedenidir.

    * Ani kilo kaybı (Yeme düzeninde değişiklik olmamasına rağmen)

    İştah normal ise kontrolsüz şeker hastalığı ve tiroidin hızlı çalışması, barsaklarda emilim bozukluğu düşünülmelidir. İştahsızlıkda varsa infeksiyonlar, kanser, romatizmal ve bağışıklık sistemi hastalıklarının alevlenmesidir.

    * Yenmemesine ve diyet yapılmasına rağmen kilo verememe hali

    Tiroid tembelliği metabolizmayı yavaşlatarak kilo vermeyi zorlaştırmaktadır. Ayrıca aşırı kalori kısıtlaması insulin, leptin grelin gibi hormonların işleyişini bozmakta, iştahı arttırmakta ve metabolizmayı yavaşlatmaktadır.

    * Tuvalet alışkanlığında ani değişiklikler

    Huzursuz barsak sendromu denilen fonksiyonel barsak hastalığı, tuz dengesinde bozukluklar, tiroidin yavaş ya da hızlı çalışması, hemoroid olması, barsak içinde mikroplu ya da mikropsuz iltihap olması, barsakta tümör olması en sık görülen nedenlerdir.

    * Dışkılama sırasında kanama

    Anüste çatlak olması, iç ya da dış hemoroid, kılcal damar çatlaması, pıhtılaşma sistemindeki bozukluklar, barsak içinde ülserler olması, barsak tümörleri en sık görülen sebeplerdir.

    * 2 haftayı geçen öksürük

    Reflü hastalığı kronik bronşit, akciğer kanserleri, tüberküloz, geniz akıntıları, ilaca bağlı öksürükler, boğaz allerjisi, arkaya doğru büyüyen nodiler guatr,

    * Kuru öksürük

    Allerjik astım, reflü hastalığı, bazı tansiyon ilaçlarının yan etkisi, akciğer kanserleri, sarkoidoz, ileri dönem kalp yetmezliği

    * Geceleri artan öksürük

    Reflü, geniz akıntıları, kalp yetmezliği

    * Balgamlı öksürük

    Akut ve kronik bronşit, pnomöni, bronşektazi, amfizem hastalıklarında, akut ve kronik sinüsitte