Etiket: Hastalık

  • Kabızlık ve önde gelen nedenleri

    Kabızlık dediğimiz durum dışkılama süresinin haftada üç kereden az olması ve bunun yanında dışkılama sırasında zorluk yaşanmasıdır. Kabızlık bir hastalık değil bir bulgudur. Bağırsak hareketlerinde değişikliğe bağlı fonksiyonel nedenler olabileceği gibi bir hastalık kompleksinin bir parçası olabilir. Bağırsak tıkanmasına neden olan durumlar, ağrılı dışkılamaya neden olabilecek hastalıklar, metabolik hastalıklar, nörolojik hastalıklar ya da herhangi bir nedenle kullanılan ilaçlar da kabızlığa neden olabilir.

  • Çölyak hastalığı takibi

    Tahıl içerisinde bulunan glutene karşı antikor oluşumu ile seyreden kronik bir hastalıktır. Klasik hastalık emilim bozukluğu, ishal, gaz, şişkinlik ve kilo kaybı ile seyreder. Ancak anemi, kronik yorgunluk, fibromyalji, kısa boy, infertilite, epilepsi nöbeti, osteoporoz ile de kendini gösterebilir. Bağ dokusu hastalıkları, otoimmun hastalıklar ve dermatitis herpetiformis ile birlikte görülebilir. Tanı için öykü ve fizik muayene sonrası kan tetkikleri istenir. Kan tetkikleri sonrasında hastalık şüphesi devam etmesi halinde endoskopik ince bağırsak biyopsisi önerilir. Tanı; klinik, serolojik ve histopatolojik bulguların kombinasyonu ile doğrulanır. Tedavisi glutenli ürünlerden mutlak uzak durmak ve eşlik eden durumların tedavisi şeklindedir.

  • Hepatit b enfeksiyonu

    Hepatit B virüsü (HBV) tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz Türkiye’de de belirgin bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de görülme sıklığı olarak bölgesel farklılıklar görülmekte ve %5-15 aralığında dağılım gösteren bir sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. HBV ile karşılaşmış kişilerde birkaç çeşit klinik tablo ve hastalık olabilir. “Akut hepatit” adı verilen bulaşıcı sarılık tipinde enfeksiyon vücuda bulaştığı anda sarılık ve grip benzeri bir tablo yaratmaktadır.

    Bu şekilde hastalık geçirenlerin %90’ı iyileşirken %10’luk kesiminde ise kronik hastalık evresi başlamaktadır. Kronik hastalık evresinde ise hastalar HBV enfeksiyonuna karşı yeterli bağışıklık direncini gösteremediklerinden taşıyıcı ve bulaştırıcı olarak uzun yıllar yaşarlar ve bazı riskleri de taşımış olurlar. HBV enfeksiyonu uzun süre bu şekilde kalırsa siroz, karaciğer kanseri gibi en korkulan karaciğer hastalıklarının orataya çıkma riski oldukça artmaktadır.

    Bu nedenle, HBV enfeksiyonundan korunmak amacı ile bulaşma yollarını iyi bilmek gereklidir. Korunmasız ve dikkatsiz cinsel ilişki, damar içi uyuşturucu bağımlılığı, cezaevi-hastane-okul-kışla gibi kalabalık yerlerde yaşamak veya çalışmak, uygun sterilizasyon tedbirleri alınmamış tıbbi veya diş tedavileri görmek, dövme akupunktur gibi iğne uygulamaları yapılması gibi temel bulaşma yolları için önlemler alınabilir.

    Ailesinde HBV enfeksiyonu olan bireyler de nedeni tam olarak bilinmeyen bir şekilde risk altındadır ve mutlaka aile bireyleri HBV taramalarını yaptırmalıdırlar. Korunmanın et etkili yolu HBV aşılaması olup artık ülkemizdede 20 yıldan uzun süredir rutin aşılama programlarının başlaması ile HBV sıklığında belirgin bir düşüş beklenmektedir. Bütün hastanelerde kolaylıkla HBV taraması yapılabilir ve aşı gerekip gerekmediği anlaşılabilir.

    Kronik hastalık evresinde olan hastalarda hastalık derecesini anlamak ve karaciğer hastalığını tam olarak değerlendirmek amacı ile ultrason, kan testleri ve hatta karaciğer biyopsisi gerekebilmektedir. Her hastaya biyopsi önerilmez, genellikle yılda 1 veya 2 defa hastalık aktivitesini değerlendiren tetkikler yapılarak sonuçlara göre biyopsi kararı verilmektedir.

    Bu nedenle HBV olan hastaların yılda en az bir kere Gastroenteroloji bölümünde kan testleri ve ultrason ile kontrollerini yaptırmaları önemlidir. Belirli bir seviyede karaciğer hasarı olduğu tespit edilen hastalarda ise tedavi verilmekte ve HBV’nin tüm istenmeyen sonuçları engellenebilmektedir. Bu nedenle rutin tarama ve kontroller gibi basit tedbirler ile istenmeyen çoğu kötü sonuç engellenebilmektedir.

  • Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Kanda bulunan C1 inhibitör isimli proteinin eksikliğinden veya fonksiyon görmemesinden kaynaklanan, 10-50 bin kişide bir gözlenen, damar dışına sıvı çıkışı sonucu yaygın şişlikler (ödem) gelişimiyle karakterize bir hastalıktır.

    Hastalığın belirtileri nelerdir?

    Hastalık ortalama 2-5 gün süren ödem ataklarıyla karakterizedir. Sıklık sırasına göre el, kol, ayak ve bacaklar, mide-barsak sistemi, dudaklar, göz kapakları, genital bölge ve solunum yollarında ödemler ortaya çıkar. Belirti ve bulgular etkilenen organa göre değişiklik gösterir. Büyük hava yollarının etkilendiği solunum sistemi atakları hayati açıdan en riskli ataklar olup hastaların yaklaşık %50’sinde gözlenir. Bazen hastanın nefes almasını engelleyerek ölümcül olabilir.

    Atakların sıklığı nasıldır?

    Atakların sıklığı ve şiddeti kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Bazı hastalar ömürleri boyunca hiç atak geçirmeyebilirken, bazı hastalar çok sık, hatta her hafta atak geçirebilir

    Kimler etkilenir?

    Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda gözlenir. Hastaların %75’i hastalığı genetik geçişle anne veya babasından alır, %25’inde ise hastalık kişide kendiliğinden ortaya çıkar. Herediter anjiyoödemli bireylerin çocuklarında da hastalık olma olasılığı %50’dir. Ancak tüm çocuklar hasta olabileceği gibi, tüm çocuklar sağlıklı da olabilir. Ataklar hastaların %40’ında 5 yaşından önce, %75’indeyse 15 yaşından önce ortaya çıkar.

    Atakların ortaya çıkmasını tetikleyen faktörler var mıdır?

    Ataklar hiçbir neden yokken ortaya çıkabileceği gibi, travmalar (diş çekimi, ameliyat, doğum, bisiklete binme, çarpmalar, yorucu el işleri vb), enfeksiyonlar (bademcik iltihabı, grip), stres, çeşitli ilaçlar (östrojen hormonu içeren ilaçlar, bazı tansiyon ilaçları) ve kadınlarda adet dönemleri atakları tetikleyebilir.

    Nasıl tanı konur?

    Kanda bağışıklık sistemiyle ilgili bazı protein düzeylerine ve gerekirse fonksiyonlarına bakılarak kesin tanı konur. Tanı için bazen de genetik incelemeler yapmak gerekebilir.

    Herediter anjiyoödem neden önemli bir hastalıktır?

    Herediter anjiyoödem atakları hastanın moralini bozan, öğrenim, iş ve sosyal hayatını olumsuz etkileyen, iş yapmasını engelleyen, en önemlisi de nefes borusu tutulumunda hastanın boğularak ölümüne neden olabilen bir hastalıktır. Ayrıca çok nadir bir hastalık olması nedeniyle genellikle tanı konması gecikmekte, hastalar Ailesel Akdeniz Ateşi Hastalığı (FMF), allerji gibi tanılarla takip edilmekte, karın ağrıları nedeniyle gereksiz yere apandisit, barsak tıkanıklığı ve safra kesesi ameliyatları olabilmektedirler.

    Nasıl tedavi edilir?

    Hastaların tedavisi üç aşamada gerçekleşir:

    Atak tedavisi: Laringeal atak haricinde, hastanın aktivitesini engellemeyen hafif ataklarda tedavi gerekmeyebilir. Hava yolu ve yüz atakları tehlikeli ataklar olduğu için zaman kaybedilmeden damar yoluyla C1 inhibitör konsantreleri verilerek tedavi edilmelidir.

    Atağı önlemeye yönelik tedavi: Diş tedavileri, ameliyatlar gibi atağı tetikleme olasılığı olan işlemlerden önce hastaya C1 inhibitör konsantresi veya danazol gibi ilaçlar vererek atağın oluşmasını önlemeye yönelik tedavilerdir.

    Atakların sıklığını ve şiddetini azaltmaya yönelik tedavi: Sık ve şiddetli atak geçiren hastalara düzenli olarak ilaç vererek hastalığı kontrol altına almaya yönelik tedavilerdir.

    Allerji ve kortizon iğneleri bu hastalıkta etkisiz olduğundan gereksiz yere yaptırılmamalıdır.

  • Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Öncelikle şizofreni beyinde birden fazla semptomun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan klinik bir hastalıktır. Şizofreni; kişide birtakım düşünce değişiklikleri, davranış bozuklukları, kişiler arası iletişim, sosyal çevre gibi alanları olumsuz etkileyen, normal yaşantının giderek bozulmasına neden olan kronik belirtileri işaret eden genellikle şiddetli ve uzun süre seyrini gösteren klinik bir hastalık olarak adlandırabiliriz. (Köroğlu, Güleç 2007). Şizofreni hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkiler. Kişinin gündelik yapmış olduğu işleri aksatmasına ve bu durum sonucunda yaşam kalitesini ve yaşam doyumunu düşürmesine neden olur. (Kaplan, Sadock 2005; Köroğlu, Güleç 2007; Öztürk, Uluşahin 2015). Şizofreni beyinde olanların yanı sıra birçok psikolojik hastalıkta olduğu gibi kişinin öyküsü de büyük önem gösterir. Genetik yatkınlık, çevresel ve sosyal faktörler bu hastalığın seyrinde çok büyük rol oynar. (Köroğlu, Güleç. 2007). Şizofreni tüm dünyada tanınmış ve en ağır ruhsal hastalık olarak kabul edilir. Şizofrenin görülme olasılığı dünya genelinde bir farklılık göstermez. (Buchanan ve Carpenter, 2005). Her hastalıkta olduğu gibi şizofreninin de görülme sıklığı kadın ve erkeklerde değişiklik göstermektedir. Erkeklerde kadınlara nispeten yaklaşık 1,5 kat daha fazla görülür. (Lauriello ve ark. , 2005). Alptekin, Ulaş, Akdede ve ark. (2009) tarafından derlenen çalışmada, ‘Türkiye’de şizofreninin yaşam boyu yaygınlığı 1000 kişide 8.9 olarak belirtmiştir’.

    Genel olarak bakıldığında yaşam boyu aktivitelerini karmaşık hale getiren büyük bir tablo ortaya çıkarmış olur. Ortaya çıkan bu tabloda beyni karmaşık hale getiren birtakım sorunlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında genetiğin ve sosyal yaşamın birlikte etkileşimi, beyinde ki sinir ağlarında ve belli bölgelerde nörogelişimsel bir bozukluk meydana getirir. (Alptekin ve ark. 2005). Şizofreninin beyinde ki bozukluğu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmalara kısaca değinmek gerekirse; şizofreni MRI çalışmaları sonucu prefrontal ve temporal kortekslerde gri maddenin azalması; çeşitli nöronların oluşturduğu amigdala, hipokampüs, limbik sistemin yapılarında ki hacim azalması ve bazal gangliyon çekirdeklerindeki hacmin artmış olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. (Yavuz, 2008). Başka bir çalışmaya baktığımızda; şizofreni hastalarında bellek kısmı ile yakından ilişkili olan medial temporal yapılarda değişiklik olduğu bulunmuştur. (Aksaray ve ark. , 2001).

    Bazı hastalara mikroskobik incelemeler yapılmıştır ve bunun sonucunda nöron adı verdiğimiz sinir hücrelerinde yoğunluklarıyla alakalı bozukluklar bulunmuştur. Fakat buna rağmen tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Frontal lobta nörotransmitler dediğimiz; serotonin, gaba, glutamat reseptörleri bunları içeren akson uçlarına ait bozukluklar bildiren çalışmalarda mevcuttur. (Goldman, Rakic ve Selemon 1997). Konu ile alakalı çok farklı çalışmalar yapılmış ve bunlardan bir tanesi; Yıllar boyu dopamin hipotezine yoğunlaşırmıştır. Ortaya attıkları bu hipoteze göre dopamin nörotransmitterinde ki bir takım düzensizlikler şizofreni hastalığının en birincil temellerinden biri olmuştur. Bundan sonuçla dopaminerjik, kişide psikotik semptomları daha çok güçlendirdiği ikinci olaraktan bu semptonların D2 dopamin reseptörleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan çok sayıda araştırma dopaminin üzerinde dursa da dopamin hipotezi şizofreni hastalığında görülen semptomları tek başına açıklamada yeterli değildir. (Gargiula ve Landa De Gargiulo 2014, Frohlich ve Van Horn 2014, Howes ve ark. 2015).

    Bu değişimler sonucu şizofreni de beyinde ortaya çıkan patolojik değişimler kişide bir takım belirtilere ve bulgulara sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri dil de ve kişinin düşüncelerinde meydana gelen bozukluklardır. (Liddle ve ark. , 2002). Görünüm ve davranışsal bir takım belirtiler de gösterir. Zihin karmaşık bir haldedir. Zihnin karmaşıklığı kişide davranışsal sorunlar yaratır. Ani beklenmedik bir harekette bulunmaları hiç olmadık bir yerde ani çıkışları olabilir. Davranışta gözlenen sonuçlar duygu durumlarında da farklılık gösterir. Keyifsizlik, isteksizlik, donukluk, alınganlık, şüphe hissettiği duygular arasında yer alır. Hastalarda soyut düşünce değil somut düşünce baskın olur.

    Düşünceler arası bağlantılar tamamen kopar ve konuşma şekline yansır. İlk hastalık zamanlarında konuşma üzerinde zorluklar olabilir. İlerleyen zamanlarda konuşması normale girer. Fakat bu konuşma sağlıklı insanların kurduğu iletişim gibi olmaz düşünce akışında bozulmalar meydana geldiğini için konuşmasına da yansır. Konuşurken birden durur ve art arda çok fazla kelime sıralayabilir. Sanrılar bu hastalıkta en önemli belirtileridir. Hayali sesler, başka birinin görmediği şeyleri gördüğünü iddia ederler. Hayali varlıklarla konuşurlar. Ve bununla birlikte hastaların inançları zayıflar ve doğru olmayan inançlara sahip olurlar. Şizofreni hastalığının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkar ve siz bu süreci yakalayana kadar belli bir noktaya gelmiş olur.

    Son olarak değinmek istediğim şizofreni hastalarında ortaya çıkan içgörü bozukluğu. Bu durum tedavi alan şizofreni hastasına engel oluşturmaktadır. Çoğu hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta ve belirtilerinin farkında olmadığı ve kabullenemediği belirtilmektedir. İçgörü eksikliği tedavi sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastanın hastalığı hakkında bilgisiz olma durumunun yüksek olduğu belirtilmiştir. (Beck et. al. , 2011). Şizofreni hastalarında içgörü çalışmaları da mevcuttur. Yapılan bir araştırmaya göre hastaların %40 ‘nın iç görülerinin zayıf olduğu bulunmuştur. (Mhala et. al. , 2014). Yapılan başka araştırmalarda iç görüsü düşük olan hastaların tedaviye uyumunun da düşük olduğu belirtiliştir. (Dilbaz ve ark. , 2006).

  • Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle kişinin kendisine ve çevreye zarar veren, tedavi edilmediği takdirde intihar yoluyla ölüme yol açabilen, kişinin duygu durumunda aşırı ve zıt yönlü değişiklikler gösteren zihinsel bir hastalıktır. Bipolar bozukluk çeşitli dönemlere ayrılır. Hastalık dönemlerini ele almak gerekirse, mani dönemi duygu durumun çok yükseldiği, hastanın aşırı coşkulu olduğu dönemdir. Bu dönemde hastada abartılı düşünceler veya projeler, kendini olduğundan çok daha yüksekte hissetme, büyüklük düşünceleri, kendini aşırı enerjik hissetme, uyku gereksiniminde azalma, sonuçlarını düşünmeden heyecanlı veya eğlenceli faaliyetlere kalkışmak (çok fazla para harcama, aşırı hızlı araba kullanma) görülen belirtilere örnektir. Yükselen duygu durumunun şiddet seviyesine ya da psikoz belirtilerine bağlı olarak, mani veya hipomani olarak isimlendirilir. Diğer yandan depresyon dönemi veya çökkünlük dönemi ise yukarıda yazılan durumun tam tersidir. Depresyonda ise hastada mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk, özgüvende azalma, değersizlik hissetme, abartılı suçluluk veya pişmanlık duyguları, eskiden zevk aldığı faaliyetlerden zevk alamama, iştahsızlık veya uykusuzluk gibi değişiklikler, ölüm ve intihar düşünceleri, bedeninde nedeni açıklanamayan ağrılı tablolar ortaya çıkabilir. Karma döngü dediğimiz dönem ise gün içinde değişen duygu durum mani ve depresyon belirtilerinin aynı anda yaşanmasıdır.

    MANİ DÖNEM:

    • Benlik saygısında abartılı bir artış.

    • Uyku gereksiniminde azalma.

    • Her zamankinden daha konuşkan.

    • Dikkat dağınıklığı.

    • Düşüncelerde hızlanma.

    DEPRESYON (MAJÖR) DÖNEMİ:

    • Çökkün duygu durumu.

    • Etkinliklere karşı ilgide azalma.

    • Yeme istediğinde artma veya azalma.

    • İçsel gücün kalmaması (enerji düşüklüğü).

    • Düşünmede ve odaklanmada güçlük çekme.

    Bipolar bozukluğun kesin bir nedeni henüz belirlenememiş; fakat, çevresel ve genetik etmenlerin rol aldığı düşünülmektedir. Bir diğeri ise beynimizde ki sayısız hücreler arası iletiyi sağlayan kimyasal maddelerin taşınmasında ortaya çıkan değişikliklerdir.

    Beyinde iletiyi bozarak düşünce, bellek, öğrenme ve duygu durumun düzenlenmesini etkiler. Stresli veya travmatik olaylar da bipoların ilk hastalık döneminin ortaya çıkmasına neden olabilir veya ilerleyen nedenleri tetikleyebilir. Yapılan araştırmalara göre bipolar bozukluk genellikle 20’li yaşların başında görülmeye başlar. Kadın ve erkek de eşit oranda görünür. Fakat depresyon dönemi kadınlarda daha fazlayken mani döneminin sıklığı da erkeklerde daha fazla görülür.  Her hastalığın olduğu gibi bipolar hastalığın tedavi yöntemi vardır. Bu hastalıkta kişinin kendi kendine tedavisinin yanı sıra sosyal destek (aile) tedaviye yardımcı olması gerekmektedir.

    Bipolar bozukluk görülen kişilerde günlük yaşamında yardımcı olabilecek öneriler;

    • Hastalığınızı içinizde yaşamaktansa güvendiğiniz, eşiniz ve dostunuzla mutlaka paylaşmayı deneyin.

    • Mümkün olduğunca uyku düzeninizi oturtturun. Düzenli uykuya önem verin.

    • Sosyal yaşantınızda stresi azaltın. Size stres oluşturabilecek ortamlardan ve kişilerden uzak durun. Öyle bir imkanınız olmasa dahi kendinizi olumsuzluklara kapatın. Olumsuz düşünceler içinizde büyüdükçe çığ gibi olur. Beyninizde sizi kemirip durur. Buna müsaade etmeyin.

    • Düzenli egzersizler yapmaya çalışın. Mesela; Kulaklığınızı takıp keyifli bir yürüyüş için güzel bir aydayız.

    • Rutin işlerinizi azaltmayın. Her gün yapmanız gereken işleri ertelemeyin. Meşgul olacağınız etkinlikler her zaman sizin için avantajdır.

    Yakınlarına öneriler;

    • Bipolar bozuklukta aile ve çevre desteği büyük önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalara göre; çevresinden sevgi ve destek gören bipolar bozukluğa sahip kişiler daha hızlı iyileşme gösterirler, manik ve depresif dönemlere daha az girerler ve hastalık belirtilerini daha az yaşarlar.

    • Bipolar bozukluk ailede çeşitli stres ve gerginliğe sebep olabilir. Aile bireyleri hastalığı ve yaşanabilecek zorlukları en başta kabullenerek bu problemlerle başa çıkabilirler. Unutmamak lazım ki, ruhsal hastalıklar hiç kimsenin suçu değildir. 

    • Tedavinin sonuncunda yaşanan sıkıntıların büyük oranda geçmesine rağmen, bazı belirtilerin uzun süre devam ettiği görülmektedir. Bu sebeple her zaman gerçekçi olmak ve çok büyük beklentiler içerisine girmemekte fayda var.

    • Duygusal, sosyal destek vermenin yanı sıra, bipolar tanısı almış olan hastaya yardım etmenin en iyi yolu onu doktora gitmesi ve tedavisine düzenli devam etmesi konusunda desteklemektir.

    • Bipolar bozukluk yaşayan kişinin durumunu tam olarak anlayabilmesi mümkün olmayabilir. Bu konuda yakın çevrelere büyük iş düşüyor. 

    DİKKAT !!!

    Mani dönemindeyken kişiler kendilerini aşırı derecede iyi hissederler ve problemleri olduğunu düşünmezler. Depresyonda ise bir şeylerin ters gittiğini fark ederler fakat yardım çağrısında bulunabilecek enerjileri olmaz. Eğer yakınınız bipolar bozukluğu kabullenmek istemiyorsa, bu konuda onunla zıtlaşmayın. Bu fikir ona ürkütücü geliyor olabilir. Bu durumda kendisine destekleyici sözler ile yanında olduğunuzu hissettirerek terapiste gitme önerisini sunabilirsiniz. Bipolar bozukluk gerçek bir hastalıktır. Tıpkı günümüzde ki şeker ve tansiyon hastalığı gibi. Bu yüzden düzenli bir tedavi gerektirir. Psikoterapiler, kişinin ruh halini değiştirmede etkilidir. Hasta yakınlarının bu süreçte yaşanacak krizlerin üstesinden gelebilmeleri için sakin ve dikkatli olmaları gerekir. Hastaya destek olurken hasta ile sınır koyma dengesini korumak oldukça önemlidir. Kendinize iyi davranın.

    Bipolar bozukluğa yakalanan ünlüler;

    Marilyn Monroe;Doktoru Hyman Engelberg, “Marilyn, manik depresifti… Ruh halindeki büyük dalgalanmalar yüzünden çok zor günler geçirdi” diyor.

    Vincent Van Gogh; Yaşam öyküsü incelenerek bipolar bozukluk tanısı konan dünyaca ünlü ressam.

    Britney Spears; ‘Tutarsız davranışları, ani duygusal patlamaları, karar vermekte zorlanması onun bipolar olduğunu gösteriyor.’

    Amy Winehouse;  ‘Bunun adı bipolar bozukluk; bildiğiniz manik depresif hastalık.’

    Nurseli İdiz;  ‘Bu hastalığı alkolizm ile karıştırıyorlar, beni yıllarca alkolik ilan ettiler; oysaki ben bu hastalığın pençesindeyim.’

  • Oruç ve kronik hastalıklar

    Oruç sağlık problemi olmayan insanlarda metabolizma ve kan biyokimyasında bazı değişikliklere sebep olmakla birlikte hastalık oluşumuna sebep olmaz.

    Her insanın kan biyokimyası yaşı, cinsiyeti ve odönemdeki çevre şartları ile uyumlu olarak açlık halinde değişiklik gösterir. En çok etkilenen parametreler kan şekeri böbrek fonksiyonları ve kan mineral düzeyleridir. Bu değişimler orucun ilk yedi ongünlük döneminde yoğun olup hastada

    baş dönmesi ,baş ağrısı, çarpıntı, susama hissi olarak kendini gösterir. Daha sonra bu değişimlere vücut uyumsağlar. Tip 1 ve tip 2 şeker hastaları, hipoglisemi hastaları, gizli şeker hastalığı olan hastalar uzun süreli açlık durumundan oldukça olumsuz etkilenirler.

    Kan şekeri düşüklüğü, baygınlık gibi sağlık problemler yaşama ihtimalleri yüksektir. Özellikle yaz dönemindeki uzun açlık dönemleri ve ilaç kullanımındaki düzensizlıkler bu duruma sebep olabilirler.

    Böbrekler sıvı ve mineral dengesizliğinden etkilenip böbrek hastalığı zemini olan hastalarda problem yaratabilir. Sağlıklı çalışan fonksiyon kaybı olmayan böbrekler sıvı alımının azalmasına uyum sağlar ve 24 saat içinde alınan sıvı ile vücuttaki taxınlerı rah atlıkla atabilir.

    Ancak fonksiyon kaybı olan böbrekler aynı miktar toxini atabilmek için daha fazla sıvıya ihtiyaç duyar.

    Bu durum gerçekleşmeyince hasta diyalize girecek duruma gelebilir.Böbrekten kum dökme, prostat hastalığı, küçük böbrek taşları sıklıkla oruçtan olumsuz etkilenmezler.

    Kalp yetmezliği, hipertansiyon, kroner kalp hastalığı benzeri hastalıklar sıklıkla bir arada olan ve hastaya göre şiddeti değişken olabilen hastalıklardır. Yoğun ilaç kullanmayan hafif düzeyde fonksiyon bozuklukları olan hastalar oruçtan olumsuz etkilenmeyebilir.

    Genel olarak yukardaki kronik hastalıklarda hastaların takibinde oldukları hekimler tarafından detaylı değerlendirilmesi, hastalığın mevcut oruç şartlarından nasıl etkileneceğinin ortaya koyulması gerekir.

    Oruç tutmasına izin verilen hastalarda kullanılan ilaç doz ve zamanlarının ayarlanması aynı zamanda hastaların diyetlerinin planlanması gerekmektedir.

    Hastaların birşey olmaz düşüncesi ile hekimleri ile iletişim kurmadan oruç tutması ciddi sağlık problemleri yaşamalarına neden olabilir. Unutulmamalıdır ki her hastanın hastalığı kendine hastır ve farklı önerilerle tıbben uygunsa oruç tutabilirler.

    Mide barsak hastalıklarının açlıktan etkilenme durumları değişkendir. Reflü hastalığı, hafif gastrit vakaları, irritabl barsak sendromu hastaları orucu tolere edebilirken, mide -ince barsak ülserleri, iltahabi barsak hastalıkları sağlık problemi yasayabilir.

    Kanser hastaları özellikle radyoterapi, kemoterapi gibi tedavi süreçlerinde oruç tutmamalıdır. Gebelik ve emzirme döneminde, ciddi nöropsikiatrik hastalarda oruç tutulması önerilmemektedir.

    KAN BAĞIŞI

    Kan tek kaynağı sağlıklı bağışcılar olan sadece acil durumlar için değil sürekli bir ihtiyaçtır. Kan bağışı hem toplumsal hem kişisel açıdan çok önemlidir.Her yıl binlerce insan bir kaza ya da hastalık sonunda kan bulamadığı için hayatını kaybediyor. Araştırmalar ülkemizde kan bağışı oranlarının %1 kadar olduğunu gösteriyor. Oysa ülkemizde her yıl iki milyona yakın kan ihtiyacı vardır.

    Bu ihtiyaç çoğunlukla hastaların yakınlarından sağlanabilmektedir. Kan bağışı kan bekleyen hastaların hayatını kurtarmanın yanında bağış yapan kişinin sağlığını da olumlu etkilemektedir. 18-65 yaş arası elli kilo üzerindeki herkes kan bağışlayabilir.

    Kan bağışı ciddi bir acısı olmadan 30-35 dakika süren bir işlemdir.Kan bağışı ile mevcut vücut kanının 1/13 u bağışlanmış olur ve bu miktar genç kan hücreleri ile 90-120 günde yerine konur.

    Bir insan yılda 3 kez kan bağışı yapabilir. Ancak düzenli bağışcı sayısı oldukça azdır. Kan bağışı öncesi bağışcı için bulaşıcı hastalık açısından testler yapılmakta bu testler bağışcının sağlığına hizmet etmekte ve bu hastalıklar için erken tanı imkan sağlamaktadır. Unutmayalın 35 dakika zaman ayırarak hayat kurtarabiliriz ve bunun yaşatacağı ruhsal tatminin yerini hiç birşey tutamaz. Toplum olarak kan bağışı konusunda duyarlı davranmalıyız.

  • Nedir bu çölyak ?

    Çölyak hastalığı, çölyak sprue, non tropikal sprue ve gluten enteropati de denilen bir takım genetik yatkınlığı bulunan kişilerde buğday, çavdar, arpa alımıyla uyarılan iltihabi bir ince barsak hastalığıdır.

    Hastalığın ortaya çıkması insanlık tarihi ile birlikte zamanımızdan yaklaşık 10.000 yıl önce tarımın başladığı Orta Doğu, Mezopotamya, Anodolu topaklarına dayanır.

    İlk kez Kapadokyalı Aretaeus milattan önce birinci yüzyılda yazdığı kitaplarında çölyak hastalığına benzer tablodan bahsetmiştir.

    Hastalık öyküsünün nerede ve ne zaman başladığı, buğday ve diğer tahılların insanoğlunun diyetine girdikten sonra olup olmadığı açıklanamamaktadır.

    Hastalığın bugünkü bilinen şekli ile tanımlanması önce 1887-1888 de İngiliz patolog Samuel Gee ardından hastalık ile gluten arasındaki ilişkinin bulunması Willem – Karel Dicke tarafından 2 . Dünya savaşı sırasında (1941-1950) olmuştur. Hastalık 1950 lerde özellikle Avrupa kökenli beyaz ırkta görülmekle beraber 1970 lerde kanda hastalıkla ilişkili antrikorların saptanması ile dünyanın her yerinde benzer sıklıkla görüldüğü fark edilmiştir. Halen Pasifik Adaları, doğu Çin, Japonya hastalığın nadir görüldüğü alanlardır.

    Bu durumun beslenme alışkanlıkları ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Tarama çalışmalarında hastalığın sıklığı tüm dünyada artan bir eğri çizmektedir. Avrupa kökenli toplumlarda ortalama sıklık 1/100 iken, ülkemizde yapılan bölgesel çalışmalarda çocuklarda %1, erişkinlerde %0,8-1,3 arasında saptanmıştır. Bunun yanı sıra dünyada en sık olarak önceki bilgilerin tersine Batı Sahra Afrikasında %5,6 olarak bulunmuştur.

    Çalışmalar hastalığın yaşla birlikte arttığını göstermektedir ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir. Ayrıca tek yumurta ikizlerinde ve birinci derece akrabalar arasında sıklık 10 kat fazladır.

    Otoummin bir hastalık olduğu için tip1 diyabet, tiroidit, Adisson hastalığı, osteoporoz, Down sendromu ve Ig A eksikliğinin olduğu vakalarda artmış risk vardır. İrrite barsak sendromu tanısı koyulmuş hastaların % 10 unda çölyak hastalığı vardır.

    Hastalığın oluşmasında genetik faktörlerin önemli rolü olmakla birlikte çevresel faktörlerde önemlidir. Diyete buğday dolayısıyla gluten girmedikten sonra hastalık oluşmaz.

    Bu nedenle beslenmelerinde buğdayın önemli yer tuttuğu toplumlarda veya değişen beslenme alışkanlıkları nedeni ile daha önce bu hastalığa yakalanmayan toplumlarda hastalığın görülme sıklığı artmaktadır.

    Bu tahıllar içinde sadece yulafın toksik etkisi tartışmalıdır.

    Buğday, yapısı itibari ile çavdar ve arpa ile benzerlik gösterir. Dolayısı ile çavdar ve arpada toksit etki oluşturur. Yapı itibari ile farklılık gösteren yulaf nadiren toksiktir. Ancak halen çok güvenilir değildir.

    Etkilenen bireylerin ince bağırsaklarinin iç yüzeyi bu maddelere(gluten ve gliadin) karşı farklı tepkiler geliştirir.

    Bu oluşumlar çölyak hastalarındaki kısıtlı savunma hücrelerini ve doku enzimlerini uyarır. Böylece ince barsak yüzeyinde hastanın kendi savunma hücrelerini uyarılma sonucu başlattığı bir tür iltahaplanma ince barsak iç yüzeyinde yıkıma neden olur.

    Hastalığın birinci derece akrabalar arasında sık görülmesi, gluten duyarlılığına yatkınlık (genetik şifrelenme ile teşhis edilebilir.

    Çölyak hastalığına yakalananların %90 dan fazlasında bu genetik şifrelenme belirlenmiştir. Sağlıklı kontrol grubunda genetik değişkenliğin görülme oranı ise %20-30 dur.

    Glutene maruz kalma süresi ile hastalık başlama ve gelişme süreside doğru orantı gösterir. Anne sütünün uzun süreli verilmesi, anne sütü verilirken ek gıdalara başlanması pek çok çalışmada yararlı bulunmuştur.

    Viral enfeksiyonlar, sigara ,gıda katkı maddeleri gibi çevresel faktörlerin hastalığın oluşumunda olumsuz yönde etkili oldukları düşünülmektedir.

    Bugün için önerilen anne sütünün ideal olarak uzun verilmesi ve 4.-7. aylar arasında anne sütü alırken tahıllı ek gıdalara başlanmasıdır.

    ÇÖLYAK HASTALIĞININ KLİNİK GÖRÜNTÜSÜ

    Çölyak hastalık kliniği oldukça farklı ve değişken olabilir. Hastalığın sindirim sistemi ve diğer sistemlerle ilgili belirtileri büyük oranda ince barsağın ilk kısmında gelişen emilim bozukluğuna bağlıdır.

    Yağlı, donuk görünümlü, alışılmıştan daha sık ve bol miktarda dışkı ise bu hastalığın en önemli göstergesidir.. Ancak süt çocuklarında tipik hastalık belirtileri daha az görülmektedir.

    Bunun yanında kan testleri sayesinde çok hafif bulguları olan hastalar bile tanı alabilmektedir.

    Toplum taramalarında çok sayıda yakınmasız hasta fark edilebilmektedir.

    1-Klasik Çölyak Hastalığı

    Daha çok süt çocukları ve küçük çocuklarda yaşının 6.-24. aylarında diyete gluten eklenmesi ile ortaya çıkan tipik olarak büyüme gelişme geriliği kronik ishal veya cıvık dışkılama, kusma, karın ağrısı, karın şişkinliği, kas zayıflığı, kas kontrol güçlüğü, iştahsızlık gibi mide barsak
    sistemi bulguları ve gıda emilim bozukluğu ile karakterize durumdur.

    Hastalık haftalar ya da aylar içinde ortaya çıkabilir.İshal halen en sık görülen bulgudur, akut veya sinsi olabilir.

    Bu çocukların büyüme ve gelişmesi yaşına göre geri kalır.Vitamin D ve kalsiyum eksikliğine bağlı olarak sıklıkla rikets tablosu ile tanı alırlar. Nörolojik bulguları da olabilen bu çocuklar emosyonel olarak çekinik, huzuesuz, mutsuz ve huysuz olabilirler.

    2- Klasik Olmayan- Atipik Çölyak hastalığı

    Çoğunlukla 5-7 yaş üstü büyük çocuklar ve yetişkinlerde görülür.

    Boy kısalığı, pubertede geçikme,diş mine tabakası bozuklukları, aftöz stomatit, tedaviye cevapsız veya nedeni tam olarak bilinmeyen demir eksikliği kansızlığı, kemik erimesi ve kemik zayıflığı, kronik eklem şikayetleri, kardiyomyopati gibi kalp kası bozuklukları, karaciğer testlerinde bozukluk, nörolojık bozukluk gibi bulguların yanında tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma, şişkinlik, mide yemek borusu reflüsü gibi atipik yakınmalr olabilir.

    Genç erişkinlerde ciltte döküntü kızarma, kurdeşen dökme vitiligo alopesi gibi bulgular olabilir. Atipik bulguları ve yakınmaları olan bireylerin çoğunda sindirim sistemi bulguları yoktur. Nedeni açıklanamayan demir eksikliğiolan yetişkinlerde hastalığa çocuklardan daha sık rastlanır. Yaşın ilerlemesi tyroid hastalığı ve norolojik bulgu sıklığını arttırır.

    3-Sessiz Çölyak Hastalığı

    Sağlam görünen bir çocuk yada yetişkinde tesadüfen tarama yapılırken hastalığın yakalanmasıdır. Bu vakalar yakınmasızdır. Bu nedenle risk grubu denilen grup taranmalıdır. Bu grupta hastalık %4-5 oranında görülmektedir.

    Son yıllarda sessiz çölyak hastalarının çoğunda hafif gözden kaçabilen hastalık bulgularının olduğu ve bazı psikiyatrik değişikliklerin olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla bu olgulara sessiz demek tamamıyla doğru olmayacaktır. Yakınmaları olan 1 olguya karşılık 7 sessiz olgu olduğu ön görülmektedir.

    4- Potansiyel Çölyak Hastalığı

    Kan testleri pozitif olduğu halde , ince barsak biyopsileri normal veya hafif değişiklik gösteren olgulardır. Önceleri hiçbir bulgu olmamasına rağmen ilerleyen yıllarda tipik hasta olma riski taşırlar. İzlenmeleri gerekir.

    KİMLERE TEST YAPILMALIDIR ?

    Yakınması olmayan hastalarda kimlere test yapılacağı tam belirlenmiş değildir. Ancak aşağıdaki gruplar taranmalıdır;

    -iştahsızlık
    -inatçı , kronik ishal
    -kronik kabızlık

    -tekrarlayan karın ağrısı ve kusma
    -kalıcı dişlerde mine kaybı
    -kısa boy
    -belirgin puberte geçikmesi
    -kansızlık
    -kemik erimesi
    – yüksek riskli gruplar

    HASTALIĞA NASIL TANI KOYULUR ?

    Çölyak hastalığı tanısı kesin olmalıdır. Çünkü bir ömür boyu devam edecek bir hastalıktır ve tedavisi de yaşam boyudur. Hastalığın tanısı ince barsak biyopsisinde karakteristik değişikliklerin varlığı ve glutensiz diyetle iyileşmenin görülmesi işe koyulur.

    Çölyak hastalığında tanının desteklenmesinde, risk gruplarının taranmasında ve glutensiz diyete cevabın değerlendirilmesinde kan testleri
    yararlıdır. Bu testlerin özgüllüğü ve duyarlılığı değişkendir.

    Tanısında tereddüt olan hastalarda genetik çalışma yapılmalıdır.

    Gıda intolerans tesleri çölyak hastalığı tanısı koymak için kullanılmaz. Gıda intolansı veya gıda alerjisi tümüyle farklı hastalıkları tanımlar, çölyak hastalığı ile ilgili değildir.

    HASTALIKTA TEDAVİ

    Tedavi ömür boyu sürecek olan glutensiz diyettir.BU tedaviye sıkı uyulması hastalığın gidişatı açısından önemlidir.Henüz alternatif tedavi yoktur.Sadece kararlı giden hastalarda yulafın diyete eklenmesi ile ilgili kesin kanı yoktur.

    Yine daha az immunolojık olan Etiyopya tahılı, akdarı, süpürge darısı, kara buğday gibi tahılların diyete sokulma çabaları devam etmektedir.

    Diyette ana tahıl grubunu mısır ve pirinç oluşturmaktadır. Ancak son yıllarda glutensiz buğday unu diyete girmiştir.Çölyak hastalığı dayanışma grubuna erken katılım uyumda yarar sağlar. Yakınmalar düzelene kadar sıklıkla eşlik eden laktaz yetersizliği nedeni ile laktozsuz diyette önemlidir.

    Hastaların hepsi mineral, vitamin eksikliği için taranmalı, kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmalıdır. Eksikliler tedavi ile yerine koyulmalıdır. Çocuk doğurma yaşındaki tüm kadınlar folik asit almalıdır. Ayrıca hasta ve bakmakla yükümlü kişilere verilecek psikolojik destek tedavinin önemli bir parçasıdır.

    Çölyak hastalığı nedeni ile glutensiz diyete başlayan hastaların %90 nında 2 haftalık diyet sonrası klinik düzelme başlar. Tedaviye cevapsızlığın en sık nedeni diyetteki gluten kaçağıdır. Diğer sebepler arasında enfeksiyonlar, pankreas yetersizliği, besin alerjileri ve diğer
    tip kolitler olabilir.

    Hastaların küçük bir yüzdesinde uygun diyete rağmen kalıcı bağırsak yapı değişiklikleri olabilir, farklı bir neden bulunamaz. Çölyak hastaları barsak lenfoması, ince barsak kanseri, yemek borusu kanseri ve yutak kanseri açısından artmış riske sahiptirler takipleri gerekir.

  • Karaciğer sirozu nedenleri, belirtileri ve bulguları

    Karaciğer sirozu, karaciğerin normal sağlıklı dokusunun kaybı, bağ dokusu denilen dokunun normal dokunun yerini alması, yapının bozulması, damar yapısının bozulması ile ilerleyen kronik, yaygın, ilerleyici karaciğer iltahabıdır. Karaciğer sirozu öldürücü bir hastalıktır.

    Karaciğer Sirozu Nedenleri

    Hastalığın nedenleri sosyo – ekonomik ve kültürel farklılıklara göre değişkenlik gösterir. Bazı ülkelerde en önemli hastalık nedeni alkoldür. Uzakdoğu,Ortadoğu ve ülkemizde ise en önemli neden viral hepatitlerdir. Hepatit B’nin hastalık oluşturma sıklığı hepatit C’den fazladır. Bir kısım hastada ise otoümmin hastalıklar, toksik madde ve ilaçlar, metabolik hastalıklar(demir depolanması gibi), kalp yetmezliği gibi karaciğerde kan göllenmesi ile giden hastalıklar ve nedeni tespit edilemeyen hastalıklar olayın sebebidir.

    Karaciğer Sirozunun Belirti ve Bulguları

    Karaciğer sirozu her yaşta görülebilen ciddi bir hastalıktır. Erkek hastalarda görülme sıklığı daha fazladır. Hastalığın kompanse ve dekompanse denen iki klinik dönemi vardır. Kompanse dönemde klinik sinsi’dir. Dekompanse dönem hastalığın ilerlediği özgül bulguların görüldüğü dönemdir. Sinsi seyirli olan dönemde vakaların ancak %20- 30 una tanı konulabilir.

    Kompanse dönemde farklı sebeple yapılan değerlendirmeler sıklıkla hastalığın fark edilmesini sağlar. Bu dönemde halsizlik, çabuk yorulma, sindirim zorluğu, şişkinlik, boşluk ağrısı bazen sarılık ve karaciğer – dalak büyümesi olur. Kan testlerinde karaciğer fonksiyon testleri hafif yüksek bulunabilir. Kompanse dönem aylarca, yıllarca devam edebilir. Dekompanse dönem karaciğer yetersizliği bulguları ya da karıniçi damar basıncı artışı ile ortaya çıkabilir. Bunlar ciltte renk değişikliği, lekelenmeler, tırnak değişiklikleri, erkeklerde meme büyümesi, burun kanaması gibi kanamalı durumlar, cinsel fonksiyon bozukluğu, sarılık, karında şişme, bilinç bozukluğu gibi durumlardır.

    Karaciğer Sirozunun Tedavisi

    Hastalığın tedavisi hastalığın sebebine göre değişkenlik gösterir.Viral hepatitlerin takibi ve endikasyon oluştuğunda tedavisi, tüketilen alkol miktarının sınırlandırılması en önemli iki sebebi ortadan kaldıracaktır. Hastalık dekompanse döneme girdiğinde sebep ne olursa olsun tek tedavi şekli karaciğer naklidir.

  • Hepatit b – c ?

    Hepatit b – c ?

    Hepatit B

    Hafif bir hastalıktan ömür boyu süren, siroz ve karaciğer kanserine yol açabilen farklı sonuçları olabilen bir karaciğer hastalığıdır.

    Hepatit B Hepatit B Virüsü (HBV) ile meydana gelir. Hepatit B akut veya kronik olabilir. Kişi HBV ile enfekte olduktan sonra akut HBV enfeksiyonu meydana gelir. Akut HBV enfeksiyonu altı aydan daha uzun sürerse enfeksiyon kronikleşmiş olur. Kronik enfeksiyon genellikle ömür boyu devam eder. Hepatit B den korunmanın en iyi yolu aşılanmaktır. Kronik Hepatit B nasıl tedavi edilir?

    Kronik Hepatit B hastaları bu konuda uzman hekimler tarafından takip edilmelidir. Kronik hepatit B hastaları hastalık gelişimi ve tedavi seçenekleri açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Tüm kronik Hepatit B hastalarında tedavi gerekli değildir. Kronik Hepatit B tedavisi için çok sayıda ilaç seçeneği mevcuttur. Tedavi ile hastalık etkili bir şekilde kontrol altına alınabilmekte ve karaciğer yetmezliği, siroz veya karaciğer kanseri gibi kötü sonuçların oluşması engellenebilmektedir.

    Hepatit C

    Hepatit C Virüs (HCV) enfeksiyonu sonucunda meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır. Hastalık, bir kaç hafta sürebilen hafif bir formdan hayat boyu süren ciddi hastalığa kadar değişen hastalıklara yol açabilir. HCV genellikle kan yoluyla bulaşır. Hepatit C akut veya kronik olabilir. Akut Hepatit C mikroorganizma vücuda girdikten sonraki 6 ay içinde olan kısa süreli bir hastalıktır.

    Kişilerin çoğunda (%75-85) akut Hepatit C enfeksiyonu kronik Hepatit C enfeksiyonuna dönüşür. Kronik Hepatit C hayat boyu devam edebilen, ciddi sağlık sorunlarına (siroz, karaciğer kanseri) ve hatta ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Hepatit C için aşı bulunmamaktadır.

    Kronik hepatit C’nin etkili tedavi seçenekleri mevcuttur.

    REFLÜ

    Mide içeriğinin (asidinin) patolojik şekilde mideden özefagusa (yemek borusuna) doğru geri kaçışı gastroözefageal reflü’dür. Hastalar göğüs kafesinin arkasında yanma(heartburn) şikayeti ile başvurabilirler. Reflü bazen yemek borusunun arkasındaki yanmanın yanı sıra ağza gıdaların ve acı suyun gelmesidir. Reflü, sıklıkla yemeklerden sonra olur. Gastroözefageal reflü hastalığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkça rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde reflü hastalığı bulunmuştur.

    KABIZLIK

    Kabızlık, en sık karşılaşılan sindirim sistemi problemidir. Bağırsak tembelliği, nedeni bilinmeyen, bireysel yatkınlıkla ilişkili bir durum olabileceği gibi; diyabet, hipotiroidi gibi metabolik olayların bir belirtisi veya kolon kanserinin sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca bazı ilaçlar ve nörolojik hastalıklar da kabızlığa neden olabilir. Kabızlık şikayetleri yaşayan kişiler için en kötü senaryo olan kolon kanserinin değerlendirilmesinde kolonoskopi altın standarttır ve erken tedavi şansı sağlayarak hayat kurtarıcı olabilir. Kolon kanserleri genellikle bağırsakta “polip” dediğimiz ve bu aşamada iken çoğunlukla iyi huylu olan küçük et beni gibi kabarıklıklar şeklinde başlar ve yıllar içinde büyüyüp kanserleşirler. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi 50 yaşına gelmiş herkese tarama amaçlı kolonoskopi yapılması, polip tespit edilirse kolonoskopi işlemi sırasında çıkarılarak (polipektomi) kanser gelişiminin önlenmesi ve bulgulara göre belli aralıklarla işlemin tekrarı tüm dünyada kabul edilmiş bir yaklaşımdır. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde daha erken yaşlarda taramaya başlamak gerekir.