Etiket: Hastalık

  • GEBELİĞE HAZIRLIK MUAYENESİ

    GEBELİĞE HAZIRLIK MUAYENESİ

    Günümüzde genellikle planlı programlı gebelikler daha sık görülmeye başlandı. Sağlıklı bir gebelik süreci, sağlıklı bir doğum ve sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek kadar, bebeğin yaşam kalitesinin yüksek olması açısından, gebelik öncesinde yapılması gereken jinekolojik muayene önem taşımaktadır.
    1-) Anamnez:

    Muayene öncesi doktorunuz ile paylaşacağınız bilgiler, yol gösterici olacaktır. Yaşınız, adet düzeniniz, jinekolojik bir hastalık ve ameliyat öyküsü, ne kadar süredir korunmadığınız, daha önce gebelik geçirip geçirmediğiniz, nasıl sonuçlandığı konuları değerlendirilecektir.

    Ayrıca kronik bir hastalığınız (yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, diabet, böbrek hastalıkları, tiroid hastalıkları, kan hastalıkları, psikolojik sorunlar gibi) olup olmadığı, devamlı kullandığınız ilaçlar, ailesel hastalıklarınız, geçirmiş olduğunuz ameliyatlar da bilinmelidir.
    Kişinin beslenme alışkanlıkları, sigara, alkol ve bazı keyif verici madde kullanımı, egzersiz alışkanlığı, çalışma şartları da sorulacaktır.

    2-) Jinekolojik muayene:

    Jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile üreme organlarınızda bir sorun varsa saptanabilir. Enfeksiyon, rahim ağzında yara, polip, myom, yumurtalık kistleri araştırılır.
    1 yıldan daha uzun süre önce smear testi yapıldıysa şayet, tekrardan yapılmalıdır.
    Hastanın tansiyonu ölçülür. Kilo ve boyu değerlendirilir.

    3-) Testler:

    Anne ve baba adaylarının kan grupları öncelik taşır. Anneden tam kan sayımı, tam idrar tahlili, açlık kan şekeri, üre, kreatinin, TSH(Tiroid hormonu) ölçümü yapılabilir. Hepatit B (B tipi sarılık), Hepatit C(C tipi sarılık), HIV (AIDS hastalığı) araştırılır.

    4-) Tedavi:

    Gebelik öncesi jinekolojik enfeksiyonlar varsa tedavi edilir. Ameliyat gerektiren bir durum varsa (myom, yumurtalık kisti) hasta uyarılır. Çünkü özellikle myom ameliyatları sonrası 1 yıl gebelik önerilmez.
    Kronik hastalıklar açısından (diabet, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, kan hastalıkları, tiroid hastalıkları, psikolojik hastalıklar) ilgili uzman doktorlar ile görüşülmesi önerilir.

    5-) Diş bakımı:

    Gebelik öncesi diş kontrolü ve gerekirse tedaviler yapılmalıdır. Gerekli olduğunda gebelik esnasında, ilk üç ay sonrasında, diş röntgeni (karın bölgesi korunarak), diş dolgusu ve diş çekimi yapılabilir. Buna rağmen mümkünse gebelik öncesi ve sonrasında diş tedavisi daha uygundur.

    6-) Aşılar:

    Çocukluk çağı hastalıkları Kızamık, Kızamıkcık, Suçiçeği daha önce geçirilmeyip gebelik esnasında geçirilirse bebekte bazı kalıcı hasarlara yol açabilir. Bu nedenle hastaya sorulmalı ve eğer emin değilse kan testleri ile kontrol edilmelidir. Aşı olmamış veya hastalık geçirmemiş kişilere aşı yapılmalıdır. Aşıdan sonra en az 3 ay gebelik için beklemek gerekir.
    Tetanoz aşısı, hamilelik süresince güvenle yapılabilen bir aşıdır. Gebeliğin 3. ayından sonra uygulanabilir.
    Hepatit B aşısı da gebelik öncesi önerilir.

    7-) Besin desteği:

    Sağlıklı beslenen anne adayının ek vitamin alması gerekli değildir. Ancak beslenmede yeterince Folik asit ve Demir alındığından emin olunmalıdır.

    Folik asit, anne karnında bebeğin kafatası, omurga, beyin ve sinir hücrelerinin gelişimine ve vücutta kan yapımına  olumlu katkıları olan bir B grubu vitamindir. Yeşil yapraklı sebzelerde, karaciğer, böbrek, mercimek, ceviz, fıstık, fındık, tahıllarda bulunur. Yine de gebelik sürecinde vücut ihtiyacı artmaktadır. Gebelik planlayan kadınların birkaç ay öncesinden ek folik asit almasında yarar vardır.Plansız gebeliklerde de öğrenildikten itibaren başlanmalıdır. Gebeliğin 3. ayına kadar devam edilmelidir. Günlük 400 mikrogram yeterlidir.

    Demir de önemli bir mineraldir. Eksikliğinde kansızlık ve anne karnında bebekte gelişme geriliği görülebilir. Demir en çok kırmızı et, karaciğer, sakatatlar ve daha az olarak yumurta sarısı, balık, yeşil yapraklı sebzelerde  bulunur. Bu gıdalar ile birlikte demir emilimini artıran C vitamini içeren sebze ve meyveler de yeterince tüketilmelidir.

    Kalsiyumlu gıdalar yeterince alınmalıdır. Günde 3 su bardağı kadar mümkünse az yağlı süt ayrıca yoğurt veya peynir tüketilmelidir. Laktoz allerjisi varsa, laktozsuz süt ve süt ürünleri tüketilmelidir. Günlük 1000 mg kalsiyum alımı bu şekilde sağlanabilir.

    Taze sebze ve meyveler günlük beslenmede mutlaka yer almalıdır. Protein için et, tavuk, yumurta, süt, balık yemek gerekir. Tabii ki en az 8 bardak su vazgeçilmezdir.
    Omega 3 ve 6 için balık (özellikle somon, ton balığı), sınırlı miktarda ceviz, tuzsuz badem ve kavrulmamış fındık, özellikle çiğ olarak semizotu alınmalıdır.
    Unlu ve şekerli gıdalar sınırlı olarak tüketilmelidir. Bunun yanında tuz miktarı da azaltılmalıdır. Mutlaka yediğimiz gıdaların kalorilerine dikkat etmeliyiz.

    😎 Sigara, alkol ve diğer zararlı maddeler:

    Gebeliğe karar veren bir kadının sigarayı bırakması hem gebelik oluşumu hem de sağlıklı gebelik için gereklidir.
    Sigara içerisindeki maddeler plasentadan direkt olarak bebeğe ulaşmaktadır. Bu nedenle sigara miktarı azaltılarak zararlarından korunulamaz. Aynı zamanda sigara içilen ortamda da bulunmamak gerekir.
    Sigara içen gebelerde
    • Düşük
    • Ölü doğum
    • Erken doğum
    • Düşük doğum ağırlıklı bebekler
    • Erken su kesesi açılması
    • Plasenta sorunları sigara içmeyenlere göre daha sıklıkla görülmektedir.

    Ayrıca doğum sonrası ani bebek ölümleri, bebeklerde astım, bronşit gibi üst solunum yolu enfeksiyonları, ileriki yıllarda öğrenme ve davranış sorunları daha sık görülmektedir.
    Alkol de bir diğer zararlı maddedir. Kişi gebe olduğunun farkına varmadan bebeğin hayati organları gelişmeye başlar. Hem sigara hem de alkol bu gelişimi çok olumsuz etkiler. Alkol alan anne bebeklerinde de düşük, düşük doğum ağırlığı ve zeka geriliğine rastlanmaktadır.
    Uyuşturucu maddelerin hepsi düşüklere ve doğumda bebekte sakatlıklara neden olurlar..

    9-) Kilo kontrolü ve egzersiz:

    Gebelik öncesi hem aşırı zayıflık hem de aşırı şişmanlık tercih edilmez. Genellikle her iki durum da gebe kalmayı zorlaştırabilir. Gebelik oluştuktan sonra da sorunlar yaşanır. Bu nedenle kilo kontrolü önem taşımaktadır. Düzenli egzersiz ve diyet ile ideal kilo sağlanmalıdır.

    10-) Çevresel etkenlerin gözden geçirilmesi:

    Yaşadığımız ve çalıştığımız ortamlarda zarar verebilecek maddelerden uzak durmalıyız. Civa,böcek ilaçları, boya, tiner, kuru temizleme sıvıları gibi kimyasal maddeler ve X-ray, nükleer tedavi cihazları ile çalışan kişilerin gebelik öncesi ve sırasında bunların etkilerinden uzak olabilecek şekilde bölüm değiştirmeleri daha güvenli olacaktır. Çok uzun ve yorucu çalışma şartları da zarar verebilir.
    Evde çok keskin temizleme ürünleri, boya, tiner, hobi amaçlı kullanılan yapıştırıcılardan uzak durulmalıdır. Bulunulan ortamda çok sigara içilmesi uygun değildir. Çok sıcak banyo ve sauna da zararlıdır.

    11-) Gebelik ve doğum için maddi ve manevi hazırlık:

    Çiftler hayatlarındaki çok önemli bir adımı atmaya hazırlanırken buna hem ruhen hem de maddi olarak hazır olmalıdırlar. Böylece hamilelik ve doğum süreci çok daha keyifli yaşanabilir.
    Yukarıda başlıklar altında sıraladığımız bilgiler, kendi tecrübelerimiz eşliğinde oluşturduğumuz tıbbi tavsiyelerdir. Bu hazırlık aşamalarında uzman bir doktor ile işbirliği yapmanızı öneririz.

  • GEBELİKTE TİİROİD BEZİ HASTALIKLARI

    GEBELİKTE TİİROİD BEZİ HASTALIKLARI

       Tiroid hastalıkları yönünden ülkemiz endemik bir bölgedir.Özellikle karadenizli ve karadeniz kökenlilerde  bu hastalık daha sık görülür.Tiroid bezi gırtlağın hemen altında bulunur.Çeşitli sebeplerle büyürse ”Guatr”ismini alır.Guatrın ülkemizde sık görülmesinin en sık nedeni iyot maddesinden eksik beslenmedir.İyot tiroid bezinin çalışması için gereklidir.Vücutta iyot azaldığında tiroid bezi iyodu tutabilmek için büyür.Büyüdüğü için de yeterli hormonu salgılar ve vücutta tiroid hormonu eksikliği görülmez.Tedavisi iyotttan zengin beslenmektir.İyotlu tuzlar önerilir.Kara lahana ,mısır ekmeği gibi tiroid bezini büyüten gıdalar yasaklanır.
      Hipotiroidi tiroid bezinin az çalışmasıdır.Kabızlık, ciltte kuruma,saç dökülmesi,uykuya eğilim,kilo alma gibi belirtileri vardır.Gebelikte tiroid bezinin çalışmaması ve tedavi edilmemesiyle bebekte kretenizm denen zeka geriliğinin ön planda olduğu bir hastalık ortaya çıkar.Bu sebeple ilk muayenede tiroid testleri istenir.Teşhis konursa biran önce tedaviye başlanır.Çünkü çoğu insan tiroid hastası  olduğunu bilmeden yaşar.Bazen de otoimmün sebepli Hashimoto tiroiditi denen bir hastalıkla karşılaşılır.Bu hastalıkta tiroid bezi ultrasonda süngersi bir görünüm arzeder.Ömür boyu tiroid ilacı kullanılması gereken durum budur.
      Hipertiroidi ise tiroid bezinin çok çalışmasıdır.Ciltte aşırı terleme,çarpıntı, kilo kaybına sebep olur.Bebeğe bir zararı yoktur.Yalnız bu belirtiler annenin yaşam kalitesini bozarsa ilaç başlamak gerekir.
       Tiroid bezinde kitle saptanması durumunda gebelikte de biopsi alınır ve incelemeye gönderilir.

  • Dermatolojik hastalıklarda hastaların yanlış bildikleri

    DERMATOLOJİK HASTALIKLARDA HASTALARIN YANLIŞ BİLDİKLERİ

    Alerji, egzema, sedef, vitiligo kelimeleri dermatoloji polikliniklerinde hasta-doktor arasında geçen konuşmalarda sıklıkla kullanılır. Sık kullanılan kelimeler olmalarına rağmen, aslında çoğu kez hastalar doktorun dediğini değil kendi bildiğini düşünür. Çünkü toplumda bazı kelimeler üzerinde edinilmiş yaygın inanışlar vardır. Bu inanışlar kısa sürelerde değiştirilememektedir.

    “Alerji” bir hastalık değildir. Bu terim bir maddeye verilen anormal yanıt anlamında kullanılır. Yani pek çok hastalık içinde yer alabilen tepkidir. Günlük konuşmalarımızda hastalarımız “alerji” oldum dediğinde aslında çok farklı hastalıklar olabiliyor.

    “Alerji” denen hastalıklar arasında:

    • Generalize pruritus(yaygın kaşıntı)
    • Ürtiker (Kurdeşen, dabaz)
    • Kontakt dermatit
    • Strofulus (böcek sokması)
    • Atopik egzema
    • Diğerleri…

    olabilmektedir. Bunların her biri ayrı hastalıklar olmasına rağmen alerji denmektedir. Alerjik göz hastalıklarından tutun solunum yolu hastalıklarına kadar yaygın hastalıklar vardır.

    “Egzema” diye bir hastalık yoktur. Bu başlık altında pek çok hastalık vardır:

    • Atopik egzema
    • Kontakt egzemai
    • Seboreik egzema
    • Kuruluk egzeması
    • Diğerleri

    Bütün bunlar ayrı ayrı hastalıklardır. Her biri ayrı ayrı değerlendirilir.

    “Karaciğer ya da akciğerden kaynaklana deri hastalıkları çok çok nadirdir. Ama nedense her cilt hastalığında “ciğer” suçlanır. Geçmeyen, uzun süren deri hastalıklarında bu inanış yaygındır.

    “Sedef hastalığı geçmez''. Aslında sedef hastalığı tedavi edilen bir hastalıktır. Ama yineleyebilir.

    “Geçmeye, uzun süren hastalıklarda İĞNE(!) tedavisi yapılamalıdır''. Bu da yanlış bir inanıştır. İlaçların ampul, flakon formları sadece hızlı etki başlangıcı yönünden etkilidir. Tabletler, kapsüller ya da krem, merhemler de aynı etkiyi gösterir.

    “Kortizon iğnesi egzemayı(!), alerjiyi(!) bitirir. Kortizonlar doktor kontrolünde dikkatli kullanılması gereken ilaçlardır. Çok ciddi hormonal ve metabolik soruna yol açabilirler.

    “Yağlı yiyecekler, kuruyemiş, yumurta vs. akneyi artırır.” Akne besin ilişkisi her hastada aynı derecede değildir. Çoğu zaman besin kısıtlamasına gerek yoktur.

    Vitiligo halk arasında ala hastalığı olarak bilinmekle beraber yanlış olarak “sedef” diye isimlendirilmektedir. Sedef hastalığı ayrı bir hastalıktır.

    Saçkıran (alopesi areata ) mantar ya da bakteri hastalığı değildir. Bulaşıcı değildir.

    Aslında televizyon, internet ve gazetelerden yaygın olarak verilen sağlık bilgileri fayda yerine zarar verebilmektedir. Hastalarımız yanlış bilgiler edinebilmekte, edindikleri bilgileri yanlış yorumlayabilmektedirler.

  • Ürtiker tedavisi nedir ?

    Ürtiker toplumda kurdeşen ya da dabaz adıyla bilinir. Toplumun %10-20’sinde görülebilen bir hastalıktır. Hastalık deride yoğun kaşıntı, kızarıklık ve kabarıklık atakları ile seyreder. Ürtiker yuvarlak, oval görünümdedir. Bazen büyük plaklar şeklinde de olabilir. Hastaların %40’ında dudak, dil, boğaz, göz kapağı, el, ayak ve genital bölgede renksiz çok belirgin şişlikler (anjioödem) görülür. Bu şişlikler asimetrik olur ve kolayca fark edilir. Ürtiker ve anjioödem 24 saat içinde iz bırakmadan iyileşir takip eden günlerde yeniden çıkabilir. Ürtiker genellikle akşamları olmayı tercih eder. Anjioödem bazı hastalarda ürtiker olmaksızın tek başına ortaya çıkabilir. Ürtiker ve anjioödem atak sıklığı hastaya göre değişkenlik gösterir. Akut ve kronik olmak üzere 2 türü vardır. Hastalık 6 haftadan kısa sürerse akut ürtiker, 6 haftadan uzun sürerse kronik ürtiker adı verilir.

    Ürtiker nedenleri: Enfeksiyonlar, ilaçlar, besinler ürtiker nedeni olabileceği gibi, bazı kronik hastalıklar (heapatit, troidit, hipertroidi, romatizmal ve oto-immün hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları) ile de birlikte görülebilir. Özellikle ürtikerin kronik formunda hiçbir neden saptanamaz. Neden saptanamayan ürtikere türüne idiyopatik ürtiker ismi verilir. Antibiyotikler, özellikle anti-romatizmal özellik taşıyan ağrı kesiciler, MR (manyetik rozenans), BT (bilgisayarlı tomoğrafi)’de kullanılan radyokontrast maddeler ürtikere neden olabilir. Stres, anti-romatizmal ağrı kesiciler, enfeksiyonlar ürtiker ataklarını tetikleyebilir. Basınç, terleme, soğuk ve sıcak gibi bazı fiziksel faktörler de ürtikeri tetikleyebilir. Örneğin iç çamaşır ve çorapların sıktığı alanlarda ürtiker ortaya çıkması basınç ile ilişkilidir. Diğer bir örnek soğuk denize girildiğinde yada vücudun ısınması ile başlayan ürtiker soğuk ve sıcak ile ilişkilidir.

    Bilinenin aksine idiyopatik ürtiker ve anjioödem hava yolunu kapatarak hayati tehlikeye yol açmaz ve bulaşıcı bir hastalık değildir. Fakat kaşıntı ve şişlikler yaşam kalitesini çok düşürür. Hastalar tedavi edilmediği sürece sık acil servise başvururlar. Ürtikerin nedenlerini araştırmak için kan tetkikleri ve alerji deri testi (deri prick testi) yapılır. Kan testleri ve alerji testleri normal saptanırsa idiyopatik ürtiker ve/veya anjioödem teşhisi konur. Ürtikerin nedeni besin ya da ilaç alerjisi olursa bu besin ve ilaçlar kesilince hastalık ilaç tedavisine gerek kalmadan tamamen düzelir. Neden saptanamayan durumlarda hastalık bir süre sonra ilaç tedavisi ile düzelir. Ürtiker tedavi süresi hastaya göre değişir. Tedaviye anti-histaminler ile başlanır, ciddi kronik ürtiker ve anjioödem atakları kısa süreli kortizon tedavisi ile baskılanır. Fakat yan etkileri nedeni ile uzun dönemde kortizon tedavisi verilmez. Anti-histaminlere yanıt alınamaz ise 28 günde bir deri altından yapılan Anti-IgE tedavisi uygulanır. Bu tedavilere de yanıt alınmaz ise daha farklı ilaç tedavilerine geçilir.
    Ürtiker ve anjioödem geçmişte tedavisinde güçlükler yaşanan bir hastalık iken günümüzde tedavi edilemez bir hastalık olmaktan çıkmıştır.

    Sağlıklı günler dilerim….

  • Bağışıklığın mucize formülü

    Bir sıcak bir soğuk kararsız havaların hastalıklara davetiye çıkarabildiği bahar mevsimiyle birlikte bağışıklığı güçlendirmenin en iyi formülü D vitamini deposu güneş..Bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve buna bağlı olarak çok ağır hastalıklara yol açan D vitamini yetersizliğinin en iyi ilacını güneş ışınları. Yağ içerisinde depolanan vitaminlerden birisi olan D vitamini, hücre büyümesi, kemik ve kas gelişiminde, kalsiyum emilimi, iltihaplı hastalıklarla mücadelede ve bağışıklık sisteminde çok önemli rol oynar.

    D vitamini, kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimini sağlar. D vitamini aynı zamanda parathormonun (paratiroid bezleri tarafından salgılanan, kandaki kalsiyum seviyelerinin en önemli düzenleyicisi)salınımını önler. Yine D vitamini birçok hastalık ve kanser türüne karşı koruyucu etkilere sahiptir.

    D vitamin için en iyi ve doğal kaynak güneştir. D vitamininden faydalanabilmek için derinin güneşte 15-30 dakika kadar durması gerekir. Güneş ışınları deri üzerindeki yağları harekete geçirerek daha sonra vücutta emilebilen formda olan vitamini üretir.

    Bahar mevsimindeki kararsız havalar, soğuk algınlığı başta olmak üzere birçok hastalığa davetiye çıkarır. Bu dönemde bağışıklık sistemini güçlü tutmanın en iyi yolu güneşten geçer.

    D vitamini eksikliği hastalıklara yakalanma riskini artırır.Zayıf bünyelerde düşük bir bağışıklığa, kas ve kemiklerde gelişim geriliklerine, saç ve tırnak soruları ile kanser gibi ciddi bir rahatsızlıklara da sebep olan D vitamini yetersizliği kalp krizi ve böbrek taşının da sebepleri arasındadır.

    Genel olarak D vitamini yetersizliği; metabolizmada kemik ve iskelet sistemi rahatsızlıkları olarak kendini gösterir. Özellikle bebeklerde ve çocuklarda görülen bir beslenme yetersizliği hastalığı olan “Rikets” ve onun erişkinlerdeki şekli olan osteomalasi (Kemiklerin yumuşaması ile karekterize bir hastalık) D vitamin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

    D Vitamini bazı kanserlerin, kalp ve diyabet hastalığının gelişimini önler. Tansiyonu dengeler. Depresyondan korur.

    Günlük D vitamin ihtiyacı kadınlarda ve erkeklerde 15 mcg/gündür. En iyi D vitamini kaynağı ise güneş ile D vitamin içeren hayvansal besinlerdir.

    Deniz ürünleri de D vitamin deposudur. Özellikle somon, uskumru, ringa, ton balığı, karides, istiridye, yumurta sarısı, süt ve süt ürünleri, yogurt, peynir, tereyağı, balıkyağı karaciğer D vitamin içeren besinlerdir.

    D vitamininin fazla miktarlarda alınmasının ise metabolizmada toksik etkiye yol açarak, dönüşümü olmayan problemlere sebep olabileceği unutulmamalıdır.

  • Lenfomayı tanıyor muyuz ?

    Lenfoma lenfositlerin oluşturduğu bir kanser tipidir. Lenf dokusunun habis tümörüne verilen genel bir isimdir. Kanser ya normal hücrelerin hızla çoğalması veya normal lenfositlere göre daha uzun süre yaşamaları ile oluşur. Malign lenfoid hücreler de normal lenfositler gibi lenf düğümü, dalak, kemik iliği, kan ve diğer organlarda çoğalır. Lenfoma; Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfoma adı altında iki büyük gruba ayrılır.

    HODGKİN LENFOMA (HL) :

    İlk kez tarif eden Thomas Hodgkin`in adı ile anılan hastalıktır. Hodgkin lenfomanın nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Her yaşta ortaya çıkabilmekle birlikte daha çok genç erişkinlerde görülür. Erkeklerde daha sık ortaya çıkar. Bulaşıcı bir hastalık değildir. Kombine kemoterapi ile şifa elde edilebilen ilk habis hastalıktır.

    HODGKİN DIŞI LENFOMA (HDL) :

    Bu başlık altında lenfatik sistemi etkileyen yakından ilişkili bir grup hastalık toplanır. Bu hastalık anormal B lenfositlerden kaynaklanan B hücreli lenfomalar ve anormal T lenfositlerden kaynaklanan T hücreli lenfomalar olarak 2 gruba ayrılır. B hücreli lenfomalar daha sık ortaya çıkar. Hastalık lenf düğümlerinde, dalak gibi lenfoid dokularda ortaya çıkabilir veya mide, barsak gibi organlardaki lenf dokusundan kaynaklanabilir. Malign lenfoid hücreler kan ve lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer kısımlarına da yayılabilir. Son yıllarda HDL sıklığı artmaktadır, ancak bu artışın nedeni bilinmemektedir.

    Lenf Kanseri, Lenfoma Belirtileri ve Tedavisi

    İlerleyen yaşla birlikte toplumda görülme sıklığı artan lenf kanseri, erkek ve kadınları eşit oranda etkileyen bir hastalıktır. Lenfoma, farklı belirtilerle kendini gösterebilir. Lenfoma belirtileri arasında yer alan; uzun süre geçmeyen grip, astımı anımsatan kuru öksürük, bademciklerden birinin şişmesi mutlaka dikkate alınması gereken noktalardır.

    Lenfoma tedavisinde, son yıllarda artan risk faktörlerine ve hastalığın görülme oranlarındaki yükselişe rağmen, oldukça başarılı sonuçlar alınmaktadır. Lenfoma, ilaçlara ve ilik nakline iyi yanıt veren bir kanser türüdür. Başarı oranları günümüz tedavileri ile bazı lenfoma alt tiplerinde yüzde 90’ların üzerine çıkabilmektedir. Tedaviye yanıt alınamayan durumlarda ise “akıllı ilaç” olarak tabir edilen, yalnızca kanser hücresini hedefleyen özel ilaçların yanı sıra; kök hücre nakli de lenfoma hastalığının kontrolü için önemi seçenekler arasında yer almaktadır.

    Lenf Kanseri Lenfoma Nedir?

    Kan kanserleri, kanın üretildiği yer olan kemik iliğinden kaynaklanan veya kan kaynaklı bütün kanserlerle eş anlamlı olarak kullanılan bir ifadedir. Lenfoma kan kanserlerinin yüzde 50’sini oluşturmaktadır. Lenfoma; Hodgkin Lenfoma ve Non Hodgkin Lenfoma adında ikiye ayrılır. Non Hodgkin Lenfomalar diğerine göre yaklaşık 8 kat daha fazla görülmektedir.

    Lenfoma kanserinin iki önemli çeşidinin de alt tipleri bulunmaktadır. Non Hodgkin lenfomanın en az 40-50 alt tipi vardır. Hodgkin lenfomanın ise 6-8 alt tipinden söz edilebilir. Bunların hepsinin klinik seyirleri, tedaviye cevapları, tedavilerinde kullanılan ilaçlar birbirinden farklıdır. Bu nedenle lenfoma teşhisi konulduktan sonra hastalığın hangi alt tip olduğunun da doğru bir şekilde saptanması gerekir. Bu doğrultuda lenfoma tedavisinde en iyi hastane arayışı oldukça önemli hale gelir. Deneyimli ve uzman kadrolara sahip onkoloji merkezlerine sahip olan hastaneler tercih edilmelidir.

    Lenf Kanseri Lenfoma Belirtileri :

    Lenfoma belirtisi deyince ilk akla gelen, genellikle hastanın vücudunda büyüyen bir kitleyi fark etmiş olmasıdır. Bu kitle bazı bölgelere basınç yapabilir. Lenf kanseri, kendini klinik belirti olarak daha çok “lenf bezi” denilen bezelerin patolojik olarak büyümesiyle gösterir. Çünkü tümör kitlesinin büyüdüğü yer, ağırlıklı olarak lenf bezleridir. Bu yüzden de hastaların çok büyük bir kısmı boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde lenf bezlerinin büyüdüğünü fark ederek hastaneye gelir. Lenfoma belirtilerinden biri de hastanın bağışıklık sistemi yeterli çalışmadığı için grip benzeri bulgular gösterebilmesidir. Grip, başlangıcından itibaren en fazla bir hafta içinde iyileşmesi beklenen bir hastalıktır. Bunun yanı sıra sinüzit, akciğer enfeksiyonları oluştuğunda ise süre uzayabilir. Ancak haftalarca süren ve enfeksiyon tablosunun ağırlaşması gibi durumlar görülüyorsa mutlaka bir uzman görüşü alınmalıdır.

    İlk şikayet çoğu kez boyunda ortaya çıkan ağrısız bir şişliğin fark edilmesi şeklindedir. Hodgkin lenfomada bu şişlik özellikle solda köprücük kemiği üzerinde yerleşimlidir. Koltuk altı ve kasıktaki lenf düğümü bölgelerinde de büyüme olabilir. Az sayıda hastada ise lenf düğümü büyümesinin yaygın olduğu görülür. Göğüs kafesi içinde ya da karın boşluğu içindeki lenf düğümlerinde de büyüme olabilir. Bunlar bası nedeni olacak büyük kitleler oluşturuyorsa nefes darlığı, yüzde ve boyunda şişme ya da karında şişlik, ele gelen kitle, karın ağrısı olması gibi şikayetlere yol açarlar. Fizik muayenede karaciğer ya da dalak büyüklüğü saptanabilir. Hastalık lenf düğümü dışındaki dokuları da tutabilir. Akciğer, karaciğer, kemik, kemik iliği tutulumu en sık lenf düğümü dışı tutulum yerleridir. Lenf düğümü dışı tutulum olması ekstranodal hastalık olarak adlandırılır. Başlangıçta vakaların % 5- 10 unda ekstranodal tutulum olabilir. Hastaların bir kısmında lenfomaya bağlı olarak ortaya çıkan ve sistemik semptomlar olarak değerlendirilen bulgular olabilir. Bunlar ateş, gece terlemesi, son 6 ayda vücut ağırlığının % 10 undan fazla kilo kaybı olmasıdır. Ateşin nedeni bir infeksiyon değildir. Sistemik semptomlar bu hastalıklara özgü değildir. Hodgkin lenfomada kaşıntı da olabilir. Hodgkin lenfomada hasta alkol alınınca büyümüş lenf düğümlerinde ağrı olduğunun ifade edebilir. Bademciklerin tutulumu Hodgkin dışı lenfomada daha sık olmaktadır. Lenfomalı hastaların az bir kısmında fizik muayenede büyümüş bir lenfadenomegali bulunmaz.

    Lenfomanın belirtileri; alerjik öksürük, astım atakları ve sinüzit şeklinde de ortaya çıkabilir. Çünkü lenfomadaki belirti ve bulguların hiçbiri, yalnızca hastalığa özgü değildir. Birçok başka hastalıkta da aynı belirtiler olabilir. Bazen lenf kanserinin belirtisi kendisini romatizmal hastalıklara benzer şekilde de gösterebilir. Hasta romatizmal hastalık şikayetleri hastaneye başvurabilir ve yapılan araştırmalar ile durum ortaya çıkabilir. Kısaca lenfoma, her hastalığı taklit edebilmektedir. Bu nedenle lenfoma belirtileri önemsenmelidir.

    Lenf kanseri belirtilerinden biri de bademciklerin her ikisinin de şişmesinden çok ikisinden birinin büyümesidir. Asimetrik bir büyümenin lenfoma olma riski daha yüksektir. Bademcik aslında lenfoid bir dokudur. Lenf bezi gibi o da ağzın iç kısmında, boğaz bölümünde yer alan lenfoid doku ve bu sistemin bir organıdır. Orada o bölgeyi tutup büyümeye yol açabilir. Bademciklerin büyümesi öncelikle bir enfeksiyonu düşündürdüğü için hastaya enfeksiyon tedavisi verilmektedir. Beklenen, örneğin 10 günlük bir süreçte ilaç kullanıldığı halde herhangi bir iyileşme görülmüyorsa, o zaman altta yatan başka nedenler araştırılmalıdır.

    LENFOMANIN KESİN TEŞHİSİ BİYOPSİ :

    Bazı lenfoma çeşitleri çok hızlı ve agresif bir karakter gösterirken, bazıları da yıllarca süren sessiz ve yavaş bir seyir (indolent) sergilerler. Yavaş seyir gösteren lenfomalar zaman içinde karakter değiştirebilir, daha hızlı bir klinik izleyebilir. Lenfoma tanısı esas olarak hastalıklı dokunun çıkartılması ve patolojik olarak incelenmesi ile konur. Kan tetkikleri veya görüntüleme yöntemleri lenfoma tanısını koyduramazlar fakat hastalığın karakteri ve vücutta yayılımı hakkında detaylı bilgi verirler.”

    KEMOTERAPİ VE KÖK HÜCRE NAKLİ İLE TEDAVİ :

    Lenfomanın tedavisinde kemoterapi ve kök hücre nakli gibi yöntemler kullanılıyor. Tedavi yöntemleri çeşitlerine göre farklılık göstermekle birlikte lenfoma tedavisi mümkün olan bir hastalık. Ancak her hastalıkta olduğu gibi erken teşhis lenfoma tedavisinde de büyük önem taşıyor. Hodgkin lenfomaların 1. ve 2. evresinde 5 yıllık sağlıklı yaşam süresi yüzde 80, 3. ve 4. evrede ise yüzde 60 civarında. Non-hodgkin lenfomalarda ise kurtuluş oranları hastalığın çeşidine göre değişiyor ve yüzde 60’a yakını tamamen kurtulabiliyor. Tedaviye yanıtsız hastaların ise yüzde 30’a yakını yüksek doz kemoterapi ve hastanın kendisinden toplanan kök hücre nakliyle kurtulabiliyor. Ayrıca son 10 yılda geliştirilen birçok yeni ilaç sayesinde tedavinin başarısında gelecek vadeden sonuçlar bekleniyor.

  • Kan kanserlerini tanıyor muyuz ?

    Hematolojik kanserlerde son yıllarda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Bu gelişmeler, kan kanserlerinin biyolojik özelliklerini daha iyi anlamamızı, tanıdaki gelişmeleri ve tedavideki başarıyı kapsıyor. Hematolojide çok sayıda yeni ilaç klinik çalışmalarda etkinliklerini gösterdi. Bir çok yeni ilaç grubu da son yıllarda ruhsat aldı. Yeni ilaçlar arasında, etki tarzı çok ilginç olan hedef odaklı çeşitli ilaçlar da yer alıyor.

    LENFOMA

    Hematolojide en sık görülen kanserler, lenf düğümü kanseri olan lenfomalardır. Bu hastalıkları Hodgkin lenfoma ve Hodgkin dışı lenfomalar olarak iki büyük gruba ayırıyoruz. Hodgkin dışı lenfomalar, çok sayıda, değişik biyolojisi ve süreçleri olan, tedavileri günümüzde tamamen farklılaşmış, özellikler kazanmış hastalıkların toplandıkları bir havuz oluşturuyor.

    MULTIPLE MYELOM ve LÖSEMİ

    Sıklık açısından lenfomalardan sonra gelen hastalık da kemik iliğinde ve kemiklerde görülen multipl miyelom adlı hastalıktır. Diğer sık görülen kan kanseri tipleri ise beyaz kan hücrelerinin lösemi denilen hastalıklarıdır. Bunları akut lösemiler (akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi) ve kronik lösemiler (kronik miyeloid lösemi ve kronik lenfositik lösemi) diye farklı gruplara ayırıyoruz. Miyelodisplastik sendromda, daha çok yaşlı insanlarda görülen, kandaki hücre sayılarının azalması ile farkedilen hastalıklardır. Bir diğer grup ise miyeloproliferatif hastalıklar olup bu hastalıklar kendilerini genellikle kandaki hücre sayılarının artması ile gösterirler. Bunların yanında, kanser olmasa dahi çok ciddi olan hastalıklar da var, mesela aplastik anemi denilen, kemik iliğinin kan hücrelerini imal edememesinden kaynaklanan bir hastalık. Bağışıklık sistemini etkileyen kan hastalıkları da önemli hastalıklar arasında yer almaktadır.

  • Ankilozan spondilit sinsi ilerliyor

    Özellikle omurgayı etkileyen kronik, ilerleyici, ağrılı sebebi bilinmeyen romatizmal bir hastalık olan Ankilozan spondilitin nedenleri, belirtileri ve tedavisi hakkında bilinmesi gerekenleri şöyle anlatabilirim. Öncelikle;

    Ankilozan Spondilit Nedir?

    Ankilozan spondilit (AS), çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkan ve esas olarak omurgayı ve omurganın son kısmı ile leğen kemikleri arasında yer alan sakroiliyak eklemleri etkileyen inflamatuvar (iltihaplı) bir romatizmadır.

    Görülme sıklığı genellikle % 0.1-1.4 arasında değişir. Ülkemizdeki her 1.000 kişiden 5’inde (%0.5 sıklıkta) AS olduğu tahmin edilmektedir

    AS’nin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak hastalığın ortaya çıkışında genetiğin önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. AS’li çoğu hasta HLA-B27 olarak adlandırılan bir gene sahiptir. AS’ye genetik olarak yatkın kişilerde çevresel bir faktörün tetikleyici etkisiyle bağışıklık sisteminin aşırı miktarda çalışması ve vücudun kendisine zarar vermesi sonucunda hastalık ortaya çıkabilmektedir.

    Hastalığın Belirtileri Nelerdir?

    Bu hastalığın en önemli belirtisi inflamatuar karakterde bel ağrısıdır. Bu ağrının özellikleri şöyledir:

    Kırk yaştan önce başlaması,

    Sinsi başlangıç göstermesi,

    Üç ay veya daha uzun sürmesi,

    Dinlenmeyle, özellikle gecenin 2. yarısında veya sabaha karşı ortaya çıkması ve hareketle azalması,

    Yarım saatten daha uzun süren sabah tutukluğunun/katılığının olması,

    Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) olarak bilinen kortizon olmayan anti-inflamatuvar ilaçlara çok iyi yanıt vermesidir.

    Ankilozan Spondilitin Vücutta Etki Mekanizması

    AS’de kas-iskelet sistemindeki belirtiler dışında;

    Tekrarlayıcı ön üveit atakları (gözde kızarıklık ve ağrı),

    Ağız içerisinde aftlar (ortası beyaz kenarı kızarık ufak yaralar),

    Çeşitli deri bulguları (sedef, eritema nodosum),

    İltihaplı bağırsak hastalığı (Crohn hastalığı veya ülseratif kolit) nedeniyle uzun süren kanlı ishal ve karın ağrısı gelişebilir.

    Çok nadiren aort (en büyük atardamar) kapağında inflamasyon ve aort yetmezliği ve kalpte iletim bozuklukları ortaya çıkabilir.

    Merhum Mete Işıkara’nın da hastalığı olarak bildiğimiz bu hastalıkta tedavi yaklaşımı nasıl olmalıdır?

    AS, ömür boyu devam eden bir hastalıktır. Kesin tedavisi yoktur ama eldeki tedavi seçenekleri ve düzenli egzersizlerle çoğu hastada iyi bir yaşam kalitesi sağlanır.

    İlaç Tedavisi

    Nonsteroid Antiinflamatuvar İlaçlar Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) Çeşitli kas iskelet sistemi hastalıklarında kullanılan kortizon olmayan anti-inflamatuvar ilaçlardır (indometazin, diklofenak, naproksen, etodolak, meloksikam vb). Halk arasında yaygın olarak ağrı kesici olarak bilinen bu ilaçlar yalnız ağrıyı ve tutukluğu gidermekle kalmaz, aynı zamanda romatizmal inflamasyonu (iltihabı) da baskılarlar; hastaların %60-70’inde oldukça etkili olurlar. Bu ilaçlara karşı yanıtsızlık olduğu sonucuna varmadan önce, en az 2 veya 3 farklı NSAİ ilacı, en az 3-7 gün süreyle ve tolere edilebilen anti-inflamatuvar dozda (yüksek dozda) kullanmak gerekir. Önemli bir başka konu da; yakınmalar devam ettiği sürece bu ilaçları kullanma gerekliliğidir. Bu süre hastalığın durumuna göre farklılıklar gösterebilmektedir. Öte yandan son yıllarda yapılan sınırlı sayıdaki araştırmanın sonuçları, bu ilaçların hastalığın ilerleyişini yavaşlatabileceğine işaret etmektedir

    Hastalık Modifiye Edici (2. Grup) İlaçlar

    Periferik eklemlerde artriti(şişlik) olanlarda veya etkin dozda ve yeterli sürede NSAİİ tedavisine yanıt vermeyen omurga ve sakroiliyak eklem tutulumlu hastalarda ya da iltihaplı bağırsak hastalığı, sedef romatizması olanlarda; salazopirin ve haftalık düşük doz metotreksat gibi hastalık modifiye edici ilaçlar kullanılabilir.

    Biyolojik Tedaviler:

    Son zamanlarda tedaviye giren biyolojik ilaçlar içinde yer alan TNF blokerleri (adalimumab, etanersept, infliksimab, golimumab ve sekukinumab), AS tedavisinde son derece etkili olan ilaçlardır. Biyolojik tedaviler hastalık aktivitesinin baskılanmasında, fonksiyonel durumun ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesinde çok etkili ilaçlardır. Etkin dozda ve yeterli sürede NSAİİ tedavisine yanıt vermeyen AS’li hastalarda kullanılırlar. Periferik artriti olan hastalarda biyolojik tedavi öncesi genellikle salazopirin ve metotreksat gibi ilaçlar denenir. Biyolojik ilaçların kullanımı sırasında infeksiyonlara, özellikle tüberküloza yatkınlık artabilir. Bu nedenle bu ilaçların, sadece gereken durumlarda ve dikkatli bir şekilde kullanılmaları gerekir. Biyolojik ilaçlarla tedavi öncesi akciğer grafisi çekilmesi ve tüberkülin deri testi yapılması gerekmektedir. Bu şekilde değerlendirilen ve gerektiğinde koruyucu tedavi uygulanan hastalarda tüberküloz riskinden korunma sağlanmaktadır.

    Ankilozan Spondilitte egzersiz tedavinin en önemli parçalarından biridir. Düzenli olarak yapıldığında hareket kısıtlılığının gelişmesini yavaşlatır ve postürün korunmasına yardım eder. NSAİİ’ler ağrıyı ve hareket kısıtlılığını azaltarak, günlük egzersizlerin daha rahat yapılmasını sağlar.

    Bu hastalıkta cerrahinin yerini şöyle açıklayabilirim; ciddi seyirli AS’de, özellikle kalça ve diz gibi büyük eklemlerde protez gerekebilir. Omurganın ileri düzeydeki öne doğru eğilmelerinde, cerrahi düzeltme gerekebilir ama riskli olması nedeniyle sadece bazı hastalarda uygulanabilmektedir.

    Ağrılı bir hastalık genellikle başka hastalıklarla karıştırılmaktadır. Hastaların çoğunda ilk başvuru yakınması olan inflamatuvar bel ağrısının tanınması, AS tanısındaki en önemli ipucudur. Bel ağrısı, en sık doktora başvuru nedenlerinden biridir; sıklıkla birkaç gün içerisinde düzelebilen mekanik nedenlerden kaynaklanır. Ancak çoğu kez gereksiz yere çekilen bel MR’ları hastaların yanlışlıkla “bel fıtığı tanısı almalarına neden olmaktadır. Çünkü, bel fıtığı olmayan kişilerde çekilen bel MR’larının önemli bir bölümünde bile bel fıtığı ile uyumlu görünümler saptanabilmektedir. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz özellikte yani; genç yaşta başlayan, 3 aydan uzun süren, sabahları daha kötüleşen, sabahları tutukluk yapan bel ağrısı varsa bir Romatoloji uzmanına muayene olmakta fayda var.

    Hastalar yaşam kalitelerini arttırmaları için, düzenli doktor kontrolüne giderek uygun tedavinin alınması, egzersizleri aksatmadan düzenli yapılması ve son olarak sigara içilmemesini öneririz.

  • Otoimmün hepatit

    Otoimmün hepatit tüm yaşlarda, her iki cinsiyette ve tüm etnik gruplarda görülebilen romatizmal bir karaciğer hastalığıdır. Tedavi edilmediği taktirde siroz denilen ileri düzey karaciğer hasarı ve ölüme kadar götüren bir seyir gösterebilir.

    Otoimmün hepatit hastalarının herhangi bir şikayetleri olmayabileceği gibi halsizlik, genel hastalık hali, sağ üst karın ağrısı, bitkinlik, yorgunluk, kilo kaybı, bulantı, kaşıntı, sarılık, ve eklem ağrıları gibi uzunca yıllardır devam eden şikayetleri olabilmektedir.

    Otoimmün hepatit hastaları herhangi bir klinik bulgu vermeyebileceği gibi ciddi karaciğer yetmezliği gibi bir bulguyla da başvurabilirler. Bazı hastalarda başvuru anında siroz denilen ileri düzey karaciğer hasarı oluşmuş olabilir. Bazı akut başlangıçlı Otoimmün hepatit hastalarında immünglobulin düzeylerinin normal, ANA ve SMA gibi antikorların negatif olabileceği unutulmamalıdır. Bu tür hastalarda geciken tanı ve tedavinin hastada ileri düzey karaciğer hasarı oluşturabileceği bilinmelidir.

    Hastalığın tanısında karaciğer biyopsisi yapılmalıdır. Ayrıca Otoimmün hepatit hastalarında tanıyı koymak ve hastalığın alt tiplerini belirlemek için kan tetkiklerinde ANA, SMA, SLA/LP, LKM-1, LC-1, LKM-3, p-ANCA, Ro52 gibi antikorlardan yararlanılır. Bu antikorlar başlangıçta negatif olup hastalığın seyrinde pozitif olabilmektedir.

    Otoimmün hepatit hastalığında siroz gelişirse karaciğer kanseri riski artmıştır. Bundan dolayı bu hastaların karaciğer kanserinin erken teşhis ve tedavisi için yakın kontrol altında olmaları gerekmektedir. Bu hastalarda 6 ayda bir ultrason kontrolü uygundur.

    Otoimmün hepatit hastalarının diğer karaciğer hastalıkları ile birlikte olabilmektedir. Kolestatik faktörleri olan hastalarda AMA ve kolanjiografinin planlanması gerekir.

    Otoimmün hepatit hastalığının bazı viral enfeksiyonlardan sonra ortaya çıktığı bilinmektedir. Hepatit A, EBV, HH-6 ve kızamık gibi viral enfeksiyonlar sonrası uzamış hepatitlerde akılda Otoimmün hepatit tutulmalıdır.

    Bazı ilaçların ve bitkisel desteklerin kullanımından sonra Otoimmün hepatit gelişebilmektedir.

    Hastalarda veya birinci dereceden yakınlarında diğer otoimmün romatizmal hastalıklara sık rastlanmaktadır. Otoimmün hepatit; haşimato hastalığı, graves hastalığı, vitiligo, romatoit artrit, tip-1 diyabet, iltihabi bağırsak hastalıkları, sedef, SLE, çölyak hastalığı, mononörit, polimyozit, hemolitik anemi ve üveit gibi hastalıklarla birlikte bulunabilmektedir.

    Uzun süreli immünsupresan tedavi alan Otoimmün hepatit hastalarında cilt kanserleri açısında takiplerinin yapılması ve ultraviyole korunmalarının planlanması gerekmektedir.

    Otoimmün hepatit hastalarında serum IgG düzeyleri hastalık aktivitesi ile paralel seyretmektedir. Hastalarda tam biyokimyasal iyilik hali var demek için serum AST, ALT ve IgG düzeylerinin normal sınırlarda olması gerekmektedir. Bahsedilen değerlerin normal olmasına rağmen karaciğerde hastalık aktivitesinin halen devam edebileceği unutulmamalıdır.

  • Otoimmun hastalığı olan bireyler dikkat

    Sahip olduğumuz hücreler kendi içlerinde özel bir iletişim yolu ile anlaşmakta ve yaşamını sürdürmektedir. Vücuda alınan yararlı gıdalar ve zararlı gıdalar da aynı şekilde hücreler tarafından tanınarak; eğer yarar verecekse dost ,zarar verecekse düşman olarak algılanır. Düşman olarak algılanan gruba saldırıya geçerek kendi bütünlüğünü korur. Ancak bazı kişilerde bu durum farklı işleyebilir. Genetik, çevresel, mikrobik ve diyetetik faktörlerin etkisiyle normalde reaksiyon oluşturulmayacak durumlarda hücreler düşman olarak algılar ve saldırıya geçer. Bağışıklık sistemi bu hücrelere karşı antikorlar oluşturur.

    Bu durumda biz otoimmun hastalıklardan bahsederiz. Bu hastalıklarda hedef organa göre hastalık adı değişir. Çölyak hastalığı, iltihabı bağırsak hastalığı, otoimmun karaciğer hastalığı, primer biliyer siroz, otoimmun pankreatit, otoimmun gastrit, sindirim sisteminde görülen otoimmun hastalıklara örnektir. Bunun dışında Tip 1 diyabet, hashımato tiroiditi, romatoid artrit, sistemik lupus, psöriazis gibi birçok organ ve sistemi tutan otoimmun hastalık mevcuttur. Maalesef ki otoimmun hastalıklardan biri görüldüğünde diğerlerinin de görülme sıklığı o birey için artış göstermektedir.