Etiket: Hastalığı

  • Sağlıklı çocuk aşılaması; aşı takvimi

    Bebeklik dönemi, insanoğlunun en savunmasız dönemidir. Bağışıklık sistemi henüz yeterince oluşmamıştır. Dışardan gelecek tüm mikroplara açıktır. İşte doğada bu dengeyi sağlamak için, hamilelik döneminde anneden bebeğe geçen, “antikor” denen koruyucu maddeler, özellikle ilk 6 ayda daha etkindir. Bebeği pek çok çocukluk çağı hastalığına karşı korur. Bir yandan da anne sütü ile devamlı desteklenir; böylece ilk aylarda bir koruyucu duvar oluşur. Bebek büyüdükçe, bu koruyucu maddeler ömrünü tamamlayarak gittikçe azalır. Bu sırada da bebeğin kendi bağışıklık sistemi gelişmeye başlar, aktif olarak kendini savunmaya çalışır.

    Çevremizde çok çeşitli mikroplar vardır. Nezle, grip yaparlar, boğaz, kulak, bronş, idrar yolu gibi çeşitli organlarda hastalıklar yaparlar. Bir de sadece özel bazı hastalıkları yapan özel mikroplar vardır. Örneğin; kızamık mikrobu; sadece kızamık enfeksiyonu yapar. Tüberküloz mikrobu, tüberküloz (verem) yapar. İşte bu özel mikroplara karşı bebeklerin önceden koruyucu madde (antikor) geliştirme şansı çok zayıftır. Korunmasız bebeğe bu ve benzeri özel mikroplar bulaştığı zaman, bazen sakat bırakma, ölüm gibi çok kötü sonuçlanabilen hastalıkları oluşturur. Doğal yolla vücuda girince böyle ciddi riskler oluşturan bu mikroplara karşı önceden savunma gelişirse, mikrop vücuda girer girmez engellenir ve hastalık yapması önlenir. Aşının temel mantığı budur.

    Bazı aşılarda mikroplar canlıdır, ama hastalık yapamayacak gibi engellenmiştir. Bazen mikroplar öldürülmüştür, bazen de bu mikropların kendisi değil de salgıları veya ürettiği toksin (zehir) aşı olarak kullanılır. Belli dozlarda belli zamanlarda vücuda verilen bu maddeler, bağışıklık sistemini o mikrobu tanımasını sağlar. Böylece hastalık yapabilecek gerçek mikropla karşılaşıldığında, buna önceden hazır olan bağışıklık sistemi, o mikrobu hemen yok eder, hastalık olmaz.

    Her hastalığın risk dönemi farklıdır. Bu nedenle doğumdan itibaren belli bir program dahilinde aşılamanın başlaması gerekir. Her aşının maksimum koruma sağlaması için hangi dozda ve kaç kez tekrar edileceği, ne zaman yapılacağı bellidir. Aşılama takvimi ve hangi aşıların yapılacağı, temel bir program şeklindendir. Ancak ülkelere göre bazı farklılıklar söz konusudur. Sadece tropikal bölgede görülen bir hastalığın aşısı, ancak oralara gidilecekse özel olarak yapılabilir. Aşılama programları, zaman içinde de değişiklik gösterir. Eskiden zorunlu olarak herkese yapılan çiçek hastalığı aşısı, artık kalktı. Çünkü bu hastalık dünyadan yok edildi. Aynı şekilde çocuk felci hastalığının da aşılama yolu ile yeryüzünden silinmesi için çalışmalar sürmektedir. Kızamık hastalığı eskiden daha yaygınken, bebekler 9. ayda aşılanırdı. Şimdi daha iyi kontrol altına alındığı için 1 yaşında kızamık-kızamıkçık-kabakulak karma aşısı şeklinde yapılıyor. Bazı aşılar da zorunlu olarak, devlet eliyle, resmi sağlık kurumlarında yapılırken, bazıları isteğe bağlı olarak yapılıyor. Örneğin, rotavirüs (ishal) aşısı, HPV (genital kanser) aşısı gibi aşılar ülkemizde isteğe bağlı aşılardır. Zaman içinde değişiklikler olabilir. Yakın zaman önceye kadar isteğe bağlı olarak yapılan pnömokok (zatürre) aşısı, artık devletin sağlık kurumlarında uygulanan zorunlu aşılar grubuna alınmıştır. Son bilimsel gelişmeler ışığında ülkemizde uygulanan aşılama takvimi aşağıda görülmektedir. Her zaman için temel prensip; hastalık olduktan sonra tedavi etmek önemli; ama olmaması için gereken önlemleri almak daha önemlidir. Çocukların aşıları ihmal edilmemelidir.

  • Alerji aşısı

    Allerjik hastalıklar, çoğu zaman uzun süreli tedavi gerektirir. Her zaman da kesin çözüme ulaşmayabilir. Çözüm şansını artırmak için en uygun tedavi yaklaşımının yapılması gerekir.

    Allerji tedavisinde olmazsa olmaz olan sakınmadır. Allerjiye yol açan tetikleyicilerden olabildiğince sakınmak gerekir. Örneğin; elmaya alerjiniz varsa, elma yemeyeceksiniz. Ama sakınma her zaman bu kadar kolay değildir. Örneğin; ev tozu akarlarından sakınmak çok zordur. Ama yine de bir miktar sakınmak mümkündür. Daha önceki yazılarımda bu konuya ayrıntılı değinmiştim.

    Tedavinin ikinci parçası; ilaç tedavisidir. Allerjik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar; bir kısmı koruyucu veya tedavi edici, bir kısmı rahatlatıcı ilaçlardır. Hastalığın cinsine, şiddetine göre en uygun ilaç grupları, en uygun dozlarda ayarlanarak kullanılır. Hastanın durumu da değişken olduğu için ilaçların belli aralıklarla düzenlenmesi gerekir. İlaç dozu artırılabilir, azaltılabilir, kesilebilir, yeni ilaç eklenebilir. Bütün bunlar, hastalığın derecesiyle orantılıdır. Bu nedenle de şikayet olmasa bile belli aralıklarla kontrole götürüp ilaç ayarlaması yapılması gerekir.

    Bir diğer tedavi de allerji aşısıdır. Hastalığın doğal seyrini iyileştirme, veya alerjik nezlenin astıma dönmesini önleme gibi etkileri vardır. Burada temel mekanizma; aynen çocukluk çağı kızamık, kabakulak gibi bulaşıcı hastalıklarında olduğu gibi; alerjen maddeyi vücuda tanıtım buna direnç elde etme amacını taşır. Aşı tedavisi her allerji hastasına uygulanmaz. Bunun da belli kuralları vardır.

    Mutlaka seçici olarak inhalan alerjisi olmalıdır. (Yani nefes yolu ile vücuda giren ve hastalığı tetikleyen ev tozu akarı ya da polen duyarlılığı olmalı). Çünkü bu alerjenlerden tamamen sakınarak korunmak mümkün değil. Hiç olmazsa nefesle vücuda giren maddelerin zarar vermesini önlemeli.

    Çocuk ideal olarak 6 yaş ve üstünde olmalı. Çok özel durumlarda daha aşağı yaşlarda da aşı düşünülebilir.

    Aşıya başlama kararını aile ile birlikte mutlaka ÇOCUK ALLERJİ UZMANI vermeli; aşı plan ve programını bu hekim yapmalı. Daha sonra yolunda giden, planı belli aşının uygulaması, çocuk hekiminin, aile hekiminin izleminde olabilir. Yine de en çok 6 ay aralarla çocuk allerji uzmanı hekim çocuğu ve aşıyı denetlemeli, kontrol etmeli.

    Aşı yapılan çocuk, allerji uzmanı hekimin gerekli gördüğü diğer allerji tedavisi ilaçlarını da düzenli kullanmalı. Aşı uygulama, saklama kurallarını iyi bilmeli; en ufak bir tereddütte yanlış bir şey yapmadan hemen allerji uzmanı hekimle temasa geçmelidir.

    Aşı ortalama 3-4 yıl süren bir tedavi sürecidir. Öyle sanıldığı gibi 1 doz aşı olsun, iyileşsin olmaz. Aşıya başlama kararı vermeden önce aşı ile ilgili her türlü soru, kullanımı ile ilgili her türlü bilgi alınmalı, hekimle uzun uzun değerlendirilmedir. Bu aşamada iğne mi yoksa dil altı damla aşısı mı yapılacağı da artı ve eksileri ile değerlendirilerek karar verilmelidir.

    Aşı yapmaya başlayınca hemen hastalığın silineceği beklenmemelidir. Aşının olumlu etkisi ancak 6 ayda başlar, 1 yılda maksimuma ulaşır. Zaten 1. Yılın sonunda aşıya rağmen bir şey değişmemişse, hekimle birlikte değerlendirilerek 4 yıla uzatmadan aşı kesilebilir. Çünkü aşının fayda etme oranı kişiden kişiye değişir. Hastalığı silip atacak diye bir garantisi de yoktur.

    Aşı; bütün alerjik hastalıklarda kullanılacak bir tedavi değildir. En etkili olduğu alerjik hastalıklar; arı sokması alerjisi, astım ve alerjik nezledir. Egzema (atopik dermatit) ve bazen besin alerjisi tedavisinde de kullanılabilir. Astım çok ağırsa, önce ilaçla tedavi başlanıp, uygun olduğunda aşı eklenir. Ama korunma önlemleri ve ilaç tedavisine de devam edilir.

  • Henoch – schöenlein purpurası (hsp)

    Çocukluk yaş grubunda en sık görülen vaskulit HSP denen vaskulitik hastalık olup sonbahar ve ilkbaharda görülme sıklığı artmaktadır. Bu yazıda kısaca hastalık hakkında soru cevap şeklinde bilgilendirme yapmayı amaçladım.

    HSP Nedir?

    Henoch-Shöenlein purpurasi (HSP), küçük kan damarlarinin (kapillerlerin) iltihabiyla giden bir hastaliktir. Bu iltihap, vaskülit olarak adlandirilir ve genellikle deri, bagirsak ve böbreklerdeki küçük kan damarlarini etkiler. Bu iltihaplanmis kan damarlari deri içine kanayarak purpura dedigimiz koyu kirmizi ya da mor renkteki döküntülere yol açabilir. Ayni zamanda ince bagirsaklar ya da böbrekler içine kanayip, diski ve idrarda kan çikmasina (hematüri) neden olabilir.
    Dr.Henoch ve Dr.Schoenlein hastaligi yüz yildan uzun bir zaman önce ayri ayri tanimlamislardir.

    Ne kadar sıktır?

    HSP çocukluk çaginin sik görülen bir hastaligi olmamakla birlikte, 5 ila 15 yas arasi çocuklarda en sik görülen sistemik vaskülittir. Erkek çocuklarda kizlara oranla daha siktir (2:1). Hastaligin tercih ettigi bir etnik gurup ya da cografik dagilim söz konusu degildir. Avrupa ya da kuzey yarikürede görülen olgularin büyük çogunlugu kisin ortaya çikar fakat sonbahar ve ilkbaharda da bazi olgular görülebilmektedir.

    Hastalığın nedenleri nelerdir?

    HSP’nin nedenini bilinmemektedir. Mikroplarin (virüs ve bakteriler gibi) hastalik için önemli bir tetikleyici faktör oldugu düsünülmektedir, çünkü siklikla bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben ortaya çikar. Ne var ki HSP, ilaç alimi, böcek isirigi, soguga maruz kalma, kimyasal toksinler ve bazi besin allerjenlerinin alinmasindan sonra da ortaya çikabilmektedir. Bu nedenlerden dolayi, önceleri HSP’nin bütün bu ajanlara karsi bir allerjik reaksiyon oldugu düsünülerek ‘allerjik purpura’ terimi kullanilmaktaydi. Bazi ülkelerde, eklemler ve kaslarla ilgili belirtilerinden dolayi ‘romatoid purpura’ olarak da adlandirilmaktadir. HSP lezyonlarinda görülen, immünglobülin A gibi bazi spesifik ürünlerin birikimi, anormal bir immün sistem yanitinin deri, eklem, gastrointestinal sistem, böbrekler ve ender olarak santral sinir sistemindeki küçük kan damarlarina saldirdigini ve hastaliga neden oldugunu desteklemektedir.

    Kalıtımsal mı? Bulaşıcı mı? Önlenebilir mi?

    HSP kalitimsal bir hastalik degildir. Bulasici degildir ve önlenemez.

    Esas belirtileri nelerdir?

    En sik belirtisi, bütün HSP hastalarinda görülen karakteristik deri döküntüsüdür. Döküntüler genellikle küçük, kirmizi, toplu igne basi gibi, deriden hafif kabarik, bazen de kurdesen tarzindadir. Döküntü giderek mor bir renk alir. Bu döküntülere “ele gelen purpura” ismi verilir. Purpura genellikle alt ekstremiteler ve kalçada görülmekle beraber vücudun diger bölgelerinde de (kollar ve gövde) ortaya çikabilir.

    Hastalarin büyük çogunlugunda (%65) , dizler, ayak bilegi, el bilegi, dirsek ve parmaklarda, agrili eklem (artralji ) ya da hareketi kisitlanmis agrili ve siskin eklem (artrit) bulgusuna rastlanir. Artralji ve/veya artrit , eklem civarinda ya da yakininda yumusak doku sisligi ve hassasiyetiyle birlikte görülür. Ellerde, ayaklarda, alinda ve skrotumda (erbezlerini örten kese) yumusak doku sisligi, özellikle küçük çocuklarda hastaligin erken evrelerinde ortaya çikabilir. Eklem bulgulari geçicidir ve birkaç gün içinde kaybolur.

    Bagirsak damarlari iltihaplandigi zaman , hastalarin %60’indan fazlasinda göbek çevresinde araliklarla ortaya çikan karin agrisi görülür ve bazen buna hafif ya da siddetli sindirim kanali kanamasi (hemoraji) eslik edebilir. Ender olarak, bagirsak tikanikligina yol açarak cerrahi gerektirebilecek, intüssasepsiyon dedigimiz, karin içinde bagirsak katlanmasi durumu ortaya çikabilir.

    Böbrek damarlari iltihaplandiginda, %20-35 hastada kanama yapabilir ve hafiften siddetliye kadar degisen derecelerde hematüri ve proteinüri (idrarda protein varligi) gözlenebilir. Genellikle böbrek problemleri ciddi degildir. Ender olgularda böbrek hastaligi aylarca ya da yillarca sürebilir ve böbrek yetersizligine dönüsebilir (% 1-5). Bu gibi olgularda bir nefroloji uzmanina (böbrek uzmani) danisilmasi ve hastanin doktoruyla isbirligi yapmasi gereklidir.

    Yukarida tanimlanmis olan belirtiler genellikle 4-6 hafta sürer. Ender olarak cilt döküntülerinin ortaya çikmasindan birkaç gün önce görülebilirler. Ayni anda ya da birbirini takip edecek sekilde ortaya çikabilirler. Nöbetler, beyin ya da akciger kanamalari ve testislerde sisme gibi, bu organlardaki damarlarin iltihaplanmasina bagli olan belirtiler ender olarak görülebilir.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?

    Hastalik asagi yukari her çocukta ayni olmakla birlikte, deri ve organ tutulumlarinin süresi ve siddeti hastadan hastaya çok degisiklik gösterir. HSP, bir tek atak seklinde olabilir ya da bes- alti kez tekrarlayan nükslerle seyredebilir.

    Çocuklarda görülen hastalık erişkinlerdeki hastalıktan farklı mıdır?

    Çocuklardaki hastalik eriskinlerdeki hastaliktan farkli degildir fakat eriskinlerde hastalik daha seyrektir.

    Nasıl tanı konur?

    HSP tanisi esas olarak, siklikla alt ekstremiteler ve kalçayla sinirli olan klasik purpurik döküntüye ve klinige dayali olarak konur. Karin agrisi, eklem tutulumu ve hematürinin eslik edip etmemesi tani koydurucu degildir. Benzer tabloya yol açan diger hastaliklar dislanmalidir.

    Hangi laboratuar testleri yararlıdır?

    HSP tanisini koyduran spesifik bir test yoktur. Eritrosit sedimentasyon hizi ya da C- reaktif protein (sistemik iltihabin bir ölçütü) normal ya da yükselmis olabilir. Ince bagirsaklardaki kanamaya bagli olark diskida gizli kan pozitif olabilir. Hastaligin seyri sirasinda böbrek tutulumunu saptamak amaciyla idrar analizi yapilmalidir. Düsük dereceli hematüri sik görülür ve zamanla düzelir.

    Eger böbrek tutulumu agirsa (böbrek yetersizligi ve agir proteinüri) böbrek biyopsisi gereklidir.

    Tedavi edilebilir mi?

    Çogu HSP hastasi herhangi bir ilaca ihtiyaç duymadan iyilesir.

    Tedavi genellikle, eklem sikayetleri belirgin oldugunda, parasetamol ya da ibuprofen ve naproksen gibi basit analjeziklerin (agri kesici) kullanilmasiyla yapilan destekleyici bir tedavidir. Steroidlerin (prednizon) kullanilmasi agir gastrointestinal belirti ve kanamlari olan hastalarda ve diger organlardan (ör:testis) siddetli yakinmalari olan ender olgularda uygundur. Böbrek hastaligi agirsa böbrek biyopsisi yapilmalidir ve eger gerekirse immünbaskilayici ilaçlar ve steroidleri içeren bir tedavi baslatilir.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?

    Çogu olguda oldugu gibi ilaç tedavisi gereksizse ya da kisa süreli kullaniliyorsa hiçbir ciddi yan etki beklenmez. Prednizon ve immünbaskilayici ilaçlarin uzun süre kullanilmasini gerektiren, agir böbrek hastaligi ile giden ender olgularda ilaç yan etkileri problem olabilir (bkz. Tedavi bölümü).

    Hastalık ne kadar sürer?

    Hastaligin toplam süresi yaklasik 4-6 haftadir. Çocuklarin yarisinda alti haftalik periyod içinde birincisinden daha kisa ve daha hafif olan en az bir nüks görülür. Nüksler nadiren uzun sürer. Hastalarin büyük çogunlug tamamen iyilesir.

    Ne çeşit kontrol muayeneleri gereklidir?

    Hastalik süresince ve iyilestikten sonra böbrek problemlerinin saptanabilmesi için 6-7 kez idrar örnegi alinip incelenmelidir; öyle ki, bazi olgularda böbrek tutulumu hastaligin baslangicindan haftalarca sonra ortaya çikabilir.

    Hastalığın uzun süreli sonuçları nelerdir?

    Çogu çocukta hastalik kendi kendini sinirlar ve uzun vadede problemlere yol açmaz. Hastalarin küçük bir yüzdesinde kalici ya da agir böbrek hastaligi gözlenir ve olasi böbrek yetersizligi ile sonuçlanan ilerleyici seyir görülebilir.

    Okula/Spora devam edebilir mi?

    Akut hastalik süresince fiziksel aktivite genellikle kisitlanmistir, fakat çocuk iyilestikten sonra tekrar okula gidebilir ve normal hayatini sürdürebilir. Asilar da ertelenmeli ve kaçirilan asinin zamani çocugun doktoru tarafindan belirlenmelidir.

  • Doğuştan kalıtsal (genetik) böbrek hastalıkları

    Birbirinden farklı çok sayıda hastalık böbrek yetersizliğine yol açabilir. Bu hastalıkların başında diyabet (şeker hastalığı), yüksek tansiyon ve nefrit gelir. Bunlardan hiçbiri kesin olarak anneden ya da babadan çocuklara geçen hastalıklar değildir. Ancak, bazı ailelerde daha sık olarak rastlanabilirler. Fakat bazı böbrek hastalıkları kalıtsaldır, yani anne veya babadan doğrudan çocuğuna geçebilir. Böyle kalıtsal bir böbrek hastalığı nedeni ile böbrek yetersizliği gelişmiş olan hastaların çocuklarında da aynı hastalığın görülme ihtimali yüksektir.

    Hangi kalıtsal böbrek hastalıkları, hasta kişilerin çocuklarında görülür?

    En sık rastlanılan kalıtsal böbrek hastalığı erişkin tipi polikistik böbrek hastalığıdır. Bunun dışında medüller kistik hastalık/nefronofitizi, Alport sendromu ve çok nadir görülen ailevi gut hastalığı hasta kişilerin çocuklarında da ortaya çıkarak böbrek yetersizliğine neden olabilir. Bu hastalıklar hasta kişilerin tüm çocuklarında mutlaka görülmezler. Herbir çocuk için hastalığa yakalanma riski kabaca yüzde 50’dir. Yani anne veya babası hasta olan iki çocuktan birinde bu hastalık görülebilir. Böyle geçiş gösteren hastalıklara tıp dilinde “otosomal dominant geçişli hastalıklar”denir.

    Çocukların hasta olduğu nasıl anlaşılır?

    Yukarıda adlarını saydığımız kalıtsal böbrek hastalıklarının ilk belirtileri, muayene ve laboratuar bulguları birbirinden farklıdır. Erişkin tipi polikistik böbrek hastalığında böbrekte çok sayıda kistler oluşur ve bu kistler sağlam böbrek dokusunun yerini alarak böbrek yetersizliğine yol açar. Bu hastalığın ilk bulgusu ultrasonografide böbrek kistlerinin görülmesidir. Hasta bireylerde bu kistler çoğu defa çocukluk döneminde, en geç olarak 20-25 yaşında ortaya çıkar. Polikistik böbrek hastalığı olan bir kişinin çocuğu 25 yaşına geldiği halde ultrasonografide böbrek kistleri görülmüyorsa hasta olmadığı kabul edilir.

    Medüller kistik hastalık/nefronoftizi hastalığında da böbrekte küçük kistler vardır. Hastalığın ilk belirtileri çok su içip çok idrara çıkma ya da kansızlık olabilir. Ultrasonografide de bazı bulgular saptanabilir. Alport sendromunun ilk belirtileri nefrit hastalığına benzer. İlk olarak mikroskopta görülen ya da çıplak gözle fark edilen idrar kanaması ortaya çıkar. Kanamanın yanı sıra idrar tahlilinde albumin de bulunabilir.

    Ana-baba hasta olmadığı halde çocuklarına böbrek hastalığı taşıyabilirler mi?

    Evet. Bazen anne-baba kendileri hasta olmadıkları halde çocuklarında kalıtsal böbrek hastalıkları ortaya çıkabilir. Bu duruma akraba evliliklerinde sık olarak rastlanır. Hem anne, hem de baba hastalık genlerini taşıdıkları halde kendileri sağlıklıdır. Ancak anne ve babadan geçen hastalık genleri çocukta birleşince, erken yaşlarda başlayan ciddi hastalık tablosu ortaya çıkar. Bu şekilde geçiş gösteren hastalıklara “otosomal resessif geçişli hastalıklar” adı verilir. Bu hastalıklar taşıyıcı olan çiftlerin tüm çocuklarında mutlaka görülmez. Her çocuk için hastalığa yakalanma ihtimali yüzde 25‘dir; yani her dört çocuktan birinde hastalık görülür. Böbrek yetersizliğine yol açan otosomal resessif böbrek hastalıklarının en önemli örnekleri doğumsal nefrotik sendrom (hayatın ilk aylarında idrarla protein kaybı ve vücutta şişliklerle seyreden bir hastalık), sistinoz (böbreklere bazı maddelerin çökmesi sonucunda böbrek işlevlerini bozan bir hastalık), oksaloz (böbreklerde taş birikimine yol açan bir hastalık) ve çocuk tipi polikistik böbrek hastalığı ile medüller kistik hastalık/nefronoftizi hastalığının bazı tipleridir.

    Çocuklarımızı kalıtsal böbrek hastalıklarından koruyabilir miyiz?

    Otosomal resessif geçişli hastalıkların önüne geçilmesinin en kolay ve etkili yolu akraba evliliklerinden kaçınmaktır. Bu hastalıkların bazıları anne karnında da tanınabilir ve doktor kararı ile gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Otosomal resesif geçişli hastalıklar ise hastalığı bilinen kişilerin çocuklarında çocukluk çağından itibaren araştırılmalıdır. Daha henüz böbrek yetersizliği gelişmeden tanı konulursa, tedavi ile böbrek yetersizliğinin ortaya çıkması geciktirilebilir.

    Doğuştan böbrek hastalıklarını şu başlıklar altında toplamak olasıdır:

    Böbrek disgenezisi

    Agenezis/Aplazi

    Displazi

    Hipoplazi

    Şekil ve pozisyon anormallikleri

    Kistik böbrek hastalıkları

    Sendromlarla birliktelik gösteren anormallikler

    1. Böbrek Disgenezisi

    a. Renal Agenezis

    Renal agenezis, bilateral olursa yaşamla bağdaşmaz. Doğumdan hemen sonra pulmoner hipoplazi nedeniyle ölüm ortaya çıkar. Bu antiteye Potter Sendromu denilir. Prenatal ultrasonografide (US) oligohidroamnios, mesane ve böbreklerin görülmemesi sözkonusu ise bilateral renal agenezisten kuşkulanılmalıdır. Neonatal renal yetmezliğin diğer sık sebepleri

    Unilateral renal agenezisin, diabetik anne çocuklarında ve zencilerde daha sık görüldüğü saptanmıştır .

    Herediter renal adisplazi, renal agenezis, renal displazi, multikistik böbrek veya kombinasyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Birlikte anorektal, kardiyovasküler ve iskelet anormallikleri görülebilir.

    Unilateral renal agenezis, genellikle diğer doğumsal anormalliklerin ve değişik üriner sistem semptomlarının araştırılması sırasında saptanır. Karşı taraftaki böbrekte kompanzatuar hipertrofi vardır. %15 oranında karşı tarafta VUR vardır.

    Bazı hastalar ise hipoplastik böbrek veya multikistik displastik böbrek ile doğup, komplet kist regresyonu gösterebilirler. Böbrek yokluğu US ile belirlenmişse, ekskretuar urogram veya renal sintigrafi yapılması önerilir. Çünkü bu tür olguların bir kısmında “ektopik böbrek” bulunabilir. Eğer karşı taraftaki böbrek normal ise renal işlevler uzun süre normal kalır .

    b. Renal Displazi

    Diplazi terimi, histopatolojik olarak, fokal, diffüz veya segmental olarak düzenlenmiş primitif yapıları, anormal metanefrik farklılaşmadan kaynaklanan durumları yansıtır. Renal olmayan elemanlar, örneğin kıkırdak bunların içeriğinde bulunabilir. Eğer böbreğin tamamı displastik veya kistlerle dolu ise “multikistik displastik böbrek” denilir.. Multikistik böbrek’te fonksiyonu olmayan kistler böbreği kaplar. Böbrek büyüklüğü oldukça değişkendir. İnsidens 1/2000’dir. Klinisyenler hatalı olarak multikistik böbrek ile polikistik böbreği eşanlamlı olarak kullanabilirler. Polikistik böbrek hastalığı (PKB) genetik bir bozukluktur ve her iki böbreği de etkiler. Multikistik böbrek hastalığı ise genellikle tek taraflıdır ve kalıtsal değildir. Multikistik displastik böbrek, yenidoğanlarda karındaki kitlenin en önemli sebeplerinden biridir. Olguların çoğu rastlantı sonucu prenatal US’da belirlenir. Karşı böbrekte VUR %15 ve hidronefroz %5-10 oranında saptanır.

    Bu olgularda renin aracılıklı hipertansiyon ve Wilms tümorü gelişebilir. Bu tip potansiyel problemler yüzünden yıllık izlem önerilir. Eğer abdominal kitle varsa, kistler büyüyorsa, stromal çekirdeğin büyüklüğü artıyorsa ve hipertansiyon gelişiyorsa nefrektomi önerilir .

    c. Renal hipoplazi

    Normalden az sayıda kaliks ve nefron olan küçük böbrek demektir. Eğer tek taraflı ise, başka bir üriner sistem probleminin değerlendirilmesi veya hipertansiyon izlemi sırasında ortaya çıkar. Bilateral renal hipoplazi, kronik böbrek yetmezliğinin manifestasyonudur. Öyküde poliüri ve polidipsi sıktır. İdrar analizi genellikle normaldir. Bilateral hipoplazinin nadir bir formu “oligomeganefronia”dır. Nefron sayısı belirgin azalmış ancak bunlarda belirgin hipertrofi mevcuttur.

    Ask-Upmark böbreği (segmental hipoplazi) de normalden küçük böbrekler vardır. Genellikle. Hastaların çoğunda on yaş civarında ciddi hipertansiyon ortaya çıkar. Nefrektomi hipertansiyonu kontrol altına alabilir .

    2. Şekil ve pozisyon anormallikleri

    Gelişim süreci boyunca böbrekler normal olarak renal pelvisten yukarıya doğru hareket ederek, normal pozisyonda kaburgaların arkasına ulaşırlar. Eğer normal yukarıya çıkma fonksiyonu ve rotasyon tamamlanmazsa, renal ektopi ve nonrotasyon ortaya çıkar.

    Ektopik böbrek: pelvik, iliak, torasik veya kontralateral pozisyonda yerleşebilir. Eğer kontralateral ise %90 oranında füzyonanomalisi vardır.

    Atnalı böbrek: Renal füzyon anormalliğidir. Böbreklerin alt kutupları orta hatta birleşebilir. 1/500 doğumda ortaya çıkar. Ancak Turner sendromlu olguların %7’sinde görülür. Atnalı böbrekli olguların %30’unda diğer renal anomaliler de görülebilir. Bu olgularda Wilms tümörü dört kat daha sık görülür. Taş hastalığı, hidronefroz geç dönem komplikasyonlarıdır.. Ayrıca multikistik displastik böbreğin insidensinde de artış görülür.

    Crossed fused ektopi (çapraz birleşme): Bir böbrek diğerinin üzerine çaprazlaşır ve 2 böbrek birleşiktir. Renal fonksiyonlar genellikle normaldir. Sol böbrekteki en sık bulgu, sağ böbreğin alt polu ile birleşme şeklindedir. Ureterin bitişi değişmemiştir.. Bu tür anormalliklerin klinik önemi renal cerrahi gerektiğinde ortaya çıkar, kan akımı değişken olabilir ve parsiyel nefrektomi daha zor yapılır. Birlikte doğuştan kalp hastalıkları, tek umblikal arter, dış kulak anormallikleri görülebilir.

    3. Kistik böbrek hastalıkları

    Renal kistler nefronun herhangi bir segmenti ya da toplayıcı kanallardan köken alabilir. Korteks, medulla ya da her ikisine birden yerleşik, epitel ile döşeli oluşumlardır .

    Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPKB)

    ODPKB renal kalıtsal hastalıkların en sık nedenlerindendir. İnsidensi 1/1000’dir.. Ancak fenotip erkeklerde daha ciddi olabilir. Olguların çoğu erişkin yaştan önce ortaya çıkmaz. renal görüntüleme tekniklerinin gelişmesi sayesinde subklinik evrede ve inutero dahi saptanabilirler.

    Patoloji

    ODPKB kistik dilatasyon ile karakterizedir, nefronun herhangi bir bölümü etkilenebilir, değişken büyüklük ve dağılım gösterir ama daima iki taraflıdır. Ekstrarenal kistler (karaciğer, pankreas), serebral anevrizmalar (Berry anevrizması), kardiyovasküler sistem anormallikleri çocuklarda daha nadirdir.

    Genetik

    Otozomal dominat kalıtım en az üç farklı genden kaynaklanır. Bunlardan en sık olanı PKD1, yaklaşık olguların %85’ini etkiler, 16. kromozomdadır (16p33.3). PKD2, 4. kromozomdadır (4p21-23) olguların %15’inden sorumludur. Bu genlerin ürünleri olan polistin-1 ve polistin-2 ile kist oluşumu başlar.

    Tanı

    Moleküler biyoloji yöntemleri rutin tanı için mevcut değildir, tanı genelde US ile konulur. Tipik olgularda, multipl kist oluşumları, değişik büyüklüklerde ve genişlemiş böbrekler görülür. Bu görüntü aile öyküsü ile birliktedir. Bu da tanıyı kolaylaştırır. Yaşamın ilk on yılında tanı zor olabilir ve yalnızca 1-2 kist normal büyüklükteki böbrekte görülebilir. Bu durumda aile taraması önemlidir. Eğer 30 yaşından önce en az 2 kist varsa, 30 ile 60 yaşları arasında her böbrekte 2 kist varsa ve 60 yaşından sonra her bir böbrekte 4 kist var ise ODPKB’ını düşündürür. Akılda tutulması gereken basit renal kistin populasyonda 30 yaşından önce nadiren olduğu ve 50 yaş öncesi de sık olmadığıdır.

    PKD1 geni ile ilgili form, 5 yaşından önce genellikle %60 oranında belirlenir, PKD2 genine bağlı PKB ise yalnızca etkilenmiş çocukların %50’sinde 15 yaşından önce ortaya çıkar. Prenatal US ile belirlenen ODPKB’in oranı giderek artmaktadır. Bu yaşlarda resesif form ile ayırım mümkün değildir, makrokistler olmaksızın genişlemiş hiperekoik böbrekler vardır. Bu durumda aile araştırması önem taşır. İlk adım anne-baba US’dır, eğer anne-baba 30 yaş altında ise büyükanne ve babalar araştırılabilir.

    Klinik ve prognoz

    Erişkin form

    Genelllikle erişkinde 30-60 yaşlarında tanımlanır, kan basıncı yüksekliği, yan ağrısı, hematüri ve infeksiyon vardır. Bir çok olguda renal yetmezlik gelişebilir. PKD1 geninde genellikle 55 yaş civarında son dönem böbrek yetmezliği gelişir.

    Juvenil form

    Çocukluk çağında US ile tanı alır ya aile taranması ya da abdominal belirtilerle ortaya çıkar. Genellikle bu olgular belirti vermez. Bununla birlikte, yaşamın 2. on yılında, yüksek kan basıncı, makroskopik hematüri ve karın ağrısı ile ortaya çıkabilir. Yirmi yaş öncesinde kronik böbrek yetmezliği gelişme riski yoktur.

    İnfantil form : Presentasyonu, inutero veya doğum sonrası olduğu için, resesif formu taklit edebilir. Genişlemiş böbrekler, yüksek kan basıncı ve/veya böbrek yetmezliği de görülebilir.

    Otozomal resesif polikistik böbrek hastalığı (ORPKB)

    ORPKB, renal toplayıcı kanallarda ilerleyici genişleme ve değişik derecelerde hepatik anormalliklerle karakterizedir.

    Epidemiyoloji

    Nadir bir durum olan ORPKB’in yaklaşık insidensi 1/10000-1/40000 arasındadır. Otozomal resesif geçiş nedeniyle ebeveynler hastalığı taşır ama etkilenmezler. İzleyen gebeliklerde tekrarlama riski %25’tir ve cinsiyetler eşit olarak etkilenir.

    Patofizyoloji ve genetik

    ORPKB geni 6.kromozomun kısa kolunda (6p21) lokalizedir. Hastalığın tek defektif genden kaynaklandığı düşünülmektedir.

    Patoloji

    Her iki böbrek de belirgin genişlemiştir ve korteks ile medullada sayılamayacak kadar çok kist vardır. İlerleyici interstisiyel fibrozis ve tubuler atrofi hastalığın ileri evrelerinde gelişerek sonuçta renal yetmezliğe varır. Karaciğer tutulumu safra kanalı proliferasyonu ve ektazisi ile birlikte hepatik fibrozisle karakterizedir. Bazen konjenital hepatik fibrozis veya Caroli hastalığından ayırt edilemez.

    Klinik

    Genellikle neonatal dönemde tanı alabilirler. Fetal US’da, oligohidroamnios, boş mesane, geniş hipereoik böbrekler görülür. İlk bulgular 14-17. haftada görülebilir, ancak genellikle 30. haftadan sonra ortaya çıkarlar. Anne kanında ve amniotik sıvıda a-fetoprotein düzeyleri yükselmiştir.

    Eğer böbrekler çok fazla büyümüşse doğum zor olabilir. Bazı yenidoğanlar oligohidroamnios ve pulmoner hipoplazi yüzünden solunum problemleri yaşarlar. Olguların 1/3 ünde erişkin döneminden önce son dönem böbrek yetmezliği gelişir.

    İdrar analizi normal olabileceği gibi, hafif proteinüri, mikroskopik hematüri ve steril piyüri olabilir. Hiponatremi yaşamın ilk aylarında sıktır, ilerleyen dönemlerde azalır. Hipertansiyon genellikle normal renin aktivitesiyle birliktedir. Periyodik olarak karın ağrısı vardır. Hepatomegali, özellikle sol lobu tutar. Hepatik fibrozis ve portal hipertansiyon, özefagus varis kanamasına ve /veya portal ven trombozuna yol açar. Portal hipertansiyon yüzünden oluşan hipersplenizm trombositopeniyi veya nötropeniyi uyarabilir. Biliyer disgenezis yüzünden, yineleyici ve ciddi bakteriyel kolanjit görülür.

    Görüntüleme

    US en önemli tanısal yöntemdir. Genişlemiş (+2 SD, genellikle +5 veya +6 SD) hiperekoik böbrekler görülür. Renal medullanın ekojenitesi büyük çocuklarda daha belirgin olabilir. Bu durum nefrokalsinozisi düşündürür. Neonatal dönemden başlayarak, kistler sıklıkla bulunur ve ODPKB’in tersine genellikle çapları 20 mm’den küçüktür. Periportal fibrozis görmek de olasıdır. CT ve MRI, kolanjiografi, splenoportografi, dupleks sonografi yapılabilecek diğer görüntüleme teknikleridir.

    İzlem

    Yoğun solunumsal destek özelikle yenidoğanın sağkalımı açısından önemlidir. Periton diyalizi (PD) veya hemodiyafiltrasyon gerekir. Eğer yenidoğan dönemi atlatılırsa 15 yıllık sağkalım %50-80 dir. Renal replasman tedavilerinden PD tercih edilen yöntemdir. Çok büyük böbreklerde bazen nefrektomi gerekir. ORPKB’li hastalarda böbrek transplantasyon sonuçları iyidir. Ancak immunsupresyon tedavisi nedeniyle yineleyen safra yolu infeksiyonları olabilir. Ciddi ve yoğun antibiyotik tedavisi gerekebilir.

  • Çocuk sporcularda kalp sağlığı

    Her yıl milyonlarca çocuk ve genç yarışmalı sporlara katılım için hekim raporu alıyor. Aynı zamanda spor yaparken aniden kaybedilen insanların haberleri de hiç de az değil. Sağlık yönünden diğer insanlara göre daha iyi olduğu dahi düşünülen profesyonel ya da amatör dalda spor yapan insanların bu tür sağlık sorunları yaşaması olayın ani ve beklenmedik olması nedeni ile hem aile hem de toplum için yıkıcı etkilere yol açıyor. Spor öncesinde kalp sağlığı yönünden çocuklar nasıl bir incelemeden geçirilmeliler Ne zaman spor yapmak kalp yönünden güvenlidir? Bu aslında çok kolayca verilecek bir yanıt değil…

    SPOR ÖNCESİNDE HANGİ İNCELEMELERDEN GEÇMELİ

    KAN BASINCI ÖLÇÜLMESİ

    Bu çok basit ve zahmetsiz yöntem çocuğunuzda gizli kalmış bir kalp hastalığını ortaya çıkarmakta çok etkil olacaktır.

    EKG:

    Spor öncesi yapılan EKG taramasının en sık ani ölüm nedeni olan hipertrofik kardiyomiyopati ve aritmojenik sağ ventikül kardiyomiyopatisinin yaklayarak oranı %89 azalttığı gösterilmiştir.

    EKOKARDİYOGRAFİ:

    Çocukta var olan ve bulgu vermemiş olan bir çok yapısal kalp hastalığı ve kalp kası hastalıklarının tanısı bu şekilde konabilir.

    EFOR TESTİ:

    Çocuğunuzun kalbinin yapacağı spora vereceği yanıtı, ritm, kalp performansı ve kan basıncı yönünden test eder. Mutlaka Çocuk Kardiyoloğunun gerekli gördüğü hallerde ve doktor gözetiminde yapılmalıdır.

    HOLTER EKG:

    Yirmdört saat ya da daha uzun süre kalp EKG nizin kayıta alınarak incelendiği bu yöntemle kısa süreli olan kalp ritim problemleri yaklanabilir. Ancak Çocuk kardiyoloğunun gerekli gördüğü çocuklarda uygulanmalıdır.

    HANGİ BULGULAR ÇOCUĞUNUZDA SPORA ENGEL KALP HASTALIĞI OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜRÜR?

    Çocuğunuz;

    Egzersizle göğüs ağrısı tarifliyorsa,

    Spor ile nefes darlığı ve aşırı yorgunluk hali oluyorsa,

    Bayıldı ya da bayılmaya yakın bir hissiyat yaşadı ise,

    Ailenizde;

    50 yaşından önce beklenmedik bir ölüm yaşandı ise,

    Kardiyomiyopati (kalp kası hastalığı),

    Kalıtsal ritim problemi hastası,

    Romatizmal hastalığı olan varsa,

    Çocuk Doktorunuz Muayenede,

    Kalp üfürümü duydu ise,

    Marfanoid bir görünüm saptadı ise,

    Hipertansiyon (yüksek kan basıncı) saptadı ise,

    Femoral nabızlarını yeterince hissedemedi ise,

    MUTLAKA SPOR ÖNCESİ BİR ÇOCUK KARDİYOLOĞUNA GÖRÜNMELİSİNİZ.

  • Kasım ayı “d vitamini farkındalık ayı”

    Kasım ayı “d vitamini farkındalık ayı”

    “GÜNEŞ GÖRMEYEN EVE DOKTOR GİRER” SÖZÜNÜN DEVASI “D VİTAMİNİ”

    Dünya’daki insanların yüzde 50’si yeterli D vitamini taşımıyor. D Vitamini eksikliği, kemik hastalıklarının yanı sıra kalp hastalıklarından, alerjik hastalıklara, metabolizma hastalıklarından kansere kadar birçok hastalığa davetiye çıkarıyor. Bu eksikliğe dikkat çekmek isteyen “Dünya D Vitamini Komitesi”, Kasım ayını D Vitamini farkındalık ayı ilan etti.

    Dünya D Vitamini Komitesi’nin 2007 yılında “Vitamin D Farkındalık Ayı” ilan ettiği Kasım ayında, D vitamini eksikliğinin zararlarına, bu vitaminin eksikliğinin vücudumuzda yarattığı rahatsızlıklara ve D vitamini eksikliğinin nasıl giderileceğine dair çok önemli bilgilerin farkında olmamız gerekiyor.

    TÜRKİYE’NİN YÜZDE 70’İ D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ YAŞIYOR

    D vitamini eksikliği çağımızın belası kanser hastalığının da sebeplerinden birisidir. Dünya genelinde yapılan araştırmalara göre, D vitamini eksikliğinde ilk sırada, yüzde 90 gibi büyük bir rakamla Kanada geliyor. Kanada’yı, yüzde 60’la Amerika ve yüzde 55 ile Avrupa ortalaması takip ediyor. Bazı araştırmaya göre, Türkiye’nin yüzde 70’i de D vitamini eksikliği yaşıyor.

    KANSER VE METABOLİZMA HASTALIKLARININ SIRRI D VİTAMİNİ

    Yaz aylarında D vitamini ihtiyacımızın yüzde 95’ini güneşten karşılayabiliyoruz. Sonbahar ve kış aylarında evden çıkma sıklığı azaldıkça D vitamini eksikliği baş gösteriyor. Son yapılan araştırmalar gösteriyor ki, D vitamini eksikliği sadece kemikleri etkilemiyor. Aynı zamanda alerjik rinit, alerjik astim, atopik dermait, sedef hastalığı gibi alerjik hastalıklar, kolon, bağırsak, pankreas, kadın üreme organları ile ilgili kanserler, metabolik sendrom, şişmanlık, tip II diyabet gibi metabolizmayla ilgili rahatsızlıklar ve hipertansiyon gibi kalp hastalıklarının, D vitamini eksikliğiyle olan ilişkisi de yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

    ÇOCUKLUK ÇAĞINDA D VİTAMİNİ ALIMINA DİKKAT

    Çocukların erişkinlere göre D vitamini ihtiyacı daha fazladır. Kemikleri ve dişleri güçlendiren D vitamini çocukluk çağında yeterince alınmazsa bu eksiklik “Raşitizm” hastalığına yol açar.

    Özelikle D Vitamini takviyesi alması gereken kişiler;

    Küçük çocuklar,

    Alerjisi olan çocuklar ve erişkinler,

    Astımı olan çocuklar ve erişkinler,

    Sürekli kemik ağrısı olan kişiler,

    Güneş görmeyen, kapalı alanda yaşayan ve çalışan kişiler,

    Bağırsaklarında yağ emilimi sıkıntılı olan kişiler,

    Karaciğer hastalığı olan kişiler,

    Böbrek hastalığı olan kişiler,

    Kemik erimesi olan kişiler,

    50 yaşın üzerindeki kişiler,

    Gebeler ve emziren anneler,

    D Vitamini Eksikliği Olmaması İçin Yapılması Gerekenler;

    Yaz mevsiminde mümkün olduğunca D vitamini depolamak,

    Deride D vitamini sentezleyen ışınların en dik saatlerinde direkt deriye temas etmesini sağlamak,

    Deriden güneş ışınlarını, pencere, araba camı ve giysiler engellediği için, her gün saat 11: 00 ile 15: 00 arasında, 20 -25 dakika dışarıda kremsiz yüz ve ellerin güneş görmesini sağlayarak geçirmek,

    Vitamin D açısından zengin, somon, sardalya, uskumru, ringo, lüfer, ton balığı gibi yağlı balıklar tüketmek,

    Vitamin D takviyeleri almak,

    D vitamini eksikliği yaşayıp yaşamadığınızı en az yılda bir kez test ettirmek,

    Doç. Dr. Akgül Akpınarlı Antony

  • Çocukluk çağında guatr

    Birçok hastalığın klinik bulgusu olan guatr; tiroid bezinin büyümesi olarak tanımlanır ve çocukluk döneminde de yaygın olarak görülür. Çocukluk döneminde guatr nedenleri erişkinde olduğu gibi iyot eksikliğinden, enfeksiyona ve infiltrasyona kadar uzanan geniş bir spektrum içinde yer alır. Günümüzde guatr sıklığı ülkeden ülkeye değişiklik göstermekte özellikle endemik bölgelerde çok yüksek oranlarda görülmektedir. Amerika ve Japonya’dan yapılan çalışmalarda okul çağı çocuklarında guatr sıklığının %6 olduğu bildirilmiştir. Guatrının en sık nedeni endemik bölgelerde iyot eksikliğidir. Dünya nüfusunun yaklaşık % 13’ünde guatr olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde guatr sıklığı üzerine yapılan çalışmalarda bölgelere ve iyot eksikliği düzeyine göre farklı oranlar tesbit edilmiştir. Bir çalışmada Ankara ilinde 2155 okul çağı çocuğunda muayene sonucu guatr sıklığı %35 olarak bulunmuştur. Çocukluk çağı guatr sıklığı o bölgenin endemik bölge olmasına bağlı olarak değişim gösterebilmektedir.
    Guatr, görülme sıklığına göre sporadik ve endemik, görülme yaşına göre doğumsal ve edinsel, parankimin durumuna göre diffüz ve nodüler, tiroid fonksiyonlarına göre de hipotiroidi, hipertiroidi ve ötiroid olarak sınıflanır. Yaygın olarak tiroid bezinin büyümesine diffüz guatr, nodül içerenlere ise nodüler guatr denilir. Diffüz guatrlara daha sık rastlanır ancak zaman içinde diffüz olanlar nodüler guatr haline dönüşebilir. Guatr tanısı koymadan önce normalin değerlendirilmesinin yapılması gerekmektedir. Önceleri tiroid bezi büyüklüğü elle muayene ile değerlendirilirken günümüzde fizik muayene yanı sıra daha objektif bir yöntem olan tiroid ultrasonografisi ile tiroid hacminin tesbitine başvurulmaktadır.
    Guatr, ortaya çıkış zamanına göre de doğumsal veya edinsel(sonradan kazanılmış) olarak ayrılır. Doğumsal ve edinsel guatr nedenleri farklılık gösterir. Endemik bölgeler dışındaki en sık neden kronik lenfositik tiroidit(Hashimato hastalığı), ikinci sıklıkta kolloid guatrdır.
    Guatrlı Olguya Yaklaşım
    Guatrlı olguda nedeni araştırmadan önce iyi bir öykünün alınması ve dikkatli fizik muayene yapılması gereklidir. Öyküde hastanın oturduğu bölge, ilaç ve guatrojen madde kullanıp kullanmadığı, baş-boyun bölgesine radyasyon alıp almadığı, guatrın ortaya çıktığı yaş, guatrıya eşlik eden belirtilerin bulunup bulunmadığı, aile hikayesi mutlaka sorgulanmalıdır. Endemik bölgeden gelen olgularda ilk önce iyot eksikliği düşünülmeli, aile hikayesi varlığında, graves hastalığı, hashimato hastalığı, tiroid hormon sentez bozukluğu, multipl endokrin neoplazi akla gelmelidir. Fizik muayenede guatrının büyüklüğü ile birlikte bezin kıvamına, simetrik yada asimetrik büyüme olup olmadığına, yüzeyine, yaygın yada nodüler büyüme olup olmadığına bakılmalı, hassasiyetine, solunum güçlüğü, ses kısıklığı, yutma güçlüğü gibi bası bulgularının varlığına, boyunda lenf bezi büyüklüğüne dikkat edilmelidir. Yumuşak kıvamda tiroid bezi büyümesi kompansatuar guatrı, inflamasyonu düşündürürken, lastik kıvamında olması Hashimato tiroiditini, sert kıvam ise maligniteyi akla getirir. Diffüz ancak asimetrik bir büyüme söz konusu ise tiroid disgenezisi, kist veya malignite düşünülmeli büyümenin simetrik yada asimetrik olup olmadığına bakılmalıdır. Guatrının yüzeyinde çok sayıda nodül palpe edilmesi iyot eksikliğine bağlı multinodüler guatr veya kronik lenfositik tiroiditi, tek ve sert nodül tiroid malignitesini düşündürmelidir. Ağrılı, hassas, ısı artışının olduğu bir guatr varsa inflamasyon üzerinde durulmalı akut süpüratif veya subakut tiroidit araştırılmalıdır. Bası bulguları yanı sıra guatr tesbit edilen bir olguda irdelenmesi gereken hipo yada hipertiroidizme ait klinik bulguların olup olmadığıdır. Guatrı olan hastalarda bezin fonksiyonları normal olabileceği gibi (ötiroidizm), tiroid hormon yapımında eksiklik (hipotiroidizm) veya tiroid hormon yapımında artış (hipertiroidizm) söz konusu olabilir. Guatr ile birlikte hipotiroidi kliniği varlığında kompansatuar guatr, kronik lenfositik tiroiditin geç evresi gibi patolojiler üzerinde durulurken, guatr ile birlikte hipertiroidi kliniğinde graves hastalığı ya da kronik lenfositik tiroiditin erken evresi gibi nedenler araştırılmalıdır. Fonksiyon olarak hipotiroidi mevcut ise büyüme gelişme geriliği, kabızlık, cilt kuruluğu, halsizlik, yorgunluk, cansız saçlar, soğuk intoleransı gibi klinik bulgular görülür. Hipertiroidide ise sinirlilik, hiperaktivite, ishal, uykusuzluk, iştah artışı, tartı kaybı, çarpıntı hissi, sıcak intoleransı, okul başarısında düşme olur. Hipo ya da hipertiroidiye ait klinik bulgular araştırılmalı ve laboratuar tetkikleri ile desteklenmelidir. Serum tiroid hormonları (T3, T4), TSH düzeyi ölçülmeli, otoimmun tiroid hastalığı düşünüldüğünde tiroid antikorları bakılmalıdır. Graves hastalığında T3 ve T4 düzeyleri yüksek saptanırken, TSH düzeyleri çok düşük düzeydedir. Çoğu çocukta otoimmun tiroiditler klinik ve biyokimyasal olarak ötiroiddir. Ancak bu olguların TSH, T3 ve T4 düzeyleri belirli aralıklarla izlenmelidir. Görüntüleme yöntemleri olarak tiroid ultrasonografi ve sintigrafisi tanıya yardımcıdır. Ultrasonografi ile tiroid hacmi yanı sıra parankim yapısı, kistik yada solid nodüller hakkında bilgi edinilir. Tiroid sintigrafisinde tiroid bezi anatomisi, bezin aktivitesi, nodüler yapının tek yada multipl olup olmadığı, sıcak veya soğuk olup olmaması önemlidir. Öykü, fizik muayene, biyokimyasal testler ve görüntüleme yöntemleri ile guatrılı olguda uygun tanı konulur ve tedavinin izlemi başarılı bir şekilde yapılabilir. Tedavi nedene göre yapılmalı, hipotiroidide tiroksin, hipertiroidide ise anti tiroid ilaçlar kullanılmalıdır.

    Prof. Dr. Peyami Cinaz

  • Sınav gününüz zehir olmasın

    Sınavların yoğun yaşandığı dönemlerde kahve ve çikolatayı çok tüketen, kaşıntıları, sivilceleri, cilt problemleri artan, öksürükleri çoğalan, burun tıkanıklıkları, mide ekşimeleri yaşayan gençler dikkat!

    Uyanık kalmak için içtiğiniz kahve uyku, mutlu olmak için yediğiniz çikolata mutsuz yapabilir ve en önemlisi sınav gününüz zehir olabilir. Çünkü kafein ve kakao reflü oluşumuna sebep oluyor, reflü oluşumu alerjik hasatlıkları ve astımı tetikliyor.

    Sınav dönemi yaşanan stres alerjik hastalıklar ve astım başta olmak üzere birçok hastalığın temelini oluşturuyor. Kahve ve çikolatanın alerji ile ilişkisi vardır. Özellikle sınav dönemi uyanık kalmak ve dikkat toplamak için tüketilen bu besinlerin, hastalıkları arttırarak sınavda başarı oranını düşürebileceği unutulmamalıdır. Gençlerde, yıl boyu devam eden sınav maratonu, kaygıya ve strese neden oluyor. Bunun yanı sıra beslenme ve uyku düzeni değişen gençler, kahve ve çikolatayı çok tüketiyor. Aşırı stres ve beraberinde kafein içeren gıdaların bu dönemde fazla tüketimine bağlı olarak gelişen mide asit salgısının artması reflü hastalığını beraberinde getiriyor. Reflünün getirdiği sorunlar alerji ve astımı tetikliyor.

    Reflü Sadece Bir Mide Hastalığı Değildir

    Reflü çocuk ve gençlerde karın ve mide ağrısı, ağza ekşi su gelmesi, ses kısıklığı, ağız kokusu, diş gıcırdatma, geğirme ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini göstermektedir. Reflü sadece bir mide hastalığı değildir. Bunlardan bir veya bir kaçının devamlı var olması halinde midede bir sorun olabileceğinden şüphe etmek gerekir ve reflü hastalığı kontrol altına alınmaması halinde astıma yol açabilmektedir. Reflüden doğabilecek diğer hastalıkların oluşumunda ise: Mideden yukarı çıkan asitli içerik, solunum sistemine, buruna ve akciğerler kaçtığında geçmeyen balgamlı öksürüklere ve burun akıntısına, burun tıkanıklığına yol açan sinüzite ve gece kriz şeklinde başlayan öksürük ise nefes darlığına yol açabilir. Bu gidişin önü alınmazsa astım kaçınılmazdır.

    Bu konu ile ilgili şunlara dikkat edilmesi önemlidir;

    Sınav hazırlığında olan öğrencilere bir de aileleri tarafından ek baskı uygulamaması ve çocukların stresten uzak tutulması gerekir.

    Sınavlara hazırlık aşamasında çocuk ve gençlerin uyanık kalmak için kafein içeren çay, kahve ve enerji içeceklerinden uzak tutulması uygun olacaktır.

    Geç saatlere kadar çalışmak durumunda olunduğunda yatmadan önceki 2 saatte beslenmenin kesilmesi ve bol su içilmesi gerekmektedir.

    Zihin açar mantığı ile çikolata ve benzeri kakaolu gıdalardan uzak durulmalıdır.

    Strese bağlı psikolojik rahatlama adına sağlıksız beslenmeye yönelen çocukları, fastfooddan uzak tutacak alternatif gıdaların (Ör: ev köftesi + ekmek + ayran; evde yapılmış sıvı yağlı mayasız poğaça, kurabiye; cevizli tarçınlı meyve tatlıları) el altında bulundurulması önemlidir.

    Zihinsel aktivitenin desteklenmesi ve bağışıklık sisteminin güçlü tutulması için balık yağı (Omega 3) ve D vitamini takviyesi yapılmalıdır.

    Ekşi portakal vb. meyve suları yerine taze sıkılmış elma, havuç suyu tercih edilmelidir.

    Kızartmadan kaçınılmalı, fırında kızartılmış az yağlı gıdalar tercih edilmelidir.

    Çiğ sarımsak ve soğan mide asidini artırdığından antibiyotik niyetine çiğ sarımsak; soğan yedirme uygulamasından kaçınılmalıdır.

  • Kawasaki sendromu

    Kawasaki sendromu

    Kawasaki hastalığı nedir?
    Kawasaki hastalığı ülkemizde yeni yeni tanınmaya başlanan, çocuklarda görülen yüksek ve de uzayan ateşle seyreden döküntülü bir hastalıktır. İsmini 1960’lı yıllarda bu hastalığı ilk kez tanımlayan Japon doktor Kawasaki’nin alır. Yıllar içinde klinik deneyimlerin artışı, tanı yöntemlerindeki teknolojik gelişmeler sayesinde ve daha da önemlisi çocuk doktorlarının giderek daha fazla şüphelenmeye başlamasıyla giderek daha sık tanı konur hale gelmiştir.

    Kawasaki Hastalığı Belirtileri

    Bu hastalık daha çok iyi süt çocuklarında görülmekle birlikte daha büyük yaşta çocuklarda da olabilir. En tipik belirtisi 5 günden daha uzun süren ve düşmeyen, 39’ları geçen yüksek ateştir. Aile ateşi düşmeyen çocuğunu bir veya daha fazla doktora götürmüş, genellikle ciddi antibiyotik tedavileri kullanmış, fakat her şeye rağmen ateş düşmemiştir.

    Bunun dışında vücutta döküntü, gözlerin konjonktiva dokusunda kızarıklık, konjonkltivit dediğimiz iltihaplanma ve boyundaki lenf bezlerinde büyüme özellikle tek taraflı olabilir. Ağız içinde enfeksiyonlar, dudaklarda çatlaklar ve aşırı bir kızarıklık yine bu hastalığı düşündüren bulgulardandır. İyileşme döneminde el-ayaklarda deri soyulmaları da olabilir. Bu bulgular nedeniyle hastalığın diğer bir adı da mukokutanöz lenf sendromudur.

    Kawasaki hastalığı tanısı:

    Herşeyden önce bu hastalığa tanı koyabilmek için şüphelenmek gerekir. En tipik bulgusu ateş düşürücü ve antibiotiğe rağmen 5 günden uzun süren ateştir. Laboratuar bulguları genellikle ağır bir enfeksiyonla karışabilir. Özgün bir bulgu olmamakla birlikte kanda pıhtılaşmayı sağlayan trombosit sayısındaki artış, bu hastalarda sıklıkla görülen bir bulgudur.

    Bu bulgular ışığında şüphelenildiği taktirde ekokardiyografi incelemesi yapılarak koroner arterlerde bir değişiklik olup olmadığı gözlenir. Koroner arterlerde değişiklik olması Kawasaki hastalığı tanısını büyük oranda kesinleştirir. Ancak hastaların %20-30 unda koroner arter bulgusu olmadığından, bu hastalar herhangi bir döküntülü viral hastalık gibi izlenebilir.

    Kawasaki hastalığı tedavisi:

    İntravenöz immunglobülin(İVİG) bu hastalığın tedavisindeki en önemli ilaçtır. Bu ilacı verdikten sonra hızla ateşin düşmesi hastalığın teşhisinin de kesinleşmesini sağlar. Normal şartlarda ateş düşürücü olarak 1-2 hastalık dışında çocuk hekimliğinde hiç kullanmadığınız aspirin bu hastalığın tedavisinde önemli ikinci ilaçtır. İlk başta ateş düşene kadar yüksek doz, daha sonra da kan sulandırıcı düşük dozlarda tedaviye haftalarca devam edilir.
    Kawasaki hastaları aşı olablir mi?
    IVIG tedavisi gören hastaların 3-6 ay kadar aşılanmamaları gerekmektedir.

    Kawasaki hastalığının takibi:

    Koroner arterlerinde genişleme olan çocuklar, özellikle de spor yapıyorlarsa uzun yıllar bir kardiyolog tarafından takip edilmelidir. Bazen genç yaşlarda bile efor testleri, anjio testleri gerekebilir. Kawasaki hastalığı tanısı gecikirse, kalbi besleyen koroner damarların yapısı bozulacağı için genç yaşta kalp krizi ve dolayısıyla genç yaşta ölüm gibi birçok risk ortaya çıkabilir.

  • Çocuklarda gastroözofageal reflü

    Çocuklarda Gastroözofageal Reflü

    Yemek borusu ağıdan alınana besinlerin mideye ulaşmasını sağlayan boru şeklinde bir yapıdır ve alt ucu bir kum saati gibi daralarak mide ile birleşir. Yemek borusunun daralan kısmını çevreleyen yuvarlak kaslar yemek borusunun kapalı durmasını sağlayarak, mideye geçen besinlerin tekrar yemek borusuna kaçmasına engel olur.

    Gastroözofageal reflü veya kısaca reflü mideki asit ile karışmış besinlerin ve asitin mideden yemek borusuna kaçmasıdır. Yemek borusunun alt ucundaki kapak her zaman kapalı olmadığından özellikle yemekten sonraki periodda kısa süreli reflülernormal olan bu kaçışlar çoğu zaman fark edilmez.

    Yemek borusunun alt ucundaki kapak 0-6 ay arasındaki bebeklerde tam olarak gelişmini tamamlamadığı için gevşektir. Bu aylarda tamamen sıvı gıdalarla (anne sütü veya formül mama) beslenen bebeklerde reflü oldukça sık görülürken (%40-60), 9-12. aya doğru katı gıdaların daha fazla tüketilmesi, bebeğin oturmaya başlaması ile birlikte azalır ve 1 yaşında geçer.

    Eğer reflü atakları sık oluyorsa, reflü sindirim sistemiyle veya solunum sistemi ile ilgili yakınmalara neden oluyorsa daha ciddi olan bu duruma “Reflü Hastalığı” denir. Mideden yemek borusuna kaçan asit, yemek borusunda tahrişe ve iltihaba neden olabilir.

    Bazı özel durumlarda ve hastalıklarda reflü hastalığı görülme riski artar örneğin, beyin ve omurilik hastalıklarında, serebral palside, kistik fibroz hastalığında, astımı olanlarda ve obez olanlarda olduğu gibi.

    Çocuklarda reflü hangi yakınmalara neden olur?

    Çocuklarda reflü yakınmaları çocuğun yaşı ile ilişkili olarak farklılık gösterir:

    Okul öncesi çocuklarda: Büyük çocuk ve ergenlerde:

    – kusma, mide bulantısı – ağızda veya boğazda asit tadı

    – iştahsızlık – karın ağrısı, bulantı

    – ağız kokusu – göğüste yanma

    – kilo kaybı – yutkunmada güçlük

    – geceleri artan öksürük nöbetleri – lokmanın boğazda takılması

    Bu yakınmaların nadir olarak herkesde görülebilir ancak bunların haftada bir kaç kez tekrarlaması ve çocuğun günlük aktivitesini etkilemesi “reflü hastalığı”na işaret edebileceğinden doktora danışmak gerekebilir. Ciddi kabızlığı olan çocuklarda yukarıda belirtilen yakınmaların bazıları görülebilir. Bu durumda öncelikle kabızlığın tedavi edilerek düzeltilmesi gerekir. Kabızlık geçtiği halde yakınmalar devam ediyorsa doktora danışmak gerekir.

    Bu sık görülen yakınmaların yanı sıra sık tekrarlayan veya uzun süren (kronik) bazı yakınmalarda reflü araştırması gerekebilir.

    Bunlar:

    Kuru öksürük, boğazda takılma hissi ve ses kısıklığı (larenjit)

    Boğaz ağrısı

    Hıçkırık

    Gece öksük atakları ve hışıltı

    Orta kulakta sıvı birikmesi (seröz otit)

    Reflü hastalığı tanısında hangi testler kullanılır?

    Çoğu zaman hastadan alınan öykü yeterli olabilir ancak doktorunuz çocuğunuzun yakınmalarının süresi ve şiddetine gore daha ileri bir inceleme gerekip gerekmediğine karar verecektir.

    Bu amaçla kullanılan testler:

    ilaç içirilerek yemek borusu-mide filminin çekilmesi (baryumlu yemek borusu-mide filmi)

    endoskopi ve biopsi

    24 saat yemek borusu pH incelemesi

    Bu süre içinde çocuğun yakınmalarını hafifletmek için neler yapılabilir?

    – Yakınmaları arttıran besinlerden uzak durulmalıdır (çikolata ve kakao, yağlı gıdalar, cips, patates kızartması, gazlı içecekler).

    – Yatağın baş ucunu yerden 20-25 cm yükseltilmelidir.

    – Kilosu fazla ise çocuğun beslenmesini düzenleyerek kilosu kontrol altına alınmalıdır.

    – Yemekten sonra en az 1-1.5 saat yatar pozisyondan kaçınılmalıdır.

    – Gece sütü verilmemelidir.

    – Çocuğunuzun sigara dumanına maruz kalmasına engel olmalısınız.

    Prof. Dr. Deniz ERTEM