Panik atak herhangi bir sinyal vermeden ve belli bir sebebi olmadan aniden aşırı bir korkunun ortaya çıkması durumudur. Panik bozukluğun belirtilerinden bahsedecek olursak eğer;
– Kalp atışında hızlanma
– Nefes almada güçlük, sanki ortamda hava yokmuş gibi hissetme
– Felç olmaktan korkar hale gelmek
– Baş dönmesi, göz kararması ya da mide bulantısı
– Titreme, terleme, sarsılma
– Tıkanma, göğüs ağrısı
– Sıcak basması ya da ürperme
– El ve ayak parmaklarında karıncalanma
– Delirmekten ya da ölmekten korkma
Her yüz kişiden 3-4’ünün panik bozukluk hastası olduğu tahmin edilmektedir. Yaygınlı sıkça görülen bir hastalıktır. Her yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen genellikle 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Panik bozukluk hastalığının temel belirtisi olan panik atak aslında ani bir alarm reaksiyonu olarak düşünülebilir. Her insan stres veya korku verici bir durumla karşılaştığında benzer tepkiler verir. Örneğin gece ıssız bir sokakta yürürken karşımıza aniden çıkan havlayan bir köpek karşısında neler yaşadığımızı düşünelim… kalp çarpıntısı, hızlı hızlı nefes alma, yoğun bir korku hissi, baş dönmesi, ağız kuruluğu, tuvalet ihtiyacı hisetme,soğuk soğuk terleme vb..
Panik bozukluk hastaları, bu karamsar düşünme biçimi ve yanlış yorumlamalar nedeniyle hastalıklarının nedenlerini başka yerlere veya olaylara atfetme meyilindedirler. Örneğin; Ev hanımı markete alışveriş yaparken panik atağa yakalandığı için, bir dahaki sefere markete gitmek istemez, çünkü ona göre panik atak markete gittiği için olmuştur…, veya metroda panik atak geçiren kişi bir daha metroya binemez olur çünkü onun yorumuna göre yeraltına girmek panik atağa neden olmuştur. Oysa hastalığın nedenleri çok başkadır ve bu tür yanlış yorumlamalar hastalığı giderek şiddetlendirir. Hastalığı ağır seyreden bazı hastalar, evden dışarıda olabilecek her türlü olayı panik atakla ilişkilendirirler ve evden dışarı dahi çıkamaz olurlar, bu duruma ‘agorafobili panik bozukluk’ denir.
Psikiyatrik destek almayan ve hastalığından dolayı günlük yaşamı giderek zorlaşan yani işlevselliği kısıtlanmış hastalarda karamsarlık, hastalıktan kurtulamayacağım düşüncesi, mutsuzluk ve yalnızlaşma ortaya çıkar. Tedavi olmamış panik bozukluk hastalarının depresyon ortaya çıkabilir ve hastanın durumunu daha da güçleştirir. Kendi kendine ilaç tedavisi yapmak, sıkıntıyı gidermek amacıyla alkol kullanmak panik bozuklukta sıklıkla ortaya çıkan davranış biçimleridir. Kişinin kendi kendine tedaviyi uygulamak yerine profesyonel ruh sağlığı personellerinden yardım alması sağlıklı olacaktır.
Modern tıbbın kurucularından sayılan ve pek çok önemli gözleme (bir kısmı kendi adıyla anılan) imza atmış bir hekim olan Sir William Osler Ağız sağlığı vücudun sağlığına açılan penceredir tespitini bundan yaklaşık olarak 100 yıl kadar önce yapmış. Öğrenciliğim sırasında bu tespiti bir şekilde duymuş ya da okumuş olduğumu hatırlıyorum. Bugün için o zamanki düşüncelerimi net olarak hatırlamak zor olsa da, açıkçası bende yarattığı his elindeki kısıtlı imkânlardan yaptığı çıkarımları biraz abartmış tarzında bir şeylerdi. Diğer yandan (Sir Osler'i 100 yıl sonra haklı çıkartacak şekilde) son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, dişeti ve çevresindeki dokularda bakterilerin de rol oynadığı kronik bir iltihap olan peridontid (PD) ile kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı gibi hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Tahmin edeceğiniz üzere benim ilgimi çeken ise, PD ile romatizmal hastalıkların ilişkisini inceleyen çalışmalar. Gerçekten de yakın dönemde yapılan çalışmalar, PD'in romatoid artrit (RA)'in hem ortaya çıkışı hem de ilerlemesi için bir risk faktörü olabileceğini düşündürür tarzda. RA ile ağız sağlığının ilişkisine daha yakından bakma olanağı sağlayan bir çalışmaJournal of Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlandı. Bu çalışma özünde PD ile RA arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Ancak araştırmacılar, çalışmaya katılan bireylerde PD var mı yok mu diye muayene ile karar vermek yerine, bunu hem daha objektif hem de daha sayılabilir (nicel) hale getirmek amacı ile PD gelişiminden sorumlu tutulan bir bakteri olan Porphyromonas (porfiromonas diye telaffuz ediliyor) gingivalis'e karşı gelişen antikor düzeylerine (kanda) bakmışlar. Çalışma Kanada'da yaşayan Kuzey Amerika yerlilerinde yapılmış. Özellikle bu grubun seçilmesinin bazı nedenleri var; öncelikle bu topluluk dünyada RA görülme sıklığının en yüksek olduğu gruplardan birisi, hastalık çoğunlukla erken yaşta başlıyor, romatoid faktör (RF) ve anti-citruline peptid antikor (ACPA) pozitifliği sık ve de aynı ailede birden fazla RA hastası gözlenebiliyor. Bu noktada ACPA'ya biraz daha açıklık getirmek gerekebilir. Bu antikor RA için bir hayli özgün, çoğu zaman hastalığın ortaya çıkışından yıllar önce bile kanda tespit edilebiliyor (ülkemizde pek çok laboratuvar anti-CCP testi adı ile bu testi yapabiliyor). Çalışmada 3 grup var; 1-RA hastaları, 2- hastaların birinci derece (sağlıklı) akrabaları 3- hasta grubu ile akrabalık bağı olmayan sağlıklı bireyler. Araştırmacıların yaptıkları da bu üç grupta Porphyromonas gingivalis'e karşı gelişen antikorların kandaki düzeylerine bakmak. Bakmışlar ve de şunları bulmuşlar: 1- RA hastalarındaki P.gingivalis'e karşı antikor düzeyleri, hem hastaların sağlıklı akrabalarından hem de akrabalık bağı bulunmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek. Bunun anlamı şu; P.gingivalis (dolayısıyla PD) bir şekilde RA ile ilişkili ama bu ilişki hastalığın genetik komponenti ile çok alakalı değil gibi. 2- a- Hastalar ve akrabaları ACPA pozitif olan ve olmayanlar olarak sınıflandırılır ise, ACPA pozitif olan hastalardaki p.gingivalis düzeyleri ACPA negatif olan hastalardan, hastaların ACPA pozitif akrabalarındaki p.gingivalis'e karşı antikor düzeyleri, ACPA negatif olan akrabalarınkinden daha yüksek bulunmuş. b-Buna karşın aynı karşılaştırmalar RF pozitif olan ve olmayan hasta ve akrabalarında yapıldığında, ACPA için gösterilene benzer bir ilişki RF için gösterilememiş. Bunun anlamı da p.gingivalis ile RA arasında gösterilen ilişki, genel anlamda RA'dan ziyade RA gelişiminde önemli yere sahip olan ACPA pozitifligi ile ilişkili yani daha net bir cümle ile ifade etmek gerekir ise, araştırmacıların bu sonuçlara göre savunduğu tez şu: P.gingivalis PD yapıyor bu da RA hastalığının gelişiminde önemli rol oynadığı düşünülen ACPA gelişimine neden oluyor ve bir süre sonra RA gelişiyor. Bazı okuyucuların aklına P.gingivalis nasıl olup da ACPA pozitifliği yapıyor diye gelebilir. Bunu açıklayacak biyolojik gerekçeler var ama bu yazının amacını biraz aştığı için makalenin orijinaline bakmalarını tavsiye ederim. Bu çalışmanın sonuçlarını yorumlamayı güçleştiren 2 tane sorun var; birincisi yapılan gözlemin kesitsel olması (yani sadece o anın fotoğrafını çekmiş olması) nedeni ile tam olarak bir neden sonuç ilişkisi olup olmadığını yorumlamak zor, ikincisi yukarıda değindiğim gibi çalışmanın yapıldığı grup özel bir grup ve bu çalışmanın sonuçları başka toplumlara uygulanabilir mi bilmiyoruz. Sonuç olarak belki de günün birinde ağız sağlığını düzelterek, RA gelişimini tamamen önlemek ya da geciktirmek mümkün olabilir. Genel olarak çoğu hekim (belki hastalar da) bu kadar karmaşık gözüken hastalıkların nedenlerinin ve tedavisinin de karmaşık olması gerektiğini düşünüyor. Bu örnekte olduğu gibi ağızdaki bir bakterinin ortadan kaldırılmasının hastalığın gelişimini tamamen önleyebileceğine inanmakta güçlük çekiyoruz. Oysa yıllarca cerrahların yeni ameliyat yöntemleri geliştirmelerine neden olan ülser hastalığının, bir bakterinin eseri olduğu ve antibiyotikler ile tedavi edilebileceği gerçeği gözümüzün önünde ibretlik bir şekilde duruyor.
Eski Mısır ve Roma döneminde, genç bir kadında tiroid bezinin büyümesi gebeliğin bir işareti olarak kabul edilmiştir(500). Gebelik sırasında tiroid bezinde bazı değişikliklerin meydana geldiği daha binlerce yıl önce fark edilmiş. Günümüzde, her gebenin tiroid bezinin fizyolojik olarak büyüyüp büyümediği tartışmalı bir konudur.
Tiroid hastalıkları doğurgan yaştaki kadınlarda erkeklere göre daha sık görülmektedir. Bu nedenle hamilelik esnasında da tiroid ile ilgili bir problemle karşı karşıya kalma olasılığı oldukça yüksektir. Herhangi bir tiroid hastalığının tanısı ilk kez gebelik esnasında konulabilir veya daha önce bir tiroid hastalığı olduğu bilinen ve bu nedenle takip edilen bir kadın, bu takip sırasında gebe kalabilir. Ayrıca normal bir gebelik tiroid hormonlarının yapımını, dolaşımını ve yıkımını değişikliğe uğratmakta, bu durum ise, bazı tanı güçlüklerine neden olmaktadır.
Diğer taraftan gebe bir kadında tiroid fonksiyonlarını değerlendirirken gebeliğin süresinin de göz önünde bulundurulması zorunluluğu vardır. Çünkü meydana gelen fizyolojik değişiklikler gebeliğin evresine göre farklılık göstermektedir. Örneğin serum tiroksin bağlayan globulin (TBG) düzeyindeki değişiklik en çok ilk trimesterde meydana gelirken, plasentanın tiroid hormonlarını hızlı olarak metabolize etme işlemi ise gebeliğin sonlarına doğru başlamaktadır. Bütün bunlara ilave olarak, gebeliğin daha önce mevcut olan otoimmün bir tiroid hastalığının seyrini değiştirdiği bilinmektedir.
Böyle bir hastalığın seyri gebeliğin erken evresinde, sonlarına doğru ve postpartum dönemde birbirinden farklı olabilir. Postpartum dönem tiroid hastalıkları için önemli bir zaman dilimidir. Doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde tiroidin primer hastalıkları ve hipofiz hastalıkları sonucunda birçok tiroid disfonksiyonu meydana gelmektedir.
Son yıllarda tiroid hastalığı ve gebelik hakkında çok önemli bilgiler elde edildi. Günümüzde gebelik öncesi ve gebelik sırasında görülen tiroid hastalıklarının kolayca tanınması ve erken tedavi edilmesi, hem anne, hem de bebek için çok iyi sonuçlar vermektedir.
Crohn hastalığı nedir ? Crohn hastalığı sindirim sisteminin ciddi bir inflamatuvar hastalığıdır. İnflamatuvar hastalık dediğimizde muhtemelen mikrobik olmayan iltihabi bir hastalığı anlıyoruz. Crohn hastalığı sindirim sisteminin herhangi bir bölgesini tutabilir, ancak en sıklıkla resimde işaretli alan olarak gösterilen terminal ileum denilen ince barsakların son kısmı ile çekum denilen kalın barsağın başlangıcını tutar. Seyrek olarak cilt, eklem, göz, akciğer, karaciğer, safra yolları ve pankreasın da hastalanması söz konusu olabilir.
Başlıca belirtileri ishal, kramp tarzında karın ağrısı, bazen kanama ve ateştir. Ayrıca iştahsızlık, kilo kaybı görülebilir ve çocuklarda gelişme geriliği nedeni olabilir. Şikayetlerin varlığı ve derecesi kişiden kişiye değişkenlikler gösterebilir. Kişinin yaşam kalitesini önemli derecede düşüren bir hastalıktır.
Crohn hastalığı kronik bir hastalıktır. Dolayısıyla hiçbir tedavi yöntemi hastalığı tamamen bitiremez ama hastalığın kontrol altına alınması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi mümkündür.
Ne kadar sıklıkta görülen bir hastalıktır ? Ülkemiz için kesin bir rakam vermek mümkün olmayabilir, ancak dünya verilerine göre 100.000 kişinin 1-7’sinde görülebilen bir hastalıktır. Gelişmiş kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir. Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür. Her yaş gurubunda görülür ancak en sıklıkla 30 yaşından önce görülür. Ancak hastalığın 60-70’li yaşlardan sonra da görülmesi mümkündür.
Crohn hastalığı genetik bir hastalık mıdır ? Bazı ırklarda hastalığın daha sık olduğu ve bazı ailelerde birden fazla bireyde hastalığın bulunduğu bilinmektedir. Crohn hastalarında bazı genetik değişkenlikler gösterilmiştir. Ancak günümüzde Crohn hastalığı olan bir bireyin ailesindeki bireylerde hastalığın gelişip gelişmiyeceğini kesin gösteren bir genetik gösterge mevcut değildir.
Crohn hastalığının belirtileri nelerdir ? Hastalığın en sık ve erken belirtisi karın ağrısı ile ishaldir. Karın ağrısı yemek sonrası, göbek çevresi veya göbek altı bölgesinde olur. İştahsızlık, kilo kaybı, çocuklarda gelişme geriliği ve izahsız ateş diğer görülebilecek belirtilerdir. Anal bölge tutulumu olduğunda anüste ağrı, apse, akıntı görülebilir. Bazen bu şikayetler karın ağrısı ve ishal olmadan da görülebilir. Bu durumda teşhis güç olabilir. Hastalığın tuttuğu bölgeye bağlı olmak üzere hastalarda cilt, eklem, göz, akciğer, karaciğer ve pankreas ile ilgili şikayetler de gelişebilir.
Crohn hastalığı nasıl teşhis edilir ? Hastanın tipik şikayetleri hastalığı akla getirir, bazı hastalarda ise hastanın öyküsü ile teşhis koymak mümkün olabilir. Ancak teşhisin doğrulanması ve/veya hastalığın hangi bölgeleri tuttuğunu ve hastalığın şiddetini görmek için bir dizi tetkik gereklidir. Kan tahlilleri ile kolonoskopi her hastada uygulanan tetkiklerdir. Bazı hastalarda dışkı tetkiki, gastroskopi, ince barsakların tetkiki, bilgisayarlı tomografi veya MR zaman zaman gerekli görülen araştırmalardır. Hangi hastada hangi tetkikin yapılmasına gastroenterolog karar vermelidir.
Crohn hastalığının tedavisinde hangi ilaçlar kullanılır ? Crohn hastalığında şifa yani tedavi ile hastalığın bitmesi söz konusu olmadığından amaç hastanın şikayetlerinin kontrol altına alınmasıdır. Bu nedenle; inflamasyonu baskılamak, yara iyileşmesini sağlamak, ateş, ishal ile karın ağrısını kontrol etmek ve cerrahi riskini azaltmak tedaviden beklenen amaçlardır. Bu amaçlarla, aminsalisilik asid bileşekleri (Salozoprin, Salofalk, Asacol vb), kortizon, antibiyotikler ve immun sistem düzenleyicileri (azatiopurin, 6-merkaptorurin, metorexate ve benzerleri) sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Son yıllarda kullanıma giren infliximab (Remicade) ise çok etkin ancak seçilmiş vakalarda kullanılması gereken bir ilaçtır.
Crohn hastası kim tarafından tedavi edilmelidir ? Crohn hastası mutlaka bu konuda deneyimli bir gastroenteroloji merkezi veya gastroenterolog tarafından tedavi ve takip edilmelidir. Çünkü bu hastalıkta hastaya reçete yazmak ile sorun çözülememektedir. Gerektiğinde ve zaman kaybetmeden tedavi değişiklikleri yapmak ve kullanılan tüm ilaçların tüm özelliklerini bilmek çok önemlidir. Çünkü kullanılan ilaçların önemli yan etkileri mevcuttur. Bu nedenle hastayı takip eden hekimin bu konuda sadece bilgili değil, aynı zamanda deneyimli olması gerekir.
Hastalığın tedavisinde cerrahinin yeri nedir ? Hastaların çoğunda yaşamları boyunca cerrahi tedavi gerekli olabilmektedir. Ancak cerrahi tedavi hastalığı bitirmediğinden, hastalar mümkün olduğunca cerrahiden uzak tutulmağa çalışılır. Cerrahinin mutlak gerekli olduğu durumlarda ise bundan kaçınmak sorunların artmasına neden olabilir. Bu nedenle cerrahi gereksinimi ortaya çıktığında bu durum gastroenterolog ve Crohn hastalığı konusunda deneyimli bir cerrah tarafından birlikte değerlendirilerek karar verilmelidir.
Hastalıkta yaşam tarzı, beslenme şeklinin önemi nedir ? Crohn hastalığında iştahın azalması, barsaklarda emilimin bozulması ve ishal gibi nedenlerle, sıvı, besinler, vitaminler ve minerallerin eksikliği söz konusu olmaktadır. Bu nedenle hastaların iyi beslenmesi ve tedavileri süresince bu durumun da göz önünde tutulması önemlidir.
Diyetin hastalıkta önemli bir rolü olmadığına inanılır. Ancak hastalığın aktif olduğu dönemlerde fazla posalı besinler (çiğ sebze ve meyveler gibi) ve baharatlardan kaçınmak uygun olur. Crohn hastalarında normal kişilere oranla laktoz entoleransının (süte tahammülsüzlük) daha fazla olduğuna inanılır. Bu nedenle hasta eğer bir büyük bardak süt içtikten sonra karın ağrısı, gaz, işhal veya şişkinlik gibi şikayetler tanımlar ise süt ve süt ürünlerinden kaçınması uygun olur.
Crohn hastasının dikkat etmesi gereken bir konu da sigaradan kaçınmasıdır. Sigara Crohn hastasında, hastalığın şiddetlenmesine ve kontrolünün güçleşmesine neden olmaktadır.
Crohn hastası çocuk sahibi olabilir mi ? Gerek anne ve gerekse de baba adayında Crohn hastalığının varlığı üretkenliği tamamen ortadan kaldırmaz ancak hastalığın aktif döneminde bu olasılık düşebilir. Bu nedenle gebelik planlı ve hastalığın kontrol altına alındığı dönemde olmalıdır. Baba adayının planlanan bir gebelik öncesi bazı ilaçları belli süre kesmiş olması gerekir. Anne adayı için çoğu ilaçta böyle bir tedbir gerekmez, ancak bu kullanılmakta olan ilaca göre değişkenlik gösterebilir. Gebelikte hastalığın ortaya çıkması ya da hastalığın alevlenmesi düşük ve erken doğum riskini arttırır.
İrritabl barsak sendromu nedir, nasıl bir hastalıktır? İrritabl barsak sendromu kelimelerinin baş harfleri kullanılarak kısaca İBS olarak adlandırılan bu hastalık fonkiyonel bir bozukluktur. Yani bu hastalıkta yapısal bozukluk, iltihabi ya da tümöral bir durum söz konusu değildir. Barsakların çalışmasında bir bozukluk, aşırı bir duyarlılık vardır. Halk arasında spastik ya da sinirsel kolitte denilen bu hastalıkta; hastalar karın ağrısı, yada karında rahatsızlık hissi ve dışkılama değişikliklerinden yakınırlar. Dışkılama değişikliği bazı hastalarda ishal, bazılarında kabız bazılarında ise bazen kabız, bazen ishal şeklinde değişkenlik gösterebilir. Ülkemizde kabızlığın daha baskın olduğunu görmekteyiz. Karın ağrısı ve kabızlık gibi belirtiler dışında, şişkinlik de hastaların çok sık bildirdiği ve çok rahatsızlık verici bir şikayettir.
Bazı hastalarda dışkıda sümüksü madde olması, acil dışkılama ihtiyacı, anormal dışkı şekli gibi ek belirtiler de olabilir.
Günümüzde bu hastalıkta şifa sağlayacak, yani hastalığı bitirecek bir tedavi yöntemi yoktur. Ancak, hastanın şikayetlerini gideren, kişinin yaşam kalitesini yükselten tedavi yöntemleri mevcuttur.
Neden spastik kolit yerine İBS diyorsunuz ? Kolit dediğimiz zaman barsakta iltihabi bir olayı kasdediyoruz. Oysa bu hastalıkta iltihabi bir olay yok, barsaklarda ülser yok. Bu nedenle kolit deyimi yanlış. Genelde olay barsakların aşırı duyarlılığı ile ilgili.
İBS kimlerde görülür? İBS kadınlarda daha sık görülen bir hastalıktır. Genç, orta yaşlarda daha sıktır. İleri yaşlarda görülme sıklığı azalır.
İBS’de şikayetler sadece barsaklarla mı ilgilidir ? Hayır, şikayetler sadece barsaklar ile ilgili değildir. Hastalık çok geniş bir spektumu kapsayabilir. Bu nedenle eskiden kullanılan mukoid kolit, spastik kolon, spastik kolit gibi deyimler hastalığı tam ifade etmemektedir. Hastalık tüm sindirim sistemini ilgilendirebilir. Vakaların 1/4 de yemek borusu, 1/3 de ise mide boşalması ile ilgili sorunlar görülebilir. Tüm sindirim sisteminde aşırı bir duyarlılık söz konusudur. Ayrıca gastrointestinal sistem dışı bulgular da olabilir. Örneğin hastalar tarafından sistit olarak ifade edilen durumda sık idrara gitme, idrar yaparken yanma, mesanenin tam boşalmaması gibi şikayetler de olabilir. Oysa bu hastalarda idrar tahlili yapıldığında özellik bulunmaz. Dismenore (ağrılı adet görme), disparonia (cinsel ilişkinin ağrılı olması), izahsız adele ağrıları da sıklıkla görülebilen bulgulardır.
İBS nasıl teşhis edilir? İBS için tanı koydurucu bir yöntem yoktur. Hastanın tipik belirtileri hekimi İBS’ye yönlendirir. Ancak, benzer belirtilere neden olabilecek başka hastalıkları elemek için bazı kan tahlilleri, ya da endoskopik teşhis yöntemleri kullanılır. Hastanın şikayetleri ileri yaşta ortaya çıkmış ise, ya da hastada kanama, iştahsızlık, kilo kaybı, kansızlık, uykudan uyandıran şikayetler, ciddi kabızlık ve kontrol edilemeyen ishal gibi şikayetler söz konusu ise, ya da ailede ülserli barsak hastalığı, barsak kanseri gibi durumlar var ise bu hastaların mutlaka detaylı tetkiki ve kolonoskopi ile barsak muayeneleri gerekir. Burada özellikle belirtmek istediğim bir özellik te İBS’nin oldukça sık görülen bir hastalık olmasına rağmen, hastaların çoğunun teşhis edilmemiş olmalarıdır. Hatta şikayetleri nedeniyle bir hekime nadiren başvururlar. Belirtileri genellikle bir yaşam biçimi olarak kabul ederler. Ancak şikayetlerin artışına neden olan bir durum araya girdiğinde hekime müracaat etme gereksinimi duyarlar. Oysa ki İBS hastaların yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkileyebilen bir hastalıktır.
Hastalar belirtiler nedeniyle işe, okula gidememe, sosyal programlarını iptal etme, erteleme gibi sorunları çok sık yaşarlar. İBS hastalarının yaşam kalitelerinin ileri düzeyde böbrek yetmezliği hastaları kadar bozulmuş olduğunu ortaya koyan bir çalışma yayınlanmıştır.
ABD’de soğuk algınlığından sonra, ikinci en sık işe-okula gidememe nedeni olduğu bildirilmiştir.
Şikayetler ne zaman artmaktadır ? İBS kronik bir hastalıktır. Ancak yılın 365 günü ayni şiddette hastayı rahatsız etmez. Araya giren, hastalığın tetiğini çeken, şikayetlerin artmasına neden olabilen durumlar olabilir. Bunlar için verebileceğimiz örnekler, psikolojik stresler (aile içi, iş çevresinde olabilecek sıkıntılı durumlar gibi), alkol, bazı ilaçlar, mevsimsel değişiklikler, gıda zehirlenmeleri olabilir.
Soğuk hava karın ağrısını tetikler mi? Bilimsel cevabını vermek pek kolay değil. Ancak pratik hekimlikte sık rastladığımız bulgu ve hastaların ifadesi böyle bir ilişkiyi düşündürmektedir.
İBS hastalarının çocuklarında da aynı hastalığa rastlanabiliyor. Nedeni genetik olabilir mi? Genelde İBS ile genetik arasında ilişki olmadığına inanılırdı. Bir anne ile çocuğundaki İBS’nin varlığı aynı çevreyi paylaşıyor olmakla izah edilirdi, ancak son yıllarda genetik faktörlerin de hastalıkta etkili olabileceği, genetik yatkınlığı olanlarda uygun çevresel koşulların hastalığın ortaya çıkmasına neden olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu konudaki veriler henüz tam yeterli değildir.
Ülkemizde görülme sıklığı için neler söyleyebilirsiniz ? Yaşa ve cinsiyete göre farklılık gösterir mi ? Batı toplumlarında daha sık görüldüğü doğru mu ? İBS en sık rastlanan gastrointestinal rahatsızlıktır. Her ırkta ve her iki cinste görülür. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sıktır ve sıklığı yaş ile artmaktadır. Ancak ileri yaşlarda şikayetlerde azalma olabilmektedir. Genelde 45 yaşından önce başlar. Değişik toplumlarda görülme sıklığı %5-25 civarındadır. Bu ortalama %10 olarak kabul edilebilir. Sıklığın gelişmiş toplumlarda daha fazla olduğu bilinmektedir. Gelişmiş ülkelerde daha sık görülmesinin nedeni gerçekten hastalığın daha sık oluşu ile mi, yoksa kişilerin sağlıklarına daha çok önem vermeleri ve şikayetlerini daha iyi ifade etmeleri, ya da yaşam kalitelerinin yükselmesi ile mi ilgili olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ülkemizin değişik bölgelerinde yapılan çalışmalarda toplumdaki sıklığının %6.3-19.1 arasında bulunmuştur. Ortalama olarak ülkemizdeki sıklığının batı toplamlarındakine benzer şekilde %10 olduğunu söylüyebiliriz.
İBS kanserleşir mi? Kesinlikle hayır. İBS kanserleşmez ve hastanın ölümüne neden olmaz, kişinin yaşantısında yapabileceği en önemli şey yaşam kalitesini düşürmesidir.
İBS nasıl tedavi edilmektedir? İBS tüm tedavilere rağmen tekrarlayıcı ve kronik bir hastalıktır. Hastalara şikayetlerinin olduğu dönemlerde ilaç tedavileri önerilir. Hastalığın belirtilerinin kişiden kişiye ve aynı kişide zaman içinde çok değişkenlik göstermesi, her hastaya ihtiyaçlarına göre farklı ilaçlar kullandırmayı gerektirebilir. Genellikle birden fazla belirti mevcut olduğu için, tedavide de her belirti için farklı ilaçlar uygulamak gerekli olmaktadır.
Ancak günümüzde özellikle kabızlıkla seyreden İBS için yeni tedavi olanakları mevcuttur. Bu ilaçlar hem kabızlığı gidermekte hem de barsaklardaki aşırı duyarlılığı, şişkinlik hissini gidermektedir.
İBS tedavisinde diyeti yeri varmıdır ? Biz hastalarımıza özel bir diyet listesi vermiyoruz. Çünkü diyetin bir katkısı olmadığına inanıyoruz. Ancak hastanın gözlemi önemli hasta belli bir diyetin karın ağrısını arttırdığını, şişkinliğe neden olduğunu ifade ediyor ise ondan kaçınmasını tavsiye ediyoruz. Genellikle hastalarımız bazen ne yerlerse yesinler hiçbir şikayetleri olmadığını, bazen de ne yerlerde yesinler şikayetleri olduğunu, her şeyin dokunduğunu ifade ederler. Hastalığın doğasında bu var. Hastalık müzmin bir hastalık ama yılın 365 günü devam etmiyor. Değişkenlik gösteriyor.
Ülkemizde süte tahammülsüzlük sık rastlanan bir durum, bu nedenle hastalara süt ve süt ürünleri aldıklarında karın ağrısı, gaz, ishal şikayetleri olup olmadığını soruyoruz. Eğer bu soruların yanıtı evet ise o zaman hastaların süt ve süt ürünlerini az tüketmelerini öneriyoruz. Bunun dışında genellikle fazla yağlı yiyecekler, gaz üreten besinler de şikayetleri arttırabilir. Şikayetleri bu besinler ile ilişkilendirilebilen hastalarda bu kullanımları sınırlandırılmalıdır. Suni tadlandırcılar ve diyet besinlerin kullanımı da sınırlandırılmalıdır. Çünkü bunların fazla kullanımı şişkinlik ve ishal nedeni olabilir.
Bu hastalıkta stresin rolü varmı ? Hastaların yaklaşık yarısı şikayetleri ile stres arasında ilişki olduğunu ifade ederler. Stres hastalığın tetiğini çeker. Bu nedenle stres hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiler. Stres İBS’nin nedeni değildir ancak, şikayetleri artırabilir. Bu nedenle İBS hastalarının stresle baş etme yöntemleri konusunda destek almaları yardımcı olabilir.
Günlük dışkılama sayısı toplumlara, bireylere ve beslenme alışkanlığına bağlı olarak değişmekle birlikte haftada 3 kez veya daha az sıklıkta, sert kıvamda ve zor dışkılama kabızlık olarak adlandırılabilir. Bazı insanlar haftada 2 veya 3 kez ancak nornal kıvamda ve zorlanmadan dışkılarken bundan şikayetçi olmadıklarını ifade edebilirler. Kabızlığın en önemli karakteristiği dışkı kıvamının sert, dışkı miktarının az olması ve dışkılama sırasında zorlanma olmasıdır. Dışkılama hissi olmaması, dışkılama hissi geldiği halde tuvalete gidildiğinde dışkılayamamak, ıkınarak dışkılamak, küçük ve sert parçalar halinde dışkılamak, dışkıladıktan sonra tam boşalamama hissi kabızlıklıkta görülebilen diğer bulgulardır. Bazı hastalar parmakları ile dışkılamaya yardımcı olmaya çalışırlar. Kronik kabızlıkta genellikle altta yatan bir organik sebep bulunamaz ve bu tür kabızlık fonksiyonel kabızlık olarak adlandırılır. Ancak kabızlığın bir hastalık olmayıp başka bir hastalığa ikincil olarak gelişebilecek bir belirti olabileceği unutulmamalıdır. Seyrek olarak kabızlığın sebebi dışkının barsak içinde ilerlemesini engelleyen bir daralma olabili (tümör, iltihabi barsak hastalığı veya barsaktaki bir şekil bozukluğu gibi). Bu tür kabızlık organik nedenlere bağlı kabızlık olarak adlandırılır. Bu nedenle kabızlık şikayeti ile başvuran hastalarda genellikle bazı tetkiklerin yapılmasına gerek duyulur.
KABIZLIĞA NELER SEBEP OLUR?
Kalın barsaklar 140-180 cm uzunluğundadır ve başlıca görevi ince barsaklardan gelen sulu kıvamdaki barsak içeriğindeki suyun ve eletrolitlerin emilmesidir. Kalın barsaklar günde 4 litre kadar suyu emebilirler. İnce barsaklardan kalın barsaklara bu miktarın üzerinde su geçmesi ishale neden olur. Suyu emilen barsak içeriği katılaşarak dışkı halinde kalın barsakların özellikle son 40-50 cm lik kısmında depolanır. Dışkının kalın barsak içinde uzun süre kalması içindeki suyun daha fazla emilmesine ve daha fazla sertleşmesine yol açar. Kalın barsakların içindeki muhtevanın ilerlemesini sağlayan değişik hareketleri vardır. Bu hareketlerin bir kısmı segmenter kasılmalar şeklinde olup dışkının ileri geri hareket etmesini ve içindeki suyun emilmesini artırıcı hareketlerdir ve dışkının küçük parçalar haline gelmesine yol açar (Segmenter kasılmalar). Bu hareketlerin dışkının barsak içinde ilerlemesine bir katkısı yoktur. Kalın barsaklardaki diğer bir hareket şekli proksimalden distale doğru birbirini takip eden ilerleyici kasılmalar şeklinde olup barsak içindeki dışkının çıkışa doğru ilerlemesini sağlar (Peristaltik kasılmalar). Dışkı kalın barsağın rektum olarak adlandırdığımız son 15 cm lik kısmına ulaştığında dışkılama hissi oluşturarak dışarı çıkarılır.
Fonksiyonel kabızlığın oluşmasında genel olarak üç temel mekanizma rol oynar;
1- Kalın barsakların aşırı kasılmasına bağlı kabızlık (Hiperkinetik konstipasyon): Kalın barsakta segmenter kontraksiyonların artması; Bu türde kalın barsaklarda dışkının barsak içinde ilerlemesine katkısı olmayan segmenter (lokal) kasılmalar artmıştır, dışkı sert ve küçük parçalar halindedir. Genellikle irritabl barsak hastalığı ile birlikte bulunur (Bkz. İritabl barsak hastalığı).
2– Kalın barsaklarda dışkının ileriye doğru hareketini sağlayan kasılmaların azalmasına bağlı kabızlık (Hipokinetik konstipasyon- tembel kalın barsak): Bu türde kalın barsakların tembelliği söz konusudur. Nörolojik hastalıklar (Parkinson hastalığı, felç geçirme vb. durumlar), tiroid bezinin az çalışması (hipotiroidi), uzun süreli diabet, açlık ve posa içermeyen diyetle beslenme, gebelik, uzun süreli seyahatlar, stres, bazı ilaçların kullanılması (Psikiatrik ilaçlar, kabızlık tedavisi için kullanılan ilaçların uzun süreli ve bilinçsizce kullanılması vb.) bu tür kabızlığa yol açabilir.
3- Dışkılama mekanizmasının bozulması (Diskezi): Bu kabızlık türünde, kalın barsağın çıkışa yakın son kısmına (Rektum) gelen dışkının algılanmasında ve anüsün açılarak dışkının dışarı atılmasını sağlayan koordineli hareketlerin oluşmasında bir aksaklık sözkonusudur. Genellikle rektum hastalıkları ve nörolojik hastalıklarda görülür.
TEŞHİS Kabızlık nedeniyle hekime başvuran her hastadan ayrıtılı bir hikaye alınması, beden muayenesi yapılması ve kullandığı ilaçların gözden geçirilmesi gerekir. Kabızlığı uzun süreden beri var olan hastalarda organik bir sebep olma olasılığı oldukça az olmasına rağmen tiroid fonksiyon testlerini de içerecek şekilde biokimyasal kan testlerin ve dışkı incelemesinin yapılması gerekir. Kabız hastada kalın barsakların incelenmesi amacıyla tercih edilmesi gereken yöntem çift kontrastlı baryumlu kalın bağırsak grafisi’ dir. Kolon grafisi, iyi bir cihaz kullanılarak bu işte tecrübeli bir radyolog tarafından çekildiğinde kolonoskopi ile hemen hemen aynı duyarlılığa sahiptir.
Ayrıca bu yöntemde kalın bağırsakların uzunluğu ve varsa şekil bozuklukları (aşırı kıvrımlar, darlıklar vb.) hakkında bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Diğer bir radyolojik yöntem defekografidir. Özellikle yaşlı popülasyonda kolon grafisi ile birlikte yapılması tercih edilir. Bu yöntem de baryumlu kalın bağırsak grafisi gibi uygulanır ancak baryumun barsaktan boşalması sırasında daha ayrıntılı görüntüleme yapılarak dışkılama fizyolojisi hakkında bilgi edinilmeye çalışılır. Kalın barsak grafisinde ilave bir patoloji görüldüğünde gerektiğinde kolonoskopi de yapılabilir. Endoskopi (Kolonoskopi) kabızlık nedeniyle başvuran hastalarda ilk başvurulacak yöntem değildir.
Ancak, kabızlık dışında başka ilave bulguları olan hastalarda (Kanama, kansızlık, hızlı kilo kaybı, dışkı kalınlığında incelme, yeni başlayan kabızlık ve dışkılama alışkanlığında değişiklik vb.) kolonoskopi ilk tercih edilecek yöntem olmalıdır. Çift kontraslı kolon grafisi çekilen ve organik bir patoloji saptanmayan hastalarda yapılabilecek diğer bir inceleme radyoopak marker çalışması’ dır. Bu yöntemde hastaya belli sayıda radyoopak marker parçacıkları yutturulduktan sonra direkt karın filmleri çekilerek bu parçacıkların barsak içinde ilerlemeleri incelenir ve kalın barsakların hareketleri hakkında bilgi edinilmeye çalışılır.
DİKKAT !! Dışkılama alışkanlığınızda son 6 ay içinde eskiye nazaran bazı değişiklikler olduğunu hissediyorsanız, dışkılamada güçlük çekmeye başladıysanız ve/veya eskisine nazaran dışkı kalınlığında azalma görüyorsanız bu durum ciddi bir hastalığın habercisi olabilir. Vakit kaybetmeden bir gastroenteroloğa başvurmanız gerekir.
KABIZLIK PROBLEMİ NASIL ÇÖZÜLÜR? Kabızlığın bir çok sebebi olabileceği için tedavi, muayene ve laboratuar bulgularına göre şekillendirilir. Düzenli ve fiberden zengin gıdalarla beslenme, yeterli miktarda sıvı alınması (günde en az 8-10 bardak su içilmesi), düzenli egzersiz yapılması (yürüme, aerobik vb.) fonksiyonel kabızlığın hafifletilmesinde uygulanabilecek genel önlemlerdir. Dışkılama hissi geldiğinde vakit kaybetmeden tuvalete gidilerek yeterli süre (15 dk kadar) beklenmesi gerekir. Dışkılama hissi geldiğinde tuvalete gitmeyi ertelemek kabızlığın şiddetlenmesine yol açar.
Diyet Liften (fiber) zengin diyet kabızlığın önlenmesi ve hafifletilmesinde en önemli basamaklardan biridir. Lif, bitkisel yiyeceklerin sindirilmeyen kısımlarıdır. Suda eriyen ve erimeyen olmak üzere iki çeşit lif bulunur. Suda eriyen lifler kalın barsaktaki bakteriler tarafından sindiriler. Yulaf kepeği suda eriyen liflere örnektir. Kabızlığın azaltılmasında suda erimeyen lifler daha yararlıdır. Buğday kepeği, tahıl taneleri, yeşil sebzeler ve elma, armut gibi çeşitli meyvelerin kabukları suda erimeyen liflere örnek olarak verilebilir. Lifler su tutarak gaitanın miktarını ve su içeriğini arttırırlar ve bu şekilde kalın barsak içerisindeki dışkının barsak boyunca hareketini arttırarak kabızlığın azalmasına yardımcı olurlar. Batı tipi diyette bir günde alınan lif miktarı ortalama 10-20g kadar olmakla birlikte iyi bir barsak hareketi için günde 30-35 gr kadar lif alınması tavsiye edilir. Liften zengin bir çok yiyecek vardır. Meyveler, sebzeler, kepekli undan yapılmış ekmek ve kepek lifli gıdalara verilebilecek örneklerdir. Beyaz pirinç yerine kahverengi pirinç tercih edilebilir.
Dışkılamayı kolaylaştırıcı ilaçlar faydalı olabilirmi? Dışkı yumuşatıcı ve dışkılamayı kolaylaştırıcı ilaçları temelde iki ana guruba ayırmak mümkündür; Bağırsak hareketlerini uyaranlar (Tegaserod, itopride, domperidon gibi) ve barsağa sıvı salgılanmasını ve böylece dışkını yumuşamasını sağlayanlar (Ca, Mg tuzları, lactulose, bazı bitkisel ilaçlar gibi). Bağırsak hareketlerini uyaran ilaçlar ilk kullanıldıklarında bir miktar fayda etmekle birlikte ilacın kullanılmasına devam edildiğinde zamanla etkileri azalır.
Bitkisel ilaçlar ve Mg tuzları genellikle kullanıldıkları müddetçe etki göstermeye devam ederler. Devamlı kullanıldıklarında elektrolit bozuklukları, kemik erimesi, protein kaybı ve bağımlılık yapabilirler. Bazıları (Laksofenol) uzun süre kullanıldıklarıda barsak mukozasında pigment birikimine neden olarak mukozasının kahve renkte görünmesine yol açabilirler (melanosis coli). Özellikle barsak hareketlerini arttırarak etki gösteren ilaçlar uzun süreli kullanım sonrasında kesildiklerinde kolay kolay düzelmeyen şiddetli kabızlık meydana gelebilir.
Kabızlık irritabl bağırsak hastalığının bir bulgusu ise o taktirde irritabl barsak hastalığına yönelik ilaç tedavisi uygulanır. Dışkının barsağın son kısmında (rektum) çıkışa yakın bölgede sertleşmesi ve çıkarılamaması halinde lavmanla yardımcı olunabilir. Aşırı sert dışkı parçalarının zorlanarak çıkarılmaya çalışılması zamanla hemoroid ve anüste çok ağrılı yırtılmaların (anal fissür) oluşmasına yol açabilir (Bkz. Anal fissür).
Düzenli dışkılama alışkanlığı kazanılmasına yardımcı olabilmesi bakımından aşağıdaki şekilde bir uygulama tavsiye edilebilir; 1- Dışkı yumuşatıcı kullanmayın 2- Diyetinizdeki lif miktarını artırın 3- Sabahları erik veya şeftali suyu için 4- Her gün en az iki öğün az şekerli meyve kompostosu yemeye çalışın 5- Günde iki kez bir çorba kaşığı kadar psyllium içeren bir preparat kullanın (Psyllium Akdeniz havzasında yetişen, çekirdekleri nemli ortamda şişerek hacmi artan ve jelatinöz yapı kazanan bir bitki türüdür. Psyllium seed veya Psyllium husk adı ile piyasada bulunabilir). 6- Kahvaltı öğününü atlamayın. Sabahleyin aç karna birkaç adet kuru kayısı ,kuru incir veya kuru erik üzerine 2 bardak su içtikten sonra yapılacak bir kahvaltı sonrası tuvalet ihtiyacı olsun ya da olmasın tuvalete gidip 15dk. kadar tuvalette oturun ancak dışkılamak için aşırı ıkınarak kendinizi zorlamayın. Her sabah bu dışkılama girişimine zaman ayırmak bağırsak alışkanlığında uzun süreli bir rahatlama sağlayabilir.
İnflamatuvar barsak hastalığı (İBH) deyimi, Ülseratif kolit nı içermektedir. Ülseratif kolit, kalın barsağın iç yüzeyini etkileyen kronik iltihabi hastalığıdır. Crohn hastalığı ise ağızdan anüse kadar gastrointestinal sistemin tüm kısımlarını tutabilirse de daha çok ince barsağın son kısmı (terminal ileum) ve kalın barsakta yerleşir ve ülseratif kolitin aksine barsak duvarının tüm tabakalarını tutabilen bir iltihap oluşturur. İltihabın aktif olduğu dönemlerde barsak iç yüzeyi kırmızı ve şiş, ülsere ve kanamalıdır. Bazı vakalarda ükseratif kolit ve Crohn hastalığı arasında kesin bir ayrım yapılamayabilir ve bu durumda indetermine kolit varlığından söz edilir. ve Crohn hastalığı
İnflammatuar barsak hastalıkları neden olur? İnflamatuvar barsak hastalıklarının nedenleri bilinmemekle birlikte çok sayıda teori vardır. Bir teoriye göre hastalık genetik kökenlidir. Hastaların % 15-20 kadarında böyle bir ilişki saptanır. Bu hastalığa neden olan bir grup gen olup olmadığını araştıran çalışmalar hala devam etmektedir. İBH olan kişilerde, vücudun bağışıklık sisteminde bir takım değişiklikler görülmüştür. Bu değişikliklere neyin sebep olduğu hala bilinmemektedir. Bu alanda yapılan çok sayıda çalışma vardır. Stresin bu hastalığa neden olduğu kesin olarak gösterilmiş olmamakla birlikte bir çok hastalıkta olduğu gibi İBH da da stres hastalık semptomları nı arttırmaktadır.
İBH sıklıkla ergenlik döneminin sonları (yirmili yaşlar) ve genç erişkinlik döneminde (Otuzlu yaşlar) görülmektedir ancak her yaş gurubunda ortaya çıkabilir. Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir.
ÜLSERATİF KOLİT
Ülseratif kolit (ÜK) daha çok 15-40 yaşları arasında görülmektedir. Ülseratif kolit gastrointestinal sistemde sadece kalın barsağı etkileyen ve barsağın iç yüzeyini etkileyen bir hastalıktır. Sadece kalın barsağın rektum olarak adlandırılan son kısmını tuttuğunda proktit olarak adlandırılmaktadır. Kalın barsaktaki iltihap barsaktaki suyun emilmesine engel olduğu gibi barsağa su sızmasına da sebep olduğundan ishale neden olur. İltihap genellikle barsakta yaralar ve ülserlerin oluşumu ile birliktedir ve bu da ishalin kanlı olmasına ve karın ağrısına yol açar.
Ülseratif kolitin belirtileri (semptomları) nelerdir ? ÜK in en çok bilinen semptomları ishal, acil dışkılama hissi, karın ağrısı ve dışkılama birlikte veya dışkılama olmaksızın oluşan rektal kanamadır (rektal kanama = makattan kan gelmesi). Bazı hastalar kendilerini iştahsız, yorgun hissedebilir ve kilo kaybetmiş olabilirler. Kanama genelde hafif olmakla birlikte bazen ciddi seviyede olabilir ve anemi (kansızlık) meydana gelebilir. Eklem ağrısı, gözlerde şişlik ve kızarma ve karaciğerle ilgili problemler görülebilir. Bu problemler kolit düzeldikten sonra iyileşebilmektedir.
Ülseratif kolit genellikle iyileşme ve nüksetme dönemleri (remisyon ve relaps dönemleri) ile giden bir hastalıktır. Hastaların yarısında hastalık sadece hafif belirtilerle seyrederken diğerlerinde ateş, kanlı ishal, bulantı ve karın ağrıları vardır. Şiddetli belirtileri (semptomları) olan ülseratif kolitli hastaların hastaneye yatırılarak tedavi edilmeleri ve bazı durumlarda cerrahi tedavi gerekebilir. Kanama toksik megakolon hastalığın iki önemli komplikasyonudur.
Ülseratif kolit olduğumu nasıl bilebilirim? Ülseratif kolitli hasta özel bir beslenme diyeti takip etmelimidir? Hastalığın hastanede yatarak tedavi olmayı gerektirecek ölçüde şiddetli olduğu dönemlerde ağızdan beslenmenin bir müddet için kesilmesi gerekebilir. Orta ve hafif derecede aktif hastalığı olan veya hastalığı inaktif dönemde olan ülseratif kolitli hastaların takip etmeleri gereken özel bir diyet yoktur. Baharatlı ve acılı yiyeceklerin hastalığın belirtilerini artırabileceği bilindiğinden bu tür gıdaların tüketilmemesi tavsiye edilir. Bakteriyel veya viral besin zehirlenmeleri hastalığı aktive edebileceğinden ülseratif kolitli hastaların gıda tüketiminde hijyenik kurallara özellikle dikkat etmeleri gerekir. Antiromatizmal ilaçlar, aspirin, antibiyotikler ve ağızdan alınan demir preparatlarının doktor bilgisi dahilinde kullanmaları gerekir. Kortikosteroid kullanan hastaların tuz kullanımını azaltmaları gerekir.
Tedavi sonrasında ishali düzelen ve aksine kabızlık gelişen ülseratif kolitli hastalara suda ıslanmış bir kaç adet kuru kayısı yemeleri veya diyetlerine 1-2 tatlı kaşığı kepek eklemeleri tavsiye edilebilir.
Ülseratif kolit kansere neden olur mu? Kalın barsağın tümü hastalıktan etkilenmiş olan ülseratif kolitli hastalar kolon kanseri açısından normal topluma göre daha yüksek bir risk taşırlar. ve ayrıca 8-10 yıldır ülseratif kolit tanısı olan hastalarda, risk yine yüksektir. Özellikle hastalığı 20 yıldan beri var olanlarda kanser gelişme riski artmakta (%10) , 30 yıldan sonra hastaların yaklaşık %20 sinde kalınbarsak kanseri oluşmaktadır. Birinci derece akrabasında kalın barsak kanseri olan ülseratif kolitli hastalarda da kanser gelişme riski artmıştır. Bu gruptaki kişilerin doktorlar tarafından konsülte edilmesi ve periodik olarak kolonoskopi ve biopsi yapılması gerekmektedir.
CROHN HASTALIĞI
Crohn hastalığı barsak duvarının derin katlarını tutan iltihabi reaksiyon, ülserasyon, darlık ve fistüllerin oluşumu ile seyreden ve iyileşme ve nükslerle giden kronik bir hastalıktır. En çok etkilenen bölgeler ince barsağın son kısımları ( terminal ileum) ve kalın barsağın ilk bölümüdür. Bu tip tutulum ileokolit olarak adlandırılır. Crohn hastalığı, bazen gastrointestinal sistemin diğer bölümlerini de tutabilir. Ağızda aftöz ülserler yaygındır. Bu ülserler yemek borusu, mide ve onikiparmak barsağında da oluşabilir. Biopsi yapılmadan bu ülserleri peptik ülserden ayırmak zordur.
Crohn hastalığının belirtileri (semptomları) nelerdir? Crohn hastalığının en sık görülen semptomları, özellikle sağ alt kadranda hissedilen karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Ayrıca rektal kanama ve ateş de olabilir. Kronik gizli veya aşikar kanama anemiye neden olabilir. İlerlemiş Crohn hastalığı olan çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği sık olarak görülür. Eklem ağrısı, gözlerde şişlik ve kızarma ve karaciğerle ilgili problemler meydana gelebilir.
Crohn hastası olduğumu nasıl bilebilirim? Crohn hastalığının belitilerine benzer şikayetleriniz olduğunda başvurduğunuz doktorunuz hastalık öykünüzü dinledikten ve beden muayenenizi yaptıktan sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. İstenecek diğer testler ülseratif kolit bölümünde anlatılanlar ile aynıdır; Kolonoskopi ve baryumu kolon grafisi (lavman opak) ne ek olarak genellikle ince barsakların baryumlu grafisi de ( enteroşilizis veya konvansiyonel ince barsak grafisi) istenir. Crohn hastalığının komplikasyonları nelerdir? barsak tıkanıklığıdır.Fistüller Crohn hastalığının diğer önemli bir komplikasyonudur. Fistüller, ülserin barsak duvarını delerek komşu organlarla ( idrar kesesi, vajina veya cilt gibi çevre dokulara) barsak arasında tünel benzeri bir oluşum yapması sonucu meydana gelir. Cilde açılan fistüller sıklıkla anüs çevresinde oluşmaktadır. Fistüller enfekte olup abse formuna oluşturabilir. Bazen cerrahi tedavi gerekebilir. Hastalığın uzun dönemdeki diğer bir koplikasyonu kemik osteoporoz aolarak adlandırdığımız kemik yoğunluğundaki azalmalardır. ÜLSERATİF KOLİT VE CROHN HASTALIĞI NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı iyileşme ve aktivasyon dönemleri ile seyreden kronik gidişli hastalıklar olmakla birlikte çoğu hasta normal ve iyi kalitede bir hayat sürebilmektedir. Doktorunuz aşağıdaki konuları içerecek şekilde bir tedavi programını sizinle konuşacaktır.
Doktorunuzun size anlatacağı farklı tedavi yaklaşımları olabilir. Kullanılacak farklı ilaçların etki mekanizmaları ve barsaklardaki etki yerleri de farklıdır. Doktorunuzun tüm önerilerine uymalı ve planlanmış tedavi bitene kadar veya doktorunuz bitirmenizi söyleyene kadar tedavinizi kesmemelisiniz. Hafif şiddette hastalığı olan ülseratif kolitli vakalarda yeterli dozda alınacak 5-ASA preparatları (Salofalk, Asacol vb) yeterli olurken orta ve ileri derecede aktif hastalığı olan vakalarda genellikle kortikosteroidlerin kullanılması gerekir. Dirençli vakalarda bağışıklık sistemini baskılayan daha güçlü ilaçların (Azathiopurin, Infliximab, cyclosporine vb.) kullanılmasına ihtiyaç duyulabilir. Bu ilaçlar ancak doktor kontrolünde kullanılmalı ve olası yan etkileri nedeniyle hastalar belirli aralarla takip edilmelidir.
İBH da diyet nasıl olmalıdır? İBH da sindirim sisteminin bir kısmı hasta olduğundan hem besin maddelerinin emilimi bozulmuş, hem de kaybı artmıştır. Ayrıca hastaların hastalıkları nedeniyle perhiz yapma düşüncesi içinde olmaları nedeniyle de gıda tüketimi azalmıştır. Hastalığın hastanede yatarak tedavi olmayı gerektirecek ölçüde şiddetli olduğu dönemlerde nadir de olsa ağızdan beslenmenin bir müddet için kesilmesi ve hastanın damar yoluyla verilecek sıvılarla beslenmesi gerekebilirse de orta ve hafif derecede aktif hastalığı olan veya hastalığı inaktif dönemde olan hastaların takip etmeleri gereken özel bir diyet yoktur. Baharatlı ve acılı yiyecekler, çok yağlı yiyecekler, fazla miktarda alınacak asitli meyve suları hastalığın belirtilerini artırabileceğinden bu tür gıdaların tüketilmemesi tavsiye edilir. Alkolün ve kolalı içeceklerin hastalığı kötüleştirdiğine dair bir bulgu yoktur, dokunmadığı taktirde makul miktarda tüketilebilirler. Bakteriyel veya viral besin zehirlenmeleri hastalığı veya semptomlarını aktive edebileceğinden inflamatuar barsak hastalığı olan hastaların gıda tüketiminde hijyenik kurallara özellikle dikkat etmeleri gerekir. Süt ve süt ürünleri dokunmuyor ve şikayetleri başlatmıyorsa tüketilmesinde sakınca yoktur, aksine önemli bir protein ve kalsiyum kaynağı olarak tavsiye edilir.
İBH için düzenlenen diyet programının amacı uygun besin alımını sağlamak ve kalsiyum, demir, vitaminler, protein vb. maddelerin eksikliklerinin gelişmine engel olmaktır. Doktorunuz beslenmeniz ile ilgili değerlendirmeyi yaparken yeterli kalori, vitamin ve mineral alıp almadığınızı da değerlendirir. Beslenmeniz yeterli değilse, doktorunuz size bazı ilave besleyici formülasyonların kullanımını tavsiye edebilir. Barsaklarında ileri derecede darlık gelişmiş ve barsak tıkanıklığı bulguları olan Crohn hastalarının kabuklu meyve, kurutulmuş meyveler ve sebze gibi posalı gıdaları tüketmemeleri ve sıvı gıdalarla beslenmeleri önerilir. Barsaklarında darlık oluşmuş olan hastaların bu tür gıdaları tüketmeleri şikayetlerinin artmasına neden olur.
Tedavi sonrasında ishali düzelen ve aksine kabızlık gelişen ülseratif kolitli ve barsaklarında darlık gelişmemiş olan Crohn hastalığı olan hastalara suda ıslanmış bir kaç adet kuru kayısı yemeleri veya diyete 1-2 tatlı kaşığı kepek eklemeleri tavsiye edilebilir. İshalli döenmlerde ise sıvı laımı artırılmalıdır.
Antiromatizmal ilaçlar, aspirin, antibiyotikler ve ağızdan alınan demir preparatlarının doktor bilgisi dahilinde kullanmaları tavsiye edilir. Kortikosteroid kullanan hastaların tuz kullanımını azaltmaları gerekir.
Cerrahi tedaviye ne zaman ihtiyaç duyulur? İBH hastası olan çoğu insan, ilaç ve beslenme planı içeren bir tedavi programı ile rahat bir yaşam sürebilmektedir. Crohn hastalığı olan hastaların %40 ı hastalığın başlamasından sonraki ilk 10 yılda, %80 i de ilk 20 yılda cerrahi tedaviye ihtiyaç duyarlar ve bu cerrahi girişimlerin hemen yarısı acil şartlarda gerçekleşir. İBH da aşağıdaki durumlar ortaya çıktığında cerrahi tedavi gerekli olabilir. Doktorunuz, kesin koşulların varlığında cerrahi tedavinin uygulanmasına karar verecektir;
– Aşırı kanama
– Uzun süreli ve ciddi hastalık varlığı
– Toksik megakolon gelişmesi (Ülseratif kolitin şiddetli bir formu) ve barsak
duvarında delinme
– İlaç tedavisi ile hastalığın kontrol altına alınamaması
– Barsakta ileri derecede darlık veya tıkanıklık oluşması
– Çocuk ve gençlerde büyüme geriliği
Birçok cerrahi tedavi tekniği bulunmaktadır. Her birinin avantaj ve dezavantajları doktorunuz ve ameliyatınızı yapacak cerrah tarafından size anlatılacak ve sizin için en iyi yöntemin uygulanmasına çalışılacaktır. Ülseratif kolitte kalın barsağın çıkarılması hastalıklı organın tamamıyle uzaklaştırılacağı anlamına gelmektedir. Crohn hastalığında ise genellikle barsakların hastalığa iştirak eden kısımları çıkarılır ve kalan barsakta herzaman için yeni hastalık çıkma olasılığı olduğundan genellikle kalıcı bir iyileşme sağlanamamaktadır.
INFLAMATUAR BARSAK HASTALIKLARI VE GEBELİK Tedavideki gelişmeler IBH lı kadınların gebe kalabilmelerini ve sorunsuz bir gebelik geçirmelerini sağlamıştır. İnaktif Crohn hastalığı (CH) ve ülseratif koliti (ÜK) olan kadınlar gebe kalabilme (fertilite) bakımından genel popülasyonla aynı şansa sahiptirler. ÜK aktif veya remisyonda olsun fertiliteyi etkilememektedir. CH olan kadınlarda primer ve sekonder amenore (adet görememe) daha sıklıkla görülür. Aktif CH pelvisde skar oluşumu ve Fallop tüplerinde fonksiyon kaybına yol açabilir. CH vajina çevresinde apse veya fistül oluşturarak ağrılı cinsel birleşmeye (dyspareunia) sebep olabilir. Ayrıca aktif IBH seyrinde oluşabilecek beslenme yetersizliği de (malnutrisyon)fertilite üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Erkeklerde İBH tedavisinde kullanılan sulfasalazine ve Mtx. gibi ilaçlar oligospermi ve sperm motilitesinde (hareketlerinde) azalma oluşturarak fertiliteyi etkileyebilir. İnaktif
IBH nın gebelik öncesinde remisyona sokulması ve gebelik süresince de remisyon halinin sürdürülmesi optimal tedavi yaklaşımıdır. Gebelik öncesinde ilaç kullanmadığı halde remisyonda olan gebelerde gebelik öncesinde medikal tedaviye başlama endikasyonu yoktur. Gebelik öncesinde medikal tedavi ile remisyonda olan hastalarda gebelik süresince remisyonun sürdürülmesi için gerekli olan en düşük dozda idame tedavisi sürdürülmelidir. Gebe hastaya hamile kalmadan önce hastalığının inaktif dönemde olmasının (remisyona sokulmasının) gerektiği anlatılmalıdır. İdeal olan, gebe kalmadan önce hastanın 3-6 aylık bir süre kadar remisyonda kalmasıdır.
Gebe kalma (konsepsiyon) sırasında hastalığı remisyonda (iyileşmiş halde) olan ÜK li gebelerin 1/3 inde gebelik sırasında veya doğum sonrasında hastalık aktive olur ve bu aktivasyon oranı aynı süre izlenen gebe olmayan kadınlardakinden farklı değildir. Hastalık aktivasyonu 1.trimestrde (gebeliğin ilk 3 ayı) biraz daha sık görülmektedir. Konsepsiyon sırasında aktif hastalığı olan ÜK li gebelerin %45 inde gebelik sırasında hastalık aktivitesi artmakta, %25 inde azalmakta ve %30 unda da değişmemektedir. Konsepsiyon sırasında inaktif hastalığı olan CH lı gebelerin %25 inde gebelik sırasında hastalık aktive olmaktadır ve bu oran da gebe olmayan ve aynı süre izlenen kadınlardakinden farklı değildir. Konsepsiyon sırasında aktif CH hastalığı olan gebelerin 1/3 inde gebelik süresince hastalık remisyone girmekte, 1/3 inde aktive olmakta ve 1/3 inde de değişmemektedir ki bu oranlar da aynı süre izlenen gebe olmayan kadınlardakinden farklı değildir.
Diğer bir deyişle konsepsiyon sırasında aktif CH olan gebelerin %66 sında ve aktif ÜK olan gebelerin de %75 inde gebelik sırasında da aktif hastalık devam eder. Konsepsiyon sırasında hastalığı inaktif olan Crohn hastalarının %80 i komplikasyonsuz doğum yapabilirken konsepsiyon sırasında aktif hastalığı olanlarda bu oran %50 ye düşmektedir. Konsepsiyon öncesinde ve sırasında aktif hastalığı olan gebelerde gebelik süresince idame tedavisinin sürdürülmesi ve alevlenme dönemlerinde yoğun tedavi uygulanması tavsiye edilir.
5-ASA tedavisi genellikle gebelik süresince iyi tolere edilir ve fötal anomali oluşturma riski yoktur. BU tedavi sırasında folat ihtiyacı artabileceğinden gebelere ilave folat verilmesi gerekir. 5-ASA tedavisi gebelik süresince de gebelik öncesinde kullanıldığı dozda sürdürülmelidir. İlacın günde 3.2g ve üzerindeki dozlarda bile güvenli olduğu gösterilmiştir. Antibiyotik kullanımı gerektiğinde ampicillin güvenle kullanılabilir. Sefalosporinler ve metronidazol ancak ikinci ve üçüncü trimestrde (gebeliğin 2. ve 3. üç aylık dönemleri) kullanılabilir. Ciprofloxacinin hayvan deneylerinde kıkırdak anomalilerine yol açtığı görülmüştür ve bu nedenle gebelikte kullanılması tavsiye edilmez. Bir çok otör Azathiopurin in gebelik sırasında etkili ve güvenli olduğu konusunda görüş birliğine sahiptirler. Bununla birlikte azathiopurin FDA (Food and Drug Administration Amerikan gıda ve ilaç dairesi) sınıflandırmasında D gurubu ilaçlar arasında yer almaktadır ve bu da ilacın fötal (anne karnındaki bebekte) anomali oluşturabileceği anlamına gelmektedir. Azathiopurin tedavisi alan renal transplantasyon yapılmış gebelerin %80-90 ında gebeliğin sağlıklı bir şekilde sürdüğü görülmüştür. Azathiopurine tedavisinde prematürite (erken doğum), abortus (düşük), konjenital anomali, bebeklik dönemi enfeksiyonları ve neoplazi sıklığının artmadığı gösterilmiştir. Gebe kalma öncesinde IBH olan babanın azothiopurin kullanmasının konjenital anomali oluşma riskini artırdığına dair retrospektif bir çalışma mevcuttur. Bu nedenle erkeklerin gebe kalma amacıyla yapılacak cinsel birleşmeden en az 3 ay önce azathiopurin tedavisini kesmeleri tavsiye edilmelidir.
Gebelik sırasında diğer immunomodülatör ilaçların kullanımı hakkındaki veriler sınırlıdır. Transplantasyon literatüründeki bulgulara göre siklosporin in ilk trimestrde kullanımından kaçınmak gerekir. Toksik yan etkilerinin ve diğer ilaçlarla etkileşiminin sık olması nedeniyle gebelik sırasında çok gerekmedikçe kullanılmamalıdır. Erken doğum ve düşük bebek ağırlıklı doğum riskini artırdığı fakat teratojenik etkisi olmadığı bildirilmiştir. Şiddetli vakalarda cerrahi tedaviye alternatif olarak kullanılabilir. Hastalığın alevlenme dönemlerinde TNF-alfa blokerleri (Infliximab, Remicade) tedavisinin uygulanması gerekebilir. Gebelik sırasında infliximab tedavisi uygulanan gebeler üzerinde yapılan çalışmaların sonuçlarına göre bu ilaca bağlı bir teratojenik etki bildirilmemiştir ve ilaç süte geçmemektedir. Bununla birlikte eldeki veriler yeterli olmadığından gebelik sırasında gerekmedikçe kullanılmaması ve konsepsiyondan 6 ay önce tedavinin kesilmesi önerilmektedir. MTX ve thalidomide in gebelik sırasında kullanımı kontrendikedir. Özellikle gebeliğin ilk 6-8 haftalarında alındığında teratojenik etkisi belirgin olmaktadır. MTX tedavisi altında olan hastalarda tedavinin konsepsiyondan en az 6 ay önce kesilmesi tavsiye edilmelidir.
Cerrahi tedavi düşünülen hastalarda bu işlem mümkünse gebe kalınmadan önce (tercihan en az 1 yıl önce) yapılmalıdır. Gebe kalan İBH lı kadınlarda ancak toksik megakolon, kanama, obstrüksiyon ve perforasyon gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında cerrahi girişim düşünülmelidir. Bu tür bir komplikasyon geliştiğinde cerrahi müdahale ertelenmemelidir zira mortalite (ölüm riski) %50 ler seviyesindedir. Cerrahi girişim için 2.trimestr (gebeliğin 2. üç aylık dönemi) en uygun zaman olarak kabul edilir. 3.trimestrde (gebeliğin 3. üç aylık dönemi) uygulanan cerrahi girişim erken doğum riskini artırmaktadır. Ülseratf kolitli bir gebede gerektiğinde ileal poş-anal anastomozla birlikte uygulanacak proktokolektomi ( kalın barsağın cerrahi olarak çıkarılması) gebeliğin gidişini etkilmemekte ve erken doğum riskini artırmamaktadır, ancak daha sonraki dönemde gebe kalmayı etkileyebilir. Şiddetli kolit veya toksik megakolon nedeniyle total kolektomi yapılan vakalarda fötal (bebeğe ait) mortalite %50 civarındadır ve bu tür vakalarda iv. siklosporin veya erken doğum daha uygun tedavi yöntemleri olarak görünmektedir.
İleostomi ve ileoanal poş anastomozu olan ülseratif kolitli gebeler genellikle gebeliği iyi tolere ederler. Stomal prolapsus ve obstrüksiton riski hafifçe artmıştır. Gebelik poş ve stoma fonksiyonlarında fazla bir değişiklik oluşturmamaktadır. Dışkılama sayısında artma ve inkontinans görülebilir. Bu hastalar obstetrik bir kontrendikasyon yoksa vaginal doğum yapabilirler.
IBH olan bir çok gebe normal vaginal doğum (normal yolla doğum) yapabilir. Rektovaginal fistül veya apse gibi aktif perianal hastalığı olan gebelerde sezeryanla doğum tavsiye edilir. Daha önce IBH nedeniyle kolektomi, ileostomi veya ileoanal anastomoz vb. gibi cerrahi girişim geçirmiş olan hastaların büyük çoğunluğu normal vaginal doğum yapabilirler ve bu şans kendilerine verilmelidir. Bazı hastalarda vaginal doğum sonrasında yeni perianal hastalık (anüs ve çevresindeki bölge) gelişebildiği bildirilmiştir (%15-20). Epizyotomi yapıldığında kesinin fissür veya fistül hattından geçmemesine dikkat edilmelidir. Hastalığa bağlı rijit perinesi olan hastalarda vaginal doğum tavsiye edilmemelidir.
Emzirmenin IBH aktivitesi üzerindeki etkisi bilinmemektedir. 5-ASA emzirme döneminde güvenli gibi görünmektedir. Azathiopurin konusundaki görüşler henüz bir kesinlik kazanmamıştır ve bir çok otör bu ilaçların ancak gerekli olduğunda kullanılmasını tavsiye etmektedir. Metronidazol ve ciprofloxacin adlı ilaçlar emzirme döneminde kullanılmamalıdır. MTX (Methotrexate) ve cyclosporine emziren annelerde kesinlikle kullanılmamalıdır.
Hastalığı olan gebeler düşük (abortus), erken doğum veya konjenital anomali oluşumu bakımından artmış bir riske sahip değillerdir. Bununla birlikte aktif İBH varlığı gebelik süresince oluşabilecek erken doğum, düşük ve düşük doğum ağırlıklı bebek doğumu gibi istenmeyen olayların gelişme riskini artırmaktadır. Aktif hastalığı olan gebelerde abortus ve erken doğum riski genel popülasyona göre 2-3 kez daha fazladır.Tıkanıklık (darlık gelişimi- striktür), ödem ve skar dokusu nedeniyle barsak duvarının kalınlaşması sonucu oluşur. Barsak lümeni, tamamen kapanıncaya kadar daralır ve sonunda tam barsak tıkanması oluşur.
Ülseratif kolite benzer şikayetleriniz olduğunda doktorunuz hastalık öykünüzü dinledikten ve beden muayenizi yaptıktan sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. İstenecek diğer testler şunlar olabilir;Fleksibl sigmoidoskopi veya kolonoskopi ve biyopsi alınması Baryumlu lavman ( lavman opak)
Bu test, kolonun röntgen ile görüntülenmesidir. Radyoopak bir madde olan baryum lavman ile kolona verilir. : Kalın barsağınızın endoskopla incelenmesi. Küçük kıvrılabilir bir tüp, anüsten sokularak kalın barsağınızın iç yüzeyi incelenir. Eğer gerekiyorsa, doku örneği alınır. (bkz. Kolonoskopi). Endoskopik inceleme ile inflamasyonun derecesi (hafif, orta ve şiddetli) ve kalın barsaktaki tutulum seviyesi hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür ki bu tür bir yaklaşım doktorunuzun sizi ne tür bir ilaçla tedavi edeceğine karar vermesinde son derece yardımcı olacaktır.
Akut bronşiolit; çoğunlukla hayatın ilk iki yılında ortaya çıkan ve alt solunum yollarını etkileyen bir sağlık sorunudur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalması, kalabalık bir ortamda büyümesi, anne sütü ile yeterince beslenememesi ile görülme sıklığı artan akut bronşiolit genellikle sonbahar ve kış aylarında etkisini arttırır. Çocuklarda huzursuzluğa, uyuyamamaya, öksürük nöbetlerine, nefes düzensizliklerine ve nefes sırasında hırıltılara yol açabilen akut bronşiolit hakkındaki bu yazımızda merak ettiğiniz soruların yanıtlarına ulaşabilirsiniz.
Akut Bronşiolit Hastalığı Nedir?
Öksürmeye, huzursuzluğa, nefes problemlerine yol açabilen; genellikle 2 – 6 aylık bebekleri etkileyen ve alt solunum yollarının akut enfeksiyöz hastalığıdır. Bronşiollerin viral enfeksiyonlar kapması ve buna bağlı olarak küçük hava yollarının daralıp tıkanmasına yol açan akut bronşiolit; birçok virüs türü nedeniyle oluşabilir. Genellikle hafif ve orta şiddetli seyreden akut bronşiolit hastalığı kendiliğinden geçme eğilimindedir. Belirtilerinin şiddetlenmesi ve çocuğun huzursuzluğunun artması durumunda tıbbi destek alınması ihmal edilmemelidir.
Akut Bronşiolit Neden Olur?
Akut bronşiolit birden fazla faktör nedeniyle oluşabilir:
Respiratuvar Sinsitiyal Virüsü (RSV): Bu virüs akut bronşiolit hastalığının en yaygın sebebidir. Genellikle 1 yaş altındaki bebekleri etkiler. Hava yolları ve mukus tabakası bu virüs nedeniyle iltihaplanır.
İnsan Metapnömovirus
Adenovirüs
Parainfluenza virüs: Akciğerlerde, burunda ve boğazda iltihaplanmaya neden olur. Hem yetişkinleri hem de çocukları etkiler. Bebeklerin bağışıklık sistemi göreceli olarak zayıf olduğu için bebeklerde daha tehlikeli semptomlara yol açabilir.
Akut Bronşiolit Oluşum Riskini Arttıran Faktörler
Akut bronşiolit oluşma riskini arttıran temel unsur bebeğin veya çocuğun yaşadığı ortamın kalabalık olmasıdır. Kalabalık evlerde yaşayan, kreşe giden, anne sütü ile yeterince beslenmeyen ve sigara dumanına maruz kalan çocuklarda bu hastalık daha sık gözlemlenir. Aynı şekilde prematüre doğan, düşük kilo ile dünyaya gelen, kronik akciğer hastalıkları olan, diyabeti bulunan, konjenital (doğumsal) solunum yolları anomalilerine sahip olan ve kalp rahatsızlıkları bulunan çocuklarda da akut bronşiolit oluşumunun daha fazla gözlemlendiği bilinmektedir.
Akut Bronşiolit Belirtileri Nelerdir?
Viral nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan ve çocukların hayat kalitesini azaltan bu sorun öksürük, burun tıkanıklığı, nefes almada zorlanma, hırıltılı soluma ve huzursuzluk gibi belirtilere sahiptir. Bu süreçte çocukların beslenmesine dikkat edilmeli ve hastalığa bağlı semptomlar yakından izlenmelidir. Bronşiolit kendiliğinden geçebileceği gibi uzun süre direnç de gösterebilir. Özellikle alerjik bünyesi olan çocuklarda nefes alma zorlukları şiddetlenebileceği için uzmanlara başvurulması gerekebilir. Aynı zamanda farklı sağlık sorunları olanlar için de tıbbi destek alınmalıdır.
Akut Bronşiolit Önlenebilir mi?
Akut bronşiolit viral bir hastalık olduğu için gerekli önlemler alındığı takdirde bulaşma riski azaltılabilir. Ortam hijyeninin sağlanması, çocukların aşırı kalabalık ortamlardan uzak tutulması, ev ortamının sık sık havalandırılması, sigara içilmemesi, hasta çocuklar okula gidiyorsa bir süre dinlenmelerinin sağlanması ile bu hastalığın bulaşması önlenebilir. Ebeveynlerin akut bronşiolit hastalığının bulaşıcı olduğunu bilmeleri oldukça önemlidir. Hem kendi çocuklarının hem de diğer kişilerin sağlığının korunması adına üzerlerine düşen koruyucu önemleri almaları gereklidir.
Aşı uygulaması, geçirildiği takdirde çok ciddi komplikasyonlara hatta ölüme neden olabilen mikrobik hastalıklara karşı yapılan bir uygulamadır. Yaklaşık bir yüzyıldır tüm Dünya’da yapılan çalışmalar sonucunda bir çok hastalık artık sorun olmaktan çıkmıştır. Örneğin:
Yapılan aşı çalışmaları sayesinde klasik çiçek hastalığı en son 1976’da görülmüş ve Dünya üzerinden tamamen silinmiştir. Unutmayalım ki klasik çiçek hastalığı %30 gibi yüksek oranda ölümcül bir hastalıktır.
Yine çocuk felci hastalığı ülkemizde en son 1997’de görülmüş. Şimdilerde sokaklarda gördüğümüz çocuk felci hastalığı nedeniyle sakat kalmış topallayan insanların hemen hepsi 30 yaş üzeridir.
Bu duruma bir de kızamık hastalığı açısından bakarsak şunu görürüz. Örneğin ABD’de, aşılamanın başladığı tarih olan 1963’ten önce sadece ABD’de her yıl 800.000 e varan kızamık hastası görülürken bu oran günümüzde 10’lar civarında. Bu hastaların da hepsinin dışarıdan gelen virüs nedeniyle hastalandıkları gösterilmiş. Ölüm oranının 1000’de 3-4 olduğunu da göz önüne alırsak aşılamanın ne denli önemli olduğunu daha iyi anlarız.
Aşıların en çok görülen yan etkileri bölgesel kızarıklık, şişlik, döküntü, 48 saat kadar sürebilen ateş ve huzursuzluktur. Ciddi yan etkiler oldukça nadirdir. Örneğin akut polyomiyelit dediğimiz çocuk felci hastalığında üçte iki oranında az ya da çok sakat kalma oranı varken aşıya bağlı sakatlık oranı 2.4 milyonda birdir. Yine aynı şekilde kızamık hastalığına bağlı SSPE dediğimiz ölümcül seyreden beyin tutulumu oranı 100,000 de 1 iken , aşıya bağlı olduğu söylenen SSPE oranı 1,000,000 da 1 dir. Ayrıca kızamık aşısının otizm ile ilişkisini gösteren ciddi hiç bir bilimsel çalışma yoktur.
Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta hiçbir şey yan etkisiz değildir. Ama aşılara atfedilen yan etkiler, hastalıkların kendilerine bağlı yan etki ve ölümlerden kat ve kat az ve sorunsuzdur.
Bu kadar geniş bir konuda söylemek istediğim son şey ise özel aşı ve devlet aşıları arasıdaki fark. Devlet aşıları, parayla eczaneden alacağınız aşıların aynısıdır. Bunları dışarıdan almanıza gerek yok. Özel aşıların özel olmasının sebebi ise şimdilik devletimizin bu aşıların maliyetini henüz karşılayamamasıdır yoksa bu aşıların gereksiz olması değil.
Hipokondriyazis, kişinin fiziksel semptomlarının gerçekçi olmayan bir biçimde veya hatalı/çarpıtılmış yorumlamasına bağlı olarak, kendisinin ciddi bir hastalığı olduğu ya da olacağına dair korku ve aşırı zihinsel uğraşması olarak tanımlanan psikiyatrik bir bozukluktur. Hastalık Hastalığı olarak da adlandırılır.
Tüm tıbbi değerlendirmelere ve doktorlar tarafından verilen güvencelere rağmen kaygı sürmeye devam eder. Kişisel, sosyal ve mesleki alanlarda işlevsizlik söz konusu olur.
Hastalık hastalığı psikiyatrik bir bozukluktur ancak, bu hastalığa sahip bireyler öncelikle yaşadığını düşündüğü semptomları ilgilendiren bölümlere giderler. Yani psikolojik destek almaya en son gelirler veya hiç gelmezler. Çünkü ciddi bir hastalığı olmadığını kabullenemezler. Yaptırdıkları tetkikler negatif çıktığında kısa bir süre rahatlama yaşarlar ancak sonra yeniden ilgili bölümlere giderler ve tetkikleri yeniden yaptırırlar. Doktorların anlamadıklarını ve doğru muayene edemediklerini düşünürlerse ilgili başka bir doktora gider ve uygulamaları tekrarlarlar.
Kişi, bedensel işlevlerle (çarpıntı, terleme gibi); önemsiz görülen bedensel sorunlarla (küçük yaralar, ara sıra öksürük) veya değişken beden algılarıyla (kalbin yorulması gibi) ilgili olan bu belirtileri varlığından kuşkulandığı hastalığın işaretleri olarak algılar ve yorumlar. Hastalık kaygısı tek bir organ veya hastalıkla ilgili ya da aynı anda ve değişik zamanlarda farklı organ ve hastalıklar ile ilgili olabilir (kanser ve kalp hastası gibi).
Hipokondriyak hastalarda sağlık ve hastalıkla ilgili hatalı ve çarpıtılmış düşünceler ön plandadır.
Bu yanlış inanışlar aşağıdaki gibidir;
“Bedensel belirtiler her zaman bir hastalık habercisidir.”
“İyi olduğunuzdan emin olabilirsiniz ama hasta olmadığınızdan emin olmazsınız”
“Doktorlar sık sık teşhis etmede hata yaparlar.”
Hastalarda algıda seçicilik söz konusudur ve çevrelerinden, haberlerden, sosyal medyadan, doktorlardan kendi inanışlarını destekleyecek ifadeleri seçerler, böylece inanışlarını güçlendirirler. Kaygı düzeyleri giderek artar.
Gerçekçi olmayan hastalığı ve bedensel semptomlarına olan aşırı ilgisi, sık hastane ziyaretleri günlük yaşamını, aile, iş, sosyal hayatını önemli ölçüde olumsuz etkileyebilir.
Hipokondriyazisin görüşme sıklığının genel nüfusa oranı % 4 ile % 6 olarak belirtilmektedir. Görülme sıklığı kadın ve erkekte eşittir. Kişide hastalık hastalığı herhangi bir yaşta başlayabilir, ancak semptomlar çoğunlukla erişkinlik döneminde görülür. Hastalık aylarca hatta yıllarca sürebilir, alevlenme ve yatışma dönemleri gibi dalgalanmalar gösterir, aralarda tam düzelmeler olabilir.
Hastalığa eşlik eden diğer bozukluklar depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır.
Bu hastalar ciddi bir hastalığı olmadığına ve düşüncelerinin gerçek dışı olduğunu çok zor kabul ederler. Psikolojik desteğe direnç gösterirler. Semptomlarını değerlendiren doktorları ile kurduğu güven ilişki ve doktoruna inanması, psikolojik destek almasını kolaylaştıracaktır.
Geçmişe oranla günümüzde tedavi olabilen hastaların sayısı artmıştır. İlaç tedavisi ile birlikte Bilişsel tedavi yöntemi en fazla önerilen yöntemdir.