Etiket: Hastalığı

  • Gut nedir?

    Gut nedir?

    Gut hastalığı en ağrılı iltihabi eklem hastalıklarından biridir. Ataklar halinde seyreder ve genelde ataklar hızlı bir şekilde ve çok zaman gece saatlerinde başlar. Gut, nedeni en iyi anlaşılan eklem iltihaplarından biridir ve bu nedenle tedavi ve korunmada etkili yöntemler geliştirmek mümkün olmuştur.

    En sık görülen iltihabi eklem hastalığıdır ve toplumda %1,5 civarında bireyi etkiler. Daha çok erkeklerde görülür ve menopoz öncesi kadınlarda görülmesi nadirdir. Genelde 40-50 yaş sonrası görülmekle beraber her yaşta Gut gelişebilir.

    Bir zamanlar Gut’un sadece aşırı yemek ve çok alkol almakla ilişkili olduğu düşünülmekteydi. Bu faktörlerle Gut gelişme riski gerçekten de artmış olmakla beraber tek neden bu değildir.

    Gut hastalığı vücuttaki bazı kimyasal süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkar. Metabolik süreçlerin son ürünlerinden olan ürik asit adlı maddenin bazı kişilerde ve bazı durumlarda böbrekten yeterince atılması mümkün olmaz. Ürik asit, eklem içinde kristal denen çözünmeyen yapılar oluşturarak ağrılı bir iltihabi süreci başlatabilir. Ailenizde Gut hastalığı olan bireyler varsa sizde de bu hastalığın olma olasılığı daha fazladır.

  • Niyet etmeden önce doktorunuza danışın !

    Oruç sağlık problemi olmayan insanlarda metabolizma ve kan biyokimyasında bazı değişikliklere sebep olmakla birlikte hastalık oluşumuna sebep olmamaktadır. Özellikle kronik ve nörolojik hastalıkları olanların oruç tutmaya niyet etmeden evvel mutlaka doktorlarına danışmaları gerekmektedir.

    Her insanın kan biyokimyası; yaşı, cinsiyeti ve o dönemdeki çevre şartları ile uyumlu olarak açlık halinde değişiklik gösterir. En çok etkilenen parametreler kan şekeri, böbrek fonksiyonları ve kan mineral düzeyleridir. Bu değişimler orucun ilk yedi, on günlük döneminde yoğun olarak kendini hissettir. Hastada baş dönmesi, baş ağrısı, çarpıntı, susama hissi olarak kendini gösterir. Daha sonra bu değişimlere vücut uyum sağlar.

    Tip1 ve tip 2 şeker hastaları, hipoglisemi hastaları, gizli şeker hastalığı olan hastalar uzun süreli açlık durumundan oldukça olumsuz etkilenirler. Kan şekeri düşüklüğü, baygınlık gibi sağlık problemleri yaşama ihtimalleri yüksektir. Özellikle yaz dönemindeki uzun açlık dönemleri ve ilaç kullanımındaki düzensizlikler bu duruma sebep olabilirler. Ayrıca diyabet ilaçlarından bazı tipleri tüm gün içinde insülin salgılatmaya devam ederler ve sizin öğün atlamanız durumunda salınan bu insülin ani şeker düşmelerine yol açacaktır. İftarda kalorili yiyecekleri hızlı tüketmek de başlı başına tansiyonu ve şekeri yükseltici bir olaydır.

    Böbrekler sıvı ve mineral dengesizliğinden etkilendiğinden, böbrek hastalığı zemini olan hastalarda problem yaratabilir. Sağlıklı çalışan, fonksiyon kaybı olmayan böbrekler sıvı alımının azalmasına uyum sağlar ve 24 saat içinde alınan sıvı ile vücuttaki toksinleri rahatlıkla atabilir. Ancak fonksiyon kaybı olan böbrekler aynı miktar toksini atabilmek için daha fazla sıvıya ihtiyaç duyar. Bu durum gerçekleşmeyince hasta diyalize girecek duruma gelebilir. Böbrekten kum dökme, prostat hastalığı, küçük böbrek taşları sıklıkla oruçtan olumsuz etkilenmezler.

    Kalp yetmezliği, hipertansiyon, kroner kalp hastalığı benzeri hastalıklar sıklıkla bir arada olan ve hastaya göre şiddeti değişken olabilen hastalıklardır. Yoğun ilaç kullanmayan hafif düzeyde fonksiyon bozuklukları olan hastalar oruçtan olumsuz etkilenmeyebilir.

    Genel olarak yukarıda bahsi geçen kronik hastalıkları olan hastaların oruca başlamadan evvel, takibinde oldukları hekimler tarafından detaylı değerlendirilmesi, hastalığın mevcut oruç şartlarından nasıl etkileneceğinin ortaya koyulması gerekir. Oruç tutmasına izin verilen hastalarda kullanılan ilaç doz ve zamanlarının ayarlanması, aynı zamanda hastaların diyetlerinin planlanması gerekmektedir. Hastaların bir şey olmaz düşüncesi ile hekimleri ile iletişim kurmadan oruç tutması ciddi sağlık problemleri yaşamalarına neden olabilir. Unutulmamalıdır ki; her hastanın hastalığı kendine hastır ve farklı önerilerle tıbben uygunsa oruç tutabilirler.

    Mide bağırsak hastalıklarının açlıktan etkilenme durumları değişkendir. Reflü hastalığı, hafif gastrit vakaları, irritabl barsak sendromu hastaları orucu tolere edebilirken, mide -ince barsak ülserleri , iltahabi barsak hastalıkları sağlık problemi yaşayabilir. Kanser hastaları özellikle radyoterapi, kemoterapi gibi tedavi süreçlerinde oruç tutmamalıdır. Gebelik ve emzirme döneminde, ciddi nöropsikiatrik hastalarda oruç tutulması önerilmemektedir.

    BAŞ Ağrıları – MİGREN; Maalesef hemen her tip baş ağrısı uzun süren açlık ile tetiklenebilmektedir. Sık baş ağrısı çeken hastalarımız ramazan başlamadan 4-5 ay önce önleyici ilaç tedavilerini başlatıp ramazan ayını biraz daha rahat geçirebilirler. Eğer o kadar vakit yoksa; bu durumda özellikle migren hastaları bir nöroloji hekimine başvurarak, baş etrafına botoks uygulaması yaptırabilir. Bunun için de yine ortalama 3-4 hafta önce bu uygulamayı yaptırmak uygun olabilir.

    İnme (felç) hastalığı beyin damarlarının pıhtı ile tıkanması sonucu veya beyinde kanama olması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Hasta felç olabilir, kısmi felç olabilir veya herhangi bir güçsüzlüğü olmasa dahi beynin hangi bölgesinde tıkanma veya kanama olduysa ve görevini yerine getiremeyebilir. (örneğin /sadece görme alanındaysa görme ile ilgili). Eğer böyle bir damarsal olay yaşamış hastalara uzun süreli açlığı önermemiz tıbben uygun olmayacaktır. Yaz aylarında terleme vb yollarla sıvı ve tuz dengesinde hızlı değişikler olabilir. Bu durum en sık tansiyon oynamaları ile kendini gösterir.

    Maalesef yüksek tansiyon ve diyabet hastalarının, özellikle bu hastalıkları zor kontrol altına alınıyorsa, oruç tutmaları durumunda inme ve kalp krizi gibi damarsal sorunları yaşamaları olasılıkları yükselmektedir. Bunu acillerimize başvuran bu tip hasta sayılarındaki artışlardan da anlamaktayız.

    Kronik hastalıkları olan hastalar kullandıkları ilaçları iftar ve sahur diye ayarlıyorlar. Bu durum bazı hastalar ve bazı ilaçlar için uygun olabilir, ancak bazıları için tehlike yaratabilir. Eğer günde iki kez kullanılması gereken bir tansiyon ilacınız varsa 12 saat arayla alınması gerekiyor demektir. Hasta ilacını iftarda ve sahurda aldığında bir aralık 6-7 saat, diğer aralık 17-18 saat olacaktır. Bu durumda gün içinde tansiyonunuz yükselecektir. İdrar söktürücü içeren tipte tansiyon ilacı kullananlar için gün içi sıvı kaybı daha da büyük önem taşır, yaşlı hastalarda sıvı ve tuz denge değişiklikleri bilinç kaybına ve ölümlere yol açabilir.

    Epilepsi hastalarının ilaçlarını aksatmamaları çok önemlidir. Hastaların ilaçları günlük tek doz ve hep aynı saatlerde almaları, ramazan boyunca kendilerini aşırı yormamaları ve sıvı alımına dikkat etmeleri durumunda, hastalığı hafif ise ve nöbetleri kontrol altında ise oruç tutmasında büyük sakınca yoktur. Hastanın günlük ilaç dozu iki bölünmüş parça halinde alması gerekiyorsa, ki çoğu epilepsi ilacı böyledir, ilaçların iftar ve sahur şeklinde alınması günlük ilaç düzenini aksatır ve hasta nöbet geçirebilir.

    MS ve ALS gibi hastalıklarda hastalığın ağırlığı ile ilgili olarak durum değişir. Açlığın MS’i tetiklediğine dair bir bulgu yoktur. Ancak açlıkla artan stres, sıvı kaybıyla birlikte sıcağa maruz kalma atağa veya atak benzeri şikayetlere sebep olabilir. Bu durumda hastanın hastalığı hafif ise çok dikkatli olarak oruç tutması mümkün olabilir. ALS için de açlığın hastalığı belirgin kötüleştirici etkisi yoktur. Hastanın besin dengesi ve sıvı alımına dikkat edilmelidir. Bu her iki hastalıkta ön planda hastanın oruç tutmaması tercih edilir. Hastanın arzusu tutma yönünde ise yukarıdaki ayrıntılara dikkat edilmelidir.

    Hepinizin sağlıklı ve güzel bir ramazan ayı geçirmenizi temenni ederiz.

  • Diyabet sessizce yakalayabiliyor

    Diyabet sessizce yakalayabiliyor

    Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.

    Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin

    Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.

    Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var

    Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.

    Diyabet hastası mısınız?

    Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.

    Kimler risk altında?

    Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.

    Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar

    Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar

    Polikistik over sendromu olan kadınlar

    İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler

    Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar

    Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler

    Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)

    Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler

    Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.

    Gebelik diyabeti taraması çok önemli

    Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.

    Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli

    Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.

    Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.

  • Vitiligo hastalığında immunoterapik iyileşme sonuçları

    Vitiligo hastalığı tüm sistemleri tutan ancak sadece ciltte görüldüğü için diğer tüm nedenlerini ve tedavi edebilmemizi uzun yıllar biz hekimlerden çok iyi gizleyebilmiş bir hastalıktır.

    Gerçek yüzü yani foyası artık ortaya çıkarılmaktadır. Son yaptığımız çalışmalarda gördük ki cilde odaklanmak sadece cilde yönelik lokalize tedaviler vermek hastalığı tedavi etmemektedir. Hastalığın içeride başka nedenlerden güç aldığı , köken aldığı artık okadar aşikardır ki hangi kremi kullanırsak kullanalım hangi ışık terapisini verirsek verelim bir yere kadar bu hastaları tedavi edebiliyoruz ve hastalık ya daha hızla artarak geri dönüyor ya da hiç geçmiyor. Yanıtsız kalıyor. Ya da çok az vak’a da sınırlı yanıt alabiliyoruz. Biz de çaresiz kalıyoruz.

    Gittiğimiz hekimlerin genel söylemleri :

    ‘’vitiligo çaresiz tedavisi olmayan bir hastalıktır bununla yaşamaya alışacaksın zaten bak sadece cildinde olan kozmetik bir hastalık’’

    Ya da Bu hastalık sinirsel psikolojik psikolojii bozma stres yapma vs…

    Evet psikoloji önemli çünkü stresle böbrek üstü bezlerimizden kortizol , adrenalin ve birçok bağışıklığımızı etkileyen hormonlar salgılanır ki buların immunosüpresif etkilidir yani bağışıklığımızı baskılar.

    Halbuki son yıllarda tıp otörlerinin yapmış olduğu bir çok araştırmada durumun böyle olmadığı bağışıklığımızın bu hastalıkta temel rol oynadığı ortaya konmuş ve bir çok hastalıkla da beraber olabileceği saptanmıştır.

    E. Helen Kemp (Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom ) ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırma olan Vitiligoda Otoimmünite çalışması oldukça kapsamlı bir çalışma olup ülkeler ve ırklara özgü Vitiligo vakalarında hangi tip HLA alellerinin anlamlı olarak baskın olduğunu göstermiştir. (1)

    Türklerde DRB1*03, DRB1*04, DRB1*07 Taştan ve arkadaşları tarafından bu alleller baskın bulunmuştur. Almanlarda A2 aleli yüksektir. Yani genetik yatkınlık durumu….(1)

    Son çalışmalarda yine bir çok vitiligo ile ilişkili antijen çalışmaları yapılmış ve vitiligo ilişkili antikorlar saptanmıştır. Melanogenic enzim trozinaze, trozinaze related proteine2 vs…(1)

    Lamin A antijeninin vitiligo ilişkili antijen olduğu saptanmıştır. (1)

    Bu çalışmaların hepsi göstermektedir ki vitiligo immün bir hastalıktır. Bağışıklığımızın tetiklenmesi ile gelişir. Stres bağışıklığımızı etkileyebilir ancak genetik yatkınlıklarımız ya da zaafiyetlerimiz yok ise ve bağışıklığımız zayıf değil ise asla vitiligo olmayız. Veya bunları düzeltirsek vitiligodan kurtulabiliriz.

    Neden bazen vitiligomuz yıllarca tek tük benek şeklinde kalır? Birden artma yayılma neden gösterir? Dikkat edelim artma yayılma gösterdiği dönemler bayanlarda sütverme emzirme gibi doğum sonrası ağır kayıpların olduğu vücudun ağır travmatize olduğu dönemlerdir. Erkeklerde bağışıklığın bozulabildiği askerlik dönemi gibi dönemlerde daha sık artarak karşımıza çıkar. Ondan önce uslu uslu tektük duruyordur, hatta farkına bile varmayabiliriz. Bağışıklığımız zaten zayıftır ki vitiligo olmuşuz, daha da zayıflar vitiligo miktarımız artar…

    Vitiligoda İmmunoterapi bu esaslara dayanan bir tedavi şeklidir. Bunu artık anladık. Genetik yatkınlık konusunu biraz açmak istiyorum çünkü bu konu şimdiye kadar biraz yanlış ya da eksik anlaşılmış.

    Yani ailede vitiligo olması EVET bir genetik yatkınlık ancak 5 kişiden birinde var diğer dört kişi neden vitiligo değil? Bence hepsinde genetik yatkınlık var ! İddia ediyorum nasıl mı ?

    Çünkü ailede şeker gizli şeker , HT , Kalp hastalığı allerji astım olması , barsak hastalıkları iltihaplı romatizma olması , sedef egzema, guatr olması , tiroidit olması kanser olması da genetik yatkınlık sayılır çünkü bunların hepsi bağışıklığı bozar……..

    Benim ailemde hiçbirşey yok diyorsanız eksik ya da yanlış biliyorsunuz daha iyi inceleyin derim…. Amcalar teyzeler atalar önemli.

    Bu arada 2,5 yaşında bebeklerde de vitiligo çıkıyor NEDEN? tabii ki hem anneden hem babadan ağır genetik kofaktörler çocukta çakışıyor da ondan tabii ki psikolojik değil. Tamamen bağışıklığı çok bozuk çocuklar bunlar ve çok iyi tedavi edilmeleri gerekiyor. Çünkü çok uzun bir ömür var önlerinde ve hayatları boyunca bir çok ağır hayat stresi ile karşılaşavaklar ve hayata zaten 1-0 mağlup başlamışlar. Bu çocuklarımızı ve toplulumuzun bağışıklığını korumak aslında koruyucu hekimlik görevlerimizdendir.

    Özetle ; vitiligo tamamen bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Genetik yatkınlıklar çerçevesinde ilerler. Bilim insanları bunları kanıtlamak için yıllarını adamaktadır.

    İmmunoterapinin özünde de bağışıklıkta ve genetikte bulunan risk faktörlerini bulup tedavi etmek vardır.

    Tedaviye yanıt kişiye göre değişmektedir.

    Hastada eşlik eden başka hastalık varsa örneğin ağır bir gluten intoleransı, çölyak hastalığı, veya Tip1 diabet , ağır barsak koliti, iltihaplı romatizma , ağır kabızlık , aktif hashimato gibi altta yatan ağır hastalığın tedaviye yanıt hızına bağlı olarak pigmentasyon hızı değişmektedir.

    4 çeşit pigmentasyon yanıt tipi görülebilmektedir.

    Aynı hastada her tip pigment yanıtı birden görülebilmektedir.

    Tüm vücutta aynı anda pigmen yanıtı genelde başlar.

    İlginç olarak Koebner Fenomeni geçiren ve ya beklenen yanık alanları ya da ağır herpes enfeksiyonu geçiren alanlar gibi travmatik bölgelerde immunoterapi altında pigmentasyon daha hızlı gelişmektedir.

    Bilindiği üzere normalde bunun tersi beklenir.

    Yanıt hızı 1 haftada başlayabilmekte bazen 5 aya kadar da uzayabilmektedir. Tedavinin tamamlanması bağışıklığın tamamen toparlanmasına bağlıdır ki bu 2 yılı bulabilmektedir.

    Tedavinin erken kesilmesi , ilaçların etkin ve yeterli dozda kullanılmaması, kontrollere düzenli gelinmemesi özetle hasta uyumsuzluğu tedavinin başarısını negatif yönde etkiler. Yani tedavi başarısız sonuçlanır.

    Hasta uyumu tedavinin başarısını belirleyen ana faktörlerden birisidir. Diğer faktörler iyileşme hızını gösterir. İyileşme tipleri üzerine etkileri görülmemiştir.

    Bu faktörler nelerdir?

    1- Hastada gıda intoleransının şiddeti: Hastada gluten duyarlılığı ve laktoz duyarlılılığının saptanması ve bunun derecelendirilmesinin önemini önceki makalemde de bahsetmiştim.

    Çölyak hastalığı ve vitiligo ilişkisi yapılan birçok bilimsel çalışmada ortaya konamamıştır.(2) Ancak bugün biliyoruz ki değişik gıda duyarlılıklarının varlığı , laktoz ve gluten duyarlılığı da varsa bunlara yönelik çok dikkatli bir diet programı başlatılması , takipleri önemlidir.

    Hastaların tedavide en çok zorlandıkları ve tedaviyi bırakacak duruma kadar geldikleri durum da budur. Çünkü kimse diet yapmak istemez. Kimse tatlıyı hamurişini bırakmak istemez. Ancak bu yola baş koyduysak iyileşme tamamlanıncaya kadar mutlaka beslenmenin mükemmel uygulanması ve hekim ve/veya dietisyen gözetiminde ilerlemesi gerekmektedir.

    Yarımyamalak dietle sonuç da yarımyamalak olur. Takip bu nedenle çok önemlidir. Her kontrolde hasta sağlık ekibi tarafından bilinçlendirilir. Eğitilir.

    Bu gün biliyoruz ki 132 gıdaya karşı gıda intoleransı olan vitiligo hastası da vardır sadece 6 gıdaya karşı intoleransı olan da vardır. İyileşme hızı her ikisinde aynı olmamaktadır. Ancak iyileşme olmaktadır.

    2- Gizli şeker veya şeker hastalığının varlığı:

    Tip 1 diabet ve/ veya Tip 2 DM hastalığının kişide vitiligo ile beraber bulunması tedavi hızını yavaşlatan diğer bir faktördür.

    Çünkü bu hastalarda öncelikle kan şekerinin çok iyi regüle olması gerekmektedir ki vücuttaki inflamasyon kontrol altına alınabilsin. Bu hastalarda ideal kan şekeri değeri ki bu her hasta için de geçerli olabilir AÇLIK KAN ŞEKERİ: 80mg/dl Tokluk kan şekeri 90-95mg/dl i geçmemelidir.

    Bu kadar rijit sonuçlar istemekteyiz ki bağışıklığı düzeltebilelim. Bütün hastalarımız için bu kan şekeri seviyeleri geçerlidir, diabet hastaları için de bu ideali yakalamaya çalışırız.

    Kan şekerinin her yükseldiği durumlar ( dieti bozma , enfeksiyon vs ) tedavinin akışını ve iyileşme hızımızı etkiler.

    3- Kanser varlığı :

    Kanser hastalığı olan ve/veya geçirilmiş kanser öyküsü olan vitiligo hastalarında iyileşme hızını daha yavaş gözlemlemekteyiz. Bu çok normaldir çünkü bağışıklığı daha çökmüş vakalardır. Geç de olsa bu vakalarda da yanıt alınır.

    4- Hashimato tiroidit ve /veya Graves hastalığı veya diğer tiroiditler

    Hastalarda agressif tiroid hastalıklarının olması yanıt hızımızı yavaşlatır çünkü önce bu soruna yönelik immunoterapiyi yoğunlaştırmak gerekmektedir ki diğer tedavilerde başarı sağlayalım. Ancak tüm tiroiditlerde yanıtlar mükemmeldir. Tiroiditlerin bir diğer avantajı özellikle hashimato ve markerlı olanlarda otoantikor seviyesini takip ederek immunoterapi yanıtlarını kontrol edebilmekteyiz. Bu hastalarda genellikle tiroid otoantikorları azalmakta bazen kaybolmaktadır.

    5- Allerji seviyesi yüksekliği

    Bu durum da hem barsak florasındaki bozuklukların çok olduğunun bir göstergesi hem de gıda intoleransının çok kötü düzeyde olduğunun kandaki önemli bir göstergesidir. İyi bir takip kriteridir. Bu nedenle takip edilmelidir. Düzeliyor olduğundan emin olunmalıdır.

    6- Organ yetmezlikleri, Diğer endokrin (hormonal) bozukluklar, Obezite , Metabolik sendrom , Sedef hastalığı Romatizmal hastalıklar, Psikiatrik hastalıklar vs:

    Bilindiği üzere vitiligo tek başına bir cilt hastalığı değildir. Mutlaka eşlik eden başka sistemik bozukluklar vardır. Bu bozuklukların varlığının tespit edilmesi, şiddetinin anlaşılması ve tedavisinin uygulanması elzemdir. Bunlar yapılmazsa sonuç alınmaz.

    Karaciğer böbrek yetmezliği ve/veya kronik hepatit varsa buna yönelik de dahili önlemler alınmalıdır. İleri düzeyde organ yetmezliği olanlara immunoterapi uygulanamaz.

    Kronik hepatit ve vitiligosu olanlar hem hepatitten hem vitiligodan birlikte kurtulma şansı yakalarlar. Cushing sendromu , akromegali vs gibi hormonal bozukluğu olan vitiligo hastalarının mutlaka bu hastalıklarının öncelikli kontrol altına alınması şarttır. Obez metabolik sendromlu vitiligo hastalarında immunoterapi ile kilo kaybı olmakta ve metabolizmaları düzelmektedir. Bu mümkün olmazsa immunoterapik yanıt almamız yavaşlar.

    Hastalarda sık gördüğümüz bir diğer eşlik eden hastalık sedef hastalığıdır. Bu da immunoterapi ile tedavi edilir. Ailede sedef olması ile vitiligonun ilişkisi şuana kadar saptanamamış olsada barsak flora testinin keşfinden sonra bu ilişkinin varlığı netleşmiştir.

    Sedef ve vitiligo birlektiliği sıktır. Nedeni de mide- barsak floralarındaki bozukluklardır.

    İltihaplı romatizmaların her tipi ; Sistemik lupus Eritamatozus ve Romatoid artrit daha ön planda gibi gözüklmekle beraber Ankilozan spondulit gibi genetik alt yapısı kuvvetli ıspatlanmış romatizmalar da vitiligo ile beraber görülür. Bunların varlığında hem romatizmal hastalığın tedavisi hem de vitiligonun tedavisi birlikte yürütülür. İmmunoterapiden çok iyi sonuçlar alınabilir.

    Psikiatrik bozuklukların varlığı ve ağırlığı tedaviye uyum sürecini bozacağı için önemlidir. Depresyon panik atak,uyku bozuklukları , aşırı heyecan aksiete bozukluğu , obsesyonlar gibi durumlar vitiligo hastalarında en sık rastlanan psikolojik sorunlardır. İmmunoterapi ile bunların durumunun da takibi lekelerin kapanma hızının takibi kadar önemlidir.

    Hastanın huzurlu iyi bir uyku uyuması , anksietesinin düzelmesi, depresyon aşırı isteksizliğinin düzelmesi, libido kaybının düzelmesi, panik atağının düzelmesi vücuttaki hasarların onarımı ile mümkün olabilir. Bu aşamada hastalıklarının derinliğine bağlı olarak bir psikiatri uzmanı ile omuz omuza takip imunoterapik tedaviye yanıtı hızlandırır ve kesinleştirir.

    İmunoterapinin psikolojimize uyku düzenimize etkisi nasıl olabilir?

    Aynen lekelerimize kapanma yönünde etkisi olduğu gibi psikolojimizdeki oluşan bu hassasiyetlerin bazı ytemel nedenleri vardır. Tabii ki ağır major depresyonu şizofreniyi kastetmiyorum. Basit panik atak anksiete bozukluğu uykusuzluk heyecan gibi sorunların temelinde tiroid bezimiz ve vitamin eksikliklerimiz, bağısak emilim bozukluklarımız vardır. Bunlar tamir edildiğinde bu hastalıklardan hızla kurtuluruz ve en ağır hayat olayını bile yaşasak vitiligo ve benzeri hastalık çıkarmayız. Bu hastalık sadece strese bağlıdır diyenler 2,5 yaşıda da vitiligo vakaları olduğunu hatta doğumsal vakalar olduğunu unutmamalıdırlar.

    ÇOCUK VİTİLİGOLULAR:

    Bu bebeklerin psikolojik hiç bir sorunları yoktur. Bu bebeklerde anne ve babalarının her ikisinden de gelen sorunlar olan (çünkü tektaraflı ağır immün yetmezlik anamnezi çocukta vitiligo için yeterli değildir) şeker hastalığı , hipertansiyon, kalp hastalıkları, kanser, vitiligo , sedef, iltihaplı romaizma hastalıkları guatr öykülerinin birleşimi ile vitiligo ilk yaşlarında gelişmektedir . Tedaviye yanıtları yine uyumlarına bağlıdır ancak naive kök hücreleri olduğu için olsa gerek yanıtları hızlı olmaktadır. (resimlerde görüldüğü üzere www.ulkuduraksoy.com)

    Yılların Vitiligoya Etkisi

    Genel bilinen yaklaşımlara göre 5-10 yılını gecen vitiligo hastası tüm tedavilere yanıtsızdır. Hücreler otoimmün saldırı veya direk apopitozisle yıkılmış veya ölmüştür. Yıkılan hücrelerin yerine birdaha yenileri asla gelmez

    İmmunoterapi ile vitiligo tedavisi bu anlayış ve öngörüyü, inancı da yıkmayı başarmıştır. (resimlerde görüldüğü üzere)

    44-45 yıllık vakalar dahil olmak üzere immunoterapi ile pigmente 1 ay içinde olmayı başarmışlar . Hem de diğer metabolik sorunları da tedavi olmaya başlamıştır. Burada da hasta uyumu çok önemli bir faktördür.

    Özetle ; immunoterapi tedavisi vitiligo hastalarının tedavisinde umut vericidir. Hasta uyumu, klinik yakın takip çok önemlidir.

    Hastanın altta yatan genetik, metabolik, hormonal sorunlarının tümünün tespiti ve tedavisi zorunludur.

    Referanslar:

    1- Autoimmunity in Vitiligo (review)

    E. Helen Kemp1, Sherif Emhemad1, David J. Gawkrodger2 and Anthony P. Weetman1

    1Department of Human Metabolism, The Medical School, University of Sheffield, Sheffield, 2Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom

  • Tiroid hastalığı riski yüksek gruplar nelerdir?

    1- Ailesinde troid hastalığı olanlarda (özellikle nodul ve Hashimato hastalığı)

    2- 50 yaş üzeri kadınlarda (Menapoz dönemi) ve >60 yaş üzeri Erkeklerde

    3- Önceden tiroid hastalığı veya tiroid ameliyatı geçirenlerde, guatrı olanlarda, daha önce tiroid bez iltihabı geçirenlerde

    4-Şeker hastaları,böbreküstü bezi yetmezliği, romatoit artrit, Lupus gibi hastalığı olanlarda

    5- Doğum yaptıktan sonraki ilk yıl içinde , adet düzensizliği olan ve çocuk tedavisi görenlerde

    6- Kaşıntı, ürtiker, allerjik rinit hastaları

    7- Down ve Turner sendromu bulunan hastalarda

    8- Amiodaron (Cordarone tablet) , lityum (Lithuril tablet) ,interferon alfa ve beta gibi ilaçları kullanan hastalarda

    9- Baş ve boyuna yönelik ışın tedavisi (radyoterapi) alanlarda

    10- Meme Kanserli hastalarda tiroid hormon eksikliği ve tiroid nodülleri sık görülür.

    11-Kanda sodyum düşüklüğü, ALT,AST,GGT, CPK,LDH yüksekliği,kansızlık,kolesterol yüksekliği olanlarda

    12- Prolaktin hormon yüksekliği, kan kalsiyum yüksekliği, ve hepatit c hastaları, iltihabı barsak hastalığı olanlarda tiroid hastalığı riski yüksektir.

  • Metabolik sendrom şeker, kalp ve tansiyon sorunlarını tetikliyor!

    Hareketsiz yaşam ve dengesiz beslenme pek çok hastalığı beraberinde getiriyor. Bunlardan bir tanesi de “metabolik sendrom”.

    Son yıllarda hızlı bir artış gösteren metabolik sendrom özellikle şeker hastalığını, kalp sorunlarını ve yüksek tansiyonu tetikliyor.

    Metabolik sendrom; Sosyoekonomik şartların düzelmesi ile tüm dünyada artan ciddi bir sağlık problemidir. Artan sosyoekonomik düzey, beraberinde hazır gıdaların tüketimini ve daha hareketsiz durağan yaşamı getirmiştir. Böylelikle bir dizi metabolik sorunun bir arada görülme sıklığı artmaya başlamıştır. Bu sorunlar şeker metabolizması, yağ metabolizması bozuklukları ve kan basıncındaki yükselme şeklinde olup “metabolik sendrom” olarak tanımlanır.

    Bu tanım Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavisi tarafından önerilen basit ve yaygın olarak benimsenmiş bir tanımdır. ABD’de metabolik sendrom sıklığı genel olarak % 21.8 olup artan yaşla beraber bu oran %43.5’e kadar ulaşmaktadır. Toplumumuzda da bölgelere göre farklılıklar olmasına rağmen, metabolik sendrom sıklığı özellikle kadınlarda yüksektir.

    Metabolik sendromun en sık görülen özellikleri şöyle sıralanabilir;
    1- Yaşla artış söz konusudur, orta yaşlı ve yaşlı popülasyonda gittikçe artan oranlar vardır.

    2- Metabolik sendrom bulunmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma ve ölüm oranları oldukça yüksektir.

    3- Şeker hastalığı gelişme riski 3 – 6 kat artmış ve bu artışa yüksek tansiyon hastası olma riski de eklenmiştir.

    4- Doğurganlık yaşındaki kadınlarda kısırlık, adet düzensizliği, kıllanmada artış gibi bozukluklar sıklıkla beraberinde görülür. Doğal olarak bu bozukluklar nedeni ile kalp, beyin, böbrek, karaciğer gibi pek çok organ olumsuz etkilenir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2005 yılında toplam 58 milyon ölümün %30’unun (yaklaşık 17.500.000 ölüm) kalp damar sistemi ve beraberindeki hastalıklardan kaynaklandığı belirtilmektedir. 2020 yılında bu oranın %36’ya ulaşacağı öngörülmektedir. Bu durumda, hastalığın erken tespiti ve tedavisinin yapılması, gelecek açısından
    oldukça anlamlıdır.

    Metabolik sendrom birkaç parametrenin bir araya gelerek oluşturduğu bir hastalık grubu olup bunlar;

    Şeker hastalığı ya da bozulmuş açlık şekeri varlığı,

    İnsülin direnci varlığı,

    Kan yağlarında dengesizlik (trigliserid>150 mg/dl, HDL-K erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda<50 mg/dl),

    Kan basıncı >130/85 mmhg ya da antihipertansif tedavi alıyor olmak,

    Bel çevresinin erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80cm olması veya vücut kitle indeksinin >30kg/m2 olmasıdır.

    Metabolik sendrom tanımı için bu değerlerin iki tanesinin yan yana olması yeterlidir.

    Metabolik sendromlu hastalarda ilk ve ana tedavi stratejisi olarak, düşük kalorili diyetler ve egzersizle kilo verilmesi önerilmektedir. Kilo kaybı sağlanırken mevcut vücut ağırlığının 6 – 12 aylık sürede % 7 – 10 oranında düşürülmesi ve kilonun uzun dönemde korunabilmesi gerçekçi ve doğru olan yaklaşımdır. Uygun diyet ve egzersiz yapılan çalışmalarda, şeker hastalığına yakalanma oranını %60 azaltabilmektedir.
    Diğer taraftan tansiyon yüksekliği gibi ek problemlerin tedavisi zorunludur.

    Sonuç olarak metabolik sendrom sıklığı gittikçe artan ciddi bir sağlık problemidir. Ancak erken tespiti ile geriletilip durdurulabilir. Bu nedenle düzenli takip ve sağlıklı yaşam şekli değişikliği gereklidir.

  • Gebelik ve tiroid

    GEBELİK VE TİROİD

    Prof. Dr. Bilgin Özmen

    bilozmen@yahoo.com, info@izmirendokrin.com

    Doğurganlık dönemindeki kadınlarda tiroid bezi hastalıkları erkeklere oranla çok daha sık görülür. Bu nedenle hamilelik süresi içinde tiroid ile ilgili bir problemle karşı karşıya kalma olasılığı oldukça yüksektir. Fetus gebeliğin 24. haftasına kadar, annenin tiroid hormon düzeyine bağımlıdır. Özellikle ilk 10 haftalık süre çok daha önemlidir. Çünkü bebeğin organ gelişimi bu dönemde tamamlanmaktadır.

    Ayrıca gebelik bazal metabolizma hızını artıran bir durum olduğu için tiroid hormonlarının üretimi artar. Bu durum bazı kadınlarda tiroid bezinin büyümesine ve daha belirgin hale gelmesine neden olabilir. Gebelik süresince iyot metabolizmasında, immün sistemde, tiroid bezinde ve tiroid fonksiyonlarında bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Hastayı izleyen hekim tarafından gebelik sırasında oluşan bu fizyolojik değişikliklerin iyi bilinmesi hem anne hem de fetüs için son derece önemlidir.

    Gebelikte Guatr Sıklığı Artıyor mu? Gebelik genel olarak tiroid hormonu ve iyot gereksiniminin arttığı fizyolojik bir süreçtir. Tiroid bezi gebelik döneminde büyüme (guatr) gösterdiği gibi, gebe kalmadan önce guatrı olan kadınlarda da tiroid bezinin daha fazla büyümesine neden olabilir. İyot eksikliği olan kadınlarda bu durum daha belirgindir. İyot kaybının gebelikte artması ve bebeğin iyot kullanması nedeniyle annenin iyot ihtiyacı artar. Bu nedenle gebelik döneminde annenin günlük iyot alımı (200-220 mikrogram) artırılmalıdır. Annede tiroid hormon eksikliği varsa tiroid hormon ilaçları kullanılarak mutlaka tedavisi yapılmalıdır.

    Gebelikte Tiroid Hastalığı Gelişme Riski Kimlerde Daha Fazladır?
    Ailesinde tiroid hastalığı, şeker hastalığı ve guatr olan kadınlarda tiroid hastalığı riski daha fazladır. 30 yaşın üzerinde, gebelik öncesi tip 1 diyabet (şeker hastalığı), diğer otoimmun hastalığı olan veya kanında anti-TPO antikoru yüksek ya da daha önce tiroid hastalığı geçiren ve infertilitesi (kısırlık) bulunan kadınlarda da bu risk çok yüksektir. Daha önceden tiroid bezi hastalığına bağlı olarak düşük yapmış kadınlarda tiroid hormon tetkikleri gebelik süresince sık aralıklarla kontrol edilip izlenmelidir.

    Doğurganlık Çağındaki Bayanlar için Önemli Uyarılar

    1)Gebelik öncesi fark edilemeyen tiroid hormonu yetmezliği (hipotiroidi) doğacak çocuğun zekâsında geriliğe neden olabilmektedir. Bu nedenle annenin hamile kalmadan önce tiroit fonksiyon testlerini “serum TSH, Serbest T3, Serbest T4, TSH, anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikoru” yaptırmasında yarar vardır. Gerekirse söz konusu testlerin gebelik saptandığında tekrarlanması gerekir.

    2)Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde doktorlarına mutlaka ilaç konusunda danışmaları gerekir. Çünkü gebe kalmadan önce kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Gebe kalınca da tiroid hormon tedavisine devam edilmelidir. Kullanılan tiroid hormon tedavisinin çocuğa zararı yoktur. Aksine tiroid ilacı kullanılmazsa düşük riski artar.

    Gebelikte anti-TPO Antikorunun Yüksek Bulunması Önemsenmeli mi?

    Gebelikte tiroid hormonları normal olduğu halde sadece anti-TPO antikorunun yüksek bulunması risklidir. Çünkü anti-TPO antikoru yüksek olan kadınlarda erken doğum, doğum sonrası depresyon ve tiroid hormonu yetersizliğinin (hipotiroidi) gelişme riski artmıştır. Bu nedenle sık aralarla serum TSH hormon ölçümü yapılmalı ve bu kontrollerin doğum sonrası da devam etmesi gerekir. Hastanın “endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı” tarafından izlenmesinde yarar vardır.

    Gebelikte Tiroid Hormon Yetmezliği (Hipotirodi) Önemsenmeli mi?
    Evet, hem de çok önemsenmelidir.

    Neden Önemsenmeli?

    Çünkü hipotiroidinin ilk trimesterden (gebeliğin ilk üç ayından) sonra teşhisinin konulduğu gebe kadınlarda, bebeğin (fetusun) entelektüel ve algılama (kognitif) fonksiyonları önemli oranda olumsuz etkilenir.

    Bu nedenle hamile kaldığı öğrenilir öğrenilmez kanda TSH, serbest T4 ve T4 hormonlarına bakılmalıdır. Eğer tiroid hormonu yetmezliği varsa gebe annenin mutlaka tiroid hormonu kullanması gerekir. Tiroid hormon tedavisine doğumdan sonra da emzirme döneminde de devam edilmelidir. Tiroid hormonu ilaçlarının gebelikte ve emzirme döneminde kullanılmasının bebeğe zararı yoktur, aksine kullanılmaması sakıncalıdır.

    Gebelik Öncesi Tiroid Hormonu Eksik Çalışan (Hipotiroidili) Hastalar için Öneriler.

    Gebelikte hipotiroidiye daha sık rastlanmaktadır. Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde mutlaka ilaç konusunda doktorlarına danışmaları gerekir.

    Gebe kalmadan önce tiroid hormonlarına bakılarak kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Gebe kaldıklarında ise tiroid hormonu tedavisine aksatmadan devam etmeleri hatta gebeliğin ilerleyen dönemlerinde tiroid hormonu ihtiyacı fazlalaşacağı için ilacın dozunda (%40-50 oranında) artış yapılması gerekir. Bu nedenle gebelik boyunca yapılacak olan aylık kontroller ile verilen tiroid ilacının dozunun yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Kısacası gebelik süresinde hipotiroidinin tedavisi için kullanılan tiroid hormonu ilaçlarının bebeğe zararı yoktur. Aksine tiroid hormon tedavisi kesilirse erken doğum, doğacak bebekte zekâ geriliği gelişebilir.

    Diğer taraftan gebelik sonlandıktan sonra da annenin tiroid fonksiyon testlerinin bakılması gerekir. Çünkü hamilelik sonrası annenin tiroid hormon gereksinimi azalmış olacak ve doğal olarak da kullandığı tiroid hormon ilacının dozunun azaltılması gerekecektir.

    Gebelikte Tiroid Hormonu Kullanırken Nelere Dikkat Edilmeli?

    Bu hapların (levotiron, tefor, euthyrox), sabahları kahvaltıdan 20–30 dakika önce aç karnına alınması önerilir.

    Demir hapları, kalsiyum, mide asidini gidermek için kullanılan antiasit gibi ilaçlar, tiroid hormon ilaçlarının emilimini etkileyebilir. Bu yüzden demir, kalsiyum veya antiasid grubu ilaçların en az 3–4 saat sonra alınmasında yarar vardır.

    Tiroid hormon ilaçlarının sabah kahvaltıdan önce alınması unutulursa öğlen yemeğinden 20–30 dakika önce su ile alınması uygundur. İlaç ezilmeden içilmelidir.

    Gebelikte Zehirli Guatr (Hipertiroidi)

    Halk arasındaki deyimi ile zehirli guatr veya iç guatr tıpta ki ismi ile hipertiroidi (tiroid bezinin fazla çalışma) hastalığı her 100 gebeden birisinde ortaya çıkar, yani nadir olarak görülür.

    Gebe kalmadan önce hipertiroidi hastalığı geçiren kadınlarda veya gebelik sırasında hipertiroidi saptanan bayanlarda gebeliğin 10 ile12. haftaları arasında TSH–Reseptör antikoruna (TRAb) bakılması gerekir.

    Çünkü TRAb yüksek olursa anne karnındaki bebekte tiroid bezi fazla çalışabilir, ayrıca bebek doğduktan sonra da bebeğin tiroid bezinin fazla çalışma olasılığı vardır. Gebelikte oluşan Graves hastalığı tedavi edilmezse erken doğuma veya bebeğin büyümesinde gecikmeye de neden olabilir. TRAb antikorları gebeliğin 4 ve 6. ayları arasında anne kanında çok yükselirse bebekte hastalık olup olmadığı ultrason ile değerlendirilmelidir. Bu sayede bebek kalp atım hızının artıp artmadığı, guatr gelişip gelişmediği veya büyümesinin normal olup olmadığı değerlendirilir.

    Gebelikte Hipertiroidi Tedavi Edilmeli mi?

    Evet, tedavi edilmelidir. Çünkü gebelik döneminde hipertiroidi hastalığı olan kadınlarda erken doğum, tiroid fırtınası, kalp yetmezliği, düşük, doğacak olan bebekte ise iç guatr veya ölü doğum riski artmaktadır.

    Nasıl Tedavi Edelim?

    Hafif hipertiroidizm, anne ve bebek iyi durumda ise ilaç verilmeden takip edilebilir. Hipertiroidizm şiddeti ilaç tedavisi gerektirdiğinde saptanıldığında tiroit hormon üretimini engelleyen ilaçlar (anti-tiroid ilaçlar) kullanılmalıdır. Tedavide amaç en düşük ilaç dozu ile annenin serbest T4 ve serbest T3 seviyelerini yüksek-normal sınırlarda tutabilmektir.

    Gebeliğin ilk üç ayında propycill (propiltiourasil) ilacı düşük dozda (50–150 mg/gün = günde 2–3 tablet) verilerek tedavi yapılır.

    Gebelikte hipertiroidiye yönelik olarak yapılan tedavinin etkinliği sıkı bir şekilde izlenmelidir. Bu da aylık tiroid fonksiyon testlerinin yapılması ile olur.

    Hamilelik döneminde hipertiroidinin radyoaktif iyot ( RAI=atom) ile tedavisi bebekte sakatlık yapması nedeniyle sakıncalıdır. Hatta gebe kalmazdan önce hipertiroidi nedeniyle RAI ile tedavi gören kadınların atom tedavisi uygulandıktan sonra en az 6 – 12 ay süreyle hamile kalmamaları gerekir.

    Emzirme Döneminde Hipertiroidi Tedavisi.

    Doğum sonrası emzirme döneminde hipertiroidi devam ederse veya yeniden ortaya çıkarsa emziren kadınlara en fazla 250–400 mg/gün kadar dozda Propiltiourasil tablet veya 25–40 mg/gün Metimazol tablet verilebilir. Bu dozlarda emzirmeyi kesmeye gerek yoktur. Eğer daha yüksek dozlar kullanmak gerekirse o zaman bebeğin tiroid hormonlarını takip etmek gerekir; çünkü bu ilaçlar süt ile çocuğa geçerek onun tiroid bezinin çalışmasını azaltabilir.

    Sonuç olarak; Gebelik döneminde tiroid bezi hastalıkları hem anne hem de fetus için önemli sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle hamilelik öncesi tiroid bezi hastalığı saptanan kadınlarda hamile kalmadan önce tiroid fonksiyon testlerine bakılması gerekir. Hamilelik süresinde tiroid bezinin tembel veya fazla çalışması yakından izlenilmeli ve mutlaka tedavi edilmelidir.

  • Genetik hastalıklar kaderimiz mi?

    Ben buna inanmayan hekimlerden olduğum için sürekli arayışım ve araştırmalarım bu yönde devam etmiştir.

    Sonuç olarak ulaştığım gerçekler inançlarımı destekler nitelektedir. Uzun yıllar yapmış olduğum bir çok genetik hastalık üzerindeki araştırmaları ve ulaşmış olduğum başarılı sonuçları siz değerli hastalarımla paylaşmak amacı ile bu makaleyi kaleme almış bulunmaktayım.

    Genetik hastalıklardan örnekler ile bahsedecek olursak ,

    KANSER :

    Genetik olarak ailede kanser olması bizim de kanser olacağımız anlamına gelmeyebilir.. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kanser hastalığına yakalanma riski hızla artmaktadır. Bunun nedeni ile ilgili bir çok teori öne sürülmüştür. En önemli sorun bağışıklığımızın giderek çökmesidir. Kanser hastalığının temelinde bağışıklığın çalışmaması yatar. Bağışıklığımız çalışırsa hergün vücudumuzda halihazırda üretilen kanser hücrelerini zaten tanır ve yokedebiliriz. Tam tersi olursa kanser giderek yayılır ve bizi yener. Eğer bağışıklığımızı baştan itibaren yüksek tutar ve kanser yapan ana etkenlerden uzak kalırsak ne kadar yüksek risk yaşarsak yaşayalım kanser olmadan da bu hayatı doğru düzgün yaşayabiliriz. İmmunoterapi bu nedenle kanserin tüm tiplerinde asıl tedavidir. İmmünoterapi bağışıklık sistemini güçlendirme , yanlış çalışan yönlerini tespit edip düzeltme tedavisidir.

    HASHİMATO TİROİDİT

    Ailede olan ve Türkiye’de de yaygın olarak bulunan genetik hastalıklardandır ancak biz bağışıklık sistemimizi tedavi ederek bu hastalığı atlatabilir veya tamamen kontrol altına alabiliriz. Kalıcı hipotiroididen kurtarabiliriz. İmmunoterapiye çok iyi yanıt verir.

    AİLESEL POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI

    Adı üstünde ailesel yani genetik geçişi en iyi bilinen otozomal dominant geçişli bir genetik hastalıktır. Hastalığın gidişatını hem durdurabilir ilerlemesini engelleyebilir dializ hastası olmaktan eğer hastayı doğru evrede yakaladıysak engelleyebiliriz….

    FMF yani AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ

    En bilinen genetik hastalıklardan biridir ve engellenebilir, kontrol altına rahatlıkla alınabilir, komplikasyonlardan korunulanabilinir. Ancak bu konuda hala böyle olabadığına dair eksik bilgi ve inanışlar sağlık çalışanlarında bile mevcuttur. Halbuki immunoterapiye en iyi yanıt veren hastalıkların başında gelir.

    BEHÇET HASTALIĞI

    Genetik yatkınlığı ve geçişi bilinen hastalıklardandır. İmmunoterapiye çok iyi yanıt verir ve kontrolü , gidişatı kolaylaşır.

    FAP (Familial adenomatöz polip hastalığı)

    Sindirim kanalında özellikle kolonda yani kalınbarsakta bir çok sayıda kötü huyluya dönüşme potansiyeli taşıyan polipler mevcuttur. Adından da anlaşılacağı üzere ailesel yani genetik bir hastalıktır ve hayatın belli bir döneminde bu polipler kanserleşir. Bu nedenle bu hastalarda genelde uygulanan tek yöntem kalın barsağın tümüyle operasyonla alınmasıdır ancak hastanın tüm sindirim kanalında yani midesinde yemek borusunda ince barsağında polipler olabilir ve onlar da kanserleşebilir. Yani bu ameliyatlar bir çözünm değildir. Sistemi düzeltmek ve kanserleşmeyi sağlayan bağışıklığı düzeltmek gerekmektedir.

    SEDEF HASTALIĞI

    Tüm romatizmal hastalıklar gibi genetik yatkınlık mevcuttur ve immünoterapiye çok iyi yanıt alınır.

    VİTİLİGO

    Otoimmün bir hastalıktır. Genetik hastalıklar (hashimato tiroidit) ile ilişkilidir. İmmünoterapiye çok iyi yanıt vermektedir.

    ESANSİYEL HİPERTANSİYON

    Genetik yatkınlıkla oluştuğu düşünülmesi günümüzdeki en büyük yanılgıdır. En rahat çözümlenebilecek ve kurtulabilinecek hastalıkların başında gelir. Ailemizde yüksek tansiyon varsa ve biz risk altında isek tansiyonlarımız yenbi yeni çıkmaya başladı ise hiç ilaç başlanmadan bu hastalıktan ömür boyu kurtulabiliriz veya ilaç başlandı ise bile hastalığın gidişatını durdurabiliriz..

    DİABETES MELLİTUS TİP 2

    Ailemizde yaygın şeker hastalığının bulunması bizim de gelecekte bu riski taşıdığımız anlamına gelmektedir. Hele de Türkiye’de iki kişiden birinin bu riski taşıdığını biliyorsak zaten şeker hastalığına yakalanmanın çok uzağında olmadığımızı da biliriz. Bu nedenle çok erken yaşlarda önlemler alınmalıdır. D vitamin düzeyi yıllık olarak ölçümlenmeli, sağlıklı beslenme alışkanlığı ve spor hayata sokulmalı gizli şeker veya insülin direnci başlar başlamaz tedavi edilip bu hastalıktan ömür boyu kurtulunmalıdır. Ailemizin kaderindeki gibi bekleyip şeker hastası olmanın bir anlamı günümüzde yoktur.

    AİLESEL KALP (KORONER ARTER ) HASTALIKLARI ; İNME , BEYİN KANAMALARI GİBİ DAMAR SORUNLARI

    Bu hasta veya risk grubunda ailede erken yaşya kalp krizi , inme , beyin kanması geçirme veya ani ölüm mevcuttur. Bu grup hasta tüm dünyada azımsanmayacak kadar çoktur. LpA (lipoprotein A ) , homosistein gibi değerleri yüksektir. Her ne kadar olay genetik gibi görülse de bu grupta immünoterapi tedavisi çok işe yaramakta olup hem hasta olanları diğer ataklardan korumakta , hem de henüz atak geçirmemiş olanları ömür boyu koruyabilmektedir.

    Tüm bu hastalarda %100 gizli şeker ve/veya şeker ve/veya insülin direnci mevcuttur. Aslında bu üç tanı da aynı kapıya çıkar. Bu hastaları bu açıdan çok iyi bir şekilde irdelemek gereklidir. Barsak floraları ileri düzeyde bozuktur ve barsak mantarı (candida) geliştirme riski artmıştır. Şiddetli gıda intoleransları vardır (laktoz ve gluten) Bağışıklıkları bir çok tehtid altındadır. Tüm bu tehtidlerin tektek tanımlanarak tedavileinin bir immünoterapist tarafından itina ile yapılması halinde genetik hastalıkları yüzde yüz şifa ile sonuçlanabilir.

    Bu hastalıkların isimleri saymakla bitmez çünkü bir çok hastalığın zemininde genetiğimiz ve bağışıklığımız yatmaktadır. Araştırmalarım sürmektedir.

  • Hashimoto hastalığı önemsenmeli mi?

    Hashimoto hastalığı nedir? Hashimoto hastalığı, tiroid bezi iltihabı veya tıptaki adıyla “Hashimoto tiroiditi'' bağışıklık sisteminin bir bozukluğu sonucu ortaya çıkar. Tiroid bezi yetmezliğinin en önemli nedeni Hashimoto tiroiditidir. Hashimoto tiroiditi otoimmün hastalıklar dediğimiz hastalıklardan birisidir.

    Otoimmun hastalık hastalık nedir? Vücudumuz kendi dokusunu yabancı doku olarak algılayıp onu yok etmek ister ve vücut içinde bir savaş oluşur. Hashimoto tiroiditinde “otoimmun olaylar”, tiroid bezinde cereyan ettiği için, tiroid hücrelerini harap eder, tiroid hormon üretimi azalır, zamanla tiroid hormonu üretecek hücre kalmaz, sonuçta tiroid hormon yetmezliği tıp dilindeki adı ile “hipotiroidi” gelişir.Hashimoto hastalığının başlangıç döneminde tiroid bezinde büyüme yani “guatr” vardır. Hastalar bu dönemde tiroid bezindeki büyüme nedeniyle doktora müracaat ederler. Ancak yıllar içinde tiroid bezindeki harabiyetin ilerlemesine bağlı olarak tiroid küçülür

    Hashimoto tiroiditi hangi yaşlarda sık görülür? Hashimoto tiroiditi toplumun% 2'sinde görülür ve hastalarının % 95'i kadındır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat daha fazla görülür. Hastalık her yaş grubunda görülse de 30-50 yaş arasında daha sıktır.

    Nedenleri. Hashimoto hastalığı genetik geçişli bir hastalıktır. Yani aynı ailenin birkaç ferdinde özellikle birinci dereceden akrabalarında sık görülür. Bu nedenle bir kişide Hashimoto tiroiditi varsa ailenin diğer üyelerinde de hastalığın bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.

    Hastalar hangi şikâyetlerile doktora müracaat eder? Bu hastalar doktora genellikle tiroid bezinin büyümesi yani guatr nedeniyle veya tiroid hormon azlığının ( hipotiroidinin ) neden olduğu halsizlik, bitkinlik, el ve yüzde şişme, uyuklama, ciltte kuruluk, ses kalınlaşması, kabızlık gibi şikâyetler nedeniyle başvururlar. Tiroid bezinde ağrı veya hassasiyet yoktur, genellikle tiroid bezinin büyümesi sessiz olur.

    Hastalığın teşhisi için hangi incelemeler yapılmalı? Hashimoto tiroiditinden şüphelenildiğinde serbest T4 (FT4), serbest T3 (FT3) ve TSH hormonları ile birlikte anti-TPO antikoruna bakılmalıdır. Çünkü hastaların yaklaşık % 80'inde teşhis konduğunda FT4, FT3 ve TSH düzeyleri normal saptansa da tiroid bezinde hormon yapımı azalmaya başlamıştır. Anti-TPO antikorlar Hashimoto tiroiditi için tanı koydurucudur. Hastaların yaklaşık % 95'inde yüksek olarak bulunur.

    Tedavisi için ilaç kullanılmalı mı? Hashimoto tipi tiroid iltihabını yok edecek veya hastalığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi şekli ne yazık ki yoktur. Guatr veya tiroid bezi yetmezliği (hipotiroidi) varsa tedavi edilmelidir. Özellikle doğurganlık çağındaki bayanlar için hipotiroidi önemlidir. Çünkü adet düzeninde bozulma görülebileceği gibi, hamile kalma ihtimali azalabilir veya düşük riskinde artma olur. Ayrıca hipotiroidili bir bayanın hamile kalması da bebek için önemli bir tehlike oluşturabilir.

    Hastalığın tedavisinde tiroid hormonu (L-tiroksin) kullanılır. Belirli aralıklarla tiroit hormon testleri (serum TSH) yapılarak tedavinin etkinliği değerlendirilir. Özellikle hipotiroidi gelişmiş veya tiroid bezi ileri derecede küçülmüş kişilerde tedavi yaşam boyu sürdürülür. Hipotiroidi olmasa bile guatrı olan hastalar tiroid hormonu tedavisinden fayda görürler yani büyüme gösteren tiroid bezi uygulanan tedavi ile küçülür.

    Tedavide kullanılan ilaçlarının sabahları aç karnına (mümkünse kahvaltıdan 20–30 dakika önce) alınması gerekir. Çünkü aç karnına alınan ilacın emilimi daha iyi ve etkinliği daha fazladır.

    Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde mutlaka ilaç konusunda doktorlarına danışmaları gerekir. Çünkü gebe kalmadan önce kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Gebe kaldıklarında ise tiroid hormonu tedavisine aksatmadan devam etmeleri hatta gebeliğin ilerleyen dönemlerinde tiroid hormonu ihtiyacı fazlalaşacağı için ilacın dozunda artış yapılması gerekir. Kısacası gebelik süresinde hipotiroidinin tedavisi için kullanılan tiroid hormonu ilaçlarının bebeğe zararı yoktur.

  • Lupus nefritinin idame tedavisinde hangi ilacı kullanmalı? Mikofenolat (cellcept) / azatiyoprin (imuran)

    Doç. Dr. İsmail Şimşek
    Lupuslu bir hastada nefrit (böbrek iltihabı) gelişmesi hastalığın en ciddi komplikasyonlarından sayılır ve geçtiğimiz yıllarda lupus tedavisindeki tüm gelişmelere karşın, böbrek tutulumu sonrası hastalığın ilerleyerek diyalize girme sıklığında önemli bir azalma elde edilememiştir. Doktorlar tarafından lupus böbrek tutulumunun tedavisi 2 aşamalı olarak planlanır. Bu aşamalardan ilki indüksiyon adı verilen hastalığın alevli başlangıç döneminin baskı altına alınması, ikincisi ise idame dönemi olarak adlandırılan ve ilk aşamada baskı altına alınan hastalığın bir daha alevlenmesini önlemek için verilen daha uzun süreli tedavilerdir.
    Romatologlar arasında uzun zamandır idame tedavisinde bir miktar daha pahalı olan mikofenolatın daha ucuz bir immünsüpresif olan azatiyoprinden bir üstünlüğü olup olmadığı tartışılmaktaydı. Lupus nefritinde tedavinin nasıl olması gerektiğine yanıt arayan ALMS (Aspreva Lupus Management Study) çalışmasının sonuçları The New England Journal of Medicine'in 17 Kasım tarihli sayısında yayınlandı.
    Çalışmaya klas III, IV, ve V lupus böbrek tutulumu olan ve indüksiyon tedavisi (siklofosfamid ya da mikofenolat kullanarak) ile hastalığı baskı altına alınmış olan 227 lupus hastası katılmış. Hastaların bir bölümüne günde 2 gram mikofenolat mofetil, bir bölümüne ise 2mg/kg/gün azatiyoprin verilerek 3 yıl süre ile takip edilmiş.
    Çalışmada temel olarak hangi idame tedavisi ile hastalık alevlenmesinin daha az görüleceği araştırılmış. 3. yılın sonunda hastalık alevlenmesi mikofenolat grubunda %16 oranında görülürken bu oran azatiyoprin grubunda %32 olarak ( 2 kat daha fazla) bulunmuş. Ek olarak mikofenolat'ın azatiyoprin'e üstünlüğünün hastanın almış olduğu indüksiyon tedavisinin hangi ilaç ile yapıldığından (siklofosfamid, mikofenolat vb.) etkilenmediği görülmüş. Çalışmada hastalık ile ilişkili pek çok parametre daha değerlendirilmiş ve hemen hepsinde mikofenolat, azatiyoprinden üstün bulunmuş.
    Sonuç olarak bu çalışmanın sonuçlarına göre lupus böbrek tutulumunun idamesinde mikofenolat'ı kullanmak azatiyoprin'e göre daha avantajlı gibi gözüküyor. Diğer taraftan, 3 yıllık takip süresi uzun gibi gözükse de eski lupus çalışmalarından elde ettiğimiz deneyim bu hastalarda ilaçların gerçek etkileri hakkında fikir sahibi olmak için 5-20 yıl gibi bir süre ile takibin gerekli olduğu yönünde.