Etiket: Hastalığı

  • Rozase (gülleme ) hastalığı

    Toplumumuzda son zamanlarda daha sık görülen bu hastalık halk arasında ‘’Gülleme hastalığı ‘’ olarak da bilinir. Yanak, burun, çene ve alında görülen, tekrarlayıcı kızarma, ateş basmaları, sivilce benzeri kabarıklıklar, iltihaplı kabarcıklar ve telenjiektazi denilen yüzeyel damar genişlemeleri ile karakterize bir deri hastalığıdır. Hastalığın başlangıç döneminde yüzde genel bir kızarıklık durumu gözlenebilir. Kızarıklık ve telenjiektazilerle, kızarıklık ve ödemle, burun üzerindeki yağ bezlerinin aşırı büyümesine bağlı gelişen burun büyümesi ile giden farklı formları vardır.

    Gülleme hastalığı genellikle 30 yaşlarında, daha çok kadınlarda ortaya çıkan bir hastalıktır. Normal popülasyonda % 10 oranında görülmektedir. Ana patolojinin derinin küçük damarlarında olduğu düşünülmektedir. Bu duruma güneş hasarı görmüş deri altı dokusu ve yangısal cevap katkıda bulunur. Kan damarları genişleyerek, kızarıklık, sıcaklık, deri içine sıvı sızmasına, sonuçta yangısal bir reaksiyon gelişmesine neden olur.

    Rozasede genetik yatkınlık %30-40 oranındadır. Açık tenlilerde daha sık görülmesi bu faktörü desteklemektedir. Amerikan Ulusal Rozase Topluluğunun 1066 hasta üzerinde yaptığı bir anket çalışmasında hastalığı tetiklediği düşünülen çevresel faktörler: %81 güneş, % 79 stres, % 75 sıcak hava, %57 rüzgar, %56 egzersiz, %52 alkol, %51 sıcak banyo, %46 soğuk hava, %44 nem, % 45 baharatlı yiyecekler, %41 kozmetik ürünler, % 36 sıcak içecekler olarak bulunmuştur. Ayrıca kafein, fındık ve çikolatanın da semptomları arttırabileceği düşünülmektedir. Sindirim sistemi hastalıkları, safra yollarındaki problemler, güneş ışınlarına duyarlılık, Demodex Follicularum adlı bir parazitte etyolojide sorumlu tutulmaktadır.

    Klinik olarak yüze yerleşen bir deri hastalığı olduğu için ciddi boyutlarda psikolojik bozukluğa neden olabilir, utanç hissi, anksiyete, öz güven eksikliği ve sonucunda depresyona neden olabilir.

    Sınıflandırma baskın olan lezyona göre yapılır. 2002 yılında National Society Rosacea Expert Komitesi tarafından belirlenmiştir.

    1. Eritematelenjiyektazik tip: Kalıcı eritem yani kızarıklık ana bulgudur. Telenjiektazi her zaman olmayabilir. Papül ve püstüller telenjiektazileri gizleyebilir. Tedavi sonrası görünür hale gelirler.

    2. Papülopüstüler tip: Kalıcı eritem üzerinde papül ve püstül dediğimiz iltihabi lezyonlarla karakterize bu tablo, ataklar halinde çıkar.

    3. Fimatöz tip: Orta şiddette rozasea tipidir. Dermal bağ dokusunda, yağ bezlerinde büyüme, folikül ağızlarında belirginleşme ve telenjiektaziler ile karakterizedir. Deri kabalaşır, nodüller oluşabilir. En çok burunda olmak üzere, alında, çenede, kulak ve göz kapağında büyüme görülebilir.

    4. Oküler tip: Rozase hastalarının 1/3 ‘ünde göz tutulumu olup, genellikle iki gözde etkilenir. Oluşan keratit , körlük ile sonuçlanabileceğinden göz hekimi tarafından hastalar mutlaka değerlendirilmelidir.

    Bir çok kronik hastalıkta olduğu gibi gülleme hastalığı da uzun süreli bir tedavi gerektirir. Tedavi prensipleri nedene yönelik ve gözleme dayalı olarak belirlenmektedir. Bu nedenle hastalara büyük bir görev düşer. Hastalar düzenli olarak güneş koruyucu kullanarak güneşten korunmalıdır. Sıcak banyo, soğuk, rüzgarlı hava, travma (irritan temizleyici maddeler, alkollü solüsyonlar), stres, alkol, baharatlı yiyecekler, sıcak içecekler, topikal kortikosteroid ilaçlar ve aşırı egzersizden kaçınılmalı, deri bariyerini restore eden nemlendiriciler kullanılmalıdır.

    Tedavideki ilk tercih edilen ajanlar, sivilce benzeri iltihabi tabloyu gidermede kullanılan, deriye haricen sürülen topikal ilaçlardır. Bunlar metranidazol, klindamisin, permetrin krem, tretinoin ve azeleik asit krem formlarıdır. Eğer deri lezyonları daha yaygın ve şiddetli ise sistemik antibiyotikler ağız yolundan alınır. Çok şiddetli ise isotretionin tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Kızarıklığı ve sıcaklığı önlemek için hipotansif ilaçlardan da faydalanılabilir. Tedavi basamakları hastalığın şiddetine ve oluşan tabloya göre belirlenir. Kızarık ve damarlanmaların arttığı bir tabloda tedavide; Lazer tedavisi uygulanmaktadır. Ancak damarlanmalar belirginleştiğinde tedavisi uzundur.

    Rozase (gülleme) kanımca hekim hasta işbirliğinin en yüksekte olması gereken bir hastalıktır. Koruyucu önlemler, gıdalara yönelik dikkat edilmesi gerekenler, tedavinin düzenli olarak uygulanması tedavi başarısında ana ve en önemli faktördür. Hastaların her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmaması, stres döngüsünde hastalığın artmaması için son derece önemlidir.

  • Behçet hastalığı nedir? Tanı ve tedavisi

    Behçet, nedeni bilinmeyen kompleks bir multisistem hastalığıdır. İlk kez 1937 yılında İstanbul’da Hulusi Behçet adındaki dermatoloji profesörü tarafından tanımlanmıştır.

    Ortalama 20- 40 yaş arasında başlayan hastalık her iki cinste eşit sıklıkta görülür. Ancak gençlerde ve erkeklerde daha şiddetli seyreder. Akdeniz ülkelerinde, Japonyada ve güney Asya’da sık görülürken, kuzey Avrupa’da ve Amerika’da daha nadir izlenir. Ülkemizdeki sıklığı ise ortalama 8-37/10.000 arasında değişmektedir.

    Etyopatogenez:

    Nedenine yönelik pek çok faktör ileri sürülmüştür. Bunlardan bir tanesi genetik faktörlerdir. Özelikle Akdeniz ülkelerindeki ve Japonya’daki hastalarda HLA -B5, HLA-B51 birlikteliği sık görülmekle beraber sabit bir kalıtım biçimi saptanmamıştır.

    Behçet hastalığının özellikle herpes simplex virüsü ve streptokoksik enfeksiyonlarla tetiklendiği bazı araştırmalarda ileri sürülmüştür. Burada enfeksiyonun genetik olarak predispoze kişilerde immünregülasyondaki bir defekti tetiklemesi yoluyla hastalığı başlatabildiği düşünülmektedir.

    Hastalığın patogenezinde immün mekanizmaların rol aldığına dair bir çok kanıt mevcuttur. Bunlar arasında oral mukozaya karşı otoantikorların saptanması, kanda dolaşan immün komplekslerin ve lenfositotoksinlerin varlığı, ataklar sırasında CD4/CD8 oranında ve Natural killer hücre sayısında azalma sayılabilir. Ayrıca kanda soluble IL-2 reseptör düzeyinde artma saptanmıştır.

    Mukokutanöz lezyonların erken dönemlerinin ışık, immünfloresan ve elektron mikroskopik incelemelerinde nötrofilik bir vasküler reaksiyon yada lökositoklastik vaskülit bulguları saptanmaktadır.

    Hastalığın erkeklerde ve gençlerde daha şiddetli seyretmesi, çocuklarda ve yaşlılarda az görülmesi, akne vulgarise benzeyen akneiform lezyonların izlenmesi major sex hormonlarının rolünü düşündürmüştür. Hormon düzeylerinde değişiklik saptanmamış olsa da uç organ yanıtlarında bir değişiklik olabileceği ileri sürülmüştür.

    Klinik Bulgular:

    Oral aftlar—————————–%97-100

    Genital aftlar————————-%80-90

    Deri lezyonları———————–%80

    Göz lezyonları———————–%50

    Artrit————————————%40-50

    Tromboflebit————————-%25

    Nörolojik tutulum——————–%1-15

    Gastrointestinal tutulum———–%0-25

    1) Oral aftlar: Senede en az 3 kez tekrarlayan oral aftlar hastalığın çoğu zaman ilk belirtisidir. Genelde rekürrent aftöz stomatitdekinden farklı değilse de daha sık tekrarlamaları ve daha çok sayıda olmaları ile ayrılabilirler. Major, minör ve herpetiform olabilirler. Major olanlar çapları 0.5cm den büyük, 15 günden geç ve skatris bırakarak iyileşen ülserasyonlardır. Minör ülserasyonlar çapları 0.5cm den küçük 15 günden daha kısa sürede iyileşen ve en sık görülen formudur. Nadir görülen herpetiform aftlar ise birkaç mm çapında bazen birbirleri ile birleşerek eksülserasyonlara neden olan lezyonlardır.

    2) Genital ülserasyonlar: Oral aftlara göre sayıları daha azdır ve daha geç iyileşirler. Erkeklerde en çok scrotumda daha sonra korpus penis ve glans peniste ortaya çıkar. Papül oluşumundan sonra püstül ve ardından zımba ile delinmiş gibi tipik görünümlü keskin sınırlı ülserasyonlar oluşur. Skatris bırakırlar. Kadınlarda ençok labiumlarda daha sonra diğer genital alanlarda ve nadiren servikste izlenir.

    3) Deri lezyonları: Üç sınıfta incelenebilir:

    a) Nodüler lezyonlar: Özellikle kadın hastalarda daha çok olmak üzere eritema nodozum sık görülen bir bulgudur. Erkeklerde ise yüzeyel gezici tromboflebit sık olarak izlenir.

    b)Papülopüstüler lezyonlar: Daha çok ense, yüz, gövde ve ekstremitelerde izlenen follikülit benzeri papülopüstüler lezyonlardır. Lezyonların erken dönemde nötrofilik vasküler bir reaksiyon izlenir.

    c) Vaskülitik lezyonlar: Palpabl purpura, pyoderma gangrenozum veya Sweets sendromu benzeri lezyonlar hastalığın seyrinde izlenebilir.

    4) Göz bulguları: Behçetli hastalarda en çok morbidite oluşturan bulgulardır. En sık görülen bulgusu posterior üveit, anterior üveittir ve retinal vaskülittir. Eskiden sık olarak izlenen hipopiyonlu üveit günümüzde seyrekleşmiştir. Göz bulguları erkeklerde ve gençlerde şiddetli izlenir ve %20 oranında körlüğe kadar gidebilen ağır bir seyir gösterir.

    5) Eklem bulguları: Karakteristik bulgu nonerozif, asimetrik oligoartritdir. Eklemlerde ağrı, şişlik ve hareket kısıtlılığı izlenir. En çok tutulan eklemler diz, ayak bileği, el bileği ve dirsektir. Sakroiliak eklem , omurga, kalça ve omuz tutulumu çok seyrektir.

    6) Nörolojik bulgular; baş ağrısı, cerebellar, piramidal bulgular izlenebilir. Kafa içi basıncı bulguları, meningial irritasyon bulguları ortaya çıkabilir. Manyetik rezonans incelemesi yapılmalıdır. Nadir görülmesine rağmen mortalite ve morbiditesi yüksektir.

    7) Gastrointestinal bulgular: Japonya’da daha sık görülür. Karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, kanlı diare ile kendini gösterebilir. Gastrointestinal bölgede aftöz ülserasyonlar olabilir.

    8) Damar tutulumu: Özellikle ven tutulumu sıktır. Venöz oklüzyonlar, yüzeyel gezici tromboflebit lezyonları görülebilir. Pulmoner ve popliteal arter anevrizmaları arteriel bulgulardır. Hemoptizi pulmoner lezyonlar sonucu izlenebilir ve fatal olabilir.

    Bunların dışında kardiak tutulum; myokardit, koroner arterit, endokardit ve valvuler hastalıkları içerir. Renal hastalık hafif veya asemptomatik olabilir ancak aktif Behçet’lilerin çoğunda glomerüllerde immünreaktif depolanmalar bulunmuştur.

    Laboratuar bulguları: Spesifik değildir. Sistem tutulumları ile ilgili olabilir.

    Paterji testi:(Derinin nonspesifik hiperreaktivitesi): Ön kol derisine steril bir iğnenin intradermal olarak batırılması ile uygulanır. Pozitif olgularda 24 saat sonra başlayıp 48 saat sonra maksimum olan bir reaksiyon beklenir. Önce etrafında eritemli halo bulunan daha sonra püstüle dönüşebilen 1-2mmlik bir papül oluşur. Test erkeklerde daha şiddetli görülmekle beraber pozitifliği ile hastalığın şiddeti arasında bir ilişki yoktur. Histopatolojik tetkikinde mononükleer hücre infiltrasyonunu, mast hücrelerinin ve polimorfonükleer hücrelerin infiltrasyonu izler.

    Tanı: Behçet hastalığının tanısı için kullanılan kesin ve ayırıcı bir laboratuar bulgu olmaması nedeni ile, tanıda klinik değerlendirme önem kazanır. Bu nedenle tanı için bugüne kadar birçok kriter öne sürülmüş ve kullanılmıştır. Bunlar arasında O’Duffy kriterleri en kabul görmüş olanlardandır. Buna göre bir kişiye Behçet denebilmesi için oral aft dışında o kişide aşağıdaki bulgulardan en az iki tanesinin olması gerekmektedir: genital aft, sinovit, posterior üveit, kutanöz püstüler vaskülit ve meningoensefalit. Bu arada inflamatuar bağırsak hastalığı ve kollajen vasküler hastalıklar mutlaka elimine edilmelidir.

    Yeni uluslararası kriterler de bugün tanıya gidebilmek için kullanılmaktadır. Uluslararası Behçet kriterlerine göre yine oral aft dışında iki kriterin olması beklenmektedir (Tablo 1).

    TABLO 1: Behçet için Uluslararası Tanı Kriterleri

    1.Oral aftlar: Doktorun gözlediği yada hastanın ifade ettiği, senede en az üç kez tekrarlayan aftlar.

    2.Genital ülserasyonlar: Doktorun gözlediği yada hastanın tanımladığı genital aftlar yada skatrisler.

    3.Göz bulguları: Deneyimli bir hekim tarafından saptanan anterior üveit, posterior üveit, retinal vaskülit veya vitreusta hücre gözlenmesi.

    4.Deri lezyonları: Doktorun gözlediği eritema nodozum benzeri lezyonlar yada papülopüstüler lezyonlar.

    5.Paterji testi pozitifliği

    Tedavi:

    Behçet hastalığının tedavisi mukokütanöz veya sistemik tutulum oluşuna göre değişiklikler göstermektedir. Mukokütanöz Behçetlilerde oral ve genital aftöz ülserasyonlar için lokal tedavi uygulanır. Bunun için lokal steroidli ve antibiotikli pomatlar ve antiseptik solusyonlar uygulanır. Yeterli olmuyorsa kolşisin 0.5 mg tabletlerinden günde 2-3 kez kullanılabilir. Kolşisinin nötrofil kemotaksisini inhibe edici özelliğinden yararlanılır. Azothioprin de bu durumda uygulanabilecek immünsupressif ilaçlardan birisidir. İnterferon-alfa da mukokütanöz tutulumlu Behçet hastalarında son yıllarda başarı ile uygulanan bir immünmodülatördür. Ayrıca göz tutulumu ve sistemik tutulumu olan hastalarda siklosporin-A, klorambusil, siklofosfamid gibi diğer immünsupressif ilaçlar kullanılmaktadır. Tromboflebit olgularında tedaviye antiagreganlar eklenmektedir. Sistemik steroidin Behçet tedavisinde yeri tam belirlenmemişse de akut seyirli sistemik olgularda ve nörolojik tutulumda yararlı olduğu bildirilmiştir.

    Seyir ve Prognoz:

    Behçet’in klinik gidişi değişkendir. Genellikle mukokütanöz ve artritik bulgular önce oluşur. Nüksler ve remisyonlarla seyreder. En sık morbidite nedeni oküler tutulumdur ve başlangıçta agresif tedavi uygulanması ile körlük sıklıkla önlenebilmektedir. Ölüm nörolojik tutuluş, vasküler hastalık, bağırsak perforasyonu, kardiopulmoner hastalık veya immünsupressif tedavi komplikasyonu sonucu olabilir.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

    KAYNAKLAR

    Jorizzo JL. Behçet’s Disease. In: Freedberg IM, Eisen AZ, Wolff K, Austen KF, Goldsmith LA, Katz SI, Fitzpatrick TB, eds. Dermatology in General Medicine, 5th edition. Newyork, McGraw-Hill 1999; 2161-2165.

    Scully C. The Oral Cavity. In: Champion RH, Burton JL, Burns DA, Breatnach SM, eds. Textbook of Dermatology. 6th edition. Oxford, Blackwell Science Ltd 1998; 3072-3074.

    Yurdakul S, Tüzün Y, Mat MC, Özyazgan Y, Yazıcı H. Behçet Sendromu. Dermatoloji’de. Ed: Tüzün Y, Kotoğyan A, Aydemir EH, Baransü O. 2. baskı. İstanbul, Nobel Tıp Kitabevleri 1994; 393-398.

  • Polikistik Over Sendromu

    Polikistik Over Sendromu

    PCOS-Giriş

    Polikistik over sendromu (PCOS), üreme çağında olan kadınlar arasında en sık rastlanan endokrin sistem bozukluğudur. PCOS olan kadınlarda, ultrasonografide yumurtalıklar geniştir ve içinde sıvı  ihtiva eden küçük folloküller izlenir. PCOS tanısı konulan kadınlarda adetlerde düzensizlik, kıllanma, akne ve obesite gibi belirtiler görülür.

    PCOS’un gerçek nedeni bilinmemekle beraber genetik faktörlerin etkili olduğu düşünülüyor.

    Erken tanı konulması ve tedaviye erken başlanması ile uzun süreden sonra ortaya çıkabilecek olan ve hastalığın geç komplikasyonları olarak bilinen kalp hastalığı, Tip 2  diabet gibi komplikasyonlara karşı önlem alınmış olur.

    PCOS – Semptomları

    PCOS’da hormanal değişiklik ilk adetten sonra başlar ve kilo alımı arttıkça daha belirgin hale geçer.

    PCOS’da en sık görülen belirtiler:

    -Adet düzensizliği; adetler çok sık ya da seyrek olabilir.

    -Kıllanma: Yüzde, göğüste, sırtta, karında kıllanma artarken, saçlı deride erkek tipi saç dökülmesi (androjenik alopesi) izlenir. Bu durum erkeklik hormonu olarak bilinen androjen hormonlarının yükselmesi nedeniyle ortaya çıkar. Ayrıca, ciltte yağlanma artar ve akneler görülür.

    PCOS- Komplikasyonları

    -İnsulin rezistansı ortaya çıkar ve kanda insülin seviyesini çok yükselir; bu duruma hiperinsülinemi adı verilir. Gebelikte gestational diabete neden olabilir ve kan basıncı da  yükselebilir.

    -Obesite ve insülin resistansı, özellikle geceleri nefes darlığına, depresyona neden olabilir.

    -Yumurtlama bozukluğu, gebelikte düşük tehdidi gibi fertilite ile ilgili problemlere neden olabilir.

    -Tip 2 diabet

    – Yüksek kan basıncı.

    – İyi kolesterol olarak bilinen HDL kolesterol de düşme ve trigliseridlerde yükselmeye neden olarak karaciğerde yağlanmaya zemin hazırlar.

    -Yumurtalama olmaması ya da çok seyrek yumurtlama olması nedeniyle kanda artan yüksek östrojen seviyeleri zamanla endometrium kanserine ve anormal uterin kanamalara neden olabilir.

    PCOS- Tanı:

    PCOS için belirgin bir test yoktur. İyi bir medikal anamnez alındıktan sonra fizik ve pelvik muayene, ultrasonografi, prolaktin, testesteron, kolesterol, trigliserid, troid hormonları, böbrek üstü bezi hormonları (DHEA-S veya 17 hidroksiprogesteron), glukoz yükleme testi ve insülin seviyesi gibi değerlere bakılarak PCOS  teşhisi kesinleştirilir. Vajinal ultrasound ile büyümüş overler ve overlerin etrafında dizilmiş çok sayıda 6-8mm çapında folliküller izlenebilir, bazı durumlarda laporoskopi ile de polikistik büyük çaplı overler görülebilir.

    PCOS -Tedavisi:

    PCOS hiçbir zaman tam olarak tedavi edilemez, fakat hastalığın semptomları tedavi edilebilir. PCOS’da geç komplikasyonlar olan infertilite, şeker hastalığı, kalp hastalığı, endometrium kanseri gibi riskleri en aza indirebilmek için daima hastalar kontrol altında tutulmalıdır. Düzenli diyet yaparak obesite kontrolü, sigara içilmemesi tedavide en çok dikkat edilmesi gereken konulardır.

    Yumurtlamanın düzenli olması için öncelikle ağırlık kaybı ile ideal kiloya inmek çok önemlidir, buna rağmen adetler düzelmiyorsa, ovulasyonu sağlamak için doğum kontrol ilaçları, gerekirse metformin veya klomifen gibi medikal tedavilere başvurulabilir. Kıllanma (hirsutismus), akne gibi durumlar, adet düzensizliği ve endometrium kalınlığı içinde uygun hormonlar ihtiva eden doğum kontrol hapları ile tedavi edilebilir.

    Sonuç olarak PCOS toplumda üreme çağında genç  kadınlarda çok sık rastlanan bir durum olduğundan, bu hastalığa bağlı riskleri önleyebilmek için çok düzenli doktor kontrolü (check-up) yapılması çok önemlidir. Böylece PCOS’na bağlı geç komplikasyonlar olarak karşımıza çıkması beklenen yüksek kolesterol, rahim kanseri, kalp hastalığı, yüksek tansiyon ve şeker hastalığı riskleri en düşük seviyeye indirilmiş olur.

    Makale yazım tarihi: 10.06.2016

  • Dermatolojik hastalıklarda hastaların yanlış bildikleri

    DERMATOLOJİK HASTALIKLARDA HASTALARIN YANLIŞ BİLDİKLERİ

    Alerji, egzema, sedef, vitiligo kelimeleri dermatoloji polikliniklerinde hasta-doktor arasında geçen konuşmalarda sıklıkla kullanılır. Sık kullanılan kelimeler olmalarına rağmen, aslında çoğu kez hastalar doktorun dediğini değil kendi bildiğini düşünür. Çünkü toplumda bazı kelimeler üzerinde edinilmiş yaygın inanışlar vardır. Bu inanışlar kısa sürelerde değiştirilememektedir.

    “Alerji” bir hastalık değildir. Bu terim bir maddeye verilen anormal yanıt anlamında kullanılır. Yani pek çok hastalık içinde yer alabilen tepkidir. Günlük konuşmalarımızda hastalarımız “alerji” oldum dediğinde aslında çok farklı hastalıklar olabiliyor.

    “Alerji” denen hastalıklar arasında:

    • Generalize pruritus(yaygın kaşıntı)
    • Ürtiker (Kurdeşen, dabaz)
    • Kontakt dermatit
    • Strofulus (böcek sokması)
    • Atopik egzema
    • Diğerleri…

    olabilmektedir. Bunların her biri ayrı hastalıklar olmasına rağmen alerji denmektedir. Alerjik göz hastalıklarından tutun solunum yolu hastalıklarına kadar yaygın hastalıklar vardır.

    “Egzema” diye bir hastalık yoktur. Bu başlık altında pek çok hastalık vardır:

    • Atopik egzema
    • Kontakt egzemai
    • Seboreik egzema
    • Kuruluk egzeması
    • Diğerleri

    Bütün bunlar ayrı ayrı hastalıklardır. Her biri ayrı ayrı değerlendirilir.

    “Karaciğer ya da akciğerden kaynaklana deri hastalıkları çok çok nadirdir. Ama nedense her cilt hastalığında “ciğer” suçlanır. Geçmeyen, uzun süren deri hastalıklarında bu inanış yaygındır.

    “Sedef hastalığı geçmez''. Aslında sedef hastalığı tedavi edilen bir hastalıktır. Ama yineleyebilir.

    “Geçmeye, uzun süren hastalıklarda İĞNE(!) tedavisi yapılamalıdır''. Bu da yanlış bir inanıştır. İlaçların ampul, flakon formları sadece hızlı etki başlangıcı yönünden etkilidir. Tabletler, kapsüller ya da krem, merhemler de aynı etkiyi gösterir.

    “Kortizon iğnesi egzemayı(!), alerjiyi(!) bitirir. Kortizonlar doktor kontrolünde dikkatli kullanılması gereken ilaçlardır. Çok ciddi hormonal ve metabolik soruna yol açabilirler.

    “Yağlı yiyecekler, kuruyemiş, yumurta vs. akneyi artırır.” Akne besin ilişkisi her hastada aynı derecede değildir. Çoğu zaman besin kısıtlamasına gerek yoktur.

    Vitiligo halk arasında ala hastalığı olarak bilinmekle beraber yanlış olarak “sedef” diye isimlendirilmektedir. Sedef hastalığı ayrı bir hastalıktır.

    Saçkıran (alopesi areata ) mantar ya da bakteri hastalığı değildir. Bulaşıcı değildir.

    Aslında televizyon, internet ve gazetelerden yaygın olarak verilen sağlık bilgileri fayda yerine zarar verebilmektedir. Hastalarımız yanlış bilgiler edinebilmekte, edindikleri bilgileri yanlış yorumlayabilmektedirler.

  • Sedef hastalığı ve sedef romatizması

    Sedefi deri ve cilt hastalığı deyip geçmeyin bu aslında bir Bağışıklık Sistemi hastalığıdır!!!

    Tam nedeni bilinmemekle birlikte bağışıklık (immüm), genetik ve çevresel faktörlerin birlikte etki ettiklerinde şüphe edilen sedef hastalığı dünyadan yaklaşık 125 milyon kişiyi etkilemektedir. Vücutta sistematik etkileri olan, deriyle sınırlı olmayan aslında ihmal edilmemesi gereken bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Herhangi bir hastalığın belirtilerinden şüphelenildiğinde hemen bir uzmana danışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki bir hastalığın tedavisinde en önemli etmenlerden birisi de erken teşhistir.

    Psöriazis halk arasında sedef hastalığı olarak bilinir, deride kızarıklık, soyulma ve beyaz pullamaları olan döküntülerle karakterize edilir, ancak sedef sadece bir kozmetik sorun olan bir cilt hastalığı değildir. Sedef hastalığı vücudun kendi bağışıklık (immüm) sistemi tarafında deriyi hedef alarak saldırılmasından kaynaklanır, bu yüzden de bir bağışıklık sistemi (ototimmün) hastalığı olarak tanımlanır. Sedef hastalığı, genetik arka planı alan kronik ve karmaşık bir deri hastalığıdır. Sedef hastalığı vücudun kendi bağışıklık sistemi tarafından deriye hedef alarak saldırmasından kaynaklanır bu yüzden bağışıklık sistemi hastalığı olaraktan tanımlanır. Sedefte derinin yanı sıra eklemler omurga da bağışıklık sistemin saldırısına uğrayabilir ve ortaya eklemler omurga iltihaplı romatizmasının gelişmesine neden olabilir. Bu iltihaplı romatizma, Sedef Romatizması olarak bilinir, beş tipi vardır ve neredeyse vücudun herhangi bir eklemini tutabilir, psöriyatik arteritin tedavisi başlangıçta kortizon içermeyen ilaçlardan ibarettir, fakat artrit bu birinci basamak ilaçlara yanıt vermezse, kas iskelet sistemi aynı zamanda İç Hastalıkları ve Bağışıklık Sistemi uzmanı olan romatologlar, hastalığın daha uzun süre kontrol altına alınması için ve vücutta daha fazla immüm hasarının gelişmemesi için bağışıklık sistemini manipüle eden romatizma ve biyolojik adlı ilaçları kullanırlar.

    Cilt ve eklemlerin ötesinde, sedef hastalıkları sistematik olan hastalıklara olan bağıntısı son 10 senede birçok bilimsel çalışmalarla da kanıtlanmıştır. Kardiyovasküler risk faktörü bir aradan toplanmasıyla ortaya çıkan ve Metobolik Sendromumu olarak tanımlanan, sedef hastalarında genel topluma nazaran iki kat daha sıklıkla görünmektedir. Dolayısıyla, kolesterol yüksekliği, tansiyon hastalığı, kandaki yağ oranı ( trigliserid) fazlalığı, şeker hastalığı ve diyabet öncesi ( insülin direnci) gibi rahatsızlıkların sedef hastalığında görülme sıklığı daha fazladır. Sedef hastalığıyla görünen bu risk faktörlerin her biri kalp hastalığı gelişmesine risk arttırmasıyla birlikte, birçok çalışmada sedef hastalığın yarattığı kronik enflamasyon ve iltihabi durum da ayrıca bu risk faktörlerin birbiriyle sinerjik etki yaratarak Koroner Arter/ Kalp Damar hastalığın gelişmesine 2.5 kat arttırmaktadır. Bilimsel çalışmalarda sistematik tedavi yöntemleri özellikle romatolog tarafından romatizma için verilen bazı “ iltihap giderici” ilaçlar, kalp krizin ve koroner kalp hastalığı oranlarının istatiksel açıdan anlamlı bir şekilde azalttığı da kanıtlanmıştır.

    Ayrıca sedef hastalarında iltihaplı barsak hastalığı, kanser, karaciğer yağlanması ve depresyon gibi sağlık sorunları da daha fazla görülmektedir. Ruh sağlığını en çok olumsuz etkileyen hastalıkları olarak bilinir; sedef hastalığı Amerika’da yapılan çalışmalarda sedef hastaların % 96’sının görüntüsünden rahatsız olduğu, %36’sı eşlik eden uyku bozukluğu olduğu, % 40 toplumdan izole yaşadığı görünmüştür. En önemlisi bulgu da sedef hastalarının %20’si intihar düşüncesi içinde olması dikkat çekmiştir.

    TEDAVİDE YENİ YAKLAŞIM

    Bütün bu sebeplerden dolayı, tüm dünyada artık trend olan sedef hastalığının gittikçe bir deri hastalığın ötesinde olduğu ve olası sistematik tutumlardan dolayı bütün tedavi sadece bir dermatoloji ( cildiye) uzmanına yüklenmesi doğru olmadığı düşünülmektedir. Dünyada tıp camiası ve sağlık kuruluşları artık ekip çalışması ve “multidisipliner” yaklaşımla sedefin ( Deri romatizma ve diğer sistemik tutulumları) daha iyi tedavi edilebileceği düşünülmüştür. Eskiden sedefin “ cilt lezyonlarına bir dermatolog “ ve “romatizmasına bir Ramotolog “ bakılmasından ibaretti, ancak çalışmalara göre tedavi yöntemlerinde sedef hastaların dörtte üçünün tedavilerinden memnun olmadığı ve üçte birinin tedavilerinde etki bulamadığı belirlenmiştir. Artık tedavi yöntemlerin ve sistemik hastalıkların risk değerlenmesinde farklı branşlarla birlikte ( örneğin kardiyolog, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı, aile hekimi, diyetisyen gibi uzmanlar) kontrol altına alınması hastaya en iyi sonuç getireceği düşülmektedir. Sedef hastasına doğru zamanda en uygun ( klasik ve en yeni) tedavilerin verilmesi konusunda bir Ramotolog uzmanıyla önemi gittikçe artmaktadır, çünkü artık orta- şiddetli sedef ve sedef romatizma hastalarında olay cilt ve eklem tutumundan çıkmış olup öncelikle temeldeki bağışıklık sistemi bozukluğu doğru tedavisiyle “ kaynaktan kontrolü” söz konusudur. Romatem uzman doktor kadrolarını, teknolojik ekipmanı ve Kaplıca bölgesindeki konumunu göz önünde bulundurursak , çok yakında Bursa Romatem Hastanesi sağlık turizm çerçevesinde dirençli Sedef ve sedef romatizmaları için tedavi paketleri planlamaktadır.

    Özel Bursa Romatem Hastanesi bu konuda sedef cilt ve sedef romatizmasının multidisipliner yaklaşımıyla işbirliği yapabilecek Türkiye’nin nadir merkezlerinden biridir. Kendi hekim kadrosunda tam zamanlı uzman Ramotolog, Fizik Tedavi ve Diyetisyen doktorları bir arada bulundurmakla beraber modern ve yeni tedavi yöntemlerini ilaçlı veya ilaçsız tamamlayıcı tıp yöntemlerini özellikle Balneo- Fototerapi ve termal tedaviyle birlikte bağdaştırıp, doğru yapabilen dünyanın sayılı sağlık kuruluşlarından biri olmaktadır. Özel Bursa Romatem Hastanesi, etkili ekip çalışmasını ve sunabileceği farklı ve başarılı tedavi yöntemlerini bir an önce dünyaya bildirip Bölgesel Sedef Tedavi merkezi olma yolundadır ve özel Sağlık Turizm paketleri çalışmalarına başlamıştır.

  • Crohn hastalığı tanı ve tedavisi

    Kronik iltihabi bir bağırsak hastalığıdır. Ağızdan makata kadar tüm sindirim sistemini tutabilen, aralıklı iltihaplarla kendini gösteren bir hastalıktır. Tam olarak sebebi bilinmemektedir. Genetik faktörler ve çevresel etmenlerin hastalığı tetiklediği düşünülmektedir.

    Hastaların genel olarak karın ağrısı, kilo kaybı ve uzun süreli ishal şikayeti olur. Genelde genç yaşlarda bu şikayetlerle başvuran hastalarda akla gelmelidir. Tüm yaş gruplarında görülebilmektedir. Halsizlik, iştahsızlık ve ateş diğer sık semptomlarıdır. Gaytada kan ve mukus görülebilmektedir. Hastalarda ayrıca cilt, göz ve kas –iskelet sistemini ilgilendiren hastalıkların bulguları birlikte olabilmektedir. Crohn hastalığı ayrıca karaciğer ve pankreas organlarını da etkileyebilmektedir.

    ​Crohn hastalığı için tek bir tanı yöntemi yoktur. Hastaların tanıları klinik muayene ve değerlendirme, görüntüleme yöntemleri, endoskopi, patoloji ve laboratuar yöntemlerinin birlikte değerlendirilmesi ile konulmaktadır.

    ​Hastalık için sigara, aile hikayesi ve geçirilmiş enfeksiyöz gastroenteritler kanıtlanmış risk faktörleri olarak bilinmektedir. Non-steroit antiinflamatuar olarak adlandırılan ağrı kesicilerinde sık kullanılması crohn hastalığı için risk oluşturmaktadır.

    ​Crohn hastalarında beslenme problemleri ve kansızlık oluşabilmektedir. Kan tetkiklerinde iltihabi parametreler yükselmektedir. Karın içerisinde ve makat çevresinde apseler görülebilmektedir. Makatta fistüller ve fissürler hastalığın seyrinde izlenebilmektedir. Crohn hastalığında bağırsaklarda daralma ve yapışıklıklar görülebilmektedir. Yapılan çalışmalar crohn hastalarının hayatlarının bir döneminde cerrahi olarak müdahale riskinin yüksek olduğunu göstermiştir.

    ​Genel öneri olarak, hastaların sigarayı bırakması gerekmektedir. Sigara hastaların tedaviye yanıtlarını düşürmekte, cerrahi midahale riskini artırmaktadır. Sigaranın bırakılması hastalığın seyrini düzeltmektedir.

    ​Hastaların tedavisi hastalığın yerleşim yerine, davranış şekline göre değişim göstermektedir. Temelde immün sistemi düzenleyen ve baskı altına alan ilaçlardan faydalanılmaktadır. Hastalığın seyrinde antibiyotiklerden de faydalanılmaktadır. İmmün sistemi düzenleyen yeni nesil ajanlarda iğne tedavileri olarak kullanılabilmektedir. Tedavide amaç hastanın semptomlarının ve lezyonlarının düzelmesidir.

    Crohn hastalığı ciddi ve kronik bir hastalık olmasına rağmen mevcut tedavi yaklaşımlarıyla hastalık kontrol altına alınabilmektedir.

  • Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Öncelikle şizofreni beyinde birden fazla semptomun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan klinik bir hastalıktır. Şizofreni; kişide birtakım düşünce değişiklikleri, davranış bozuklukları, kişiler arası iletişim, sosyal çevre gibi alanları olumsuz etkileyen, normal yaşantının giderek bozulmasına neden olan kronik belirtileri işaret eden genellikle şiddetli ve uzun süre seyrini gösteren klinik bir hastalık olarak adlandırabiliriz. (Köroğlu, Güleç 2007). Şizofreni hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkiler. Kişinin gündelik yapmış olduğu işleri aksatmasına ve bu durum sonucunda yaşam kalitesini ve yaşam doyumunu düşürmesine neden olur. (Kaplan, Sadock 2005; Köroğlu, Güleç 2007; Öztürk, Uluşahin 2015). Şizofreni beyinde olanların yanı sıra birçok psikolojik hastalıkta olduğu gibi kişinin öyküsü de büyük önem gösterir. Genetik yatkınlık, çevresel ve sosyal faktörler bu hastalığın seyrinde çok büyük rol oynar. (Köroğlu, Güleç. 2007). Şizofreni tüm dünyada tanınmış ve en ağır ruhsal hastalık olarak kabul edilir. Şizofrenin görülme olasılığı dünya genelinde bir farklılık göstermez. (Buchanan ve Carpenter, 2005). Her hastalıkta olduğu gibi şizofreninin de görülme sıklığı kadın ve erkeklerde değişiklik göstermektedir. Erkeklerde kadınlara nispeten yaklaşık 1,5 kat daha fazla görülür. (Lauriello ve ark. , 2005). Alptekin, Ulaş, Akdede ve ark. (2009) tarafından derlenen çalışmada, ‘Türkiye’de şizofreninin yaşam boyu yaygınlığı 1000 kişide 8.9 olarak belirtmiştir’.

    Genel olarak bakıldığında yaşam boyu aktivitelerini karmaşık hale getiren büyük bir tablo ortaya çıkarmış olur. Ortaya çıkan bu tabloda beyni karmaşık hale getiren birtakım sorunlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında genetiğin ve sosyal yaşamın birlikte etkileşimi, beyinde ki sinir ağlarında ve belli bölgelerde nörogelişimsel bir bozukluk meydana getirir. (Alptekin ve ark. 2005). Şizofreninin beyinde ki bozukluğu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmalara kısaca değinmek gerekirse; şizofreni MRI çalışmaları sonucu prefrontal ve temporal kortekslerde gri maddenin azalması; çeşitli nöronların oluşturduğu amigdala, hipokampüs, limbik sistemin yapılarında ki hacim azalması ve bazal gangliyon çekirdeklerindeki hacmin artmış olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. (Yavuz, 2008). Başka bir çalışmaya baktığımızda; şizofreni hastalarında bellek kısmı ile yakından ilişkili olan medial temporal yapılarda değişiklik olduğu bulunmuştur. (Aksaray ve ark. , 2001).

    Bazı hastalara mikroskobik incelemeler yapılmıştır ve bunun sonucunda nöron adı verdiğimiz sinir hücrelerinde yoğunluklarıyla alakalı bozukluklar bulunmuştur. Fakat buna rağmen tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Frontal lobta nörotransmitler dediğimiz; serotonin, gaba, glutamat reseptörleri bunları içeren akson uçlarına ait bozukluklar bildiren çalışmalarda mevcuttur. (Goldman, Rakic ve Selemon 1997). Konu ile alakalı çok farklı çalışmalar yapılmış ve bunlardan bir tanesi; Yıllar boyu dopamin hipotezine yoğunlaşırmıştır. Ortaya attıkları bu hipoteze göre dopamin nörotransmitterinde ki bir takım düzensizlikler şizofreni hastalığının en birincil temellerinden biri olmuştur. Bundan sonuçla dopaminerjik, kişide psikotik semptomları daha çok güçlendirdiği ikinci olaraktan bu semptonların D2 dopamin reseptörleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan çok sayıda araştırma dopaminin üzerinde dursa da dopamin hipotezi şizofreni hastalığında görülen semptomları tek başına açıklamada yeterli değildir. (Gargiula ve Landa De Gargiulo 2014, Frohlich ve Van Horn 2014, Howes ve ark. 2015).

    Bu değişimler sonucu şizofreni de beyinde ortaya çıkan patolojik değişimler kişide bir takım belirtilere ve bulgulara sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri dil de ve kişinin düşüncelerinde meydana gelen bozukluklardır. (Liddle ve ark. , 2002). Görünüm ve davranışsal bir takım belirtiler de gösterir. Zihin karmaşık bir haldedir. Zihnin karmaşıklığı kişide davranışsal sorunlar yaratır. Ani beklenmedik bir harekette bulunmaları hiç olmadık bir yerde ani çıkışları olabilir. Davranışta gözlenen sonuçlar duygu durumlarında da farklılık gösterir. Keyifsizlik, isteksizlik, donukluk, alınganlık, şüphe hissettiği duygular arasında yer alır. Hastalarda soyut düşünce değil somut düşünce baskın olur.

    Düşünceler arası bağlantılar tamamen kopar ve konuşma şekline yansır. İlk hastalık zamanlarında konuşma üzerinde zorluklar olabilir. İlerleyen zamanlarda konuşması normale girer. Fakat bu konuşma sağlıklı insanların kurduğu iletişim gibi olmaz düşünce akışında bozulmalar meydana geldiğini için konuşmasına da yansır. Konuşurken birden durur ve art arda çok fazla kelime sıralayabilir. Sanrılar bu hastalıkta en önemli belirtileridir. Hayali sesler, başka birinin görmediği şeyleri gördüğünü iddia ederler. Hayali varlıklarla konuşurlar. Ve bununla birlikte hastaların inançları zayıflar ve doğru olmayan inançlara sahip olurlar. Şizofreni hastalığının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkar ve siz bu süreci yakalayana kadar belli bir noktaya gelmiş olur.

    Son olarak değinmek istediğim şizofreni hastalarında ortaya çıkan içgörü bozukluğu. Bu durum tedavi alan şizofreni hastasına engel oluşturmaktadır. Çoğu hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta ve belirtilerinin farkında olmadığı ve kabullenemediği belirtilmektedir. İçgörü eksikliği tedavi sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastanın hastalığı hakkında bilgisiz olma durumunun yüksek olduğu belirtilmiştir. (Beck et. al. , 2011). Şizofreni hastalarında içgörü çalışmaları da mevcuttur. Yapılan bir araştırmaya göre hastaların %40 ‘nın iç görülerinin zayıf olduğu bulunmuştur. (Mhala et. al. , 2014). Yapılan başka araştırmalarda iç görüsü düşük olan hastaların tedaviye uyumunun da düşük olduğu belirtiliştir. (Dilbaz ve ark. , 2006).

  • Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle kişinin kendisine ve çevreye zarar veren, tedavi edilmediği takdirde intihar yoluyla ölüme yol açabilen, kişinin duygu durumunda aşırı ve zıt yönlü değişiklikler gösteren zihinsel bir hastalıktır. Bipolar bozukluk çeşitli dönemlere ayrılır. Hastalık dönemlerini ele almak gerekirse, mani dönemi duygu durumun çok yükseldiği, hastanın aşırı coşkulu olduğu dönemdir. Bu dönemde hastada abartılı düşünceler veya projeler, kendini olduğundan çok daha yüksekte hissetme, büyüklük düşünceleri, kendini aşırı enerjik hissetme, uyku gereksiniminde azalma, sonuçlarını düşünmeden heyecanlı veya eğlenceli faaliyetlere kalkışmak (çok fazla para harcama, aşırı hızlı araba kullanma) görülen belirtilere örnektir. Yükselen duygu durumunun şiddet seviyesine ya da psikoz belirtilerine bağlı olarak, mani veya hipomani olarak isimlendirilir. Diğer yandan depresyon dönemi veya çökkünlük dönemi ise yukarıda yazılan durumun tam tersidir. Depresyonda ise hastada mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk, özgüvende azalma, değersizlik hissetme, abartılı suçluluk veya pişmanlık duyguları, eskiden zevk aldığı faaliyetlerden zevk alamama, iştahsızlık veya uykusuzluk gibi değişiklikler, ölüm ve intihar düşünceleri, bedeninde nedeni açıklanamayan ağrılı tablolar ortaya çıkabilir. Karma döngü dediğimiz dönem ise gün içinde değişen duygu durum mani ve depresyon belirtilerinin aynı anda yaşanmasıdır.

    MANİ DÖNEM:

    • Benlik saygısında abartılı bir artış.

    • Uyku gereksiniminde azalma.

    • Her zamankinden daha konuşkan.

    • Dikkat dağınıklığı.

    • Düşüncelerde hızlanma.

    DEPRESYON (MAJÖR) DÖNEMİ:

    • Çökkün duygu durumu.

    • Etkinliklere karşı ilgide azalma.

    • Yeme istediğinde artma veya azalma.

    • İçsel gücün kalmaması (enerji düşüklüğü).

    • Düşünmede ve odaklanmada güçlük çekme.

    Bipolar bozukluğun kesin bir nedeni henüz belirlenememiş; fakat, çevresel ve genetik etmenlerin rol aldığı düşünülmektedir. Bir diğeri ise beynimizde ki sayısız hücreler arası iletiyi sağlayan kimyasal maddelerin taşınmasında ortaya çıkan değişikliklerdir.

    Beyinde iletiyi bozarak düşünce, bellek, öğrenme ve duygu durumun düzenlenmesini etkiler. Stresli veya travmatik olaylar da bipoların ilk hastalık döneminin ortaya çıkmasına neden olabilir veya ilerleyen nedenleri tetikleyebilir. Yapılan araştırmalara göre bipolar bozukluk genellikle 20’li yaşların başında görülmeye başlar. Kadın ve erkek de eşit oranda görünür. Fakat depresyon dönemi kadınlarda daha fazlayken mani döneminin sıklığı da erkeklerde daha fazla görülür.  Her hastalığın olduğu gibi bipolar hastalığın tedavi yöntemi vardır. Bu hastalıkta kişinin kendi kendine tedavisinin yanı sıra sosyal destek (aile) tedaviye yardımcı olması gerekmektedir.

    Bipolar bozukluk görülen kişilerde günlük yaşamında yardımcı olabilecek öneriler;

    • Hastalığınızı içinizde yaşamaktansa güvendiğiniz, eşiniz ve dostunuzla mutlaka paylaşmayı deneyin.

    • Mümkün olduğunca uyku düzeninizi oturtturun. Düzenli uykuya önem verin.

    • Sosyal yaşantınızda stresi azaltın. Size stres oluşturabilecek ortamlardan ve kişilerden uzak durun. Öyle bir imkanınız olmasa dahi kendinizi olumsuzluklara kapatın. Olumsuz düşünceler içinizde büyüdükçe çığ gibi olur. Beyninizde sizi kemirip durur. Buna müsaade etmeyin.

    • Düzenli egzersizler yapmaya çalışın. Mesela; Kulaklığınızı takıp keyifli bir yürüyüş için güzel bir aydayız.

    • Rutin işlerinizi azaltmayın. Her gün yapmanız gereken işleri ertelemeyin. Meşgul olacağınız etkinlikler her zaman sizin için avantajdır.

    Yakınlarına öneriler;

    • Bipolar bozuklukta aile ve çevre desteği büyük önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalara göre; çevresinden sevgi ve destek gören bipolar bozukluğa sahip kişiler daha hızlı iyileşme gösterirler, manik ve depresif dönemlere daha az girerler ve hastalık belirtilerini daha az yaşarlar.

    • Bipolar bozukluk ailede çeşitli stres ve gerginliğe sebep olabilir. Aile bireyleri hastalığı ve yaşanabilecek zorlukları en başta kabullenerek bu problemlerle başa çıkabilirler. Unutmamak lazım ki, ruhsal hastalıklar hiç kimsenin suçu değildir. 

    • Tedavinin sonuncunda yaşanan sıkıntıların büyük oranda geçmesine rağmen, bazı belirtilerin uzun süre devam ettiği görülmektedir. Bu sebeple her zaman gerçekçi olmak ve çok büyük beklentiler içerisine girmemekte fayda var.

    • Duygusal, sosyal destek vermenin yanı sıra, bipolar tanısı almış olan hastaya yardım etmenin en iyi yolu onu doktora gitmesi ve tedavisine düzenli devam etmesi konusunda desteklemektir.

    • Bipolar bozukluk yaşayan kişinin durumunu tam olarak anlayabilmesi mümkün olmayabilir. Bu konuda yakın çevrelere büyük iş düşüyor. 

    DİKKAT !!!

    Mani dönemindeyken kişiler kendilerini aşırı derecede iyi hissederler ve problemleri olduğunu düşünmezler. Depresyonda ise bir şeylerin ters gittiğini fark ederler fakat yardım çağrısında bulunabilecek enerjileri olmaz. Eğer yakınınız bipolar bozukluğu kabullenmek istemiyorsa, bu konuda onunla zıtlaşmayın. Bu fikir ona ürkütücü geliyor olabilir. Bu durumda kendisine destekleyici sözler ile yanında olduğunuzu hissettirerek terapiste gitme önerisini sunabilirsiniz. Bipolar bozukluk gerçek bir hastalıktır. Tıpkı günümüzde ki şeker ve tansiyon hastalığı gibi. Bu yüzden düzenli bir tedavi gerektirir. Psikoterapiler, kişinin ruh halini değiştirmede etkilidir. Hasta yakınlarının bu süreçte yaşanacak krizlerin üstesinden gelebilmeleri için sakin ve dikkatli olmaları gerekir. Hastaya destek olurken hasta ile sınır koyma dengesini korumak oldukça önemlidir. Kendinize iyi davranın.

    Bipolar bozukluğa yakalanan ünlüler;

    Marilyn Monroe;Doktoru Hyman Engelberg, “Marilyn, manik depresifti… Ruh halindeki büyük dalgalanmalar yüzünden çok zor günler geçirdi” diyor.

    Vincent Van Gogh; Yaşam öyküsü incelenerek bipolar bozukluk tanısı konan dünyaca ünlü ressam.

    Britney Spears; ‘Tutarsız davranışları, ani duygusal patlamaları, karar vermekte zorlanması onun bipolar olduğunu gösteriyor.’

    Amy Winehouse;  ‘Bunun adı bipolar bozukluk; bildiğiniz manik depresif hastalık.’

    Nurseli İdiz;  ‘Bu hastalığı alkolizm ile karıştırıyorlar, beni yıllarca alkolik ilan ettiler; oysaki ben bu hastalığın pençesindeyim.’

  • Dikkatli olun, diyabet sessizce yakalayabiliyor!

    Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.

    Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin

    Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.

    Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var

    Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.

    Diyabet hastası mısınız?

    Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.

    Kimler risk altında?

    Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.

    Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar

    Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar

    Polikistik over sendromu olan kadınlar

    İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler

    Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar

    Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler

    Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)

    Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler

    Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.

    Gebelik diyabeti taraması çok önemli

    Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.

    Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli

    Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.

    Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.

  • Tiroid ve gebelik

    GEBELİK VE TİROİD

    1- GEBELİKTE İYOT EKSİKLİĞİ:

    İyot elementi Tiroid hormon sentesi için gerekli olan bir elementtir.Normal sağlıklı bir bayanın günlük iyot ihtiyacı ortalama 150mcg/gün iken gebelerde bu ihtiyaç 300 mcg/güne kadar artış göstermaynağı olmadığından ektedir. Bu nedenlede gebelerde iyot eksikliği sık görülmektedir. Anne karnındaki bebeğin başka bir iyot kaynağı olmadığından annede gelişen iyot eksikliği bebeğide etkilemekte ve özellikle bebeğin zeka gelişimi üzerine olumsuzluk oluşturmaktadır. Bu nedenle bakılabilen gebelerin iyot düzeylerine idrar testi ile bakılmalı ve gerekli olanlara mutlaka iyot takviyesi başlanmalıdır.

    2- GEBELİK VE HİPOTİROİDİ (Tiroid hormon düşüklüğü) :

    Gebelerde hipotiroidinin en sık iki nedeni Hashimoto hastalığı ve iyot eksikliğine bağlı hipotiroididir. Hipotiroidi oldukça önemli bir bulgudur. çünkü gebelik ve bebek üzerine geri dönüşü olmayan bir takım olumsuzluklara yol açabilir. Hipotiroidiye bağlı olarak Bebekte zeka geriliği, gelişim geriliği, düşük riski, plesanta ayrılması, preeklamsi, erken doğum ve doğumda bebekte solunum zorluğu gibi etkiler görülebilir. Bu nedenlede gebelik planlayan bayanların hipotiroidi açısından kontrol edilmesi önerilir. Yine gebe kalmadan önce hipotiroidi nedeni ile tiroid hormon replasman tedavisi alan hastaların gebe kaldıklarında tiroid hormon ihtiyaçları ortalama %25 civarında artış gösterir. Bu nedenle bu durumdaki bayanların takipte oldukları doktorları ile hemen iletişime geçip gebeliğe uygun olacak yeni ilaç dozlarını belirlemeleri gerekmektedir.

    Gebelerde Hipotiroidi riskini tesbit etmek için rutinde TSH, sT4 ve sT3 hormonlarına bakılır. Bazı özel durumlarda doktorunuz ihtiyaç duyarsa TSH ile birlikte tT4 ve tT3 hormonlarınada bakabilir. Bakılan TSH değerleriniz gebelik hastanıza göre yüksek gelirse bu durumda hipotiroidinin sebebine yönelik olarak Anti TPO testi ve tiroid USG testi bakılabilir.Testlerin sonucundan sonra gerekli olanlarda vakit kaybetmeden Tiroid hormon tedavisine başlanır.

    TSH ALT SINIRI

    TSH ÜST SINIRI

    GEBELİK PLANLAYANLAR

    0.5 mIU/mL

    2.5 mIU/mL

    GEBELİĞİN İLK 3 AYI

    0.1 mIU/mL

    2.5 mIU/mL

    GEBELİĞİN 3-6. AYLARI

    0.2 mIU/mL

    3 mIU/mL

    GEBELİĞİN SON 3 AYI

    0.3 mIU/mL

    3 mIU/mL

    Yukardaki tabloda gebe adaylarının ve gebelerin olması gereken TSH değerleri görülmektedir. Hormon değeriniz bu limitlerin dışında ise bir Endokrinoloji doktoru ile irtibata geçmenizde fayda vardır.

    3- GEBELİK VE HİPERTİROİDİ (Tiroid hormon fazlalığı):

    Gebelikte kalıcı hipertiroidinin en sık nedeni Graves hastalığıdır. Fakat bir çok gebede gebelik hormonu olan Beta HCG nin tiroid bezini uyarıcı etkisinden dolayı özellikle gebeliğin ilk 3 ayında tiroid hormonları hafif yükselme eğilimindedir bu durum fizyolojik (normal) hipertiroidiye yol açmaktadır.Gebeliğin Fizyolojik hipertiroidisi özellikle ikiz gebeliği olanlarda , gebeliğe bağlı hiperemeziz gravidarum hastalığı (aşırı bulantı, kusma) olanlarda daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlede gebelikte ortaya çıkan hipertiroidide bu iki durumun birbirinden ayrılması için bir Endokrinolog ile irtibata geçilmelidir. Graves hastalığı düşünülen vakalarda mutlaka TSH reseptör Antikor titresine bakılmalıdır. Gebeliğin seyrini olumsuz etkileyebilecek düzeyde hormon yüksekliği tesbit edilen gebelerde mutlaka tedavi başlanmalıdır. Çünkü tedavi edilmeyen hipertiroidi durumunda ölü doğum, erken doğum, preeklampsi, düşük ve bebekte gelişme geriliği gibi çok ciddi gebelik komplikasyonları ile birlikte annede çarpıntı, terleme, titreme, kilo kaybı, uykusuzluk, sinirlilik gibi semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Tedavide öncelikle antitiroid ilaç tedavisi tercih edilmektedir. İlaç tedavisi alamayan veya ilaç ile kontrol altına alınmayan durumlarda ise cerrahi tedavi gündeme gelebilmektedir.

    4- POSTPARTUM TİROİDİT :

    Gebelik öncesinde bilinen Tiroid hastalığı olmayan gebelerde doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde ortaya çıkan tiroid bezinin inflamasyonudur. Bu hastalık özellikle Anti TPO antikoru pozitif olan bayanlarda daha sık ortaya çıkmaktadır. Klinikte hastalığın hem hormon yüksekliği hemde hormon düşüklüğü ile seyreden evreleri vardır. Hormon yüksekliği evresinde hastalarda çarpıntı, terleme, titreme, uykusuzluk, sininrlilik, kilo kaybı gibi hipertiroidi semptomları ortaya çıkabilir. Hipotiroidi evresinde ise ödem, kabızlık , üşüme , saç dökülmesi, depresyon, kilo artışı gibi bulgular ile kendini gösterir. tanı konulan hastalara hastalığın evresine göre beta Bloker veya Hormon replasman tedavisi başlanabilir.