Etiket: Hastalar

  • Digeorge sendromu

    DiGeorge Sendromu (DGS), timus ve paratiroid bezinin konjenital yokluk sendromu olarak 1959’da bildirilmiştir. Angleo DiGeorge (1) 1965 yılında immünitede timusun önemli bir rolü olduğunu göstererek, hipoparatiroidizm, timik hipoplazi ve tekrarlayan enfeksiyon geçiren olgularını bildirmiş, böylece timik aplazi ve konjenital hipoparatiroidizm birlikteliği ‘ DiGeorge Sendromu’ olarak adlandırılmıştır. La Chapelle (2) 1981’de bir ailenin dört etkilenen bireyinde 22. kromozom translokasyonunu göstererek bu sendromun genetik orjini için ilk ipuçlarını sağlamıştır.

    Embriyoloji:

    Timus ve paratiroid bezi intrauterin dönemin 6-8. haftasında 3. ve 4. faringeal arkdan epitelyal invaginasyon ile gelişir. Dudak filtrumu, kulak tüberkülü ve aortik ark diferansiyasyonu da aynı dönemde olmaktadır. Timus aplazisi veya hipoplazisi gestasyonun 12. haftasında normal embriyolojik gelişimindeki bir duraklama sonucu ortaya çıkmaktadır. Embriyolojik olay 3. ve 4. brakiyal ark dışında, 4. 5. ve 6. brakiyal arklarıda etkileyebilir. Böylece etkilenen alanlar genişlemekte ve buna bağlı olarak değişik klinik bulgular ortaya çıkmaktadır. Embriyolojik defektin etiyolojisi açık değildir ve kliniği heterojendir (3). Son yıllarda yapılan iki yeni çalışmada TBX1 genindeki mutasyonların aortik ark anomalilerinden sorumlu olduğu gösterilmiştir. TBX1 geni T-box transkripsiyon ailesinin bir grubudur. DGS’ li hastalarda fenotip belirleyicisi olup aynı zamanda faringeal arkın gelişiminden de sorumludur. TBX1 geni transkriptik faktörlerinin kardiyovasküler sistemde yapısal anomalilere neden olduğu gösterilmiştir (4, 5).

    Genetik:

    DGS’li çoğu vakada genetik geçiş sporadiktir ancak otozomal resesif ve otozomal dominant kalıtımda bildirilmiştir. Kromozom 22q11 delesyonu hastaların %90’ından fazlasında, 10p13 delesyonu ise olguların %10’undan daha azında saptanmaktadır. Tanıda oldukça sensitif bir metod olan Floresans In Situ Hibridizasyon (FISH) yöntemiyle submikroskopik delesyonlar gösterilmektedir. Bu genetik delesyonlar komşu genlerin transkripsiyonunda değişikliğe yol açarak farklı klinik fenotiplerin ortaya çıkmasına neden olur. Tsui ve arkadaşları (6), 22. kromozomda aynı submikroskopik delesyona sahip olan iki erkek kardeş ve annelerinin sadece birinde DGS geliştiğini bildirmiştir. DGS’ deki delesyonların maternal kökenli olduğu düşünülmektedir. Yapılan bir çalışmada anne ve babaları genetik testlerden geçirilmiş 40 DGS’ li çocuğun 9’unda delesyonel kromozomun maternal kaynaklı olduğu gösterilmiştir. DiGeorge Sendromunun ekstrakromozomal nedenleri arasında retinoid ve alkole fetal maruziyet ve maternal diabet bulunmaktadır (7).

    İnsidans:

    22. kromozomun delesyonu, en yaygın kromozomal delesyon olup 4000 canlı doğumda bir görülür. Kardiyak, kraniyofasiyal ve gelişimsel anomalilerin önemli bir sebebidir. 22q11’ deki interstisyel kromozomal delesyonlar DiGeorge Sendrom’ lu vakalarda %94 oranında, Velokardiyofasiyal sendrom’ lu (VCFS) vakalarda %83 oranında gösterilmiştir (8).

    İmmünite:

    Bu hastalarda timus aplaziktir. Ancak bazı vakalarda anormal lokalizasyonlu timus saptanabilir. Yine DGS’ li hastalarda timusun histolojik yapısının normal olduğu halde hacminin oldukça küçük saptandığı çalışmalar mevcuttur. Yeterli T hücre fonksiyonunu sağlamak için bir gramdan daha büyük boyutta timusa ihtiyaç vardır. Timusdaki bu patoloji T hücre immünitesinde bozukluğa yol açmaktadır. Olguların çoğunda T hücre sayısında azalmaya veya fonksiyon bozukluğuna bağlı olarak sık tekrarlayan infeksiyonlar görülmektedir.

    Anormal lokalizasyonlu veya küçük hacimli bir timus varlığında hastalık Parsiyel DiGeorge Sendromu olarak adlandırılır. Böyle olgularda timus zamanla büyüyebilmekte ve normal T hücre immünitesi kazanılmaktadır. Komplet DiGeorge Sendromu’nda ise total timik ve paratiroid bez aplazisi görülmektedir. Hastalar ciddi hipokalsemi ve immün yetmezlikten dolayı kötü bir prognoza sahiptirler. Komplet DGS’ lu hastalar tüm vakaların % 10’unu oluşturur.

    Yeterli T hücre fonksiyonunu sağlamada timusun önemini araştırmak amacıyla Bale ve arkadaşları (9) tarafından yapılan bir çalışmada 24 DGS’ li hastanın 22’sinde mediastinal timus dokusu bulunamamış, 5 hastada ise supramediastinal lokalizasyonda normal büyüklükte olan timus saptanmıştır. Mediasten dışında bulunan bu timik dokuların ağırlığının ortalama 0.7 gram, çapının ise 0.5 cm. den daha küçük olduğu gösterilmiştir. Bir başka çalışmada Wilson (10) sternotomi yapılan 44 DGS’li hastanın tanımlanabilir bir timus dokusunun olmadığını, T hücre sayılarının ise normal seviyenin biraz altında olduğunu bildirmiştir. Junker ve arkadaşları (11), intravenöz immünglobülin ya da başka desteğe gereksinim duymayan, 13 DGS’ li hastayı incelemişlerdir. Bu hastaların ortalama CD3+ (Total T) sayıları 500/mm3 ve CD4+ (T helper) sayıları 350/mm3 bulunmuştur. Yine bu hastalarda CD5+ hücrelerinde azalma olduğu da bildirilmektedir.

    Komplet DGS’ li hastalarda absolü T hücre sayısı ve T hücrelerinin çoğalma kapasitesinin de azaldığı gösterilmiştir. Markert ve arkadaşlarının (12) yaptığı bir çalışmada komplet DiGeorge Sendromlu 8 hastada, mitojenlere ve IL-2’ ye proliferatif yanıtın olmadığı görülmüştür. Parsiyel DiGeorge sendromlu olgularda mitojenlere karşı T hücrenin çoğalma kapasiteleri zamanla artabilmektedir. Mitojen ve antijenlere iyi yanıt veren hastalarda, düşük T hücre sayılarının yaşam kalitesini etkilemediği bildirilmiştir. Profilaktik ilaçların gerekliliği, canlı aşıların uygulanması ve diğer önlemlerin alınma kararı T hücre sayılarına değil, T hücre çoğalma kapasitesine bakılarak verilir.

    Klinik:

    DiGeorge Sendromunun kliniği oldukça değişkendir. Konjenital kalp ve büyük damar anomalileri, palatal yetersizlik ve hipokalsemi hastalığın klasik triadıdır. Fasiyal dismorfizm de DiGeorge Sendromuna eşlik edebilir (Şekil-1). Ayrıca trakeomalazi, bronkomalazi, tiroid agenezisi, özefagus atrezisi, gastroözefagial reflü, gelişme geriliği, respiratuar yetmezlik, yarık damak ve dudak, kısa filtrum ve koanal atrezi gibi üst hava yolu ve yüz anomalileri; kas-iskelet, gastrointestinal, ürogenital sistem gelişimsel anomalileri, koloboma, duyma kaybı, büyüme geriliği gibi bulgular DiGeorge Sendromunda görülebilir (3). Bir çok olguda değişen derecelerde mental retardasyon mevcuttur. Mental retardasyonun sebebi hipokalsemik konvülziyonlara eşlik eden ağır hipoksi olabilir.

    Tobias ve arkadaşlarının (8) yaptığı 67 olguluk bir çalışmada, DGS’ li hastaların klinik özellikleri incelenmiş ve 51 olguda kardiyak malformasyon (26 hastada ventriküler septal defekt, 10 hastada Fallot tetralojisi, 8 hastada atrial septal defekt, 7 hastada interrupted aortik ark) , 58 olguda dismorfik yüz görünümü (garip şekilli kulaklar, kemerli uzun burun, mikrostomia, mikrognati, kısa palpebral fissürler), 41 olguda palatal anomali, 43 olguda öğrenme ve gelişme geriliği, 34’ ünde timus ve 39’unda paratiroid bez anomalisi bulunmuştur.

    DGS’ li hastaların perinatal peryotta ilk başvuru şikayeti hipoparatiroidizme bağlı konvülziyondur. İnfeksiyonlar ise daha sonraki başvuru şikayetlerindendir. Hastalarda infeksiyonlar genellikle doğumdan sonraki birkaç ay içinde görülmektedir. Bunlar virüs, bakteri, mantar ya da protozoa kaynaklı, tekrarlayıcı, kronik enfeksiyonlardır.

    Tanı:

    Dismorfik yüz, konotrunkal kalp defekti ve neonatal tetani gibi major klinik bulguların varlığında DGS’den şüphelenmek gerekir. Tobias ve arkadaşları (8) Fallot tetralojisi, interrupted aortik ark, trunkus arteriosus gibi konotrunkal kardiyak anomalisi olan hastalarda 22q11 delesyonunun araştırılması gerekliliğini vurgulamıştır. Özellikle hipoparatiroidizme bağlı hipokalsemi DGS tanısı için oldukça yol gösterici bulgudur. DGS’ de hipokalsemi genellikle hayatın ilk iki haftasında görülmekle birlikte daha geç başvuran hastalarda bulunmaktadır. Perinatal hipokalsemi, neonatal hipoparatiroidizmin diğer bir sebebi olan ve nadir görülen ailesel bir bozukluk olup genellikle geçici bir fenomendir.

    Spesifik Testler:

    Göğüs radyografilerinde timus gölgesinin yokluğu timik yetmezliğin bir göstergesi olarak değerlendirilebilmekle birlikte, strese bağlı involüsyondan dolayı timusun küçülmesi bu bulgunun değerini azaltmaktadır. Mediastinal timus büyüklüğünün güvenilir bir ölçümü MRI ile yapılabilir ancak çoğu DGS’ li hastada timusun mediastene inememesinden dolayı bu pahalı tanı yöntemi pratikte pek kullanılmamaktadır. Hipoparatiroidizm tanısı, düşük kalsiyum, yüksek fosfor ve düşük parathormon düzeylerinin tespiti ile konulur. TELE, EKG, EKO ve anjiografi gibi standart tanı yöntemleri ile kardiyak patolojiler değerlendirilmektedir. Kalıtımsal hastalık, ciddi komplikasyonlara neden olabilmesi ve zihinsel gelişimin etkilenebilmesi nedeniyle 22. kromozom delesyonunun erken tanısı önemlidir. Klinik şüphenin ardından 22. kromozom delesyonunun tespiti FISH ile yapılır (Şekil-2). Kültüre edilmiş amniyositler ve koryon villus örneklerinde FISH yöntemi uygulanabilir. FISH eski tekniklerden daha kolay, hızlı ve güvenilirdir. DGS tanısında oldukça sensitif bir test olup genetik danışma amacı ile de kullanılmaktadır.

    Tedavi:

    Ağır bir immün yetmezliği olmayan Parsiyel DiGeorge Sendromlu olguların çoğu herhangi bir tedavi gereksinimi duymazlar. Kombine T ve B hücre yetmezlikli hastalar için genel profilaktik tedavi prensipleri uygulanır. DGS tanısı ile birlikte trimetoprim-sülfometaksazol (TMP-SMX) profilaksisinin verilmesi gereklidir. Böylece bu hastalarda pnömosistis carini pnömonisi gelişme riski azalır. Ayrıca canlı virüs aşısı yapılmamalıdır. Timusu olmayan komplet DGS’ lı hastalarda ışınlanmamış kan verilmesi fatal sonuçlanabilir. Transfüzyon için ışınlanmış, CMV-negatif kan ürünleri kullanılmalıdır. Ayrıca bu olgulara intravenöz immünglobülin desteği de gerekebilir. Timus veya kemik iliği nakli son zamanlarda gündemde olan tedavi yöntemleridir (13). Kalsiyum ve vitamin D hipoparatiroidizmin tedavisinde kullanılır. Diyetteki fosforun azaltılması ideal kalsiyum düzeyinin sağlanması için gerekli olabilir. Kardiyak anomalili çocuklarda major kardiyak cerrahi gerekebilir.

    KAYNAKLAR:

    DiGeorge AM. Discussions on a new concept of the cellular basis of immunology. J Pediatr 1965; 67: 907.

    De la Chapelle A, Herva R, Koivisto M, et al. A deletion in chromosome 22 can cause DiGeorge syndrome. Hum Genet 1981; 57: 253-256.

    Huang RY, Shapiro NL. Structural Airway Anomalies in Patients with DiGeorge Syndrome. Am J Otolaryngol 2000; 21: 326-330.

    Packham EA, Brook DJ. T-box genes in human disorders. Hum Genet 2003; 12: 37-44.

    Yamagishi H, Maeda J, Hu T, McAnally J, Conway SJ, Kume T, Meyers EN, Yamagishi C, Srivasta D. Tbx1 regulated by tissue-specific forkhead proteins through a common Sonic hedgehog-responsive enhancer. Genes Dev 2003; 17: 269-281.

    Tsui KM, Ng YY, Lam TS. DiGeorge syndrome: Clinical variability in a family with submicroscopic deletion at 22q11.2. Acta Paediatr Sin 1997; 38: 52-56.

    Hong R. The DiGeorge Anomaly (Catch 22, DiGeorge/Velocardiofacial Syndrome). Semin in Hematol 1998; 35: 282-290.

    Tobias E, Morrison N, Whiteford ML, Tolmie JL. Towards earlier diagnosis of 22q11 deletions. Arch Dis Child 1999; 81: 513-514.

    Bale PM, Sotelo-Avila C. Maldescent of the thymus: Thirty four necropsy and 10 surgical cases, including seven thymuses medial to the mandible. Pediatr Pathol 1993; 13: 181-190.

    Wilson DI, Burn J, Scambler P, et al. DiGeorge syndrome: Part of CATCH 22. J Med Genet 1993; 30: 852-856.

    Junker AK, Driscoll DA. Humoral immunity in DiGeorge syndrome. J Pediatr 1995; 127: 231-237.

    Markert LM, Hummell DN, Rosenblatt HM, Schiff ES, Harville TO, Williams LW, Schiff RI, Buckley RH. Complete DiGeorge syndrome: Persistence of profound immunodeficiency. J Pediatr 1998; 132: 15-21.

    Markert ML, Kosttyu DD, Ward FE, et al. Successful formation of a chimeric human thymus allograft following transplantation of cultured postnatal human thymus. J Immunol 1997; 158: 998-1005.

  • Juvenil romatoid artrit hakkında

    JRA çocuklarda en sık görülen romatoid hastalıktır ve seyri çok değişkendir.

    JRA en az 6 hafta boyunca 1 veya daha fazla eklemde kalıcı artrit olarak; hastalığın başlangıç alt grubu ise hastalığın ilk 6 ayındaki klinik semptomlara göre tanımlanır.

    Bir çalışmada hastaların %17’si JRA’ya bağlı kronik üveit geliştirdiği; bu çocukların %20’sinde görme bozukluğu düzelmemiştir.

    Hastalık süresi ortalama 7,1 sene olan hastaların %60’ında günlük aktivitelerde zorluk çektiği ve yaklaşık yarısında da halen tedavi gerektiği rapor edilmiştir.

    Genel olarak 10 yıl boyunca takip edilen hastaların yaklaşık %30’unda ciddi fonksiyonel kısıtlılıklar olduğu görülmüştür.

    Bu bilgiler de JRA’nın sıklıkla ciddi, uzun süren etkileri olduğunu kanıtlamaktadır.

    Hastalığın 7 alt tipi bulunmaktadır.

    Sistemik: Ateş, romatoid döküntü, LAP, organomegali görülür. Erkeklerde sıktır. RF/ANA(-), eklem tutulumu değişkendir.

    Oligoartiküler: 5’ten az eklem tutulumu olur.

    Erken Başlayan: kızlarda sık, kronik üveit riski , ANA(+)

    Geç Başlayan: erkeklerde sık

    Poliartiküler: 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    RF(-): Erken yaşta başlangıç, kızlarda sık

    ANA(+)

    ciddi artrit % 10-25

    RF(+): Sıklıkla 8 yaşından sonra başlangıç, kızlarda sık,erişkin romatoid artrite benzer ANA(+), RF(+)

    ciddi artrit > %50

    Entezit ilişkili artrit : 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    Spondilit, sakroileit, asimetrik periferik artrit ve enteziti içeren erken yaşta başlayabilen bir inflamatuvar hastalıktır.

    Juvenil başlangıçlı seronegatif spondiloartropati,

    à 16 yaşından küçük çocuklarda

    à alt ekstremite (asimetrik oligoartiküler), omurga ve sakroiliak eklemleri etkileyen

    à artrit, entezit (erişkinlere göre çocuklarda daha sık), tenosinovit bulgularını içeren

    à HLA-B27 ile ilişkili sendromlardır.

    Erkeklerde kızlara göre daha yaygındır.

    Klinik belirtilere

    à periferik eklemlerin (genellikle alt ekstremite eklemleri),

    à axial eklemlerin (omurga ve sakroiliak eklemler) ve

    à ekstra-artiküler sistemlerin (örn., Üveit, sedef hastalığı ve enflamatuar barsak hastalığı) inflamasyonu aracılık eder.

    Entezit; hastalığın en belirgin özelliği olup sıklıkla aşil tendonunda görülür ve topuk ağrısı ile kendini gösterir

    Juvenil romatoid artrit alt tiplerinin görülme oranları:

    Sistemik artrit: %4-17

    Poliartrit, RF+: %2-7

    Poliartrit, RF-: %11-30

    Oligoartrit: %27-60

    Entezit ilişkili artrit: %1-11

    Psöriatik artrit: %2-11

    Diğer: %11-21

    JRA Tedavisi

    Bütün hastalar için tedavinin esas amacı kronik eklem ağrısının ve inflamatuar sürecinin azaltılmasıdır.

    Bu amaçları tamamlamak sadece kısa dönem ve uzun dönem fonksiyonları değil aynı zamanda normal büyüme ve gelişmeyi de geliştirmeye öncü olucaktır.

    Birinci basamak tedavi Non-Steroidal AntiInflamatuar ilaçları (NSAID’leri) içerir.

    Ayrıca intra-artiküler kortikosteroid iğneleri akut alevlenmede kullanılabilir.

    Fiziksel tedavi ağrının azaltılması, aynı zamanda eklem ve kas fonksiyonlarının korunmasında da önemlidir.

    JRA’sı olan hastaların kronik üveit olma riskinden dolayı dikkatli oftalmotolojik gözetim gereklidir

  • Juvenil romatoid artrit

    JRA çocuklarda en sık görülen romatoid hastalıktır ve seyri çok değişkendir.

    JRA en az 6 hafta boyunca 1 veya daha fazla eklemde kalıcı artrit olarak; hastalığın başlangıç alt grubu ise hastalığın ilk 6 ayındaki klinik semptomlara göre tanımlanır.

    Bir çalışmada hastaların %17’si JRA’ya bağlı kronik üveit geliştirdiği; bu çocukların %20’sinde görme bozukluğu düzelmemiştir.

    Hastalık süresi ortalama 7,1 sene olan hastaların %60’ında günlük aktivitelerde zorluk çektiği ve yaklaşık yarısında da halen tedavi gerektiği rapor edilmiştir.

    Genel olarak 10 yıl boyunca takip edilen hastaların yaklaşık %30’unda ciddi fonksiyonel kısıtlılıklar olduğu görülmüştür.

    Bu bilgiler de JRA’nın sıklıkla ciddi, uzun süren etkileri olduğunu kanıtlamaktadır.

    Hastalığın 7 alt tipi bulunmaktadır.

    Sistemik: Ateş, romatoid döküntü, LAP, organomegali görülür. Erkeklerde sıktır. RF/ANA(-), eklem tutulumu değişkendir.

    Oligoartiküler: 5’ten az eklem tutulumu olur.

    Erken Başlayan: kızlarda sık, kronik üveit riski , ANA(+)

    Geç Başlayan: erkeklerde sık

    Poliartiküler: 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    RF(-): Erken yaşta başlangıç, kızlarda sık

    ANA(+)

    ciddi artrit % 10-25

    RF(+): Sıklıkla 8 yaşından sonra başlangıç, kızlarda sık,erişkin romatoid artrite benzer ANA(+), RF(+)

    ciddi artrit > %50

    Entezit ilişkili artrit : 5 ya da daha fazla eklem tutulumu olur.

    Spondilit, sakroileit, asimetrik periferik artrit ve enteziti içeren erken yaşta başlayabilen bir inflamatuvar hastalıktır.

    Juvenil başlangıçlı seronegatif spondiloartropati,

    à 16 yaşından küçük çocuklarda

    à alt ekstremite (asimetrik oligoartiküler), omurga ve sakroiliak eklemleri etkileyen

    à artrit, entezit (erişkinlere göre çocuklarda daha sık), tenosinovit bulgularını içeren

    à HLA-B27 ile ilişkili sendromlardır.

    Erkeklerde kızlara göre daha yaygındır.

    Klinik belirtilere

    à periferik eklemlerin (genellikle alt ekstremite eklemleri),

    à axial eklemlerin (omurga ve sakroiliak eklemler) ve

    à ekstra-artiküler sistemlerin (örn., Üveit, sedef hastalığı ve enflamatuar barsak hastalığı) inflamasyonu aracılık eder.

    Entezit; hastalığın en belirgin özelliği olup sıklıkla aşil tendonunda görülür ve topuk ağrısı ile kendini gösterir

    Juvenil romatoid artrit alt tiplerinin görülme oranları:

    Sistemik artrit: %4-17

    Poliartrit, RF+: %2-7

    Poliartrit, RF-: %11-30

    Oligoartrit: %27-60

    Entezit ilişkili artrit: %1-11

    Psöriatik artrit: %2-11

    Diğer: %11-21

    JRA Tedavisi

    Bütün hastalar için tedavinin esas amacı kronik eklem ağrısının ve inflamatuar sürecinin azaltılmasıdır.

    Bu amaçları tamamlamak sadece kısa dönem ve uzun dönem fonksiyonları değil aynı zamanda normal büyüme ve gelişmeyi de geliştirmeye öncü olucaktır.

    Birinci basamak tedavi Non-Steroidal AntiInflamatuar ilaçları (NSAID’leri) içerir.

    Ayrıca intra-artiküler kortikosteroid iğneleri akut alevlenmede kullanılabilir.

    Fiziksel tedavi ağrının azaltılması, aynı zamanda eklem ve kas fonksiyonlarının korunmasında da önemlidir.

    JRA’sı olan hastaların kronik üveit olma riskinden dolayı dikkatli oftalmotolojik gözetim gereklidir

  • Astım zannedilen bir antite ; primer silier diskinezi

    Primer silyer diskinezi (PSD) bazı organlardaki silyalarda (Gözle görülemeyecek kadar tüycüklerde) bozukluk sonucu bu tüycüklerin fonksiyonlarını görememeleri ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık genetik olarak doğuştan gelmektedir.

    Tüycükler çalışamadığı için sekresyonların atılmasında bozukluk vardır ve en sık olarak ta akciğerlerde bronş içlerinde balgam birikmesi meydana gelebilir. Hastaların yaklaşık yarısında göğüs ve karın içindeki iç organlar ters yerleşmiştir. PSD’de mukosiliyer temizlenmenin bozulması nedeniyle erken çocukluk döneminde tekrarlayan kronik sinüzit, kulak iltihabı ve geç dönemde bronş genişlemesi-bronşektazi (BE), işitme kaybı ortaya çıkabilmektedir.

    Tedaviye dirençli ve tekrarlayıcı üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren ve altta yatan nedenin bulunamadığı tüm hastalarda PSD olasılığı akla gelmelidir. Hastalarda çoğunlukla balgamlı öksürük, yaz-kış devam eden iltihaplı burun akıntısı, tekrarlayan kulak iltihabı vardır.

    Özellikle yenidoğan döneminde şikayelerin ya da göğüs ve karın içindeki iç organların yerleşiminin ters olması (Kalbin sağda, midenin solda yerleşim göstermesi) uyarıcı olmalıdır.

    PSD tanısı oldukça zor konulan bir hastalıktır. Kesin tanı konulmasında tek başına altın standart bir yöntem yoktur. Kesin tanı bu konuda özelleşmiş merkezde klinik hikayenin dikkatlice gözden geçirilmesi ve tarama test sonuçlarının değerlendirilmesi ardından kesin tanı yöntemlerinin uygulanması ile olur.

    PSD tanısında burundan ya da bronştan silia örneği alınması ve siliaların mikroskopik ve daha gelişmiş yöntemlerle fonksiyonlarının incelenmesi ile tanı konur.

    Primer siliyer diskinezide uygulanan tedavide hastalığın ilerlemesi ve akciğer fonksiyonlarının kötüleşmesinin önlenmesi amaçlanmalıdır.

    Solunum tedavisi:

    Akciğer fonksiyonlarının izlenmesi

    Pulmoner rehabilitasyon ve fiziksel egzersiz kombinasyonları ile havayolu temizliği

    Üst ve alt havayolu infeksiyonlarının tedavisini içermektedir.

    Hastalar her 3 ayda bir düzenli olarak çocuk göğüs hastalıkları merkezinde takip edilmelidir. Hasta her kontrole geldiğinde solunum, kulak burun boğaz ve genel değerlendirme yapılmalıdır. Ek olarak oksijen durumu ve solunum fonksiyon testi de kontrol edilmeli, balgam kültürü alınmalıdır. Akciğer filminin her kontrolde çekilmesine gerek yoktur ancak enfeksiyon ya da bronş genişlemesinden şüphelenildiğinde çekilebilir.

    Bronşektazi düşündüren klinik ve akciğer grafi bulgusu varsa bronşektazi tanısını kesinleştirmek için tomografi. PSD tedavisinde hava yolu temizliği esastır. Hastalara düzenli olarak göğüs fizyoterapileri uygulanmalı, balgam söktürmeye yarayan ve doktorları tarafından önerilen aletler kullanılmalıdır. Hastaların Sağlık bakanlığı aşı programına ek olarak yıllık grip aşısı yaptırmaları da önerilmektedir. Ülkemizde 2008 yılından itibaren pnömokok aşısı ulusal aşı programına dahil edilmiştir. Bu tarihten daha önce doğup pnömokok aşısı olmamış çocukların 23-bileşenli polisakkarit pnömokok aşısı ile aşılanması önerilmektedir. Koruyuculuğu devam ettirmek için yüksek riskli gruba 5 yıl sonra aşı tekrarı 1 kez daha yapılabilir

  • Alice in wonderland sydrome: alis harikalar diyarında sendromu

    ~~Alis harikalar diyarında sendromu cisimlerin şekillerinde ve yapılarında eyilme, bükülme, azalma ve genişleme şeklinde illüzyonlar ve hallüssinasyonlar görme ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalık adını 1865 yılında Lewis Carroll (Charles Lutwidge Dodgson) tarafından yazılmış olan “Harikalar Diyarında Alis’in Maceraları” isimli klasik hikâyeden almıştır. Bu hikâyede Alis bir anda boyunun uzadığını bir anda şişman olduğu görmekte olup hikayede ki bir çok canlıda yapısal farklılıkların olduğu ifade edilmektedir. Yazarın kendisinin migren hastası olduğu ve deneyimlerini hikayeleştirdiği speküle edilmektedir. Hastalıkta mikropsi (cisimleri olduğundan küçük görme), makropsi (objeleri olduğundan büyük görme), telopsi (cisimleri uzakta görme), metamerhopsi (cisimleri çok şişman, çok ince, kısa, uzun gibi görme), pelepsiya (cisimleri olduğundan yakın görme) olabilmektedir. Bazen bazı hastalarda alis harikalar diyarında sendromu benzeri hastalıklar da olabilmektedir. Bu da tanı kriterlerini tam destekleyemeyen hastalar için kullanılmaktadır.
    Bu hastalığın tam nedeni bilinmemektedir. Migren, epilepsi ve bazı enfeksiyonlar (ebsstein barr virüs enfeksiyonu) sebep olarak atfedilmektedir. Bu sebeplerden en iyi bilineni tabi ki migren baş ağrılarıdır. Baş ağrısı aurası ya da baş ağrısı çekildiği anda görsel problemler yaşayan hastaların bu şikâyetleri atak sonrasında kendiliğinden kaybolmakta ve atak tekrar yaşadığında bu deneyimi tekrarlamaktadır. Uzun yıllar bu deneyimleri tekrar edebilen hastalar mevcuttur. Bazı epilepsi türlerinde özellikle oksipital epilepsisinde bazan hastalar görsel illüzyonlar ve hallüssinasyonlar yaşamaktadırlar. Beyindeki epileptik aktivitenin farklı alanlara yayılması ile korku ve dehşet hisleri dahi yaşıyan hastalar vardır. Oksipital epilepsilerde bazan görmeme, yarı görme, renkli görme tarzında nöbetler olabilmektedir. Enfeksiyonlar içerisinde en ünlüsü ebsstein barr virüsünün yaptığı tablodur ki hastalar görsel olaylar yaşayarak aileleri korkutmaktadırlar.
    Görsel hadiseleri olan hastaların çocuk nöroloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi ve altta yatabilecek çok farklı hastalıkların ortaya konulması açısından çok önemlidir.

  • Oksipital lob epilepsisi

    Oksipital lob epilepsi (OLE) tüm epilepsilerin yaklaşık olarak % 5- 10’ unu oluşturmaktadır (1). Genel olarak nörolojik defisit varlığında gelişen ve yapısal lezyonlarla yakından ilişkili olan tipi semptomatik OLE olarak kabul edilirken, nörolojik muayenesi ve beyin görüntülemesi normal olan OLE’li hastalar idiopatik OLE olarak sınıflandırılır (2-4). İdiopatik OLE, benign OLE (BOLE) olarak da bilinmektedir. İdiopatik OLE genellikle çocukluk çağında başlamasına rağmen semptomatik oksipital nöbetler her hangi bir yaşta başlayabilir (2).
    İdiopatik oksipital lob epilepsileri klinik özelliklerine göre erken (Panayiotopoulos tipi) ve geç başlangıçlı (Gastaut tipi) tiplere ayrılır. Erken başlangıçlı tip genellikle gözlerde kayma ve başlıca iktal bulgusu kusma ile 1- 12 yaşlarında başlar. Bu tipte hemi- veya jeneralize nöbetler veya parsiyel status epileptikus nadirdir (5,6). Diğer taraftan geç başlangıçlı tip erken başlangıçlı tipten tamamen farklıdır. Sıklıkla 3- 16 yaşlarında başlar ve başlıca iktal bulgusu görsel nöbetlerdir (7,8).
    Oksipital lob epilepsisi, epilepsi türleri arasında çok sık rastlanmamaktadır. Bu nedenle literatürde klinik özellikleri ve takip konusunda veriler de kısıtlıdır. Ayrıca, farklı beyin alanlarına hızlı iktal yayılım sonucunda vakaların %50’sinde görülen temporal veya frontal motor nöbetler nedeniyle OLE tanısı zordur (9-11). OLE’de vizüel ve okülomotor iktal semptomlar en sık görülen semptomlardır. Görsel auralar ve/veya basit görsel hallüssinasyonlar, iktal amarozis, kontralateral göz veya baş deviasyonu, göz hareket salınımları, göz kırpma, göz kapağı seyirmesi, görme bulanıklığı ve diplopi OLE hastalarında bildirilmiştir ancak hiçbiri patognomonik değildir (3). Yapılan bir çalışmada lezyonal parsiyel epilepsili 276 hastanın auraları incelenmiş ve parsiyel lob veya oksipital lob epilepsilerinde görsel auraların daha sık görüldüğü bildirilmiştir (12).
    OLE hastalarında interiktal diken ve keskin deşarjlar sık görülür. Diğer taraftan OLE hastalarının %50 gibi yüksek bir kısmının iktal EEG’lerinde fokalden ziyade bölgesel tutulum görülebilir (11). EEG değerlendirmesinde, göz kapama sırasında diken dalga paroksizmleri erken başlangıçlı idiopatik formun bir özelliğidir ancak oksipital lob epilepsilerinde multifokal deşarjlar, jeneralize diken dalgalar da sıktır (13).
    Literatüre göre, idiopatik OLE çocukluk çağı benign parsiyel epilepsilerinin %20-25’ini oluşturmaktadır (2,14). İdiopatik OLE tanısı için nörolojik muayene ve beyin görüntülemesi normal olmalıdır. İktal semptomlarına göre ayrılan iki ana tipi vardır; erken başlangıçlı Panayiotopoulos ve geç başlangıçlı gastaut tipleri. Kusma ve gözlerin tonik deviasyonları erken başlangıçlı tipin ana özelliğiyken; görsel nöbetler daha çok geç başlangıçlı tipin özelliğidir. İdiopatik formun, özellikle de Gastaut alt tipinin hastaların klinik sonuçları ve hızlı tedavi açısından migrenden ayrılması önemlidir. Özellikle erken başlangıçlı tip olmak üzere her iki tipde benign bir sürece sahiptir (14,15). Alves-Leon ve ark. (16) benign oksipital epilepsisi olan 12 çocuğu incelemiş ve 4’ünün erken başlangıçlı (%33.3), 6’sının geç başlangıçlı, ikisinde ise (%16.7) erken ve geç başlangıçlı formun iç içe olduğunu bildirmiştir (16). Bu çalışmada en sık iktal semptomlar kusma, baş ağrısı ve görsel halüsinasyonlardı ayrıca tek anti-epileptik ilaç kullanan tüm hastalarda prognoz iyiydi (16). Bu sendromlar çocukluk çağının erken dönemlerinde görüldüğü için olgunlaşma sürecinin bir sonucu olduğu düşünülmektedir. Aslında aile çalışmalarında hem fokal hem jeneralize özellikler gösterilmiştir. Bu bulgular bu epilepsi türlerinin idiopatik epilepsilerden çok farklı türler olmadığını desteklemektedir. Muhtemelen genetik benzerlik vardır. Özellikle bu alt grup epilepsi çeşitlerinin sınıflandırılması ve etiyolojilerinin aydınlatılması için genetik çalışmalara ihtiyaç vardır (17).
    Aksoy ve ark’ın, idiopatik OLE tanısı almış 35 hastayı inceledikleri çalışmalarında bu hastaların 15 tanesi Panayiotopoulos, 11 tanesi Gastaut alt-grubunda kabul edilmiş ve hastaların 9 de atipik bulguları nedeniyle karışık (mixed) grup olarak tanesi sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada, Panayiotopoulos alt-tipi daha sık ve daha iyi huylu olarak tespit edilmiştir (18). Benzer şekilde son dönemde yapılan çalışmalarda, sadece Panayiotopoulos ve Gastautalt tiplerinin değil, hastaların her iki grubun da bazı özelliklerini taşıdığı karma bir alt grubun da yapılması gerekliliği üzerinde durulmaktadır (19).
    İncecik ve ark’nın ülkemizde yaptıkları bir çalışmada, idiopatik oksipital lob epilepsisi olan 42 hastanın %81’i tek ilaçla başarılı bir şekilde tedavi edilmiş, geri kalan %19 hastada iki ya da daha çok sayıda ilaca ihtiyaç duyulmuştur. AEİ sayısı ile cinsiyet, aile öyküsü, ya da EEG bulguları arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Ancak, Gastaut alt-tipi, Panayiotopoulos ile karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı şekilde daha çok hastada 2 ve üzeri AEİ ihtiyacı olduğu bildirilmiştir (20). Değerliyurt ve ark, ülkemizde yaptıkları bir çalışmada, Panayiotopoulos sendromu tanısı alan ve ortalama nöbet başlangıç yaşı 4.6 yıl olan 38 hasta değerlendirilmiş ve bu hasta grubunda da en sık semptomlar iktal kusma, baş-göz deviasyonu ve bilinç bulanıklığı olarak bildirilmiştir. Göz bulguları hastaların % 5’ inde rapor edilirken, iki ya da daha çok AEİ ihtiyacı olan hasta oranı %13 olarak bildirilmiştir. İlginç olarak bu çalışmada, hastaların büyük bir oranında kendisinde ya da ailesinde migren, febril konvülzyon gibi bir öykü mevcuttur (21).

    KAYNAKLAR
    1. Kuzniecky R, Gilliam F, Morawetz R, Faught E, Palmer C, Black L. Occipital lobe developmental malformations and epilepsy: Clinical spectrum, treatment, and outcome. Epilepsia. 1997;38:175–81. Adcock JE1, Panayiotopoulos CP Occipital lobe seizures and epilepsies. J Clin Neurophysiol. 2012 Oct;29(5):397-407.
    2. Adcock JE, Panayiotopoulos CP. Occipital lobe seizures and epilepsies. J Clin Neurophysiol 2012; 29: 397-407.
    3. Kuzniecky R.Symptomatic Occipital Lobe Epilepsy. Epilepsia, 1998; 39(Suppl. 4):S24-S3 I.
    4. Proposal for revised classification of epilepsies and epileptic syndromes. Commission on Classification and Terminology of the International League Against Epilepsy. Epilepsia. 1989;30:389–99.
    5. Panayiotopoulos CP. Benign childhood epilepsy with occipital paroxysms: a 15-year prospective study. Ann Neurol 1989;26:51-56.
    6. Ohtsu M, Oguni H, Hayashi K, Funatsuka M, Imai K, Osawa M. EEG in children with early-onset benign occipital seizure susceptibility syndrome: Panayiotopoulos syndrome. Epilepsia 2003;44:435-442.
    7. Gastaut H. A new type of epilepsy: benign partial epilepsy of childhood with occipital spike-waves. Clin Electroencephalogr 1982;13:13-22.
    8. Di Bonaventura C, Giallonardo AT, Fattouch J, Manfredi M. Symptoms in focal sensory seizures. Clinical and electroencephalographic features. Seizure 2005;14:1-9.
    9. Wieser HG, Blume WT, Fish D, Goldensohn E, Hufnagel A, King D, Sperling MR, Lüders H, Pedley TA; Commission on Neurosurgery of the International League Against Epilepsy (ILAE). ILAE Commission Report. Proposal for a new classification of outcome with respect to epileptic seizures following epilepsy surgery.Epilepsia. 2001 Feb;42(2):282-6.
    10. Engel J Jr. Classification of epileptic disorders. Epilepsia. 2001 Mar;42(3):316.
    11. Salanova V, Andermann F, Olivier A, Rasmussen T, Quesney LF: Occipital lobe epilepsy: electroclinical manifestations, electrocorticography, cortical stimulation and outcome in 42 patients treated between 1930 and 1991. Surgery of occipital lobe epilepsy. Brain 1992; 115:1655–1680.
    12. Ye BS, Cho YJ, Jang SH, Lee MK, Lee BI, Heo K. The localizing and lateralizing value of auras in lesional partial epilepsy patient. Yonsei Med J. 2012 May;53(3):477-85.
    13. Smith S J M . EEG in the diagnosis, classification, and management of patients with epilepsy. J Neurol Neurosurg Psychiatry 2005;76:ii2-ii7.
    14. Panayiotopoulos CP, Michael M, Sanders S, Valeta T, Koutroumanidis M. Benign childhood focal epilepsies: assesment of established and newly recognized syndromes. Brain 2008;131:2264-2286.
    15. Caraballo RH, Cersosimo RO, Fejerman N. Benign focal seizures of adolescence:a prospective study. Epilepsia 2004;45:1600-1603.
    16. Alves-Leon SV, Nunes RG, Andraus ME, Junior JC, Hemb M, Genofre MA. Clinical and electroencephalographic characteristics of benign occipital epilepsy of childhood in two tertiary Brazilian hospitals. Arq Neuropsiquiatr. 2011 Aug;69(4):648-53.
    17. Taylor I, Berkovic SF, Kivity S, Scheffer IE. Benign occipital epilepsies of childhood: clinical features and genetics. Brain 2008;131:2287-2294.
    18. Aksoy A, Haliloğlu G, Yalnızoğlu D, Turanlı G. Childhood Epilepsy with Occipital Paroxysm: Classification, Atypical Evolution and Long-Term Prognosis in 35 Patients. Turk J Pediatr. 2015 Sep-Oct;57(5):439-52.
    19. Yilmaz K, Karatoprak EY. Epilepsy classification and additional definitions in occipital lobe epilepsy. Epileptic Disord. 2015 Sep;17(3):299-307.
    20. Incecik F, Herguner OM, Altunbasak S. First-drug treatment failures in 42 Turkish children with idiopathic childhood occipital epilepsies. J Neurosci Rural Pract. 2015 Jul-Sep;6(3):300-3.
    21. Değerliyurt A, Teber S, Bektaş O, Senkon G. Panayiotopoulos syndrome: a case series from Turkey. Epilepsy Behav. 2014 Jul;36:24-32.

  • Elektroensefalografi (eeg) nedir? Merak edilenler

    Elektroensefalografi (EEG), beynin normal ya da anormal elektriksel aktivitesinin kafa derisi üzerinden kaydedilmesini sağlayan bir tanı yöntemidir. EEG kaydı kafa derisi üzerine pasta denilen özel iletken maddeler aracılığıyla yapıştırılan elektrodlar aracılığıyla olur. Çoğunlukla hastalar uyanıkken gözler kapalı dinlenir halde, sakin ve sessiz bir ortamda çekim yapılır. Elektrodlar beyinden gelen elektriksel aktiviteyi saçlı deri üzerinden dijital olarak bilgisayarlara aktararak dalgalar halinde görülmesini sağlarlar. Saçlı derinin temiz olması için kayıt öncesi hastaların saçlarını yıkayarak gelmeleri istenir.

    Uyku EEGsi nedir?

    Çocukların EEG kaydı sırasında uyutulmaları gerekebilir. Bu hem beyinde var olan anormalliğin daha iyi görüntülenebilmesi hem de küçük çocuklarda sorunsuz kayıt elde edilmesi için gerekebilir. Uykuda EEG kaydı için bir önceki akşam çocuğun uykusuz bırakılması istenebilir. Bu süre büyük çocuklarda daha fazla olabilmekle birlikte genellikle normal günlük uykunun yarısı kadar bir süre çocuklar için yeterlidir. Çekim öncesi uykuya dalmakta sorun olabilir bu nedenle uykuyu kolaylaştırıcı bazı ilaçlar doktorunuz tarafından size önerilebilinir.

    Kayıt ne kadar sürer?

    Rutin uyanıklık ya da uyku EEGsi için ortalama 20 dakikadan az olmayacak şekilde gerekirse daha uzun süreli kayıt elde edilir.

    EEG – Video monitorizasyon nedir?

    EEG kaydının video eşliğinde elde edildiği, hastaların nöbet ya da başka aktivitelerinin kaydedildiği tetkik yöntemidir.

    EEG kaydı sırasında elektrik ya da radyasyon verilir mi?

    Hayır EEG kaydı sırasında hasta elektrik ya da radyasyon almaz, acı duymaz, canı yanmaz.

    EEG kaydı öncesinde aç kalmak gerekir mi?

    EEG çekimine gelmeden önce hastaların aç ya da susuz kalmasına gerek yoktur. Tam tersine karnın tok olması tercih edilir.

    EEG çekim günü hastaların kullandıkları epilepsi ilaçlarını atlamaları gerekir mi?

    Sürekli kullanılan antiepileptik ilaçlar doktor tarafından aksi belirtilmediği sürece saatinde alınmalı, EEG çekimi için aksatılmamalıdır.

  • Sara (epilepsi)

    Çocukluk çağı nöbetleri çok farklı dönemlerde ortaya çıkabilir. Hatta bazı durumlarda bebek daha anne karnındayken bile nöbet geçirebilir. Nöbet şekilleri ortaya çıktığı yaş gruplarına göre değişebilir. Yenidoğan döneminde nöbetler gözlerde kayma, yalanma, sıçrama, aniden morarma ve solunumun durması, bisiklet çevirme yada boks hareketleri benzeri hareketler olabilir. Biraz daha büyük bebeklerde nöbetler bunlar gibi olabileceği gibi tüm vücudta kasılma ya da herhangi bir uyarı olmadan vücudta sıçrama ve başın öne kapanması şeklinde selamlama nöbetleri dediğimiz nöbetler olabilir. Daha büyük yaş gruplarında ise dalmalar, özellikle sabah saatlerinde artan sıçramalar ya da kasılma ve atmalar olabilir.

    Epilepsisi olan hastaların mutlaka düzenli ilaç kullanımına ve düzenli doktor takibine ihtiyaçları vardır. Epilepsili hastalarda normal nörolojik gelişimi değerlendirmek, okul başarısını takip etmek hastalığın gidişatını değerlendirirken önemlidir.Bu çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite sendromu daha fazla görüldüğü unutulmamalı ve bu açıdan hastalar değerlendirilmelidir.

    Epilepsi hastaları hayat düzenine dikkat etmelidir. Uykusuz ve aç kalmanın nöbetleri tetikleyebileceği akıldan çıkarılmamalı özellikle ışıkla uyarılan nöbetleri olan hastalar bilgisayardan uzak tutulmalıdır. Hastaların ilaçları aniden kestikleri durumlarda durdurulamayan çok uzun süren hayatı tehdit eden nöbetler ortaya çıkabilir. İşte bu yüzden ilaç uyumu ve ilaç dozlarının atlanmaması çok önemlidir.

  • Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu

    Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu

    Çocuklarda en sık görülen bakteriyel enfeksiyonlardan biridir. Her yaş ve cinste görülür. Kadınlarda yenidoğan dönemi hariç erkeklerden fazla gözlenir. Yedi yaşına kadar olan dönemde erkek çocuklarda %1.6, kız çocuklarda %7.8 İYE gelişir. Bakteriler, virüsler ve mantarlar idrar yolu enfeksiyonuna neden olurlar. Ülkemizdeki böbrek yetmezliği olan hastaların önemli bir kesimine vezikoüreteral reflü (mesanede toplanan idrarın böbreklere doğru geri kaçışı) ve böbrek taşı hastalığı neden olur. Tekrarlayan İYE olan hastalar bu yönden değerlendirilmelidir.

    Özellikle ilk beş yıl içinde böbrekte enfeksiyon olması kalıcı ve ilerleyen zedelenmelere neden olabilir. Bu durumun dikkatten kaçması ve enfeksiyonların kontrol altına alınamaması böbrek yetmezliği ile sonlanabilir.

    Normal olarak mesanede toplanan idrar böbreğe geri dönmez. Vezikoüreteral reflü (VUR) (mesanede toplanan idrarın böbreklere doğru geri kaçışı) mesanedeki mikroorganizmaların yukarı üriner sisteme taşınmasına neden olur. Tekrarlayan İYE olan çocuklarda %25-50 (ortalama %35) vezikoüreteral reflü vardır. İYE olmayan çocuklarda VUR %0.4-1.8 arasında görülür. Vezikoüreteral reflüde böbrek enfeksiyonu gelişimi kolaylaşır.

    Çiş yapmada bozukluk: tipik olarak 3-7 yaşları arasında görülür. Mesane kasları kontrolsuz, istem dışı-önlenemez-düzensiz bir şekilde kasılır. Bu hastalarda gün içinde birçok kez ani idrar yapma veya sıkışma hissi görülür. Mesanenin istemsiz kasılmalarını engelleyemeyen hasta, idrar kaçırmayı önlemek için bacaklarını çaprazlar, çömelerek topuğunu idrar çıkış bölgesine bastırır veya benzeri manevralar yapar. Hastaların büyük kısmında idrar kaçırma görülür.

    İlk bir yıl içinde ateşli İYE tanısı alan erkek çocukların %90’ının sünnetsiz olduğu, sünnetsiz erkek çocuklarının sünnetli erkek çocukları ve kızlara oranla İYE riskinin 10-20 kat fazla olduğu bilinmektedir.

    Anatomik bozukluk, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, hastanın 5 yaşından küçük olması gibi özel klinik durumlarda tedavinin acilen başlaması gerekir. Hastanın genel durumu bozuk olduğunda hastanede ve parenteral (ilacın kas içine veya damardan uygulanması) antibiyotik verilerek tedavi edilmelidir. Özellikle yenidoğanlar hastanede ve parenteral antibiyotikle tedavi edilmelidir.

    Bir yaşından büyük, genel durumu iyi, kusması olmayan, ağızdan beslenmesi yeterli olan çocuklarda oral (ilacın ağızdan verilmesi) antibiyotik tedavisi yapılır. Ağızdan bol sıvı alınması önerilir. Tedavinin süresini hekim belirler (7-14 gün).

    Genelikle 48 saat içinde iyileşme gözlenmelidir. Aksi halde dirençli bakteri ile oluşmuş veya idrar yollarında tıkanma zemininde gelişmiş bir enfeksiyon düşünülmelidir.

    Tedavi tamamlandıktan 2-3 gün sonra idrar incelemesi ve idrar kültürü tekrar edilir. Tekrarlayan enfeksiyonlarda uygun bir antibiyotik tedavisinden sonra 3-6 ay antibiyotikle baskılama tedavisi uygulanmalıdır (hekime danışılarak).

    Hekiminizin belirleyeceği bir takvimde yapılacak tetkiklerle anatomik bozukluk olup olmadığı, o döneme kadar böbrekte kalıcı hasar olup olmadığı belirlenebilir.

    VUR olan hastalarda baskılama tedavisi (akşamları yatarken ağızdan antibiyotik verilmesi) uygulanır. Hekimin belirlediği sıklıkta idrar tetkiki, idrar kültürü ve diğer tetkikler tekrar edilir. Takiplerinde bu hastaların bir kısmında açık veya endoskopik cerrahi düzeltmeler gerekli olabilir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları, yeme davranışının belirgin şekilde normal sınırlar dışına çıktığı bir grup hastalıktır.
    En bilinen yeme bozukluğu türleri anoreksiyanervoza ve bulimianervozadır.

    AnoreksiyaNervoza:

    Anoreksiyanervozadaki temel sorun hastanın beden algısındaki bozukluktur. Yani hasta, aslında öyle
    olmadığı halde kilolu olduğunu, zayıflaması gerektiğini düşünür. Ancak bu sıradan bir zayıflama isteği
    değildir, sağlıklılık sınırlarının belirgin olarak altında bir kiloda olma arzulanır. Hatta bu sağlıksız kiloya
    ulaşıldığında hastalar durumlarından çok memnundur, iyi, güzel göründüklerini, sağlıklı olduklarını
    düşünürler. Görünümleriyle ilgili algıları bozuktur. Örneğin ortalama boya (160-165 cm) ve 45-50 kg a
    sahip erişkin bir kadın, 35-40 kg a, hatta daha altına düşmek ister, bu kiloya düştüğünde de tekrar kilo
    almayı istemez ve bu kiloda kalmak için çabalar. Yakınlarının ve özellikle de hekimlerin aksi yöndeki
    telkinlerine rağmen durumundan ve görünümünden memnundur. Bu hastalar tedavi çabalarına genellikle
    pek sıcak bakmazlar.

    Buna karşın vücut ağırlığı yaş ve boya göre kabul edilebilir sınırların altına düştüğünde beden sağlığı
    bozulmaya başlar. Bu nedenle anoreksiyanervoza tedavi edilemediği takdirde ruhsal hastalıklar
    içerisinde ciddi ölüm riski olan birkaç durumdan biridir. Bu hastalığın başladığı kişiler öncelikle günlük
    yeme miktarlarını çok azaltırlar. Kilo aldırıcı besinlerden özellikle uzak durmaya başlarlar. Yeme tutumları
    değişir, lokmalarını çok küçük parçalara bölerek ve oyalanarak, uzun zamanda yerler. Fiziklerinin nasıl
    göründüğü ile ilgili çok fazla düşünmeye, ilgilenmeye başlarlar. Kilo almamak için az ve seçici
    yemelerinin yanı sıra kilo vermek içinde çaba gösterirler. Aşırı egzersiz yapabilirler, diüretik (idrar
    söktürücü) ve laksatif (ishal yapıcı) ilaçlar kullanabilirler ve kusma davranışı geliştirebilirler. Tüm bunlar
    hastaların beden sağlıklarını ciddi şekilde tehdit edici uygulamalardır.

    Anoreksiya nevroza, eğer vücut ağırlığı çok düşmüşse mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir.
    Hastanın öncelikle beden sağlığı ele alınmalı, riskler azaltılmalı ve tedavi edilmelidir. Daha sonra ruhsal
    tedavi planlanmalıdır. Bu bozukluğun asıl tedavisi psikoterapidir. Ancak bu kapsamlı ve komplike bir
    yaklaşımda olmalıdır. Diyetisyen desteği alınmalı, hasta yakınlarından da nitelikli destek alınmalıdır.
    Psikoterapide bireysel psikodinamik yönelimli psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapi kullanılabilir. Aile ile
    ayrıntılı görüşülmeli ve aile hastalık ve hastaya karşı tutum konusunda mutlaka eğitilmelidir. Ek olarak
    ilaç tedavisinden de faydalanılır.

    BulimiaNervoza:

    Bulimianervozadaki temel sorun tekrarlayan aşırı yeme atakları ve kusma davranışıdır. Bu hastalar da
    anoreksiyanervoza hastaları gibi kilo almak istemezler, ama beden algıları onlar kadar bozuk değildir ve
    sıklıkla hafif kilolu ya da normal kilodadırlar. Bulimik bireyler, normal bir insanın bir seferde
    yiyebileceğinden çok daha fazla miktarlarda yemek ya da abur cubur yerler, buna engel olamazlar.
    Yerken sıklıkla bundan keyif alırlar, ama hemen ardından yoğun pişmanlık ve üzüntü duyarlar ve
    kendilerini kustururlar. Kilo alma kaygıları vardır, bu nedenle telafi davranışları (aşırı egzersiz, idrar
    söktürücü ve ishal yapıcı ilaç kullanımı vd.) yaparlar.

    Tedavilerinde psikoterapide esastır ve bireysel psikodinamik yönelimli psikoterapi ve bilişsel davranışçı
    terapi uygulanır. Ayrıca ilaç tedavisinden de faydalanılır.