Etiket: Hastalar

  • Ameliyatsız zayıflamada kişiye özel yöntemler

    Birçoğumuz fazla kilolarımızdan şikayetçiyiz. Sağlığımız tehlikede, hayatımızı yaşayamıyoruz. Kıyafetlerimize sığamıyor, beğendiklerimizi giyemiyor, başarısız diyet hikayelerinin kahramanları oluyoruz. Şehir hayatı, stres, kapalı çalışma ortamları bizi abur cuburlara sürüklüyor, en büyük egzersizimiz ofiste kahve makinesine yaptığımız yürüyüş oluyor.

    Kilo vermek adına uygulanan diyet listeleri, egzersiz ya da yaşam tarzı değişiklikleri her hastada aynı derecede başarılı olmayabiliyor. Bu yöntemlerle bazı hastalar kolaylıkla kilo verebilirken, büyük kısmında sonuçlar istendiği gibi olmuyor. Çoğunlukla da diyet bırakıldığında verilen kiloların daha fazlası geri alınıyor. Yani fazla kilo ve obezite tedavisinde her yöntem her hasta için işe yaramayabiliyor. Kişiye özel, ameliyatsız tedaviler ise başka hastalıklara sebep olmadan tüm metabolik değerleri normalleştiriyor ve hastaların yaşam konforuna zarar vermeyen, koruyucu çözümler oluyor.

    Obezite ve kilo fazlalığında “Kişiye Özel, Ameliyatsız Tedavi” Etkili Çözüm

    Kilo fazlalığı ve obezitenin kişiye özel, ameliyatsız tedavisine hastanın genel sağlık durumunun değerlendirilmesi ile başlanıyor Değerlendirmeyle obeziteye ve ya kilo fazlalığına neden olan hormonal ve metabolik değerlerdeki bozukluklar saptanıyor ve ardından diyet, egzersiz, davranış değişikliği, ilaç, biyoenterik intragastrik sistem gibi tedavi yöntemlerinden uygun olanları seçilerek tedavi gerçekleştiriliyor.

    Diyabeti, Tiroid Hastalığı Ve Hipertansiyonu Olan Hastalara da Uygulanabiliyor

    Diğer yöntemlerden sonuç alamayan ve vücut kitle indeksi (kilo/boy2) 27 kg/ m2’nin üzerinde olan bireylerin, ideal kilolarına ulaşmaları için en güvenilir ve kalıcı yöntemlerden biri Biyoenterik İntragastrik Balon uygulaması. Kan glisemi düzeyini ve tansiyon yüksekliğini kolaylıkla dengeleyebildiği için diyabeti, tiroid hastalığı ve hipertansiyonu olan tüm fazla kilolu ve obez hastalara da, Biyoenterik İntragastrik Balon uygulaması öneriliyor. Çoğu şeker hastasında sağlanan kilo kaybı hastaların ilaçlara ve insüline olan ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Vücut kitle indeksi 40 kg/m2 nin üzerinde olan morbid (aşırı) obez hastalarda da cerrahi öncesi kilo kaybı sağlamak için bu yöntem uygulanabiliyor.

    Günlük Hayata Hemen Dönmek Mümkün

    Tedavi programına dahil olan hastaya önce kan tahlilleri ve mide endoskopisi uygulanarak intragastrik uygulamaya engel bir hastalık olup olmadığı inceliyor, sorun yoksa 15 dakikalık uygulamayla Biyoenterik İntragastrik Balon, endoskopik olarak mideye yerleştiriliyor. Uygulama bir ameliyat değil, kalıcı hiçbir değişiklik yaratmıyor, biyoenterik balon ömür boyu vücutta kalmıyor, istenildiğinde kolaylıkla çıkartılabiliyor. Hastanede yatış gerekmiyor, uygulama sonrasında normal yaşama kolayca dönülebiliyor.

    Biyoenterik İntragastrik sistemlerin mide içerisindeki hacmi, hastanın yaşam konforunu bozmayacak, herhangi bir şikayet yaratmayacak ve istenilen kilo kaybını sağlayacak şekilde ayarlanıyor. Biyoenterik İnstragastrik balon uygulamalarının klasik mide balonu uygulamalarından temel farkı ise klasik uygulamada hastanın yaşam konforunu bozan sorunlarla intragastrik uygulamada karşılaşılmaması, hastaların günlük yaşam kalitelerinin korunması. Hastalar hedefledikleri kiloya ulaştıklarında, sistem yine endoskopik yolla yaklaşık 10 dakika içerisinde çıkarılıyor. Uygulanan intragastrik sistemlerin midede kalma süresi 12 ay. Aşırı kilolu hastalarda ise hedef kiloya ulaşmak için birinci yılın sonunda eski sistem çıkarılıyor, aynı seansta yeni bir sistem uygulaması yapılıyor.

    Sonuçları Yüz Güldürüyor

    Biyoenterik İntragastrik Sistem uygulamalarıyla birlikte, obezite ve kilo fazlalığının altında yatan metabolik ve endokrinolojik hastalıkların da tedavisi yapılarak ayda 4 – 6; 6 ayda 35.5, yılda 47.9 kiloya kadar kilo kaybı sağlanabiliyor. Uygulama küçük porsiyonlarla açlık hissinin bastırılmasını, uyulmakta zorlanılan diyetlere ve diğer önerilere kolayca uyulmasını sağlamakla birlikte, hızlı ve gözle görülür etkisiyle hastanın kararlılığının ve motivasyonunun arttırip, adım adım hedeflenen sağlık ve mutluluğa ulaştırıyor.

  • Diyabet sessizce yakalayabiliyor

    Diyabet sessizce yakalayabiliyor

    Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.

    Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin

    Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.

    Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var

    Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.

    Diyabet hastası mısınız?

    Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.

    Kimler risk altında?

    Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.

    Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar

    Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar

    Polikistik over sendromu olan kadınlar

    İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler

    Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar

    Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler

    Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)

    Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler

    Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.

    Gebelik diyabeti taraması çok önemli

    Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.

    Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli

    Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.

    Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.

  • Hashimoto hastalığı önemsenmeli mi?

    Hashimoto hastalığı nedir? Hashimoto hastalığı, tiroid bezi iltihabı veya tıptaki adıyla “Hashimoto tiroiditi'' bağışıklık sisteminin bir bozukluğu sonucu ortaya çıkar. Tiroid bezi yetmezliğinin en önemli nedeni Hashimoto tiroiditidir. Hashimoto tiroiditi otoimmün hastalıklar dediğimiz hastalıklardan birisidir.

    Otoimmun hastalık hastalık nedir? Vücudumuz kendi dokusunu yabancı doku olarak algılayıp onu yok etmek ister ve vücut içinde bir savaş oluşur. Hashimoto tiroiditinde “otoimmun olaylar”, tiroid bezinde cereyan ettiği için, tiroid hücrelerini harap eder, tiroid hormon üretimi azalır, zamanla tiroid hormonu üretecek hücre kalmaz, sonuçta tiroid hormon yetmezliği tıp dilindeki adı ile “hipotiroidi” gelişir.Hashimoto hastalığının başlangıç döneminde tiroid bezinde büyüme yani “guatr” vardır. Hastalar bu dönemde tiroid bezindeki büyüme nedeniyle doktora müracaat ederler. Ancak yıllar içinde tiroid bezindeki harabiyetin ilerlemesine bağlı olarak tiroid küçülür

    Hashimoto tiroiditi hangi yaşlarda sık görülür? Hashimoto tiroiditi toplumun% 2'sinde görülür ve hastalarının % 95'i kadındır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat daha fazla görülür. Hastalık her yaş grubunda görülse de 30-50 yaş arasında daha sıktır.

    Nedenleri. Hashimoto hastalığı genetik geçişli bir hastalıktır. Yani aynı ailenin birkaç ferdinde özellikle birinci dereceden akrabalarında sık görülür. Bu nedenle bir kişide Hashimoto tiroiditi varsa ailenin diğer üyelerinde de hastalığın bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır.

    Hastalar hangi şikâyetlerile doktora müracaat eder? Bu hastalar doktora genellikle tiroid bezinin büyümesi yani guatr nedeniyle veya tiroid hormon azlığının ( hipotiroidinin ) neden olduğu halsizlik, bitkinlik, el ve yüzde şişme, uyuklama, ciltte kuruluk, ses kalınlaşması, kabızlık gibi şikâyetler nedeniyle başvururlar. Tiroid bezinde ağrı veya hassasiyet yoktur, genellikle tiroid bezinin büyümesi sessiz olur.

    Hastalığın teşhisi için hangi incelemeler yapılmalı? Hashimoto tiroiditinden şüphelenildiğinde serbest T4 (FT4), serbest T3 (FT3) ve TSH hormonları ile birlikte anti-TPO antikoruna bakılmalıdır. Çünkü hastaların yaklaşık % 80'inde teşhis konduğunda FT4, FT3 ve TSH düzeyleri normal saptansa da tiroid bezinde hormon yapımı azalmaya başlamıştır. Anti-TPO antikorlar Hashimoto tiroiditi için tanı koydurucudur. Hastaların yaklaşık % 95'inde yüksek olarak bulunur.

    Tedavisi için ilaç kullanılmalı mı? Hashimoto tipi tiroid iltihabını yok edecek veya hastalığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi şekli ne yazık ki yoktur. Guatr veya tiroid bezi yetmezliği (hipotiroidi) varsa tedavi edilmelidir. Özellikle doğurganlık çağındaki bayanlar için hipotiroidi önemlidir. Çünkü adet düzeninde bozulma görülebileceği gibi, hamile kalma ihtimali azalabilir veya düşük riskinde artma olur. Ayrıca hipotiroidili bir bayanın hamile kalması da bebek için önemli bir tehlike oluşturabilir.

    Hastalığın tedavisinde tiroid hormonu (L-tiroksin) kullanılır. Belirli aralıklarla tiroit hormon testleri (serum TSH) yapılarak tedavinin etkinliği değerlendirilir. Özellikle hipotiroidi gelişmiş veya tiroid bezi ileri derecede küçülmüş kişilerde tedavi yaşam boyu sürdürülür. Hipotiroidi olmasa bile guatrı olan hastalar tiroid hormonu tedavisinden fayda görürler yani büyüme gösteren tiroid bezi uygulanan tedavi ile küçülür.

    Tedavide kullanılan ilaçlarının sabahları aç karnına (mümkünse kahvaltıdan 20–30 dakika önce) alınması gerekir. Çünkü aç karnına alınan ilacın emilimi daha iyi ve etkinliği daha fazladır.

    Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde mutlaka ilaç konusunda doktorlarına danışmaları gerekir. Çünkü gebe kalmadan önce kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Gebe kaldıklarında ise tiroid hormonu tedavisine aksatmadan devam etmeleri hatta gebeliğin ilerleyen dönemlerinde tiroid hormonu ihtiyacı fazlalaşacağı için ilacın dozunda artış yapılması gerekir. Kısacası gebelik süresinde hipotiroidinin tedavisi için kullanılan tiroid hormonu ilaçlarının bebeğe zararı yoktur.

  • Astım ve spor

    Astım ve spor

    Astım, hava yollarında daralmalar ve özellikle küçük hava yollarında iltihapla karakterize bir hastalıktır. Genellikle ataklar halinde seyreden bu hastalığın değişik tetikleyicileri bulunmaktadır. Hastalar bu tetikleyicilerle karşılaştığında ya da bunlara maruz kaldığında öksürük, hırıltılı, solunum, nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi gibi bulgular vermektedir. Hastalık hem çocukluk yaşında hem de erişkin yaşlarda oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Kontrolsüz astım hastalığının kişinin yaşam kalitesini son derece fazlaca bozduğunu görmekteyiz.

    Egzersize bağlı astım (EBA) fiziksel aktiviteler esnasında tetiklenen astımı tanımlamaktadır. Hastalarımız özellikle egzersiz esnasında astım atakları geliştiğini, bunun dışında genellikle rahat olduklarını belirtmektedirler. Bu hastalarımızın, soğuk ve kuru havada egzersiz yaptıklarında çok daha fazla oranda şikayetleri olduğunu da gözlemlemekteyiz. Açık havada yapılan spor aktiviteleri sırasında eğer hava kirliliği çok fazla ise ya da o esnada havada alerjen yükü (polenler veya küf mantarları gibi) fazla ise hastalarımızın yine astım atağına girdiğini bilmekteyiz. Aynı şekilde bu vakalarımızda, özellikle viral enfeksiyonlar ardından ya da klimalı ortamda bulunma ile de astım ataklarının tetiklendiğine şahit olmaktayız.

    EBA belirtileri

    EBA belirtileri kişiden kişiye değişmekle birlikte genellikle şu şekilde görülmektedir:

    * Wheezing (hırıltılı = çızıltılı solunum)
    * Öksürme
    * Nefes darlığı
    * Göğüste sıkışma hissi
    * Yorgunluk
    * Sportif performansın azalması…

    EBA Kontrolü

    EBA kontrolü için hasta ve doktor ortaklaşa ciddi bir işbirliğine girmelidir. Tetikleyicilerin doğru ve yeterince belirlenmesi, hekimin tecrübesi ve hastanın dikkati ile doğru orantılıdır. Eğer tetikleyiciler sağlıklı bir şekilde belirlenirse EBA’ ın hem takibi, hem tedavisi hem de hastalık yönetimi oldukça kolaylaşacaktır. En etkili tedavi koruyucu tedavidir. Yani hastanın tetikleyici ajanlardan doğru bir şekilde uzak durmasıdır. Bunun yanında olası ataklar için acil eylem planı da hazırlanmalı ve hastaya tek tek anlatılmalıdır.

    EBA’ lı hastalarda tıbbi tedaviye bakacak olursak, aslında astım tanılı diğer hastalardan çok da farklı bir tedavi almadıklarını görürüz. Genellikle iltihap giderici ya da önleyici solunum yoluyla kullanılan fıs fıs tarzı

    kortizonlar ve kurtarıcı tabir ettiğimiz beta 2 agonist fıs fıslar kullanılmaktadır. EBA için en uygun tedavi, bu hastalarda astım ilaçlarının yerinde, düzenli ve dozunda kullanılması, hastalığın tam kontrol atlında tutulması ve gerekiyorsa spor aktiviteleri öncesinde kısa etkili beta 2 agonist dediğimiz fıs fıs ilaçlardan gerekli dozda kullanmaktır. Bunlar dışında hekim uygun ve gerekli görürse uzun etkili beta 2 agonistler (bronş açıcılar), mast hücre (alerjide sorumlu olan mediyatörleri salan hücreler) stabilizatörleri, lökotrien (alerjik rahatsızlıklardaki önemli mediyatörlerden biridir) antagonistlerini hastalara verebilmektedir.

    Astımlı hastalarımızın eğer egzersiz sırasında sıkışmaları varsa herhangi bir ilaç almadan önce doktorlarına başvurmaları gereklidir.

    Astımı tetikleyen nedenler nelerdir?

    EBA’ ı doğru bir şekilde takip, tedavi ve hastalık yönetimi için kişinin astım belirtilerini tetikleyen faktörler ya da faktörlerini iyi bir şekilde belirlemesi gerekmektedir. Örneğin; EBA, soğuk ve kuru havada spor yaparken tetiklenebilir. Bu kişilerin spor aktivitelerini kapalı mekanlarda yapması ya da spor yaparken basit bir ağız maskesi kullanmaları atakları engelleyebilir.
    Bunun dışında hava kirliliğinin veya havadaki polen yükünün yoğun olduğu saatlerde dışarıda yapılan egzersizlerden uzak durmak gereklidir. Polen yükü bahar aylarında; şafak vakti ve akşam saat 16:00-17:00 arası en fazladır. Bu saatlerde açık havada spor yapmaktan kaçınmak gereklidir. Bunun dışında kişi eğer ciddi fiziksel yorgunluk hissediyor ya da bir enfeksiyon tablosu yaşıyorsa bu durum düzelene kadar spor aktivitelerinden uzak durması uygun olacaktır.

    Fiziksel kondisyonu iyi olan sporcularda astım ataklarının ciddi bir şekilde azaldığı daha önce yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu nedenle esasen astımlı hastalarımıza fiziksel fonksiyon kapasitelerini geliştirecek spor faaliyetlerinde bulunmalarını önermekteyiz. Genellikle çocuk ya da erişkin yaşta önerdiğimiz spor aktivitesi yüzme olmakla birlikte, önlemlerini uygun bir şekilde alan ve tıbbi tedavi ile iyi kontrol altında olan hastalarımızın açık hava sporlarını yapmalarında belirgin bir sakınca yoktur. Ancak; hastalarımız, yine de bu konuda mutlaka doktorlarına danışmalıdırlar.
    Bunlar dışında yapılacak faaliyetden önce iyi bir ısınma egzersizi ve giderek artan egzersiz ağırlığı spor esnasında astımın kontrolden çıkmasını engelleyecektir.

    Spor yaparken astım atağı olursa ne yapmalıyım?

    Her türlü önleme rağmen ve kontrollü egzersiz programına rağmen eğer astım atağı olduysa şunları yapmalısınız:

    1. Tüm spor etkinliğini hemen kesiniz ve sakin olmaya çalışınız,
    2. Tetikleyici ajandan (duman, toz, soğuk hava vb. gibi) hızla uzaklaşın,
    3. Yanınızda kısa ya da uzun etkili bronş açıcı (beta-2 agonist) fıs fıs ilacınız varsa, reçetelendiği dozda alınız,
    4. Semptomlarınızın devam edeceğine dair öngörünüz oluştuysa en yakın sağlık kuruluşuna başvurun.

    Son olarak şu söylenebilir;

    EBA’ lı olmak asla sizi spordan uzaklaştırmamalı. Spor, astım tedavisin bir parçasını oluşturmaktadır. Düzenli hekim kontrolü, uygun ve dozunda ilaç kullanımı ve tetikleyici ajanlardan sakınma ile hayatını astımsız idame ettiren son derece başarılı profesyonel sporcular olduğunu bilerek; EBA’ lı hastalarımız da hayatlarını normal olarak yaşayabilirler. Yeter ki doktorunuzun kontrolünden ayrılmayınız…

    Sağlıklı günler dileğiyle,
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Arı alerjisinde aşı tedavisi

    Arı alerjisinde aşı tedavisi

    Böcek sokmalarına karşı görülen alerjik reaksiyonlar sıkça görülen durumlardır. Bazen hayatı tehdit edebilecek ve dramatik olarak sonuçlanabilecek reaksiyonları da içermesi nedeniyle son derece ciddi sağlık problemlerinden birisidir. Böcek sokmalarına karşı gelişen en ciddi reaksiyonlar arı sokmaları ile karşımıza çıkmaktadır. Arı sokması ile meydana gelen ölüm olaylarının sıklığı da hiç de az değildir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ nde her yıl 40’ ın üzerinde, Avrupa’ da ise 20’ nin üzerinde ölüm bildirilmektedir. Ancak, birçok arı sokması sonucu oluşan ölüm vakasının maalesef halen tanınamadığı da bir gerçektir (1,2).

    Arı sokmasına bağlı ölümcül alerjik reaksiyon (anafilaksi) sıklığının toplum genelinde % 0.4 ile % 5 arasında olduğu bilinmektedir (3). Ülkemizde ise bu sıklık yapılan birkaç çalışma sonucunda % 2 civarında bulunmuştur (4-6).

    Arı sokmasını takiben, genel bir reaksiyonun geliştiği bilinen ve arı zehirine özgül alerji antikorları (IgE) tespit edilen hastalar daha sonra tekrar benzer bir reaksiyon görülmesi açısından risk taşımaktadırlar; bu nedenle mutlaka tedavi edilmelidirler. Arı zehiri ile oluşan reaksiyonların tedavisi üç başlık altında incelenebilir: a. Korunma; b. İlaç tedavisi; c. Arı aşısı (Venom immünoterapi=VİT) (7).
    Bu makalede bu tedavi modellerinden “VİT” üzerine odaklanılacaktır.

    VİT Uygulanacak Hastanın Seçimi ve VİT Gerekliliği:

    Alerji aşısı tedavisi (Alerjen spesifik immünoterapi=ASİ)’ nin en önemli kaidesi doğru hasta seçimidir. Bu genel kaideye uygun olarak VİT’ de de en önemli nokta doğru hasta seçimidir. Yani VİT gerekliliğinin en önemli noktası, “bu tedaviyi kim almalıdır?” sorusuna doğru yanıt vermektir. Normalde bir böcek sokması sadece bir bölgede (lokal) reaksiyon, büyük lokal reaksiyon (ağır ve uzamış şişkinliğe yol açan reaksiyon), tüm vücut cildini ilgilendiren reaksiyon (başka bir problem olmadan kurdeşen=ürtiker, anjiyoödem, kızarıklık) ya da ölümcül reksiyon (anafilaksi; hipotansiyon, baş dönmesi, nefes darlığı ya da boğazda tıkanma, boğulma) ile sonuçlanabilir (7). Hastanın böcek sokması sonucu oluşan son reaksiyonunun ayrıntıları immünoterapiye başlanması, immünoterapinin devamı ve niteliği konusunda önemli bir özelliğe sahiptir.
    VİT gerekliliği; ayrıntılı hikaye, venom alerjenleri ile yapılan deri testi ya da venom spesifik IgE’ nin kan testi ile doğrulanması ile ortaya konulabilir. Bunun dışında son zamanlarda üzerinde daha yoğun olarak durulan önemli bir nokta da yaşam kalitesidir. Normalde VİT gerektirmeyen hastalarda VİT uygulanması yaşam kalitesi konusunda fayda sağlayabilmektedir. Yayınlanan bazı çalışmalara göre VİT alan hastalarda yaşam kalitesinde önemli düzelmeler saptanmıştır (8).

    VİT hali hazırda alerjik hastalıklar içinde aşı tedavisi açısından, uygulanan en etkili tedavi olarak görülmektedir. VİT ile ilgili ABD’ nde ve İsviçre’ de yapılan kontrollü klinik iki çalışma bu tedaviyi değerlendiren araştırmalar arasında öne çıkmıştır (9,10). Her iki çalışmanın da sonuçları çok benzer olarak görülmektedir. Amerikan çalışmasının sonuçlarına göre VİT’ nin % 98 etkili olduğu gözlenmiştir.

    Arı sokması sonucu sadece geniş lokal reaksiyonu olan hastalarda sistemik reaksiyonun daha sonraki arı sokmaları ile gelişme ihtimalinin düşük olması nedeniyle VİT genellikle önerilmez. Ancak bu hastalarda VİT, ölüm riski korkusunu azaltması ile yaşam kalitelerini arttırdığı için faydalı olabilir. Yine bu hastaların bir kısmı aşırı şişme ve kabarmalarının ve birçok kez kortizon olma ihtiyaçlarının azalması nedeniyle bu tedaviyi almayı tercih ederler. Ayrıca bazı çalışmalara göre bu hastalarda yapılan VİT’ nin kabarıklık ve şişlik büyüklüğünü ve sürelerini azalttığı ve bu tedaviyi almayanlara göre az da olsa değişimler yaptığı gösterilmiştir (11,12).

    VİT Modelleri:

    Hekimler, bütün immünoterapi tedavilerinin başlangıcında; bu tedaviyi, kime, nasıl, hangi dozda, hangi aralıkta ve ne kadar süre ile tedavi yapacağı konusunu ayrıntılı olarak irdelemelidirler. VİT’ nin de ASİ gibi değişik uygulama modelleri vardır. Örneğin idame doza 4-6 ayda ulaşılan rejimler dışında bu doza 6-8 haftada da çıkılabilen hızlı rejimler vardır. Venom ile uygulanan immünoterapideki hızlı rejimlerin diğerlerine göre daha güvenli olduğunu gösteren çalışmalar vardır (13-17). Bunun dışında önemli bir başka konu da idame dozudur. İdame doz, her bir venom için 100 μg olmalıdır. Düşük dozlar tam olarak etkili bulunmamıştır.

    VİT’ de idame aralıkları da değişkenlik gösterebilir. Solunumsal alerjiler için uygulanan immünoterapi tedavisinde idame doza ulaşıldıktan sonra immünoterapi uygulama aralıkları 1-4 hafta arasında olabilir, VİT’ de ise 4-8 hafta arasında değişmektedir. İmmunoterapi süresi de tam olarak çalışılmamasına rağmen solunumsal alerjenle yapılan immünoterapi kadar sürdürülebilir. Hatta son dönemlerde bu tedavinin hayat boyu sürmesi konusunda bir eğilim vardır. Normalde solunumsal alerjenle yapılan immünoterapi bittikten 5 yıl sonra bu hastaların % 35-50’ sinde semptomlar tekrar görülebilir (18-21). Ancak; VİT bittikten 5 yıl sonra ise arı alerjisi hastalarının % 85’ i tekrar sokulma ile reaksiyon göstermezler (22). Ancak bunda immünoterapi dışında başka nedenler de etkili olabilir. Örneğin; solunumsal alerjenle kişiler her gün karşılaşabilmesine rağmen, yeniden arı sokması çok daha nadir bir durumdur.

    Çeşitli VİT uygulamaları vardır. 6 saat içinde idame doza çıkılan ultra-rush, Avrupa’ da yaygın olarak uygulanan 2-3 günde idame doza ulaşılan rush, 6-8 haftada idame doza çıkılan modifiye rush yöntemi veya klasik haftalık enjeksiyonlar şeklinde 3-6 ay uygulanan yöntemlerden biri seçilmelidir. İdame aralığı 4 hafta olarak belirlenmiştir. Pratik uygulamada kabul edilmiş 6-8 haftalık uygulama ile ilgili yayınlanmış literatür yoktur (23). Son zamanlarda ise 12 haftalık aralarla yapılan uygulamanın güvenliği ile ilgili yayınlar vardır (24). İmmünoterapi süresince her enjeksiyon gününde antihistaminik alınmasının hem lokal hem de bazı sistemik reaksiyonları anlamlı düzeyde azalttığı saptanmıştır (25,26).

    Standart idame doz daha önce de belirttiğim gibi 100 μg’ dır. Bununla birlikte 50 μg uygulamanın etkin olduğu belirtilse de 200 μg’ lık uygulamalar da vardır. Yüksekçe olan bu dozun daha etkin olduğu bildirilmiştir (27). Ancak bu dozun yan etki riskleri beklendiği üzere daha fazladır.

    VİT Etkinliği:

    Etkinlik açısından bakıldığında karışım yaban arısı immünoterapi %98, yalın venom immünoterapi %85 ila %90, bal arısı için immünoterapi %75 ila %85 etkili bulunmuştur (28). Etkinlik olarak, arı sokması sonucu oluşabilecek olan genel reaksiyonların tamamen ortadan kaldırılmasından bahsedilmektedir. Rueff ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, idame doz 200 μg’ a kadar yükseltilmiş ve hastalar sistemik reaksiyonlara karşı tam olarak korunmuşlardır (27). Ancak bu uygulama her hastada gerekli değildir. Esas problem tedavinin hangi hastalarda başarısız olacağının önceden kestirilememesidir. Ancak, tedavi ile arı zehirine karşı oluşan özgül koruyucu antikor (IgG) düzeyinin ölçülmesi sayesinde tedavinin hangi hastalarda başarısız olacağının belirlenebileceği bildirilmiştir (29).

    VİT Ne Zaman Kesilir?

    Bir çalışmada venom-özgül IgG antikor yanıtı takibi ile VİT’ nin ne zaman kesileceği ile ilgili ipuçları elde edilmiştir. Venom-özgül IgG düzeyi, 4 yıl veya daha az süre tedavi almış olan hastalarda klinik korumanın göstergesi olarak kullanılmıştır. Ancak 4 yıldan daha uzun süre VİT uygulanan ve hatta venom-özgül IgG düzeyleri düşük olan hastalarda sistemik reaksiyonların daha az sıklıkta görülmesinin 4 yıldan sonra farklı başka koruyucu mekanizmaların rol alması ile açıklanmıştır. Bugün için immünoterapi ile ilgili bilgilerimiz artmış olmakla beraber immünoterapinin 4. yılından sonra immün toleransa yol açan mekanizmalarla ilgili bilgilerimiz kısıtlıdır (30,31).

    Yapılan çalışmalarda immünoterapinin 5. yılından sonra ortalama venom-özgül alerji antikoru (IgE) düzeylerinin azaldığı gösterilmiştir. Bu bulgular 5. yıldan sonra immünoterapinin kesilmesi gerekliliğini düşündürmüştür. Bu çalışmalara en az 5 yıl VİT almış hastalar dahil edilmiştir. Tedavi kesildiğinde hem deri testi hem de kan testi sonuçlarında 10 kat azalma olmasına karşın hastaların % 75’ inde deri testi pozitifliği devam etmiştir (32).

    VİT Ne Kadar Süre İle Korur?

    Tedavinin bitirilmesinden sonraki uzun dönem koruyuculuğu ile ilgili yapılan bir çalışmada tedavi bitiminden 13 yıl sonraki durum değerlendirilmiştir. 113 hastanın değerlendirildiği bu çalışmada tedavinin kesilmesinden sonraki ilk 4 yılda sokulma sonrası % 10 hastada sistemik reaksiyon görülmüştür. Tedaviden sonraki 5 ila 13 yıl ki ortalama 9.6 yıl süresince sistemik reaksiyon görülme oranı da halen % 10’ lardadır. Bu çalışmada, tedavinin kesilmesinden 10 yıl sonra bir kez arı sokması sonrası reaksiyon gelişme riskinin % 10, çok sayıda sokulma sonrası riskin % 17 olduğu gösterilmiştir (22).

    İmmünoterapi sırasında yan etki olarak genel reaksiyon görülen hastalarda tedavi sonrası sokulma ile genel reaksiyonların tekrar görülme oranı % 46, görülmeyen grupta ise % 8’ dir (33). Dolayısıyla, VİT esnasında yan etki olarak genel reaksiyon görülmesi iyi haber değildir.

    VİT uygulandıktan sonra arı sokması ile ortaya çıkan reaksiyonlar VİT öncesine göre daha az ciddi olmaktadır; ancak, nadiren ciddi reaksiyonlar da gözlenmiştir. Tekrar riskinin değerlendirilmesinde hastanın tedavi öncesi öyküsü çok önemlidir. Yapılan iki çalışmada tedavi öncesi ciddi reaksiyon öyküsü olan hastalarda tekrar riskinin yüksek olduğu gösterilmiştir (34,35). Ayrıca, ciddi reaksiyon öyküsü olan hastalarda tedavi kesilmesinden sonra tekrar sokulma olduğunda reaksiyonların daha ciddi olduğu saptanmıştır. Bu yüzden ölümcül reaksiyon gelişmiş olan hastalar ömür boyu immünoterapiye devam etmelidir.

    VİT Süresi:

    VİT’ nin süresi ile ilgili çoğu çalışmada özellikle çocuklarda 3 yılın yeterli olduğu belirtilmekle birlikte kan testi sonuçlarında azalma ve deri test sonuçlarının negatifleşmesi gibi kriterler aranmıştır (36,37). Bunun yanında VİT’ ye 5 yıl devam edilmesinin 3 yıldan daha iyi olduğunu belirten çalışmalar da vardır (35). Lerch ve Muller’ in çalışmasında 50 aydan fazla tedavi alanlarda bu süreden daha az tedavi alanlara göre daha az reaksiyon görüldüğü bildirilmiştir (38). Tüm bunların dışında Muller ve arkadaşları bal arısı alerjisinin eşek arısı ve yaban arısı alerjilerinden farklı olduğunu belirtmiştir (28). Bal arısı alerjisi hastalarında tedavi sırasında daha fazla reaksiyon görülebileceği ve tedavi kesilmesi sonrasında da tekrarlamalar olabileceği gözlenmiştir. Özetle; VİT sırasında ölümcül genel reaksiyon gösteren hastalarda, bal arısı alerjisi olan hastalarda ve tedavi süresi 5 yıl olmamış hastalarda immünoterapi kesilmemelidir. Ayrıca; yaş, altta yatan tıbbi sorunlar, maruz kalma sıklığı göz önünde bulundurulmalıdır.

    Sonuç olarak, VİT ile ASİ arasında benzerlik ve farklılıklar vardır. İmmünolojik ve çevresel faktörler tedaviyi etkileyebilir. VİT’ nin arı alerjisinde koruyucu etkiye sahip olabilmesi için tedavi öncesi alerjinin doğal öyküsü iyi bilinmelidir. Bunun dışında VİT esnasında yan etki olarak ortaya çıkan genel reaksiyonlar, venom-özgül IgG ve IgE düzeyleri tedavi açısından yönlendirici olabilir. Tedavi sonrası uzun süreli korunma çoğu zaman elde edilmesine rağmen, nadiren çok uzun süreli hatta bazen ömür boyu VİT gerektiren hastalar olabilir.
    Kaynaklar:

    1- Golden DBK. Allergic reactions to insect stings. In: Bierman CW, Pearlman DS, Shapiro GG, Busse WW (eds). Allergy Asthma and Immunology from Infancy to Adulthood. Philadelphia: WB. Saunders Comp., 1996:348-54.

    2- Yunginger JW. Insect allergy. In: Middleton E, Reed CE, Ellis EF, Adkinson NF, Junginger JW, Buse WW (eds). Allergy Principles and Practice. St. Louis: Mosby, 1993:1511-24.
    3- Muller UR. Hymenoptera venom hypersensitivity: An update. Clin Exp Allergy 1998;28:4-6.
    4- Kalyoncu AF. Honey allergy in Ankara. Allergy 1997;52:876-7.
    5- Kalyoncu AF. The prevalence of Hymenoptera stings in primary school children in Ankara. Int Rev Allergol Clin Immunol 1998;4:136-8.
    6- Kalyoncu AF, Demir AU, Ozcan U . ve ark. Bee and wasp venom allergy in Turkey. Ann Allergy Asthma Immunol 1997;78:408-12.
    7- Kalpaklıoglu AF. Böcek Allerjisi. Astım Allerji İmmünoloji 2003; 1: 44-53.
    8- Oude-Elberink JNK, deMonchy JGR, vanderHeide S, Guyatt GH, Dubois AEJ. Venom immunutherapy improves health-related quality of life in yellow jacket allergic patients. J Allergy Clin Immunol. 2002; 110:174-182.
    9- Hunt KJ, Valentine MD, Sobotka AK, Benton AW, Amodio FJ, Lichtenstein LM. A controlledtrialof immunotherapy in insect hypersensivity. N Engl J Med. 1978; 299:157-161.
    10- Muller U, Thurner U, Patrizzi R, Spiess J, Hoigne R. Immunotherapy in bee sting hypersensivity: bee venom versus wholebody extract. Allergy. 1979; 34:369-378.
    11- Walker R, Jacobs J, Tankersky M, Hagan L, Freeman T. Rush immunutherapy for the prevention of large local reactions secondary to imported fire ant stings. J Allergy Clin Immunol. 1999; 103:S180.
    12- Golden DBK, Hamilton RG, Kelly d, Kgey-Sobotka A, Norman PS, Lichtenstein LM. Venom immunotherapy for large local reactions to insect stings: a pilot study( abstract). J Allergy Clin Immunol. 2004;113:S174.
    13- Golden DBK, Valentine MD, Kagey-Sobotka A, Lichtenstein LM. Regimens of Hymenoptera venom immunotherapy. Ann Intern Med. 1980;92:620–624.
    14- Bernstein JA, Kagan SL, Bernstein DI, Bernstein IL. Rapid venom immunotherapy is safe for routine use in the treatment of patients with Hymenoptera anaphylaxis. Ann Allergy. 1994;73:423–428.
    15- Birnbaum J, Charpin D, Vervloet D. Rapid Hymenoptera venom immunotherapy: comparative safety of three protocols. Clin Exp Allergy. 1993;23:226 –230.
    16- Birnbaum J, Ramadour M, Magnan A, Vervloet D. Hymenoptera ultra-rush venom immunotherapy (210 min): a safety study and risk factors. Clin Exp Allergy. 2003;33:58–64.
    17- Goldberg A, Confino-Cohen R. Rush venom immunotherapy in patients experiencing recurrent systemic reactions to conventional venom immunotherapy. Ann Allergy. 2003;91:405– 410.
    18- Jacobsen L, Nuchel-Peterson B, Wihl JA, Lowenstein H, Ipsen H. Immunotherapy with partially purified and standardized tree pollen extracts, IV: results from long-term (6 year) follow-up. Allergy. 1997;52:914 –920.
    19- Eng PA, Reinhold M, Gnehm HPE. Long-term efficacy of preseasonal grass pollen immunotherapy in children. Allergy. 2001;57:306 –312.
    20- Cools M, vanBever HP, Weyler JJ, Stevens WJ. Long-term effects of specific immunotherapy, administered during childhood in asthmatic patients allergic to either house-dust mite or to both house-dust mite and grass pollen. Allergy. 2000;55:69–73.
    21- Hedlin G, Heilborn H, Lilja G, et al. Long-term follow-up of patients treated with a three-year course of cat or dog immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1995;96:879–885.
    22- Golden DBK, Kagey-Sobotka A, Lichtenstein LM. Survey of patients after discontinuing venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 2000;105:385–390.
    23- Moffitt JE, Golden DBK, Reisman RE, et al. Stinging insect hypersensitivity: a practice parameter update. J Allergy Clin Immunol. 2004;114:869–886.
    24- Goldberg A, Confino-Cohen R. Maintenance venom immunotherapy administered at 3-month intervals is both safe and efficacious. J Allergy Clin Immunol. 2001;107:902–906.
    25- Brockow K, Kiehn M, Riethmuller C, Vieluf D, Berger J, Ring J. Efficacy of antihistamine pretreatment in the prevention of adverse reactions to Hymenoptera immunotherapy: a prospective, randomized, placebo-controlled trial. J Allergy Clin Immunol. 1997;100:458–463.
    26- Muller U, Hari Y, Berchtold E. Premedication with antihistamines may enhance efficacy of specific allergen immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 2001;107:81– 86.
    27- Rueff F, Wenderoth A, Przybilla B. Patients still reacting to a sting challenge while receiving conventional Hymenoptera venom immunotherapy are protected by increased venom doses. J Allergy Clin Immunol. 2001;108:1027–1032.
    28- Muller U, Helbling A, Berchtold E. Immunotherapy with honeybee venom and yellow jacket venom is different regarding efficacy and safety. J Allergy Clin Immunol. 1992;89:529 –535.
    29- Golden DBK, Lawrence ID, Kagey-Sobotka A, Valentine MD, Lichtenstein LM. Clinical correlation of the venom-specific IgG antibody level during maintenance venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1992;90:386 –393.
    30- Akdis CA, Blesken T, Akdis M, et al. Role of interleukin 10 in specific immunotherapy. J Clin Invest. 1998;102:98 –106.
    31- Akdis M, Verhagen J, Taylor A, et al. Immune responses in healthy and allergic individuals are characterized by a fine balance between allergen-specific T regulatory 1 and T helper 2 cells. J Exp Med. 2004;199:1567–1575.
    32- Golden DBK, Kwiterovich KA, Kagey-Sobotka A, Valentine MD, Lichtenstein LM. Discontinuing venom immunotherapy: outcome after five years. J Allergy Clin Immunol. 1996;97: 579–587.
    33- Golden DBK, Kwiterovich KA, Addison BA, Kagey-Sobotka A, Lichtenstein LM. Discontinuing venom immunotherapy: extended observations. J Allergy Clin Immunol. 1998;101: 298–305.
    34- Reisman RE. Natural history of insect sting allergy: Relationship of severity of symptoms of initial sting anaphylaxis to re-sting reactions. J Allergy Clin Immunol. 1992;90:335–339.
    35- Keating MU, Kagey-Sobotka A, Hamilton RG, Yunginger JW. Clinical and immunologic follow-up of patients who stop venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1991;88: 339–348.
    36- Haugaard L, Norregaard OFH, Dahl R. In-hospital sting challenge in insect venom-allergic patients after stopping venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1991;87:699 –702.
    37- Reisman RE. Duration of venom immunotherapy: relationship to the severity of symptoms of initial insect sting anaphylaxis. J Allergy Clin Immunol. 1993;92:831– 836.
    38- Lerch E, Muller U. Long-term protection after stopping venom immunotherapy. J Allergy Clin Immunol. 1998;101:606–612.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Sjögren hastaları neden bitkin?

    Günümüzden yaklaşık 50 yıl kadar önce yaşamış olan Amerikalı yazar (ve de ilk kişisel gelişimcilerden birisi) Dale Carnegie “yaşadığımız yorgunlukların nedeni çalışmalarımız değil, endişelerimiz, hayal kırıklıklarımız ve dargınlıklarımızdır” demiş. Bu söze genel anlamda katılmamak zaten mümkün değil. Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlanan çalışmanın sonuçları ise bu deyişin, Sjögren sendromlu hastalar için de geçerli olabileceği anlamını taşıyor.
    Sjögren sendromu denildiğinde çoğu hekimin aklına ilk gelen, hastalığın tipik özelliği olan ağız ve göz kuruluğu gibi dış salgı bezlerinin* çalışma bozukluğunu yansıtan yakınmalardır. Bu yakınmalar gerçekten önemli olmakla birlikte, hastalar üzerindeki olumsuz etkisi en az bunlar kadar, hatta daha fazla olanı ise yorgunluk/bitkinlik hissidir. Bitkinliğin tanımı kişiden kişiye değişebilse de, tıp dilinde kabul gören tanımı; uykuyu arttırma ile düzeltilemeyen genel enerji yokluğu durumudur. Bu satırları okuyan çoğu SS'lu hastanın “evet bende de bu tarif edilenden var” dediğini duyar gibiyim. Bu hastalarda bitkinlik hissine ek (ve de ilişkili) olarak, dikkati çeken diğer bir bulgu da gündüz uyuklamaları (daytime sleepiness). Sjögren sendromlu hastalarda bitkinlik hissinin çok sık rastlanılan bir yakınma olduğu bilinmesine rağmen, hekim olarak hastaların bu yakınmaları ile ilgili yapabildiklerimiz oldukça sınırlı.
    Her şeyden önce, günümüze kadar SS hastalarında yapılan ilaç çalışmalarının büyük bir bölümünde “bitkinlik” hedef alınmamış (yani ilaçların bitkinlik üzerine olan etkileri araştırılmamış). İlaçların bitkinlik üzerine etkilerini araştıran az sayıdaki çalışmada ise, ne iltihap baskılayıcı (TNF-alfa inhibitörleri gibi) ne de daha farklı (alfa linolenik asid, DHEA) tedavi yaklaşımlarının etkinliği gösterilememiş. Şu ana kadar bu konuda etkili (o da bir miktar) olduğu gösterilen tek yaklaşım rituksimab tedavisi. Hastaları bu derece rahatsız eden bir durum için bu kadar çaresiz kalmamızın en önemli (ve belki de tek) nedeni, SS hastalarında bitkinlik/yorgunluk hissinden sorumlu olan mekanizmaları bilmememiz. Elbette hastalarda sıkça gördüğümüz kronik ağrı ya da ağız ve göz kuruluğu gibi bulgular uyku kalitesini bozarak bitkinlik hissi ve gündüz uyuklamalarından sorumlu olabilir. Teoride bu açıklamalar akla yatkın olmakla beraber, hâlihazırda SS hastalarında bitkinlik hissine yol açabilecek faktörleri araştıran bir çalışma yok(tu).
    İşte, Theander ve arkadaşlarının yaptığı çalışma, SS hastalarında uyku süre ya da kalitesini bozabilecek faktörler ile bitkinlik hissi ve gündüz uyuklaması gibi bulguların ilişkisini araştırıyor. Elbette buradaki esas amaç; SS hastalarında gözlenen bitkinlikten sorumlu faktörleri tanımlayarak, bu faktörlerden her birinin düzeltilmesini sağlayacak tedavi stratejilerini geliştirmek (dolayısıyla hastaların bitkinlik hissine çare bulmak).

    Araştırmacılar bu amaçla 81 SS hastasını ve bu hastalar ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşen 59 sağlıklı bireyi (hastalar ile karşılaştırabilmek için kontrol grubu olarak) çalışmaya dahil etmişler. Şimdi bazı okuyucuların aklından, ölçülen kan basıncı veya kan şekeri olsa tamam da, bitkinlik nasıl ölçülebilir diye geçiyor olabilir. Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, hasta tarafından yapılan değerlendirmeler günümüzde hastalıkların tanı ve takibinde çok önem kazanmış durumda. Araştırmacılar da, bitkinlik, uyku kalitesi, uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete** gibi durumların ölçümü için, sadece SS hastaları için değil başka hastalıkların değerlendirilmesinde de kullanılabilen (güvenirliği test edilmiş) anketleri kullanmışlar.
    Peki, ne bulmuşlar? Her şeyden önce, SS hastalarında hem bitkinlik hem de gündüz uyuklamalarının sağlıklı bireylerden daha fazla olduğunu, ancak hastalarda bitkinlik hissinin (%40) gündüz uyuklamalarından (%15) daha sık karşılaşılan bir problem olduğunu göstermişler. Bir hayli yoğun istatistiksel analizin (regresyon analizi) sonucunda da, hastaların gündüz yaşadığı bitkinlik hissinden sorumlu olabilecek faktörleri gece ağrısı ve anksiyete olarak belirlemişler. Bu noktayı biraz daha açmak gerekirse; uyku bozukluğuna yol açan her faktörün bitkinlik hissinden eşit ölçüde sorumlu olmadığını göstermişler. Şöyle ki, gece tuvalete kalkmak için uyanma hastaların %53 gibi önemli bir bölümünde görülmesine rağmen yapılan analizde bunun bitkinlik hissinde belirleyici olmadığı gösterilmiş. Diğer taraftan, hastaların %19'unda görülmesine rağmen, gece ağrısının anksiyete ile beraber, bitkinlik hissinden en çok sorumlu faktörler olduğu ortaya konulmuş.
    Bu sonuçlar ve verdiğim detaylı bilginin hastalar (ve de hekimler) için ne tür bir önemi var? Bu bilgilerin ışığında, bitkinlik hissi ile ilişkisi gösterilen gece ağrısı ve anksiyete gibi faktörlerin tedavisine ağırlık vererek, hastaların büyük kısmının yaşam kalitesini bozan bitkinlik problemine daha kalıcı çözümler bulabiliriz. Elbette bu bağlamda ilk yapılması gereken şey, bu faktörleri düzeltmenin gerçekten bitkinlik hissini düzeltip düzeltmeyeceğini araştıran klinik çalışmalar.
    *dış salgı (ekzokrin) bezleri; salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir.
    **Anksiyete; endişe, kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir.

  • Anti-tnf ilaç tedavisine başlamadan önce hepatit b taraması nasıl yapılmalı?

    Dünya nüfusunun üçte birinin hepatit B virüsü ile enfekte olduğu biliniyor. Geçtiğimiz 10 yılda yoğun aşılama kampanyaları sayesinde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı önemli ölçüde azalsa da, halen toplumun yaklaşık olarak %5'inin bu virüsü taşıdığı bilinmekte. Hepatit B virüsü, kişiden kişiye kan yoluyla, cinsel yolla ve anneden bebeğe bulaşabilen, karaciğeri etkileyerek hepatit ve bunun bir belirtisi olarak sarılık oluşturabilen bir virüs. Virüsün bulaşmasını takiben hastaların büyük bir bölümünde vücudun savunma mekanizmaları virüsü temizlese de, virüsle karşılaşan kişilerin %5-10 kadarında hastalık kronikleşiyor. Hepatit B'nin kronikleştiği kişilerin ise yüzde 20-40'ı siroza yakalanıyor ve bunların da yaklaşık dörtte birinde karaciğer kanseri gelişiyor. Hastalığın sonuçlarının ciddiyetine rağmen toplumda olguların çok azına tanı konulmakta, ve pek çok insan Hepatit B virüsü taşıdığını bilmeden, tehlikenin farkında olmadan yaşamaya devam etmekte.
    Yukarıda da belirttiğim gibi konunun toplum geneli için önemine ek olarak, bu durum çeşitli romatolojik hastalıklar nedeniyle (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit) anti-TNF grubu (infliksimab, etanercept, adalimumab) ilaç başlanılacak hastalar için ayrı bir önem göstermekte. Bu grup ilaçların vücutta uykuya yatmış durumda bekleyen hepatit B virüsünü uyandırarak (reaktive ederek) yeniden iltihap yarattığı, ilaçların kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra fark edildi. Böyle durumlar anti-TNF grubu ilaçların kullanımına engel değil ancak hastaya bu ilaçlar ile beraber hepatit B virüsü için de tedavi başlanılması gerekiyor.
    Kişinin hepatit virüsü ile karşılaşıp karşılaşmadığını ve karşılaştı ise vücudun buna karşı nasıl bir reaksiyon gösterdiğini anlamamıza yarayan çeşitli laboratuvar testleri mevcut. Yakın zamana kadar çoğu hekim, anti-TNF ya da diğer bağışıklık sistemini baskılayan ilaç başlayacağı hastalarına bu testlerden sadece 1 ya da 2 tanesini yaparak hastanın hepatit B durumu hakkında karar vermeye çalışıyordu. Romatolog olarak çoğunlukla yaptığımız uygulama eğer hastada “HBsAg” testi pozitif ise, hastayı gastroenteroloji uzmanına yönlendirerek uygun anti-viral tedavi almasını sağlamak, “anti-HBs” pozitif ise hastanın daha önceden virüsle karşılaşıp bağışıklık geliştirmiş olduğuna kanaat getirerek (doğal ya da aşılama yoluyla) herhangi bir girişimde bulunmamaktı.
    Tayvanlı araştırmacılar (Dünyada hepatit B'ni en sık olarak görüldüğü ülkelerden biri) tarafından yürütülen ve Annals of the Rheumatic Diseases'in Ekim 2011 sayısında yayınlanan bir çalışma ise yukarıda saydığımız testlere ek olarak “anti-HBc” testinin yapılmasının, bir şekilde gizli kalmış (diğer 2 test ile tanınamayan) Hepatit B hastalarını da ortaya çıkartarak bu hastaların uygun şekilde izlenmesi ve gerektiğinde anti-viral tedavi almasına yardımcı olabileceğini ortaya koydu.
    Sonuç olarak, anti-TNF grubu ilaçlardan birisini kullanacak iseniz, bu ilaçlara başlamadan önce sizden şu üç testin (HBsAg, Anti-HBc, ve anti-HBs) istenmiş olduğundan emin olunuz.

  • Romatizma

    ROMATİZMA

    Romatizmal Hastalıklar

    Genel bir adlandırma olan romatizma iltihaba bağlı olabilir; kireçlenmeye, yaşlılığa, kıkırdak kaybına, bağışıklık sisteminin eklemlere karşı olan reaksiyonuna bağlı olabilir. Bu nedenle hangi sebebe bağlı olduğunun mutlaka bilinmesi gerekir. Tedavi planlanırken bu en önemli veridir.

    Anti romatizmal ilaçlar son yıllarda sayıca çok artmıştır. Her ilacın yan etkisi vardır. Bu nedenle yan etkilerinin iyi bilinmesi ve hastaya yaklaşımın ona göre yapılması gerekir. En önemli yan etki mide ve böbrekleredir. Mide hastalarının, ülserlilerin, tansiyon hastalarının, yaşlıların bu tipteki ilaçları çok dikkatli kullanması gerekir. Romatizmam var diyerek ağrı kesicileri tek başınıza almanız uygun değildir. Lütfen alacağınız her ilacı uzman hekim kontrolünde kullanınız. Eklemlerinizi kuvvetlendirici hareketler, eklem vitaminleri son yıllarda bu konuda önemli tedavi yaklaşımlarıdır. Obezitesi olan hastalar özellikle diz eklemlerini korumak zorundadır. Sert zeminde, hızlı ve uzun yürüyüşler obez hastaların dizlerinde kireçlenmeye ve kıkırdak kaybına yol açar. Romatizması olan hastaların sedimentasyonları yüksekse, hastanın eklemi istirahate alması gerekir. Romatizmal hastalıklar genellikle hayat boyu devam eder. Mühim olan bu hastalığı uyku konumunda tutup aktivasyonun olmamasını sağlamaktır.

  • İbs ( irritabl barsak sendromu )

    İrritabl barsak sendromu nedir, nasıl bir hastalıktır?
    İrritabl barsak sendromu kelimelerinin baş harfleri kullanılarak kısaca İBS olarak adlandırılan bu hastalık fonkiyonel bir bozukluktur. Yani bu hastalıkta yapısal bozukluk, iltihabi ya da tümöral bir durum söz konusu değildir. Barsakların çalışmasında bir bozukluk, aşırı bir duyarlılık vardır. Halk arasında spastik ya da sinirsel kolitte denilen bu hastalıkta; hastalar karın ağrısı, yada karında rahatsızlık hissi ve dışkılama değişikliklerinden yakınırlar. Dışkılama değişikliği bazı hastalarda ishal, bazılarında kabız bazılarında ise bazen kabız, bazen ishal şeklinde değişkenlik gösterebilir. Ülkemizde kabızlığın daha baskın olduğunu görmekteyiz. Karın ağrısı ve kabızlık gibi belirtiler dışında, şişkinlik de hastaların çok sık bildirdiği ve çok rahatsızlık verici bir şikayettir.

    Bazı hastalarda dışkıda sümüksü madde olması, acil dışkılama ihtiyacı, anormal dışkı şekli gibi ek belirtiler de olabilir.

    Günümüzde bu hastalıkta şifa sağlayacak, yani hastalığı bitirecek bir tedavi yöntemi yoktur. Ancak, hastanın şikayetlerini gideren, kişinin yaşam kalitesini yükselten tedavi yöntemleri mevcuttur.

    Neden spastik kolit yerine İBS diyorsunuz ?
    Kolit dediğimiz zaman barsakta iltihabi bir olayı kasdediyoruz. Oysa bu hastalıkta iltihabi bir olay yok, barsaklarda ülser yok. Bu nedenle kolit deyimi yanlış. Genelde olay barsakların aşırı duyarlılığı ile ilgili.

    İBS kimlerde görülür?
    İBS kadınlarda daha sık görülen bir hastalıktır. Genç, orta yaşlarda daha sıktır. İleri yaşlarda görülme sıklığı azalır.

    İBS’de şikayetler sadece barsaklarla mı ilgilidir ?
    Hayır, şikayetler sadece barsaklar ile ilgili değildir. Hastalık çok geniş bir spektumu kapsayabilir. Bu nedenle eskiden kullanılan mukoid kolit, spastik kolon, spastik kolit gibi deyimler hastalığı tam ifade etmemektedir. Hastalık tüm sindirim sistemini ilgilendirebilir. Vakaların 1/4 de yemek borusu, 1/3 de ise mide boşalması ile ilgili sorunlar görülebilir. Tüm sindirim sisteminde aşırı bir duyarlılık söz konusudur. Ayrıca gastrointestinal sistem dışı bulgular da olabilir. Örneğin hastalar tarafından sistit olarak ifade edilen durumda sık idrara gitme, idrar yaparken yanma, mesanenin tam boşalmaması gibi şikayetler de olabilir. Oysa bu hastalarda idrar tahlili yapıldığında özellik bulunmaz. Dismenore (ağrılı adet görme), disparonia (cinsel ilişkinin ağrılı olması), izahsız adele ağrıları da sıklıkla görülebilen bulgulardır.

    İBS nasıl teşhis edilir?
    İBS için tanı koydurucu bir yöntem yoktur. Hastanın tipik belirtileri hekimi İBS’ye yönlendirir. Ancak, benzer belirtilere neden olabilecek başka hastalıkları elemek için bazı kan tahlilleri, ya da endoskopik teşhis yöntemleri kullanılır. Hastanın şikayetleri ileri yaşta ortaya çıkmış ise, ya da hastada kanama, iştahsızlık, kilo kaybı, kansızlık, uykudan uyandıran şikayetler, ciddi kabızlık ve kontrol edilemeyen ishal gibi şikayetler söz konusu ise, ya da ailede ülserli barsak hastalığı, barsak kanseri gibi durumlar var ise bu hastaların mutlaka detaylı tetkiki ve kolonoskopi ile barsak muayeneleri gerekir.
    Burada özellikle belirtmek istediğim bir özellik te İBS’nin oldukça sık görülen bir hastalık olmasına rağmen, hastaların çoğunun teşhis edilmemiş olmalarıdır. Hatta şikayetleri nedeniyle bir hekime nadiren başvururlar. Belirtileri genellikle bir yaşam biçimi olarak kabul ederler. Ancak şikayetlerin artışına neden olan bir durum araya girdiğinde hekime müracaat etme gereksinimi duyarlar.
    Oysa ki İBS hastaların yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkileyebilen bir hastalıktır.

    Hastalar belirtiler nedeniyle işe, okula gidememe, sosyal programlarını iptal etme, erteleme gibi sorunları çok sık yaşarlar. İBS hastalarının yaşam kalitelerinin ileri düzeyde böbrek yetmezliği hastaları kadar bozulmuş olduğunu ortaya koyan bir çalışma yayınlanmıştır.

    ABD’de soğuk algınlığından sonra, ikinci en sık işe-okula gidememe nedeni olduğu bildirilmiştir.

    Şikayetler ne zaman artmaktadır ?
    İBS kronik bir hastalıktır. Ancak yılın 365 günü ayni şiddette hastayı rahatsız etmez. Araya giren, hastalığın tetiğini çeken, şikayetlerin artmasına neden olabilen durumlar olabilir. Bunlar için verebileceğimiz örnekler, psikolojik stresler (aile içi, iş çevresinde olabilecek sıkıntılı durumlar gibi), alkol, bazı ilaçlar, mevsimsel değişiklikler, gıda zehirlenmeleri olabilir.

    Soğuk hava karın ağrısını tetikler mi?
    Bilimsel cevabını vermek pek kolay değil. Ancak pratik hekimlikte sık rastladığımız bulgu ve hastaların ifadesi böyle bir ilişkiyi düşündürmektedir.

    İBS hastalarının çocuklarında da aynı hastalığa rastlanabiliyor. Nedeni genetik olabilir mi?
    Genelde İBS ile genetik arasında ilişki olmadığına inanılırdı. Bir anne ile çocuğundaki İBS’nin varlığı aynı çevreyi paylaşıyor olmakla izah edilirdi, ancak son yıllarda genetik faktörlerin de hastalıkta etkili olabileceği, genetik yatkınlığı olanlarda uygun çevresel koşulların hastalığın ortaya çıkmasına neden olduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu konudaki veriler henüz tam yeterli değildir.

    Ülkemizde görülme sıklığı için neler söyleyebilirsiniz ? Yaşa ve cinsiyete göre farklılık gösterir mi ? Batı toplumlarında daha sık görüldüğü doğru mu ?
    İBS en sık rastlanan gastrointestinal rahatsızlıktır. Her ırkta ve her iki cinste görülür. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sıktır ve sıklığı yaş ile artmaktadır. Ancak ileri yaşlarda şikayetlerde azalma olabilmektedir. Genelde 45 yaşından önce başlar. Değişik toplumlarda görülme sıklığı %5-25 civarındadır. Bu ortalama %10 olarak kabul edilebilir. Sıklığın gelişmiş toplumlarda daha fazla olduğu bilinmektedir. Gelişmiş ülkelerde daha sık görülmesinin nedeni gerçekten hastalığın daha sık oluşu ile mi, yoksa kişilerin sağlıklarına daha çok önem vermeleri ve şikayetlerini daha iyi ifade etmeleri, ya da yaşam kalitelerinin yükselmesi ile mi ilgili olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ülkemizin değişik bölgelerinde yapılan çalışmalarda toplumdaki sıklığının %6.3-19.1 arasında bulunmuştur. Ortalama olarak ülkemizdeki sıklığının batı toplamlarındakine benzer şekilde %10 olduğunu söylüyebiliriz.

    İBS kanserleşir mi?
    Kesinlikle hayır. İBS kanserleşmez ve hastanın ölümüne neden olmaz, kişinin yaşantısında yapabileceği en önemli şey yaşam kalitesini düşürmesidir.

    İBS nasıl tedavi edilmektedir? İBS tüm tedavilere rağmen tekrarlayıcı ve kronik bir hastalıktır. Hastalara şikayetlerinin olduğu dönemlerde ilaç tedavileri önerilir. Hastalığın belirtilerinin kişiden kişiye ve aynı kişide zaman içinde çok değişkenlik göstermesi, her hastaya ihtiyaçlarına göre farklı ilaçlar kullandırmayı gerektirebilir. Genellikle birden fazla belirti mevcut olduğu için, tedavide de her belirti için farklı ilaçlar uygulamak gerekli olmaktadır.

    Ancak günümüzde özellikle kabızlıkla seyreden İBS için yeni tedavi olanakları mevcuttur. Bu ilaçlar hem kabızlığı gidermekte hem de barsaklardaki aşırı duyarlılığı, şişkinlik hissini gidermektedir.

    İBS tedavisinde diyeti yeri varmıdır ?
    Biz hastalarımıza özel bir diyet listesi vermiyoruz. Çünkü diyetin bir katkısı olmadığına inanıyoruz. Ancak hastanın gözlemi önemli hasta belli bir diyetin karın ağrısını arttırdığını, şişkinliğe neden olduğunu ifade ediyor ise ondan kaçınmasını tavsiye ediyoruz. Genellikle hastalarımız bazen ne yerlerse yesinler hiçbir şikayetleri olmadığını, bazen de ne yerlerde yesinler şikayetleri olduğunu, her şeyin dokunduğunu ifade ederler. Hastalığın doğasında bu var. Hastalık müzmin bir hastalık ama yılın 365 günü devam etmiyor. Değişkenlik gösteriyor.

    Ülkemizde süte tahammülsüzlük sık rastlanan bir durum, bu nedenle hastalara süt ve süt ürünleri aldıklarında karın ağrısı, gaz, ishal şikayetleri olup olmadığını soruyoruz. Eğer bu soruların yanıtı evet ise o zaman hastaların süt ve süt ürünlerini az tüketmelerini öneriyoruz. Bunun dışında genellikle fazla yağlı yiyecekler, gaz üreten besinler de şikayetleri arttırabilir. Şikayetleri bu besinler ile ilişkilendirilebilen hastalarda bu kullanımları sınırlandırılmalıdır. Suni tadlandırcılar ve diyet besinlerin kullanımı da sınırlandırılmalıdır. Çünkü bunların fazla kullanımı şişkinlik ve ishal nedeni olabilir.

    Bu hastalıkta stresin rolü varmı ?
    Hastaların yaklaşık yarısı şikayetleri ile stres arasında ilişki olduğunu ifade ederler. Stres hastalığın tetiğini çeker. Bu nedenle stres hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiler. Stres İBS’nin nedeni değildir ancak, şikayetleri artırabilir. Bu nedenle İBS hastalarının stresle baş etme yöntemleri konusunda destek almaları yardımcı olabilir.

  • Çölyak hastalığı

    Çölyak hastalığı bağırsaklarda besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Çölyak hastalığı olan insanlar; buğday, arpa, çavdar ve bir dereceye kadar da yulafta da bulunan bir protein olan 'gluten' e karşı hassasiyet gösterirler.

    Bu kişiler gluten içeren gıdalarla beslendiklerinde ince bağırsaklarında oluşan immunolojik reaksiyonlar sonucu hücrelerde iltihap ve hasar oluşturur. Oluşan bu hasar sonrasında besin maddelerinin sindirimi ve emilimi bozulacağından, ishal ve zamanla vücutta bazı maddelerin eksikliği ortaya çıkar.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır ve hastaların yüzde10 kadarında ailede çölyak hastalığı olan başka bireyler vardır. Çift yumurta ikizlerinde yüzde30 oranında görülürken, tek yumurta ikizlerinde görülme oranı yüzde70'tir.

    Bazı viral enfeksiyonlar ve stres durumları hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilir. Her yaşta ortaya çıkarsa da 8-12 aylık çocuklarda ve 30-40 yaş aralığında daha sıktır. İleri yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. “Latent” veya “sessiz çölyak” hastalığı ise, bu hastalığa ait tipik bulguların olmadığı fakat kalıtsal yatkınlığı olan hastalar için kullanılan bir terimdir. Bu hastalarda zamanla çölyak hastalığı yerleşir.

    Belirtileri nelerdir?
    Emilim ve sindirim bozukluğunun derecesine bağlı olarak Çölyak hastalığı çocuklarda ve erişkinlerde farklı belirtilerle kendini gösterir. Çocuklarda gelişme ve büyüme geriliği çölyak hastalığının erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, uyuklama, davranış bozuklukları ve okulda başarısızlık görülebilecek diğer belirtilerdir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Çölyak hastalığı erişkinlerde genellikle 30-40 yaş civarında ortaya çıkarsa da daha ileri yaşlarda da görülebilir. Hastalıklı kişilerde belirtiler iki şekilde kendini gösterir:

    Emilim bozukluğuna bağlı olanlar
    Besin, mineral ve vitamin eksikliğine bağlı olanlardır.
    Hastalarda temel besin kaynakları olan; protein, karbonhidrat ve yağ emilimi bozulmuştur ve en ciddi emilimi bozulan ise yağlardır. Yağ emiliminin bozulması sonucu hastalarda ishal ve şişkinlik şikayetleri ortaya çıkabilir. Karbon hidrat emilim bozukluğu sonucu ise hastalarda laktoz intoleransı ortaya çıkar, bu durum sütlü yiyecekler sonrası hastalarda karın ağrısı ve şişkinlik gibi şikayetlere neden olabilir.
    Hastalarda beslenme bozukluğu, vitamin ve mineral yetersizliğine bağlı olarak;

    Zayıflama ve ödem
    Kansızlık (demir ve B12 vitamin eksikliği)
    Kemik erimesi (osteoporoz)
    Kolay çürüme (K vitamin eksikliği)
    Sinir hasarı =periferik nöropati (B12 ve B1 vitamin eksikliği)
    Kısırlık (adet bozukluğu, düşükler)
    Kas güçsüzlüğü (potasyum, magnezyum yetersizliği)
    Saç dökülmesi
    İştahsızlıktır.

    Teşhis ve tedavisi
    Çölyak hastalığından şüphelenildiğinde, ayrıntılı bir muayeneden sonra bazı kan ve dışkı testleri istenir. Kalsiyum, magnezyum, potasyum, protein, kolesterol, B12 vitamini, A vitamini, folik asit ve demir gibi bu hastalıkta vücutta eksilebilecek bazı maddelerin kandaki seviyelerinin ölçülmesi, tam kan sayımının yapılması ve iltihap belirteçlerinin kontrol edilmesi yanında; çölyak hastalığının teşhisinde kullanılan bazı testlerin de yapılması gerekir. Çölyak hastalığının tanısında mutlaka yapılması gereken bir diğer inceleme, ince bağırsak mukoza biyopsisidir. Özellikle belirgin kilo kaybı, karın ağrısı, kansızlık, gece terlemeleri ve kanama gibi bulguları olan hastalarda bu incelemelerin yapılması ve gerektiğinde bilgisayarlı batın tomografisi gibi başka görüntüleme yöntemlerine başvurulması gerekebilir. Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabilir. Yukarıda tarif edilen bulgulara benzer şikayetleri veya ailesinde çölyak hastalığı öyküsü olanların bir iç hastalıkları uzmanı veya gastroenteroloji uzmanına başvurmaları gerekir. Çölyak hastalığı olanların yüzde10 kadarında; anne, baba, kardeş veya çocuklarında da aynı hastalık görülebilir. Gebelik döneminde kansızlığı belirgin ölçüde şiddetlenen kadınların çölyak hastalığı yönünden araştırılması gerekir.

    Çölyak hastalığında tedavinin temelini sıkı bir glutensiz diyet uygulanması oluşturur. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri (buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemesi gerekir. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir. Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yoktur.

    Gluten içermeyen bir diyetin uygulanması normal beslenmeye göre daha pahalı, güç ve sıkıcı olabilir. Bu nedenle kesin tanı konulmadan bu tür bir diyetin uygulanması tavsiye edilmez. Bu hastalarda laktoz eksikliği (laktoz intoleransı) de olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması önerilir.

    Glutensiz diyete başlanmasından günler sonra şikayetlerde azalma görülmeye başlar. Şikayetlerin tamamıyla ortadan kalkmasına rağmen bağırsak mukozasının tamam olarak iyileşmesi bazen 2 yıl kadar sürebilirse de bağırsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşir.

    Çölyak hastalığında ilaç tedavisi yoktur
    Sıkı bir glutensiz diyet uygulayan hastalarda hastalık genelde iyi bir gidiş gösterir. Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde (20-30 yıl) ortaya çıkabilecek ciddi bir hastalıklar arasında; ince bağırsak lenfoması, ince bağırsak ülserleri ve kollajenöz çölyak hastalığı sayılabilir. Sıkı diyet ile kansere dönüşüm engellenebilir.