Etiket: Hastalar

  • Ultherapy

    Ultherapy müdahalesiz, cerrahi operasyon gerektirmeyen ultrason teknolojisini kullanarak gevşek deriyi sıklaştıran, güçlendiren ve kaldıran (lifting) bir tedavi yöntemidir. Ultherapy, FDA onaylı müdahalesiz yüz germe işlemini yapan ultrason teknolojisidir. Tek bir tedavi ciltteki kolajeni doğal bir şekilde güçlendirir ve yeniler. Ciddi sıkılaştırma Ultherapy ile mümkün olduğu için hastalar daha hoş görünümlü çene hattı, daha sıkı bir boyun, kalkık kaşlar ve göz kapaklarına kavuşabilirler. Tedavi süresi 30-60 dakikadır.

    Ultheraphy cerrahi müdahale istemeyen ama gerdirme işlemini isteyen hastalar için çığır açan bir alternatiftir. Ultheraphy cilt gevşeme belirtilerinin başladığı hastalar için de mükemmel bir seçenektir. Deri gevşemesi ilk olarak alında meydana gelir ki bu da düşük kaşlara ve yorgun bakışlara neden olur. Yanak ve boyun gevşemeleri yassılaşmış yanaklara, nazolabial kıvrımlara, gıdıya, kötü görünen çene altına ve kıvrık ağza neden olur. Yaşlanma sürecinden ve yaşlanmaya işaret eden bu belirtilerden kurtulmanın en mükemmel yolu Ultherapydir.

    ULTHERAPHY NASIL ÇALIŞIR

    İlk olarak, düz bir aplikatör deriye yerleştirilir ve istenilen etkiyi elde etmek için derinin altına belli bir derinlikte fokuslanmış ultrason enerjisini küçük odaklara iletir. Enerji, artan güç ve esneklikle cildin gençleşmesini sağlayan yeni kolajen üretimini harekete geçirir. Ultheraphy deri altındaki derin tabakaları tedavi edebilen lazerlerden farklıdır. Ultrason boyun kasındaki platizma ve SMAS tabakalarını hedef almak için cildin üst tabakalarının yanından geçebilmektedir. Bunlar aslında yüz gerdirme işleminde sıklaştırılan yapılardır. Doğru derinlikte doğru miktarda enerjiyi iletmek SMAS ve platizmanin gerilmesini sağlar.

    ULTHERAPHY KİMLERE UYGULANABİLİR?

    Yüzünde veya boynunda herhangi bir seviyede deri gevşemesi sorunuyla karşı karşıya olan hastalar Ultheraphy tedavisi için uygun adaylardır. İnik/düşük kaşlı , sarkık göz kapaklı ve yüz/boynunda gevşek derisi olan hastalar tedaviden faydalanabilirler. Her yaş grubundan hastalar Ultheraphy tedavisinden faydalanabilecekleri gibi ileri boyutta deri sarkması/gevşemesi yaşayan hastaların yüz gerdirme gibi diğer seçenekleri düşünmesi tavsiye edilir. Pek çok hasta olası komplikasyonlardan ve anesteziden kaçınmak için cerrahi operasyona alternatif olarak Ultheraphy ile tedaviyi seçmekteler.

    ULTHERAPHY TEDAVİSİNDE BEKLENTİ NE OLMALIDIR?

    Ultheraphy nin önemli faydalarından biri işlem sonrasında sosyal hayatın olumsuz etkilenmemesidir. Hastalar tedaviden hemen sonra günlük yaşamlarına dönebilmektedirler. Ufak şişlikler ve morarmalar, hassasiyet, karıncalanma ve uyuşmalar meydana gelebilir ancak birkaç gün içinde son bulur. Doğrudan faydalarından bazıları kolajen üretimi başladığında daha sert ve sıkı hissiyat ile beraber deride güçlenme ve gerilmedir. Kolajen gelişimine dayanan diğer yenileme tedavilerine benzer olarak sonuçlar 2-3 ay içerisinde kendini göstermektedir. Bazı hastalarda bu gelişme süresinin 6 aya kadar çıktığı görülmüştür.

    ULTHERAPY İLE İLGİLİ SIKÇA SORULAN SORULAR

    ULTHERA NEDİR?

    Ulthera, operasyonsuz yüz gerdirme endikasyonu ile FDA onaylı ultrason enerjisidir/teknolojisidir. Enerjiyi, fokuslanmış ultrason yoluyla gerdirici ve sıklaştırıcı etki yaratmak için derin dokulara iletir. Yeni kolajen üretimi ek yenilenmeyi sağlar.

    ULTHERAPY HANGİ BÖLGELERE UYGULANIR?

    Ultherapy daha derinlerdeki gevşek dokuların yanında gevşemiş ve sarkık deriye uygulanır. Ultherapy kaşları kadırır ki bu da üst kapaktaki deri fazlalığını iyileştirir/düzeltir ve üst yüz kısmında daha sağlıklı taze bakışlar sağlar. Orta yüz kısmında sıklaşma nazolabial kıvrımları, gıdıyı, kırışıklıkları ve çene hattını düzeltir. Ağız kısmındaki tedavi (Perioral bölge) kırışıklıkları ve ince çizgileri düzeltir. Boyun çevresindeki ultherapy tedavisi boyun açısını ve çeneyi düzeltmek için boyun kaslarını ve derisini sıklaştırır. Son olarak kadınlarda üst göğüs kısmındaki tedavi bölgedeki kırışıklığı düzeltir ve dekolte bölgesini sıklaştırır.

    ULTHERAPY TEDAVİSİNDEN SONRA HERHANGİ BİR PROBLEM OLUR MU?

    Tedaviden sonra hiçbir aksaklıkla karşılaşılmaz ve hasta normal hayatına devam edebilir. Tedaviden sonra birkaç hafta tedavi edilen bölgede hafif ağrı hissedilebilir.

    ULTHERAPY HERHANGİ BİR ÖZEL EĞİTİM VEYA TECRÜBE GEREKTİRİR Mİ?

    Ultherapy gibi enerji odaklı yöntemler ancak bir hekim tarafından uygulanmalıdır, en iyi sonucu alabilmek için tecrübe ve ileri düzeyde Ultherapy teknikleriyle ilgili özel olarak eğitim almak gerekir.

    ULTHERAPY İLE TEDAVİ ACI VERİR Mİ?

    Ultherapy son zamanlarda tedavinin daha rahat bir şekilde gerçekleşmesini sağlayan ‘ Ultherapy Amplify’ diye adlandırılan bir yazılım güncellemesine ulaştı. Rahatlama düzeyi kişiden kişiye farklılık gösterebildiği gibi Ultherapy işleminin dayanılabilir olduğunu söyleyebiliriz. Her hangi bir rahatsızlık meydana gelirse bu hassas durum geçicidir. Bu rahatsızlıkları minimize etmek için gerekli önemleri almaktayız.

    ULTHERAPY TEDAVİSİNİN SONUÇLARINI NE ZAMAN GÖRÜLÜR ?

    Nihai germe ve sıklaştırma işlemi 2-3 aylık bir periyodu kapsar. Zayıf kolajenler yeni ve daha esnekleriyle yer değiştirdiğinde işlem tamamlanır. Kolajen üretim süreci devam ederse hastalar daha iyi sonuçları tedaviden sonra 6 içinde görürler.

    ULTHERAPY GÜVENLİ MİDİR?

    Ulthera cihazı klinik çalışmalar sonucunda güvenirliği kanıtlandıktan sonra FDA tarafından onaylanmış, dünya genelinde 100,000 nin üzerinde tedavi güvenli bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Ultrason enerjisi tıpta çoğu uzmanların kanıtlanmış geçmiş performansına sahiptir.

    KAÇ SEANS GEREKTİRİR?

    Hastaların büyük çoğunluğu tek bir seansa ihtiyaç duyarlar; ancak hali hazırdaki gevşemenin derecesine göre bazı hastaların ek bir tedavi –seans- almaları gerekebilir.

  • Endometriozis ( Çikolata Kisti )

    Endometriozis ( Çikolata Kisti )

    Özellikle genç yaş grubunda, üreme çağındaki kadınları etkileyen halk arasında çikolata kisti olarak bilinen endomtriozi, sıkça rastlanan ama ülkemizde farkındalık düzeyinin az olduğu bir hastalık.İlşiki sırasında pelvik ağrı, adet dönemlerinde ağrı ve kısırlık belirtileri ile kendini gösteren bir hastalık.

    Tüm kadınlarda yüzde 5, üreme çağındaki kadınlarda yüzde 10-20, bebek sahibi olamayan kadınlarda ise yüzde 30-50 oranlarında görülür. Özellikle 30’lu yaşlarda tehlike artar. Tedavi sonrası tekrarlama olasılığı yüksektir.

    Endometrium (rahmin iç katmanı), her mensturasyon periyodu (adet döngüsü) dahilinde kalınlaşarak embriyonun yerleşip gelişmesi için hazır hale gelir. Yumurtalıklardan salınan yumurta hücresinin döllenmemesi halinde, kalınlaşan rahmin iç katmanı, belirli bir zaman sonra bir miktar kan ile birlikte vücuttan atılır.

    Kanamanın yaşandığı süre içinde adet kanının olağan dışı olarak geriye doğru akması ve karın boşluğuna bir miktar kanın taşınması mümkün olabilmektedir. Bu durum endometrium hücrelerinin kanının taşındığı hat üzerinde herhangi bir yere yerleşmesine ve aynen rahmin iç tabakası gibi davranmasına (her ay kalınlaşarak ve bir miktar kan ile birlikte dökülmesi) neden olur. Bu kanamanın kalıntıları zaman içinde birikerek yerleştikleri yerlerde iltihabi reaksiyonlara, yapışıklıklara ya da kitle oluşumuna yol açabilir.

    Endometrium hücrelerinin overe ( yumurtalık ) yerleşmesi sonucunda, içi genellikle rengi ve görüntüsü itibariyle erimiş çikolatayı andıran bir sıvıyla dolu olan ve bu benzerlik nedeniyle çikolata kisti (endometriozis) adını alan yapılar oluşur.

    Çikolata kisti, sıklıkla herhangi bir zamanda kronik pelvik (karnın alt kısmında ya da kasıkta) ağrı ya da cinsel ilişki sırasında derinlerde hissedilen ağrı; adet döneminde şiddetli şekilde ağrı oluşumu ile belirti verir. Adet dönemi içinde hissedilen ağrılar basit ağrı kesicilerin kullanılmasıyla tedavi edilemeyen ağrılardır.

    Ağrılar farklı etkenlerden dolayı oluşmaktadır. Endometriosis (rahmin iç katmanının rahmin dışında bir yere yerleşmesi sonucunda oluşan hastalık) odaklarının meydana getirdiği kanamalar nedeniyle oluşan iltihabi reaksiyonlar ağrıya yol açabilir. Her adet döneminde hissedilen tedaviye cevap vermeyen ve şiddetli adet sancıları bu iltihabi reaksiyonlardan kaynaklanmaktadır.

    Ağrılar, endometriozis odaklarının kanamaları nedeniyle oluşan artıkların, etrafındaki organ ve dokular arasında adezyonlar (yapışıklık) oluşturması sebebiyle de meydana gelebilir. Kronik pelvik ağrılar ya da cinsel ilişki sırasında hissedilen ağrılar bu adezyonlar nedeniyle oluşmaktadır.

    İnfertilite (kısırlık veya gebe kalamama) ya da adet düzensizliği yakınmalarının altında yatan sebep de çikolata kisti olabilmektedir.

    Kanama artıklarının meydana getirdiği adezyonlar, tüplerin tıkanmasına ya da fallop tüplerinin saçaklarının fonksiyonlarının bozulmasına neden olabilir. Bunun sonucunda over (yumurtalık) tarafından salınan yumurta hücresi, fallop tüpüne geçemez veya tıkanıklık olan tüpte ilerleyemez. Bu da infertiliteye neden olur.

    • Endometrioziste Tedavi Yaklaşımları

    Ağrı şikayeti olan kadınlarda: Bu hastalar için en etkili olabilecek tedavi cerrahi uygulamalardır. Uygulanan cerrahi girişimin laparoskopik olarak yapılması, alınan sonuçlara ve hastaların konforu açısından, karın bölgesinin açılarak yapılan açık ameliyata göre daha avantajlı kabul edilmektedir.

    Günümüzde laparoskopi çikolata kisti tedavisinde altın standart olarak görülmektedir. Yapılan cerrahi girişimde çikolata kisti çıkarılmalı, meydana gelmiş olan yapışıklıklar açılmalı ve diğer endometriozis odaklarının yok edilmesi sağlanmalıdır. Ameliyat sırasında hastanın yumurtalık kapasitesine zarar verilmemesi için, mümkün olduğu kadar atravmatik yöntemlerin kullanılmasına özen gösterilmelidir. Ameliyat sırasında özellikle rektovajinal septum alanı olan rahim arkası ile kalın bağırsak arasında kalan bölgedeki derin endometriozis gözden kaçmış olabilir. Bu durumda hasta ameliyat edilse de, ağrıların geçmediği bir durum söz konusu olur. Bu nedenle laparoskopi yapılırken, bu alanın özenli bir şekilde gözden geçirilmesi gerekir.

    Sadece kisti olan ve başka yakınması olmayan kadınlarda: Bu hasta gruplarında cerrahi girişime başvurmadan belirli bir süre kistin gözlem altında tutulması en doğru tedavi yaklaşımı olacaktır. Fakat yapılan kan tetkiklerinde tümör belirteçleri olan Ca125 değerinde yükseklik ya da çikolata kistinin çapının 5 cm yi geçmesi halinde, hastalarda cerrahi müdahale kararı verilebilir. Yapılacak cerrahi girişim öncesinde hastanın yumurtalık kapasitesi ultrasonla ve AMH ölçümüyle değerlendirilmelidir. Bu değerlendirme sonucunda kadının yumurtalık kapasitesinin düşük olduğunun belirlenmesi halinde ve kadının çocuksuz olması halinde, mümkün olduğu kadar cerrahi girişimin yapılmasından kaçınılmalıdır. Bu durumda olan hastalarda 3-6 aylık periyotlar halinde Ca125 ölçümleri yapılmalıdır. Çocukları olan ya da ileride çocuk sahibi olmayı istemeyen kadınlarda ise, cerrahi girişimle kistin çıkarılması uygulanmalıdır.

    Gebe kalamama şikayeti olan kadınlarda: Bu hastalarda öncelikle yumurtalık rezervi değerlendirilmelidir. Bu rezervin yeterli olduğu belirlenirse, kistin tek taraflı olması halinde laparoskopi ve daha sonra kadının yaşına göre 6-12 ay kadar kadının kendiliğinden gebe kalması beklenmelidir. Yumurtalık rezervi iyi olmayan kadınlarda, özellikle yaşı 38’den fazla olanlarda ya da kistin iki taraflı olması halinde, en doğru tedavi yaklaşımı tüp bebek tedavisi uygulanmasıdır. Bu konuda yapılan çalışmalarda tüp bebek tedavisinin sonuçlarının çikolata kisti olan ya da olmayan kadınlarda farklı olmadığı tespit edilmiştir. Fakat tüp bebek tedavisi sırasında yumurta toplama işlemi yapılırken, kistin içine girilmemesi tavsiye edilir. Buna dikkat edilmediğinde yani kistin içine iğne girmesi halinde enfeksiyon ve over apsesi riskinde artış olabilir.

    Tüp bebek tedavisinde tekrarlayan başarısızlıklar yaşayan ve çikolata kisti olan kadınlarda: Bu hastalar için hangi tedavi yöntemlerinin uygulanması konusunda herhangi bir görüş birliği bulunmamaktadır. Tüp bebekte üç ya da daha fazla başarısızlık yaşayan kadınlar için, çikolata kistinin cerrahi olarak alınması tavsiye edilebilir. Bu yöntemin uygulandığı hasta grupları içinde, laparoskopi sonrasında % 50 oranında kendiliğinden gebelik elde edilmiştir.

    Tekrarlayan laparoskopilerden sonra, hala kisti bulunan kadınlarda: Bu tür hasta gruplarında laparoskopik cerrahinin komplikasyonları fazla olur. Hastanın ağrı şikayeti yoksa bu durumda yakından takip edilmesi tavsiye edilir. Çocuk sahibi olmak istemeyen ve ağrı şikayeti olan kadınlarda ise, rahim ve yumurtalıkların alınması söz konusu olabilir. Hastaların çocuk sahibi olmayı istemesi halinde, tüp bebek tedavisi uygulanabilir. Ancak bu tedaviden önce hastaların tüpleri değerlendirilmelidir. Çünkü tekrarlayan cerrahi girişimlerin sonrasında, hastalarda oluşma olasılığı yüksek yapışıklıklar nedeniyle tüplerde tıkanma meydana gelmiş olabilir. Bu etken kadının tüp bebekle bile gebelik şansının azalmasına neden olabilir. Tüplerde tıkanıklık belirlendiğinde, bunun laparoskopik olarak alınması ya da rahimle bitişik olduğu alandan kapatılması gerekli olabilir. Laparoskopi hastalarda yüksek risk taşıyorsa, bu durumda histeroskopik sterilizasyon teknikleri kullanılabilir.

    • Çikolata kistinde kullanılan tedaviler

    Gözlem: Bu tedavi yaklaşımı herhangi bir yakınması olmayan hastalarda, kistin yakın takibe alınmasıyla gerçekleştirilir. Özellikle ilk evrelerde olan çikolata kistlerinde fazla şikayet oluşmadığından kistin cerrahiyle alınıp, kadının yumurtalık rezervinin olumsuz etkilenmesinin önüne geçilebilir.
    İlaç tedavileri: Bu tedavide hastanın ağrılarının azaltılmasına çalışılır. Ağrılı adet kramplarının azaltılması için önerilen ağrı kesici ilaçlar faydalı olmadığında, diğer tedavilere başlanır.
    Hormon tedavisi: Hastalarda dışarıdan verilen hormonların endometriozis hastalığında etkilerin azaltılmasında ya da yok edilmesinde etkili olabilir. Her ay olan adet döngülerinde hormon seviyelerindeki artma ve azalma nedeniyle, endometrium dokusunda kalınlaşma, dökülme ve kanama olur. Dışarıdan alınan hormon ilaçlarıyla bu dokunun büyümesi yavaşlatılabilir ya da yeni oluşumlara engel olunabilir. Ancak çikolata kisti tedavisinde bu yaklaşım hastalar için kalıcı bir çözüm olmaz. Çünkü hormon tedavisinin kesilmesinden sonra, hastalarda olan rahatsızlıklar tekrar nüks etmeye başlar.
    Cerrahi tedaviler: Bu tedavi daha çok şiddetli ağrı yakınması olan hastalar için uygulanabilir. Açık ameliyat yerine daha çok laparoskopik cerrahi tercih edilir. Bu yöntemin uygulanması için, hastanın yaşı, çocuk isteyip istememesi, şikayetlerinin şiddeti ve kistin durumu dikkate alınır. Çikolata kistinin en etkili tedavisi cerrahi olsa da, bu tedavide kesin olarak kistin yeniden oluşmamasını sağlayamaz.
    Kombine edilmiş tedaviler: Bu tedavilerde hastalara hem ilaç tedavisi, hem cerrahi tedavi, hem de diğer tedaviler bir arada uygulanabilir.
    Rahmin ve yumurtalıkların alınması: Çikolata kistinin hastaya şiddetli etkiler yapmasında, eğer hastanın yeniden çocuk sahibi olma isteği yoksa rahmin ve beraberinde yumurtalıkların alınmasına başvurulur. Bu sayede hastaların yaşam kalitesi düzene sokulur. Tedaviden sonra çikolata kistlerinin yeniden oluşması söz konusu olmaz.
    Tüp bebek tedavisi gibi yardımcı üreme yöntemleri: Bu tedaviler kadınların çocuk sahibi olmak istemesi durumunda, cerrahi tedaviden önce uygulanır. Çünkü cerrahide yumurtalık kapasitesinde azalma meydana gelebilir.

  • POLİKİSTİK OVER NEDİR?

    POLİKİSTİK OVER NEDİR?

    Polikistik Over

    Yumurtlama nedir?

    Yumurtlama; üreme çağındaki kadınların her ay yumurtalarından bir ve bazen de iki yumurta hücresinin olgunlaşıp, yumurtalık dışına atılması ve tüplerden alınarak rahme taşınmasıdır. Yumurtlama olabilmesi için kadının hormon dengesinin normal olması gerekiyor. Hormonlar eğer düzenli çalışıyorsa, her ay bir yumurtalıktan yumurtlama olur. Bir ay birinden yumurtlama olurken, öbür ay diğer yumurtalık dinlenir. Yani aynı anda iki yumurtalıktan birden yumurtlama olmaz.

    Yumurtlamanın olup olmadığı nasıl anlaşılır?

    Kadının her ay adetinin 13. günü ila 17. günü arasında yumurtlama ağrısı dediğimiz bir ağrı oluşur. Kadın, her ay karnının bir tarafında gelip geçici, şiddetli olmayan bir ağrı tarif eder. Bu ağrı yumurtlamayı gösterebilir. Bu ağrı, kadınların hepsinde vardır ama yüzde 60-70 i belirgin bir şekilde hissedebilir. Yani, kadınlar bazen yumurtlamayı kendileri bile hissedebilir. Kadınlarda yine adetin 13. ve 17. günleri arasında, yumurtlamadan dolayı kadınlık hormonları arttığı için rahim ağzı sıvı miktarı ve akışkanlığı artar. Kadınlar bu dönemlerde sümüksü bir akıntının arttığını fark eder. Bu da kadınlarda yumurtlamayı gösteren bir belirtidir. Onun dışında biz doktorlar ise farklı yöntemler uygularız. örneğin; ultrasonda yumurtlamanın olup olmadığını tespit edebiliriz. Yumurtanın gelişimini ve çapını ölçeriz. Yumurtanın 18-20 milimetre çapa gelmesi de kadında yumurtlama olduğunu gösterir. Ayrıca kadınlarda vücut ısısı da kadınlardaki yumurtlamanın göstergelerden biridir. çok basit bir yöntemdir. Kadınlar kendileri, adetlerinin başından itibaren her akşam vücut ısılarını termometre ile koltuk altı veya ağız içinden ölçebilirler. Genellikle adetlerinin 13. ve 17. günleri arasında ateş gittikçe yarım ve 1 derece artış gösterir. Bu grafik de kadınlarda yumurtlamanın olduğuna dair bir kanıttır. Ayrıca rahim içi doku gelişmesinin artması, yani dokunun kalınlığının artması da yumurtlamanın göstergelerinden biridir. Kadınların adetlerinin 21-22 günleri arasında progestron hormonunun artışı da bize yumurtlamanın olduğunu gösterir. Ayrıca rahim içi dokuyu adete bir-iki güne kala parça alarak tahlile göndeririz ve tahlil sonucunda rahim içi dokudaki hormonal değişimlere bakarak yumurtlama olup olmadığını anlarız.

    BEYİNDEKİ BOZUKLUK YUMURTLAMAYI ETKİLİYOR

    Kadında yumurtlama; beynimizdeki hipofiz bezinden salgılanan FSH ve LH adlı hormonların yumurtalıkları uyarması ve 10-12 günde yumurta hücresinin gelişmesi şeklinde olur. İşte bu düzenekte bir bozukluk varsa, yani beyindeki hipofiz bezi ile yumurtalık arasındaki ilişkiyi bozan bir faktör varsa o zaman yumurtlama bozukluğu olur. Bu faktörleri şöyle özetleyebiliriz: Beynimizde hipofiz bezinde küçük tümörler varsa, yumurtalıkta kist ve tümörler varsa, yumurtalığın kendisinde hormon bozuklukları varsa, beynimizde guatr hormon bozuklukları varsa (özellikle hipotiroidi ve hipertiroidi) ya da böbrek üstü bezlerinin mekanizmasında bozukluk varsa bunlar da yumurtlamayı bozar. Böbreküstü bezinden salgılanan androjen hormonu dediğimiz erkeklik hormonları, yumurtalığın yapısını bozarak, yumurta gelişimini ve dolayısıyla da yumurtlamayı engeller. Bunların dışında; stresler, sıkıntılar, ölümler, üzüntüler, boşanmalar, ayrılmalar, harp ya da savaş gibi durumlar, yani sinire ve strese bağlı durumlar da yumurtlamayı bozar. Onun dışında yine Polikistik Over Sendromu da (PKOS) yine aynı şekilde yumurtlamayı bozan nedenlerin başında gelir. öte yandan diğer hormon bozuklukları, kullanılan bazı ilaçlar ve yumurtalık tümörleri de yumurtlamayı engelleyebilir.

    Yumurtlama bozukluğunun tedavisi var mı?

    Yumurtlama bozukluğunun tedavisi vardır. Eğer hastanın yumurtalığında, beyninde ve hipofiz bezinde tümör yoksa, kistler yoksa ve tüpleri normalse o zaman bu hastada yumurtlama tedavisi uygulanabilir. Yumurtlama tedavisinde en önemli adım, hastalığın altındaki nedeni belirleyip ortadan kaldırmak, sonra ilaç tedavisine geçmektir. Eğer hastada guatr hormon bozukluğu, şeker hastalığı veya böbrek üstü bezlerinde bozukluk varsa öncelikle bu sorunlar tedavi edilip ortadan kaldırılır. Sonrasında kadın kendiliğinden hamile kalır, ama eğer kalmazsa o zaman yumurtlama tedavisi uygularız. Yumurtlama tedavisinde, ilk önce ağızdan kullanılan hap şeklinde ilaçlı tedavi uygularız. Adetin beşinci gününde başlarız, beş günlük yumurtlama tedavisi sonucunda yüzde 80 yumurtlama olur. Ama yüzde 40-45 inde hamilelik oluşur. Eğer yumurtlama haplarına rağmen hamilelik oluşmuyorsa, o zaman yumurtayı büyüten FSH ve LH hormonlarını hastaya dışarıdan iğneyle belli dozlarla veririz ve takip ederiz. Yumurta gelişimi olduğunda da yumurtayı çatlatmak için bir iğne yaparız ve yumurtlama gerçekleşir. Yumurtlamadan 24-36 saat sonra eşlerin birlikte olmasını öneririz. Veyahut da bu hastalara bu dönemde aşılama tedavisi uygulayarak hamile kalmasını sağlarız.

    GENETİK MENOPOZA VE SİGARAYA DİKKAT!

    Bazı durumlar vardır ki o kişilerde yumurtalıklar çalışmaz. Bunlardan birincisi genetik sorunlardan kaynaklı olandır. Bazı kadınlar genetik bozukluk nedeniyle erkenden (25-35 yaş arasında) menopoza girebiliyorlar. Menopozda yumurta üretimi tamamen durduğu için adet de görmezler, yumurtlama da olmaz. İkincisi hastalar tümör vb. nedenlerle yumurtalıkları alınmışsa yumurtlama olamıyor. üçüncüsü yumurtalıklarda müdahale yapılmış, kist veya tümör çıkarılmış ama yumurtalık korunduğu halde bazen ameliyattan kaynaklanan nedenlerle yumurtalıklar bozularak normal fonksiyonunu kaybeder, iflas eder ve çalışmaz. Ayrıca imünolojik dediğimiz sebepler, bağışıklık sistemini bozan alerjik maddeler (virüsler vb.) imünolojik yumurtalık yetmezliğine sebep olabilir. Kanser tedavisi sırasında uygulanan kemoterapi veya şua yöntemleri de erken menopoza, dolayısıyla da yumurtalıkların iflasına neden olabilir. Burada özellikle bir noktayı vurgulamak istiyorum; kadınlarda sigara kullanımı yumurtalık fonksiyonlarını ileri derecede bozar. Ve bu erkenden menopoza sokar; yani menopoz yaşını en az 5-6 yıl erkene alır. Ayrıca menopoza girmese de, adet görmeye devam etse bile yumurtalık fonksiyonlarını bozarak hamile kalma şansını azaltabilir. Bu nedenle sigara içmek ciddi bir risk faktörüdür.

    Polikistik Over Sendromu (PKOS) nedir?

    PKOS, kadınlarda en sık görülen yumurtlama fonksiyon bozukluğunun adıdır. Normalde kadınların yumurtalıklarında her ay bine yakın yumurta hücresi gelişmeye devam eder ama son seçilme dönemine geldiğinde bunlardan 20 ila 50 tanesi seçilir. Bunlar o ayki gelişen yumurta grubunu oluşturur. Bu 50 ye yakın yumurta da 5-6 gün geliştikten sonra içlerinden bir tanesi olgunlaşır ve o ayki yumurtlama olacak yumurta haline gelmek üzere bu gelişimini devam ettirir. 18-20 milimetreden sonra da çatlar ve yumurtlama olur. Diğer yumurtalar ise geriler ve kaybolur. İşte bazı durumlar vardır ki bu mekanizma bozulmuştur. Yumurtalıklardaki yumurta hücreleri 8-10 milimetre çapa geldiklerinde daha fazla gelişemezler ve büyümezler. Bunlar, yumurtalık içinde küçük küçük kistler halinde kalır. çapları, 5 ila 10 milimetre arasında değişir. İsminden de anlaşılacağı üzere polikistik yani çok sayıda küçük yumurta kistleri oluşur. Yumurta tam gelişip yumurtlama oluşturamadığı için PKOS den sonra da yumurtalıklar büyüme başlar. Büyüyünce de yumurtalıktan erkeklik hormonları salgılanır. Bu da yumurtalığın yapısını, hastanın şeker metabolizmasını bozar. Adet düzenleri bozulur ve gecikmeli (2-6 ay) adet görürler. İşte biz bu duruma PKOS diyoruz. PKOS; gerçek bir kist değildir.

    PKOS Lİ HASTALARA öMüR BOYU SIKI TAKİP GEREKİR

    Bu hastalık neden ortaya çıkıyor ve nasıl kısırlığa neden oluyor?
    Vücutta hormon salgısını düzenleyen bazı enzimler var. O enzimler, kolesterolden kadınlık hormonlarını oluşturur ve hormon dengesini sağlar. Ama bazen anne karnındayken bu enzimlerde bir bozukluk oluşur ve bu da kadınlık hormonlarının yapısını bozduğu için yumurtalıklarda sapma meydana gelir ve hormon dengesi bozulur. Onun sonucunda yumurtalıklar büyür, içinde çok sayıda küçük küçük yumurta hücreleri olur, adetler gecikir, yumurtlama olmaz ve kısırlık sorununa yol açar.

    Kısırlık dışında başka hangi sorunlara yol açıyor?

    PKOS; sadece bir kısırlık ya da yumurtlama sorunu değil, aynı zamanda hastalarda çeşitli sağlık sorunları da yaratabiliyor. PKOS, kısa sürede yumurtlamanın olmaması, adetlerin gecikmesi ve kısırlığa yol açmasının dışında, hastaların orta derecede kilo almasına neden olur. çünkü yumurtalıktan salgılanan erkeklik hormonları şeker metabolizmasını bozduğu için kilo almaya eğilimi artırır; hastalar 6 ila 15 arasında kilo alırlar. Ayrıca hastaların yüzde 60 ı, uzun vadede (40-50 li yaşlarda) şeker hastası olarak karşımıza çıkarlar. Yine uzun vadede tansiyon, kalp hastalığı gelişebilir. Bu hastaların bir kısmında ileriki yıllarda rahim ve meme kanseri oluşabilir.

    BEYAZ UNU UNUTUN SEBZEDEN ŞAŞMAYIN

    Tedavisinde amacımız öncelikle hastaların zayıflaması ve kilo kontrolünün sağlanmasıdır. Bunun için de ekmekten, beyaz undan, şekerden kaçırmalarını bol posalı ve lifli gıdalar tüketmelerini öneriyoruz. Ancak sadece diyet yeterli gelmiyor. PKOS hastalarında hormon dengesi bozuk olduğu için az da yeseler akranlarına oranla kilo eğilimi oluyor. çünkü enerji ve şeker metabolizmaları bozulduğundan, sonuçta yediklerini vücutta yağ dokusuna dönüştürüp depo ederler ve bu da kilo almalarına neden olur. İşte bu nedenle diyetten sonra hastaya hareketlerini artırmalarını öneririz. Günlük yaşamda aktif olmalarını isteriz. Haftada en az üç kez, en az yarım saat olmak şartıyla çok hızlı yürüyüşler (bazen de koşu olabilir) öneririz. Diyet ve egzersizle hastanın genel sağlığını koruruz.

    Eğer hastanın çocuk beklentisi varsa; zayıflatıyoruz ve şeker metabolizmasını düzenleyici ilaçlar veriyoruz. Bunların yüzde 40-50 sinde hamilelik kendiliğinden oluşur. Ama eğer gebe kalamazlarsa o zaman yumurtlama ilaçları kullanırız. Ancak bazı hastalar var ki; çocukları var, hamile kalmak gibi bir beklentisi yok ama PKOS nedeniyle sağlık sorunları (geç adet görme, tansiyon, şeker, meme ve rahim kanseri riski vb.) yaşıyorlar. Bu koşullarda da hastanın mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor. Bu tür hastalarda kolesterolünü, şekerini, trigiliserit ve yağlarını ölçüp, ona göre tedavi ederiz. Bu tedavide amacımız hem hastaların düzenli adet görmesini sağlamak, hem de rahim içindeki aşırı gelişmeyi kırarak ileride rahim kanseri gelişme riskini azaltmaktır.

    HAMİLELİKTE SIKI DOKTOR TAKİBİ ŞART

    PKOS de her zaman ameliyat yapmayız. Ama bazı durumlar var ki; hastayı tedavi etmemize rağmen yumurtlama olmaz, hormon dengesi düzensizdir. Yani her şeye rağmen düzelmiyor… Eğer hastanın kısırlık problemi ve çocuk beklentisi varsa, yumurtlama ilaçlarına rağmen de hamile kalamıyorsa o zaman iki seçenek var; ya tüp bebek tedavisine alırız ya da ameliyat ederiz. Ameliyat için karından laporoskopi dediğimiz bir aletle gireriz. Kapalı ameliyatla her yumurtalığa lazerle 5-6 küçük delik açarız. Yumurtalıktaki erkeklik hormonu dediğimiz androjen hormonunu salgılayan kısmı azaltırız ve yumurtalık üzerindeki baskılayıcı etkisini ortadan kaldırırız.

    PKOS un gebe kadında olumsuz etkileri var mı?

    PKOS lu kadınların yüzde 30 ila 50 si kendiliğinden hamile kalır. Bu kadınlar gebelik süresinde PKOS nin olumsuz etkileriyle karşılaşabilirler. çünkü bu tür hastaların şeker metabolizması bozuktur. Böyle olunca da hamilelik sırasında aşırı kilo artışı olabilir, gebelikte şeker hastalığı gelişebilir, vücutta şişlikler görülebilir, gebeliğin altıncı ayından itibaren tansiyon yükselmesi ve gebelik zehirlenmeleri gelişebilir. O yüzden bu hastalar özellikle gebelik döneminde iyi bir şekilde takip edilmeli ve tedavileri de ona göre düzenlenmelidir. PKOS u bulunan ve hamile kalan kadınlar gebelik döneminde özellikle yemeklerinde unlu, hamurlu yiyeceklerden kesinlikle uzak durmalı, egzersiz yapmalı ve lifli gıdalar tüketmeye özen göstermeli.

    DOĞURDUM KURTULDUM DEMEYİN

    PKOS lu kadınlar çocuk sahibi olsalar bile ben bu hastalıktan kurtuldum demesinler, yaşam boyu sağlıklarına dikkat etsinler. Kalp, tansiyon, şeker hastalığı ve meme ile rahim kanseri riski açısından düzenli olarak kontrollerini yaptırsınlar. Diyetlerine dikkat etsinler, düzenli olarak egzersiz yapıp hareketli olmaya özen göstersinler. PKOS nin tedavisi vardır ama ihmal etmesinler. Gecikirlerse sorun daha çok artar.

  • Lazerle kılcal varis tedavisi

    Varis, toplar damarların genişlemesi, uzaması, kıvrılması ve damar duvarının incelmesidir. Toplardamarlar, atardamarlarla ekstremilere gelen kanı kalbe götüren damarlardır. Bu damarlar kanı taşırken içindeki kapakçıklar sayesinde kanın geriye kaçışı ve göllenmesi önlenmiş olur. Varisin en önemli sebebi bu kapakçıkların bozulmasıyla kalbe dönen kanın yerçekimi etkisiyle damarlara basınç yapmasıdır. İkinci sıklıktaki sebebi yüzeyel toplardamarlardaki kanı, derin toplardamarlara taşıyan birleştirici (kominican) damarların yetersizliğine bağlı olarak artan damar basıncıdır.

    Kılcal varisler basıncın en fazla etkisinin görüldüğü bacaklarda, bazen de yüzde görülmekle beraber vücudun her yerinde görülebilir.

    Kılcal Damar Varislerinin Nedenleri Nedir?

    · Genetik olarak ven damarlarındaki zayıflık ve kapakçıklardaki yetmezlik

    · Uzun süre ayakta kalmak

    · Doğum kontrol hapları kullanmak

    · Hamilelik

    · Yaş artışı ile birlikte damar yapısının bozulmasına bağlı olarak

    Kılcal varislerin en etkin şekilde tedavi yöntemlerinden birisi lazer ile tedavidir. Son yıllarda lazer tedavileri çok büyük aşama kaydetmiştir. Lazer tedavilerinde yan etki çok azdır ve tedaviden hemen sonra kişi günlük aktivitelerine dönebilmektedir.

    Lazer tedavisine başlamadan önce kalp damar cerrahisinde büyük toplardamarda bir dolaşım probleminin olup olmadığının kontrol edilmesinde fayda vardır.

    Lazer Tedavisi Hangi Damarlarda Daha Etkindir?

    Bacak damarlarında ,özellikle mavi -kırmızı renkli damarlarda uygulanır. Ayrıca yüzde, yanak ve burun kenarlarındaki genişlemiş, kalınlaşmış, kıvrımlaşmış telenjiektazi denilen damarlarda ve vücuttaki kırmızı renkli benlerin (cherry angiom) de tedavisinde etkindir.

    Kimler Lazer Tedavisinden Faydalanabilir?

    Kadın, erkek ve hatta çocuklarda lazer tedavisi mümkündür. Koyu tenli ve açık tenli kimselere uygulanabilir. Tıbbi olarak uygun olup olmadığı uzman doktorlarca değerlendirildiği için en sağlıklı şekilde yapılır. Kanama bozukluğu, epilepsi, kalp pili taşıyan hastalar ve gebelere uygulanmaz.

    Lazer ile Varis Nasıl Tedavi edilir?

    Lazer ışık enerjisini damar içine yollar. 70-90 dereceye kadar ısınan damar duvarı ve içindeki kan hücreleri tahrip olur ve vücut tarafından taşınarak yok edilir. Bu işlem sırasında çevre dokular zarar görmez. Uygulanan kılcal varis kalıcı olarak tedavi edilmiş olur.

    Tedavi Nekadar Sürer?

    Ortalama 15-45dk arasında değişmekle beraber tedavi edilen damar sayısına ve bulunduğu yere göre süre değişir.

    Kaç Seans Uygulanır?

    Genellikle hastalar tek bir tedavide elde edilen sonuçları yeterli bulmaktadırlar. Fakat en iyi sonuçlar için birden fazla tedavi gerekmektedir. Seans sayısı tedavi edilen damar sayısına, rengine ve büyüklüğüne bağlıdır.

    Seans Araları Nekadar Olmalıdır?

    Genellikle 3-4 haftalık zaman dilimlerinde uygulanır.

    Tedavi Can Acıtır Mı?

    Hastalar genellikle enerji verildiği sırada, batmaya ya da lastik çarpmasına benzer bir duygu hissederler. Çoğu durumda lokal anestezi ve ağrı kesici ilaçlara gerek duyulmaz. Ancak bazı hastalar lokal anestezi kullanılmasını rahatlatıcı bulmakta ve tercih edebilmektedir. Tedavi sonrasında acı en az seviyede veya yoktur.

    Tedaviden Sonra Ne Olur?

    Biraz kızarıklık veya morarma oluşabilir. Özellikle kalın damarlar tedavi edildiğinde bronz veya kahverengimsi bir pigment birkaç hafta veya ay boyunca kalabilir. Bacak damarlarının tedavisinden sonra hastalara damarları basınç altında tutmak için destek çorapları giymeleri tavsiye edilebilir.

    Tedavinin Kesin Sonucu Nezaman Ortaya Çıkar?

    Hastaların çoğunda tedaviyi takiben 2-6 hafta sonra büyük ölçüde gelişim görülür. Fakat tam sonuçların görülebilmesi için bazen birkaç ay geçmeside gerekebilir. Bazı yüzeysel damarlarda ise hemen tedavi sırasında sonuç görülebilir.

    Tedavi Sonrası Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Hastaların tedaviden hemen sonra genellikle normal aktivitelerine dönmelerine izin verilir. Ancak önerilen tedavi sonrası 24 saat içinde yorucu egzersizelerden, aşırı aktivitelerden kaçınmaktır. Bacak tedavilerinde sıcak banyodan kaçınılmalı, güneşe çıkmadan önce güneş koruyucu kullanılmalıdır.

    Her mevsimde Uygulanabilir mi?

    Tedavi sonrası güneşle etkileşmesi kalıcı lekelere neden olabileceğinden, güneşin yoğun olduğu yaz aylarında uygulama yapılmamalıdır.

  • Tüp Bebek

    Tüp Bebek

    Tüp Bebek Hastalarının Sorması Gereken Sorular

    Tüp bebek hakkıyla yapıldığında maliyeti oldukça yüksek olan bir uygulamadır. Bu nedenle çok

    ucuza uygulama vaat eden merkezlerden kaçının! Başarısız bir tedaviyi tekrarlamak size daha

    pahalıya mal olacaktır. Başarılı bir dondurma programı olan merkezlerde bir uygulama sonrasında

    birden fazla embryo transfer hakkınız doğabilir. Bu da bir ödeme sonrasında size birden fazla

    şans verilebileceği anlamına gelir.

    35 yaşın altında ve üstünde kaç embryo transfer ediyorsunuz?

    * Transfer edilen embriyo sayısı Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından yasalarla

    düzenlenmiştir.35 yaş altı hastalarda ilk iki uygulamada sadece tek transfer, iki uygulama sonrası

    ve 35 yaş üstü hastalarda 2 embriyo transferine müsade edilmektedir.

    Transfer ettiğiniz embryo başına gebelik oranınız nedir?

    * Tüm dünyada olduğu gibi uygulamalarını yaptığım merkezde de gebelik oranlarımız benzerdir.

    Tek embriyo ile % 28 iken iki embriyo transferlerinde bu oran %46 dır.

    Embryo dondurma programınız var mı?

    * Evet, bundan 5-6 yıl öncesine kadar dondurma tekniği olarak kullanılan slow freezing tüm

    dünyada olduğu gibi bizde de yerini vitrifikasyon yöntemine bırakmıştır. Bu avantajlı teknikte Tüp

    Bebek yaptığımız hastalardan elde ettiğimiz embriyoları başarı ile dondurabilmekte ve transfer

    öncesi çözdüğümüzde ise %90 ın üzerinde canlılık sağlaya bilmekteyiz.

    Hastalarınızın yüzde kaçında embryo dondurabiliyorsunuz?

    * Hemen hemen hastaların tamamında bunu sağlamak mümkün, eğer taze uygulamada herhangi

    bir sebebten transfer işlemi gerçekleştiremeyeceksek tamamını, eğer transfer yapabilmiş isek de

    elimizdeki mevcut embriyoların kalite durumlarına göre dondurup saklama işlemi gerçekleştire

    biliyoruz.

    Dondurulmuş ve çözülmüş embryolar ile başarınız nedir?

    * Tüp Bebek uygulaması yaptığımız hastalarda donmuş emriyolar ile çözme sonrası transferlerde

    , taze uygulamalarla hemen hemen ve hatta bir miktar yüksek oranda gebelik elde edilmektedir.

    Canlı doğum ve düşük oranlarınız nedir?

    * Tüp Bebek tedavisi ile gebe kalan hastalarımızın maalesef %15-20 kadarı düşük yapmaktadır.

    Ve yine Tüp Bebek tedavisi yaptığımız hastaların %30-35 kadarı canlı doğum yapmaktadır.

    Tüp bebek tedavisi ile cinsiyet belirleme mümkünmüdür ?

    * Bu sorunun cevabı teorikte evet olduğudur ancak bazı ülkelerde yasalar buna izin verse de ,

    Türkiye Cumhuriyeti yasaları net olarak ülkemizde bunu yasaklamıştır, yani pratikte ülkemizde

    kanunlar gereği cinsiyet seçimi yasaklanmıştır.

    Düzenli bir beraberliğe rağmen çocuk sahibi olamayan çiftler, ne zaman tedaviye yönelmeliler?

    *Kadın yaşı 37 nin altında ve öyküde gebelik oluşumunu etkiyebilecek herhangi bir problem yoksa

    1 yıl, yaş 37 nin üzerinde veya geçmişte gebelik oluşumunu etkiyebilecek bir problem varsa 6 ay

    sonra inceleme ve tedavi başlanmalıdır.

    Tüp bebek kaç yaşına kadar uygulanabilir? İleri yaştaki hastalar ne kadar beklemeli?

    *Tüp bebek 44 yaşına kadar uygulanabilir. Ancak 40 yaşından sonra şansın az olduğu bilinmelidir.

    Sperm tetkikinde sperm sayısının çok az olması veya sperm bulunmaması durumunda ne

    yapılmaktadır?

    *Sperm sayısı az ise mikroenjeksiyon yapılır. Menide hiç sperm olmaması durumlarında ise testis

    içinde cerrahi olarak sperm aranması gerekir.

    Yumurta nasıl toplanır? Ağrılı bir işlem midir?

    *Vajinal ultrason ve özel hazırlanmış iğneler yardımı ile yumurta toplanır. İşlem sırasında genel

    anestezi kullanıldığı için , ağrılı bir işlem değildir.

    Yumurta toplama işlemi sonrasında kişi kendini nasıl hisseder?

    *Genellikle işlemden bir süre sonra evine gidebilir ve hatta aynı gün öğleden sonra işine dönebilir.

    Bu tedaviler sonucu yumurtalık rezervi tükeniyor mu?

    *Yumurtalıkların tüp bebek amaçlı uyarılması rezervi azaltmaz.

  • KORKMADAN GÜLEBİLİRSİNİZ…

    KORKMADAN GÜLEBİLİRSİNİZ…

    Kadınlarda idrar kaçırma ;

    Tüm kadınların yaklaşık %20 sinde görülen idrar kaçırma şikayetleri premenopozal çağda%20-25 ve menopoz çağındaki kadınlarda ise %40-60 lara çıkar. Ve kadınlarda sosyal, hijyenik, duygusal, ekonomik ve cinsel sorunlar yaratır.

    Türleri ;

    İdrar kaçırmanın pek çok türü ve sebebi olsa da en sık karşılaşılan  iki sebep vardır. Bunlardan en sık görüleni Stress İnkontinans dediğimiz, kadınların aksırıp , öksürdüğünde yada ıkındığında, güldüğünde karın içi basıncının arttığı durumlarda idrar kaçırması ve Urge(acil) inkontinans dediğimiz ani idrar hissinin gelmesi ve tuvalete yetişememeye bağlı idrar kaçırılmasıdır. Bu iki durum ayrı ayrı olabildiği gibi birlikte de olabilir ve tüm idrar kaçırmaların yaklaşık %85-90nını oluşturur.

    Hastalar çoğunlukla ;

    -Öksürme
    -Gülme
    -Zıplama
    -Merdiven çıkma
    -Ikınma gibi davranışlarda bulunduğunda idrar kaçırır

    Urge(acil)İnkontinansta ise; hastalar herhangi bir eylemde bulunmasa bile işini bırakıp ani bir idrar yapma isteği duyup tuvalete yetişmeye çalışırken idrar kaçırıyordur.

    Bu iki durum birbiriyle karıştırılmamalıdır. Bu durumların dışında diabet yada bir takım norolojik hastalıklarda, genital fistüllerde, aşırı kabızlıkta, idrar yolları enfeksiyonlarında yada idrar akışını arttıran ilaçların kullanılması sırasında da idrar kaçırma olabilir. Bu durumların birbirinden ayırmak için mutlaka ürojinekolojik muayene yaptırmak gerekir.

    Ne zaman doktora gitmek gerekir ?

    -İdrar kaçırma şikayeti varsa
    -Dışkı kaçırma şikayeti varsa
    -Sık idrara gitme varsa (günde 8-10 kereden daha fazla)
    -İdrarını tam boşaltamama hissi varsa
    -Cinse ilişkide rahatsızlık varsa
    -Vaginal yanma, ağrı,kaşıntı,akıntı varsa 

    Hangi durumlar eğilimi arttırır?

    -İleri yaş ve kadın cinsiyeti
    -Ailesinde idrar kaçırma şikayetleri olanlar
    -Menopoz
    -Geçirilmiş pelvik cerrahi öyküsü
    -Diabet, kalp,böbrek,eklem ve omurilik hastalıkları, geçirilmiş felç 
    -Sigara içimi ve ona bağlı gelişen kronik öksürük
    -Fazla alkol, çay ve kahve tüketimi
    -Kilo alma, kronik kabızlık, öksürük

    Hastaların kendi kendine yapabileceği basit testler var mıdır?

    Kadınlar bizim hastalarımıza yaptığımız Ped Testini kendi kendilerine yapabilirler. Hasta önce 500cc sıvıyı içip, 20 dakikada sonra vajene  daha önce tarttığı bir pet koymalı,  
     Sonra;

    -3 dakika hızlı yürüyüş
    -10 kez oturup kalkma
    -1 dakika merdiven çıkma
    -5 kez eğilip yerden bir şey alma
    -12 kez öksürme
    -1 dakika koşma gibi egzersizleri yaptıktan sonra ped tartılıp 10 gr ve üzerinde ağırlık artışı varsa doktora başvurmalıdır.

    Nasıl anlarız ?

    -Ufak ev işlerini yapabilmeyi etkiliyor mu ?
    -Yürüme ,yüzme, egzersiz gibi fiziksel aktiviteleri yapmayı etkiliyor mu ?
    -Eğlence amaçlı  sinema, konser,düğün vb aktiviteler katılmayı ne oranda etkiliyor mu ?
    -Otomobil yada otobüs ile 30 dakikadan daha fazla seyahat etmeyi etkiliyor mu ?
    -Ev dışı sosyal etkinliklere katılmayı etkiliyor mu ?
    -Ruhsal sağlığınızı etkiliyor mu (sinirlilik ,depresyon,kaygı vb),
    -Hüsran duygusu yaratıyor mu?

    Korunmak için neler yapmalıdır?

    -3-4 saatte bir tuvalete gidilmeli. İdrar ve dışkılama geciktirilmemeli ve yaparken zorlanmamalıdır
    -İdrar ve dışkı sorunlarına yol açan hastalıklar ertelemeden tedavi ettirilmeli
    -Pelvik taban kas egzersizleri yaşam boyu uygulanmalıdır
    -Gebelik sırasında idrar ve dışkı problemleri olmuşsa bu gebelik dikkatle izleyip doğum sonrası yakın takibe almalıdır, zorlayıcı doğumlardan kaçınılmalıdır.
    -Menopoz kontrolleri aksatılmamalı , gerekirse östrogen almalıdır
    -Özellikle yaşlanmaya bağlı hareketsizlik, kronik öksürük, kronik kabızlık,zihinsel sorunlar  ve kalça kırıklı hareketsiz hastalar yakından izlenmelidir

    Doğru beslenme önerileriniz var mı?

    Beslenme ve yaşam tarzı düzenlemesi stress inkontinanslı hastalara oldukça destek olur. Bu durumda risk altındaki kadınlar;

    -Aşırı kilodan kaçınmalı, fazla kilolu kadınlar mümkün olduğunca normal kilolarına yakın olmalı
    -Günde 6-8 bardak su içilmeli, sıvı kısıtlamasından kaçınılmalı
    -Kola, kahve, demli çay, özellikle asitli meyve suları(en dikkat edilmesi gereken portakal, greyfurt suyu)ve baharatlı yiyecekler idrar yolları için irritandır. Bu yiyecekleri yerken aşırıya kaçmamalı
    -Kabızlıktan kaçınılmalı bunun için posalı, yeşil yapraklı,lifli besinler tüketilmeli(sabahları aç karnına birkaç tane kuru kayısı ,kuru incir,kuru  erik üzerine bir bardak su içilmeli)
    -İdrara çıkmayı arttıran ilaçlardan ve gıdalardan özellikle akşamları geç saatte kaçınılmalı.

    Tedavisi ;

    Öncelikle idrar kaçırmanın türü ve sebebi belirlenmelidir. Bundan sonra hastaya yaşam davranış önerilerinden pelvik kas egzersizlerine ya da medikal tedaviden cerrahi tedaviye kadar durumuna göre bir takım tedavi önerilerinde bulunuyoruz.

    Tedavide yeni gelişmeler ;

    Bir grup idrar kaçırma şikayetleri pelvik kas egzersizlerinden oldukça yarar görmektedir ve yeni fizik tedavi yöntemlerinden oldukça iyi sonuçlar almaktayız. Ayrıca idrar kaçırma cerrahisinde eskiden uygulanan cerrahi yöntemlerin hem başarı oranları düşük hem de hastaların hastanede kalış süreleri ve komplikasyon oranları yüksekti. Son 4-5 yılda uygulanan yeni modern  yöntemler ve cihazlarla cerrahi gerektiren hastalar 15 dakikalık kısa bir operasyonla kendilerini yaşamdan uzaklaştıran bu sorundan kurtuluyor ve aynı gün içinde evine gidip bir gün sonrada normal hayatına dönebiliyor. Ayrıca bu yöntemlerle yapılan onarımlarda bu şikayetlere sebep verebilen anatomik kusurlar daha iyi tedavi edilip hastalığın tekrarlama oranları oldukça düşüyor. Eski tekniklerle yapılan cerrahi operasyonlar sonrası hastalar tekrar operasyon geçirmek zorunda kalıyorlardı.

    Öncelikle bir grup hastalar bu sıkıntıları çekmelerine rağmen utanıp sıkıldıklarından hekime başvuramamakta, bir grup hastalar toplumda yaygın görüldüğünden bu durumu bir kadınlık kaderi olarak kabullenmektedir. Bir diğer problemde eski yöntemlerle opere edilmiş hastalarda işittikleri ameliyatların işe yaramadığı genel kaygısıdır. Bir diğer sıkıntılı durumda pelvik egzersizleri ve fizik tedavi gerektiren hastaların ya bu tedavilere uyum göstermemesi ya da bu tedavileri yapabilecek hekimlere ve kurumlara henüz sınırlı olduğu için ulaşamaması.

  • Vitiligo hakkında merak edilenler

    Kazanılmış olarak derinin rengini veren melanositlerin kaybı ile depigmente (pigmentsiz) alanlara neden olan, bazen üveit ve diğer otoimmün olaylarla birlikte görülebilen bir hastalıktır.

    Prevlalans. Beyazlarda %1-2, siyahlarda daha fazladır.

    Yaş. Sıklıkla çocukluk veya genç erişkin yaşta başlar.

    Cinsiyet ayrımı yoktur.

    Irk. Koyu tenli kişilerde daha önemli bir problemdir.

    Meslek. Kimyasalların uyardığı depigmentasyon kapıcı, hademelerde parafenolik asit bileşenleri ile temas ile veya hidrokinonlarla oluşmakta ve vitiligoyla karışabilmektedir. Ancak bunlar farklı hastalık olarak değerlendirilmektedir.

    Genetik. Sıklıkla aileseldir, ancak tam geçiş yolu net değildir. Dördün üzerinde genin sorumlu olduğu düşünülmektedir. 777 hastanın değerlendirilmesi ile yapılan bir meta-analizde, vitiligolularda kontrol grubuna göre belirgin olarak daha fazla HLA-A2 ile bir ilişki bulunmuştur.

    Etyoloji ve Patogenez:

    Vitiligoya sebep olan başlangıç noktası bilinmemektedir. Üç major teori mevcuttur. Muhtemelen her bir mekanizma da seçilmiş hastalarda rol oynamaktadır. Herbir hipotezin ikna edici bilimsel kanıtları mevcuttur.

    Otoimmünite Hipotezi. Bir otoimmün reaksiyon, melanositlerin bazal tabakadaki normal gidişinin sürmesine engel olur.

    Nöral Hipotez. Vitiligo lezyonları sıklıkla belli bir dizilim şekline sahiptir. Bu durum da melanositlerin yıkılmasında nörokimyasal mediatörlerin sorumlu olduğunu göstermektedir.

    Kendi Kendini Yıkım Hipotezi. Melanin sentesinin bir toksik aracısı, melanositleri yıkmaktadır.

    Başlangıçta melanositler daha az melanin üretirler. Muhtemelen bu erken fazda, kötüye gidiş geri dönüşlüdür. Bu durumu, lezyonların tedavisi zamanında (erken dönemde) uygulandığında daha iyi tedaviye cevap görülmesi açıklamaktadır. Daha sonra melanositler yıkılır.

    Bazen daha derindeki kıl folikül melanositleri de yıkılır, ancak sıklıkla bunlar göreceli olarak etkilenmeden kalırlar ve deride pigment üretici hücrelerin yeni popülasyonu için potansiyel bir kaynak oluştururlar.

    Oldukça geniş bir hastalık grubu vitiligo ile ilişkilidir. Bunların bazıları hastalığın etyolojisinde bir ipucu vermektedir. Tiroid bozuklukları oldukça sık bir ilişkili faktördür, hastaların yaklaşık %30’nda bulunmaktadır. Hem hipertiroidizm ( Graves hastalığı da dahil), hem de hipotiroidizm (Hashimato hastalığı da) görülebilir. Diğer olası endokrinolojik hastalıklar, Addison hastalığı, insülin bağımlı ve erişkin başlangıçlı Diabetes mellitustur. Oldukça geniş diğer otoimmün hastalıklar da vitiligo ile ilişkilidir. Bunları Pernisiyöz anemi, lupus eritematozus, sistemik sklerozis, myastenia graves, Crohn hastalığı, primer bilier siroz, Sjögren sendromu ve alopesi areata içermektedir.

    Vitiligo için çok sayıda tetikleyici faktör bulunmasına karşın, bunların sıklıkla klinikte uygulanabilirliği mümkün değildir. Vitiligo Köbner fenomeni oldukça dramatik olabilmektedir. Hastalar aktif fazda iken, yeni lezyon gelişimi sırasındaki küçük deri travmaları vitiligoya yol açabilmektedir. Belirgin güneş yanığı da ilginç bir tetikleyicidir. Burada bahsedilen spekülasyon; melanositlerin hasar görmesi, hatta belkide daha fazla pigment üretmek için kendini aşırı zorlaması, ürünlerini salması sonrası otoimmün cevabı tetiklemesidir.

    Klinik bulgular:

    Vitiligo her yaşta ortaya çıkabilmektedir ancak sıklıkla 10-30 yaş arasında görülür. %50’nin üzerinde hastada vitiligonun 20’li yaşlarda ortaya çıktığı rapor edilmiştir. Başlangıçta küçük solukluklar yada beyaz patchler ortaya çıkar ki bunları deride yada koyu tende görmek kolaydır. Özellikle soluk kişilerde Wood ışığı oldukça yardımcıdır. Öncelikle az sayıda çapları bir ile birkaç cm arasında değişen yamalar gözlenir. Yamaların sayısı artarak birleşir, ilginç kesişen lezyonlar oluşur. Hastalar sıklıkla kaşıntıdan şikayetçi olurlar ancak yangı klinik olarak asla gözle görülemez. Bazen güneş yanığına bağlı ise lezyonlar kızarık ve ağrılı olmaktadır.

    Tutmaya meyilli olduğu bölgeler daha pigmente olan deri bölgeleridir, örneğin el-ayak üstü, genital bölge, baş, boyun, koltuk altı ve meme başı bölgeleridir. Saçlar pigmentsiz olabilir (akkiz poliozis) yada saçlı deri tutulsa bile doğal renklerinde kalabilirler.

    Vitiligo klinik özelliklerine göre sınıflandırılmaktadır

    Lokalize vitiligo

    Fokal: bir veya daha fazla yama, segmental değil

    Segmental: bir veya daha fazla patch, dermatomla bir pattern mevcut

    Generalize vitiligo

    Akrofasiyal: yüz ve elleri tutan multipl lezyon

    Genel: irregüler ancak yaygın dağılımlı patchler

    Üniversal vitiligo

    Hemen hemen tüm vucut depigmentedir. Sıklıkla patchler halinde normal deri gözlenir

    Mikst vitiligo

    İki veya daha fazla paternin kombinasyonudur

    Laboratuar bulguları:

    Klinik bulgular eğer ilişkili bir hastalığı destekliyorsa, uygun testler yapılmalıdır. Yeni araştırmalar HLA-A2 ile ilişkisi üzerinde durmaktadır. Tiroid fonksiyon testlerine bakılmalıdır.

    Gidiş ve Prognoz:

    Vitiligo çok zor bir hastalıktır. Yapılan bir araştırmada vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre depresyon oranı anlamlı olarak daha fazla ve yaşam kalitesi belirgin olarak düşük bulunmuştur. Hastalar bununla yaşamayı bildikleri için genellikle emosyonel problemler göreceli olarak sık değildir. Bazı toplumlarda, vitiligo lepra ile karışır ve hastalar belirgin olarak dışlanırlar. Yaygın vitiligoda korunmamış bölgelerde ciddi aktinik hasar riski mevcuttur. Okuler problemleri olan hastalarda yaşam kalitesinde düşüklük gözlenebilir.

    Eğer hastalık yıllardır mevcutsa yada uzuvlarda baskınsa, spontan rezolüsyon veya tedaviye cevap pek görülmez. Atopik dermatitli hastalarda vitiligo daha ciddi ve daha kalıcıdır. Birçok değişik düzenlemelerle yeniden pigmentasyon sıklıkla kıl foliküllerinden olmaktadır.

    Tedavi:

    Vitiligo için önerilen uzun bir tedavi listesi iyi bir yaklaşımın bulunmadığını desteklemektedir. Tedavide köşe taşı, hastayla uzun bir konuşma yapmaktır, kullanılmakta olan tüm tedavilerin avantaj ve dezavantajları açıklanmalıdır.

    Sistemik

    PUVA (Psoralen ile Ultraviyole A ışığı). Sistemik tedavinin ana ajanı psoralendir ve doğal ışık yada UVA kaynağı ile kombine edilir.

    Oral PUVA tedavisi

    Işık maruziyetinden 90 dakika önce 0.3 mg/kg dozunda 8-metoksipsoralen (eğer tolere edilemiyorsa maruziyetten 2 saat önce 0.6 mg/kg trimetilpsoralen ) kullanılır.

    PUVA-Sol tedavisi (Psoralen- güneş tedavisi)

    Işığa maruziyetten 2 saat önve 0.6 mg/kg dozunda (bazen daha düşük dozlarda) trimetilpsoralen kullanılır.

    Hastalar 5 dakika süre ile tedaviye başlarlar (saat 10.00 ile 15.00 arasında). Süre 30 dakikaya kadar 5 dakikalık parçalar halinde uygulanmak üzere arttırılır. Haftada üç kez bu tedaviyi uygulayan hastaya ek tedavi verilmez.

    PUVA banyosu tedavisi

    0.5 mg/litre konsantrasyonunda suya 8-metoksipsoralen eklenir. Hasta içinde 20 dakika bekletilir. Başlangıç dozu 0.1-0.2 J/santimetrekare

    Hangi PUVA tedavi seçeneği olursa olsun, yüz ve boyun lezyonlarının tedaviye cevabı %60’ın üzerindedir. El ve ayaklardaki lezyonlarda ise bu oran daha düşüktür. Hastalar antiekran kullanımı konusunda dikkatli olmalıdırlar. PUVA tedavisi sıklıkla çocuklarda kullanılmamaktadır.

    PAUVA, KUVA.

    Beta- Karoten. Stratum korneumda vitaminin birikimi ile sarı-turuncu bir deri rengine neden olur. Günde 3-6 kez 25-30 mg’lık dozda verilir. Hasta dozajını derisindeki renk değişimi durumuna göre ayarlayabilir. Karotenler sıklıkla zararsızdırlar ancak tedavi öncesi ve tedaviden birkaç ay sonra karaciğer fonksiyonları kontrol edilmelidir. Pekçok vitiligo hastası beyaz bölgelerin yerini sarı rengin almasından memnun değildir. Koyu tenli kişilerde bu tedavinin yeri yoktur.

    Topikal

    Kortikosteroidler. Sınırlı sayıdaki erken lezyonlardaki repigmentasyon oranı %10-80 olarak rapor edilmiştir. Hastalara düşük yada orta potentli kortikosteroidler günde bir-iki kez uygulanabilir. Bu tedavi özellikle çocuklarda en uygun yoldur. Eğer steroide bağlı akne gelişirse, daha kalıcı yan etkiler açısından tedavi sonlandırılmalıdır.

    Psoralenler. Topikal psoralen kullanımı ile UVA veya güneş maruziyetinde titrasyon çok zordur. Amerikada %1 Oxsorelen losyon ile çok fazla toksik reaksiyon bildirilmiştir. Başka bir deyişle bir hastada topikal tedavi başlanması düşünülürse, PUVA ünitesinde kullanılacak maksimum konsantrasyon %0.1 iken evde %0.001 şeklindedir.

    UV Radyasyon.Dar band UVB (311nm) bazı hastalarda kullanılabilir.

    Güneş koruyucu ajanlar. Bu ajanların tedavide kullanılmasıyla ilgili net olmayan durumlar vardır ve temelinde iki neden yatar. Birincisi, vitiligolu deri albinolardaki gibi deri kanseri açısından büyük riske sahip değildir ve bu durum hala geçerliliğini korumaktadır. İkincisi ise güneş koruyucu kullanımıyla normal deri fazla bronzlaşmayacak ve lezyonlu deri ile oluşacak kontrast önlenecektir.

    Kamuflaj. Pekçok sayıda kapatıcı ajan pekçok ülkede mevcuttur. Ek olarak çeşitli natural boyalar ve dihidroksiaseton kullanılmaktadır.

    Total Depigmentasyon. Dirençli ve tatmin etmeyen sonuçlarla karşılaşılan vakalarda, tüm vucutta yaygın vitiligosu olanlarda normal deri renginin açılması ve tüm vucudun beyazlatılarak vitiligolu bölgeyle uyumlu hale getirilmesi sağlanabilir.

    Cerrahi. Vitiligoda cerrahi müdahale en yeni en yaratıcı yaklaşımdır. Pigmente deri vitiligo yamasına greftlenir ve sıklıkla transfer olan melanositler bu alanı repigmente ederler. Cerrahi repigmentasyon için en uygun hastalar stabil vitiligolulardır. Mini-punch greft, saf melanosit kültürlerinin transferi, mikst epidermal kültür transferi gibi pekçok teknik mevcuttur.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • VAJİNİSMUS DERECESİ

    VAJİNİSMUS DERECESİ

    Vajinismus derecesi ile vajinismusun ağırlığı da eş anlamlıdır.Vajinismusun derecesi,şiddeti herkes için farklılıklar gösterebilir. Bu konuda ilk vajinismus sınıflandırması  ‘Lamont’  isimli bir bilimadamı tarafından 1978 yılında yapılmıştır.Lamont, vajinismus hastaların öykülerine ve jinekolojik muayene bulgularına göre 4 ayrı gruba ayırmıştır. Son yıllarda başka pacik isimli araştırmacı 5. Derece vajinismus ekleyerek  vajinismus 5 gruba ayrılmıştır.

    1. Düzeyde Vajinismus: En hafif formu olan Bu hastalar muayene sırasında verilen telkinler ile vajinal kaslarının kasılmalarını kontrol edebilmektedirler. Sınırlı penis girişi vardır. Geçmişte yaşanmış bir cinsel travma yoktur.

    2. Düzeyde Vajinismus: Orta derecede vajinismus formudur.kadın sınırlı cinsel birleşme yaşar fakat hissettiği ağrı nedeniyle cinsel ilişkiden kaçınma vardır. Hasta parmağı ile vajen girişine dokunabilir. Bu vajinismus hastaları, jinekolog  tarafından  muayene sırasında verilen telkinlere rağmen, muayene süresince pelvik taban kaslarını kasmaya devam ederler.

    3. Düzeyde Vajinismus:  Ortanın üstü düzeydeki vajinismus formu hasta cinsel birleşme sırasında şiddetli kasılma yaşar, cinsel birleşme hiç olmamıştır.. vajinal girişe dokunamaz. Hasta jinekolog  tarafından yapılan muayene sırasında kendisini kasarak   doktora engel olmaya çalışır.

    4. Düzeyde Vajinismus:  İleri düzeydeki (şiddetli) vajinismus formu. Bu vajinismus hastaları cinsel birleşme anı geldiğinde korku endişe ve pelvik kaslarla birlikte vücutta kasılma oluşur. İlişki sona erdiğinde de sakinleşmesi zaman alır.  doktor tarafından yapılan jinekolojik muayenede kalçasını kaldırır, , bacaklarını kapatır ve bu şekilde muayeneye engel olur.

    5. Düzeyde Vajinismus:  En şiddetli, en ağır düzeydeki vajinismus formudur.Hasta cinsel  yakınlaşma olduğunda korku endişenin eşlik ettiği panik atak tablosu gelişir. Sakinleşmesi zaman alır.  hekim tarafından yapılan jinekolojik muayene sırasında yaşanan yoğun korkuya bağlı olarak bu hastalarda muayene sırasında titreme, hızlı soluk alıp verme , çarpıntı, ağlama krizleri, bayılma nöbeti,bulantı, kusma, masadan kaçma,  gibi tepkimeler ortaya çıkar. Jinekolojik muayeneye izin vermez.

    Vajinismus derecesini veya şiddetini belirlemek tedaviyi planlamak açısından önemlidir.

     

  • Sedef hastalığı (psoriazis) ve tedavisi

    Sedef hastalığı (psoriazis) ve tedavisi

    Sedef hastalığı nedir ?

    Sedef hastalığı kalıcı yani tekrarlayan bir deri hastalığıdır. Amerika’da 7.5 milyon kişide sedef olduğu bilinmekte bu rakamın da Türkiye’de nüfusun yüzde 1’ne yakın olduğu tahmin edilmektedir.

    Sedef hastalığı neden oluşur ?

    Sedefin nedeni tam olarak bilinmemekle beraber yeni yapılan bilimsel araştırmalarla sonuca giderek daha fazla yaklaşmakta ve biyolojik tedaviler adını verdiğimiz önceki sedef ilaçlarına göre tamamen değişik mekanizmalarla etkisini gösteren ilaçlarla özellikle ağır sedefleri ve sedef romatizmasını daha etkili ve yan etkisiz olarak tedavi edebilmekteyiz.

    Sedef bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Bağışıklık sistemimizde görevli T lenfositlerin sedef hastalığının oluşmasında önemli rolü vardır. Özellikle başka hastalıklar nedeniyle yapılan kemik iliği nakillerinden sonra sedefin tamamen düzelmesi bunu doğrulamaktadır.

    Deride bir hasar oluştuğunda veya bir mikrop yerleştiğinde deri hücrelerinin bunu tamir etmek için daha fazla çoğalması gerekir. Amaç daha kısa sürede yarayı onarmak için hücreleri çoğalmaya teşvik etmektir. Fakat sedef hastalarında bağışıklık sisteminin T lenfositi adı verilen bu hücrelerin ayarı bozulmuştur ve normalde de herşey yolundayken deri hücrelerini arttırıcı maddeler salgılamaya başlarlar.

    Bunun sonucunda belirli bölgelerde hızla çoğalan deri hücrelerinin de fonksiyonları bozulur ve tam olarak olgunlaşmadan artış gösterirler. Aralarındaki bağlantıyı tam sağlayamaz ve kuruyup dökülen tabakalar oluştururlar.

    Sedefin karaciğerden kaynaklanan bir hastalık olduğu inanışı doğru değildir. Yenilen yiyeceklerle de bir alakası yoktur.

    Sedefin genetiği ve kalıtımı (Çocuklarımda da sedef ortaya çıkar mı?)

    Sedef hastalarının 1/3’ünün ailelerinde sedef hastalığı mevcuttur. Tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre çok daha sık sedef görülmektedir (Tek yumurta ikizleri : %71, çift yumurta ikizleri :%28)

    Sedefle ilgili olduğu bilinen gen PSORS1 olup MHC adını verdiğimiz bağışıklık sisteminin çalışmasını düzenleyen gen bölgesinde yer almaktadır. Aynı zamanda başka PSORS genleri de tanımlanmıştır.

    Bu genleri tanımlamanın tek yolu sedef hastalarından alınan kanın analiz edilmesidir. Ne kadar çok sedef hastası bu konu açısından araştırılırsa hastalığın kesin nedenine o kadar hızlı ulaşılabilir. Hatta Ulusal Amerikan Sedef Derneği bu nedenle bir biobank oluşturmuştur.

    Sedef kalıtsal bir hastalık değildir. Sedefli ailelerin çocuklarında sedefe yakalanma oranı normal ailenin çocuklarına göre %1-2 oranında artmış olmasına rağmen bu sedefe kesin yakalanacakları anlamına gelmemektedir.

    Sedefi arttıran nedenler

    Sedef bağışıklık sistemi ile ilgili bir hastalık olduğu için özellikle bazı enfeksiyonlar ve ilaçlar sedefi arttırabilmektedir. Aynı zamanda psikolojik stress ve iklim değişiklikleri de sedefi etkilemektedir.

    Psikolojik Stress

    Yapılan çalışmalar özellikle ciddi hayat değişimlerinde sedefin değişiklik gösterdiği saptanmıştır. Yeni yapılan bazı araştırmalarda stress ile beraber vücutta bağışıklık sistemini tetikleme özelliği olan bazı maddelerin kanda arttığı belirlenmiştir.

    Bakteri ve virüs enfeksiyonları

    Özellikle çocuklarda streptokok adında boğazda yerleşen bakteri enfeksiyonlarında sedefin alevlendiği bilinmektedir. Bu nedenle sürekli bademcik iltihabı geçiren hastaların tam bir tedavi görmeleri gerekmektedir. Sıklıkla dermatologlar kişide bir şikayet olmasa bile boğazdan pamuklu bir çubuk yardımıyla kültür alıp antibiyogram testi isterler. Bunlar haricinde vücutta sürekli bir enfeksiyon kaynağının bulunduğu hastalıkların (örneğin çürük diş) tedavisi şarttır.

    İklim

    Sedef güneşli iklimlerde azalır ve özellikle kışın artış gösterir. Yine düşük rakımlı bölgelerde sedef hastalığı daha az görülmektedir. Kuru iklimlerde nem az olduğu için hastalar kabuklanan bölgelerinde daha fazla kaşıntı hisseder. Bu nedenle sedef hastaları nemli iklimi olan bölgelerde daha rahat edebilir. Yine kışın kalorifer ve sobaların etkisiyle hava kurur ve kabuklanmalarda kaşıntı artar. Sedef hastaları kışın bol nemlendirici kullanmalıdır.

    İlaçlar

    Sedefi Arttıran İlaçlar :

    l Antimalaryal ilaçlar (Sıtma ve romatizma tedavisi) : chloroquine – Klorokin

    l Lityum (Psikiyatrik hastalıkların tedavisi)

    l Propanolol (Tansiyon ve kalp – damar hastalıklarının tedavisi)

    l Anti – enflamatuar (NSAID) ilaçlar : Sedefi arttırdıkları düşünülse de ağrı kesicilerin sedef üzerine etkilerinin çok az olduğu görülmüştür bu nedenle sedef hastalarında kısıtlanmamaktadırlar.

    Sigara ve alkolün sedefi arttırdığını gösteren bilimsel araştırmalar bulunmaktadır.

    Köbner fenomeni :

    Sedefsiz cildin yaralanması bu bölgede yeni sedef lezyonlarının oluşmasına neden olabilir. Bu duruma Köbner fenomeni adı verilir. Güneş yanığı ve kesikler bu duruma yol açabilir. Güneş sedef için çok iyi olsa da uzun süre yakıcak derecede güneşlenmekten kaçınılmalıdır. Sedef hastaları kesinlikle kalıcı dövme yaptırmamalıdır çünkü dövme yapılan yerlerde de sedef ortaya çıkabilir. Sedef yaralarında yoğun kaşıntı çevre deride de Köbner fenomeni etkisiyle yeni sedef yaralarının oluşmasına yol açabilir bu nedenle tedavi edilmelidir. Ayrıca çoğu sedef hastası kabuklarla oynayıp koparır. Bu durum da yine aynı probleme neden olabilir.

    Sedefin Tedavisi

    Sedefin yaraları tedavi edilebilmektedir. Ama yaraların tekrarlanmasını şu anda tedavi edecek bir yöntem dünyada mevcut değildir. Sedef tedavisinde kullanılan yöntemlerini birkaç kategoride toplayabiliriz :

    · Merhem tedavileri :

    Merhemler de içlerinde bulunan maddelere göre birkaç gruba ayrılır. Merhemleri özellikle vücudun tümünü kaplamayan sınırlı sedefte kullanıyoruz.

    · Kortizon içeren merhemler :

    Özellikle kortizon ibaresini içerdikleri için hastalarımız arasında çok korkularak kullanılan ama yan etkileri abartılan ilaçlardır. Kortizon içeren ilaçların tedavisi kısa süre içersinde başlar. Kızarıklığı geçirmekte oldukça etkilidirler ve yoğun kabuklu olmayan sedef yaralarını kısa süre içersinde toparlarlar. Fakat dermatolog gözetiminde kullanılmaları gerekmektedir. Çünkü sedef kortizona direnç sağlar ve uzun süre kullanıldığında ilk başta gösterdiği iyileştirici etkiyi göstermez. Bu nedenle ilaçlarınızın dermatoloğunuz tarafından aralıklarla değiştirilmesi gerekir. Kortizonlar eşit etkide değildir. Bazı kortizonlu merhemler diğerlerine göre daha kısa sürede güçlü tedavi edici etki gösterir ama uzun süre kontrolsüz kullanıldıklarında daha sık cilt incelmesi, ciltte damarlanma gibi yan etkilere yol açarlar.

    Kortizonlu ilaçlar dermatoloğunuz tarafından düzenli olarak kontrol edildiğinde tedaviler arasında en kısa sürede etki gösteren ve sedefi kontrol altına alan ilaçlardır. Doktor denetiminde kullanıldıklarında yan etkiye yol açmazlar

    Güçlü kortizon içeren merhemler uzun süre doktor denetiminde olmadan ve yaygın sedefte kullanıldıklarında ciltten emilir ve kilo alma, kemik erimesi gibi kortizon tedavisine bağlı yan etkilere yol açabilirler.

    · Nemlendiriciler :

    Sedef tedavisinin en önemli unsurlarındandır. Sedefteki kabuklanma kaşıntı yapar ve tabaka oluşturarak diğer kremlerin sedef yaralarına ulaşmasını engeller. Nemlendiriciler kabuklanmayı azaltır ve sedefteki kaşıntı hissini engeller. Nemlendiricilerin hiçbir yan etkisi yoktur. Rahatlıkla uzun süreli kullanılabilirler. Nemlendiricilerin en basit ve ucuz olanı kuşkusuz vazelindir.

    · Kalsipotriyol :

    Kabuklanmayla seyretmeyen sedef yaralarında daha etkilidir. Özellikle sedefin iyileştiği dönemlerde iyilik halini devam ettirmek için kullanabiliyoruz. Vücuda sürülecek miktarı sınırlıdır bu nedenle yaygın sedef yaralarında kullanılmaz. Kasık ve koltukaltı, cinsel bölge gibi hassas ciltli bölümlerde kullanılmaz.

    · Katran türevleri :

    Katran türevi ilaçlar cilt hücrelerinin artmasını baskılayarak sedefi düzeltirler. Kömürden ve bitkilerden elde edilen türleri vardır. Kömürden elde edilenlerin uzun süre doktor kontrolü dışında kullanılmasının bazı kanser türlerini arttıracağını belirten bilimsel yayınlar mevcuttur. Bu yan etkiye bitkisel kökenli katranlarda (Ardıç katranı gibi) rastlanmasa da yine doktor kontrolünde kullanılmaları çok önemlidir. Kullanılırken özellikle kokuları ve cildi boyamaları sorun çıkartır. Yeni ilaçlarda bu özellikleri azaltılmaya çalışılmıştır. Koltuk altı kasık genital bölge gibi cildin ince olduğu yerlerde tahrişe neden olduklarından kullanılmazlar.

    Katranlar bitkilerle sedefi tedavi ettiklerini iddia edenlerin başlıca kullandığı ilaçlardandır. Çoğu hasta yukardaki konularla uyarılmadığından tedavinin hatalı şekilde yaptığı kuru kızarık soyulan cildi normal zanneder ve kalıcı sonuç alacağını düşünerek bu yan etkilere katlanır.

    · Antralin :

    Farklı bir şekilde etki eden bu ilacın özelliği ciltte belirli bir süre bırakılarak tedavinin düzenlenmesidir. Ciltte boyama yapabilir veya hasta yanlışlıkla ilacı uzun süre cildinde tutarsa kızarma, yanma gibi yanık benzeri yan etkiler oluşur. Fakat özellikle tedaviye direnç gösteren sedef yaralarında etkilidir. Tedavinin zamanlaması çok önemli olduğundan mutlaka dermatolog kontrolünde kullanılmalıdır. Cildin ince olduğu koltuk altı, kasık ve genital bölge gibi yerlerde kullanılmaz.

    · Pimekrolimus ve Takrolimus :

    Yeni ortaya çıkan bu ilaçlar kortizon içermediklerinden uzun süreli olarak sedef tedavisinde kullanılabilmektedir. Özellikle yüz, göz kapakları gibi cildin ince olduğu bölgelerde rahatlıkla uzun süre kullanılabilirler. Bebeklerde uzun süreli yaygın olarak kullanılmasıyla birkaç hastada kan kanseri geliştiğinden mutlaka doktorunuzun kontrolünde kullanmalısınız.

    · Işık Tedavileri ( Fototerapi : PUVA, Dar Bant UVB, Mikrofototerapi, Hedeflenmiş Fototerapi ve Lazer ) :

    Işık tedavisi yani fototerapi güneşin sedef üzerindeki iyileştirici etkisini kopyalayıp özel cihazlarla uygulamak esasına dayanır. Morötesi ışık sedefin üzerine etkili olan ve güneşte bulunan ışık türüdür. UVA ilk bulunan ışık türüdür, UVB ve Dar Bant UVB sonradan bulunmuştur ve UVA tedavisine göre yan etkileri daha azdır. Işık tedavisinde her hastamızın korktuğu yan etki cilt kanseri gelişimidir. Oysaki Hacettepe Tıp Fakültesinde yakın zamanda yapılan bir araştırma sonucunda bu merkezde tedavi gören sedef hastalarında cilt kanserine tedavi süresince rastlanmamış sadece zararsız güneş lekeleri gelişmiştir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle fiberoptik sistemlerle morötesi ışığın sadece sedef yaralarının üzerine verilmesi mümkün olmuştur (Mikrofototerapi, Hedeflenmiş Fototerapi ) Bu şekilde tüm cilt ışık almadan sadece problemli bölge tedavi edilebilmektedir. Lazerler ise diğer tedavilere göre biraz daha etkili olmaktadır fakat uygulama giderleri çok fazladır.

    Işık tedavileri kabin, el – ayak üniteleri, saç tedavi ünitesi ve hedeflenmiş (mikrofototerapi ) fototerapi şeklinde uygulanabilir.

    · PUVA :

    Fototerapilerin ilk kullanıma gireni olan PUVA tedavisi sıklıkla kabin şeklinde uygulanan bir tedavidir. Solaryuma benzeyen bir kabinin içersine hasta alınır ve kabin kapatılarak içerdeki floresan lambalarla hastaya belirli bir süre morötesi A ışığı verilir. PUVA tedavisinde morötesi A ışığının sedef yaraları tarafından daha iyi bir şekilde emilmesi için hastaya hap şeklinde bir ilaç verilir veya yaralara özel bir ilaç uygulanır. Hap şeklinde uygulanan ilaç sonrası tedaviden çıktıktan sonra hasta güneş gözlüğü ve şapka kullanarak bunlar haricinde güneş koruyucu sürerek dışarı çıkmalıdır. İlaçların etkisi belirli bir süre sonra bitecektir.

    Tedavi haftada 2 veya 3 kez uygulanır. Genelde 20 seans ile tedaviye başlanır ve hastanın tedaviye yanıtına göre fototerapiye devam edilir. Yan etkileri diğer ışık tedavilerine göre daha fazla olsa da başarılı olan vakalarda sedefin ortaya çıkmasını uzun süre baskılar.

    · UVB – Dar Bant UVB Tedavisi :

    Bu tedavi de PUVA’ya benzer şekilde uygulanır fakat floresanlar farklı olduğundan ürettikleri ışık da farklı olur. Bu tür tedavide önceden hap almak veya cilde bir ilacın sürülmesine gerek yoktur.

    · Hedeflenmiş fototerapi, Mikrofototerapi :

    Türkiye’de yeni uygulanan bu fototerapi yönteminde operatör cihazın özel başlığıyla direkt problemli cilt bölgelerine ışığı verebilmektedir. Daha kısa sürede yoğun ışık verilebilmektedir bu şekilde ve özellikle sınırlı bölgedeki sedefte haftada 2-3 kez uygulama ile ilaç sürmeden iyileşme mümkün olmaktadır. Sedefin tedavi sonrası sessiz kalma süresi 2-3 aydan başlamaktadır. Bu tedavinin avantajı hastada yaygın sedef bulunmasa dahi fototerapinin uygulanabilmesidir. Kalp hastaları ve kabine giremeyen hastalarda da bu tedavi rahatlıkla uygulanabilmektedir. Bu tedavi uzun süre krem tedavisi uygulamış kortizon direnci gelişmiş ve bu tedaviden sıkılmış hastalara bir alternatif sunmakta ve uzun süre remisyon(hastalığın tekrarlamamasına) neden olmaktadır.

    · Lazer tedavileri :

    Bu tür tedavilerde morötesi ışığın yoğunlaştırıldığı excimer lazerler veya sedefi besleyen damarları yakan lazerler kullanılmaktadır. Diğer tedavilere göre biraz daha uzun süre sedefsiz zaman sunsalar da tedavi maliyetleri oldukça yüksektir.

    · Hap ve iğne şeklinde tedaviler ( Sistemik tedaviler )

    Kuşkusuz bizden her hastamızın isteği sedef için hap veya iğne şeklinde bir ilaç önermemizdir. Çünkü krem tedavilerini uygulamak zordur özellikle çok yaygın sedef hastalığında zaten mümkün değildir. Fakat sedef için şu ana kadar yan etkileri hafif olan bir hap veya iğne piyasaya sürülmemiştir. Biz aşağıda bu hastalık için en sık kullanılan tedavileri listeleyeceğiz. Unutmayın ki sedef hastalığının tedavisi her hastamızda değişkendir. Tedaviyi seçerkenki arzumuz en az yan etkiyle hastamıza en fazla faydayı sağlamaktır.

    · Metotrexat :

    Bu ilaç kanser tedavisinde de kullanılan bir ilaç olup çoğu hastamız bu nedenle ilk planda ilacı kullanırken çekinmektedir. Fakat yeni deri altından uygulanabilen iğne şeklinde formlarının da çıkmasıyla ilaç genelde hastalarımız tarafından çok rahat bir şekilde kullanılmaktadır. Kullanım şekli genelde haftada bir veya 2 kezdir ve dozu hastanın kilosuna ve sedefin yaygınlığına göre hesaplanır. İlacın hap şeklinde kullanılmasıyla sıklıkla mide ve sindirim sistemi yan etkileri oluşabilir. Yeni deri altı uygulanan iğne şekliyle haftada bir kullanım ile bu yan etki de ortadan kalkmıştır. Metotrexat sedef hastalığında yanlış çalışan bağışıklık sistemi hücrelerini azaltarak etkisini gösterir. Aylarca dermatolog kontrolünde rahatlıkla kullanılabilir. Dikkat edilmesi gereken dermatoloğunuz tarafından önerilen tahlilleri düzenli yaptırmanızdır. Bunun dışında sağlık personelleri ve yakınlarında tüberküloz(verem hastalığı) bulunanlar dikkatle takip edilmelidir. Metotrexat kullanan hastalar çevrelerinde gribe yakalananlar bulunduğunda kendilerini korumalı, halsizlik öksürük gibi şikayetler ortaya çıktığında ateşin yükselmesini beklemeden doktorlarına danışmalıdırlar. Metotrexat basit bir enfeksiyonun bulgularını gizleyerek hastalığın artmasına neden olabilir. Uzun dönemde kullanımlarda karaciğer üzerine yan etkiler oluşturabileceğinden doktorunuz bazı durumlarda karaciğer biyopsisi isteyebilmektedir. Metotrexatı kullanırken başka ilaçlar kullanacağınız zaman doktorunuza danışmalısınız. İlacın etkisi genellikle 1 ay içersinde ortaya çıkar ve yeni uygulanan dozlarla beraber devam eder.

    · Acitretin ( Neotigason ) :

    Acitretin türü ilaçlar A vitaminin değiştirilmesiyle elde edilmektedir. Hap şeklinde kullanılan ilaçlardır. Dozu ve kullanım süresi kilonuza ve sedefinizin ağırlığına göre hesaplanır. Bu ilaçlar cildi soyarak ve cildin yenilenme süresini ayarlayarak sedefi düzeltirler. Bu nedenle neredeyse bu ilacı kullanan her hastada gördüğümüz yan etkisi dudakta kuruma ve çatlama yapmasıdır. Bununla beraber eller ve ayakların cildinde soyulma incelme ve tüm vücutta hafif kuruluk yapabilmektedir. Tırnak değişiklikleri ve saç dökülmesi sık görülen yan etkilerdendir. Yüz cildi de kuruduğu ve hassas bir hale geldiği için mutlaka özellikle yazın yüksek koruma faktörlü güneş koruyucu kullanılmalıdır. İlacın kullanımı sırasında oluşan göz kuruluğu lens kullanan hastalarda problem oluşturacağı için lens kullanımı önerilmez. Acitretin kan yağlarınızı yükseltebilir ve karaciğer fonksiyonlarında yükselmeye neden olabilir. Bu nedenle aralıklarla doktorunuz sizden bazı tahliller isteyecektir. Acitretin uzun vadede güvenle kullanılabilen bir ilaçtır. Acitretin’in en önemli yan etkisi rahimdeki bebek üzerinedir. Acitretin kullanan bayanlarda hamilelik oluşursa çok yüksek oranda sakat bebek doğurma riskleri vardır. Bu nedenle ilaç kullanılırken ve bıraktıktan 2 sene sonrasına kadar bayanların çocuk sahibi olması önerilmez. Aynı zamanda emziremezler. İlacın bu yan etkisi nedeniyle verecekleri kan hamile bir bayana gidebileceği için bay bayan acitretin kullanan tüm hastaların kan vermeleri sakıncalıdır. İlaç başlandıktan sonra tam etkisini 1-2 ay içersinde göstermeye başlar.

    · Siklosporin :

    Kapsül şeklinde alınan bu tedavi sedefin oluşmasında etkili bağışıklık sistemi hücrelerini baskılayarak sedefi düzeltir. Siklosporin organ nakledilen hastalarda organın vücut tarafından reddini engelleyen bir ilaçtır. İlacın uzun vadede böbrekler ve kanda bulunan bazı elementler üzerine yan etkileri olabileceği için ilacı kullanırken düzenli tahliller yapılmalıdır. Siklosporin yaklaşık 1-2 ay içersinde sedef üzerine iyileştirici etkisini gösterir.

    · Biyolojik tedaviler :

    Sedef tedavisinde son olarak piyasaya verilen ilaçlardır. Sedefin oluşma nedeni üzerine etki göstermekle beraber bazıları oluşturdukları ciddi yan etkiler nedeniyle piyasadan çekilmişlerdir. İğne şeklinde uygulanan tedavilerdir. İlacın türüne göre haftada bir veya 2 haftada bir şeklinde uygulanabilirler. Metotrexat’a benzer şekilde bağışıklık sistemini baskılarlar bu nedenle kullanan hastalar kendilerini enfeksiyonlara karşı korumalıdır. Diğer sistemik tedavilerde olduğu gibi belirli aralıklarla tahlillerle kontroller yapılmalıdır. Biyolojik tedaviler ülkemizde eğitim araştırma hastaneleri veya üniversite hastaneleri tarafından düzenlenen sağlık raporlarıyla SGK (SSK,Bağkur ve Yeşilkart) tarafından karşılanmaktadır. Genelde oldukça yeni olan bu tedavileri daha önce bazı ilaçları kullanan ve fayda görmeyen hastalarımızda kullanmaktayız.

    · İklim tedavileri ( Balıklı göl, Lut gölü ve diğerleri)

    Sivas’ta bulunan balıklı göl ve diğer bölgeler kuşkusuz hastalarımızın bize en sık sordukları tedavilerin başında yer alır. Balıklı göldeki balıkların hikmeti aslında sedef kabuklarını yiyerek yaranın kalınlığını azaltmaktır. Sedef yaraları incelen hasta açık havuzlarda güneşlenir ve aslında bizim hastane şartlarında yaptığımız ışık tedavisini doğal şartlarla uygulamış olur. Güneş ışığındaki mor ötesi ışık zayıf bir ışıktır ama balıkların incelttiği yaraya rahatlıkla nüfuz eder. Biz de fototerapi öncesi kalın yaraları olan hastalarımıza kabuk soyucular verip bu etkiyi sağlıyoruz. Fakat balıklı gölün en önemli etkisi kuşkusuz psikoloji üzerinedir. Dünyasında tek ve yalnız olduğunu düşünen hastamız burada bir çok sedef hastasıyla karşılaşır, dertleşir, hayatını paylaşır. Kendinden daha kötü durumdaki hastaları görüp haline şükreder. Sağlık Bakanlığımız kaplıca tedavisi olarak gördüğü bu tedaviyi sağlık raporu çıkartılması koşuluyla belirli bir yüzde ile karşılamaktadır. Tabii negatif olarak bahsedilen konu hijyendir. Kalabalık havuzlarda teorik olarak yaraları ısıran balıklar hastalar arasında hastalık taşıyabilirler. Teorik olarak bu risk varsa da bilimsel bir yayınla ispatlanmamıştır. Lut gölü İsrail’de yer alan bir göl olup atmosferinde mor ötesi ışık yoğundur bu şekilde sedef yaralarına faydası olmaktadır. Yani iklim tedavilerinde faydası dokunan unsurları biz zaten hastane şartlarında sağlayabilmekteyiz.

    Doktorunuz size uygun tedaviyi nasıl seçer ?

    Sedefin yaygınlığı, yaşınız , Neotigason gibi tedavilerde hamilelik durumu nedeniyle cinsiyetiniz ve sedefinizin tedavilere direnci büyük rol oynamaktadır. Genellikle biz hastanemizde sınırlı bölgelerdeki sedef için mikrofototerapi ve merhem tedavisi daha yaygın sedef için ise hap ve iğne tedavileri uygulamaktayız. Uzun süreli, kullanılan merhemlere direnç kazanmış sedefte de sistemik tedaviler kullanılabilmektedir.

    Sedef tedavisinda altın kural : Takiplere gelmektir

    Sedefin her hastada nasıl ilerleyeceği bir bilinmezdir. Bu nedenle biz hastalarımıza gerekli tedavileri önerdikten sonra onları kontrole çağırırız. Verilen ilaçlar ilk planda sedefi düzeltmeyebilir. Bunu gördüğümüzde ilaç değişikliği yapar ve sedef yaralarını düzeltmeye bir adım daha yaklaşırız. Bu nedenle hastalarımızın takiplerine mutlaka gelmeleri lazımdır.

    Sedef ve Psikoloji

    Sedef hassas ve düşünceli kişilerin hastalığıdır. Genelde ince düşünceli, hissettiklerini dışarı yansıtmayan, günlük hayatta belirli konuları kendine dert edinip uykularını kaçıran kişilerde sedef yoğun seyreder ve sık tekrarlar. Çözülemeyen sorunlarda başvurulması gereken bir psikolog veya acil bir tatil belki de en iyi reçete olabilir. Yine de bu tür düşünce yapısına sahip hastalarımız için en iyi öneri biraz daha “vurdumduymaz” olmalarıdır.

    Sedeflilere Ulaşın & Paylaşın

    Sorunlarınızın ve hastalığınızın üstesinden gelmenin en iyi yolu hayatınızı diğer sedeflilerle paylaşmaktır. Yalnizdegilim.com sitesindeki ve doktorsitesi.com’da yer alan sedef forumlarına üye olmayı ihmal etmeyin.

  • Meme kanseri artık tedavi edilebilir

    Eskiden kemik, akciğer, karaciğer gibi uzak organlara yayılma yapmış hastalar tedavi edilemez gibi düşünülürken, yeni geliştirilen ilaçlarla, hastaların bir grubunda tamama yakın iyileşmeler sağlanabilmektedir. Artık anlaşılmıştır ki meme kanseri tek tip bir hastalık değildir.

    Bu yolaklara karşı geliştirilen akıllı ilaçlar uygulanarak kemoterapide gördüğümüz yan etkiler görülmeden etkili ve uzun süreli tedaviler uygulanmakta, eskisine göre çok daha iyi neticeler alındığını görebiliyoruz. Özellikle bazı alt gruplardaki ilerlemeler o kadar hızlı olmaktadır ki, bu gruplarda ilerde yayılmış hastalığın tamamen tedavi edilebileceğini söylemek gerçek dışı olmayacaktır.

    Kullanılan ilacın bazen, 5 veya 10 yıl gibi uzun süreli kullanımları hastaların bir kısmında ölümcül olmaktan çıkıp, kronik bir hastalığa dönüştüğünü kaydeden Coşkun, “Cerb-b2 molekülünün diğer ‘HER’ ailesi reseptörleriyle etkileşimini önleyen ‘pertuzumab’ isimli diğer bir ilacın ise daha sonradan geliştirildiğini söyleyebiliriz. Bu iki ajanın birlikte kullanıldığında adeta birbirini tamamladığını ve hastalar üzerinde olan başarının daha da artığını söyleyebiliriz.

    Trastuzumab’ isimli ilaçla bir kemoterapi ajanının birleştirilmesi ile geliştirilen ‘Ado-trastuzumab emtasine’ isimli ilaç sadece tümör hücrelerinin içerisine daha yüksek birim dozda kemoterapi uygulamasına imkan tanımaktadır. Lapatinib, afatinib, neratinib gibi aynı molekülü hedef alan küçük moleküllü akıllı ilaçlarda geliştirilmiş olup bu alandaki gelişmeler çığ gibi büyümektedir. Bu ilaçların meme kanseri dışında tümör hücreleri yüzeyinde Cerb-B2 molekülü taşıyan diğer kanser türlerinde de araştırması devam etmektedir. Özellikle hastalığı yayılmış mide kanserli hastalarda çok iyi sonuçlar alındığı görülmektedir.

    Ülkemiz onkoloji doktorları tarafından da bu gelişmeler çok yakından takip edilmekte, pek uzak olmayan bir gelecekte meme kanseri geliştirilen akıllı ilaçlarla ölümcül olmaktan çıkıp, tamamen kronik bir hastalığa dönüşecektir.