Etiket: Hasta

  • Kabızlık nedir

    Kabızlık hastalık değil bir semptomdur.

    Bazı hastalarda kabızlık zorlu dışkılama olarak görülse de bazılarında topak topak dışkılama, tuvalet ihtiyacı gelmesine rağmen dışkılama yapamama veya dışkılama sıklığında azalma olarakta ifade edilmektedir.

    Son bir yılda 3 aylık süre boyunca aşağıdakilerden 2 tanesinin olmasıyla biz hastamızda klinik olarak kabızlık vardır demekteyiz;

    1-Haftada defekasyon sayısının üçten az olması

    2-Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında sert dışkının olması

    3-Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında tam boşalamama hissinin olması

    4- Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında aşırı zorlanma olması

    5-Tuvalet sırasında boşalmanın sağlanması için parmakla boşaltım ihtiyacının olması

    Kabızlığı olan hastalar yaşam tarzı, diyet ile alınan fiber (lif) ve su miktarı açısından değerlendirilmeli, medikal özgeçmişi, geçirdiği oprerasyonlar, psikiyatrik hastalıkların sorgulanması gerekmektedir. Hastaların ilaç kullanımı gözden geçirilmeli ve gerekli fizik muayeneleri yapılmalıdır. Gerektiği takdirde kan tetkikleri (Tam kan sayımı, kalsiyum, glukoz, tiroid fonksiyonları) istenmelidir.

    Kabızlığı olan birisinde aşağıdaki bulgulardan veya durumlardan birisi varsa kolonoskopi yapılması gerekmektedir;

    • Gayta kalınlığında değişiklik

    • Gaytada gizli kan pozitifliğinin olması

    • Demir eksikliği anemisi

    • Tıkayıcı bulguların olması

    • 50 yaşın üzerinde daha önce kolon kanseri taraması yapılmamış her hasta

    • Yeni başlangıçlı kabızlık

    • Makattan kanama

    • Rektal prolapsus

    • Kilo kaybı

    Kabızlığın tedavi yaklaşımında yaşam tarzı değişiklikleri, diyet ve takviyeler, ilaçlar ve gerekli vakalarda cerrahi tedavi yöntemleri kullanılabilmektedir.

  • Hepatit c enfeksiyonu

    Tüm dünyada 71 milyon hepatit C virüsü bulaşmış insan olduğu tahmin edilmektedir. Bu hastalardan birçoğu hastalığının farkında değildir.

    Son dönemdeki yapılan çalışmalarla hepatit C hastalığının tedavi yaklaşımlarında belirgin ilerlemeler ve başarı sağlanmıştır. Mevcut tedavi seçenekleriyle hepatit C hastalığında 8 veya 12 haftalık tedavi sürelerinde %99 oranında tedavi başarısı sağlanabilmektedir.

    Hepatit C kronik karaciğer hastalığının ana nedenlerinden birisidir. Karaciğerde siroza (yani karaciğer yetmezliği hali) ve karaciğer kanserine kadar ilerleyen hasar oluşturabilmektedir.

    Hepatit C hastalığında günümüzdeki hedefimiz hastalığı kür etmektir yani hepatit C virüsünden tamamen kurtulmaktır. Eğer karaciğer hasarı oluşmuşsa hepatit C enfeksiyonunun tedavisi ile bu hasarın geriletilmesi mümkündür. Tedavi ile hastalarda siroz gelişimi engellenebilmektedir. Yine mevcut güncel tedaviler ile karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanseri gelişim riski azaltılmaktadır. Her ne kadar hepatit C hastalığında tedavide başarılı olsak bile karaciğer hasarı ileri düzeyde oluşan bireylerde karaciğer kanseri açısından düzenli takip gerekmektedir.

    Hepatit C hastalığı temelde karaciğer hasarı yapsa da diğer organlarda da hastalık oluşturabildiği unutulmamalıdır. Hepatit C virüsünün karaciğer dışı organlarda oluşturduğu hasarlar Hepatit C tedavisi ile geri döndürülebilmektedir.

    Hepatit C enfeksiyonunun tanısı temelde anti-HCV ve HCV-RNA olarak adlandırılan testlere dayanmaktadır. Bizim ülkemiz gibi orta sıklıkta hastalık barındıran toplumlarda hepatit C virüsü tespiti için toplum taraması önerilmektedir. Sağlık kuruluşlarında hepatit C tetkiki yapılması ve varsa Hepatit C enfeksiyonu tedavisinin planlanması uygundur. Hepatit C hastalığı saptanan bireylerde diğer hepatit etkenleride araştırılmalı, karaciğer hastalığı oluşturan başka sebeplerde varsa onların tedavisi de planlanmalıdır.

    Hepatit C enfeksiyonu saptanan daha önce tedavi almış olsun ya da olmasın tedavi almak isteyen her hasta tedavi edilmelidir. Hepatit C enfeksiyonuna bağlı ileri düzey karaciğer hasarı olan bireylerde tedavi geciktirilmeden uygulanmalıdır. Tedavide kullanılan yeni nesil ilaçların hastanın diğer hastalıkları için kullandığı ilaçlarla etkileşebildiği için hastaya özel ilaç seçimi özenle yapılmalıdır. Hepatit C tedavisi başlanmadan hastanın böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi önemlidir.

  • İlaç kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar!

    İlaç kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar!

    Doktora danışmadan, kullanım sebebi, ozu ve süresi hakkında doğru bilgiye sahip olmadan kullanılan ilaçların fayda yerine değişik derecelerde zarar getirebileceğini hatırda tutmak gerekir.
    Bununla ilgili halk arasında, doktora önerisi olmaksızın en sık kullanılan ilaçların yolaçabileceği sorunları özetlemeye çalıştım

    1. Anti romatizmal ağrı kesici ilaçlar: Bu ilaçlar kas eklem ağrılarında baş ağrılarında ya da vücudun herhangi bir yerinde oluşan ağrıda , doku hasarlanmalarında bazen de ateş yüksekliği durumlarında doktor önerisi olmadan da kullanılabilmektedir. Ancak bu ilaçların hastanın eşlik eden hastalıklarını bilerek bu ilaçların kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek gerekir. Aksi halde tansiyonda öngörülmeyen yükselmeler, böbrek fonksiyonlarında bozulma, mide de erozyon , gastrit, ülser gibi sorunlara yol açabilir.

    2. gripal ilaçlar : Grip semptomlarının giderilmesi iyileşme sürecinin hızlandırılması için bu ilaçlar çoğu zaman doktora danışılmadan da kullanılabiliyor . Bazı yan etkileri risk oluşturabilir ; çarpıntı, baş ağrısı, sersemlik, uyku hali , dikkat bozulması, tansiyon yüksekliği

    3. Antibiyotikler. Kesinlikle doktor önerisi ile kullanılması gerekir. İhtiyaç yokken kullanılması, dozun ve sürenin uygun olması durumlarında, vücudun doğal , faydalı bakteri florasının bozulması, bakterilerin direnç kazanması, antibiyotik ishallerinin ortaya çıkması, alerjik reaksiyonlar gibi sonlanmalar olabilir.

    4. Mide ilaçları : Özellikle proton pompası inhibitörü denilen ilaçların , önerilen süreden daha uzun ve bazen de önerilmeden yıllarca mide koruyucusu adı altında kullanıldığı görülmektedir. Gerektiği zaman gerektiği dozda ve sürede doktor önerisi ile kullanılmalıdır. Aksi halde midenin bakteri öldürme özelliği bloke edilmiş olur , sindirim sistemi ve solunum sistemi infeksiyonları daha sık görülür. Bazı vitamin ve minarellerin emilimi için asidik mide ortamı gereklidir. Bu ilaçlar ile asit ortam uzun süre bloke edildiği için emilim noksanlıkları ortaya çıkar. Ayrıca kemik erimesi ve böbrek yetmezliğini de hızlandırdıkları rapor edilmektedir.

    5. Anti demans ilaçları : Bu ilaçlar nörolog tarafından , uygun hastalara kullanılırsa bilişsel aktivitelerde artışa yol açtığı bilinmektedir. Ancak bazen bilinçte azalma olmadan , demans olmamak için yada demans oldu zannı ile veya çok ileri demans hastalarında beklki faydası olur düşüncesi ile doktor olmayan kişilerin önerisiyle kullanılmaktadır. Bu gibi durumlarda ilaçların zararı faydasından daha fazla olmaktadır. Kardiyak etkileri nedeniyle kalp atışı üzerinde vagotonik etkiler (bradikardi gibi) oluşturabilir. Bu etkinin görülme potansiyeli “hasta sinüs sendromu”, sinoatrial veya atrioventriküler blok gibi diğer supraventriküler kardiyak iletim bozukluğu durumları bulunan hastalar için özellikle önemli olabilir. Senkop ve konvülsiyonlara yol açabilirler. İdrar kaçaklarına , inkontinansa yol açabilirler . Parkinson hastalığını düşündüren ekstrapiramidal belirtileri indükleme veya artırma potansiyeli vardır. Diyare ,bulantı , iştahsızlık, baş ağrısı yapabilirler.

    6. Antiviral ilaçlar: Uygun endikasyonda doktor tarafından kullanıldığında çok faydalıdır. Ancak uygunsuz kullanımları risklidir. En fazla uygunsuz kullanım gripin arttığı dönemlerde doktor onayı olmadan kullanılmasıdır. Bu ilaçlara bağlı da karaciğer fonksiyonlarının bozulması bulantı kusma, ciltte reaksiyonlar bildirilmektedir.

    7. D vitamini : Son yıllarda bilinçsizce kullanıldığına şahit olunmaktadır. En sık yapılan hata doktor önerisi olmadan, kandaki d vitamini düzeyini bilmeden yüksek dozda d vitamini kullanılasıdır. Kan düzeyi bilinmeden d vitamini ampül kullanılmaktadır ve peşpeşe birkaç tane kullanılabilmektedir. D vitamni zehirlenmesine yol açabilir, kalsiyum yüksekliği krizleri ortaya çıkabilir. D vitamini gerçekten eksik ise d vitamini ampüller ayda 1 defadan dafa fazla olmamak üzere 2 ve 3 ampül kullanılabilir. O da doktor önerisi ile olmalıdır. D vitamini seviyesi zaten normal ise risk gruplarında düşük doz idame tedavisi yapılabilir . Günde en fazla 1000 Ünite kadar kullanılması önerilir.

    8. Antidepressan ilaçlar. Doktor önerisi olmadan yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu ilaçlar kullanılırken doktor eşlik eden başka hastalık olup olmadığını sorgulamakta ve gerekli ise hasta için uygun olanı reçete etmektedir. Bu ilaçlara bağlı da cilt reaksiyonları, dikkat dağınıklığı, kalpte ritim düzensizliği, istemsiz kas hareketleri bildirilmektedir. Bazen de birkaç tane bu grup ilaç birlikte kullanılmaktadır . Bu durumda da vücutta aşırı seratonin salınımına bağlı yüksek ateş, aşırı huzursuzluk, zihin bulanıklığı, titreme ve ani kas kasılması ile seyreden serotonin sendromu adı verilen ciddi bir yan etki ortaya çıkabilir.

    9. Kolesterol düşürücü ilaçlar. Yerinde ve zamanında kullanıldığı zaman kalp krizi riskini önemli oranda azaltmaktadır. Ancak bu ilaçların da bazı yan etkileri olduğunu hatırda tutmak gerekir. Kullanmak için konusunun uzmanı doktor tarafından önerilmedi ise bu ilaçların bireylerin kendi başına kullanmaması gerekir. Kas güçsüzlüğü, karaciğer fonksiyonlarında bozulma ve nadiren kas ermesi gibi yan etkileri vardır. Tiroid tembelliği olan kişilerde bu ialçaların yan etkileri daha fazla görülmektedir.

  • Tuz düşüklüğü; hiponatremi

    Kanın temel mineralleri çok sabit bir denge içerisindedir. Kolay kolay değişmezler. Bir hastanın eğer kan değerlerindeki tuz miktarı düşüyorsa çok önemli bir durum ile karşı karşıyayızdır. Genelde ağır bir hastalıktır bu. Bulantı, kusma, iştahsızlık, bilinç bulanıklığı, halsizlik, görme bulanıklığı, bayılma gibi şikayetlerle karşımıza çıkabilir. Kan tuzu 120 mg’ın altında hastanın hastaneye yatması şarttır. Gençler de en önemli hiponatremi sebebi fazla su içmektir. Bilinçsiz yapılan diyetler de günlük 5 litrenin üzerinde su içen hastalarımızda, genç hastalarımızda zaman zaman görüyoruz.

    Bu hastalarda su kısıtlaması yaparak hasta kısa sürede genel durumu düzelerek toparlarlar. Ama kalp yetmezliği, karaciğer sirozu gibi ödemli hastalıklarda yalancı tuz düşüklüğü görülebilir. Bunların sebebi de vücutta toplanan fazla su yüzünden kan tuzunun düşük değerlerde gözükmesidir. Bu durumlar mutlaka hastaneye yatırarak, hastane şartlarında tedavi edilmesi gerekir. Bunlar da gene fazla su kullanıyorsa hastaların su kısıtlamasını öneriyoruz. İdrar söktürücülerle vücuttaki ödemi almaya çalışıyoruz hastane şartlarında 120 ve altındaki değerler içinde mutlaka hipertonik sodyum klorürü çok az miktarda saatlik 10 mL göndererek hastaların tuz takiplerine göre de tuz miktarını arttırmaya çalışıyoruz.

  • Mide botoksu nedir? Zayıflayabilirmiyim?

    MİDE BOTOXU: Botulinum toksin A’ nın endoskopik yolla midenin belirli bölümlerine verilmesi işlemidir. Bu yöntemle midenin kasılmasını engellenir ve midenin boşalma sürecini uzatmak hedeflenir.

    Bu yöntem ile:

    Midenin boşalmasında gecikme

    Erken doygunluk hissi

    Gıda alımının azalması

    Açlık hormonu olan Ghrelin hormonunun azalması sağlanır.

    Bu yöntem diyetle desteklenmediği sürece sonuç vermemektedir.****

    Diğer cerrahi girişimler gibi mide hacmini sınırlandırmadığı için ve davranış değişikliği kazandırmadığı için sadece mide botoxu ile kalıcı zayıflama mümkün olmamaktadır.****

    Mide Botoksu Hangi Hastalar İçin Uygundur?

    En ideal hasta grubu vücut kitle indeksi 27 ile 35 arasında olanlardır.

    10-20 kg arasında kilo vermeyi hedefleyenler

    18 yaşın üstünde, 55 yaşın altındaki hastalar

    En az geçmiş 6 ay boyunca diyet ve egzersizle anlamlı kilo kaybı sağlayamayan hastalar

    Mide Botoksunun Etki Süresi Nedir?

    Mide botoksunun tam olarak etki göstermesi ortalama 7 gün içinde olmaktadır. Etki süresi 4-6 aydır. Etkinin 6 aydan uzun sürmesi ilacın özelliklerinden dolayı mümkün değildir.

    6 aydan sonra işlem tekrarlanabilir.

    Mide Botuxunda Hastanede Kaç Gün Kalınır?

    İşlem hafif anestezi altında 10-15 dakika sürmektedir. Hastalarımız aynı gün taburcu olmaktadır. Hastanede yatış gerekmez.

    Mide Botoxu Kimlere yapılmaz?

    Botoks alerjisi olanlarda, mide ülseri, gastrit, on iki parmak bağırsağı ülseri gibi durumlarda uygulanması önerilmiyor ve öncelikle bu problemin düzeltilmesi gerekiyor. Bu nedenlerle Endoskopi ile işlem öncesi mutlaka midenin değerlendirilmesi gerekir.

    Yan etkileri?

    İşlem sonrası çok sık olmayarak bulantı, şişkinlik şikayetleri olabiliyor.

    DİYET:

    İşlem sonrası midenin kasılma ve gevşeme fonksiyonu kaybolacağından, midenin mevcut duruma adapte olmasını sağlamak için ilk 5 gün kişilerin sıvı ve yumuşak gıda ağırlıklı beslenmelerini öneriyoruz.

    1. & 2. Gün:Şeffaf ve tanesiz sıvı ağırlıklı beslenme

    3. & 4. Gün: Yumuşak gıdalar ağırlıklı beslenme (püre, yoğurt, ayran gibi yumuşak gıdalar, meyve püreleri, yumuşak sebze)

    5. & 6. Gün: Katı gıdaya başlanabiliyor.

    Bundan sonraki süreç sağlıklı ve düzenli beslenme kuralına uyun

    Saygılarımla

  • Akciğer kanseri tanı ve tedavisine yaklaşım

    Akciğer kanseri tanı ve tedavisine yaklaşım

    Akciğer kanseri iki farklı türe ayrılır. En sık görülen türü “küçük hücreli dışı” akciğer kanseridir (tüm akciğer kanserlerinin yaklaşık %85’i). Geri kalan %15’lik kısım küçük hücreli akciğer kanseri olarak adlandırılır. Bu iki tür akciğer kanseri arasında tedavi yaklaşımları ve hastalığın gidişatı farklılıklar arzeder. Bu yazıda küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanı ve tedavisine yaklaşım gözden geçirilmiştir.

    KHDAK ülkemizde en sık görülen kanserdir. Ülkemizde her yüzbin nüfusa erkeklerde 59, kadınlarda 10 hasta olduğu tahmin edilmektedir. Buna göre her yıl 27,000 yeni hasta beklenmektedir. Altgruplara ayrıldığında yassı hücreli tipi (skuamöz), adenokarsinom tipi ve büyük hücreli tipi en sık görülen tiplerdir. Sigara en önemli sebeptir.

    Nasıl Teşhis Edilir?

    Tanıdan şüphelenildiğinde, genellikle akciğer grafisi, bilgisayarlı tomografi veya PET tomografi ile değerlendirilir. Ancak sonuçta kesin teşhis için biyopsi ile doğrulanması gereklidir. Bu amaçla genellikle bronkoskopi yapılır. Hastalığın evresini tespit ederkenstandart ve ilk tercih yöntemi PET-BT’dir. Endobronşial ultrasonografi (EBUS), fiberoptik bronkoskipinin göremediği alanlarda havayoluna komşu lezyonların ve lenf nodlarının görüntülenmesini sağlayan son yıllarda önemi gittikçe artan bir yöntemdir. EBUS rehberliğinde transbronşial iğne aspirasyonu uygulaması sıklıkla mediastinal evreleme amacıyla kullanılmaktadır.

    Tarama Yapılmalı Mı? Faydası Var Mıdır?

    NSLT (National Lung Cancer Screening Trial) şu ana kadar düşük doz BT’nin akciğer kanseri taramasındaki etkinliğini inceleyen en geniş ölçekli çalışmadır. Çalışmaya 55 yaş üstü toplamda 30 paket/yıl ve daha fazla sigara içmiş yüksek riskli bireyler alınmıştır. Bu bireyler 3 yıl boyunca yıllık olarak taramaya alınmış ve takiplerde akciğer kanseri daha yüksek oranda saptanmıştır (%1.1 vs %0.7). Bu sonuçlara göre düşük doz BT ile akciğer kanseri taraması sayesinde akciğer kanserine bağlı ölümler %20 oranında azalmıştır denebilir. Günümüzde ACCP 55-74 yaş arası, 30 paketyıl ve daha fazlası sigara içmiş, halen içici ya da bırakmış kişilerde uygun medikal tanı ve tedavi koşullarının da sağlanabileceği durumlarda yıllık düşük doz BT ile taramayı önermektedir.

    İleri Evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserinde Tedavi

    Hastaların yaklaşık yarısı tanı anında ileri evredir (evre IIIB veya evre IV). Erken evrelerde (evre I-II) cerrahi standart olarak uygulanır, lokal ileri evrelerde (evre IIIA ve IIIB) cerrahiye uygun vakalar olabilmekle birlikte genellikle eşzamanlı kemoradyoterapi tercih edilir. Kemoterapi ileri evre küçük hücre dışı akciğer kanserinin tedavisinde standart tedavi yaklaşımıdır.

    Kemoterapi kararı vermeden önce hasta ve tümör özellikleri göz önüne alınmalıdır. Hastanın yaşı ve diyabet, kalp problemleri gibi diğer eşlik eden hastalıkların varlığı tedavi planını etkiler. İleri yaş hastalarda ve performans durumu iyi olmayan düşkün hastalarda kemoterapinin faydası tartışmalıdır. Tümör özelliklerinden ise kanserin alt tipi (adeno vs yassı hücreli), ve genetik mutasyonların varlığı gibi faktörler dikkate alınır.

    Yassı hücreli olmayan akciğer kanseri tiplerinde tedavi için acil bir durum yoksa moleküler genetik testlerin yapılması beklenmelidir. Tümor histolojisi ve epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) mutasyon durumu ve EML4/ALK translokasyon olmak üzere moleküler belirteçler, tedavi seçiminde dikkat edilmesi gereken önemli etkenlerdir. EGFR mutasyonu yaklaşık %15 hastada, ALK rearanjmanı %5 hastada görülür ve bu türlerin tedavisinde hedefe yönelik akıllı moleküller denen oral ilaçlar ön plandadır.

    İleri evre KHDAK birinci basamak tedavisinde erlotinib, gefitinib ve afatinib gibi EGFR hedefli ajanlar EGFR mutasyon-pozitif hastalarda ve crizotinib gibi ilaçlar EML4-ALK füzyon geni olan hastalarda önemli rol oynamaktadır. Bu tedavilere uygun olmayan hastalarda kemoterapi ilaçlarının kombinasyonu uygulanır. Günümüzde rehberler yaş, evre veperformans durumuna ek olarak histolojiyi göre birinci basamak sitotoksik kemoterapi rejimine karar verilmesini kuvvetle önermektedir.

    Metastatik KHDAK tedavisinde kemoterapi yararının ilk göstergesi 1995 yılında yayınlanan 11 çalışmayı ve 1190 hastayı içeren bir meta-analizden geldi. Bu analiz tek başına destek tedavisine kıyasla sisplatin temelli ajanlarla tedavi edilen hastalarda sağkalım avantajı gösterdi. Sonraları 2714 hasta ve 16 çalışmayı içeren bu analizin güncellenen verileri daha önce belirlenen sağkalım yararını doğrulamıştır. Verilen kemoterapi tipleri arasında hiçbirinin diğerine üstünlüğü gösterilememiştir. ERCC1, RRM1, TS, BRCA1 gibi diğer moleküler faktörlere bakarak tedavinin bireyselleştirilmesinin standart yaklaşıma üstünlüğü yoktur.

    Amerikan Klinik Onkoloji Birliği (ASCO) metastatik KHDAK için hastalığın progresyon durumunda veya 4 kür kemoterapiyi takiben stabil hastalık elde edilen fakat tedaviye yanıt vermeyen hastalarda ilk basamak kemoterapinin sonlandırılmasını önermektedir. Rehberler iki ilaçtan oluşan sitotoksik kemoterapi rejimlerinin 6 siklustan fazla verilmesini önermemektedir. Dört kür tedaviden sonra stabil hastalık ve tedaviye yanıt veren hastalarda tek ajanla idame tedavisi (erlotinib veya dosetaksel seçilmemiş hastalarda, pemetrekset yassı hücreli tipi dışındaki histolojide) düşünülmelidir. Günümüzde ileri evre küçük KHDAK tedavisinde mutasyonu olmayan hastalarda üçüncü kuşak ajanlarla yapılan sisplatin temelli kombinasyon tedavisi ilk basamak tedavide standarttır. Yassı hücreli olmayan tiplerde platin yanına pemetrekset ilave edilmesinin diğer kombinasyonlara göre üstün olduğu bildirilmiştir. Tedavi rehberlerinde yassı hücreli histolojiye sahip olan hastalarda platinlerin dosetaksel, paklitaksel, gemsitabin veya vinorelbin ile kombinasyonu ve yassı hücreli olmayan (adeno veya büyük hücreli) tiplerde ise platin + pemetrekset tedavisi önerilmektedir.

    İmmünolojik tedaviler hastanın bağışıklık sistemini güçlendirerek etki etmektedir. Son yıllarda bu tür akıllı ilaçlarla tedavi çok popüler hale gelmiştir. Bir seri platin-temelli tedavi sonrası ilerleyen veya nüks eden hastaların ikinci basamakta tedavisinde anti-PD1 ilaçlar (nivolumab ve pembrolizumab) Dünyada standart hale gelmiştir. Hatta 2016’nın son çeyreğinde yayınlanan çalışmalara göre birinci seri tedavide kemoterapi öncesinde kullanımının da hastaların yaşam süresini belirgin uzattığı gösterilmiştir. Bu ilaçlardan pembrolizumab kemoterapi almamış hastaların birinci basamak tedavisinde Ekim 2016’da Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanarak rutin kullanıma girmiştir. Bu ilaçların ülkemizde akciğer kanserli hastalarda kullanımı ruhsatlı ve onaylı değildir (Aralık 2016 itibarıyle).

  • Fekal mikrobiyota transplantasyonu

    Fekal mikrobiyota transplantasyonu (FMT) on yıl öncesine kadar emekleme dönemindeydi. Güvenlik ve etkinliği ile ilgili çok fazla bilgi yoktu. Ancak son yıllarda, bu konuda çalışmalar artarak devam etmektedir. 2017 yılı itibariyle 300 üzerinde makale yayınlanmış ve 200 civarında kayıtlı devam eden çalışma mevcuttur. FMT ilk olarak Clostridium difficile (C.dif) enfeksiyonunda çalışılmıştır. Rekürren C.dif enfeksiyonundaki yüksek etkinliği diğer alanlarda da çalışmalara cesaret vermiştir. Bu alanlar inflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH), ilaç dirençli bakteri, irritabl bağırsak sendromu (İBS) ve karaciğer hastalıklarıdır.

    FMT ve ilaç-dirençli bakterilerin kolonizasyon direnci

    Kolonizasyon direnci, tanım olarak bağırsak mikrobiyotasının dirençli bakterilerin çoğalması ve kolonizasyonunu engellemesi olarak tanımlanabilir. Bu yeteneğini kaybetmiş bir bağırsak mikrobiyotasına FMT ile yeniden direnç kazanılması tedavinin etkinliğini açıklayabilir. Tıp alanında ve gıda sanayisinde antibiyotiklerin yaygın olarak kullanılması sonucu dirençli bakteriler bağırsakta kolonize olmakta ve insan sağlığını tehdit etmektedir (1). Bu nedenle, FMT dirençli bakterilerin tutunmasını ve kolonizasyonunu azaltmakta potansiyel bir tedavidir. Bilinski ve ark hastaları 1 ay içinde %60, 12 ayda ise %93 oranında dirençli bakteri kolonizasyonundan kurtarmıştır (2). Rekürren C.dif hastalarında uygulanan FMT’nin, dirençli bakteri genlerini önemli oranda azalttığı gösterilmiştir (3,4).Mahieu ve ark FMT nin vankomisin rezistan Enterokok (VRE) ve karbapenemaz üreten Enterobactericae (CPE) kolonizasyonunu azalttığını göstermiştir (5). Ancak enema şeklindeki FMT uygulamalarının etkili olmadığı, uygulama yolunun tedavi başarısında önemli bir faktör olduğu gösterilmiştir (6). Stalenhoef ve ark bir olguda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonuna neden olan Pseudomonas aeruginosa etkenini FMT ile eradike ettiğini göstermiştir (7). Sonuç olarak, FMT uygun hasta ve koşullarda antibiyotik-dirençli bakterilerin dekolonizasyonunda etkiliolabilecek potansiyel bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıkmaktadır.

    FMT ve İBH

    Yakın zamanda yayınlanan bir sistematik derleme ve meta-analiz İBH nın birçok alt tipinde FMT nin remisyon sağlamada atkin olduğu bildirilmiştir (8). Ülseratif kolitte (ÜK) 201/555 (%36), Crohn hastalığında 42/83 (%50.5) ve poşitte 5/23 (%21.5) remisyon oranları bildirilmiştir. FMT öncesinde antibiyotik kullanımı tedavi başarısını arttırmaktadır. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda antibiyotik tedavisinin olmaması düşük tedavi oranlarını açıklayabilir (9). Üç randomize plasebo kontrollü ÜK çalışması yayınlanmıştır. En büyük çalışma Paramsothy ve ark çalışmasıdır ve bu çalışmada plaseboya göre FMT nin remisyon sağlamada üstün olduğu gösterilmiştir. Ancak her iki çalışma da yetersiz tedavi başarısı nedeniyle erken sonlandırılmıştır (10). Ancak bu çalışmada planlanan hasta alımının ancak %58 ini ulaşılabilmesi soru işaretlerini arttırmaktadır. Bu sonuçlar ümit verici olmakla birlikte henüz kanıta dayalı olarak İBH’da FMT tavsiyesinde bulunmak mümkün değildir. Crohn hastalığında (CH) ise durum daha karmaşıktır. Prospektif açık etiketli bir çalışmada, daha önceki tedavilerde başarısız olan hastalarda FMT ile 11/19 (%58) başarı sağlanmış ancak geri kalan hastalarda tedavi dozu artırımı gerekmiştir 7/8 (%87.5) (11).

    İBH’da FMT uygulaması ile ilgili birçok bilinmeyen vardır. Bunlar arasında ideal donör kimdir ve kaç seans, ne kadar sıklıkla FMT yapılmalıdır? Step-up yaklaşımı denilen steroid drençli veya refrakter ÜK olgularında adım adım tedavinin FMT’ye doğu artarak ilerlemesi gibi bazı alternatif yaklaşımlar daha yüksek başarı bildirmektedir (12).

    Diğer Gastrointestinal Durumlarda FMT

    Fonksiyonel bağırsak hastalıklarından özellikle İBS’de yapılan çalışmalarda %69 yanıt oranları bildirilmiştir. Ancak hasta spesifik uzun dönem tatmin edici başarı ancak hastaların %46 sında elde edilmiştir (13). Tian ve ark yavaş transit konstipasyonda kontrol grubuna göre anlamlı düzelme sağlamıştır (%36.7 vs %13.3). Tedavi yanıtı 12 hafta takip edilmiştir (14). Diyet lifi ve probiyotik ile birlikte FMT uygulandığında, hastaların %52.5 inde klinik remisyona ulaşılmıştır (15). Kronik intestinal psödo-obstruksiyon ile ilgili bir olgu serisinde, %44 başarı elde edilmiştir (16). Bu hastalar 8 hafta sonra bile normal beslenebilmiştir. Bir olguda fonksiyonel dispepsi olan 5 yaşındaki bir çocukta FMT ile semptomların düzeldiği bildirilmiştir (17).

    FMT ve gelecekteki potansiyel

    Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYK) toplumda giderek artan insülin rezistansı ve adipozite ile birlikte olabilen, potnsiyel olarak siroza ve hepatoselüler kansere ilerleyebilen bir hastalıktır. Toplumda basit karaciğer yağlanması görülme sıklığı %25 dir. Hayvan çalışmalarında FMT ile kilo kontrolü ve karaciğer yağ miktarında hatta NAS skoru (karaciğer histolojik skoru) düzelmesi bildirilmiştir (18,19). Şiddetli alkolik hepatit hastalarında steroid kullanılamayan bir grupta yapılan çalışmada FMT nin asit ve hepatik ensefalopatiyi gerilettiği, 1 yıllık sağkalımın iyileştiği rapor edilmiştir (%87 vs 33) (20). Bajaj ve ark hepatik ensefalopati hastalarında FMT ile kognitif fonksiyonların ve disbiyozisin düzeldiğini bildirmiştir (22).

    SONUÇ

    FMT gelecek vaad eden, potansiyel olarak disbiyozisin eşlik ettiği hastalıklara çalışma konusu olabilecek, maliyeti düşük bir tedavidir. Ancak en önemli sorunların başında uzun dönem güvenlik gelmektedir. Bunun dışında metodoloji, uygun donör ve alıcı özellikleri henüz net değildir. Mikrobiyota testlerinin ucuzlaması ve hızlanması ile birlikte alıcı verici mikrobiyotaları FMT öncesi bakılabilir hatta FMT sonrası vericinin mikrobiyotasının alıcıda kolonizasyonu takip edilebilir. Ancak muhtemelen artifisiyel olarak daha standart mikrobiyal çözeltilerin gelecekte feçesin yerini alma ihtimali mevcuttur.

    KAYNAKLAR

    Forslund K, Sunagawa S, Kultima JR, Mende DR, Arumugam M, Typas A, et al. Country-specific antibiotic use practices impact the human gut resistome. Genome Res. 2013;23(7):1163–9.

    Bilinski J, Grzesiowski P, Sorensen N, Madry K, Muszynski J, Robak K, et al. Fecal microbiota transplantation in patients with blood disorders inhibits gut colonization with antibiotic-resistant bacteria: results of a prospective, single-center study. Clin Infect Dis. 2017. doi:10.1093/cid/cix252.

    Millan B, Park H, Hotte N, Mathieu O, Burguiere P, Tompkins TA, et al. Fecal microbial transplants reduce antibiotic-resistant genes in patients with recurrent Clostridium difficile infection. Clin Infect Dis. 2016;62(12):1479–86. Antibiotic resistance is a growing problem, and the potential of FMT to modulate antibiotic- resistant microbial populations may play a crucial role in com- bating this issue.

    Jouhten H, Mattila E, Arkkila P, Satokari R. Reduction of antibiotic resistance genes in intestinal microbiota of patients with recurrent Clostridium difficile infection after fecal microbiota transplantation. Clin Infect Dis. 2016;63(5):710–1

    Mahieu R, Cassisa V, Hilliquin D, Coron N, Pailhories H, Kempf M, et al. Impact of faecal microbiota transplantation on mouse digestive colonization with two extensively resistant bacteria. J Inf Secur. 2017;75(1):75–7.

    Sohn KM, Cheon S, Kim YS. Can fecal microbiota transplantation (FMT) eradicate fecal colonization with vancomycin-resistant en- terococci (VRE)? Infect Control Hosp Epidemiol. 2016;37(12): 1519–21.

    Stalenhoef JE, Terveer EM, Knetsch CW, Van’t Hof PJ, Vlasveld IN, Keller JJ, et al. Fecal microbiota transfer for multidrug-resistant gram-negatives: a clinical success combined with microbiological failure. Open Forum Infect Dis. 2017;4(2):ofx047.

    Paramsothy S, Paramsothy R, Rubin DT, Kamm MA, Kaakoush NO, Mitchell HM, et al. Faecal microbiota transplantation for in- flammatory bowel disease: a systematic review and meta-analysis. J Crohns Colitis. 2017. doi:10.1093/ecco-jcc/jjx063. This review offers the most complete up-to-date overview of the evidence regarding FMT for IBD. This is important given the apparent effectiveness of FMT in the induction of UC remission and its potential in CD and pouchitis.

    Keshteli AH, Millan B, Madsen KL. Pretreatment with antibiotics may enhance the efficacy of fecal microbiota transplantation in ulcerative colitis: a meta-analysis. Mucosal Immunol. 2017;10(2): 565–6.

    Moayyedi P, Surette MG, Kim PT, Libertucci J, Wolfe M, Onischi C, et al. Fecal microbiota transplantation induces remission in pa- tients with active ulcerative colitis in a randomized controlled trial. Gastroenterology. 2015;149(1):102–9. e6.

    Vaughn BP, Vatanen T, Allegretti JR, Bai A, Xavier RJ, Korzenik J, et al. Increased intestinal microbial diversity following fecal micro- biota transplant for active Crohn’s disease. Inflamm Bowel Dis. 2016;22(9):2182–90.

    Cui B, Li P, Xu L, Peng Z, Xiang J, He Z, et al. Step-up fecal microbiota transplantation (FMT) strategy. Gut Microbes. 2016;7(4):323–8.

    Pinn DM, Aroniadis OC, Brandt LJ. Is fecal microbiota transplan- tation the answer for irritable bowel syndrome? A single-center experience. Am J Gastroenterol. 2014;109(11):1831–2.

    Tian H, Ge X, Nie Y, Yang L, Ding C, McFarland LV, et al. Fecal microbiota transplantation in patients with slow-transit constipa- tion: a randomized, clinical trial. PLoS One. 2017;12(2):e0171308.

    Ge X, Ding C, Gong J, Tian H, Wei Y, Chen Q, et al. Short-term efficacy on fecal microbiota transplantation combined with soluble dietary fiber and probiotics in the treatment of slow transit consti- pation. Zhonghua Wei Chang Wai Ke Za Zhi. 2016;19(12):1355–9.

    Gu L, Ding C, Tian H, Yang B, Zhang X, Hua Y, et al. Serial frozen fecal microbiota transplantation in the treatment of chronic intesti- nal pseudo-obstruction: a preliminary study. J Neurogastroenterol Motil. 2017;23(2):289–97.

    WangJ,GuJ,WangY,LinK,LiuS,LuH,etal.16SrDNAgene sequencing analysis in functional dyspepsia treated with fecal mi- crobiota transplantation. J Pediatr Gastroenterol Nutr. 2017;64(3): e80–e2.

    Brandl K, Schnabl B. Intestinal microbiota and nonalcoholic steatohepatitis. Curr Opin Gastroenterol. 2017;33(3):128–33.

    Zhou D, Pan Q, Shen F, Cao HX, Ding WJ, Chen YW, et al. Total fecal microbiota transplantation alleviates high-fat diet-induced steatohepatitis in mice via beneficial regulation of gut microbiota. Sci Rep. 2017;7(1):1529.

    Philips CA, Pande A, Shasthry SM, Jamwal KD, Khillan V, Chandel SS, et al. Healthy donor fecal microbiota transplantation in steroid-ineligible severe alcoholic hepatitis: a pilot study. Clin Gastroenterol Hepatol. 2017;15(4):600–2.

    Bajaj JS, Kassam Z, Fagan A, Gavis E, Liu E, Cox J, Kheradman R, Heuman D, Wang J, Gurry T, Williams R, Sikaroodi M, Fuchs M, Alm E, John B, Riva A, Smith M, Raylor-Robinson S, Gillevet P. Fecal microbiota transplant from a rational stool donor improves hepatic encephalopathy: a randomized clinical trial. Hepatology 2017 doi: 10.1002/hep.2930

  • Antibiyotik irritabl barsak hastalığı ve barsak mikrobiyotası: görünmeyen tehlike

    İnsan hücrelerinin toplam sayısı 100 trilyondur. Bağırsaklarımızda yaşayan bakteri sayısı ise bunun 10 katıdır. Yani bir insanın onda dokuzu bakteri onda biri ise insan hücrelerinden oluşur. Bu kadar büyük bir canlı organizmanın insan vücudu ile etkileşimi geçtiğimiz yüzyılda ihmal edilmiştir. Bugün gelişen teknoloji sayesinde bu bakterileri ölçebilme becerisine ulaştık. Moleküler mikrobiyolojik testler sayesinde insan bakteri yapısı (mikrobiyom) ortaya konmaya başlandı. Özellikle ABD ve Avrupa Birliği başta olmak üzere, Çin ve diğer gelişmiş devletlerde insan mikrobiyom projeleri adı altında yüzmilyonlarca dolarlık çalışmalar devam ediyor.

    Bu çalışmaların erken sonuçları tüm insanların mikrobiyomunun %50 sinin ortak olduğu diğerlerinin ise değişik etkenlere bağlı olmak üzere farklılaştığı ortaya kondu. Ayrıca doğumdan itibaren mikrobiyom yapısı 5 yaşına kadar olgunlaşarak erişkin halini almakta, yaşlılarda bu denge tekrar bozulmaktadır. Çocukluk döneminde mikrobiyotayı etkileyen faktörler erişkin yaşa kadar uzanan kalıcı değişiklikler bırakabilmektedir. Barsak mikrobiyotamız ile bağışıklık sistemimiz yakından ilişkilidir ve immün sistemin yapısını belirler. Bu nedenle barsak mikrobiyotasındaki bozukluklar (disbiyozis) birçok hastalıkla yakından ilişkilidir. Bu hastalıklar arasında allerik hastalıklar, çölyak hastalığı, Tip1 ve 2 Diyabetes Mellitus, Obezite, Metabolik sendrom, inflamatuvar barsak hastalığı, irritabl barsak sendromu, otizm, depresyon, ruhsal bozukluklar, romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklar sayılabilir. Son yıllarda en önemli ölüm nedenlerinin başında gelen kanser ve kalp hastalıkları ile barsak mikrobiyotası arasında çok ciddi ilişki bulunmuştur. Özellikle kolon kanserinde kanserojen bir bakteri yapısının hakim olduğu gösterilmiştir.

    Bu kadar önemli olan barsak mikrobiyotasını etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar kendimize ait faktörler (mide asiti, barsak peristaltizmi, sIgA düzeyi..) ve çevresel faktörler (diyet, probiyotikler, prebiyotikler, antibiyotikler, anti-asit ilaçlar, NSAİİ ilaçlar …) Bunların arasında antibiyotikler ayrı bir yer tutmaktadır. Antibiyotiklerin yaygın olarak kullanıma girmesiyle birçok hastalıkta artış meydana gelmiştir. Obezite, alerjik hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları, otizm bunlar arasında sayılabilir. Antibiyotiklerin barsak mikrobiyotası üzerine etkisi özellikle çocukluk döneminde tahrip edici olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı sonrası Verrumicrobia denilen ve normalde insan mikrobiyotasında ender bulunan bakteri grupları çoğalmaktadır. Bunun uzun dönem sonuçları henüz bilinmiyor. Yine Avrupa’da yapılan bir çalışmada, antibiyotik kullanımı sonrası bazı hastalarda 3 yıla kadar barsak mikrobiyotası eski haline gelmiyor. Çocuklarda yapılan bir çalışmada 1,072,426 pediatrik hasta 1994-2009 yılları arasında 6.6 milyon hasta yılı takip edilmiş. Anti-anaerobik antibiyotik alan bebeklerde sonradan İBH gelişme relative riski %84 artmış. Özellikle 1 yaşından önce antibiyotik alanlarda risk 5.51 kat artmış bulunmuştur. 5-15 yaş arasında ise 1.57 kat artmış. Her bir antibiyotik kürü %6 risk artışı yaratmış. İnflamatuvar barsak hastalığı açısından ise antibiyotiklere maruz kalan çocuklarda kalmayanlara göre hastalık gelişme riski 5 kat artmıştır. Obezite açısından bebeklik döneminde antibiyotiklere maruz kalmak barsak bakteri yapısını kalıcı olarak etkileyerek erişkin yaşta obez olma riskini 2-3 kat artırmaktadır.

    Beyin Bağırsak İlişkisi

    Bugüne kadar stresli dönemlerde midemizin ağrıdığını veya karın ağrısı gaz şişkinlik, beraberinde bazen ishal ataklarımızın olduğu durumlar yaşamışızdır. Bunları genellikle içinde bulunduğumuz strese bağlarız. Ancak son çalışmalar bunun tersinin de doğru olduğunu gösteriyor. Yani bağırsak floramız (bakterilerimiz) bozulunca beynimizde etkileniyor. Panik atak, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, depresyon, öğrenme ve hafıza bozuklukları görülebiliyor. İrritabl Barsak Sendromu (İBS) toplumda çok sık görülen (%15) bir sindirim bozukluğudur. Nedeni tam olarak bilinmemektedir ve tedavisi yoktur. Ömür boyu sürer. Öldürmez ama süründürür (hayat kalitesini bozar). Bu hastalar genellikle karında sancılanma benzeri ağrı, ishal veya kabızlık gaz şişkinlik yaşarlar. Bu şikayetleri stresli dönemlerde artar. İlginç olan bu hastalarda depresyon, panik atak gibi hastalıkların daha fazla görülmesidir. Acaba beynimiz mi barsakları etkiliyor yoksa barsaklarımız mı beynimizi? Bu sorunun cevabı her ikisi. Bilim adamları barsak florasını düzelterek sadece bağırsak şikayetlerini değil, psikolojik hastalıkların da kısmen düzeldiğini gösterdi. Sonuç olarak acaba psikiyatrik hastalıklar beynin değil de bağırsağın hastalıkları mı? Son olarak antibiyotik İBS hastalığında da ön plana çıkıyor nasıl mı? Amerika’da yapılan bir çalışmada, besin zehirlenmesi gibi ishal döneminde antibiyotik kullanan hastalarda bağırsak florasının kalıcı olarak bozulabildiği ve bu kişilerde İBS hastalığının ortaya çıkabildiğini gösterdi. Ek olarak bu hastalarda depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkma riski de3-4 kat artıyor.

    Bu bilgiler ışığında antibiyotiklerin akılcı kullanımına yeni bir perspektif eklemek gerekir. Tabi ki enfeksiyonlarda antibiyotikler hayat kurtarıcıdır. Mecbur kalındığında antibiyotik kullanırken probiyotik (yararlı bakteriler) kullanmak hasarı azaltabilmektedir. Bu nedenle Ülkemizde ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturmaya başlayan antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi için her antibiyotiğin yanına bir probiyotik eklenmesi hasarı tamamen ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde azaltacaktır. Gelecek nesillerin sağlığı için antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi üzerine daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

  • Bipolar Bozukluk

    Bipolar Bozukluk

    Eski adıyla manik-depresiff bozukluk. Günümüzde bipolar bozukluk yada iki uçlu duygu durum bozukluğu olarak bilinir. Hastalık keskin bir duygu durumundan tam zıttı olan diğer bir duygu arasında gidiş gelişlerle karakterizedir. Yani kişi önce aşırı hareketli, neşeli, hiperaktif, aşırı iyimser, kendisini çok önemli gören duygular benimserken birden aşırı çökkün, karamsar, enerjisiz, depresif duygular içerisinde bulabilir.
    Bu hastalık genetik geçişlidir. Anne yada babadan birisi Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %25’tir. Her ikisi birden Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %50-75 arasındadır.
    Manik Epizodlar bir kaç saatten, birkaç haftaya hatta birkaç aya kadar sürebilir. Hastalık prognozunun (gidişatının) tam olarak ne şekilde ilerleyeceğini bilmenin çok fazla yolu yoktur. Bu durum kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterebilir. Bunu ancak tedavi süresinde tespit edebilmek mümkündür. Fakat erken yaşta başlaması genel olarak prognozun kötü gidişatlı olabileceğini düşündürür.
    Bipolar bozukluk tedavi edilmediği taktirde kötüleşerek devam eder. İleri boyutlarda işitsel ve görsel halisinasyonlar yaşanılabilir. Manik yada depresif epizodların tedavisi kadar koruyucu tedavi de büyük bir öneme sahiptir. Koruyucu tedavide başarı oranı %70-80′ i bulmaktadır. Koruyucu tedaviler genelde beş yıl kadar sürmektedir. Bu dönemde farmakoterapi kadar psikoterapilerinde büyük önemi vardır. Ancak hasta ilaç kullanmıyorsa ve manik yada depresif epizodta ise psikoterapi yapılamaz, yapılsa da hiç bir fayda sağlamaz.
    Bipolar hastalarının yakınlarına önemli görevler düşer. Ailelerin hastayı desteklemesi ve sabırlı olmaları gerekmektedir. Aileler epizodları çok iyi takip edebilmeliler, ilaç kullanımını takip etmelilerdir. Aynı şekilde bu hastalarda alkol ve madde kötüye kullanımı olabileceği bilinmelidir. Bu yüzden hastanın ilaç suistimali aileler tarafından her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalar bazen tedavi ekibini yanıltabileceği için aileler yapmış oldukları gözlemleri tedavi ekibine bildirmelidirler. İlaçların yan etkilerini, hastanın ruh halini, hem mani döneminde içine girebileceği riskli durumları, hem de depresyon döneminde ki intihar riskini iyi gözlemleyip tedavi ekibine sağlıklı bilgi aktarımı yapmaları, tedavinin bütününü değiştirebilecek önemdedir.

  • Endoskopi nedir? Ne zaman kimlere kimler tarafından yapılmalıdır?

    Endoskopi genel bir ifade olup ucunda ışık ve kamera olan silindirik bir cihaz ile organların iç duvarlarının ve lümeninin incelenmesi işlemidir. Üst gastrointestinal sistem incelenmesi halk arasında endoskopi olarak adlandırılır. Üst gastrointestinal işlem endoskopisi; ağız yolu ile girilerek sırasıyla yutak, yemek borusu, mide ve on iki parmak bağırsağının incelenmesi işlemidir. İşlem esnasında organların iç duvarları dikkatli bir şekilde incelenir, doku değişiklikleri, ülser odakları ya da normal görünüşün dışında farklı bir görüntüye sahip olan yerlerden özel aletler ile biyopsi dediğimiz doku parçaları alınır. Bu bölgelerde ufak kanamalar görülebilir. Bu geçici bir durum olup kanama- pıhtılaşma sistemi ile ilgili bir sorunu olmayan bireylerde hiçbir probleme neden olmaz. Biyopsi alınan kısımdaki doku çok hızlı bir şekilde kendini yenilemektedir. Halk arasındaki bazı inanışların aksine kanser düşünülen dokudan endoskopik biyopsi alınması onun yayılmasına neden olmamaktadır. Üst gastrointestinal sistem endoskopisi öncesinde hastalar 8-12 saat öncesinden yemek yemeyi kesmelidir. İşlemden önceki 4 saate kadar az miktarda su içebilir. Boğaz bölgesine o bölgenin uyuşmasını sağlayan bir sprey sıkılması ile işleme başlanır. Endoskopi işlemi ağrı verici bir işlem değildir. İç organlarda hava verilerek ilerlendiği için gerginlik hissi olabilir. İşlem konforu açısından damardan ilaç verilip bir uyku hali oluşturularak da işlem yapılabilir. Soluk borusu yemek borusundan ayrı olarak ilerlediği için hastanın soluk alıp vermekle ilgili bir problemi olmaz. Genel olarak tolere edilebilen bir işlem olmasına rağmen öğürme refleksi kuvvetli olan bireylerde ve işlemden korkan bireylerde anestezi uzmanından destek alınabilir. Hastaya işlem esnasında anestezi uzmanı tarafından uygun dozda ilaç verilir ve işlem yapılır. Bu ilaçların etki süresi çok kısa olduğu için ilaç verilmesi kesildikten çok kısa bir süre sonra hasta uyanır. Kullanılan ilacın artık etkileri nedeniyle işlem sonrası hastanın araç kullanmak gibi dikkat gerektiren işleri yapmaması, bu yüzden yanında ona refakat edebilecek biri ile gelmesi önerilir. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte endoskopi yapılan yeni model cihazlarda HD görüntü sistemleri kullanılmakta olup bu sayede çok küçük ayrıntılar bile daha net görülebilmekte, ayrıca FICE,NBI ve I-scan gibi yüksek teknolojik görüntülemeler sayesinde lezyonlar çok hızlı bir şekilde normal dokudan ayırt edilebilmektedir. Teknolojik olarak yeniliklere ayak uyduran merkezlerde konusunda deneyimli uzman hekimlerin yaptığı endoskopik işlemler erken teşhislere olanak sağlayarak hayat kalitesini artırmakta ve çoğu zaman hayat kurtarmaktadır. Endoskopi işlemleri genel cerrahlar ve gastroenterologlar tarafından yapılmaktadır. genel cerrahlar bu işlemi daha çok hastanın operasyon ihtiyacı olup olmadığı açısından değerlendirirken gastroenteroloji uzmanları bu konuda daha ayrıntılı bir eğitim alıp lezyonları tanıma, gerektiğinde endoskopik müdahaleler, takip etme protokolleri, cerrahi gereksinim olup olmaması açısından değerlendirmektedir. bazen cerrahi öncesi klavuzluk işlemi için ameliyatın gerekli olduğu yerlere özel boyalar şırınga edilerek cerrahların işlerini kolaylaştırmaktadırlar.