Etiket: Hasta

  • Holistik tıp, modern tıbbın alternatifi midir?

    Holistik tıp, modern tıbbın tanı ve tedavi yöntemlerinin yanı sıra etkin ve bilimsel doğal yöntemlere de yer veren bir tıp yaklaşımıdır. Amaç, sağlık sorunlarının çözümünde öncelikle, en az yan etkili ve doğal yöntemleri kullanmak ve sadece hastalık bulgularını geçici bir süreyle gidermek yerine sorunların kökenine inerek tedavi etmektir. Dolayısıyla, holistik tıp, modern tıbbın alternatifi değil, onu da içeren daha köklü bir sağlık modelidir.

    Doğal tedavilerin hangileri holistik tıp kapsamındadır?

    Bilimsel süzgeçten geçmiş her iyileşme metodu, holistik tedavinin parçası haline gelebilir. Burada önemli olan, ruh-beden bütünlüğünün tedavinin odak noktası olarak kalmasıdır. Koroner arter sorunu olan bir hasta, damar genişletme operasyonlarının yanı sıra, ruhsal rahatlama yoluyla kan basıncını düşürmek, yangısal süreçleri kontrol altına almak için için gevşeme egzersizleri ve meditasyondan yararlanabilir. Akupunktur yardımıyla da, nörotransmitter dengesi sağlanıp, maksimum iyileşme potansiyeline ulaşılabilir.

    Doğal yöntemlerden, benim özellikle başarılı bulduğum ve uyguladıklarım arasında, hipnoterapi, meditasyon, aktif imgelem, Japon psiko-ruhsal gelişim teknikleri, nefes eğitimi, Geleneksel Çin tıbbı ve akupunktur, homeopati ve fitoterapi (bitkisel tıp) bulunmaktadır. Bu yöntemlerin ortak özellikleri, hepsinin, bilimsel araştırmalara konu olmuş ve etkinliklerinin gösterilmiş olmasıdır. Bu arada, doğal metotlarla ilgili bilimsel verilerin sayısının henüz çok sınırlı olduğuna dikkat çekmek isterim.

    Hangi hastalıklar holistik tıp tarafından tedavi edilebilir?

    Kalp-damar hastalıkları, ülser, kolit, artritler, nörolojik yıkım hastalıkları, migren, kadın hastalıklarının pek çoğu, menopoz bulguları, panik, anksiyete bozukluğu, depresyon, kanser gibi hemen tüm hastalıkların tedavisinde holistik tıp etkilidir.

    Ayrıca, genel ruh-beden sağlığı takip ve korunmasında da çok işlevseldir. Kişinin sağlık düzeyi ne olursa olsun, yaşam kalitesi üzerinde olumlu etki yapar.

    Holistik Tıp konusunda yasal düzenlemeler nelerdir?

    A.B.D.’de Holistik Tıp Birliği, 1978 yılında kurulmuştur (American Holistic Medical Association). Amacı, holistik tedavilerin çerçevesini çizmek, belirli bir disiplin içinde öğrenilir ve uygulanır olduğunu güvence altına almak ve sistemi tanıtıp yaygınlaştırmaktır. Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde holistik tıp oda ve birlikleri açılmaktadır.

    Doğal tedavi yöntemlerinin bilimsel değerlendirme kapsamına alınmasında en önemli adım, 1991 yılında Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından atılmış, şimdi çok geniş bir bütçeye sahip olan ve doğal tıp konusunda sayısız bilimsel çalışmayı kontrol ve finanse eden Tamamlayıcı ve alternatif Tıp Ulusal Merkezi açılmıştır.

    Avrupa ve Amerika’nın en iyi üniversitelerinde holistik tıp departmanları açılmakta, en gelişmiş hastanelerinde uygulanmaktadır. Amerikan halkının yarısından fazlası, holistik sağlık hizmetlerinden yararlanmaktadır.

    Ülkemizdeyse, henüz yalnızca akupunktur konusunda yasal düzenlemeler yapılmıştır.

    Holistik doktorun diğer doktorlardan farkı nedir?

    Holistik doktor, standart tıp eğitiminin yanı sıra, bilimsel etkinliği gösterilmiş, ciddi doğal tıp yöntemleri konusunda da eğitim almış olan hekimdir.

    Dünyanın pek çok dilinde, örneğin Japoncada, doktor anlamına gelen ‘’sensei’’ sözcüğünün açılımı, ‘’öğretmen’’ demektir. Tarih boyunca hekim, bireylerin ve toplumların olumlu yönde değişimlerinde, önderlik eden bir öğretmen olmuştur.

    Oysa günümüzde, hasta ve hekim arasındaki dayanışma kopmuş; hekimler, hastalarına, arızası giderilmesi gereken birer makine gibi yaklaşan teknisyenlere dönüşmüştür. Holistik tıp bu yaklaşımın yerine, çok daha insancıl ve etik bir ilişki kurulmasını amaçlar. Hasta ve hekim, ast-üst ilişkisi yerine, eşit ve dayanışmacı bir işbirliği kurar. Holistik tedavide, kullanılan yöntemler kadar terapistin kişiliği de büyük önem taşır.

    İyi bir holistik hekimin yetişmesi, çok daha uzun süreli bir eğitim, yatırım ve emek ister. Günümüz tıp eğitimi henüz bunu sağlamaktan uzaktır. Bu nedenle, dünyada halen, kendi olağanüstü gayret ve emekleriyle yetişmiş çok az sayıda gerçek holistik hekim vardır.

    Holistik tıp, ruh sağlığı konusunda nasıl bir yaklaşım içindedir?

    Doğumla başlayıp ölümle biten yaşam yolculuğu, modern zamanlarda oldukça zorlu bir serüvene dönüşmektedir. Teknolojik gelişmeler, bir yandan yaşamı kolaylaştırırken, diğer yandan bildiğimiz tüm değer ve anlam kalelerini yıkmaktadır. Aidiyet, tek ruh olma duyguları, dünyayı değiştirme ve daha özgür, daha eşit ve daha coşkulu bir yer haline getirme umutlarımız giderek azalmakta ve yalnızlaşmaktayız.

    İnsanlar sıklıkla, sevmedikleri, neye yaradığını bilmedikleri işlerde çalışarak ömür tüketiyorlar. İntiharlar, boşanmalar artıyor. Yaşadığımızı hissetmek için, daha çok tüketmenin dışında, yapabileceğimiz pek bir şey olmadığına inandırılıyoruz. Giderek güçsüz ve çaresiz hissediyoruz kendimizi. Yorgun ruhlar, hasta bedenlere dönüşüyor. Mutsuzlaşıyoruz.

    Dünya Sağlık Örgütü, 2020 yılı itibariyle, dünya genelinde kalp-damar hastalıklarından sonra gelen en önemli ikinci hastalığın depresyon olacağını bildiriyor.

    Bilimsel veriler, mutsuzluğun sadece bir duygu durumu değil, aynı zamanda ciddi bir sağlık sorunu olduğunu ortaya koyuyor. İşte bazı bulgular:

    Mutsuz insanların kanlarında, stres hormonları olan kortisol, adrenalin ve noradrenalin düzeyleri yükseliyor. Bu durum Tip 2 diyabet (şeker hastalığı), kalp hastalığı ve yüksek tansiyona yol açıyor. Yara iyileşmeleri gecikiyor. Vücudun savunma sistemi zayıf düşünce insanlar, enfeksiyonlara, alerjik akciğer ve cilt hastalıklarına, eklem romatizmasına ve kansere daha açık hale geliyorlar.

    Mutsuzluk ayrıca, sigara, alkol, uyuşturucu, yeme bozuklukları gibi kötü yaşam alışkanlıklarına da yol açarak sağlığımızı bozuyor.

    Mutsuzluğumuza çare olarak bize, ilaçlar öneriliyor. Bu ilaçların çoğu reçetesiz satılıyor, misafirliklerde ikram ediliyor. Oysa kullanıcıda zihinsel durgunluk yaratan, onları, sadece mutsuzluğu değil, mutluluğu da hissedemeyen robotlara dönüştüren, pek çok organın fonksiyonunu bozan antidepresanların kullanımında çok titiz olmak gerekiyor.

    İnsanların sorunlarının olması gayet normal olduğu gibi, her duygusal sıkıntı da hastalık olmadığını unutmamak gerekli. Hızla değişen hastalıklı bir dünyada yaşamaya ve anlam bulmaya çalışan insanların kendilerini kötü hissetmelerinden daha normal ne olabilir?

    Ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Thomas Szasz’ın dediği gibi: ‘’…akıl hastalığı fikri bugün esas olarak, kişisel ve toplumsal ilişkilerdeki sorunları gözden saklamak için kullanılmaktadır.’’

    Duygu-mantık çatışmaları, ekonomik zorluklar, sevilen birinin kaybı, ilişki sorunları, amaç ve değer krizleri, meslek kaygıları, yaş dönümü bunalımları (ergenlik, ileri yaş) gibi durumlarla karşılaştığımızda doğru çözüm, ilaç kullanmak yerine, bize, yaşadığımız durum hakkında doğru bilgiler kazandıracak ve sıkıntımızı şefkatle paylaşabilecek bir kaynağa ulaşmaktır.

    Eğer şanslıysak, bu kaynak yakınımızda bir akraba ya da dost olabilir. Ama çoğu kez, yakınlarımızın bizimle ilgili konularda taraflı olmaları veya bizi sistemli olarak dinleyecek zamandan yoksun olmaları nedeniyle bu tür bir seçenek mümkün değildir.

    Dünyanın baş döndüren hızı ve ruhumuzun karmaşasıyla tek başına mücadele edememek, akıl hastası olduğumuz anlamına gelmez. Eğitimli, deneyimli, bilge, hoşgörülü, kendi yaşamında anlam ve bütünlük oluşturabilmiş bir rehberle birlikte, yaşamı daha anlamlı kılmak, ruh-beden sağlığını düzeltmek için çaba sarf etmek, ancak gerçekten aklı başında insanların yapacağı bir davranıştır. Holistik hekim, bu rehberliği sunar.

    Holistik Ruh Sağlığı, bir psikiyatrik tedavi modeli değildir. İnsanın, beynindeki organik bir bozukluğa bağlı olarak zihinsel ve bedensel hastalıklara yakalanma olasılığının yaklaşık %3 olduğunu ve bu nedenle ilaçlarla tedavi edilmesinin çogu olguda bilimsel bir dayanağı bulunmadığını göz önünde tutar.

    Bireyin, duygu, düşünce ve inanç haritasını, yaşadığı çevreyi, ekonomik koşullarının onu ittiği çıkmazları öncelikle ele alır. Ruhsal ve kişisel gelişim, insanın felsefi ve bilimsel eğitim yoluyla, kendisini tanıma ve gerçekleştirmesi ve böylece, sağlıklı ve doyumlu bir yaşam sürdürmesi hedeflenir.

    Holistik tıp sadece, hastanın kendisine ve etrafına zarar verme olasılığının söz konusu olduğu veya zaman alıcı bir ruhsal gelişim programının beklenemeyeceği acil durumlarda psikiyatrik muayene ve ilaç kullanımını destekler. Bu tür durumlarda, mesleğinde donanımlı bir psikiyatri uzmanıyla iş birliği yapılır.

    Ruh sağlığının beden sağlığından ayrılması ve hekim olmayan kişiler tarafından tedavi edilmesi yanlıştır. Bazı vitamin-mineral eksiklikleri, kronik nörolojik bozukluklar veya kanser gibi doku yıkımına yol açan hastalıklar da ruhsal sağlığı bozabilir. Tıp eğitimi almamış kişiler tarafından bu hastalıkların tanınamaması, ölümcül sonuçlar yaratabilir.

    Holistik hekim, ruhsal yakınmalarla başvuran her hastanın fiziksel sağlığını da çok özenli bir muayeneyle değerlendirir. Tedavisini düzenler. Gerekli durumlarda hasta, başka uzmanlık alanlarına yönlendirilir.

    Holistik Ruh Sağlığı programı, hekimin hastaya uyguladığı ve çok kısa sürede onu sorunlarından kurtaracak bir sihirli formüller yumağı değildir. Hasta ve hekim, bu programda birlikte çalışır. Hasta, kendi iç dünyasını tanımak ve düzenlemek için, hekimin rehberliğinde çaba gösterir.

    Galileo’nun dediği gibi:

    ‘’Gerçekte kimse, kimseye hiçbir şey öğretemez. Siz ona yalnızca içindekileri bulmasında yardımcı olabilirsiniz.’’

    Hiçbir olumlu ve gerçek değişimin, gerekli zaman ayrılmadan ve emek sarf edilmeden oluşamayacağını dikkate alarak, tedavide çok kısa sürede sonuç beklentisine girilmemelidir.

    Çalışmalar; paylaşım, tartışma, günlük tutma, kitap okuma, rüyaları değerlendirmeyi içerir. hipnoterapi, meditasyon, derin gevşeme, nefes terapisi, akupunktur, homeopati ve bitkisel tıp, tek başına başvurulan metotlar değil, ruhsal gelişim sürecinde gerekli görülen zamanlardauygulanan yardımcı yöntemlerdir.

    Doğal tedavi yöntemlerini kullanan, hekim olan ve olmayan çok sayıda insan var. Bunlara güvenebilir miyiz?

    Modern tıp eğitiminin tarihçesinin, sadece birkaç yüz yıllık bir geçmişi olduğunu göz önüne aldığımızda, binlerce yıldır insan sağlığında kullanılan yöntemlerin hepsinin, tıp fakültesi mezunları tarafından keşfedilip uygulandığını söylemek elbette mümkün değildir. Şifalı otlarla tedaviden akupunktura, meditasyondan modern tıptaki ilaçlara kadar sayısız yöntem, insanların doğayı ve insan bedenini yakından ve dikkatle gözlemlemeleri sonucu geliştirilmiştir.

    Bugün de, halk tababeti adını verdiğimiz, dedelerimiz ve nenelerimizin sahip olduğu, nesilden nesile aktarılan son derece değerli bir gözlem ve bilgi birikimi mevcuttur. Bundan yararlanmak gerekir. Batı’da, halk tababetinin yanı sıra, hayvanların hangi bitkilerden yararlandıklarını gözleyerek yeni ilaçlar keşfeden bilim adamları, dünyanın en saygın üniversitelerinin etnobotanik departmanlarında çalışmaktadır.

    Burada hassas nokta şudur: Günümüz teknolojisi, bize hastalıkların nedenleri ve tedavileri konusunda, çok önemli bilgilere ulaşma imkânı vermektedir. Bu bilgiler sayesinde, sadece gözleme dayalı geleneksel yöntemlerle sınırlı kalmamız bir zorunluluk olmaktan çıkmıştır.

    Öte yandan, sadece teknolojiyle sınırlı kalmak da, gözlemin getirdiği çok önemli ve kişiye özgü hastalık özelliklerinin atlanmasına yol açmaktadır. Bu durumda en doğrusu, tedavi eden kişinin, hem modern tıp hem de geleneksel doğal tanı ve tedavi bilgilerine, güçlü bir biçimde hâkim olmasıdır.

    Modern tıp tanı ve tedavi yöntemlerini bilmeyen birisi, tümöre bağlı bir baş ağrısını veya epilepsiyi otlarla tedavi etmeye kalkışabilir.
    Çoğu kez en çaresiz hastaların başvurduğu doğal şifa alanında, insanlar maddi ve manevi istismara son derece açık durumdadır. Hiçbir bilimsel temeli olmayan, yüzde yüz iyileşme iddiasıyla astronomik fiyatlara satılan ot karışımları veya sözde şifacılık uygulamaları, çaresiz hastaların o dönemde en çok ihtiyaç duydukları iki olgu olan zaman ve parayı, onlardan acımasızca çalmaktadır.

    Tüm bu bilgiler kapsamında söylenebilecek yegâne şey, hastaların mutlaka, bilimsel ve etik bir tıbbi hizmet sunan, yeterli eğitime sahip uzmanlardan yardım almaları gerektiği olacaktır.

    Holistik Tıp tedavisinde başarı şansı nedir?

    Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı, sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, insanın, ruh, beden, akıl ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlamaktadır. Holistik tıp, tüm bu alanlarda bilinçlenme ve tedavi amacını güder.

    Holistik tıp, mevcut modern ve geleneksel tedavi seçeneklerini bir arada kullanması nedeniyle, tedavide başarı şansını çok ciddi biçimde arttırır ve her koşulda hastaların yaşam kalitesini yükseltir.

    ÖZET

    Holistik Tıp:

    İnsanı ruhsal, bedensel, sosyal ve ekolojik bütünlüğü ile ele alan,

    Tanı ve tedavide, modern ve doğal tıbbın tüm olanaklarından yararlanan,

    Doğanın iyileştirme gücüne destek olan ve yan etkisiz yöntemlere öncelik veren,

    Hekimle hasta arasında dostluk ve güvene dayalı, eşit bir ilişki kuran,

    Hastayı tedavi sürecine aktif olarak dâhil eden ve eğiten,

    Her insan farklı olduğu için, hastalığa değil hastaya odaklanan bir tıp modelidir.

    Holistik Tıp kapsamı içinde sunulan tedavi programları:

    Morita ve Naikan Ruhsal Tedavileri

    Akupunktur

    Bitkisel Tıp

    Homeopati

    Hipnoterapi

    Meditasyon

    NLP- Bireysel Gelişim

    Biyoenerjetik Terapiler (Qi-Gong, Cranio-Sacral)

    Yararlanabilecek hastalık gruplarından bazıları:

    Ruhsal hastalıklar (depresyon, stres, panik atak, anksiyete, uykusuzluk)

    Ağrılar (migren, kanser, romatizma, ameliyat sonrası ağrıları)

    Nörolojik hastalıklar (MS, ALS, Parkinson)

    Vücut savunmasını güçlendirme (kanser, tekrarlayan enfeksiyonlar)

    Kötü alışkanlıklar (sigara, alkol, uyuşturucu)

    Alerjik reaksiyonlar (astım, saman nezlesi, egzama)

    Cilt sorunları (aşırı terleme, kaşıntı, ağız yaraları)

    Mide-barsak hastalıkları (ülser, kolit, konstipasyon)

    Kadın Hastalıkları (adet düzensizlikleri, kısırlık, menopoz)

    Holistik Tıp, ruhsal ve bedensel pek çok hastalığın, hemen her aşamasında, tedavi edici veya hastanın yaşam kalitesini arttırıcı etkiye sahiptir.

  • Holistik tıp

    Doktorluk, çocukluk yılları otuz beş kırk yıl geride kalanlarımızın zihninde, ateşler içinde yanan minik kızı, hasta yatağında muayene ettikten sonra, çantasından çıkardıgı bir ilaç ya da yaptığı enjeksiyonla, ölümün karanlığından yaşamın kıyısına çekip çıkaran, sonra da aileyi teskin eden babacan bir figürle özdeşleşmisti. Doktorun, minik kızın başina dokunan eli bile, tek başına şifa vermeye yeter gibi görünürdü bize. Ne E-mar raporları vardı ortada, ne de ileri laboratuar analizleri. Sadece şefkatli bir doktor, bir dinleme aleti, rahatlatan sözcükler ve bir de o mucizevî iğne ve tabletler. Adeta büyülü bir durumdu bu…

    Ben de o büyünün peşine takılıp gidenlerdenim. Çok küçük yaşlardan beri, ateşler içinde yanan küçük çocuklari, evlatları başucunda ağlaşan hasta anneleri hayata döndüren o doktorlardan olmayı düşledim. Kader, emek ve zaman bana bu imkânı verdi, ne mutlu !

    O yıllardan bu günlere çok şey değişti. Ben de, pratisyen zorunlu hizmet yılları, çocuk cerrahisi asistanlığı, bilimsel araştırıcılık gibi, tıbbın hemen her alanında, üstelik dünyanın hemen her tarafında eğitim görür ve çalışırken, bu değişimin, hiçbir kültür ayırımı gözetmeksizin tüm kurumları ve insanları etkilediğini gözlemledim.

    Önce, pek çok yeni tanı yöntemi ortaya çikti. Çok hızlı, çok detaylı bilgiler veren bu yöntemler giderek biz doktorlarda, özenli hasta öyküsü almanın, dikkatli bir muayenenin, hasta ve yakınlarıyla, güven ve şefkate dayalı ilişkiler kurmanın pek demode, pek ciddi bir zaman kaybı ve gereksizlik olduğu kanısını yaratmaya başladı. Üstelik hastalar da bu değişimden nasiplerini alıyorlardı. Dönemin en moda cihazlarıyla yapılan tetkiklerden istemeyen hekimlerin, hastaları tarafından, yeniliklerden habersiz ve yetersiz olarak algılanmaları işten bile değildi.

    Hastaneler artık tanıtımlarını, sahip oldukları yeni cihazlarla yapıyorlardı. İlaç sanayi giderek gelişiyor, şık ambalajlı ilaçlar eczane raflarında dizilirken, eczacının terazisi, havanı ve boy boy şişeleri, antikacı dükkânlarını süslemeye başlıyordu. Her şey çok teknik, çok göz alıcı ve bir o kadar da yabancıydı. Uzay aracı kumanda odalarına benzeyen görüntüleme merkezlerinde, bırakın şefkatli bir elin rahatlatmasını, üsümemeyi umabiliyordunuz en çok. Hekim ve hasta arasındaki dinleme aleti köprüsü, ne kadar direnebilirdi ki bu bilgisayarlı metal heyulalara!

    Elbette dinleme aletinin yakalayamayacağı kalp üfürümlerini, akciğer kanseri bulgularını, beyin tümörlerini yakalayabilmek, insanlık ve tıp adına muhteşem gelişmelerdi. Elbette, daha önce ölümcül olan enfeksiyonları silip süpüren antibiyotikler, kanserli hastaları hayata döndüren kemoterapi ilaçları ve cerrahi teknikler, havai fişeklerle kutlanası buluşlardı.

    Ama hem hastalar, hem de hekimlerin bir kısmı, tüm bunlara rağmen bir şeylerin eksik olduğunu, hatta bu eksikliğin, eskiden var olup da, zamanla yitip giden bir şey olduğunu sezinliyorlardı. O köprü müydü yoksa kopan, hasta ve hekim arasında? Ve zamanla insanlar, yeni arayışlara girdiler; o köprüyü tekrar kurabilmek için…

    İşte ‘’Holistik Tıp’’, o köprünün adıdır. Hastayla hekim, ruhla beden, teknolojiyle doğa ve teknisyen hekimlikle şifacılık arasındaki o köprünün adı. Kırk yıl öncesinin düşlenen mesleğini, bugünün bilimsel gelişmeleriyle tanıştıran, buluşturan akıl ve gönül yoludur. Tıp bilim ve sanatının bileşkesidir. Şimdi, soru ve cevaplarla, holistik tıbbın ne olduğuna biraz daha yakından bakalım:

    Holistik Tıp nedir?

    ‘’Holistik’’, tümü kapsayan, bütüncül anlamına gelen bir sözcüktür. Tıp sözcüğüyle birlikte kullanıldığında ise, arzulanır düzeyde bir sağlıklılık durumu için, fiziksel, duygusal, sosyal ve manevi boyutların tümünün dikkate alındığı bir modeli tanımlar.

    Düşünce ve duygularımız, nörolojik sistem ve dolaşım sistemi aracılığıyla bedenimizi doğrudan etkiler. Aynı yolla, bedensel sağlık da beyne gönderdiği sinyallerle duygu ve ruh durumumuzu şekillendirir. Milyarlar ve milyarlarca nörotransmitter, peptid, hormon gibi kimyasal molekül, beyni bedene, bedeni beyne bağlar. Yani, beyin ve beden birbirinden bağımsız çalışan organ ve sistemler değildir. Holistik Tıp bu nedenle, kullandığı metotlarla, tüm sistemi birlikte ele alır.

    Hekimlerin yeminini ederek mesleğe başladığı Hipokrat, ‘’İçimizdeki doğal iyileşme gücü, şifa için en önemli kaynaktır’’ der. Holistik hekimin görevi, dışarıdan tedavi edici bir madde vermeden önce, bu iyileşme gücünü harekete geçirmektir.

    Tedavide, bilimsel dayanağa sahip ve yan etkisiz geleneksel doğal tedavi modellerine de yer verir. Hastaya zarar vermemek en temel ilkedir. Hastanın eğitilmesi ve tedavi sürecinde sorumluluk alması, holistik tıbbın ana ilkelerindendir

  • Modern tıbbın yanılgısı

    MODERN TIBBIN YANILGISI

    Henüz tıp fakültesinde öğrenci iken boş zamanlarımızda acil servise gider, hemen her seferinde de, trafik kazaları ya da kalp krizlerinin yanı sıra, çok şiddetli ağrılar çektiğini söyleyerek kendini yerden yere atan veya kitlenmiş dişlerinin arasından abartılı hırıltılar çıkaran ve arada bir belli etmeden etrafın tepkisini ölçen baygın hastalara rastlardık.

    Akrabaları telaş içinde hastalarının geceden beri en az üç dört kere daha böyle nöbetler geçirdiğini söylerek, gördükleri her beyaz önlüklüyü durumun aciliyeti konusunda ikna etmeye çalışırlardı. Bizler henüz tedavi etme sorumluluğunu taşımadığımız için izlemekle yetinirdik. Aramızdan biri mutlaka muzipçe gülümseyerek işaret parmağını kafasına götürür, hastanın sorununun aklından olduğuna dikkat çekerdi. Bu sinyal aramızda, o kişinin gerçekten hasta olmadığı anlamına gelirdi. Hastaya çoğu kez sakinleştirici bir iğne yapılır ve evine gönderilirdi.

    Gürültü ve patırtı kısa sürede manzaranın ilginçliğini bastırdığından, bizler bir süre sonra sıkılır, yavaşça acilden dışarı süzülüp kendimizi bahçenin özgürlüğüne bırakırdık. Bu insanlar gerçekten hasta mıydı? Kendini yerden yere atmak veya bayılma numarası yapmak kendi başına bir hastalık olabilir miydi? Eğer öyleyse onları böyle davranmaya iten şey neydi? Üstelik bu hastaların çoğuna sık sık, migren, sedef, mide-barsak hastalıkları ya da astım gibi kronik hastalıklarla başvurdukları polikliniklerde de rastlıyorduk. Çoğu kez tedaviye yanıt vermiyorlardı. Bu hastalıklar genelde ‘psikosomatik hastalık’ başlığı altında toplanıyordu ki, Türkçesi, ‘ruhsal kökenli bedensel hastalık’ demekti.

    İlginçtir ki, insanların sosyal ve ekonomik nedenlerle ruhsal sıkıntılar yaşayabilecekleri, ruhsal sıkıntıların ise bedensel hastalıkları yaratabileceği gerçeği, en sıradan insanların bile bildiği bir şey olmasına karşın, tıp eğitimimizin bu konuda, isim koyma dışında ne kapsamlı bilimsel bir açıklaması ve ne de işe yarar bir tedavi önermesi vardı.

    Günümüzde, sosyal ve ruhsal faktörlerle bedensel hastalıklar arasındaki ilişki konusunda moleküler düzeyde kanıtlarına sahip olmamıza rağmen, tıbbi eğitim ve uygulamalar benim öğrencilik yıllarımdan pek farklı değil ne yazık ki! Bugün artık, kalpten migrene, kolitten kansere, hastalıkların yaklaşık %85’inin ruhsal kökenleri olduğunu biliyoruz.

    Oysa uygulanan tıbbi tedaviler hemen her zaman sadece bedensel yakınmaları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

    Bu yaklaşım insanı, bozuk bir araba gibi ele almak adeta. Bu örneği açalım, çünkü büyük benzerlikler taşıyor. Kötü bir sürücü arabasını sağa sola çarpar, bakımını yapmaz, verimsiz kullanır ve bir sürü sorun çıkınca da götürür tamirciye bırakır. Tamirci de arabanın bozulan yerlerini tamir eder, boyar, gerekiyorsa yama yapar, değiştirilmesi gereken parçaları değiştirir. Yaptıkları aynen bizim ilaç tedavilerimizi, by-pass ve organ nakli ameliyatlarımızı andırır. Sonra tamirci, tamir olmuş aracı şoföre teslim eder. Kısa bir süre sonra araba tamirciye geri döner. Çünkü arabayı kullanan şoför değişmemiştir.

    Bizim modern tıp yöntemimizde de şoför, yani bedeni kullanan akıl ve ruh üzerinde durulmaksızın bedensel tedaviler yapılır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun yapısı, kişinin ekonomik durumunun sağlığı üzerindeki etkileri konu edilmez. Sürekli stres, depresyon, kaygı içindeki insan ruhu ise, hem bu olumsuz duyguların direkt etkisi, hem de sıkıntılarla başa çıkmak için başvurduğu sigara, alkol, uyuşturucu ve aşırı yeme gibi davranışlar sonucu bedeni yeniden ve yeniden hastalandırır.

    Şimdi bu tabloya günlük hayattan bir örnek vermek için, gerçek mesleği de şoförlük olan Hasan Bey’e bir bakalım. Hasan Bey, bir başkasının aracında taksi şoförlüğü yaparak hayatını kazanan 45 yaşında, ince uzun boylu, kır saçlı, efendi bir adam. İstanbul trafiğinin akıl almaz karmaşasının yarattığı yorgunluğun yanı sıra, taksi şoförlerinin sık sık gasp edilerek öldürülmeleri nedeniyle can güvenliği korkusu taşıyor. Müşterinin ve gelirin az olduğu günlerde patronunun azarlarına göğüs geriyor. İş güvencesi yok. Her an işini kaybedebilir.

    Aldığı para sınırlı olduğundan çoğu ay ev kirasını ödemek bile güç oluyor. Çocuklarından biri okuyor diğeri ise eve katkıda bulunmak için liseden ayrılıp asgari ücretle bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamış. Eşi, zemin kattaki evlerinin aşırı nemi nedeniyle sürekli diz ağrıları çekmekte. Tüm bunlar Hasan Bey için stres kaynağı. Sürekli stres, Hasan Bey’in beyninden ve bedeninden, bazı hormon ve maddelerin salgılanmasına yol açmakta. Bu maddeler onun sağlığına ciddi biçimde zarar veren türden.

    En sık yakınmaları, çabuk yorulma, nefes darlığı, uykusuzluk ve göğüs bölgesindeki ağrılar. Beş yıl kadar önce gittiği bir doktor ona kalp hastalığı olduğunu söylemiş. Hasan Bey’in stressiz bir yaşam sürmesi, yediğine içtiğine dikkat etmesi gerekiyor. Ara sıra taksi durağında okuduğu gazetelerin sağlık köşelerinde ısrarla vurgulanan sağlıklı beslenme için gerekli bol taze meyve ve sebze, yağsız beyaz et, balık ve antioksidan vitaminleri alacak maddi imkânı yok. Beslenmesi, ucuz olması nedeniyle ağırlıklı olarak, ekmek ve makarna gibi unlu gıdalara dayanıyor. Evdeki yemekler, zeytinyağı yerine en ucuz margarinle pişiyor.

    Hasan Bey’in dünyasındaki tek eğlence, gün boyu peş peşe tüttürdüğü sigarası. Son zamanlarda her sigaradan sonra kendisini daha da rahatsız hissetmesine rağmen, bu alışkanlığından kopamıyor. Onun dünyası, nikotinin beyninde salgılattığı hazzın molekülü dopamin olmaksızın çok keyifsiz ve karanlık.

    Göğsündeki ağrının bir öğle vakti iyice şiddetlenmesi üzerine Hasan Bey, duraktaki arkadaşları tarafından hastaneye götürülüyor. Sonra? Hasan Bey’e daha sonra ne olduğunu ben de bilmiyorum. Çeşitli olasılıklar var:

    Hasan Bey hastaneye götürülürken yolda ölmüş olabilir. Eğer Hasan Bey yaşadıysa, sigortalı idiyse ve hastanede yeterli ilgi görebildiyse, kalp damarları incelenmiş ve büyük olasılıkla tıkanıklıklar bulunduğu için ona kalp damarlarının değiştirilmesi tavsiye edilmiştir. Bacağından alınan damarlar by-pass adı verilen ameliyatla kalbindeki tıkanmış damarların yerine takılmıştır. Ameliyattan sonra eğer eski patronu yeterince insaflı ise ve Hasan Bey’in de direksiyon sallayacak gücü varsa, başka bir kazanç kaynağı olmadığı için, eski işine dönecektir.

    Eski işine dönme şansının olmadığı koşulları düşünmek bile çok zor. Eğer işine geri dönebilirse, bu kez onu hasta eden koşullar, Hasan Bey’in bacaklarından alınıp kalbine takılan yeni damarlara ‘’hoş geldin” demekte gecikmeyeceklerdir. Ne yazık ki, aynen sökülüp atılan asıl damarlar gibi, yeni damarların da gücü sınırlıdır ve aynı koşullar sürdüğü sürece, bir süre sonra kan akımına geçit vermeyecek hale gelmemeleri için hiçbir neden yoktur. Hasan Bey sigarayı bırakmıştır büyük olasılıkla ama, yoksulluk ve işin stresi onu bırakmamakta kararlıdır.

    Ne sıkıcı bir hikâye değil mi? Hasan Bey’in hiç de romantik ve heyecanlı olmayan bu tatsız öyküsünü anlatmamın iki nedeni var. Bunlardan ilki, sosyal ve ekonomik koşulların ruh ve beden sağlığımızı nasıl etkilediğini ve bu etki sonucu yerleşen bazı davranış biçimlerinin yine ruhu ve bedeni katmerli bir biçimde nasıl hasta edebildiğini göstermek. Sosyal ve ekonomik koşulları dikkate almadan yapılan parça başı tamirin çoğu kez uzun vadede işe yaramayacağı açık.

    İkincisi ise, Hasan Bey’in öyküsünün günümüzde, şu veya bu biçimde hepimizin öyküsü olması. Toplumumuzun çok büyük bir kısmı, Hasan Bey’inkine benzer ya da ondan çok daha kötü koşullarda sürdürüyor yaşamlarını. Ekonomik zorluklardan çevre kirliliğine, işsizlikten yanı başımızda süre giden savaşa kadar ne çok şey var bizi hasta edebilecek. Bu bizim öykümüz. O nedenle, ister hasta ister doktor olalım, hepimiz bu öyküyü bilmek zorundayız. Bilelim ki, öykünün sonu farklı olsun. İnsanca olsun ve yaralarımız sarılsın, hastalarımız iyileşsin.

  • Tüp bebek tedavisine akupunktur ile destek

    Tüp bebek tedavisine akupunktur ile destek

    Tüp bebek uygulamasında başarıyı engelleyen önemli faktörlerden biri anne adayında oluşan aşırı stres ve döllenmiş yumurtanın transverden sonra tutunup yerleşeceği endometrium adlı tabakanın yeterli damarsal olgunluğa ve kalınlığa ulaşamamasıdır.

    Akupunktur endometrium olarak adlandırılan bu tabakanın yeterli olgunluğa ulaşmasına katkıda bulunur.

    Akupunktur’un limbik sistemi düzenleyici etkisi ile anne adayının strese karşı dayanıklılığını arttırarak bu olumsuz etkiyi de ortadan kaldırır. Böylece tüp bebek uygulaması öncesinde ve sonrasında akupunktur tedavisi gören anne adaylarının başarı şansı akupunktur tedavisi görmeyenlere oranla daha artmaktadır.

    Amerika Birleşik Devletlerinde 2002 yılında Dr WE Paulus tarafından yapılan ve Fertility & Sterility isimli saygın bir tıp dergisinde yayınlanan bir çalışmada, akupunktur tedavisinin tüp bebek tedavisi yapılan çiftlerde gebelik oranlarını arttırdığının gösterilmesi ile tüp bebek kliniklerinde giderek yaygınlaşan bir uygulama haline gelmiştir. Bu gelişme beraberinde pek çok yeni çalışmanın da yapılmasına yol açmıştır. Günümüzde ABD’de pek çok tüp bebek merkezinde akupunktur tedavisi hastalara bir seçenek olarak sunulmaktadır.

    Fertility&Sterility dergisinin Mayıs 2006 sayısında akupunkturun tüp bebek tedavisinde kullanımı ile ilgili yedi adet çalışma yayınlanmıştır. Bu çalışmalardan iki tanesi özellikle dizaynları, hasta sayıları, sonuçları ve bilimsel değerleri açısından dikkat çekicidir. Her iki çalışmada tüp bebek tedavisine alınan hastalara embryo transferi aşamasından hemen önce akupunktur yapılmasının klinik gebelik oranlarını arttırdığı gösterilmiştir.

    Bu çalışmalardan ilki Danimarka da Dr Westergaard ve arkadaşlarının toplam 273 hasta üzerinde yaptıkları ve akupunkturun tüp bebek tedavisinde gebelik oranlarını arttırdığını gösteren bir yayındır. Bu yayında akupunktur yapılan grupta klinik gebelik oranı %39 olarak saptanmış, akupunktur yapılmayan kontrol grubunda ise %24 olarak saptanmıştır. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.

    İkinci çalışma ise Almanya dan Dr Dieterle Stefan ( University of Witten-Dotmund) ve Çin den Dr Ying Gao ( Huazhon University of Science &Technology,Wuhan) tarafından ortak yürütülen bir araştırmadır. Bu çalışma toplam 225 hastada yapılmıştır. Klinik gebelik oranı akupunktur yapılan hastalarda %33.9 olarak saptanmıştır . Kontrol grubunda gebelik oranı % 15.6 olarak saptanmıştır. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.

    Belirli noktalara yapılan uyarı ile tüm vücutta beta-endorfin denen bir kimyasal maddenin salgılanması artmaktadır. Bu artış ile GnRH (gonadotropin releasing hormon ) salınımı ve dolaylı olarak vücudun ürettiği steroit ve gonadotropin hormonlarının salgılanması artmaktadır. Ek olarak akupunktur uygulaması sonrasında uterusa (rahime) olan kan akımını artar, endometrium olgunlaşır ve sonuç olarak rahimde gebeliğin oluşmasını kolaylaştıran koşullar sağlanır. Bütün bu değişiklikler sayesinde transfer edilen embryoların implantasyon (tutunma) oranının arttığı düşünülmektedir.

    Sonuç olarak akupunkturun, tüp bebek uygulaması yapılacak anne adayının bedeninin uygulmaya daha hazır hale getirdiğini söyleyebiliriz.

  • Astım bronşiale , akupunktur ile tedavisi

    Astım bronşiale , akupunktur ile tedavisi

    Astım Bronşiyale,toplumda en sık görülen kronik karakterli bir kaç hastalıktan biridir. Hastalık her yaş grubundan kişileri etkilemekte ve bazı durumlarda ölüme bile sebebiyet vermektedir. Ayrıca hastalığın prevalansının yapılan çeşitli araştırmalarla çocuk ve genç erişkinlerde artış gösterdiği anlaşılmıştır. Yapılan çalışmalarda ülkemizde erişkinlerde % 2-4, çocuklarda % 6-8 civarında astımlı vaka olduğu gösterilmiştir.

    Son 20 yılda hastalığın patoloji, patofizyoloji, immünoloji ve farmakolojisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiş olmasına rağmen hastalık halen tam olarak tanımlanabilmiş ve sınıflandırılabilmiş değildir.

    Kısaca Astım; wheezing (hışıltı) ve nefes darlığı semptomlarına yol açan, genellikle reversibl havayolu obstrüksiyonu ve aşırı duyarlılığı ile karakterize kronik enflamatuar bir havayolu hastalığıdır. Patolojik çalışmalar,en hafif astımda dahi,havayolunda enflamasyon olduğunu, bu enflamasyonun hastalığın asemptomatik dönemlerinde dahi devam ettiğini ve havayolu aşırı duyarlılığı ile direk olarak ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Çocukluk çağı astımlarının % 90 ‘ı, erişkin astımlarının ise % 50-60 ‘ı allerjik mekanizmalara bağlı olarak gelişir.

    Duyarlı kişilerde nöbetler halinde gelen hışıltı, nefes darlığı, göğüste sıkışma hissi ve öksürük yakınmaları olmaktadır. Yakınmalar özellikle gece ve/veya sabaha karşı görülür.

    AKUPUNKTUR İLE TEDAVİSİ
    Astım yakınmaları ile gelen hastanın eğer tıbbi olarak tanısı konmamış ise; önce fizik muayenesi yapılarak,o hasta için en uygun olan tanı yöntemlerine başvurulur.Kan ve idrar tahlilleri, akciğer röntgen filimleri yada gerekirse akciğer tomografisi,nefes ölçüm testleri(spirometrik test) yaptırılarak,astım tanısı güçlendirilir.Eğer hasta tek başına bir astım hastası ise,beraberinde başka ikincil akciğer hastalığı (amfizem,kronikbronşit,bronşiektazi,kor pulmonale vb.gibi) yok ise akupunktur tedavisine uygun bir vaka demektir.

    Kulak ve vücud akupunkturu ile tam bir tedavi sağlanır.Bu nedenle,öncelikle kulak akupunktur noktalarının elektriksel potansiyelleri ölçülerek,yapılacak tedaviye vücudun ne derece cevap vereceği saptanır.Özel olarak geliştirilmiş olan nokta tarama (dedektör) cihazları ile elektronik ortamda noktaların elektriksel yükleri ölçülür.Yani akupunktur noktalarının hangi elektrik yükü ile yüklü oldukları tesbit edilir.Çünkü kulakta,her organ ve doku sistemlerinin sürekli haberleşme içinde olduğu elektriksel noktalar vardır.Cihazlarımızla bu noktaları belirledikten sonra,noktanın (-) yada (+) yüklü oluşlarına göre;altın veya gümüş iğneler kullanılır.

    Hastalığın müzminleşme süresine ve şiddetine göre,ortalama 9’ar seanstan toplam 27 seans planlanır.Yani her oturum tedavisi 9 seans olmak üzere toplam 3 oturumluk tedavi yapılır.9 seanslık her oturum sonrası,1 ay tedaviye ara verilerek vücud dinlenmeye alınır.Bu tedavi ile,vücudumuzda yaradılıştan varolan tedavi edici maddeler (hormon,nörotransmitter)salgılanır.Vücudun kendini tedavi etme süreci güçlenmiş ve hızlanmış olur.

    Astımla beraber ikincil bir akciğer hastalığı olmadığı sürece,akupunkturun başarısı %98 şifadır.Yani tedaviye alınan,her 100 hastanın 98’i,kalıcı bir şekilde iyileşiyor demektir.Geriye kalan %2’lik vaka,tam iyileşemese bile krizlerin şiddetinde ve süresinde belirgin azalma meydana gelmekte yada kullanılan ilaçlara eskisinden daha az ihtiyaç duyulmaktadır.Bu bile %2’lik vakalar açısından çok önemli bir gelişmedir.

    Özetle,ilaçsız ve yan etkisiz olan akupunktur,astım hastalığını %98 gibi yüksek bir oranda tedavi etmektedir.2000 yılında,Avusturya’nın başkenti Viyana’da katılmış olduğum 9.Uluslararası Dünya Akupunktur Kongresi’nde, İngiliz Kraliyet Akademisi Akupunktur Enstitüsünden bir grup araştırmacı, çocuklardaki astımın da öncelikle akupunkturla tedavisinin yapılması gerektiği konusunda,çok kapsamlı bilimsel tebliğ sunmuşlardır. İğnelerden korkusu olmayan (ki bu iğneleri en fazla 0.1 mm. derinliğe kadar batırmaktayız.) her yaş ve cinsiyetteki astımlı çocuklara da akupunktur uygulanabilmektedir.Hatta çocukluk çağında uygulandığında, erişkinlerin tedavisine oranla çok daha kısa sürede sonuç alınabilmektedir.Aynı klinik yaklaşım,Viyana Tıp Fakültesi’nde kurulmuş olan “Ludwig Boltzman Akupunktur Enstitüsü”nde de yapılmaktadır. Akupunktur tedavisi ile,ömür boyu ilaç almak zorunda kalan insanlarımız bu ilaçlardan kurtulmuş olacaklardır.Tabii tüm bu anlattıklarımız, sadece astımı olan,ikincil akciğer hastalığı olmayan hastalar için geçerlidir.İkincil solunum sistemi hastalığı olanlarda,akupunktur sadece rahatlama sağlar,köklü tedavi etmez.Zaten bu ayırımı yapacak olan akupunktur uzmanı doktor,mutlaka aydınlatıcı tetkiklerden sonra kararını verecektir.

    Tedavide,sadece astım noktalarını değil,aynı zamanda psikosomatik noktaları da tedaviye alırız.Çünkü,kişi astımından dolayı,ruhsal bir çökkünlük durumuna girebilmektedir.Depresyon,astımlı hastalarda çok daha kolay gelişebilmektedir.Bunun dışında,anksiyete,adını verdiğimiz ruhsal bunaltılar da görülebilmektedir.Dolayısıyla, bunlarla ilgili akupunktur noktaları da tedavi kapsamına alınarak,dört dörtlük bütünsel bir tedavi uygulanmış olur.Ayrıca,kişi atmosferik olarak hava değişikliklerinden de etkileniyorsa,bu durumla ilgili “hava değişimi” noktaları da tedavi kapsamına alınarak,bütüncül tedavi tamamlanmış olur.

  • Antibiyotik öldürür

    Türkiye ilaç kurumu kalp elektrosu denilen EKG de QT uzamasına neden olan ilaçların listesini yayımladı. Listede yok yok. Özellikle antibiyoterapinin çok fazla kullanıldığı ve mikrobiyal rezistansın yüksek olduğu ülkemizde bu liste akılcı ilaç kullanımı için bir fırsat olur diye beklemiştim. Ne yazık ki beklenen dağ fare doğurmuştur. İşte bu yüzden iş başa düştü deyip kamuoyunu bilgilendirme gereği duyma ihtiyacı hasıl olmuştur.

    Ne yazık ki ülkemiz ilaca reçetesiz ulaşılabilen dünyadaki üç ülkeden biridir. Reçetesiz alınan ilacın, kullanıldıktan sonra reçelendirme zorunluluğunun mahalle baskısıyla hekimlerine dayatıldığı tek ülkedir. Hal böyle olunca hekimler; ilaç kartellerinin ve eczanelerin sekretaryası durumuna düşürülmeye çalışılmaktadır. Öyle ki ilaç tanıtım çalışmalarını yürüten firmalar ağırlıklarını eczaneler üzerine kaydırmışlardır. Hastanın ilaca erişim kolaylığı adı altındaki yeni yetme ucube bir yaklaşımla; ilaç mümessili eczane ilişkisi siyasi otorite tarafından ısrarla görmezden gelinmektedir. İşte bu “popülist” yaklaşım neticesinde “Hekim Sorumluluğu Bilinci’nin” ne demek olduğundan habersiz yığınlar doktorculuk oynamaya soyunmuşlardır.

    İlaç yan etkileri; öteden beri var olagelen ve sıkça tekrarlayan bir olgu olmasına rağmen ne yazık ki düşsel algılarımızda nemelazımcılığa alıştırılmış toplum tarafından normalleştirilmiştir. İlaca yaklaşımdaki bu fütursuzca uygulamalar neticesinde; ne ilaç yan etki bilgileri kayıt altına alınmış ne de kombine ilaç uygulamalarının olduğu hastalarda ayrıntılı irdeleme çalışmaları yürütülebilmiştir. Söylentilerden öteye geçemeyen hayli kabarık sayıda hurafe; halkın bilişsel havsalasının kıvrımlarına doldurulmuş, kanıta dayalı tıp olgusunun varlığına rağmen bilimsel hiyerarşi baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Herkesin doktor olduğu bir toplumda başka bir çıktının elde edilmesi de zaten olabilirlilikten çok uzaktır.

    Gelelim QT meselesine! EKG’de QT uzaması; genetik bozukluk, elektrolit dengesizliği ve sebebi bilinemeyen durumlarda görülebildiği gibi bazı ilaçların yan etkileri olarak da ortaya çıkmaktadır. Senkop yani bayılmaya neden olabilen QT uzaması; ani kardiyak ölümlere de yol açmaktadır. QT uzaması uzun vadede kalbin kan pompalama kapasitesini bozmakta ve kalp yetmezliğine de zemin hazırlamaktadır.

    Genetik ve sebebi bilinemeyen durumlara bağlı QT uzaması çok sık görülmemekle beraber, elektrolit bozukluklarına ve ilaç kullanımına bağlı QT uzaması hiç de nadir bir durum değildir.

    Hiçbir doktora danışılmadan kolayca temin edilebilen antibiyotik gruplarının neredeyse yarısı ( Eritromisin, klaritromisin, klindamisin, trimetoprim-sülfametoksazol, kinolon gruplarının hemen hepsi, flukonazol, ketokonazol ), son zamanlarda yaygın olarak uyku bozukluklarında kullanılmaya başlanan antipisikotik ilaçların neredeyse tamamı ( Klorpromazin, haloperidol, droperidol, pimozid, tioridazin, sertindo, risperidon, ziprasidon, ketiapin ) ve yetişkin ile ileri yaş gruplarında % 60’lara varan bir oranda adeta peynir ekmek gibi kullanılmaya devam edilen antidepresan ilaçların çoğunluğu ( Desimipramin, nortriptilin, amitriptilin, doksepin, fluoksetin, pimozid, imipramin, sertralin ) QT uzamasına neden olmaktadır.

    Bu ilaçların QT üzerine olan etkileri; ara sıra görülen yan etkilerden değildir. Söz konusu ilaçlar hemen hemen her hastanın EKG’sinde bir miktarda olsa QT uzaması yapmaktadır.

    Daha da vahim olanı ise, söz konusu ilaçların bir çok hastada; polifarmasi yani çoklu ilaç kullanımı şeklinde “akılcı ilaç kullanımı” desturu ile alay edercesine uygulanmasıdır.

    İşte bu yüzden artık her hasta “kafa kâğıdı” taşır gibi cebinde bir de EKG taşımalı. Eczacılar dahil önüne gelen de doktorculuk oynamaktan vazgeçmelidir.

    Aksi halde, “antibiyotik de öldürür!”

  • Pirincin de yağı var!

    Neyim varmış?

    -Kan yağlarınız yükselmiş!

    -Kolesterol mü yüksek yani evladım!

    -Hayır teyzem! LDL denen kötü kolesterolünüz; yaşınız ve eşlik eden hastalıklarınıza göre normal ancak trigliserit dediğimiz kan yağlarınız almış başını gidiyor.

    Kan yağını, kolesterol olarak duymuşta trigliserit denen ucubeyi “ilk duyuyor” teyzenin kulakları.

    Yağ yemiyorum demek istiyor ama trigliserit; soru ünlemiyle çöküyor kadının simasının ortasına.

    Soru sorarmışçasına bakan gözleri daha fazla endişelendirmeden doktor açıklamasına devam ediyor:

    -Çok şeker yiyorsunuz, o yüzden bu kadar yüksek yağlarınız!

    Fazla glikoz gliserole dönüşüyor, gliserolde trigliserite demek istiyor aslında doktor.

    Kadının endişesi şaşkınlığa dönüyor, şaşkınlığı da birazcık alaya kaçar gibi.

    İnanılır gelmiyor duydukları.

    Öyle ya! Yağla şekerin ne alakası var?

    Hasta endişesinden sıyrılmış, şaşkınlığı atmış üzerinden.

    Güveni de yerinde. Hiçbir şey yemiyorum der gibi aslında mimikleri.

    -Ne yağ yiyorum doktor ne de şeker!

    Yağ kısmında durmuyor bile doktor.

    Halk arasında şişmanlık olarak bilinen obezitenin tanı ölçütü olan vücut kütle indeksi 30’u deviren hastasının diklenmesine aldırış etmeden:

    -“Hadi beraber bir şeker hesabı yapalım, teyzem” diyor aralarındaki yaş farkı on yıl olan hastasına.

    Peşin hükümlü bir soruyla devam ediyor doktor:

    -Ne kadar çay içiyorsun.

    -On bardak.

    -Bir bardağa ne kadar şeker ilave ediyorsun.

    -Üç çay kaşığı.

    Tepeleme bir çay kaşığı 48 kalori ediyor. Spor yapmayan ortalama yetmiş kiloluk bir insanın; kilosunu koruyabilmek için ihtiyacı olan günlük kalori miktarı ise 1600 kalori.

    Hasta bir bardak daha çay içse; sadece su içerek şişmanlayan nadir insanlardan biri olarak tarihe geçecek aslında!?

    Daha bunun ekmeği var, pastası var, böreği var,

    Reçeli var, pekmezi var, şerbeti var,

    Patatesi var, mısırı var, arpası var,

    Var da var…..!

    Taşı toplamak zor olsa da,

    Gel şimdi ayıkla bakalım, pirincin de yağı var!

  • Aktif tüberküloz hastalarında anksiyete ve depresyon birlikteliği

    • Bulut Çelik S, Can H, Aras Kılınç E, Önde M, Çelepkolu T, Altuntaş M. Aktif tüberküloz hastalarında anksiyete ve depresyon birlikteliği. Smyrna Tıp Dergisi 2012;2(1):34-40

    Özet

    Amaç: Bu çalışma Batman Merkez Verem Savaş Dispanseri'ne başvuran aktif tüberküloz olgularında depresyon ve anksiyetesıklığını saptamak amacıyla planlanmıştır.

    Gereç ve yöntem: Çalışmaya sadece aktif akciğer tüberkülozu olguları dahil edilmiş olup, akciğer dışı tüberküloz vakaları venüks vakalar dahil edilmemiştir. Olguların sosyodemografik özelliklerini saptamak için hazırlanmış bir anket ve HastaneAnksiyete Depresyon Ölçeği, hastaların dispansere başvuruları sırasında yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak uygulanmıştır.

    Bulgular: Çalışmaya katılmayı kabul eden 48 kişinin yaş ortalaması 29,73±15,68 (min:12-max:76) olup, %52,1'i (n:25) erkekti.Araştırmaya katılanların %20,8'inde (n:10) anksiyete, %50.0'sinde (n:24) depresyon saptanmıştır. Araştırmaya katılanların%72,9'unda (n:35) hastalık süresi 2 aydan daha uzun, %14,5'inde (n:7) 1-2 ay, %12,5'inde (n:6) bir aydan daha kısaydı.Depresyon erkeklerde %48,0 (n:12) kadınlarda %52,2 (n:12), anksiyete erkeklerde %16,0 (n:4) kadınlarda %26,1 (n:6) sıklıktasaptanmıştır (sırası ile p:0.773 ve p:0.487).

    Sonuç: Verem savaş dispanserlerinde tüberküloz nedeniyle takip edilen hastaların büyük çoğunluğunun kronik hasta olmalarınabağlı olarak, bu hastalarda depresyon ve anksiyete bozukluğunun gelişebileceğinin göz önünde bulundurulmasının gerekliolduğunu düşünmekteyiz.

  • Akut koroner sendromunda tiroid hasta sendrom sıklığının değerlendirilmesi

    • Üstündağ Çetintürk A, Can H, Emen B, Özbakkaloğlu M. Akut Koroner Sendromda Ötiroid Hasta Sendrom Sıklığının Değerlendirilmesi. Tepecik Eğit Hast Derg 2011;21(2):61-65

    AKUT KORONER SENDROMDA ÖTİROİD HASTASENDROM SIKLIĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ

    EVALUATION OF THE INCIDENCE OF EUTHYROID SICK SYNDROME INACUTE CORONARY SYNDROME

    ÖZET

    Amaç: Birçok hastalık seyrinde ve akut stres durumlarında ortaya çıkan ötiroid hasta sendromunun, hastanemize başvuran veakut koroner sendrom (AKS) tanısıyla koroner yoğun bakım ünitesinde izlenen hastalardaki sıklığını ve özellikleriniaraştırmaktı.

    Gereç ve Yöntem: Ocak 2009-Haziran 2009 tarihleri arasında İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi koroner yoğunbakım ünitesine AKS tanısıyla yatırılarak tedavi edilen 41'i (%58.6) erkek, 29'u (%41.4) kadın 70 hasta çalışmaya alındı.Tüm hastaların dosyaları geriye dönük incelendi.

    Bulgular: Çalışma sonunda diğer sistemik hastalıklarda görülme oranı yaklaşık %40 olan ötiroid hasta sendromu sıklığı AKStanılı hastalarda %41.4 oranında bulundu. Kararsız angina pektoris tanılı hastaların %25.7'inde, ST yükselmesi akutmiyokard infarktüsü tanılı hastaların %11.4'ünde ve ST yükselmesi olmayan akut miyokard infarktüsü tanılı hastaların%4.3'ünde ötiroid hasta sendromu saptandı. Ötiroid hasta sendromunun baskın formu olan düşük T3 sendromu %27.1oranında tespit edildi. Düşük T3,T4 sendromu %7.1 oranında, yüksek T4 sendromu %4.3 oranında ve düşük TSH,T3,T4sendromu %2.9 oranında bulundu.

    Sonuç: Akut koroner sendrom tanılı hastaların tiroid hormon düzeyleri metabolik olarak bulgu vermemekle beraberdüşmekte ve sık olarak sınır düzeylerinin altına inebilmektedir. Bu durum ötiroid hasta sendromu olarak tanımlanmakta vebaşka hastalıkların seyri esnasında da sıkça rastlanmaktadır. Geçici bir klinik antite olmakla beraber akut miyokardinfarktüsünde sınır düzeylerinin altına inmiş serbest T3 (ST3) düzeyleri kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle ötiroidhasta sendromu'nun değişik tipleri tanınmalı ve klinisyenin dikkatini çekmelidir.

    Anahtar Sözcükler: Anjina pektoris, koroner iskemi, miyokard imfarktüsü, troid hastalığı.