Etiket: Hasta

  • Anestezi hakkında sık sorulan sorular

    Hastalar nasıl uyutulur?

    Hastalar ameliyathaneye geldiğinde anestezi doktoru tarafından karşılanır, sedyeden ameliyat masasına ameliyat ekibi tarafından anestezi doktorunun yardımıyla alınırlar. Bundan sonra anestezi doktoru hastaya tansiyon aletini, kalp monitörünün elektrodlarını ve puls oksimetre (kandaki oksijeni ölçer) cihazının parmak ucu kablosunu bağlar. Bunlar ameliyat boyunca hastanın yaşamsal fonksiyonlarının yakından izlenebilmesini sağlar. Gerekirse anestezi başlamadan önce 3-5 dakika süreyle maskeyle oksijen verilebilir. Bundan sonra sırasıyla ağrılı uyaranları azaltacak, anestezi denen özel uyku halini oluşturacak ve kas gevşemesi sağlayacak ilaçları damar yoluyla hastaya uygular. Daha sonra anestezist tarafından hastanın nefes borusuna yerleştirilen bir tüp sayesinde hastaya oksijenle karıştırılmış olarak anestezik gazlar verilir. Bu gazlar verildiği sürece anestezi devam eder, kesildikten kısa bir süre sonra anestezi sonlanmış olur ve hasta uyanır. Bu süreç içerisinde anestezi doktoru sürekli hastanın başındadır ve ameliyatın seyri ile ilgili gerekli tedavileri yapar.

    Anestezist sizi “uyuttuktan” sonra başınızdan ayrılır mı?

    Anestezi verilen hastalar hiç bir şekilde ameliyathanede yalnız bırakılmaz. Hastaların bir kısmı anestezi doktorunun kendisini “uyuttuktan” sonra başka bir işi kalmadığını, ameliyathaneden ayrıldığını zannedebilir. Ancak ameliyat öncesi yapılan muayenesinde gayet sağlıklı bulunan hastalarda bile yaşamsal fonksiyonlarda beklenmedik değişiklikler olabilir. Bu nedenle anestezi doktorunuz sürekli yanınızda ve sizin tek koruyucunuzdur.

    Uyku ve anestezi aynı şey midir?

    Genel anestezi günlük konuşmalarda “uyumak” olarak isimlendirilir. Genel anestezi uygulandığı zaman şuur kaybolur, hasta uyur. Fakat bu normal bir uyku değildir. Şuur kaybolmuş ve vücudun birçok organlarının işlemesi de değişmiştir. Bu durumda, anestezist vücudun işlemesi değişen organlarını kontrol eder ve bunlar için gerekli tedavileri yapar. “Narkoz” daha eski dönemlerden gelen bir terimdir; “derin uyku” halini belirtir. Bazen anestezi kelimesinin yerine kullanılsa da anesteziyi eksik olarak tarif eder, bu nedenle anestezistlerce pek sevilmez.

    Ameliyatın ortasında uyanmak diye bir şey var mıdır?

    Modern anestezi tekniklerinin henüz yaygın kullanıma girmediği dönemlerde bazen bu durum ile karşılaşılabiliyordu. Günümüzdeki teknikler ve kontrolü kolay ilaçlar sayesinde oldukça ender olarak rastlanan bu durumdur. Ameliyat süresince daima yanınızda bulunacak olan anestezi doktorunuz modern izleme yöntemleri ile uyku derinliğinizi saptayarak böyle bir duruma izin vermeyecektir.

    Anestezi süresi en çok ne kadardır ?

    Anestezi birkaç dakika veya saatlerce sürebilir. Bu ameliyatın türüne ve seyrine bağlıdır, ameliyatın ne kadar sürmesi gerekiyorsa, anestezi de kesintisiz olarak o kadar sürdürülür.

    Hangi hastalar anestezi alamaz ?

    Günümüzdeki geliştirilmiş anestezi ilaçları, anestezi teknikleri ve hastaların yaşamsal fonksiyonlarını izlemeye yarayan cihazlar ve ameliyat sonrası yoğun bakım üniteleri sayesinde daha önceleri anestezi verilemeyen hastaların artık güvenle her türlü ameliyatı olabilmeleri mümkündür. Kalp hastalığı, uzun süreden beri devam etmekte olan böbrek hastalığı ve ağır akciğer hastalığı olan hastaların da ameliyat geçirip iyileşme şansı var. Daha da ötesi bu hastalar mevcut bu hastalıklara yönelik ameliyatlarını rahatlıkla olabiliyorlar.

    Bu tür hastalığı olan hastasını muayene eden anestezi doktoru, yapacağı tetkiklerle hastalığın derecesini saptayıp, ameliyat öncesi yapılacak tedaviyle hastalığın belirtilerinin azaltılması için çaba sarf eder, eğer gerek duyarsa ilgili bölümlerden görüş ister. Bütün bu çabanın amacı sizin için en az tehlike yaratacak uygun anestezi ilaç ve tekniğini seçmektir. Bütün bu çalışmalar sonucu uygun koşullarda her hasta güvenle anestezi alabilir.

    Ameliyat süresince yaşamsal bulgularınızı kim, nasıl izler?

    Daha önce de belirtildiği gibi ameliyat süresince yaşamsal bulguları izlemek anestezi doktorunun en temel görevidir. Ameliyattan önce hastaya takılan uygun bağlantılar sayesinde hastanın kalp atımları, dokularına ulaşan oksijen yoğunluğu ve kan basıncı devamlı olarak izlenir. Gelişmiş anestezi cihazları sayesinde anestezi verilmeye başlandıktan sonra yerleştirilen bağlantılarla vücut ısısı, nefesle alıp verdiği karbon dioksit, anestetik gazlar ve oksijen miktarı ve hatta anestezi derinliği devamlı olarak ölçülmekte ve kaydedilmektedir.

    Bölgesel veya lokal anestezi uygulandığında hasta ameliyatı seyreder mi?

    Kesinlikle hayır, bölgesel anestezi uygulandığında, damardan bazı sakinleştirici ilaçlar verilerek hastalarda uykuya benzer bir hal oluşturulabilir. Bu şekilde rahatlayan hasta ameliyathanedeki faaliyetlerden ve konuşmalardan etkilenmez ve ameliyatın rahatsızlık verebilecek bölümlerini hafif uykuda geçirir. Bazı hastalar bölgesel anestezinin etkileri iyice yerleşince ve ağrı duymadıklarını fark edince uyumak istemeyebilirler. Hastalar isterse ameliyat süresince anestezistleriyle konuşarak vakit geçirebilirler. Tüm ameliyatlarda bir siper yerleştirildiğinden zaten hastanın ameliyat bölgesini görmesi olanaksızdır.

    Ameliyata niçin aç gelmek lazım?

    Anestezi verilecek hastaların midesi boş olmalıdır. Hasta anestezi altındayken, dolu midede bulunan gıdalar ve asitli mide sıvısı yemek borusundan geri gelerek, nefes borusuna kaçabilir. Bu da istenmeyen bir durumdur ve hayati tehlikeye neden olabilir.

    Yetişkin hastalara ameliyat öncesi gece 24.00’ten itibaren katı gıda almamalıdır, ameliyat öğleden sonra ise sabah 06.00 da iki dilim ekmek veya 4 bisküvi ile istenilen sıvı ile alabilirler. Ameliyattan 2 saat öncesine kadar berrak sıvı (su, şekerli su, çay, ıhlamur, berrak meyve suları) alabilirler (süt, gazlı içecekler, çorba hariç). İlaçlar ameliyattan 1 saat öncesine kadar bir yudum su ile içilebilir.

    Bazı annelerin az miktar bir şeyler yemenin çocuklara zarar vermeyeceğini, onları doyurmayacağını düşünerek, doktorunun izni olmadan ameliyattan önce bebeklerini beslemeleri veya emzirmeleri sakıncalı bir durumdur.

    Çocuklarda aşağıdaki tabloya uyulmalıdır:

    Yaş

    Süt- Katı gıda

    Süre

    Berrak sıvı miktarı

    6 aydan küçük

    Berrak sıvı

    Anne sütü

    Formüle süt (mama)

    2 saat

    3 saat

    4 saat

    20 ml/kg

    6 ay – 5 yıl

    Berrak sıvı

    Formüle süt (mama)

    Püre ve çorbalar

    Katı gıdalar

    3 saat

    4 saat

    4 saat

    6 saat

    10 ml/kg

    5 yaş ve üzeri

    Berrak sıvı

    Püre ve çorbalar

    Katı gıdalar

    3 saat

    4 saat

    8 saat

    10 ml/kg

    Ameliyattan önce neden serum takarlar?

    Ameliyattan önce damara yerleştirilen plastik bir kanül yardımı ile hastaya serum takılır. Bu damar yoluyla verilen ilaçlar kısa süre içinde hastanın bilincinin kaybolmasını ve anestezinin başlamasını sağlar. Ameliyattan önce ve ameliyat sırasında hastanın sıvı ve elektrolit gereksinimi bu damar yolu ile karşılanır. Yine bu damar yolundan, ameliyat sırasında yaşamsal bulgularda oluşabilecek değişiklikleri kontrol altına almaya yarayacak ve tedavi edecek ilaçlar enjekte edilir. Kısacası ameliyattan önce açılan damar yolu hastayı hayata bağlayan en önemli araçlardan biridir. Ameliyattan sonra da damar yolundan ağrı kesiciler, kusma ve bulantıyı önleyecek ilaçlar ve hasta ağızdan gıda alabilecek hale gelene kadar sıvı verilir. Damardaki bu plastik kanül ihtiyaç sona erdiğinde çıkartılarak iptal edilir.

    Anesteziye karşı alerji olabilir mi?

    Sadece anestezikler değil, bütün ilaçlar alerjiye neden olabilir. Ancak birkaçı dışında anestezi ilaçlarına alerji ender rastlanır. Alerjik reaksiyonlar ilacın verildiği bölgede, bazen damar boyunca kızarıklık, bazı hastalarda ürtiker biçiminde döküntüler, çok daha ender olarak da ani tansiyon düşmesi, nefes almada zorluk ve çarpıntı şeklinde olabilir. Anestezi öncesi yapılan alerji testlerinin bilimsel değeri yoktur. Anestezi doktorunuz her türlü alerjik reaksiyona müdahale konusunda eğitimli ve deneyimlidir ve ameliyathane koşulları böyle durumların tedavisi için en uygun ortamdır.

    Anestezi sırasında dişler zarar görebilir mi?

    Anestezi doktoruna ağzınızda takma diş, protezinizi tutan tek bir veya birkaç diş veya sallanmakta olan herhangi bir diş olduğunu ameliyattan önce söylemenizde büyük yarar vardır. Genellikte çıkabilen protezler ameliyathaneye gelmeden önce çıkarılır. Anestezist, nefes borunuza tüp yerleştirirken kısmi protezi tutmaya yarayan tek dişin zarar görmemesi için çaba sarf eder. Ancak herhangi bir işlevi olmayan ve sallanan dişlerin ameliyattan önce çekilmesinde yarar vardır. Çünkü bunlar ne kadar dikkat edilse de anestezi sırasında yerinden çıkabilir. Normal şartlar altında sağlam dişler zarar görmezler.

    Sigara içenlerde risk nedir?

    Anestezi doktoru hastanın sigara tiryakisi olmasından hoşlanmaz. Sigara içen hastalar anestezi sırasında ve özellikle anestezi sonrasında uyanma döneminde birtakım sorunlar yaşar ve anestezistlerine de yaşatırlar, ancak bu yaşananları kendileri pek hatırlamadığı için ameliyattan sonraki yaşantılarında da sigara içmeye devam ederler .

    Eğer sigara içiyorsanız bir an önce bundan vazgeçmeniz en doğrusudur, çünkü sigaranın yıllardır yapmış olduğu tahribatın iyileşmesi bıraktıktan sonra uzun zaman alır. Ameliyattan birkaç gün önce sigarayı bırakmış olmanın ne size, ne de anestezistinize herhangi bir faydası yoktur. Kendinize ve anestezi doktorunuza yapacağınız en büyük kötülük ise ameliyattan birkaç saat önce sigara içip ameliyathaneye gelmektir.

    Ameliyat sonrasında boğaz ağrısı neden olur?

    Ameliyat sonunda anestetik gazlar kapatılır ve hastanın yavaş yavaş uyanması beklenir. Hastanın yaşamsal refkeksleri geri döndükten sonra, nefes yollarındaki tüp çekilir ve hastanın kendi kendine soluması sağlanır. Ameliyat sırasında büyük yararı olan bu tüp bazı hastalarda nefes borusunda bir miktar tahriş yapabilir. Ameliyattan sonra hastanın boğazında hissettiği ağrı, gıcık ve yutkunma zorluğu bunun nedeni olup geçicidir. Son yıllarda geliştirilmiş olan özel maddelerden yapılmış yumuşak tüpler bunu en az düzeye indirmiştir.

    Ameliyat sonrası bulantı-kusma neden olur ?

    Bazı ameliyatlarda cerrahi uyaranlar ameliyat sonrası bulantı ve kusmaya yol açabilirler. Çocuklarda şaşılık ameliyatlarından sonra, yetişkinde karın ameliyatlarından sonra kusma ve bulantı diğer ameliyatlara göre daha sık olarak ortaya çıkar. Son yıllarda geliştirilmiş olan anestezi ilaçlarının bu etkileri son derece azaltılmıştır, hatta bazı anestezi ilaçlarının bulantı-kusmayı önleyici etkileri vardır.Bulantı-kusmayı önleyen pek çok ilaç bulunmaktadır, anesteziden uyanmadan önce bu ilaçlar damardan verilerek bu sorun önlenebilir.

    Ameliyat sonrasında ağrı çekmek kader midir?

    Günümüzde ameliyat sonrası aşırı ağrı çekmek artık kader değildir. Ameliyat sonrası çekilen ağrının pek çok zararlı etkilerinin olduğu artık kanıtlanmıştır. Hastaların, anestezi ilaçlarının etkilerinden tamamen kurtulup yaşamsal fonksiyonlarının dengeye kavuşması için bir süre bekletildikleri “derlenme bölümünde” ağrı kesiciler uygulanarak ağrı hafifletilmeye çalışılır. Hastanın bilinci tamamen açılınca “Hasta Kontrollü Analjezi” uygulamasına geçilir. Bu uygulama bir cihaz yardımı ile yapılır. Cihaz hastaya düşük dozda ağrı kesiciyi sürekli olarak verirken, ağrısı olduğunda hastanın bir düğmeye basarak kendisine serumun gittiği damar yolundan ilave bir miktar ağrı kesici vermesine olanak tanır. Bu miktarın sınırları da cihazın programlanması ile önceden belirlenmiştir. Burada amaç en düşük dozda ilaç kullanarak hastanın ağrısını dindirmek ve konforunu sağlamaktır.

    Ameliyat sonrası ağrınız için verilen morfin zararlı mıdır?

    Kesinlikle değildir, şiddetli ağrı devam ettiği sürece uygun dozda morfin verilen hastalar morfinman olmaz. Ameliyattan sonra ağrısı azalan hasta kısa sürede ayağa kalkıp dolaşabileceği ve daha rahat nefes alıp verebileceği için iyileşme hızlanır. 24-48 saat sonra ağrının şiddeti azalınca morfin yerine başka ağrı kesicilerle ağrı tedavisine devam edilir.

    Evvelce ilaç bağımlısı olup tedavi görmüş olan hastaların durumu farklıdır.

    Her ameliyatta kan verilir mi?

    Hayır, ancak çok gerektiğinde ameliyat olan hastaya kan verilir, günümüzde kan vermenin sınırları daha da daraltılmıştır. Ameliyatta kan verilmesi, ameliyattaki kanama miktarı, hastanın ameliyat öncesi kan değerleri ve hastanın yaşı ile kalp fonksiyonları ile ilgilidir.

  • Anesteziden korkmayın

    Herhangi bir sağlık sorunu nedeni ile gittiğiniz doktor yaptığı bazı tetkikler sonucu ameliyat olmanız gerektiğini söyledi. “Ameliyat sırasında acı çeker miyim” diye sorduğunuzda, “hayır operasyonu genel anestezi altında gerçekleştireceğim, hiçbir şey duymayacaksınız” yanıtını aldınız ve birden ürperdiniz, içinizi tuhaf bir korku sardı: “ya uyur da uyanamazsam”.
    Öyle ya televizyonda, gazetelerde “narkoz kurbanları” hakkındaki haberler çok da seyrek değildi. O anda çekingenlik göstererek doktorunuza endişelerinizden söz edemediniz. Buraya kadar olanlar pek çok kişinin başına gelmiştir ve bu korkularla ameliyat sürecini yaşamışlardır.
    Uygun şartlar altında, işinin ehli anestezi uzmanı doktor tarafından özenle uygulanan anestezi sizin operasyon sırasında güvenliğinizi ve konforunuzu sağlayacak, bu şartlar altında ameliyat olduğunuzu bilmeniz bu süreci endişesiz olarak yaşamanızı sağlayacaktır.

    İşte size anestezi ve anestezi uzmanı doktorunuz ile ilgili merak ettikleriniz:

    Anestezi Nedir ?

    Anesteziyoloji, öncesi ve sonrası da dahil olmak üzereameliyat süresince hastanın ağrı duymamasını, konforunu ve yapılan girişime tahammülünü sağlamak üzere geliştirilmiş bir dizi tıbbi uygulamayı içeren bilim dalının adıdır.

    Anestezi uzmanı doktorunuz, Tıp Fakültesi mezunu, bu dalda dört yıllık uzmanlık eğitimi almış olan, üst düzey tıp teknolojisini kullanabilen ve bu bilgi ve becerisi ile sizin ameliyat sürecini güvenle geçirerek sağlığınıza kavuşmanıza olanak sağlayan kişidir.

    Anestezi, kelime anlamı olarak “hissizlik, duyusuzluk” demektir. Bundan dolayı ameliyatlar hasta için ağrısız ve hatırlanmayan işlemlerdir. Ancak güvenle ameliyat olabilmeniz için duyunun ortadan kaldırılması gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Ameliyat sırasında, solunum, dolaşım gibi yaşamsal işlevleriniz de kontrol altında tutulmaktadır daha da ötesi anestezi doktorunuz sizin her bakımdan koruyucunuzdur.

    Ameliyatlar yaklaşık 150 yıldır anestezi ile yapılmaktadır ve ameliyat tekniklerinin gelişmesi anesteziyolojideki gelişmeler ile mümkün olmuştur.

    Anestezi doktorunuz ameliyat öncesi sizi muayene edip, yapılacak ameliyat için en uygun anestezi yöntemine sizinle birlikte karar verecektir.

    Kaç türlü Anestezi vardır?

    1. Genel Anestezi:

    Eğer hasta anestezi altında tamamen şuursuz ise buna “Genel Anestezi” denir. Genel anestezi için pek çok ilaç kullanılır. Bunlar damara verilen ilaçlar olduğu gibi, oksijen ile birlikte kullanılan gazlar da vardır. Her hastanın özelliğine göre gerekli ilaçlar seçilir. Eskiden çok kullanılan ve anestezi ile özdeşleşmiş olan eter son yıllarda kullanılmamaktadır; yerini çok daha iyi sonuçlar veren modern tıp teknolojisi ile geliştirilen başka ilaçlara bırakmıştır.

    2. Bölgesel Anestezi:

    Vücudun bir kısmının; ( kol, bacak, göğüs vs. ) iğne yapılarak uyuşturulmasına “Bölgesel Anestezi” denilir. Bunun da spinal, epidural, sinir bloğu gibi çeşitleri vardır.

    3. Lokal Anestezi:

    Küçük cerrahi girişimlerde sadece girişimin yapıldığı kısım uyuşturulur. Uyuşturma işlemini ameliyatı yapacak olan doktorunuz yapabilir, ancak yaşamsal fonksiyonlarınızın takibi veya sakinleştirilme gereksinimi doğduğunda anestezi doktorunuz yine yanınızda olacaktır.

    Anestezi doktorunuz ve siz…

    Genellikle anestezist çalışırken hasta, uyku halinde olduğundan onun neler yaptığını ve kendisine nasıl yardım ettiğini bilmez. Ameliyatın öncesi ve sonrası da dahil olmak üzere sürekli yanınızdadır.

    Ameliyattan önce :

    • Sizin sağlık durumunuzu inceler. Sizi odanızda ziyaret edip, yapacaklarını anlatır ve sorularınızı cevaplandırır.
    • Yapılmasını istediği muayene, tedavi ve bakımı salık verir.
    • Anesteziden önce size gereken ilaçları yaptırır.
    • Muayenelerin sonucuna ve hastalığınıza göre size en uygun anestezi yöntemini seçer.

    Ameliyat süresince :

    Ameliyatta ağrı duymamanız için gerekli ilaçları verir, kalbinizin ve akciğerlerinizin düzenli çalışmasını kontrol eder, bunların ve diğer organlarınızın iyi bir şekilde çalışması için gerekli tedavileri yapar, serum, kan ve diğer ilaçları verir.
    Siz, ameliyatta anestezistinizin, cerrahın işini kolaylaştırmak ve sizi yaşatmak için yaptığı bütün bu işlerden habersizsinizdir !
    Ameliyat boyunca anestezistiniz sizinle birliktedir ve sizin en yakın koruyucunuz, bütün varlığınızın bekçisidir. Başınızda anestezistiniz varken cerrahınız sizin bakımınızın emin ellerde olduğunu bilerek, bütün dikkatini kendi işine verir.

    Ameliyattan sonra :

    Anestezist sizi yalnız uyutmakla değil, aynı zamanda uyandırmakla da görevlidir. Onun diğer önemli bir işi de ameliyatta aldığınız ilaçların etkisinden kurtulmanız, ameliyattan sonra da ağrı duymamanız ve sağlıklı kalmanız için gerekli bakım ve tedavilerin hazırlığını yapmak ve bunları uygulatmaktır. Son yıllarda ameliyat sonrası ağrılar, sizin de kontrolünüz altındaki bir yöntem ile (hasta kontrollü analjezi) anestezist tarafından dindirilmektedir.
    Bütün bunlar, uygun şartlar altında, yeterli bilgi donanımı olan kişilerce uygulanmakta olan anestezinin son derece güvenli ve ameliyat sürecinde konforunuzu, daha da önemlisi, ameliyata tahammülünüzü sağlayacak bir uygulama olduğunu göstermektedir.

    Ameliyathane dışındaki Anestezi Doktoru…

    Anesteziyoloji zannedildiğinden daha geniş kapsamlı bir tıp dalıdır. Günümüzde anestezi doktorlarının ameliyathane dışında da pek çok uğraşı alanları vardır. Anestezi doktorunun diplomasında “Anesteziyoloji ve Reanimasyon Uzmanı” yazar. Animasyon, özellikle tatil köylerinde “canlandırma” anlamında sık olarak kullanılan bir terimdir. Reanimasyon ise “yeniden canlandırma” anlamına gelir, yani herhangi bir nedenle yaşamı kesintiye uğramış hastalara temel ve ileri yaşam desteği uygulayarak, neden ortadan kalkıncaya kadar hayatta kalmasını sağlamaya yönelik çabaların tümüdür. Bu yaklaşım pek çok insanı hayata döndüren, Yoğun Bakım Üniteleri’nin temelini oluşturmuştur. Yoğun Bakım Üniteleri ameliyattaki hastalarını yoğun bir biçimde takip etme deneyimlerinden dolayı anestezi uzmanı doktorların yönetimindedir.

    Son yıllarda modern tıbbın içerisinde Algoloji Bilim Dalı hızla gelişmiş ve bugünkü konumuna gelmiştir. Herkes yaşamının herhangi bir döneminde şiddetli ağrıdan yakınmıştır. Bu yüzden ağrının geçmişi insanoğlu kadar eskidir. Geçmişte hastalık bulgusu olarak görülen ağrı – özellikle kronik ağrı artık başlı başına bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Hastalıklara bağlı ağrılar, o hastalığın tedavi edilmesi ile birlikte ortadan kalkabilmektedir. Ancak bazı kronik ağrı sendromları vardır ki nedeni belli değildir, bazen de neden ortadan kaldırılamaz, bu gibi durumlarda çabalar sadece kişiye ağrısız bir yaşam sürdürmesini sağlamaya yöneliktir. Ağrı Tedavi Merkezinde kronik ağrılı hastaların değerlendirilmesi, tanılarının konulması ve uygun tedavileri multidisipliner bir anlayışla yapılmalı, bilimsel temellere dayandırılarak oluşturulan protokollerle tedaviler uygulanmalıdır.

    Anestezi uzmanı doktorlar ameliyat sırasındaki ağrıyı ortadan kaldırmadaki deneyimleri nedeni ile bu alanda da aktif ve primer rol almaktadır. Geliştirilmiş olan pek çok yöntem ile ameliyat sonrası akut ağrıların kontrölü, ağrısız doğum ve dindirilemeyen kronik ağrıların tedavisi mümkün olabilmektedir.

  • Ağrı ve müzik

    Ağrı ve müzik

    Ne güzeldir dört gözle beklediğiniz bir haberin gelmesi, ağrının dinmesi. Yıllar sonra bir gün bir yerde çocukluğunuzda annenizin sizin için yaptığı kurabiyelere rastlamak. Yağmurdan sonra açan güneş, buz gibi sokaktan sıcacık eve girmek, yorgunluktan bitmişken yatağa uzanmak, tuttuğunuz takımın ezeli rakibini yenmesi, sabahları kızarmış ekmek kokusuyla uyanmak, bir doktor muhayenehanesinin kapısından şüpheleri dağıtmış olarak sevinçle çıkmak, ne güzeldir. Ve ne güzeldir arkadaşlarınızdan, sevdiklerinizden alacağınız sıcacık bir merhaba. Hepinize merhaba diyerek başlamak istiyorum. Beni buraya davet eden organizasyon komitesine, Tümata grubuna ve değerli başkanım Oruç Bey’e ve diğer tüm katılımcılara çok teşekkür ediyorum. Özellikle Verres’in bu güzel çok enstanteneli harika sunuşundan sonra, ben sizi biraz daha katı şeylerle karşılaştıracağım. Ağrı deyince ne yapıyoruz, ağrı nedir önce oradan başlayacağım, daha sonra biz ağrıda neler yapıyoruz onu ortaya koymaya çalışacağım.

    Bakın Abdin Dino acıyı çizerken böyle bir karikatür ile karşılaştırıyor bizi. Ve otuz beş yaşında jinekolojik kanserden kaybettiğim bir yakınım Sultan Çakıcı kendi dizeleriyle: “Korkuyorum geceleri uyumaktan / hayal kurmaktan, rüya görmekten / düşüncelerimi söylemekten, acı çekmekten korkuyorum” diyor. “Gülmekten korkuyorum, ağlamaktan, korkuyorum / hep bu korkularımla yaşamaktan…” Sultan’ı genç yaşta kaybettik ama dizeleri hala benim konuşmalarımı süslüyor ve her şeyin bir ağrı olduğunu, doğumun ağrı olduğunu, hastalığın ağrı olduğunu, yaşlılık ağrı, ölüm ağrı, sevdiğinden ayrılmak ağrı, nefretin bile ağrı olduğunu, Buda bu dizelerle ortaya koyuyor. Ve gerçekten ağrıdan ağırının ağrı ile yaşamak olduğunu söylüyor. Sonuçta Hipokrat, “ağrı dindirmek tanrı sanatıdır, çünkü ölümden bile daha korkunçtur” diyor ağrı. Onun için biz algologlar ağrıyı dindirdiğimiz zaman bir an için tanrısallaştığımızı düşünebiliyoruz. Bu bir megolomani değil. Çünkü dünyada milyonlarca insan, özellikle kanser ve kanser dışı nedenlerle hem orta hem şiddetli ağrı deneyimi yaşamaya hala devam ediyor. Ve bugün baş ağrıları, bel ağrıları, boyun ağrıları, diş çürüklerine bağlı ağrılar, diz ağrıları, hepimizin günlük yaşamda karşılaştığı şeyler.

    Türkiye’de yapılan bir çalışmada Türkiye’nin ağrı haritası çıkarılmış. Yedi bölgede dört bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmada ağrı çeşitlerinin bölgelere, cinsiyete, yaşlara göre dağılımı ortaya konmuş. Yaşam standartları ve sosyal durumları incelenmiş. Doğu Anadolu bölgesi halen en çok ağrı çeken bölge olarak ortaya konmuş. Ve Türklerin yüzde 69’u yani 48 milyon kişinin halen ağrı ile yaşadığı ve en çok da baş ağrısı ile karşılaşıldığı görülmüş. Kadınlar erkeklere göre daha çok ağrı hissediyor ve Türkiye nüfusunun yüzde 10’unun hala ağrıdan dolayı cinsel ilişkiye giremediği ortaya konmuş. Ve ağrı yaşayanların yüzde 85’inin ilaca başvurduğu ve en sık kullanılan ağrı kesici ilacın da aspirin olduğu ortaya konmuş. Ağrıya maruz kalanların teşhis ve tedavide en az üç doktor değiştirdiği yani doktor doktor dolaştıkları ortaya konmuş. Bugün yine bu kronik ağrı çekenlerin %50’sinin kendini yorgun hissettiği, %11’inin yürüyemediği, %10’unun ağrılardan dolayı cinsel ilişki yaşayamadığı ve %36’sının tüm parasını harcamaya hazır olduğunu, yani “doktor kurtar beni bundan, bütün param sizin olsun!” diye söyledikleri, yapılan çalışmalarda ve %55’inin de halen ölümü bile düşündüğü, yani intahara değindiği ortaya konmuş.

    Kendi üniversitemizde, Gazi Üniversitesi’nde yaptığımız bir çalışma, bir günlük ağrı anketi yaptık, şu an hastanede yatan hastalar üzerinde yaptığımız çalışmalarda, otuz sekiz bölümde 511 hasta çalışmaya alındı. İstirahatte bile ağrı skorlarının yüksek olduğu, yani %71 gibi, ve bunların halen ağrı nedeniyle de uykusuzluk yaşadıkları, hastane şartlarında yataklarında bile ağrı çektikleri ortaya kondu. Dolayısıyla ağrı genel anlamda organizmanın bio-psiko-sosyal denge ve uyumunun bozulduğunun bir göstergesidir. Burada dikkatinizi çekmek istiyorum, bio-psiko-sosyal. Hem biyolojik, hem psikolojik hem de sosyal faktörleri ekarte edemiyoruz. Ama ağrı her zaman kişiye özel, kişiden kişiye büyük farklılıklar gösteriyor; cinsiyet, dil, din, ırk, sosyo kültürel çevre, ağrı eşiğini ciddi derecede etkiliyor. Ama önemli olan hekimler tarafından ağrının gerçek olarak ele alınması gerektiği. Objektif bir bulgu bulamasak bile hemen senin ağrın psikolojiktir diye sınıflandırmamak gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bugün insanoğlunun belki de en çok karşılaştığı belirtiler arasında yer alan ağrının artık yalnız bir bulgu değil bugün bir hastalık olarak ele alınması gerektiğini söylüyorum.

    Ağrıyı kesinlikle önemsenmesi gereken bir şikayet olarak ele alacağız ama kronik ağrıyı da bir hastalık olarak görmek durumundayız. Çünkü her yıl özellikle kronik ağrıya bağlı olarak 700 milyon iş günü kaybı ve 60 milyar dolar zarar meydana geldiğini yapılan çalışmalar ortaya koymuş. Ve bugün Avrupa Ağrı Federasyonu, Avrupa ağrıya karşı, ağrı dindirilmesi bir sağlık hakkıdır şeklinde deklerasyon yayınlamış. Bugün Avrupa’daki bu durumun Türkiye’de de yansımaları gördüm. Türkiye ağrı derneği çalışmalarını başlattı. Avrupa ağrı derneği ile ortak çalışmalarımız var ve şu anda da Avrupa ağrı derneğinin başkanı bir Türk. Bunu söylerken de çok gururla söylüyorum. Serdar hocamız.

    Ama gerçeklere baktığımızda hala duvarlarda bel fıtığı tedavi edilir diye telefon numaraları verilen yerlerimiz var. Dolayısıyla gerçekten insanımızı ele aldığımızda denize düşenin yılana sarıldığını hepimiz biliyoruz. Onun için ağrı tedavisinin gerekli bir şey olduğu, kronik ağrının başlı başına bir hastalık olduğu ve genel olarak tıp içerisinde birçok dalın bu hastalıkla ilgili olduğunu, tek bir dal tarafından değil, gerektiğinde bir ekip tarafından çok yönlü olarak ele alınması gerektiğini burada vurgulamak istiyorum. Tedavinin bir ekip işi olduğu, bu ekipte cerrahi bölümlerin, psikiyatrinin, fizik tedavinin, nörolojinin, algolojinin önemli olduğunu, hasta eğitiminin ve psikoterapinin yadsınamayacağını, ilaç tedavisi ile fiziksel tedavi yöntemleriyle, sinir bloklarıyla, eklem içi enjeksiyonlarıyla, radyo frekans yöntemleriyle ya da cerrahi yöntemlerle ağrının tedavi edilebileceğini belirtmek istiyorum. Ve dolayısıyla bugün tıpta artık algoloji bilim dalları kuruldu ve şu an ülkemizde 22 üniversitede algoloji bilim dalı var, eğitim hastanelerimizde algoloji bilim dalları var ve bununla uğraşan ağrı uzmanları şu anda bakanlık kabul etti, ağrı uzmanları olarak bizler ve bizlerden sonra genç nesilleri yetiştirmek için uğraşan hocalarımız önemlidir. Bu sayede de artık ağrının kader olmaktan çıktığını söylemek istiyorum.

    Algolojik yaklaşımlarla tedavi ettiğimiz ağrılara bir göz attığımızda kanser ağrıları başta olmak üzere, boyun ağrıları, omuz kol ağrıları, bel ağrıları, nöropatik ağrılar, nedeni belirlenmeyen ağrılar, baş ağrıları, yüz ağrıları, sırt ağrıları, damar sistemine bağlı ve travma sonrası ağrılar yani genel anlamda her türlü ağrı algoloji bilim dalları tarafından tedavi edilebilmekte. Bunun için hastanın ayrıntılı olarak değerlendirilmesi önemli, hastayı en az yarım saat dinlemek ve muayene etmek zorundasınız. Daha sonra tedavi oral, analjezik tedaviler, ağrı kesici ilaçlar, girişimsel yöntemler bunlar Tetik Nokta Enjeksiyonu, sinir blokları, somatik ya da sempatik sinir blokları, ağrının yerine göre. Gerektiğinde diskin içine girilerek yapılan diskektomi yöntemleri ya da epidural bölgeye steroid enjeksiyonları ya da Epidural Lizis dediğimiz üç defa dört defa bel ameliyatı olup da hali hazırda yapışıklıklarla belim ağrıyor bacağım ağrıyor diye doktor doktor dolaşan hastaları ele aldığımızda bunlara yapılan epidural liziz yöntemlerini vurgulamak durumundayız. Faset eklem enjeksiyonları, özellikle bel ağrılı hastalarda her beli ağrıyan hastanın bel fıtığı olmadığı, mutlaka onların fasetlerinin iyi tetkik edilmesi gerektiğini belirtmek istiyorum. Tabii ki kalça eklem ağrıları ve radyo frekans, termal radyasyon uygulamaları bu uygulamaların bir başkası. Önemli olan ekip bilinciyle ele alınacak, çok daha kısa sürede böylece ağrının dindirilmesi, hem zaman hem de maddi kayba uğramamızı engelleyecektir.

    Doğru zamanda doğru yerde olmak yani doğru tanı ve tedavi söz konusu olunca tabii bu bir reklam Gazi Üniversitesi Tıp Algoloji bölümü diyoruz ama şu anda 22 üniversitede algoloji bilim dalları kuruldu ve bu tedaviler mümkün. Böyle küçücük bir odada başladık bu işe, 1984 yılında ama bugün artık üç tane yataklı modern sistemle ve ekiple, en azından üç tane doktorla, hemşireyle, bir personelle, bir temizlik hizmetinde çalışan personelle bu hizmeti vermekteyiz. Ve ameliyathane koşullarında, röntgen altında skope altında, steril şartlarda bu hizmetler verilebilmekte. Biraz önce değinmiştim, Avrupa dönem başkanlığına Serdar Aydın hocanın seçilmesiyle, artık ülkemizde de dünyada yapıldığı gibi uluslararası toplantılar düzenlenmekte, ağrıyla ilgili. En son 2008’ de yaptık, 2009’da da önümüzdeki dönemlerde bu toplantılar yapılacaktır.

    Ağrı deyince Nöropatik ve nosiseptif ağrıyı iyi ayırt etmek lazım. Nosiseptif ağrı dokudaki bozulmayla ortaya çıkarken, ki bunlar yanma, karıncalanma, ısıya hassasiyet, elektrik çarpması şeklinde kendini gösteren ağrılardır, daha çok diyabet hastalarında, zona sonrası, herpes sonrası hastalarda, karpel tünel gibi, hatta bel fıtıklarının bile nöropatik bir ağrı olduğu şeklinde artık son çalışmalar ortaya konmakta. İşte kronik ağrı böyle yakıcı tarzda, batıcı tarzda, elektrik çarpar tarzda gelen ağrılarla karşılaştığımızda gerçekten kendimizi çok kötü hissettiğimiz günlerin ortaya çıktığı yakındır. Ama önemli olan akut ağrının iyi tedavi edilmesinin gerekliliğidir. Eğer akut ağrı zamanında iyi tedavi edilmezse kronikleşebilir. Onun için küçük gibi görünen sorunlar zaman içinde büyüyebiliri hiç unutmamak lazım.

    Buradan şunu söylemek istiyorum, nöropatik ağrı haline gelip de diyabetik nöropati inmeler, stroklar, Postherpetik nevralji, kanser ağrıları, Karpal tünel sendromu gibi ağrıların toplumda görülme sıklığının yüksek olduğunu söylemek istiyorum. Onun için de akut dönemde tedavi edilirse o zaman kronikleşmez, ağrı, uyku ve anksiyete arasındaki bu ilişki, yani bu kısır döngü zamanında kesilirse hasta kronik ağrılı hale geçmeyecektir.

    Sağlık hizmetlerinde en önemli görevlerden birisidir ağrı tedavisi. Ve bugün ağrı kontrolü yöntemleri ilaçlarla, non invaziv yöntemler dediğimiz fiziksel tıp yöntemleriyle ,psikolojik yöntemlerle ve invaziv yöntemlerle, girişimsel yöntemlerle, gerektiğinde cerrahi yöntemlerle, daha sonra da tamamlayıcı yöntemleri de burada, bugün konuşulduğu gibi yadsımadan, atmadan bir kenara, beraber tedavi yöntemleri arasında saymak durumundayız.

    Önemli olan gerçekten ağrının yetersiz tedavi edildiğini bilmek. Bu gerçeği bilerek hareket etmek durumundayız, yoksa ağrıyı geçirmek için hastayı öldürmek gerekmediğini biliyoruz. Bir hastanın ağrısını ortadan kaldırmak için yüksek dozda morfin vererek ağrıyı kesebilirim ama hastayı öldürmeye gerek yoktur. Morfini kullanacağım yer, uygun doz, uygun yer. Bugün analjezikler dünya sağlık teşkilatı tarafından kullanım ilkeleri çerçevesinde kullanılıyor. Yani ağrının semptomatik kontrolünü sağlıyor, analjezik etkiler arttırılıyor ve yan etkiler aza indiriliyor. Bunları kullanırken günlük yaşam kalitesini arttırmak, istirahatte, harekette ve uykuda ağrısızlığı sağlamak, özellikle kanser hastaları için, asıl önemli olan bu. Hem istirahatte, hem harekette ve uykuda ağrısızlığı sağlamak.

    Bunun için analjezikleri yani ağrı kesicileri öncelikle oral yoldan yani ağız yolundan kullanıyoruz, tercih ediyoruz. Düzeldiği zaman aralıklar ile ve ağrı başlamadan evvel veriyoruz. Şu anda günde altı kez ağrı kesici alan hastam var, günde üç kez ağrı kesici alan hastam var, bir tane ağrı kesici alan hastam var. Önemli olan hastanın ağrısına göre, düzenli aralıklarla ağrı başlamadan ilacı vermek; yoksa lüzum halinde uygulama şekli yanlış. Onun için ağrı başlamadan vermek durumundayız. Ameliyattan sonra ağrısı olan bir hastanın ağrı çekeceği kesinken, bilinirken tutup da ona benim ağrım var dediği zaman ağrı kesici vermek doğru bir yöntem değil. Biz anestesizstler bunu ameliyat sonrası ağrılarda zaten yapıyoruz.

    Hasta kontrollü aneljezi yöntemleri, hastanın eline bir cihaz veriyoruz, bir düğmeye basıyor, kendi ağrısını kesiyor. Bunu artık kronik ağrılara uygulamaya başladık.

    Dolayısıyla basamak tedavisi, dünya sağlık örgütünün ortaya koyduğu basamak tedavisi, ağrı, giderek artan ağrı, öncelikle basit analjeziklerle başlamak daha sonra zayıf opoidler dediğimiz morfine benzer ilaçlarla devam etmek daha sonra da en kuvvetli opoidler yani morfin grubu ilaçları en tepede, merdivenin üst taraflarında hastaya vermek.

    Ve bugün özellikle kanser ağrıları, ağrı merkezlerinde %95’e varan oranda tedavi ve kontrol altına alınabilmekte. Gerçekten kanser ağrıları için söylüyorum yeterince tedavi edilmediği zaman %69 hastada intihar nedeni, bunu yapılan çalışmalar ortaya koymuş. Onun için tedavi edilmediği zaman günlük yaşam aktivitesini, duygusal yaşamını, motivasyonunu, aile ve yakınlarıyla etkileşim ve iletişimini yani yaşam kalitesine önemli bir etki yaptığını bilerek bunu mutlaka tedavi etmek zorundayız. En tepede de ablatif yöntemler, yani ilaçlarla tedavi ettik, diğer yöntemleri uyguladık ve en tepede de sinirleri yok etme, artık tamamen sinirleri duyarsızlaştırma uyguladığımız diğer yöntemler. Buna biraz sonra slaytlarla geleceğim. Ve özellikle kanser hastalarında yine morfin pompaları dediğimiz, omurgaya yerleştirilen ince sondalar ve pompalar aracılığı ile hastanın istediği dozda morfini kendi kendine alabileceği özel cihazlarla hasta ağrısını kontrol altına alır. Ve morfin gerçekten bildiğiniz gibi, opoid, morfin benzeri ve doğal bir sentetik aynı zamanda yani haşhaştan elde edilen, bugün altın standart olarak kullandığımız bir ilaç olarak karşımıza çıkıyor. Ama zayıf etkili ya da güçlü etkili ilaçlar olarak karşımıza çıktığı zaman örneğin aşağıda gördüğünüz gibi bir bant, vücuda yapıştırıyorsunuz, plaster, bu bant üç gün hastanın vücudunda kalarak, kana belli oranda ilacı salgılayarak hastanın ağrısını kontrol altına alabilmekte. Hasta kendi kendine bu bantı söküyor, çıkararak, üç gün arayla bu bantı değiştirerek ağrısını kontrol edebiliyor. Ama bu bantı yapıştırırken böyle gördüğünüz gibi vücudun her tarafına onlarca yapıştırmak şeklinde değil. Bu uygulama doğru bir uygulama olmadığını göstermek için.

    Morfinle ilgili bir takım söylentiler var. Morfin bağımlılık yapar, tolerans gelişir, solunum depresyonu yapar, devamlı analjezik kondisyon yapar şeklindeki artık hurafe diyebileceğimiz şeyler. Eğer morfini uygun yerde ve uygun dozda kullanırsanız sorun yok. Ama bağımlılık var mı evet bağımlılık söz konusu, hiç ilaç kullanmayan hastalar için, bakın on binde bir oranında nadir olarak gösterildiği, bağımlılık olduğu ortaya çıkmıştır. Hekimler hala korkuyorlar morfin yazmaktan yani doktorlar şu anda morfin reçete etmekten hali hazırda korkuyor ve çekiniyorlar. Tabii hastalar da korkuyorlar, hastalar da korkuyor bundan. Ama sonuçta korkunun hiç faydası yok, önemli olan doktorla hastanın iyi iletişim kuruyor ve birbirlerinin dilinden, ortak dilden iyi anlıyorlarsa sorunu bu şekilde çözmek mümkün.
    İnvazif yöntemler dedik yani nöroablatif yöntemler, nöro modulatif dediğim yöntemler, ameliyathane şartlarında yapılan yöntemler neler biraz da onlara bakıcağız. Radyo frekans uygulamaları demiştim, nöroablasyon yöntemleri.

    Tabi şöyle düşünün lütfen, bir bel ağrılı hasta her türlü doktor bugün bel ağrısını tedavi ediyor. Burada gördüğünüz gibi, pratisyen hekimler, aile hekimler, nörologlar, romatrologlar, fizik tedavi uzmanları, beyin cerrahları, ortopedistler, akupunkturcular, fizyoterapistler, masaj terapistleri, herkes tedavi eder. Ama bel ağrılı bir hasta hastaneden içeri girdiği zaman, adımını attığı zaman eğer fizik tedavi uzmanı yakalarsa fizik tedavi uyguluyor, cerrah yakalarsa ameliyat ediyor, ben yakalarsam iğne batırıyorum. O zaman öyleyse böyle bir yöntemin doğru olmadığını, hepimizin ortak dili konuşma zorunluluğunu ortaya koymak durumundayız. Yani bu işin bir sırası var, bir silsilesi, merdiven sistemi var, o sistemi uygulamak zorundayız. Onun için öncelikle invasif olmayan yöntemlerle, fizik tedavi yöntemleriyle, ilaçlarla, masajla, düzeliyorsa bu çok güzel. Düzelmiyorsa ben yine yöntemlerimi uygulayacağım, benim yöntemlerimden fayda bulmuyorsa cerrahi endikasyonlar varsa cerrah ameliyat edecek. Dolayısıyla idrar kaçırması olmadan, büyük abdest kaçırması olmadan, ciddi derecede ayağı felç olup düşmeden bel fıtığından kimse ameliyat olmamalı diye söylenebilir.

    İşte faset denervasyon, burada gördüğünüz gibi bir köpek modeli, köpeğin gözüne eğer iğnemi batırırsam, skope altında, ameliyathane koşullarında, röntgen altında. Ya da üç defa beyin ameliyatı geçiriyor aşağıdaki hastada görüyorsunuz siz de burada ve radyokop maddelerin nasıl dağıldığı gözüküyor, dört tane, beş tane çivileri var bu hastaya uygun kateterleri yerleştirerek, gerektiğinde morfin pompalarını intratekal ve epidural yerleştirerek, basit bir cerrahi müdahale, bir santimetrelik bir insizyonla bu işi yapmak mümkün, morfin pompasını yerleştirerek, bunlar ameliyathane koşullarında steril koşullarda ve hastayı ciddi derecede narkoz vermeden, uyutmadan yapabiliyoruz.

    Böyle bir pompa yerleştirdiğiniz zaman hastanın ağrısını kontrol altına almak mümkün. Kanser ağrılarında özellikle sempatik blokların çok ciddi yeri var, bir baş boyun kanserinde yüz ağrıları olan bir hasta stellat ganglion blokajı; burada gördünüz boynunun yan tarafından bir iğne batırarak radyo frekans uygulayarak, ya da bir mide pankreas bağırsak kanserinde Çölyak ganglion blokajı, midesinin hemen yan tarafından, sırttan ya da önden girilerek bir iğneyle yapılır, ya da bir kuyruk sokumu, bir rektum, bir jinekolojik kanserde walter ganglionu, ya da kuyruk sokumu yoluna iğne ile girerek yine röntgen altında görerek kontrol altına almak mümkün. Baş bölgesinde trigeminal nevralji. Ciddi problem, yüz ağrısı, yemek yiyemiyor, dişini fırçalayamıyor, rüzgardan bile rahatsız olan bir hasta, yüzünde şimşek çakar tarzda ağrıyla geldiği zaman bir radyo frekans uygulaması gördüğünüz gibi gözünün hemen altında, çenenin yan tarafında bir iğne ile girip siniri bulup, röntgen altında görerek o siniri ortadan kaldırmak. Ya da bir boyun ağrısında faset denervasyon yapmak, omuz ağrılı bir hastada Supraskapular sinir Pulse RF uygulaması yapmak denenebilir, yine hepsi mümkün.

    Bir ayak ağrılı hastada Morton kisti olan bir hastada yine radyo frekans uygulamasıyla o kistin ağrısını ortadan kaldırabiliriz.

    Vertebroplasti omurganın çöktüğü, kemiğin çöktüğü durumlarda bir çimento yerleştirmek ki bugün gerek beyin cerrahları, gerek ortopedistler, gerek bizler uygulayabiliyoruz. Ya da bir pasha kateterle elektrik uyarıs vererek ağrısını kontrol altına alabiliyoruz.

    Dolayısıyla körlerin file baktığı gibi olaya bakarsak söz konusu olan olaylar ciddi derecede büyür, biri zürafa der, biri balina der, biri yılan der, biri hipopotam der körler ama hasta, yani fil, ben neyim diye düşünmemeli hiç.

    Dolayısıyla bunların ötesinde tamamlayıcı tıp teknikleri olduğunu, bir nöral terapinin artık nöral terapistler tarafından uygulandığını, her türlü şurada gördüğünüz ağrılarda. Tonsilin yani bademciğin iki tarafında alt üst kutuplardan lokal anestezi vererek ya da başında belli noktalara elinde belli noktalara, kalçasında ya da belinde belli noktalara, omzunda belli noktalara lokal anestezi enjeksiyonları, küçük küçük iğneler yaparak hastanın ağrısının kontrol altına alınabileceğini belirtmek istiyorum.

    Bir başka şey güncel olan, bugünlerde televizyonlarda çok sık görüyorsunuz, ozon terapisi. Ozon, medikal ozon, oksijenle ozonun karışımından ibaret. Bugün bilimsel olarak kanıtlanmış ve fazla sayılarda bilimsel yazılar çıkmaya başladı. Biz daha çok her türlü burada gördüğünüz gibi, iyileşmeyen yaralarda özellikle, alerjik ya da astım hastalarında, bağırsak hastalarında kolit ya da spastik kolon olan hastalarda, ya da multiple skeleroz hastalarında uygulanabildiği gibi, kronik ağrıda ve tüm ağrı tedavisinde ozonu nerede kullanıyoruz da iyi gelir sorunuza belki yanıt olacak. Ozon intestinal yani patlamış olan diskin içerisine verilebildiği gibi burada görüldüğü gibi diz ağrılarında diz eklemi içerisine ozon enjekte ediliyor ve bununla ilgili çalışma benim yaptığım 97 hastanın 68 tanesi şu anda orta derecenin üstünde yani 7’nin üstünün ağrı skoru olan ve %70 gibi bir başarı elde ettiğim bir hastalık. Görüldüğü gibi basit bir enfeksiyon lokal anestezi ile temizlenip sadece bir iğnenin batması dizine hastanın hiçbir ağrı duymadan beş seanslık bir uygulamanın sonunda %70’in üzerinde bir iyilik elde ettik.

    Peki müzik terapi ile ne yaptık? Gazi üniversitesinde ağrıları müzikle dindiriyorlar diye hürriyet gazetesinde çıkan bir haber. Müzik terapi sonrasında hastaların ağrı skalasında anlamlı bir azalma kaydettik. Burada gördüğünüz ağrı skalaları azaldığını gösteren ve müzik terapi sonrası acth gibi, kortizol gibi ağrıyı gösteren hormonlarında azalma ortaya koyduğunu bu çalışmayla gösterdik. Ancak bu çalışmanın şu anda denek sayısı az olduğu için yani ciddi derecede bir bilimsel dergide yayınlama durumu hala olmadı. Bu çalışma hala devam ediyor, eğer bu çalışmanın denek sayısını arttırırsak inşallah yayınlayacağız.

    Evet ben inanıyorum ki büyük insan dinlemesini bilendir diyip inşallah beni böyle dinlediğinizi düşünüyorum, Atatürk’ün bu köylüyü vatandaşı dinlediği gibi ve bugün gerçekten ülkemizin geldiği noktada ülkemiz için bizim için ölen milyonlarca şehide olan borcumuzu hiç unutmadan hayatımızın devam ettiğini düşünüyorum ve size teşekkür ediyorum.

    Gazi Üniversitesi, Algoloji Anabilim Dalı Başkanı. Ankara

  • Diz ağrısı,

    Diz ağrısı,

    Diz ağrısının birçok nedeni vardır. Yaşımızın ilerlemesi ile vucudumuzun yükünü taşıyan bu eklemimizde bazı aşınmalar eskimeler ve ileride kireçlenme dediğimiz yaşam kalitemizi etkileyen kaçınılmaz süreçler söz konusudur.

    Bir diz ağrısı olgusunda ağrının yanı sıra dizden ses gelmesi, özellikle merdiven çıkarken yada yokuş aşağı inerken dizin boşalıyormuş gibi olması, dizin şişmesi yada dizin kilitlenmesi sık karşılaştığımız olaylar arasındadır. Bu şikayetlerin ayrı ayrı ele alınıp değerlendirilmesi yapılmalıdır. Bu şikayetler ayrı ayrı olabildiği gibi aynı hastanın aynı dizinde de olabilir.

    İnsanların çoğu hayatlarının bir evresinde diz ağrılarından yakınmıştır. En sık nedenlerinden biri osteoartritlerdir (dizde artroz-kireçlenme-). Yaşlı insanlarda daha sık karşımıza çıkmaktadır. Diz ağrısının nedenlerinden birisi de aşırı kilolar olup diz eklemi üzerine tekrarlayan zorlamalara neden olmakta sonuçta ağrı ve stres oluşmaktadır. Yıllar süren bu süreç diz ekleminde aşınma ve yırtılmalara neden olmaktadır. Klinik olarak dizimizde ağrı oluştuğunda genellikle ağrıdan kaçınmak için o dizimiz üzerine yük bindirmemeğe, hareketlerini kısıtlamayı tercih ederiz. Eklemin hareketsiz kalması, diz üzerine basmaktan kaçınma eklem çevresi kaslarda kullanmamaya bağlı boy kısalmaları yine buna bağlı ağrının ortaya çıkması gibi kısır döngüye yol açan süreçler başlar. Ağrıyı tedavi etmek için aldığımız ilaçlar artık fayda etmez hale gelebilir. Yani Ağrı dizdeki problemin bir belirtisi olmaktan ileri kronik bir hal alır ve ilaçların dışında tedavilere gerek duyulur.

    Diz kireçlenmelerinin tanısı; radyolojik olarak ve muayene ile konur. Kireçlenme başlangıcı, eklem yüzlerinin aşınması, diz kapağı altında bazı sorunların başlaması, eklemde kırdakların yumuşaması,erimeye başlaması, kemik deformasyonların gelişmesi, hep ileri aşama bulgulardır. Sorun ileri boyutlara vardığında sadece ayağa kalkınca oluşan ağrılar istirahatte de yakamızı bırakmaz hale gelir. Yani oturduk, yattık yerde dizlerimiz ağrımaya başlar. Diz protezi dahi gerektirecek kadar deformasyona neden olabilir.

    Dizdeki artrozik değişiklikler radyolojik olarak en hafifinden başlamak üzere 4 safhada mütalaa edilir. Siz Grade 4 dediğimiz safhaya gelmişseniz artık hekiminiz size protez önerebilir. Yeni teknoloji ürünü bazı ilaçlar yaşam kalitesini artırmakta. Diz protezi gereksimini oldukça geciktirmektedirler.

    Diz Kireçlenmelerinde belirtileri

    Ağrı: Sızı şeklinde, künt veya zonklayıcı tarzda olabilir. Ağrı karakteristik olarak merdiven inme-çıkma ve dizi bükünce ortaya çıkar. Dizde sürtünme sesi: Yalnızca hasta tarafından hissedilen sürtünme sesidir. Dizde boşalma hissi: PatellofemoDiz üstü büyük kasının zayıflığının neden olduğu bu bulgu yük altında dizi kırma-açma sırasında ortaya çıkar (merdiven inme,yokuş aşağı inme). Kilitlenme: Dize yük bindiğinde oluşabilir geçici bir durumdur. Şişlik: Muayenedeçok sık rastlanmayan, geçici bir durumdur.

    Tedavi

    İlk yaklaşım konservatif olmalıdır. Nonsteroidantiinflamatuvar (NSAİ) tedavi ağrının azalmasına yardımcı olur. Buz uygulamasının faydası vardır.Dize bilezik takma ve bandajlama ile ağrı azaltılabilir. Bu önlemler ile ağrılarda azalma olmaz ise hastalar FTR den yarar görebilirler.

    Biz, Kronik hale gelmiş kireçlenmelere bağlı “Geçmeyen Diz Ağrıları”nda şöyle bir yol takip ediyoruz.

    a-Hastanın ağrısı

    -sadece diz üzerine basmakla oluşuyor ve diğer tedavi yöntemlerinden yarar görmüyorsa

    -Diz eklemi içersine 3-5 seans olmak üzere OZON veriyoruz. Grade III’e kadar olan diz ağrılarında fevkalade fizyolojik ve yararlı etkileri vardır.

    -Ayrıca eklem çevresi özellikle de üst adalelere Ozon gazı vererek hastalar ağrılarından kurtuluyor.

    -Ağrısız dönemde germe egzersizleri ve bazı tavsiyelerde bulunuyoruz.

    b- Hastanın

    – istirahatte yani otururken ve yatarken ağrısı oluyorsa

    – protez ameliyatı olmuş ve de ağrıları geçmemiş ise

    – hastaya diz protezi gerekiyor fakat hasta ameliyat olmak istemiyorsa

    – yaşa bağlı diğer sorunlardan dolayı opere olamayacak konumda ise

    O zaman dizin duyusal yani ağrı algısının çoğunu taşıyan “safen” sinire pulse radyofrekans yöntemi

    Uyguluyoruz. Bazı inatçı vakalarda eklem içersine radyofrekans uygulamasının ağrıdan kurtulma açısından yararları vardır.

    Radyofrekans uygulaması ağrısız bir girişimdir. 8 dakika sürer. Sinirlere yada eklem içersine zarar vermez. Sadece sinir iletimini bozarak hastanın ağrı duymasını engeller. Eğer hasta FTR görmek isterse egzersizlerini ağrısız bir şekilde yaparak dizini güçlendirmesine katkıda bulunur.

    Ozon: Aktif oksijendir, antienflamatuar etkileri vardır. Eklem içi sıvısında ağrıya neden olan maddeleri ortamdan uzaklaştırır. Mikrosirkülasyonu düzelterek eklemin kanlanmasını ve yıkıcı süreçlerin ilerlemesini durdurur. Nöropatik ağrıyı düzeltir. Eklemi ağrısız hale getirir. Dizlerini kırmakta zorlanan hastalar rahatlar.

    Ağrı çekmek kaderiniz değildir. Bu yeni ve etkin yaklaşımları sizlerle paylaşmak istedim.

    Ağrısız, sağlıklı günler dilerim.

  • Halk sağlığı

    HALK SAĞLIĞI

    Birey sağlığının, tüm toplumun sağlık ve temizliğine ne kadar bağlı olduğunu, ancak lokantada yediği bir yemekten zehirlenmiş (gıda zehirlenmesine uğramış), otobüste birinden Nezle veya Grip (İnfluenza ) kapmış , otel yatağından pire almış, ya da halka açık bir plajdan, yüzme havuzundan veya sauna’dan ayak parmaklarına musallat olan Tinea pedis’e (ayak mantarı enfeksiyonu) yakalanmış birisi çok iyi kavrar.
    İnsanlar, hasta oldukları zaman gerektiği gibi iş göremezler, bireyleri sağlıklı olmadıkça da bir toplum işlevlerini gerektiği gibi yerine getiremez. Bu yüzden her toplum varlığını koruma önlemi olarak, bireylerinin sağlığını geliştirecek adımlar atar.önlemler alır yeni, yeni yöntemler (metodlar) geliştirir. Topluluk büyüdükçe bir yandan bilgisizlik , savsaklama ve yetersizliğin doğurduğu sonuçların çok daha fazla sayıda insanı ve daha hızlı bir biçimde etkileyebileceği, öte yandan da hastalığın yayılma olanakları için, halk sağlığı sorunu giderek çok daha önemli bir duruma gelir.

    HALK SAĞLIĞININ KAPSAMI

    Toplumsal Tıbbın iki ana işlevi vardır.Bunlar ;
    1- Hastalığı önlemek
    2- Hastalığın önlenemediği durumlarda ise Tedavi etmek .
    Toplumsal Tıbbın 2 . seçeneği yani tedavi seçeneğinin içerisine hastane ve kliniklerin eğitimi, hastaların ve ailelerinin maddi bakımdan desteklenmesi ya da Sağlığın Sosyal Güvenlik Şemsiyesi altına alınması ( sigortalanması ) girer.
    Toplumsal Tıbbın bu yanı, hem gerekli olanak ve araçların maliyetinin yüksek olması (fazla para gerektirmesi ) hem de üretici ve emek kaybı dolayısıyla nispeten daha pahalıdır.
    Toplumsal Tıbbın koruyucu yanı daha az göze çarpar ve genellikle fark edilmez ise de hepimizi ve tüm toplumu etkiler.
    Ölü insanların uygun bir şekilde gömülmesinden (defin), inşaat standartlarını kentlerdeki ve kasabalardaki nüfus sıklığını, vapurlarda taşınabilecek ya da sinemalarda film seyredebilecek insan sayısını, fabrikalarda çalışan işçilerin koşullarını, uçak ve otomobil gürültüsünün, otomobil egzostundan çıkan gazların ve zehirleyici sanayi artıklarının izin verilebilecek düzeyini denetleyen, günümüzde hemen bütün ülkelerde tipik olan sayısız ykanun ve yönetmeliklere kadar uzanmaktadır.
    Bunları kısaca özetleyecek olursak ;
    1- Mikroplarla bulaşık besin maddelerinden hastalığa yakalanma tehlikesi çok yüksektir.Bu nedenle besinlerin bütün üretim , depolanma , işlenme ve hazırlanma aşamaları özenle kurallara bağlanmıştır.İthal edilen besin maddeleri de , bir yandan gerekli sağlık koşullarını sağlamak , bir yandan da ülkeye önceleri oraa bulunmayan yeni hayvan ya da bitki haşerelerinin veya hastalıklarının girmemesi için organoleptik (duyusal, göz ve tat yolu ile beş duyu ile ) kimyasal ,bakteriyolojik ve virolojik ( kısaca mikrobiyolojik diyelim ) yönden kontrol edilir ve denetlenirler.
    2- Lokanta ve otel yöneticilerinin temizlik , uygun su ve çöp koşulları ile tuvalet ve donanımları ve personel sağlığını gözetleme yolundaki çabaları düzenli olarak denetlenir.
    3- Hem hayvanın ölümünün acısız olmasını sağlamak , hem de ette şerit (tenya) ve tüberküloz (verem) ve diğer zoonoz hastalıkların ( hayvanlardan insana geçip hastalık oluşturan hastalıklar ) varolup olmadığını incelemeye olanak sağlamak için hayvanlar güvenilir, Bakanlıktan ruhsatlı Mezbahalarda (Kesimevleri) Veteriner Hekimi denetiminde kesilmelidirler. Bunların dışında (Kurban Bayramı müstesna) hayvan kesiminin önlenmesi çok gerekli ve önemli bir konudur.
    4- Büyükbaş (sığır ve manda) ve küçükbaş (koyun ve keçi) gevişgetiren hayvanların bulaşıcı düşük , brucellosis (Malta humması) hastalığına karşı aşılanması , yalnızca buzağı, malak, kuzu ve oğlakların düşük (abortus ) yoluyla kaybını önlemekle kalmayıp, en önemlisi süt tüketen insanları Brucellosis (Malta humması ) hastalığından korumaktır.
    5- Taze sebzeler bile bir hastalık kaynağı olabilir. Sözgelimi suteresinin yapraklarında koyun karaciğerlerinde yaşayan halk arasında kelebek hastalığı olarak bilinen Fasciolasis Hastalığına yol açan parazit trematod (fasciola hepatica) yumurtaları bulunabilir. Bu trematod parazitin yaşam döngüsünün (çevrimi ) bir bölümü tatlı su salyangozunun içinde geçer, bu nedenle su yataklarına enfekte salyangozların girmelerini önlemek için her türlü çaba gösterilmektedir, iyi yönetilen suteresi çiftliklerindeki ( yabancı ülkelerde var) sular, enfeksiyon tehlikesi taşımayan su kaynaklarından alınır.
    6- Sütün pastorize edilemsi , tüberküloz (verem) ve Brucellosis’e (Malta humması) neden olan bakterileri öldürür. Fransız bilim adamı Louis PASTEUR’ÜN (1822 -1895 ) adıyla anılan bu işlemde (Pastörizasyon işlemi ) süt , 64- 72 derece santigrata kadar ısıtılır. Bu ısı çoğu bakteriler için öldürücü ama sütün niteliğini bozacak kadar yüksek değildir. Günümüzde ise süt endüstrisinde U.H.T ( Ultra Heiss Temparature ) adı verilen çok yüksek sıcaklıkta (140- 145 C) süt 15-60 saniye aniden ısıtılmakta ve hemen çok hızlı bir biçimde soğutulmakta ve özel bir folyo içeren kutularda kutulanmaktadır. U.H.T. yöntemi ile Pastörize daha doğrusu Sterilize edilen sütler hiçbir bakteri ,virus ve maya taşımamaktadır.
    7- Çöpler boş araziye ya da denize dökülüyordu. Son yıllarda çöp sorunu büyük bir problem halini almıştır. 1990 lı yıllarda İstanbul’da çöplerin boş arazide çöp dağları oluşturmasıyla çöpün içerisinde oluşan CH4 (metan) gazı büyük bir patlama ve faciaya yol açmıştı. İstanbul’da çöplüğün çevresinde çöpten plastik, pet şişe ,cam , kağıt vb toplayarak geçimini sağlayan insanların ölümü hepimizi çok üzmüştü. Çöp olayı giderek kentleşen ve büyüyen ülkemizde büyük hacimleriyle en büyük çevre , sağlık ve toplum sorunlarımızdan birisidir.
    8- Evlerden ve sanayi kuruluşlarından yağmur ve kanalizasyon sularının atılması, yerel yönetimlerin başlıca sağlık sorumluluklarındandır. Bu tür artıklar, kanallar ve kanalizasyon sitemi ile mutlaka ayrıştırılmalı ve insan sağlığı yönünden tamamen zararsız hale getirilmelidir.
    9- Bir çok hastalık, enfekte olmuş hayvanlar veya onların parazitleri tarafından yayılır. Kuduz’un başlıca taşıyıcıları, tilkiler, sahipsiz başıboş sokak köpekleri, porsuklar, kediler ve yarasalardır. Hayvanların hareketlerinin engellenemediği yerlerde bu tür hastalıklar çok kolay yayılırlar. Ülkemize ithal edilen bütün hayvanların , mikrobik organizmalarının kuluçka ( inkubasyon ) süresi boyunca karantinada tutulması bu sebepten dolayıdır.

    Şu halde profilaksi (koruyucu hekimlik , halk sağlığı , toplum sağlığı), tedavi edici terapotik hekimlikten hem daha ekonomik, hem de ileride tedavisi olanaksız bazı durumlar ve hastalıkların ortaya çıkmaması için daha elzem bir yoldur.

    Bu hususta halk sağlığını her bir birey önce kendi temizliği ve hijyeni , kendi çevresinin temizliği , çöp konusundaki duyarlılığı gösterirse ve halk sağlığı ile ilgili kurum ve kuruluşlara , kanun ve yönetmeliklere yardımcı olursa temel sağlık problemlerimizi halletmiş oluruz.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Glutatyon nedir?

    Glutatyon tüm insan hücresinde bulunan kuvvetli bir antioksidandır. 3 farklı aminoasitin(Glutamik asit , Sistein , Glisin) birleşiminden oluşmaktadır.

    Glutatyon karaciğerde üretilir ve bu vücutta birçok farklı fonksiyonda görev alır.

    DNA yapımı , protein ve hücresel oluşumlar

    İmmun fonksiyonları destekler yani bağışıklığı güçlendirir.

    Sperm hücresi yapımını destekler

    Serbest radikallerin vucuttan uzaklaştırılmasını sağlar

    Enzim fonksiyonlarını düzenler

    Vitamin C ve E’yi yeniler

    Beyinden civa atılımını sağlar

    Karaciğer yağlanması ile savaşır

    Programlı hücre ölümünün düzenlenmesinde görevlidir.

    Araştırmacılar artmış glutatyon değerlerinin vücutta birçok hastalıkta azalmaya neden olduğunu kanıtlamışlardır.

    Glutatyonun faydaları nelerdir?

    1-) Antioksidan Aktivite:

    Serbest radikaller yaşlanmaya ve birçok farklı hastalığa neden olabilir. Antioksidanlar serbest radikallerin vücuda verdiği zararı minimuma indirir. Glutatyon en kuvvetli antioksidanlardan biridir ve yüksek doz glutatyonun birçok hastalıkta faydası kanıtlanmıştır.

    2-) Kanser ilerlemesini durdurur:

    Bazı çalışmalarda Glutatyonun kanser ilerlemesini yavaşlattığı görülmüştür. Ancak bazı çalışmalarda ise Glutatyonun kemoterapinin etkisini azalttığına dair sonuçlar elde edilmiştir.

    Bu nedenle kanser- glutatyon ilişkisi hakkında daha fazla çalışma yapmak gerekmektedir.

    3-) Karaciğer Hastalıklarında Hücre Hasarını Azaltır:

    Hepatit , Karaciğer Yağlanması , alkol kullanımı karaciğer hücrelerinin tamamına zarar vermektedir. Yapılan bir klinik çalışmada alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığında potansiyel antioksidan ve detox etkisiyle glutatyonun faydalı olduğu gözlemlenmiştir.

    4-) İnsülin Hassasiyetini Arttırır:

    İnsülin direnci çağımızın en revaçta olan ve tip 2 diyabetin öncü basamağı olan bir rahatsızlık. İnsülin üretimi vücutta kısaca hücrelerde kullanılacak olan glukoz(Şeker)’in hücre içine girmesini sağlar. Bu sayede kan şekeri normal seviyelerinde kalır. Ancak insülin direnci geliştiğinde hücre içine giremeyen şeker nedeniyle kan şekeri artar ve Tip 2 diyabet gelişir.

    2018 yılında yapılan küçük bir çalışmada glutatyon tedavisi alan insülin direnci hastalarında birçok komplikasyon gerilemiş özellikle Nöropati (Sinirsel) problemler ve Retinopati (Bir göz hastalığı) belirgin gerileme göstermiştir.

    5-)Parkinson Semptomlarını Azaltır:

    Birçok çalışmada Glutatyonun parkinson’da görülen semptomları azalttığı kanıtlanmıştır. Tedavide ağızdan değil İV(Damar yoluyla) alınan glutatyonun daha etkili olduğu belirtilmiştir.

    6-) Ülseratif Kolitin Neden olduğu Hasarı Azaltır:

    Birçok inflamatuar hastalık gibi ülseratif kolitte oksidatif hasar (Serbest Radikaller) ve stres nedenli olduğu düşünülmektedir.

    2003 yılında yapılan hayvan deneylerinde ülseratif kolit hastası olan deney farelerinde glutatyon bağırsak hasarını minimuma indirmiştir. Ancak insan çalışmaları asıl sonuç için gereklidir.

    7-) Otizm ve Türevi Hastalıkların Tedavisi: Glutatyon vücudun her gün kullandığı çok kuvvetli bir antioksidan.

    2011 yılında yapılan bir çalışma ile glutatyonun farklı hastalıklarda da faydalı olabileceği düşünüldü. Otizmli çocuklara yapılan glutatyon tedavisi sonrasında otizm nedeniyle görülen birçok problemde belirgin düzelme görüldü.

    Çalışmalar daha çok yeni olmasına rağmen birçok hasta çocuk ve aile için umut olabilir.

    Glutatyon Nasıl Uygulanır?

    Glutatyonun ağızdan alınan ve Damar Yoluyla alınan formları bulunmaktadır.

    Kliniğimizde önerimiz damardan form ile tedavi alınmasıdır. Hastaya ve durumuna göre hekim tarafından doz belirlenir.

    İşlem 10-15 dk arasında sürmektedir.

  • Akupunktur ile tedavi yöntemleri

    Akupunktur ile tedavi yöntemleri

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Öncelikle hasta akupunkturist doktor tarafından muayene edildikten sonra (gerekli laboratuar ve radyolojik tahlillerden sonra ) tanı konur. Hasta muayene masasına hastalığın yeri ve hastanın durumuna göre yüz üstü veya sırtüstü uzandırılır. İsterse oturtulur. Akupunkturda çok çeşitli iğneler vardır. Bunlardan en çok kullanılanı çelik iğnelerdir. Bu iğneler hemen hemen kıl inceliğinde çok sivridirler. Akupunkturist tarafından çok özel bir yöntemle hiç acı duymadan cilt altı veya kas içine batırılarak uygulanır. Bu noktalar bazen 20–30 saniye uyarılıp çıkarılabilir. Tedavi süresi 15 ila 45 dakika arasındadır.

    İğnelerin uzunluğu 0,5–8 cm arasındadır. Kalınlıkları (Çapı) ise 0,18 ila 0,5 mm arasında değişir. İğneler genellikle disposable (tek kullanımlık) kullanılır veya otoklav (sterilizasyonla) ile steril edilerek kullanılır.

    Akupunkturda seansların sayısı hastalığın tanısına, süresi ve hastanın yaşına göre farklılık gösterir. Bu 3 ila 30 seans hatta daha uzadığı durumlarda olabilir. Genellikle 7–12 seans bir kür olarak kabul edilir. Her kür arasında 5 ila 10 gün ara verilir. Hastalığın seyrine göre kürlerin uzunluğu ayarlanır.
    Bazı durumlarda kulaklara 5 ila 15 gün kalıcı iğne (raptiye biçiminde iğne) uygulanabilir.

    İntra-dermal iğne adını verdiğimiz cilt altı iğneler uygulanıp burada 1 hafta bırakılabilir. Ayrıca akupunktur noktalarına Lazer tedavisi de uygulanabilir. (Özellikle çocuk, çok yaşlı hastalarda ve iğne fobisi olanlarda) Akupunktur noktalarına elektro-akupunkturda (noktalara alternatif akım, düşük voltaj ve amperli) uygulanabilir. Hastalığın durumuna göre frekansı 2 ila 2000 Hz (saniyede verilen elektrik stimülasyonu ) arasında değişir. Elektro-akupunktur ilk defa 1958 de Çin’de bademcik ameliyatı sırasında ağrı azaltıcı olarak uygulandı. Ayrıca azda olsa akupunktur noktalarına sono (ses) dalgaları da uygulanmaktadır. Amaç; hangi yöntem olursa olsun, akupunktur noktasını uyarmaktır. Aslında bu noktaları masaj yaparak uyarıyoruz.

  • Hipnozun tarihçesi

    Hipnozun tarihçesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Sırt ve bel ağrılarının tedavisinde farklı bir bakış açısı

    Omurganın boyundan başlayıp kalçalara kadar uzanan kısmındaki ağrıları ifade eder ve Batıda endüstriyel toplumlarda yaşam boyu görülme sıklığı %70-75 arasındadır. Ülkemizde de 15 ilde yapılan bir çalışmaya göre bel ağrısı ağrı nedenleri arasında ikinci sırada yer almaktadır

    Her bel ağrısı Bel Fıtığı değildir. Sadece belde ağrı varsa çoğunlukla kaslarla ve bağlarla ilgili problemlerden, duruş ve oturuş bozukluğundan, soğuk algınlığından veya aşırı yorgunluktan şüphelenilmelidir. Ayrıca kadın hastalıkları, böbrek ve barsaklardaki sorunlar da bel ağrısı yapabilir. Eğer ağrı bacağa da vuruyorsa, omurilikten çıkan sinirlere bası var demektir. Bu basının en önemli nedeni bel fıtığıdır.

    Bel tutulması nedir?

    Eğer şikayetler çok ani bir şekilde başladıysa tüm belden aşağıda ani bir tutulma hissediliyorsa, bacakları kıpırdattıkça ağrı oluşuyorsa tıp dilinde Faset Kitlenmesi yani omurganın arkasındaki eklemlerin birbiri üzerinde kayması oluşmuş demektir.

    BEL AĞRISI NE KADAR SÜRER?

    Bel ağrısı atağı ağrı kaynağı neresi olursa olsun, belli bir süre sonra, dokunun kendisini onarmasına bağlı olarak kendiliğinden geçer. Akut sırt ve bel ağrılarının %80’ i iyi seyirlidir, %10’ u tekrarlar, kalan %10’u ise kronikleşir. Dört haftadan uzun süren ağrılı hastaların iyi bir gidiş göstermesi şansı azalmıştır.

    Sırt ve bel ağrıları sıklıkla psikolojik yüklenmelerin ortaya çıkış şekillerinden biridir. İş hayatındaki, özel hayattaki sorunlar veya kişinin kendi iç çatışmalarının bir sonucudur. Özellikle kronik ağrılarda bu göz önünde bulundurulmalıdır.

    HANGİ DURUMDA TETİKTE OLMAK GEREKİR?

    6 hafta geçmesine rağmen geçmeyen bel ve/veya bacak ağrısı

    Bacakta güç kaybı hissedilmesi

    İdrar yapmakta veya tutmakta güçlük

    Makat bölgesini içeren uyuşukluk hissi

    Kısa mesafe yürüyüşlerde bile her iki veya tek bacakta gelişen uyuşukluk, yorgunluk hissi- dinlenmek zorunda kalmak.

    Yukarıda belirlenen tablolar oluşursa acil cerrahi girişim gerekliliği vardır. Ancak bu durum bel ağrılarının % 3-5 gibi çok az bir kısmını oluşturur.

    Şikayetlerin başlangıcı, ağrının şiddeti, karakteri, yayılımı, hareketle değişip değişmediği önem arzeder, ayrıca kişinin yaşadığı çeşitli olaylar, geçirdiği hastalıklar ve cerrahi müdahaleler arasında zamansal bağlantı kurmak gerekir. Bu nedenle kişinin geniş kapsamlı bir hikayesi alınır ve not edilir. Fizik muayene Röntgen ve MR kadar önemlidir. Çünkü bazen hastanın şikayetleri çoktur ancak MR da pek önemli bir bulgu yoktur veya bunun tam tersi olur. Yani muayene etmeden MR görüntülemeye ve raporuna göre hasta tedavi edilmez.

    TEDAVİ:

    Akut ağrı atağında kısa süreli yatak istirahatı, belin üzerine binen yükü azaltacağı için yararlıdır. Ancak yatak istirahatı 3-4 günü geçerse, kaslar zayıflayacağından, yarardan çok zarar verebilir.

    Eğer cerrahi tedavi gerekli değilse ilaç tedavisi veya fizik tedavi ya da daha geniş kapsamlı bir tedavi imkanı sunan Tamamlayıcı Tıp yöntemleri uygulanmalıdır. Bu karar iyi bir muayene sonucu Hekim tarafından hastaya anlatılarak verilir.

    Sırt ve Bel ağrıları Biyo-Psiko-Sosyal neden ve sonuç ilişkisine bağlı oluşan kompleks bir yapıdır. Tamamlayıcı Tıp Yöntemleri hastanın tedavisine Biyo-Psiko-Sosyal açıdan yaklaşım imkanı tanıyan araçlara sahiptir.

    Nöralterapi sorunlu bölgelerde kan akımının düzelmesi, lenfatik akımın düzelmesi ile yıkım ürünlerinin uzaklaştırılması ve doku hasarının iyileşmesini sağlar. Ayrıca Bozucu alanların ortadan kaldırılması hastalığın psikolojik komponentini de regüle ederek hiçbir tedaviye cevap vermeyen olguların dahi iyileşmesine neden olacaktır. Faset eklem kilitlenmelerinde de çok hızlı ve etkili tedavi sağlar.

    Akupunktur vücudun kendi ecza deposunu çalıştırır, ağrı kesici, kas gevşetici etkisi olan maddelerin salınımını arttırır ve psikolojik rahatlatıcı etkisi olan Serotonin miktarını arttırarak hastanın psikolojisinin düzelmesini sağlar.

    Manuel Terapi ise gergin, spastik kasların gevşetilmesi, eklemlerin mobilize edilmesini sağlar, verilen egzersizler yardımıyla duruş bozukluklarıda düzeltilir. Sadece bel değil bütün omurga boyunca meydana gelmiş bütün disfonksiyonlara müdahale olanağı sağlar.

    Yukarıda anlatılan bu yöntemler sebebe yönelik, kesin tedavi imkanı sunarken yan etkisi olmayan son derece güvenilir seçeneklerdir. Sadece ağrıyan yer değil etkilenen yakın eklem ve kaslarda tedaviye alınır, ayrıca kişinin o an içinde bulunduğu psikolojik durumuda tedaviden fayda görür. Bu bir bütüncül Tamamlayıcı Tıp yaklaşımıdır.

  • Huzursuz bacak sendromu (restless legs sendrom)

    Uyku ya da istirahat esnasında bacaklarda hissedilen çekilme, itilme, uyuşma, karıncalanma, ağrı, sızlama, kramp, yanma bazen de tam olarak tanımlanamayan bir his nedeni ile dayanılmaz bir şekilde bacakları hareket ettirme isteğinin bir arada olduğu sinir sistemi hastalığıdır.

    Şikayetler özellikle akşam veya gece saatlerinde, oturma ve uzanma gibi istirahat halinde veya uykuya dalma esnasında ortaya çıkmaktadır.

    Kişi dinleniyor veya uyuyor iken bacağındaki huzursuzluk yüzünden kalkıp yürüme veya ayaklarını hareket ettirme ihtiyacı hisseder. Bacakları hareket ettirmek ve germek yakınmaları geçici ve kısa bir süre için azaltmakla birlikte hasta tekrar istirahate geçtiğinde belirtiler tekrar başlar. Bazı hastaların kollarında ve gövdelerinde de benzer rahatsız edici hisler olabilmektedir. Gece hasta uyuyorken de bacaklarında ‘periyodik bacak hareketleri’ denen istem dışı hareketler gözlenebilir. Bu hareketler sıklıkla kişinin uykusunun derinliğinde azalmaya yol açar.

    Hastaların çoğu uykuya dalamamaktan dalsalar da uykuyu sürdürememekten şikayetçidir. Sıklıkla bazı kişiler geceleri yatağa yatar yatmaz kalkar, ayaklarını ovdurur hatta kalkıp bir leğen soğuk veya sıcak suyun içine sokarlar ya da gece evde odalar arasında volta atar dururlar. Hastanın uyku düzeni bozulur. Yanında yatan kişi de hastanın huzursuzluğundan, bacağını durmadan hareket ettirmesinden rahatsız olur. Gece iyi uyunmadığından gün içerisinde uyuklama isteği, yorgunluk, halsizlik, dalgınlık, konsantrasyon güçlüğü belirir. Hastalar oturması gereken sosyal ortamlardan (sinema, tiyatro gibi) ve seyahatlerden bacaklarını sürekli hareket ettirme isteği nedeni ile kaçınır. Yaşam kalitesi düşer.

    Huzursuz bacak sendromu belirtileri günden güne veya kişiden kişiye farklılık gösterir. Zamanla daha çok artabilir. Kadınlarda, erkeklere kıyasla yaklaşık iki kat daha fazla görülür. Yaşlanma ile görülme sıklığı artan bir hastalıktır. Ailesel olabilmektedir. Ailesel olanlar geçlik döneminde başlar. Toplumda her 10 kişiden biri huzursuz bacak sendromundan etkilenir.

    Huzursuz bacak sendromu beyindeki dopamin seviyesindeki dengesizlikten kaynaklanmış olabileceğine dair araştırmalar vardır.

    Huzursuz bacak sendromunun bir kısmında altta yatan neden bulunur. Çoğu hastada demir eksikliği vardır. Hamilelerin %30’unda görülür. Doğumla çoğunda geçer. Hamilelerde olma nedeni sıklıkla demir eksikliğidir. Demir eksikliği giderildiğinde çoğu hastadaki şikayetler geçer. Diyabet, hipotiroidi, polinöropati, MS, böbrek yetmezliği, Parkinson, romatoid artrit, mineral(Ca, Mg) ve vitamin eksikliği(B12 vit), bacaklarda zayıf kan dolaşımı ve demir eksikliği huzursuz bacak sendromuna neden olabilir. Sigara içmek, kafein, çay, kola, çikolata, depresyon ilaçları ve mide koruyucu ilaçlar şikayetleri arttırabilir.

    Huzursuz Bacak Sendromunda Tedavi:

    Semptomlarını hafifletmeye yardımcı olabilecek bazı yaşam tarzı değişiklikleri şunlardır:

    Uykunun Kalitesini arttırmak için düzenlemeler yapılmalıdır. Uyku odası sakin, karanlık, iyi havalandırılmış olmalıdır. Sıcak olmamalıdır. Her gün aynı saatte yatağa girilmeli ve aynı saatte kalkılmalıdır. Gün içinde uykudan kaçılmalıdır. Yatak sadece uyumak için kullanılmalıdır. Akşamları uyarıcı veya canlandırıcı şeylerden (akşam saatlerinde çalışmak, geç yemek yemek veya akşamları kafein, alkol veya nikotin tüketmek) kaçınılmalıdır.

    Sıcak banyolar ve masajlar: Bunlar kasları gevşetebilir ve semptomların yoğunluğunu azaltabilir.

    Sıcak veya soğuk torbalar: Bazı insanlar ılık, diğerleri sıcak ve soğuk alternatiflerin yararlı olduğunu söyler.

    Gevşeme teknikleri: Stres huzursuz bacak sendromunu kötüleştirebilir. Bu nedenle yoga, meditasyon ve tai chi gibi egzersizler yardımcı olabilir.

    Egzersiz: Bacakları daha fazla kullanmak semptomları hafifletebilir. Hafif egzersiz yapılmalı ağır egzersizden kaçınılmalıdır.

    Parkinson İlaçları: Hastalar dopamin içeren Parkinson ilaçları ile tedaviden fayda sağlayabilmektedir. Fakat bu ilaçların yan etkileri ve zamanla kişide duyarsızlık veya şikayetleri arttırıcı etkileri ortaya çıkabilir.

    Huzursuz Bacak Sendromunun Tedavisinde Akupunktur

    Akupunktur huzursuz bacak sendromunda herhangi bir nedeni olan veya olmayan tüm durumlar için etkilidir. Huzursuz bacak sendromunda zeminde yatan hastalık varsa tedavi edilerek tamamlayıcı bir yöntem olan akupunktur tedavisi uygulanabilir.

    Akupunktur vücut kimyasallarını dengeleyerek huzursuz bacak sendromunun tedavisinde etkili olur. Dopamini doğal olarak arttırır. Stres toleransını yükseltir. Mutluluk kimyasallarını arttırır ve kişiyi sakinleştirir. Uykuyu kolaylaştırır. Akupunktur yaşam kalitesinin arttırılmasında etkilidir.