Etiket: Hasta

  • Skolyoz nedir?

    Skolyozbir hastalık olmayıp, sağlıklı bir omurga yapısında oluşan biçimsel bir şekil bozukluğu, bir deformitedir. Normal bir omurga arkadan bakınca düz iken yandan bakınca kıvrımlıdır. Bu kıvrımlar sırt bölgesinde hafif bir kamburluk (kifoz) ve bel bölgesinde bir çukurluk (lordoz) şeklinde iken skolyoz varsa omurganın göğüs (torasik) veya bel (lomber) bölgelerinde, yana doğru ve rotasyonel üç boyutlu eğriliği görülebilir. Bu eğilmeler omurganın sadece bir bölgesinde olabileceği gibi birden çok bölgesinde ve farklı yönlerde de olabilir. Skolyozun ilerlemesini belirleyen en önemli faktör çocuğun fiziksel gelişim hızıdır. Tek başına olabileceği gibi, kifoz (arkadan öne doğru anormal bir eğrilik) ile beraber de görülebilir (Kifoskolyoz).

    Hastalık kız çocuklarında çok daha sık görülür. Özellikle 30 dereceyi geçen skolyoz adolesan kızlarda erkeklere oranla on kat fazla görülmektedir. Ülkemizde 12-14 yaş arası çocuklarda yapılan taramalarda omurga eğriliklerinin % 2 oranında görüldüğü saptanmıştır.

    Küçük yaş skolyoz tedavi edilmezse gelecekte akciğer ve solunum problemleri, kalp problemleri, yeti kayıpları, nadiren çok ileri deformitelerde omurilik basısı ve felç ve genellikle ciddi kozmetik ve psikolojik sorunlara neden olabilir.

    Skolyoz tedavisi söz konusu olduğunda amaç kozmetik olarak düzgün, dengeli ve ağrısız bir omurga yapısı sağlamak ve oluşabilecek ek sorunları önlemektir. Erken tanı, eğriliğin daha küçükken saptanması ve gerekli önlemlerin alınması ile ilerlemenin önüne geçilmesini sağlar. Tanı ve tedavide her hasta bireysel olarak değerlendirilmelidir. Genel olarak skolyoz küçük yaşta ortaya çıkarsa, iskelet olgunlaşmasının derecesi, çift eğrilik, eğrilik açısı fazlalığı, hastalığın ilerleyebileceği konusunda uyarıcı olabilir. Bu hastalar konunun uzmanı bir hekim tarafından daha yakın izlenirler. 20 derecenin altında ve iskelet gelişimi tamamlanmaya yakın hastalarda sadece gözlem ve belirli aralıklarla kontrol yeterlidir. Gözlem hasta iskelet sistemi gelişimini tamamlayıncaya kadar sürer.

  • Hidrosefali, tanı ve tedavisi

    Hidrosefali, sıklıkla çocuklarda ve yaşlılarda beyinde aşırı su birikmesi olarak bilinmektedir. Burada belirtilen su “beyin-omurilik sıvısı”dır. Bu sıvı beyin ve omuriliğe gelen darbelerin zararlı etkisini azaltır, gün boyunca sürekli olarak yapılıp geri emildiği için beynin beslenmesine ve atıkların taşınmasına yardımcı olur, beyin ve omurilik arasında dolaşarak beyindeki basınç değişikliklerini düzenler. Bu sıvının aşırı birikimi beyin içi kanamaları, kafa travmaları, beyin tümörleri, erken doğuma bağlı kanamalar ve menenjite bağlı olabileceği gibi; kalıtsal veya meningosel benzeri gelişimsel bozukluklara bağlı olabilir, hatta yaşlılarda beyin omurilik sıvısının geri emiliminin azalması sonrasında da görülebilir.

    Hidrosefali Tanısı:

    Günümüzde çocukların çoğunda hidrosefali tanısı doğumda veya doğum öncesinde konulmaktadır. Doğumdan sonra ise ilk iki ay içinde başın normalden fazla büyümesi, kafa derisinin incelmesi, kafadaki damarların belirginleşmesi, kusma, huzursuzluk, gözlerin aşağıya kayması, nöbetler veya iletişim kurulamaması gibi bulgular; iki ay sonrasında yine başın anormal büyümesi, baş ağrısı, bulantı, kusma, ateş, çift görme, huzursuzluk, yürüme veya konuşmada gerileme, iletişim bozukluğu, duyu-motor fonksiyonlarda kayıp, nöbetler gibi bulgular ve daha büyük çocuklarda uyanık kalmada veya uyanmada zorluk görülebilir. Orta yaşlı erişkinlerde baş ağrısı, uyanmada veya uyanık kalmada zorluk, denge bozukluğu, idrar kaçırma, kişilik bozukluğu, bunama, görmede bozukluk; yaşlılarda ise iletişim kurmada bozukluk, yürümede dengesizlik, hatırlamada zorluk, baş ağrısı, idrar kaçırma gibi bulgular ön planda olabilir. Hastalardan Beyin Tomografisi(BT), Manyetik Rezonans Görüntüleme(MR), Beyin Ultrasonografisi istenebilir.

    Hidrosefali Tedavisi:

    Sadece beyin ve sinir cerrahisi uzmanları tarafından yapılacak cerrahi girişimlerle hidrosefali tedavi edilebilir ve böylece beyin içindeki basıncın artması önlenmiş olur. Eğer beyin-omurilik sıvısının dolaşımının bozulmasına neden olan bir tıkanıklık varsa, tıkanıklığın nedenine (tümör, kist gibi) yönelik hidrosefali ameliyatı yapılabilir. Seçilmiş bir grup hastada ise sıvı dolaşımının düzeltilmesi endoskopik ameliyat yöntemiyle de gerçekleştirilebilmektedir. Hastaların çoğunluğunda ise cilt altından yerleştirilen “şant” adı verilen ince uzun, elastik, silikon bir boru ile sıvının beyinden başka bir vücut boşluğuna aktarımı gerçekleştirilir. Sıvı akımının tek yönlü ve kontrollü bir hızda olabilmesi için kafa derisinin altında bu boru sisteminin “pompa” denilen bir parçası daha bulunur. Tanısı anne karnında iken konulmuş bebeklerde en sık uygulanan yöntem ise; bebeğin mümkün olduğunca erken dönemde doğurtulup ameliyatının yapılmasıdır.

    Ameliyat sonrası enfeksiyonu önlemek için kısa süreli antibiyotik kullanılır, cerrahi sonrası hasta bir süre hastanede gözlenir. Beyin dokusunda kalıcı hasar meydana gelmişse hastanın bazı fonksiyonları düzelmeyebilir. Bu hastaların, şantın çalışıp çalışmadığının takibi açısından uzun süreli izlenmesi gerekir, çünkü şant çalışmaması ve enfeksiyon durumlarında acilen değiştirilmesi gerekir.

    Şant pil gibi bir güç kaynağına ihtiyaç duymaz. Basınç ayarı dışardan yapılabilen ve manyetik alandan etkilenen tipte bir şant takılmışsa, hastaya manyetik rezonans(MR) tetkiki yapılmadan önce doktoruna danışmalıdır. Pompaya parmakla aşırı basmak bozulmasına neden olacaktır ve bebeklik döneminde bebeğin şantın olduğu tarafa yatırılması uygun değildir. Hastaların çoğunda şant ihtiyacı ömür boyu devam edecektir. Eğer; ameliyat yerinde ve şant hattı üzerinde kızarıklık ve hassasiyet; hastada huzursuzluk, bulantı, kusma, baş ağrısı, çift görme, ateş, karın ağrısı, havale geçirme gibi yakınmalar varsa hasta mutlaka hemen doktora başvurulmalıdır çünkü şanta bağlı sorunlar çok hızla, hatta bazen saatler içinde gelişebilir.

  • Beyin tümörü ameliyatı sonrası olası komplikasyonlar

    Hasta ameliyat sonrası önce anestezi bölümünün hasta uyandırma ünitesine, sonrasında ise genellikle yoğun bakıma alınır, bilinci açık hastaya yoğun bakımdaki ilk geceyi geçirdikten sonra durumuna uygun beslenme rejimi başlanır ve hasta yürütülür. Hastaya birinci gün kontrol beyin tomografisi (BT) çekilip genellikle ikinci gün normal odasına alınır. Odasında da ortalama üç-beş gün kalan hasta taburcu edilir. Ameliyat sonrası hastada en sık rastlanılan şikayet baş ağrısı, halsizlik ve yorgunluk hissidir. Baş ağrısı birkaç gün sürebilirken, halsizlik süreci daha fazla sürebilir.

    Cerrahi sonrası olabilecek komplikasyon da tümörün cinsi, yerleşim bölgesi, hastanın yaşı ve genel durumundan bağımsız değildir. Kanama, beyin ödemi, nöbet, çok şiddetli baş ağrısı, bulantı, kusma, kanama, mevcut nörolojik durumun daha da kötüleşmesi, görme, konuşma ve algılamada bozulma, hidrosefali, kol ve bacaklarda şişlik, kızarıklık, yara yerinin geç iyileşmesi, enfeksiyon, emboli ve psikiyatrik sorunlar olası ameliyat komplikasyonlarından bazılarıdır. Bu komplikasyonların çoğunluğu beyin ameliyatı sonrası tıbbi bakım ile düzelebileceği gibi bazıları inme (felç), ciddi entellektüel işlev bozukluğu, yatağa bağımlılık şeklinde kalıcı da olabilir. Ancak unutulmaması gereken en önemli nokta; beyin tümörünün hayatı tehdit ediyor olmasıdır.

    Beyin Tümörü Takibi ve Öneriler:

    Hastaya epilepsi (sara) hastalarında kullanılan ilaçlardan birisi başlanıp, bu ilacı düzenli kullanması istenebilir. Bu durumda her üç ayda bir tam kan ve karaciğer fonksiyon testleri yapılarak hastanın kontrol edilmesi gerekir. Tümör iyi huylu ise ve tamamı çıkarılmışsa genellikle ilk ve altı aylık kontrollerden sonra yılda bir kez kontrol yapılması yeterlidir. Kötü huylu tümörlerde ise beyin cerrahı, tıbbi onkolog (kanser ilaçları ile tedavi konusunda uzman), radyasyon onkoloğu (kanserin ışın tedavisi konusunda uzman), fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümlerinin de takipleri göz önünde tutularak kontrol zamanlarının belirlenmesi uygun olur. Hastanın takip döneminde herhangi bir ekstra sorunu olması durumunda kontrol süresini beklemeden, tedavi olduğu hekime başvurması gerekir. Radyoterapi sonrası ciltte kızarıklık, deri hassasiyeti, saç dökülmesi, bulantı, kusma da görülebilir.

  • Bel ve sırt ağrısı

    Bel vücudumuzun ağırlığını taşıyan ve aynı zamanda günlük aktivitemiz içerisinde gövdemizin hareketli olmasını sağlayan bir yapıdır. Bel 5 adet omur ve bu omurları birbirine bağlayan kıkırdak yastıkçıklar (disk), eklem yapıları ve bunlara destek olan yumuşak dokulardan oluşurr. Bel omurları içerisinden bacakların kas kontrolünü sağlayan, bacakların duyusunu taşıyan ve idrar, gaita ve seksüel fonksiyonların kontrolünü sağlayan sinirler geçer.

    Belde yer alan omur, disk ve yumuşak dokularda gelişen herhangi bir olay bel ağrısı yapabilir. Bel ağrısı, günümüzde bireyin günlük aktivitesini kısıtlayan en önemli nedenlerden birisidir. İnsanların yaklaşık % 80’i hayatları boyunca en az bir defa bel ağrısı ile karşılaşmaktadır. Bel ağrısı gelişmiş toplumlarda görülen kronik hastalıklar arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırayı almakta ve cerrahi tedavi yapılan hastalıklar arasında beşinci sırada bulunmaktadır. Ağrı bazen haftalar hatta aylarca sürmekte, hastaların iş hayatları altüst olmakta, aile ve sosyal yaşantıları bu olaydan ciddi şekilde etkilenebilmektedir.

    Bel ağrısı en sık 20-40’lı yaşlarda görülmektedir. Bel ağrısı akut ve kronik olmak üzere 2 gruba ayrılabilir. Akut bel ağrısı durumunda genellikle ağrı birkaç gün içerisinde azalır ve birkaç hafta sonra tamamen geçer. Ağrı 3 aydan daha fazla sürerse bu ağrıya kronik bel ağrısı denir. Bel ağrısı olan hastaların %90’ının yakınması ilk 4 hafta içinde kendiliğinden geçerken ancak %5’i kronikleşir. Bu tip ağrılara genel olarak “Mekanik bel ağrısı” da diyoruz.

    Çoğu bel ağrısı durumunda ağrının nedeni öykü ve klinik muayene ile anlaşılır, yardımcı incelemeler ve radyolojik tetkiklerde bir şey bulunamaz. Bu nedenle bel ağrısı olan hastaların çoğunda ağrı yakınmaları birkaç gün içerisinde kendiliğinden gerileyeceğinden, çoğunlukla tetkik edilmelerine gerek yoktur. Bel ağrısı yakınmasıyla bizlere gecikmeden ulaşan hastaların büyük bölümü konservatif tedavi adı verilen cerrahi dışı metotlarla iyileşebilmektedir. Akut bel ağrısı nedeni olarak bel fıtığı, kas ve yumuşak dokulardaki aşırı gerilme düşünülüyorsa, bu hastalara yatak istirahati (5 günü geçmeyen) ve ilaç tedavisi önerilir.Ancak sahip olduğu bel ağrısı basit bir tedavi ile iyileşebilecek iken, bilinçsizce yapılan uygulamalar sonucu ameliyatlık hale gelmiş, daha da kötüsü ameliyata bile yetişemeden felç kalmış hastalar vardır.

    Tedavide başarıya giden yol doğru teşhisten geçer. Bunun için bel ağrısı bulunan hasta da ilgili uzman hekime müracaat etmelidir. Hekim hastanın şikayetlerini dinleyecek, muayenesini yapacak ve hastalığıyla ilgili tüm tetkik ve tahlilleri isteyecektir. Şu nedenlerle doktora başvuran hastalarda incelememize direkt grafi ile başlamak ve takibinde Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) hatta ilave kan tetkikleri ve kemik sintigrafisi yapmak gerekebilir: Tekrarlayan bel ağrısı atakları, kronik bel ağrısı, ağrı şiddetinin giderek artması, bel ağrısı ile beraber uyluk ve bacak ağrısı, uyuşukluk, güçsüzlük, istemli idrar ve gaita yapamama, seksüel fonksiyon bozukluğu gibi belirtilerin olması; istirahat ile geçmeyen bel ağrısı; bel ağrısı ile birlikte aşırı kilo kaybı, ateş, üşüme ve titreme olması.

    Ancak beyin cerrahi uzmanı bir doktor kesin olarak ameliyata karar vermişse artık ameliyatı geciktirmemek gerekir. Çünkü gecikme sonucunda bazen telafisi mümkün olmayan problemler ortaya çıkabilmektedir. Kuvvet kaybı gibi nörolojik bulgular olmamasına rağmen, uzun süren ağrı nedeniyle hastaların yaşam kaliteleri etkileniyorsa ağrı tek başına cerrahi girişim nedeni olabilir. Cerrahi girişim yöntemi seçilirken her hasta ayrı ayrı değerlendirilir ve o hastaya uygun teknik seçilir. Genellikle de operasyonun hiçbir safhasında dokulara çıplak gözle müdahale etmeyip, ciltten itibaren görüntüyü büyüten mikrocerrahi teknik veya endoskopik teknik ile çalışılmalıdır. Çünkü binlerce yıl evvel Hipokrat tarafından ortaya konmuş bir tedavi prensibi olan”Öncelikle hastaya zarar vermeyiniz” sözü bugün de geçerliliğini korumaktadır.

    Bel oldukça karmaşık bir anatomik yapıya sahiptir ve bel ağrısı yapabilecek pek çok neden vardır. Travma, bel ağrısı ve/veya bacak ağrısı yapabilen önemli sebeplerdendir. Travma şiddetine göre zedelenme yüzeysel dokularda kalabileceği gibi derine, omur kemikleri ve sinir elemanlarına kadar da ilerleyebilir. Kas ve yumuşak dokuların aşırı gerilmesine veya ufak yaralanmalara bağlı olan bel ağrısı (mekanik bel ağrısı) varsa ağrı kesiciler, kas gevşeticiler ve kısa süreli yatak istirahati tek başına çoğu olguda yeterlidir. Ancak omurga kırığı ve/veya bel kayması durumlarına yol açan daha ciddi travmaların tedavisi doğal olarak farklıdır.

    Doğuştan gelen birtakım yapısal bozukluklar ve omurga şekil bozukluğu da benzer şikâyetlere yol açabilir. Öte yandan omurga kireçlenmesi (dejeneratif değişiklikler) genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkarken, bazı kişilerde meslek ve genetik yapı da önemli rol oynar. Yaşlanma sonucu disk ve bağlarda oluşan aşınma, yırtılma, deformasyon bel ağrısı yapabilir. Hastanın şişman olması dezavantajdır. Bazen eklemlerin kalınlaşması, kireçlenme ve disk dejenerasyonu ilerleyerek sinir elemanlarının geçtiği kanal ve delikleri daraltır. Bu da ciddi şikâyetlere neden olabilir. Halkımızın “bel kayması” dediği spondilolistezis te bel ağrısı ve bacak ağrısına yol açabilir.

    İşte böyle bel fıtığı, bel kayması, spinal dar kanal gibi nedenlere bağlı bel ağrısı hastasında, sinirlere basıya bağlı bacaklarda güçsüzlük ve/veya istemli idrar ve gaita yapamama yakınmaları varsa, omurgada anormal hareketlilik (instabilite) varsa cerrahi girişim mutlaka gereklidir. Yok eğer sinirlere bası bulgusu yoksa ağrı kesici, kas gevşetici ve yatak istirahati (5 günü geçmeyen) önerilir.

    Çeşitli romatizmal rahatsızlıklar da önemli bir grubu oluşturur. Enfeksiyon hastalıkları da unutulmamalıdır. Bu hastalarda da sinirlere basıya bağlı bacaklarda güçsüzlük ve/veya istemli idrar ve gaita yapamama, anormal hareketlilik (instabilite) varsa cerrahi girişim yapılmalı, neden enfeksiyon ise ilave antibiyotik tedavisi verilmelidir.

    Bel ağrısı ve/veya bacak ağrısı dendiğinde insanların en çok korktuğu hastalıkların başında tümörler gelir. Bunların bir kısmı iyi huylu, bir kısmı ise kötü huyludur. Tümörler bizzat beldeki kemiklerden ya da yumuşak dokulardan köken alabileceği gibi komşu veya uzak organlardan yayılma yoluyla da gelmiş olabilirler. Bu nedenle sürekli bel ağrısı ve bacak ağrısı şikayetleri ciddiye alınmalı, en ufak şüphede ileri tetkiklere gidilmelidir. Tümöre bağlı bel ağrısında eğer sinirlere basıya bağlı bacaklarda güçsüzlük ve/veya istemli idrar ve gaita yapamama yakınmaları varsa veya omurgada anormal hareketliliğe (instabiliteye) yol açmışsa cerrahi girişim yapılabilir ve doku tanısına göre radyoterapi-kemoterapi önerilir. Yok eğer sinirlere bası bulgusu yoksa, öncelikle biyopsi ile tümörün tipi belirlendikten sonra duruma göre, cerrahi girişim ve/veya ışın tedavisi, kemoterapi yapılmalıdır.

    Kronik bel ağrısı sebebi olarak bel fıtığı, bel kayması, omurga kanal daralması, disk dokusunun yıpranması olan olgularda eğer ilerleyici nörolojik bulgular (kas güçsüzlüğü, istemli gaita ve idrar yapamama) varsa cerrahi girişim, yoksa öncelikle ağrı kesici, kas gevşetici ve kısa süreli yatak istirahatini takiben fizik tedavi, kas egzersizleri önerilir. Özellikle tekrarlayan bel ağrılarının önüne geçilmesi için hastanın fazla kilolarından kurtulması, varsa sigara içmeyi bırakması, bel- sırt ve karın kaslarına yönelik kas egzersizlerini düzenli ve sürekli yapması, uygunsuz duruş-oturma ve yatma pozisyonlarını düzeltmesi gerekmektedir.

  • Parkinson hastalığının cerrahi (nöroşirürjikal) tedavisi

    Derin beyin stimülasyonu, beynin derinliklerindeki milimetrik boyuttaki özel alanların sürekli uyarılması (DBS) anlamına gelmektedir. Bu işlem, bir beyin cerrahisi ameliyatı olup, beynin derin yerleşimli belli çekirdeklerinin düşük voltajlı elektrik akımı üreten elektrodlarla uyarılması esasına dayanır. Bu cerrahi tedavi, parkinson hastalığı, esansiyel tremor, distoni gibi hareket bozukluklarında, kronik ağrı tedavisinde ve obsesif kompülsif, major depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. DBS sayesinde beynin elektrik aktivitesi beynin özel çekirdeklerinde kontrollü bir şekilde değiştirilebilmekte ve tedavi sağlanmaktadır; istenmeyen etkiler gelişirse de beyne zarar vermeden ve kalıcı etki bırakmadan sistemin çıkarılması mümkündür. Uygun hastalara uygulandığında, kaliteli hayat süresinin arttığı, ilaçlara bağlı yan etkilerin azaldığı, mali yükün de önemli oranda azalıp hastaların konforlu hayat geçirmelerine önemli katkı yaptığı son yıllardaki çalışmalarda ortaya konmuştur. Beynin derin duyusal ve hareket merkezi olan talamus’un (Thalamus) VIM çekirdeği, subtalamik çekirdek (STN), ve bazal ganglia adıyla anılan çekirdek topluluğunun bir kısmı olan globus pallidus interna (Gpi) halen tedavide hedef olan ana noktalardır.

    Parkinson hastalığı Genellikle elli yaş sonrası erkeklerde daha sık görülen nöro-dejeneratif bir hastalık olup, beyinde dopamin adlı hormonu üreten beyin hücrelerinin ölümüyle ortaya çıkar. Substantia nigradaki bu hücrelerin kaybolması hareketten sorumlu çekirdek kümesi bazal gangliaya yeterli dopaminerjik sinyalin ulaşmamasına neden olur ve bu durum da beyin kabuğunun uyarıcı etkisini azaltır ve titreme (tremor), harekette yavaşlama (bradikinezi) denge bozulması, adalelerde sertleşme (rijidite) gibi şikayetlerin ortaya çıkmasına neden olur. Parkinson hastalığında ilaç tedavisi, L-dopa ve onu salgılatan ya da aynı etkiyi gösteren (agonist) ilaçlardır. DBS cerrahisi ise ilaç tedavisine iyi yanıt veren ancak ilaçların yan etkilerini tolere demeyen, ciddi psikiyatrik hastalığı ve bunaması (demans) olmayan hastarda düşünülmelidir. DBS cerrahisi, uygun seçilmiş hastalarda parkinson bulgularında ciddi oranda azalmayı ve hayat kalitesinde belirgin düzelmeyi sağlamaktadır.
    Hasta seçimi ve cerrahi öncesi prosedür Nöroloji uzman doktoru tarafından ilk muayene ve değerlendirme ve sonrasında Levodopa ilaç etkisinin, hasta ilaç altındayken (ON zamanı) ve ilaçsızken şikayetlerin değerlendirilmesi (OFF zamanı). Daha sonra cerrahiye uygun hastaların beyin cerrahisi uzmanıyla birlikte değerlendirilmesi ve detaylı beyin MR tetkiki yapılması ve nöropsikiyatrik değerlendirme. Bütün bulguların ve hastanın son olarak beyin cerrahisi, nöroloji ve psikiyatri uzmanınca değerlendirilmesi ve cerrahi tedaviye karar verilmesi.

    DBS cerrahi işlemi
    Özellikle son on yıl içinde MR teknolojisi ve nörokılavuzlama tekniklerindeki gelişmeler milimetrik boyuttaki beyin içi çekirdeklerin 1 milimetreden az oranda sapmayla nişan alınmasını ve elektrodların çok daha güvenle beyin içi yerleştirilmesini (elektrod implantasyonu) sağlayabilmektedir. Cerrahiden önce hastaya detaylı MR çekimi ve görüntülerin kılavuz yapacak makinaya yüklenmesi sağlanır ve uygun hedefler bu MR görüntüleri üzerinde üç boyutlu olarak belirlenir.

    Cerrahi işlem sırasında hasta genelde lokal sedo-analjeziyle daha nadir durumlarda da genel anestezi ile uyutulur ve anestezi derinliği, hareketleri kontrol edebilmek ve titreme, sertlik gibi şikayetlerin kaybolduğunu anlamak ve hastayla konuşmak için zaman zaman azaltılır. Kafatasında yarım santimetrelik bir burr hole yani delik açılarak uygun rotada (trajectory) 2 milimetrelik çubuk şeklindeki elektrod ilerletilerek uygun beyin çekirdeği nişan alınır ve doğru yerde olunduğu hem eş zamanlı MR görüntülerinden hem de nörofizyolojik olarak mikroelektrod kayıtlarına bakılarak kontrol edilir. Mikroelektrod kayıtlama, her bir beyin çekirdeğinin özel frekanslarda elektrik dalgası üretmesi prensibine dayanır ve uygun çekirdek içinde olunduğundan emin olunmasını sağlar.
    Elektrod uygun çekirdeğe yerleştirildikten sonra diğer ucu enerji üreten Pil’e yani battery’ye bağlanır ve bu pil gögüs bölgesinde cilt altına konarak kapalı bir sistem elde edilmiş olur. Pil ayarı dışarıdan kablosuz olarak yapılır.

  • Distoni,

    Distoni, vücudun tümünde veya bir bölümünde istem dışı kasılmalarla süren bir hastalıktır. Hastalığa yol açan neden hareketi kontrol eden derin beynin merkezlerindeki işlevsel bozukluktur.

    Distonilerin çeşitli nedenleri vardır; bunların başlıcaları: doğum sırasında oluşan beyin hasarı (cerabral palsy, beyin felci), ilaca bağlı diskineziler, yapısal ve genetik nedenlerdir (akraba evlilikleri vb).

    Distonilerin tedavisinde çeşitli cerrahi yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemler Parkinson hastalığının cerrahi tedavisine büyük ölçüde benzerlik gostermektedir. Bunların başlıcaları, derin beyin nörostimulasyonu (beyin pili), talamotomi, kampotomi ve pallidotomi’dir.

    Distoninin cerrahi tedaviye yanıtı değişkenlik göstermektedir. Ameliyat sonuçları hastadan hastaya değişmektedir. Ameliyat sonrasında bir kısım hasta belirgin yarar görürken bir kısmında ise daha az düzelme gözlenir. Çoğu zaman ameliyat yapmadan önce düzelme durumu hakkında tahmin yürütmek zordur. Hastaların çoğu, ameliyattan 3 ila 24 ay gibi uzun dönemde yavaş bir düzelme gösterirler. Genel olarak bakıldığında ilaca bağlı diskinezilerin, bedenin bir tarafını tutan distonilerin ve genetik nedenli distonilerin ameliyattan daha çok yararlandığı; doğum sırasında oluşan beyin hasarına (cerabral palsy, beyin felci) bağlı distonilerin daha az yararlandığı söylenebilir.

    Prof. Dr. Ali Savaş

  • Parkinson hastalığı ve hareket bozuklukları

    İstemsiz hareket bozuklukları, ekstra piramidal sistemin genetik, doğumsal veya sonradan ortaya çıkan bozuklukları sonucunda gelişen hastalıklardır. Bu bozukluklar, stabil ve iyi bir seyir izleyebildiği gibi, Parkinson hastalığında olduğu gibi progressif ve dejeneratif de olabilir. Hastaların çoğunlukla ilk tanı ve tedavilerini aldıkları yer nöroloji klinikleridir. Cerrahi tedavi genellikle, hastalığın orta veya ileri döneminde medikal tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda gündeme gelmektedir; ve bu dönemde hastalar özellikle bu alanda çalışan nöroşirürji (beyin cerrahisi) bölümlerine sevk edilirler. Cerrahi tedavi yöntemleri, özellikle Parkinson Hastalığı ve tremor’da (titreme) daha belirgin olmak üzere, hemen her türden istemsiz hareket bozukluğunda az ya da çok etkili olabilmektedir. Bununla birlikte, her hastanın ayrı ayrı değerlendirilerek cerrahiye hazırlanması sonuçlar açısından büyük önem taşımaktadır.

    Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozuklukları 1950’li yıllara kadar tedavisi mümkün olmayan hastalıklardı. Bu hastalıkların tedavisindeki ilk etkin ve düşük riskli cerrahi yaklaşımlar stereotaktik nöroşirürjinin geliştiği yıllarda başlamıştır. Bu dönemden sonra, Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozuklukları medikal olduğu kadar, birer cerrahi hastalık olarak da ele alınmıştır. 1940-1970 arasındaki dönemde tüm Dünya’da yaklaşık olarak 40 000 hastada stereotaktik talamotomi, kampotomi ve pallidotomi gibi cerrahi yöntemler etkinlikle uygulanmıştır. Bu dönemde henüz bu tür hastalıkların ilaçla tedavisinin olmadığını; ve sadece cerrahi tedavi uygulandığını vurgulamakta yarar bulunmaktadır.

    Dünya’daki gelişmelere uygun olarak, Türkiye’de de Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi 1960’ların başında İstanbul, Ankara ve İzmir’de bazı kliniklerde başlar. Dolayısıyla Türkiye’de Parkinson hastalığının etkin cerrahi tedavisi yeni bir yöntem değildir; 45 yılı aşkın bir süredir bazı kliniklerde başarıyla uygulanmaktadır. 1968 yılında levo-dopa’nın bulunması Parkinson hastalığının cerrahi tedavisinde geçici olarak sayıca azalmaya yol açmıştır. Bununla birlikte, zaman içinde, ilaç ve medikal tedavi yöntemleriyle yeterince tedavi olanağı bulamayan önemli bir hasta grubunun ortaya çıkması, cerrahi tedavi yöntemlerini yeniden sık kullanılır hale getirmiş; bu yöntemlerin teknik olarak daha da geliştirilmesine yol açmıştır.

    Parkinson hastalığının tedavisinde, subtalamik nukleus, talamus ve pallidum gibi derin beyin yapılarına yönelik olarak uygulanan başlıca iki grup stereotaktik cerrahi yöntem vardır: bunlar, (1) talamotomi, pallidotomi’de olduğu gibi hareket bozukluğuna yol açan merkezlerde radyofrekans ile lezyon (harabiyet) yapılması ve (2) nörostimulasyon temelli uygulamalardır. Bu yöntemlerin herbiri uygun hasta gruplarında kullanılabilmektedir. Parkinson hastalığı ve hareket bozukluğu cerrahisindeki son 10 yıldaki en büyük gelişme, halk arasında “beyin pili” olarak bilinen nörostimulatör uygulamalarıyla yaşanmıştır. Nörostimulasyon yöntemleri, kalıcı lezyon oluşturulmaması, etkinin ayarlanabilir olması ve bilateral (iki taraflı) uygulanabilmesi gibi nedenlerle giderek daha fazla hastada kullanılmaktadır. Bununla birlikte, talamotomi, kampotomi ve pallidotomi gibi lezyon temelli uygulamaların seçilmiş hasta gruplarında halen yeri vardır. Parkinson hastalığında kullanılan cerrahi ve medikal tedavi yöntemleri hastalığın ilerlemesini tam olarak durdurmaz ve hastalığın bilinen küratif, kesin bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bu tedaviler hastalarda semptomatik (bulgulara yönelik) kontrol sağlarlar; bununla birlikte bu kontrol hastalarda uzun süreli rahatlama sağlayabilir.

    Parkinson hastalığı ve hareket bozukluklarının tedavisindeki başarı oranı doğru endikasyon koyulmasına bağlıdır ve iyi sonuçlar ancak nöroloji ve nöroşirürji (beyin cerrahisi) bölümlerinin yaptığı bir ekip çalışmasıyla alınabilir. Nöroloji uzmanları hastalığın tanı ve medikal tedavisinde olduğu kadar, cerrahi tedavisinde de kritik ve çok önemli bir rol oynamaktadırlar. Cerrahi tedavi hastalığın orta veya ileri döneminde gündeme gelmektedir. Bu nedenle hastayı takip eden nöroloji uzmanının hastayı cerrahi tedaviye sevketmesi gereken dönemi iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Bu değerlendirmenin iyi yapılabilmesi amacıyla, gerek Türk Nöroloji Derneği, gerekse Parkinson Hastalığı Derneği üyelerinin eğitimi için son 10 yılda büyük çaba harcamışlardır.

    Cerrahi kararının alınmasında, hastaların pre-operatif ve post-operatif değerlendirilmelerinde, özellikle hareket bozuklukları ve Parkinson hastalığı üzerinde çalışan nöroloji uzmanlarının büyük katkısı olmaktadır. Kendi uygulamalarımızda, cerrahi adayı tüm hastalar nöroloji ve nöroşirürji uzmanlarının katıldığı, aylık toplanan bir hareket bozukluğu konseyinde değerlendirilmektedir. Hastaların, pre-operatif ve post-operatif değerlendirmesi (skorlanması, video kaydı ..vb) tek bir nöroloji uzmanınca yapılmaktadır. Bunun cerrahi başarı ve takip açısından büyük değer taşıdığı ve uygulamanın yapıldığı diğer merkezlerde de model oluşturabileceğini düşünüyoruz.

    Parkinson hastalığının ve diğer hareket bozukluklarının cerrahi tedavisi, Türkiye’de, başlıca Ankara, İstanbul ve İzmir’de olmak üzere, gerek bazı Üniversite hastanelerinde, gerekse bazı özel hastanelerde rutin ve sık olarak yapılmaktadır. Bu tip bir cerrahi uygulamanın özel bir cerrahi deneyim ve teknik altyapı gerektirmesi nedeniyle bu merkezlerin sayısı çok değildir. Nörostimulasyon uygulamasındaki en büyük sorun nörostimulatörlerin yüksek maliyetli tıbbi malzemeler olmasıdır. Bu malzemelerin masrafları uygun resmi kurul raporlarının düzenlenmesi sonucunda, SGK, Emekli Sandığı, SSK ve Bağkur gibi kamusal sağlık ödeme kurumlarınca tamamen veya kısmen ödenebilmektedir. Bu da tedavi masraflarını belirgin ölçüde azaltabilmektedir. Bununla birlikte, nörostimulatör masraflarının resmi kurumlar veya sigorta kurumlarınca karşılanması, Türkiye’de olduğu gibi tüm Dünya’da sorunlu bir durumdur; ülkelerin mali politika, dönem ve zenginlikleriyle ilişkili olarak değişiklik göstermektedir.

    Sonuç olarak, cerrahi tedavi yöntemleri, Parkinson hastalığı ve diğer hareket bozukluklarında, deneyimli merkezlerde yapıldığında oldukça etkili ve düşük riskli uygulamalardır. Tedavideki başarı oranı, özellikle bu konuda, üst-uzmanlık alanı olarak çalışan nöroloji ve nöroşirürji bölümlerinin ortak çalışmasına bağlıdır; resmi kurumların, özellikle nörostimulatörlerin ödenmesi konusunda kolay uygulanabilir ciddi bir protokolünün halen olmaması, Parkinson hastalarının cerrahi tedavisi konusundaki en büyük zorluktur.

    Prof. Dr. Ali Savaş
    Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
    Nöroşirürji Anabilim Dalı

  • Dar omurga kanalı ameliyatlarında yeni teknik

    Bel fıtığı ve dar omurga kanalı hastalığı, diğer adıyla dar spinal kanal, toplumda sanıldığından daha sık rastlanan rahatsızlıklardandır. Omurga kanalının darlığı en sık bel bölgesinde görülmektedir. Bir kişide bel fıtığı ile birlikte veya tek başına dar kanal varsa, bu insanın hayat kalitesi bazen çok düşmekte; iş, aile ve sosyal yaşantısı adeta altüst olabilmektedir.

    İçinden omurilik ve sinirlerin geçtiği omurga kanalı üst üste dizilmiş kemiklerden oluşan, ince, uzun, kıvrımlı bir borudur. Belirli bir çapı olan bu kanalın genişliği azalırsa, daralmış olan kanal, içinden geçmekte olan sinirleri kolayca sıkıştırmaktadır. Neticede bel ve bacaklarda ağrı, uyuşma, huzursuzluk, karıncalanma, yürüme bozukluğu, yürürken bir süre sonra mecburi oturma, yürüme mesafesinin giderek kısalması, sık idrar yapma, idrar ve büyük abdest kontrolünün bozulması, bacaklarda güçsüzlük, cinsel fonksiyonların olumsuz etkilenmesi gibi belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Boyun bölgesindeki dar kanal ise kolları da etkisi altına almaktadır.

    Dar kanal teşhisinin doğru olarak konması tecrübe gerektirir. Hastanın tetkikleri değerlendirilirken sadece omurilik kanalının çapları değil aynı zamanda efektif kanal alanı da göz önünde bulundurulmalıdır. Kanal ile ilişkili, kanalı daraltan kalınlaşmış ve sertleşmiş bağ dokuları daima dikkate alınmalıdır. Bazen de lateral reses dediğimiz yandaki anatomik yapılar daralarak sinir elemanlarını sıkıştırabilir. Teşhis ve tedavide bu husus gözden kaçırılmamalıdır.

    Bir kişide omurga kanal darlığı varsa, buna ilave olacak küçücük bir bel fıtığı veya kireçlenme bile dar kanal içindeki sinirleri kolayca sıkıştıracağından hastaya büyük ıstırap verebilmekte, klinik çok gürültülü seyredebilmektedir. Bazen de hastalık sessiz bir şekilde ilerlemekte, kanal darlığı kritik seviyenin altına ulaştığında semptomlar ortaya çıkmakta ve hastalar bize ileri yaş gruplarında gelmektedirler. Bu nedenle 80 yaş üzerinde pek çok hasta ile karşılaşmakta ve gerektiğinde ameliyat etmekteyiz.

    Yürüme mesafesi ve ayakta kalma süresi belirgin şekilde kısalmış hastalarda fizik tedavi ve diğer cerrahi dışı tedavi metotları genellikle yetersiz kalmaktadır. Ancak deneyimli ellerde usulüne uygun yapılan yeterli bir cerrahi müdahale hastaları rahatlatabilmektedir. Bu nedenle uzman doktor cerrahiye gerek görüyorsa geciktirilmemesinde yarar vardır. Ayrıca operasyon ne kadar erken yapılırsa elde edilen sonuçlar da o kadar yüz güldürücü olmaktadır. Zamanında müdahale edilmezse hastalık giderek ilerlemekte, çünkü seneler geçtikçe omurilik kanalı doğal olarak daha fazla daralmaktadır.

    Dar kanal diye tabir edilen spinal stenoz rahatsızlığı ve ameliyatları halk tarafından yeteri kadar bilinmemekte, adeta bir kabus olarak görülmektedir. Ancak deneyimli ellerde, yeni teknikle (Mikroteknikle İnternal Dekompresyon) usulüne uygun yapılan ameliyatlarda çok daha yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir.

    Bel fıtığı ameliyatlarında deneyimli ekibimiz tarafından ileri ve klasik cerrahiye göre daha emniyetli, daha konforlu yöntemler olan mikroteknik ve mikroendoskopik teknik uygulanmaktadır. Buna benzer tarzda, dar kanal ameliyatlarında da mikroteknikle internal dekompresyon yapmaktayız. Yani mikroteknikle omurilik kanalının içerisine girerek kanalı içeriden genişletmekteyiz.

    Son yıllarda, dar omurga kanalı bulunan hastalarda spinal cerrahi ekibimizle rutin uygulama haline getirdiğimiz mikroteknikle internal dekompresyon ameliyatı dünyada ancak belirli merkezlerde deneyimli cerrahlar tarafından gerçekleştirilebilmektedir. Bu ameliyatta, dar olan spinal kanalın iç kısmına girilerek kanal içeriden genişletilmekte, böylece anatomik yapı mümkün mertebe korunmaktadır. Stabilizasyonu sağlayan anatomik yapı korunduğu için stabil kalmış olan bu hastalara ayrıca vida ve benzeri tarzda enstrümanları da takmak gerekmemektedir. Sonuçta hastalara yabancı cisim konmamış olması büyük bir avantaj teşkil etmektedir.

    Operasyonlarda emniyet her şeyden önce gelir. Öncelikle hastaya zarar vermemek gerekir. Bu hastalar da tıpkı bel fıtığı operasyonlarımızda olduğu gibi deneyimli ellerde usulüne uygun yapılan ameliyatlar sonrasında felç kalma riskiyle karşılaşmadan aynı gün içinde yürüyebilmekte ve ertesi gün taburcu olmaktadırlar. Bu, insanlığa sunulmuş büyük bir nimettir.

    Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan
    Nöroşirürji Uzmanı

  • Bacak uyuşma nedenleri

    Bel Fıtığı: (%66)

    Bel omurları arasında bulunan ve disk adı verilen yapının fıtıklaşarak kalça ve bacağa giden sinir köklerine bası yapmasıdır. Tedavisinde istirahata ve kas gevşetici ilaçlara rağmen hastanın şikayetleri devam ediyorsa fizik tedavi uygulanmalıdır. Fizik tedaviye rağmen hastanın ağrıları devam ediyorsa veya geriletilmeyen bir güç kaybı, bacakta incelme, dayanılmaz ağrılar varsa veya çekilen tomografi veya MR filmlerinde diskten bir parça koptuğu tespit edilirse çözüm cerrahi müdahaledir. Ameliyatla omurilikten çıkan sinirlere olan mekanik bası giderilmelidir. Eğer cerrahi müdahale yapılmaz ve sinire bası devam ederse hastada idrarını tutamama, seksüel gücün kaybı, ayaklarda felç gibi sorunlar gelişebilir. Maalesef halk arasında ameliyat olursam sakat kalırım, uzun süre yataktan kalkamam, korse takmak zorunda kalırım veya fıtığım tekrarlar, tekrar ameliyat olurum gibi inanışlar mevcuttur. Ancak Mikrocerrahi sayesinde bu tip korkulara gerek kalmamıştır.

    Omurilik Kanal Daralması: (%10)

    Tıpta lomber spinal stenoz denilen kanal darlığı omuriliği çevreleyen kemik ve bağ dokusu kireçlenmesiyle omuriliğe bası oluşması olayıdır. Bu bası sonucu her iki bacakta ağrı yanma karıncalanma ve yürüme güçlüğü gibi belirtiler gözükür. Kişi kısa bir mesafe yürümeye çalışsa bile sık sık durup dinlenme ihtiyacı hisseder. Otururken vücudunu öne doğru eğer, anacak böyle rahatlar. Hastalık ilerlerse bacaklarındaki uyuşukluk ve yanmalar gece hastayı uyandırır, uyandığında bacaklarını bir kütük gibi hisseder, bacaklarını nereye koyacağını bilemez. Hastalığın ilerlediğini gösteren diğer bir belirti de bacaklara sık sık kramp girmesidir. En ileri safhada ise cinsel güç kaybolur, hasta idrar kaçırmaya başlar. Sadece uyuşmanın veya yanmaların olduğu dönemde hastaya fizik tedavi, yüzme ve eksersizler önerilir. er bu darlık ileri derecedeyse yani hasta yürürken sık sık dinlenmek ihtiyacını duyuyor veya geceleri uyuşukluk nedeniyle uyanıyorsa mutlaka ameliyat gerekir.

    Beyin Kanamaları, Damar Tıkanmaları: (%2)

    Halk arasında felç de denilen bu rahatsızlığın belirtileri:
    Vücudun bir tarafında halsizlik Bu his eldeki bir eşyayı tutamayıp düşürmekten, kolu bacağı kaldıramamaktan tam paralize olmaya kadar türlü türlü biçimlerde olabilir. Diğer belirtiler gibi bu da bazen geçici olur ve birkaç dakika, bir kaç saat, hatta bir kaç gün kadar sürer ve sonra kaybolur. Bu nedenle kişiler olayın üzerinde fazla durmaz ve ihmal ederler. Vücuttaki bu halsizliğin belki yatakta biçimsiz bir pozisyonda uyumuş olmaktan kaynaklandığını sanırlar, Vücudun bir kısmında uyuşma veya hissizlik Ayağın uyuşması gibi, Eşyayı çift görme, Ayak üstünde dururken sendelemek Bazen bununla birlikte bulantı hissi de olabilir, Gözün tamamen veya kısmen görme yeteneğini yitirmesi, Konuşmakta veya konuşulanları anlamakta güçlük çekmek, Şiddetli ve nedeni bilinmeyen başağrısı. Bu ağrı gerginlikten veya migrenden kaynaklanan baş ağrısına benzemez. Ağrı aniden ve gök gürlemesi gibi gelir,oldukça şiddetli ve diğer bütün baş ağrılarından daha kötüdür. Gerek kendinizde gerekse ailenizin bireylerinde bu tür belirtileri gördüğünüz zaman göz ardı etmeyiniz. Belirtiler felcin her an gelebileceğinin habercisi olabilir. En iyisi hemen ya doktora veya bir hastanenin acil servisine gitmektir. Yerinde müdahale ile felç önlenebilir veya etkileri hafifletilebilir.

    Beyin Veya Omurilik Tümörleri: (%1)

    Yukarıda sayılan tüm belirtiler tümörlerde de görülür.

    Beyin Veya Omuriliği Tutan Enfeksiyonlar: (%1)

    Felç belirtilerine yüksek ateş, lökosit sayısında ve sedimantasyon hızında artış da eklenir.

    Şeker Hastalığı: (%5)

    Şeker hastalığı, kan şekerinin çok yüksek olmasıyla kendini gösteren kronik bir hastalıktır. Dünyadaki en yaygın hastalıklardan biridir. Vücut glikozu enerjiye dönüştüremediği zaman ortaya çıkar. Glikozun enerjiye dönüştürülmesi pankreastan salgılanan insülin hormonu yardımıyla olur. Eğer pankreastan insülin salınımı azalır veya kaybolursa, glikoz kanda kontrolsüz bir şekilde yükselir ve şeker hastalığına yol açar.

    Huzursuz Bacak Sendromu: (%2)

    Huzursuz bacak sendromu olan kişiler genellikle yatağa girip hareketsiz kaldıklarında bacaklarında fark ettikleri ancak tam olarak da tarif edemedikleri rahatsız edici hislerden yakınırlar. Bu hisler kişiler tarafından “baldırlarım ağrıyor”, “bacaklarıma derinden bir şeyler batıyor”, “yanıyor”, “uyuşuyor”, “bacaklarımla böcekler yürüyor”, “küçük bıçaklar saplanıyor” gibi çok farklı şekillerde tarif edilir. Bu hislerin ortak özelliği istirahat halinde ortaya çıkıp, hareket ile kaybolmalarıdır. Bu nedenle bu hisler sadece yatarken değil gün içinde özellikle uzun süre hareketsiz kalındığında da (televizyon, sinema seyrederken, seyahat sırasında) ortaya çıkar ve kişi bacaklarını hareket ettirme ihtiyacı duyar.Huzursuz bacak sendromu kalıtsal geçişi olan bir durumdur. %95 oranında sebebi belirsiz olarak ortaya çıkar, %5 oranında da demir eksikliği, şeker hastalığı, üremi, vitamin B12 eksikliği, kalsiyum veya magnesium eksikliği, bel fıtığı, bacak varisleri nedeni ile de ortaya çıkabilmektedir.

    Kanser Metastazları: (%1)

    Akciğer kanseri, uzak organlara yayıldığında şu belirtilere sebep olabilir: Kemik ağrısı, Nörolojik belirtiler (bir bacak veya kolun uyuşması, baş dönmesi, göz kararması), Sarılık (deri ve gözlerin sararması). Bacak Kırılmaları: (%1) Eğer kırılan kemiklerin arasında sinirler sıkışırsa uyuşma hissedilir.

    Vitamin Eksiklikleri: (%3)

    Özellikle akşam saatlerinde hissedilen bacaklardaki uyuşmaların demir ve folik asit yetersizliğinden kaynaklandığı biliniyor.

    Hematolojik Hastalıklar: (%1)

    Özellikle myelodisplastik sendromda görülür. Myelodisplastik sendromda kemik iliğinde yapılan kan hücrelerinin olgunlaşamaması yanında kemik iliğindeki kan hücrelerinde normal hücrelerden farklı olan gelişim bulunur. MDS’li hastalarda kan yapımında azalmanın sonucu olarak kan hücrelerinde azalma (anemi) ve kan hücrelerinin kalite bozukluğu vardır.

    Donma: (%1)

    Donma olayında en önemli belirti el ve ayak parmak uçlarının uyuşması ve karıncalanmasıdır. Derhal ayakkabı bağlarını gevşetip sert darbelerle ayaklarınızı yere vurun ve ellerinizi birbirine vurarak uyuşmanın geçmesini sağlayın. Böyle bir durumda aşırı ısı kaynağına uyuşan bölgenizi yaklaştırmayın. Uyuşmadan sonraki en tehlikeli belirti, artık iyice hissizleşen çimdikleme veya sert uçlu darbelere tepki vermeyen organlardır. Böyle bir durumda donan kısım battaniye ile sarılmalı, eller mümkünse koltuk atlarına sokulmalıdır. Büyük donmalarda 37 dereceye ısıtılmış su ile donan bölge ovulmalıdır. Ancak bu şekilde çözünen doku tekrar donma tehlikesi ile karşılaşırsa donan bölgede büyük hücre kayıpları olur ve organ kangren olabilir. O nedenle bu işlem açık arazide yapılmamalıdır.

    Multipl Skleroz: (%1)

    Nörolojinin en önemli hastalıklarından biri olan ve son yıllarda görülme sıklığı artan MS hastalığı, doktorların tabiriyle sinsi bir hastalık. Daha çok 15-40 yaşlarındaki yetişkinlerde görülen, baş dönmeleri, uyuşmalar ve bacaklarda halsizlik gibi birtakım belirtiler gösteren MS hastalığının ne yazık ki kesin bir tedavisi de yok.

    Diğer: (%1)

  • Kanal darlığı nedir?

    Tıpta lomber spinal stenoz denilen kanal darlığı omuriliği çevreleyen kemik ve bağ dokusu kireçlenmesiyle omuriliğe bası oluşması olayıdır. Genellikle 55 yaş üstünde görülür. Bayanlarda erkeklere göre daha fazladır. Eğer doğuştan omuriliğin geçtiği kanal dar ise daha erken yaşlarda da görülür. Omuriliğin ve her seviyede ondan çıkan sağ ve sol bacaklara giden sinirlerin üstünü örten ve onları dış etkilerden koruyan ligamentum flavum denilen bir bağ dokusu vardır. Bu doku yaşlanmayla veya kemik erimesine bağlı kireçlenmelerin artması ile kemikleşir ve omuriliği sıkıştırır ve bası oluşturur.

    Bu bası sonucu her iki bacakta ağrı yanma karıncalanma ve yürüme güçlüğü gibi belirtiler gözükür. Kişi kısa bir mesafe yürümeye çalışsa bile sık sık durup dinlenme ihtiyacı hisseder. Otururken vücudunu öne doğru eğer, anacak böyle rahatlar. Hastalık ilerlerse bacaklarındaki uyuşukluk ve yanmalar gece hastayı uyandırır, uyandığında bacaklarını bir kütük gibi hisseder, bacaklarını nereye koyacağını bilemez. Hastalığın ilerlediğini gösteren diğer bir belirti de bacaklara sık sık kramp girmesidir. En ileri safhada ise cinsel güç kaybolur, hasta idrar kaçırmaya başlar. Sadece uyuşmanın veya yanmaların olduğu dönemde hastaya fizik tedavi, yüzme ve eksersizler önerilir.

    Eğer bu darlık ileri derecedeyse yani hasta yürürken sık sık dinlenmek ihtiyacını duyuyor veya geceleri uyuşukluk nedeniyle uyanıyorsa mutlaka ameliyat gerekir. Daha önceleri kanal darlığı ameliyatlarında omurga kanalı iki taraflı açılır veya omurganın arka kemiği olduğu gibi alınırdı. Bu hastalarda zamanla omurga statiğinde bozulma olduğu gözlendi ve vidalar ve platinle omurga tespit edilmeye başlandı, hala da Türkiye’nin büyük bölümünde kanal darlığı ameliyatları bu şekilde yapılmaktadır. Fakat bu tip ameliyatlar büyük ameliyatlar olduğu için hastanın toparlanması ve normal yaşama dönmesi oldukça geç olmaktadır.

    ABD’de yaklaşır iki yıldır, ülkemizde benim ve birkaç seçkin beyin cerrahı tarafından uygulana yeni bir metot ile hastanın toparlaması, normal yaşama dönmesi çok daha kolay olmaktadır. Bu yöntemde hastanın omurgasının ağrının daha fazla olan bölümünden ufak bir kesi ile girilerek omuriliğin etrafındaki çıkıntı yapan kemikler ve kemikleşmiş bağ dokuları TUR adı verilen ve çok hızlı dönerek kemik dokuları yiyen bir aletle temizlenmektedir. Hastaya uygun pozisyonlar verilerek sadece girilen bölgedeki değil karşı bölgedeki basılar da temizlenebilmektedir.Bu ameliyat ancak çok hızlı devirli TUR aletleri ve modern mikroskoplar altında yapılabilir. Hasta bel fıtığı ameliyatlarında olduğu gibi bu ameliyattan birkaç saat sonra ayağa kalkabilir, aynı gün hastanede gecelemeden evine gidebilir ve birkaç gün içinde de normal yaşamına dönebilir. Bizim yaptığımız dar kanal ameliyatlarında hastanın sakat kalma, felç olma riski yoktur. Yeter ki hasta felç olmadan gelsin.

    Bu ameliyatlarda yapılan omuriliğin ve sinirlerin üzerindeki basıların kaldırılmasıdır. Omuriliğin ve sinirlerin içindeki hasarlara biz bir şey yapamayız. Ancak basılar kalktıktan sonra vücut yavaş yavaş onarıma başlar. Bu nedenle kanal darlığı olan hastaların tahribat başlamadan evvel başvurmalarında büyük yarar vardır.