Etiket: Hasta

  • Köşe tümörleri; aküstik nörinom

    Beyincik tümörlerini erişkinler ve çocukluk yaşı olarak iki ayrı başlıkta incelemek gerekir.

    Erişkin beyin tümörlerinin yaklaşık % 70-75 beyinde yerleşirken, çocucukluk çağı beyin tümörlerinin ise % 60-70 beyincikte yerleşmektedir. Bir başka deyişle tüm erişkin beyin tümörlerinin 2/3’si beyinde görülürken çocukluk yaş beyin tümörlerinin 2/3’si ise beyincikte görülmektedir.

    Erişkinlerde en sık beyin tümörü glial tümörlerler (astrositomlar) görülürken, buna karşılık en sık beyincik tümörü ise genetik geçişi iyi bilinen hemanjioblastomlardır.

    Çocukluk çağı lösemilerden sonra en sık görülen tümör çeşidi ise beyincik tümörleridir. Çocukluk çağı beyincik tümörleri arasında en sık görülenleri (medulloblastom, astrositom, epandiom, beyin sapı gliomları dermoid ve epidermoid kistler v.b).

    Erişkin beyincik tümörleri içerisinde erişkinlerde ponto-serbellar köşe bölgesinde en sık görülen tümörler (aküstik nörinom, meningiom, araknoid ve epidermoid kistler, plazmasitomlar, glomus jugulare tümörleri, beyincik metastazlar ) görülmektedir.

    AKÜSTİK NÖRİNOMLAR

    Pontoserebellar köşe (PSA) temporal kemiğin petroz kısmı, internal aküstik kanal ile pons arasındaki bölgeye verilen addır. Bu bölgede en sık görülen tümörler ise; schwannomlar (aküstik nörinomlar), meningiomlar, hemangioblastomlar (VHL kompleksi), araknoid kistler, epidermoid kistler bazende beyincik metastazlarıdır.

    Aküstik nörinomlar; tüm beyin tümörlerin takriben % 8-10 intrakranial nörinomlardır. Nörinomların en sık yerleşim yeri ise PSA bölgesidir. Aküstik nörinomlar PSA bölgesinde yerleşen en sık beyincik tümörüdür. Bir başka deyişle PSA yerleşen tümörlerin takriben % 80-90’unu aküstik norinomlar teşkil ederler.

    Genlikle iyi huylu lezyonlardır. Yavaş başlangıçlı, kulak sinirinden ( vestibuler schanom) kaynaklanırlar, nadiren habis tipleri vardır. Orta yaş hastalığı olup 30 lu yaşlarda daha sık görülmesine rağmen nadiren her yaşda görülebilir. Bu tümörler yavaş büyüyen lezyonlardır. Yıllık büyüme oranları 1-10 mm olarak literatürde bildirilmektedir. Genellikle kadınlarda daha sık görülmektedir. Bu konuda ostrojen resötörleri sorumlu tutulmaktadır. Akustik nörinomlar genelikle tek taraflı olup, iki taraflı olanlar daha ziyade nörofibramatozis tip II adı verilmektedir.

    Klinik şikayetleri ve bulguları;

    Bu hastalık kulak sinirinden orijinlendiği için öncü şikayetleri kulak çınlaması (tinnutus), dengesizlik ve işitme kaybıdır. Bu yüzden olgular öncelikle KBB polikiliniklerine başvururlar. Bu polikliniklerde yapılan işitme testlerin de sensori-onöral tipte işitme kaybı tesbit edilir. Bu tümörler yavaş büyümeleri nedeniyle ve tümörün hacmı genişledikçe ilave nörolojik şikayetlere ve bulgulara neden olmaktadırlar. Yüz felci, yüzde nevralji tarzındaki yüz ağrıları ve uyuşmalar eğer tümör daha büyük hacımleree ulaşırlarsa denge ve koordinasyon bozuklukları (ataksi nistagmus),yutma güçlükleri, ses kısıkları görülür. Çok büyük hacımlı olanlarda ise beyin omurilik suyu (BOS) engellenmesi sonrası hidrosefaliye bağlı KİBA bulguları (papil ödemi, baş ağrısı, kusma, diplopiler) ve alt kranial sinir felçleri görülür .Tümör çok büyük hacimlere ulaşırsa aynı tarafta kol ve bacak felçleri görülür.

    Teşhis;

    Beyincik tümörleri düşünülen hastalarda altın standart teşhis yöntemi ilaçlı beyin magnetig rezonans tekniği( MR) dir. MR tekniği ile PSA görülen diğer sık tümörlerden (meningiomlar) olup olmadığı ayırd edilmektedir. Çünkü meningiomlar daha farklı radyolojik bulguları ve özellikleri vardır. Aküstik nörinomlarda temporal kemik Bilgisayarlı Tomografi (BT) testi ile internal aküstik kanaldaki genişleme ve kemikteki erozyonlar görülür.

    Aküstik nörinomların literatürde hacimlerine göre değişik klinik sınıflamalar yapılmıştır. Tümörün çapı 20×30 mm az olanlara küçük, 20×30 mm den büyük olanlara, büyük çaplı aküstik norinom olarak sınıflandırılmıştır.

    Tedavi;

    1.Takip

    2.Cerrahi

    3.Radyocerrahi

    Öncelikle hangi tedaviyde karar verme konusu hasta ile ameliyatı yapacak doktorun iş birliği ile karar verilir. Çok küçük çaplı tümörler ve yaşlı bireylerde, işitme duyusu kurunmuş olan hastaları sadace takip muayeneler ile tümörün büyüme oranları izlenmelidir. 2 cm den büyük tümörler ise ameliyata alınarak tümör çıkartılmalıdır. Bu tümörlerin cerrahi tedavisinde ameliyat mortalitesi günümüzde % 1 altındadır. Ameliyatın komplikasyon oranları ise tümörün çapı ile yakından ilgilidir. Burada en önemli soru işitmesi kayıp olan ancak 7 sinir felci olmayanlarda bu sinirin ameliyat esnasında anotomik bütünlüğünü korunmasıdır.Örneğin 1 cm den küçük tümörlerde yüz siniri için % 95-100, işitme siniri için % 50 oranında korunduğu bildirilmiştir. Ameliyatta sinirlerin korunma oranları özellikle tümör çapı büyüdükçe azalmaktadır. Burada en önemli konu bu ameliyatı yapan cerrahın tecrübesi ve kullandığı teknolojilere ilintilidir. Çok büyük hacımlı tümörlerde iki aşamalı ameliyatlar önerenler veya ameliyat sonrası radyocerrahi öneren cerrahlar vardır.

    Genel olarak 2.5-3 cm çaplı olanlarda yüz felci yoksa radyocerrahi alternatif bir tedavi şeklidir. Bu tedavi şekli 1950 yıllarında beri uygulanmaktadır. Özellikle tümöre yüksek doz ışın ( 18-25 Gy) tek seansda verilmektedir. Genelikle 3 cm den küçük tümörlere uygulanmaktadır. Radyocerrahi sonrası hastaların % 40-50 sinde tümör hacminde küçülme, % 32-42 oranın aynı hacımde kalmakta, % 9-15 oranında hacimde büyüme gözlendiği bildirilmiştir. Ayrıca radaycerrahi yöntemi mikrocerrahi gibi hemen tümörün alınması olmayıp 1-2 yıl gibi tedavi süresi vardır. Radyoterapi şeçeneği kararında; hastanın genel durumu, tümöürün büyüklüğü, iki taraflı olması gibi hususlar önemlidir.

    Sonuç olarak;

    Aküstik norinomlar PSA’nin en sık iyi huylu tümörlerdir. Bu tümörler genç erişkinlerde ve kadınlarda daha sık görülmektedir. Teşhisi günümüzün gelişmiş teknolojilerinden MR sayesinde oldukça kolay ve hızlı bir şekilde konulmaktadır. Tedavide 3 farklı seçenek vardır. Her bir tedavi seçeneğinin antajları ve dez aventajları vardır. Hangi tedavi yapılırsa yapılsın sonuçta bu bir iyi huylu hastalıktır. Günümüzde tecrübeli mikrocerrahlar sayesinde çok düşük ölüm oranları (% 1 den az), ve düşük komplikasyonlar ile bu tümörlerin tedavisinde çok başarılı ve mükemmel sonuçlar alınmaktadır.

  • Kraniovertebral birleşke anomalileri; platibazi, baziller invaginasyon

    Kraniovertebral bölge oksipital kemiğin alt kısmı ile C-1 (atlas) ve C -2 (aksis) vertebralarını oluşturduğu bölgedir. Bu bölge beldeki lumbosakral bölge gibi omugaların en hareketli olduğu bölgesidir. Bu bölgenin doğuştan ve sonradan oluşan bir çok hastalıkları ileri derece nörolojik defisitlere neden olmaktadır. Platibazi ve baziler invaginasyon anomalileri ilk defa 1815 yılında Meckel, Glad Stone tarafından tanımlanmıştır. Ancak 1939 yılında Chamberline klasik radyolojik çalışması sonrası tedavi protokolü tedricen gelişmiştir. Bazal açı klivus düzlemini ön fosaya birleştren hat olup ( Mc rae 120-140 C, Boogard 118-147 C. İki tip baziller invaginasyon vardır. Ön tipinde bazio-oksipitin kısalığı, klivusun yatağlığı birlikte platibazi ile beraberdir. Baziler invaginasyonun ikinci tipi olan paramedian baziler invaginasyonda genellikle oksipital kemiğin gelişim bozukluğu ve oksiptal kondiler hipoplazi görülür. Bu nedenle klivus arka fossaya doğru deplase olmaktadır.

    1900 yılları başında bu tip anomalilerinin cerrahi tedavileri posterior yolla dekompresyonlar ve atlas ve ve aksis omurgaların arka kısımları alınıp ve aynı zamanda kemik graft ile fuzyon ameliyatları yapılmış. Ancak bu şekildeki ameliyatlarla redekte olmayan ve önden kemik basısı olduğunda önemli sayıdaki hastada ameliyat sonrası ölüm ve sakatlıklar görülmüştür. Son yıllardaki nöroradyolojideki ve nöroanestezideki yenilikler ve mikrocerrahi tekniklerin gelişmesi kafa kaidesi ve kranio-vertebral birleşke anomalilerinin cerrahi tedavisinde önemli katkılar sağlanmıştır.

    Tedaviyi ilgilendiren faktörler

    1: Redüktabilite

    2: Kompresyonun mekaniği ve basının yönü

    3: lezyonun sebebi (baziler invaginasyon, romatoid artrit, paget hastalığı)

    4:Ossifikasyonun varlığı ve belirgin doğumsal anomalilerde efiziel büyüme

    Tanım

    Baziler invaginasyon primer gelişimsel bir bozukluk olup boyun omugalarının kafa kaidesine doğu yer değiştirmesidir. Bazen atlasın fuzyon defektleri veya blok veretebra gibi bölgenin gelişmsel anomalilerle birliktedir. Baziler invaginasyon, baziler impresyon ve platibazi gibi tıbbı terimler aynı anlamda değillerdir.

    Baziler invaginasyon bir gelişimsel defekt sonrası üst servikal omurgaların kafa kaidesi içerisine doğru yer değiştirmesi söz konusudur. Bu gelişimsel kemik anomalilerinde atlasın oksipitalizasyonu ve blok vertebra anomalilerle birlikte görülmektedir. Kraniovertebral birleşke anomalilerinin % 25-30 da beyincik sarkması ve sirengomyeli birlikte görülmektedir.

    Baziler impresyon terimi kafa tası kemiklerindeki yumuşamalar nedeniyle sekonder veya sonradan olaylara verilen tıbbı addır. Spazmodik tortikolis ve osteomalasi gibi hastalıklar ve romatoid artit de atlasın lateral kitlesindeki erozyonlar sonrası baziler impresyon oluşur. Bu hastalıklardan başka hiperparatiroidism, paget hastalığı ve osteogenezis imperfakta, rikets hastalığı, omurgaların stabiliteyi etkileyen veya etkilemeyen iltihabi hastalıklar sebebler arasındadır.

    Platibazi terimi anteriör kafa kaide planı ve klivusun oluşturduğı anormal bazal açıya verilen terimdir. Tek başına platibazi şikayet ve bulgu vermemektir. Platibazi aynı anda baziler impresyon ile birlikte bulunmaktadır. Direkt servikal lateral grafilerde bazı referans noktaları tanımlanmıştır. Odontoid proçes bi-mastoid hattı 10 mm den fazla geçmemelidir. Chamberline hattı sert damaktan foramen magnunum posterior kenarına uzanan cizgidir. Chamberline hattı odontoid proces 2.5 mm fazla geçmemelidir. Foramen magnum effektif sagital çapı 19 mm den az olduğunda nörolojik defisitler görülmektedir. Baziler invaginasyonla birlikte beyincik sarkması sık görülür. Genç adelosanlarda 12-14 yaşları arasındakilerde reduktabil kraniovertebral birleşke anomali vardır. İrreduktabl baziler invaginasyonla birlikte beyincik sarkmasında ilk defa ağız yoluyla dekompresyonuyla ameliyat edilmiştir. Ancak bu ameliyat yapılmadan posterior yolla dekompresyon yapılan hastalarda iyileşme yerine ilave yeni nörolojik defisitler ortaya çıkmıştır. Bu nedenle öncelikle ventral baskı kaldırıldıktan sonra posterior fossa dekompresyonu ve BOS dolanımı düzeltilmelidir. Paget hastalığı birlikte baziler impresyonun birlikte görülme oranı oldukça yüksektir ve genellikle 40 yaşında sonra şikayet vermektedirler.

    Romatoid artit hastalarda lateral atlanto-aksiel eklemlerin kafa tası içerisine doğru kayması sonrası oksipito atlanto aksiel insitabiteye neden olmaktadır. Burada odontoid proçes yukarı doğru vertikal olarak kaymaktadır. Bundan başka nedenler arasında psöriazis, sistemik lupus eritamatozis, spazmatik tortikolis, kronik travmalar sayılmaktadır.

    Teşhis

    Kranio-servikal birleşkenin değerlendirilmesinde öncelikle servikal MR önemli bir test yöntemidir. Ancak bu bölge kemik yapılarının değerlendirilmesinde MR yetersiz kalmaktadır. Servikal bölgenin fleksion, ekstansion gibi dianamik grafileri yapılmalıdır. Boyun kemikleri redüksiyonunda MR uyumlu halo cihazları ile boyun traksion omurgaların dizilimini düzeltmede oldukça önemlidir. Özellikle 3 boyutlu ince kesitli boyun bölgesinin Bigisayarlı Tomografi testi teşhisde önemlidir.

    Tedavi

    Kranioservikal vertebraların anomalilerin tedavi prensipleri redukte olabilen lezyonları redüksiyonu ve stabilizasyonu yapılmalıdır. Redükte olmayan lezyonlarda ise normal dokuların dekompresyonu ve oluşaçak institabilite için stabilizasyon yapılmalıdır. Akut travmatik atlanto aksiel dislokasyonlarda, ligamen yırtıklarında ve post enflamatuar bağlı insitabiltelerde sadece immobilizasyon yeterlidir. Traksiyon veya halo traksiyon kullanılır bu şekilde immobilizasyonla 2-3 ay içerisinde fuzyon oluşursa ileri tedaviye gerek yoktur ancak fuzyon oluşmayanlarda ise posterior yolla cerrahi planlanmalıdır.

    Önden bası olan hastalarda transoral ve transfarengeal yaklaşım etkili bir yoldur. Böyle bir ameliyat yapılan hastaların çoğunda posterior oksipito servikal fuzyon ameliyatları gerekmektedir. Romatoid artritli hastada odontoid proçes foramen magnum içerisine 20 mm den fazla herniye olursa servikal traksionla kraniovertebral birleşke omurgaların dizilimi düzeltilmesi başarısız olacağından narkoz eşliğinde halo iskelet traksiyonla öncelikle omurganın redüksiyonu yapılmalıdır.

    Sonuç olarak

    kraniovertebral birleşke anomalileri oldukça kompleks hastalıklardır. Bunların öncelikle doğuştan veya sonradan gelişen hastalıkları çok iyi ayır etmek gereklidir. Kemik basılarını yönü ve tipi çok iyi elimine eilmelidir. Klinik şikayet verip vermemesine göre her bir hasta çok detaylı incelenmeli ve karar verilmedir. Eğer yeterli tetkik ve ediklmeden yapılan hasta değerlendirmeleri yetersiz olacaktır. Şikayet veren baziler invaginasyonlar tedavi edilmelidirler.

  • Hemifasial spazm (yüz seyirmeleri)

    Tanım: Göz ve yüzün bir tarafındaki kasların istem dışı, gayri-iradi, kendiliğinden zaman, zaman kasılmalara verilen addır. Yüz seyirmeleri tipik olarak gözün etrafında başlar daha sonra aynı taraf ağız etrafındaki kaslara bazende boyun bölgesi kaslarına kadar yayaılır. Seyirmeler başlangıçta seyirmeler 1 dakika veya daha kısa süreli ataklar şeklindedir. Bu seyirmeler başlangıçtaki atakları çok seyrek iken, hastalık müzminleştikçe gün boyu daha sık gelmeye başlar. Seyirmeler çoğunlukla yorgunluk, stress, anksiyete, heyecan esnasında artarken, istirahat ve uyku esnasında azalmaktadır.

    Tarihçesi; İlk defa 1888 yılında yüz seyirmesinin tarifi yapılmış olup, 1940 yıllarda kadavra çalışmalarında yüz sinirleri üzerine atar damar basıları olduğu tanımlanmıştır. 1945 yılında beyincik tümörlü hastalarda yüz seyirmeleri görüldüğü bildirilmiştir. 1947 yılında ilk defa yüz seyirmeli hastalarda atar damar basısı olduğu tanımlanmıştır. Günümüzde nöro görüntüleme teknikleriyle yüz seyirmeli pek çok hastalarda yüz sinirine atar damar basısı olduğu gösterilmektedir.
    Genelözellikleri;100 000 kadın da 14- 15, 100 000 erkek arasında 7- 8 kişide görüldüğü bildirilmektedir. Bu oran trigeminal nevraljili (TN) hastalara göre daha az olup 5 TN hastaya karşılık 1 yüz seyirmesi görülmektedir. En sık 40-60 yaşlarında görülmelerine rağmen 70 yaşlarda 100 000 kişide 40 kadar görüldüğü bilidirilmiştir. Kadınlar erkeklere göre iki kat daha fazla etkilenmektedir. Asya kökenlilerde daha sık görüldüğü bildirilmiş bunun nedeni bu bölgede yaşayanların beyincik kemiğinin daha dar hacımlı olmasına bağlanmıştır. Genetik geçiş bildirilmekle birlikte, bu formları sık değildir. Tüm yüz seyirmelerinin % 1-2 sinde ailevi geçiş bildirilmiştir.
    Klinik şikayetleri ve bulguları; Yüz seyirmeleri kronik seyirli bir hastalık olup, hastalar yüzve ağız etrafındaki kaslarda ağrısız, tekrarlayıcı, gelip geçici seyirmelerden bahsederler. Yüzün tek tarafındaki kaslarda aralıklı düzensiz kasılmalar olup bu kasılmalar tek taraflı göz çevresindeki kaslarda başlar sonraları ağız etrafındaki kaslarda bazende boyun kasların da bile görülür. Bu istemsiz hareketler hasta tarafında durdurulamaz özellikle heyecan, anksiyete, konuşma, çiğneme ve efor esnasında artar, uyku esnasında % 80 olguda gözlenebilir. Bu ritmik istemsiz kasılmalar başlangıçta çok seyrek görülmesine rağmen yıllar içerisinde gün boyu çok sık nöbetler halinde gelir.
    Yüz seyirmelerinin tipleri:
    1: Primer (birincil) yüz seyirmesi
    Bu grub yüz seyirmesi aynı tarafta yüz siniri felci olmaması, atar damar basısı dışında başkaca bir lezyon olmaması ve kronik gidişli olması genel özelliğidir. Bu grubdaki hastalarda atar damarlardan (AICA, PICA) yüz sinirine baskı oluşturarak sinirdeki iletimi engelleyerek seyirmelere neden olmaktadır. 1968 de Gardner göre transmission blok teorisi olup sinirde geçici bir akım durması olarak tanımlanmıştır.
    2: Sekonder yüz seyirmesi genellikle altta yatan başka hastalıklar yüz seyirmesinden sorumludurlar bunlardan;
    Kafa travması
    Beyin tümörleri (köşe tümörleri, paget hastalığı)
    Beyin damar hastalıkları (anevrizma, AVM)
    Multipl skleroz
    Teşhis:
    1: İyi bir anemnez ve nörolojik muayene: yüz seyirmelerinde yüz kaslarının hareketlerinin görülmesi bu hastalığın tanısında yeterlidir. Seyirmeleri ortaya çıkarmak için hastayı konuşturmak önemlidir. Hastanın konuşması veya heyacanlanması bu hastalığın görüntüsü olan seyirmeleri görünür hale getirir. Primer yüz seyirmelerinde nörolojik muayene genellikle normaldir. Buna karşılık sokonder seyirmelerde ise sebeb olan hastalığın beyinciğe veya diğer komşu beyin sapı sinirlerin basısına ait nörolojik şikayet ve bulgularına neden olabilir.
    2: Görüntüleme yöntemlerinden beyin Magnetik Rezonans (MR) tekniği hem primer hemde sekonder yüz seyirmelerine neden olan sebebleri göstermektedir. Bu test tekniğini kullanırken özellikle yüz sinirine ait bir araştırma ve inceleme yapmak önemlidir. Normal beyin MR inceleme tekniğinde bu hastalığın nedenleri çoğu kez göstermediğinden yüz sinire ait özel mr çekimi yapılmalıdır.
    3: Yüz sinirinin fizyolojik ileti çalışmalarından EMG (eloktromyelografi) tekniği ise ayırıcı etmek için önemlidir.
    Ayırıcı tanı:
    1: Fasial tik. yüz kasları dışında vucudun diğer kaslarında benzer istemsiz hareketler olmasıdır. Fasial tik hemifasial spazmdan farkı tik hareketlerin kısmen baskılanmasıdır.
    2: Blefarospazm. İki taraflıdır. Simetrik ve senkron göz kaslarının tutulması ile hemifasial spazmdan ayırd edilir.
    3: Oromandibüler distoni. alt yüz, çene,dil, boğaz ve ağız kaslarında tekrarlayıcı ve devamlı kasılmalar vardır göz kasları tutulmaz.
    4: Fasial miyokimi. yüz kaslarında devamlıdır. Dalgalara benzer istemsiz kasılmalardır.
    5: Tardif disknezi. yüz, boyun, kollarda sterotipik hareketlerdir. Gövdede dönme, yüzde buruşma hareketleri tipiktir.
    6: Fokal epilepsi nöbetleri. yüzün bir yarısını etkileyen fokal saralar yüz seyirmelerine karışır. EEG önemlidir.
    7: Psikojen. En önemli özelliği geceleri uykuda görülmezler.
    Tedavi:
    1: Tıbbı tedavi
    2: Cerrahi tedavi
    Tıbbı tedavi. burada kullanılan ilaçlarlar; karbomezapin, antikolinerjikler, baklofen, haloperidol, gabapentin, ve diğer ilaçların amacı sedasyondur. Belki bu ilaçlar sadece hafif vakalarda ve cerrahi teknikler uygulanamayan hastalarda düşünülebilir. Bunun dışında yüz seyirmelerinin tedavi seçeneği olarak düşünülmemelidir. Bu tedavi etkisi sınırlıdır. Botiliniyum toksin enjeksiyonu: Asetil kolin sinapsını inhibe ederek hedef organda nöronal aktivite kaybıne neden olur. İlk defa 1985 yılında yüz seyirmelerinde kullanılmış başarı oranı farklı raporlara göre %75-90 ulaşmakta etki süresi birkaç ay ile sınırlı olmakta mutlaka tekrarlanması gerekir. Göz kuruluğu, göz kapağında ve yüz kaslarında felçler, çift görme, aşırı göz yaşı salgılanması gibi yan etkileri vardır. En sık yan etkisi % 20 oranında göz kapağı düşüklüğüdür ayrıca bu tedavinin en önemli dezavantajları yüksek maliyeti ve tekrarlı enjeksiyon ihtiyaclarıdır.
    Cerrahi tedavi: Bu tedavi seçeneği bu hastalıkta altın standart yöntem mikrovasküler dekompresyondur (MVD). Bu tedavi seçeneği uygulamak için iki kriter önemlidir.
    1.Tekrarlıyan botoks enjeksiyonları başarısız kaldığında
    2.MVD ilk tedavi seçeneği olarak uygulanmamalıdır.
    Öncelikle yüz seyirmelerinin teşhinin ve ayırıcı teşhisde bulunan diğer hastalıkların doğru analizi tedavinin başarısıda oldukça önemlidir. Teşhisinde yüz sinirine ait ince kesitli beyincik MR incelemesi oldukça önemlidir. Eğer birincil tip ( arter basısı) yüz seyirmesi var ise MVD ameliyat tekniği tecrübeli ellerde ve merkezlerde yapılırsa cerrahi başarı % 70-90 üzerindedir. Başarısızlıkta öncelikle yüz seyirmesinin sebebini doğru tanımlamayan vakalardır.MVD ameliyatlarında tecrübeli ellerde ameliyat mortalitesi % 0 iken, % 6-7 oranında kalıcı veya geçici yüz felci gibi yan etkiler görülür. Bu oran carrahı tecrübesiyele yakında ilişkilidir.

  • Bel fıtığı nedir ? Nedenleri nelerdir?

    Bel fıtığı nedir ? Nedenleri nelerdir?

    Bel bölgesinde 5 tane omurga bulunur. İki omurga arasında yastıkçık görevini üstlenen yapıya disk denir. Diskin, çevresini saran zarı yırtarak dışarı çıkmasıyla bel fıtığı sorunu ortaya çıkar.

    Bel Fıtığı Nedenleri

    Ağır yük kaldırma

    Düşme, çarpma, kaza

    Yanlış ve ters hareketler

    Aşırı kilo

    Sigara

    Genetik etmenler

    Bel Fıtığı Belirtileri

    Bel ağrısı

    Bacak ağrısı

    Bacakta uyuşma, güç kaybı, hissizlik

    Daha ileri seviyede idrar kaçırma

    Bel fıtığına belirtti olan şikayetler uzun süre yürüme, uzun süre ayakta kalma , öksürme, ıkınma durumunda artabilir.

    Doktorun çeşitli muayene yöntemlerinin yanı sıra MR tetkiki altın standarttır.

    Bel Fıtığı Tedavisi

    Bel fıtığının seviyesine ve hastanın yaşadığı şikayetlere göre ameliyatlı ya da ameliyatsız bel fıtığı tedavisi tercih edilir.

    Ameliyatsız Bel Fıtığı Tedavisi

    Bel fıtıklarının yaklaşık %95’i ameliyatsız tedavi edilebilir. Kalan yaklaşık %5’lik kısımdaki fıtıklar ameliyat gerektirir. Ameliyat gerekmeyen hafif derecedeki bel fıtığı hastalarına şunları öneriyoruz:

    Dinlenme

    Fizik tedavi

    Bel kaslarını güçlendirici hafif egzersizler

    Yüzme

    İlaç tedavisi

    Bel Fıtığı Ameliyatı

    Şiddetli bacak ağrısı varsa

    Bacakta güç kaybı ve hissizlik mevcutsa,

    Kaslarda incelme görülüyorsa,

    Fıtığın seviyesi idrar kaçırmaya neden olacak kadar ilerideyse ameliyat olmanız gerekebilir.

    Bel fıtığı ameliyatı narkozsuz ya da narkozlu olabilir. Biz sadece belirli bir bölgeyi uyuşturarak, yani epidural anestezi altında ameliyat yapmayı tercih ediyoruz. Hastanın ameliyat sırasında bilincinin açık olması, hareket edebilmesi ve ameliyat sonrasında normal hayata daha erken dönebilmesi açısından narkozsuz ameliyatı daha uygun görüyoruz. Bir diğer tercih ettiğimiz yöntem mikrocerrahi diskektomi yöntemi. İşin içine mikroskobun girmesiyle daha detaylı, daha güvenli ve daha konforlu bir ameliyat süreci yaşamış oluyoruz. Ayrıca çok küçük kesi açıldığı için yaranın iyileşme ve hastanın normal hayatına dönme süresi daha hızlı oluyor.

    Bel Fıtığı Ameliyatı Sonrası

    Bel fıtığı ameliyatı bölümünde bahsettiğimiz gibi narkozsuz mikrocerrahi diskektomi yöntemi sayesinde hastanın normal hayatına dönmesi daha hızlı oluyor. Ameliyat sonrasında pansumana ve dikişi aldırmaya gerek duyulmaz. Ameliyattan ortalama 2 saat sonra hasta hareketlendirilir. 1 hafta içinde de normal yaşamına, ev ya da iş hayatına dönebilir.

  • Epilepsi (sara) cerrahisi

    Epilepsi tanım: Beyindeki nöron gruplarından kaynaklanan anormal elektriksel deşarja epilepsi denilmektedir.

    Görülme sıklığı: Özellikle kısmi kompleks nöbetlerin %12.5 – %25’i dirençli epilepsidir.

    Dirençli epilepsi: Yeterli doz, süre, optimal antiepileptik ilaç kan düzeyi ve uygun seçilen antiepileptik ilaçlara rağmen nöbetleri kontrol edilemeyen epilepsilerdir.

    Epilepsi Cerrahisi Tarihçesi

    Sir Viktor Horsley;1886 yılında ilk defa beyin ameliyatıyla epilepsiyi önlemeye çalışmış,

    Forster; birinci Dünya savaşından sonra travmatik epilepside skar rezeksiyonu yapmış,

    Falkoner; İlk defa amigdala hipokampektomiyi yapmış,

    Van vaganen; İlk komissurotomi yapmış,

    Bogen; İlk kallozotomi ameliyatını uygulamıştır.

    Epilepsi Nedenleri

    Bilinmeyen nedenler (muhtemelen genetik), bilinenler ise genetik-kromosomal anormallikler, perinatal hasarlar, beyin enfeksiyonları, tümorler, damar hastalıkları, kafa travması, dejeneratif beyin hastalıkları, metabolik ve hormonal hastalıklar, bazı ilaçlar ve alkol çekilme, diğerleri (porphyria, eklmpsia v.b) gibi durumlarda sara nedenleridir.

    Hangi Hastalara Epilepsi Cerrahisi Uygulanır?

    Öncelikle ameliyata alınacak hasta ilaca dirençli epilepsi olmalıdır. Nöbetler yüksek dozdaki antiepileptik ilaçların yeterli kan düzeyine rağmen kontrol edilemeyen olmalıdır. Bu ilaçların kabul edilemeyen yan etkileri ortaya çıkması ve hastanın yaşam kalitesini bozması hasta seçiminde göz önünde bulundurulur. Bir veya birden fazla antiepileptik ilacın kullanılmasına rağmen, tonik-klonik nöbetler veya tekrarlayan kısmi kompleks nöbetler kişinin mesleğini yürütemiyor, araba kullanamıyor, sosyal yaşamını engelliyor ise, böyle durumlardaki hastalar epilepsi cerrahisi için tetkik edilir. Diğer taraftan, beyinde doğuştan veya sonradan lezyonu olan hastalarda cerrahi tedaviye daha erken karar verilebilir.
    Bu şekilde beyinde lezyonu olan hastaların ilaca direnç göstermeleri yanında, epilepsi cerrahisinde başarı oranı yüksektir. Genel bir kural olmamakla birlikte epilepsi cerrahisine karar vermeden önce, hastalar en az 1–2 yıl antiepileptik ilaçları düzgün olarak kullanmalıdırlar. Nöbetler çok sık oluyor ve normal yaşantısını engelliyorsa, cerrahi tedavi epilepsi başlangıcından itibaren 1 yıl içinde yapılabilir.

    Hangi hastalar epilepsi cerrahisi uygulamasını zorlaştırabilir?

    1- Hastanın ilerleyici bir hastalığı olması epilepsi cerrahisi başarısını düşürmektedir.
    2- Ciddi sistemik tıbbi hastalığı olanlarda epilepsi cerrahisinin yarar ve zararları göz önünde bulundurulmalıdır.
    3- Zekâ düzeyi düşük (IQ<70) hastalara rezektif cerrahi yapılamamakta, çünkü genellikle yaygın veya birden fazla epilepsi nöbet odağı bulunduğundan, cerrahi sonucu genellikle başarısız kılmaktadır.
    4- Temporal lobektomi ameliyatı yapılacak olan hastanın WADA testinde karşı taraf temporal lobda hafıza fonksiyonu bozuksa, cerrahi sonrası hastada ağır demans oluşacağından cerrahi uygulanmamalıdır.
    5- Cerrahi öncesi incelemelerde hasta ile kooperasyon kurulamıyorsa cerrahi karardan vazgeçilmelidir.
    6- Nöbetlere bağlı olmaksızın aktif, kronik psikozu olan hastalara cerrahi kararı alınmamalıdır.

    Epilepsi Cerrahisi Teşhis Yöntemleri

    Her epilepsi merkezi doktorlarının bireysel tecrübeleri dâhilinde, farklı kriterleri, inceleme teknikleri ve cerrahi yaklaşımlar uygulamaktadır. İncelemenin amacı, her hasta için en uygun cerrahi yöntemini belirleme veya kontrendikasyon varsa ortaya çıkarmaktır.

    Epilepsi incelemeleri 4 evreden oluşur;

    Evre I: Noninvaziv testler ve saçlı deri yüzey elektrodlarla video/EEG monitorizasyonu
    Evre II: Bilateral karotis anjiografisi ve intrakarotis sodyum amobarbital testi
    Evre III: invazif intrakranyal elektrodlarla video/EEG monitorizasyonu
    Evre IV: Cerrahi tedavi

    Dirençli epilepsili hastaların araştırılmasında manyetik rezonans görüntüleme (MRG) mezial temporal sklerozun gösterilmesinde uygun bir görüntüleme yöntemidir. Pozitron Emission Tomografi (PET) temporal lob epilepsili hastaların %70, frontal lob epilepsili hastaların yaklaşık % 60’ında hipometabolizma alanları olarak görüntülenmektedir. PET’in teşhis doğruluğu oldukça yüksek olup, %5’in altında ise yanılması vardır. SPECT, özellikle interiktal SPECT, PET’den daha az duyarlı ve özellikli olup, iktal SPECT ise nöbet odağını tanımlanmasında özellikle de temporal lob dışı epilepsili hastalarda, oldukça yararlı bir teşhis yöntemidir.

    Nöropsikolojik değerlendirme, epilepsi cerrahi öncesi incelemede standart bir yöntemdir. Bu testler duyu algılamanın, konuşmanın, belleğin, entellektüel fonksiyonları ve kişilik yapısını değerlendirmeye yardımcı olur. Böylece beynin kognitif fonksiyonların korunduğu veya bozulduğu alanları lokalize etmeye yardımcı olmaktadır. Sıklıkla kognitif fonksiyonların bozulduğu alanlarla nöbet odaği arasında bir ilişki vardır.

    Cerrahi öncesi evre 1 incelemenin en önemli kısmı ise yüzey elektrodlarıyla yapılan uzun süreli video/EEG monitorizasyonu oluşturur. Video/EEG kayıtları, nöbet tipini ve yerleşimini göstermede büyük katkılar sağlamıştır. Nöbetlerinden en az 3 veya daha fazlası gözlenene kadar monitorizasyona kesintisiz devam edilir. Nöbet arası ve nöbet döneminde hastanın görüntüsü ve eş zamanlı EEG’si kaydedilir. Nöbetleri ortaya çıkarmak için hastanın antiepileptik ilaçları sıklıkla azaltılır veya tamamen kesilir. Uyku ve uyanıklık sırasında nöbet arası kayıtlar ve nöbet anı EEG değişiklikleri, farklı EEG kayıtları incelenerek nöbet baslangıç odağı veya alanı araştırılır. Kaydedilen nöbetlerin klinik özellikleri ve eş zamanlı EEG bilgileri arasında ilgi bağı kurulur. Belirli bir epilepsi odağı olan hastalara yüzey EEG’si ile kesin bir lokalizasyon yapılamayabilir. Kas ve hareket artefaktları, derin yapılardaki nöbet başlangıcından deşarjların lateral neokortikal alanları bilateral simetrik yayılımları veya deşarjların yüzeysel elektrotlara yansımaması nedeniyle olabilir. Bu durumlarda cerrahi öncesi Evre I incelemesinin diğer muayene sonuçları, anormalliğin yerleşimi veya tarafı yardımcı olabilir.

    Evre II incelemesi: Evre I incelemelerini tamamlayan ve halen cerrahi aday olduğu düşünülen hastalara bilateral karotis anjiografisiyle sodyum amobarbital testi (WADA) testi yapılır. Bu test ile konuşma dominansının olduğu hemisfer tayin edilir ve hemisferlerin bellek için yeterliliği ölçülür. Evre I ve Evre II, cerrahi öncesi incelemelerini takiben tüm bilgiler, epilepsi cerrahi ekibiyle gözden geçirilir. Daha az zararsız testlerle belirli bir odağı kesin olarak saptanamayan ya da nöbet odakları önemli kortikal fonksiyonu olan alanlarla çeliştiği için güvenle rezeksiyonu yapılamayacak hastalardır. Bu hastalar cerrahi öncesi evre III incelemesine tabi tutulur.

    Evre III incelemesi: Hastaya invazif elektrodlarla kayıt planlaması uygulanır. Hastaya daha önceki incelemeler doğrultusunda, nöbet başlangıcı olabilecek alanlara yalnızca derin elektrotlar, subdural strip, grid veya epidural strip elektrodlar veya bunların kombinasyonu yerleştirilir. Derin elektrotlar temporal lob epilepsili hastaların kesin lokalizasyonu yapılamayan durumlarda en başarılı olanıdır. Lateral neokortikal nöbetli hastalar subdural gridle daha kesin gösterilebilir. Daha az zararlı beyin elektrodlarıyla yapılan kayıtlar yüzey elektrodla yapılan kayıtlardaki gibi en az 3 tipik sara nöbeti gözleninceye kadar devam edilir. Video/EEG kayıtları yüzey elektrodlarla yapılan kayıtlar aynı tekniklerle yapılır. İnvazif beyin elektrodları tipine ve sayısına göre degişen oranlarda bazı komplikasyonları da vardır.

    Evre IV: Evre I, II ve gerektiginde Evre III’ten sonra amaliyat için iyi aday kabul edilen hastalara uygulanır. Ameliyat sonrası başarı oranını ve cerrahi sırasında veya sonrasında olabilecek riskler anlatılarak, ameliyat önerilir. Ayrıca beyin rezeksiyonu öncesi veya sırasında elektrokortikografi kayıtları yapılarak ameliyatın sınırları belirlenebilir. Elektrokortikografi (EcoG) sayesinde beynin yüzeylerden veya içerisindeki derin yapılardan kayıtlar yapılır. Böylece gözlenen nöbet arası deşarjlara göre epileptojenik alanın genişliği tespit edilebilir.

    Epilepsi Cerrahi Teknikleri

    Anterior temporal lobektomi, Selektif amigdala hipokampektomi, Kallozotomi, Hemisferektomi, Multipl subpial transeksiyon, Vagal sinir sitimülatörü sayılır.

    Anterior temporal lobektomi (ATL): En sık yapılan ve en başarılı sonuçlar alınan epilepsi cerrahisi yöntemidir. Baskın hemisferdeki ameliyat konuşma fonksiyonların haritalanması ile daha kısıtlı yapılabilir. Mezial temporal baslangıçlı olduğu bilinen nöbetlerde sadece selektif amigdalohipokampektomiyi tercih eden merkezler de vardır. Nöbet kontrolü ATL’de %70 civarındadır. Ancak % 10–15 hastada auralar devam edebilir. % 20–25 hastanın nöbetlerinde önemli derecede iyileşme gözlenir. % 10–15 hastada önemli degişiklik olmaz. Sonuç olarak % 85 hastada nöbet kontrolünde önemli bir iyileşmeler görülür. Cerrahi sonrası hastaların çoğu cerrahi öncesine göre daha az ilaç kullanırlar. Yaklaşık %10–20 hastanın ilaçları tamamen kesilir.

    Frontal lobektomi: Temporal lobektomiden sonra ikinci sıklıkla yapılan cerrahidir. Frontal lobun çok geniş olması, bir alanından kalkan epileptik nöbetlerin hızlıca birden fazla komşu beyin alanlarına yayılır. Derin beyin yapılarından kaynaklanan epilepsi odağını kaydetmek zor olduğundan frontal lob nöbet odağının yerleşimi oldukça güçtür.

    Kallozotomi: Bu cerrahi yöntem ilaca dirençli birden fazla veya bilateral ve birbirinden bağımsız odakları olan ya da nöbet odağı tanımlanamayan hastalara uygulanır. Bu yöntemin en etkili olduğu nöbetler atonik, tonik ve tonik-klonik nöbetlerdir. Ameliyat birçok hastada korpus kallosumun 2/3 ön kısmının kesisi epilepsi nöbet sıklığını önemli ölçüde azalmak amacıyla yapılır. Bu kesi yapılanlarda bazen hastalarda ise ikinci bir girişimle korpus kallozumun geri kalan arka kısmı kesilir.

    Hemisferektomi: Yalnızca beynin bir yarısından kaynaklanan ve şiddetli nöbetleri olan çocuklarda yapılan cerrahi tekniktir. Ameliyat öncesi bu hastalarda tipik olarak karşı vücut yarısında hemipleji, dokunma ve görme kaybı gibi nörolojik bulgular vardır.

    Multipl subpial transeksiyon ve parsiyel hemisferektomi: Bu teknik ilk kez 1989’da Morrel ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır. Bu teknikle fonksiyonel kolonların bütünlüğünü sağlamak amacıyla, 5 mm aralıklarla beynin vertikal lifler korunarak yatay lifler kesilir. Bu sayede duysal, motor ve lisan gibi önemli fonksiyonu olan beynin kortikal alanlardan başlayan nöbetlerin kontrolü veya sıklıkla önlenmektedir. Ameliyat sonrası önemli nörolojik sekele yol açmadığı bildirilmektedir. Bu teknikle nöbet kontrolünün etkinliği iyi bilinmemekle birlikte, ümit verici çalışmalar bildirilmektedir.

    Sonuç olarak

    1) Bir multidisipliner ekibin birlikte yürüttüğü dirençli epilepsi hastaları günümüzün modern noninvazif veya invazif inceleme teknikleri ile araştırılması sayesinde epileptik odak tanımlanabilmektedir.

    2) Epilepsi odağı tanımlanan hastalara uygun cerrahi teknik uygulamasıyla dirençli epilepsilerde oldukça başarılı cerrahi sonuçlar alınmaktadır.

    3) Epileptik hastaların uzun süreli kullandığı antiepileptik ilaçlar azaltılıp kesilmekte ve bu ilaçların yan etkilerinden hasta korunmaktadır.

  • Trigeminal nevralji ve tedavisi

    Hastalığın Tanımı: Yüzün tek tarafında olmak üzere, çok kısa süreli şimşek tarzındaki ağrıdır. Yüz ağrısı bazen yemek yemek, soğuk veya sıcak su içmek, diş fırçalamakla ortaya çıkarken, bazen de konuşmakla bile ortaya çıkar.

    Trigeminal Nevralji (TN) Nedenleri;

    1: Primer ( atar damar, toplar damar basısı)
    2: Sekonder (Beyin urları, beyin damar yumakları ve balonları, kafa travması, multipl skleroz, v.s)

    Hastalığın genel özellikleri ve görülme sıklığı;

    Bir ileri yaş hastalığı olup genellikle orta ve ileri yaşlarda görülmekle birlikte, en sık 50–60 yaşlarında görülür.
    Gençlerde görülürse genellikle multipl skleroz sorumludur.
    Kadınlarda erkelere nazaran daha fazla görülmektedir.
    Yüzün sol tarafı sağ tarafına nazaran daha fazla etkilenir.
    Tüm TN’lerin %3–6’ sı iki taraflıdır.
    Görülme sıklığı: Yılda 100 000/4.7’dir.

    TN Hastalığının şikayetleri ve bulguları;

    Genellikle tek taraflı olmak üzere nadiren iki taraflı aralıklarla gelen çok şiddetli yüz ağrısı olup bu ağrı yemek yemek, sıcak veya soğuk su içmekle, konuşmakla, diş fırçalamak esnasında ve uykuda (nadiren) ortaya çıkar. Nörolojik muayene genellikle normal olup, sekonder TN’lerde primer hastalığa ait beyincik ve kranial sinir tutulumuna ait bulgular ve şikayetler görülebilir.

    TN Hastalığının Tanısı;

    Günümüzde bu hastalığın teşhisi oldukça kolay olup iyi bir hikâye ve nörolojik muayene ile konulabilir.
    Bu hastalığın teşhisinde kullandığımız nörogörüntüleme takniklerinden Magnetik Rezonans (MR) oldukça faydalı bilgiler vermesi yanında yüz ağrısının nedenlerini gösterebilmektedir.

    TN Hastalığının Ayırıcı Tanısı;

    1: Diş Hastalıkları: En sık ayırıcı tanıda rastalanan olup, hastalarda genellikle bir veya birden fazla diş çekimi hikayesi vardır.
    2: Sinüzit: Hava sinüsleri iltihabı
    3: Baş ve boyun kanserleri
    4: Kafa travması
    5: Çene eklemi ağrıları
    6: Atipik fasial nevralji gibi rahatsızlıklar sayılır.

    TN Tedavisi;

    1: Tıbbı tedavi: Anti epileptikler(karbomezapin, difenil hidantoin)
    2: Cerrahi tedavi

    A: Destriktif işlemlemler

    1: Radyofrekans termokoagulasyon
    2: Radyosurgery (gamaknife)
    3: Trigeminal yollara enjeksiyonlar (gliserol, alkol)
    4: Periferik nörektemi

    B: Nondestriktif işlemler

    1: Perkütan gasser ganglionun balon kompersyon
    2: Mikkrovasküler dekompresyon (MVD)

    Trigeminal nevralji tedavisinde günümüzde en fazla kabul gören tedavi yöntemi uygun hastalarda MVD cerrahi tekniğidir. Bu cerrahi tekniğin uygulandığı hastalarda arter sinir basısı ortadan kaldırılırsa başarlı sonuç % 90 üzerindedir. Ancak hasta genel sistemik durumu nedeniyle anestezi almada yetersiz olanlara, destriktif işlemler başarıyla uygulanmaktadır.

    TN Sonuç;

    Evre 1: Ağrının tamamen geçmesi
    Evre 2: Ağrının tekrarlaması
    Evre 3: Ağrının hiç geçmemesi

  • Bebeğinizin beyin gelişimine yön verebilirsiniz

    Anne ve baba adayları gebelik süreci boyunca bebeklerini kucaklarına alacakları günün heyecanını yaşıyor. Bu tatlı heyecanın yanında, bebeklerinin dünyaya sağlıklı gelip gelmeyeceği endişeleri de doğuma kadar sürüyor. Diğer organlar gibi bebeklerin beyin gelişimi de anne karnında başlıyor.

    Gebeliğin ilk ayları çok önemli

    Anne karnındaki bebeğin beyin ve sinir gelişiminin en önemli periyodu 4. ve 10. haftalar arasıdır. Bu dönemin ilk zamanlarında anne adayı gebeliğinin farkında olmayabilir. Diğer organlarla birlikte bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişiminin gerçekleştiği bu kritik zaman diliminde annenin kullandığı ilaçlar, beslenme durumu ve ruh sağlığı çok önemlidir.

    En iyi koruyucu folik asit

    Bebeğin beyin ve sinir sisteminin gelişimi gebeliğin ilk aylarında başlasa da gebelik boyunca sürmektedir. Anne ve babanın genetik durumundan doğuma kadar her koşul bebeğin sinirsel ve bedensel gelişimini etkileyebilmektedir. Gebelik öncesi ve gebelik süresince kullanılan folik asit, bebeği olası beyin hastalıkları ve omurilik rahatsızlıklarından koruyan en iyi vitamin olarak bilinmektedir. Folik asit eksikliğinde organ ve doku gelişiminde yetersiz kalınabilmektedir. Hatta hidrosefali ya da omurilik gelişim bozuklukları gibi rahatsızlıklara neden olabilmektedir. Gebelik planlı gerçekleşmişse önceden folik asit alımına başlamak daha faydalı olmaktadır. Böylece bebeğin gelişimi için gerekli olan folik asitin annenin vücudunda yeterli oranda bulunması sağlanmaktadır. Gebelikte hayati önem taşıyan folik asitin hekimlerce önerildiği durumlarda ve oranlarda kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.

    Beslenmenizi ihmal etmeyin

    Gebelikte bebeğin gelişimi için folik asit tek başına yeterli olmamaktadır. Bunun yanında sağlıklı ve çeşitli beslenme ile su alımına dikkat etmek gerekmektedir. Sadece belli vitamin ve minerallerin alımı yeterli görülmemelidir. Protein ve enerji içeren gıdalar ile taze meyve-sebze tüketmek bebeğin sağlıklı gelişimi adına önemlidir. Bunların yanı sıra ağır olmayan egzersizler ve ruh hali de bebeğin beyin gelişimde önemli etkenler arasında bulunmaktadır. Bu konularda mutlaka kadın hastalıkları ve doğum doktorlarından yardım alınmalıdır.

    Beyin gelişimi testlerle takip edilebilir

    Gebelik sırasındaki tüm testler bebeğin sinir sistemi ve beyni ile ilgili bilgi vermektedir. Sinir sisteminin normal gelişebilmesi için gebeliğin sağlıklı ilerlemesi çok önemlidir. Buradaki en önemli konu, bebekte kalıtsal hastalık olmamasıdır. Bununla ilgili gebelikte yapılan kan testleri ve ultrasonlar önem taşımaktadır. Gebeliğin 11-14. haftalarında yapılan ikili ve 16-18. haftasında yapılan üçlü testler bebeğin olası bir genetik problem taşımasındaki riski belirtmesi açısından önemlidir. Burada alınacak sonuçlarda riskli bir durum görülürse farklı testlerde yapılabilmektedir. Son zamanlarda gündeme gelen fetal DNA analizi de bu konuda adı geçen testlerden biridir. Bebeğin anne kanına geçen DNA’sının analiz edilerek bakılan bir testtir. Ayrıca bebeğin genetik yapısının çıkarıldığı amniyosentez, koryosentez ve koryok villüs biyopsisinin sonuçları da beyin gelişimi ile ilgili direkt ve önemli bilgiler vermektedir.

    Risk durumu MR ile tespit edilebilir

    Gebelik takibinde yapılan ultrason görüntülemeler bebeğin sinir ve beyin gelişimi için çok önemli bilgiler vermektedir. Beyinin temel yapısı ve ventrikül adı verilen beyindeki karıncıkların genişliğinin belirlenmesi için önemlidir. Ayrıca omurga bütünlüğü de ultrason görüntülemelerle az bir yanılma payı ile saptanabilmektedir. Gebeliğin 21-22. haftalarında yapılan ayrıntılı USG bebeğin sinirsel gelişimini göstermektedir. Riskli gebeliklerde çocukta bir sorun olduğu şüphesi varsa gebelikte MR çekilebilmektedir. Bu bebeğin sinirsel gelişimini daha net olarak göstermektedir. Ancak MR uygun hastalara uygun koşullarda çekilmesi durumunda faydalı olmaktadır.

    Beyin hastalıklarına erken cerrahi müdahale hayat kurtarıcıdır

    Bebeğin sinirsel gelişiminde sorun olabileceği düşünüldüğünde, aileyi karşılaşabilecek sorunlar hakkında bilgilendirmek gerekmektedir. Doğumdan hemen sonra bebeği değerlendirip, düzeltici cerrahi tedavi planlanacaksa kazançların ve risklerin aileye anlatılması gerekmektedir. Bebeklerde, omurilik kaynaklı kese ile doğum (meningosel, meningomyelosel) ve beyindeki su karıncıklarının gelişmesi olarak tanımlanan hidrosefali, en sık karşılaşılan sinir sistemi problemleridir. Bu problemlerin cerrahi olarak çözümü mümkündür ancak hastaları yakın takip etmek gerekmektedir. Tekrarlayan ameliyatlar gerekebilmektedir. Kese ile doğan bebeklerde ilk aşamada keseler kapatılmakta, ilerleyen zamanlarda omurga veya gergin omurilik için ek cerrahi düzeltmelerin yapılması gerekmektedir. Hidrosefali hastalarında beyindeki fazla suyun ince yumuşak hortumlarla karın boşluğuna aktarılması işleminin gerçekleştirildiği şant ameliyatı gerekmektedir. Yapılacak tedavilerin vakaya özel olduğu, her hasta için değişik bir yol seçilebileceği bilinmelidir.

  • Sigara bel fıtığını tetikliyor

    BELİNİZDEKİ AĞRININ SEBEBİ FITIK OLMAYABİLİR

    Her organımıza büyük zararlar veren sigara, bel ağrısına da neden olabiliyor. Uzun saatler ayakta duran ve oturanların yanı sıra sigara kullananlar da risk altında bulunuyor. Sigaranın neden olduğu öksürük bile vücudu zorladığından fıtığa sebebiyet verebiliyor.

    Bel bölgesi, vücut ağırlığımızı taşıyarak yükü kalçadan bacaklara aktaran ve aynı zamanda günlük aktivitemiz içerisinde gövdemizin hareketli olmasını sağlayan bir yapıdır. Belimizde 5 adet omur ve bunların arasında kıkırdak yastıkçıklar (disk), eklem yapıları, bunlara destek olan kaslar ve diğer yumuşak dokular bulunur. Bel omurlarının yük taşıma, hareketlerimize katkı sağlama, omurilik ve sinir köklerine koruyuculuk gibi görevleri vardır. Bu bölgeden kaynaklanan sinirler, bacakların kas kontrolünü, duyusunu, idrar, gaita ve seksüel fonksiyonların kontrolünü sağlar. Bel ve sırt kasları zayıf olanların yanı sıra sigara içenlerin, uzun süre oturanların ve ayakta kalanların bel ağrısına yakalanma riski daha fazladır. Sigara belde kan dolaşımını azalttığından ağrıya neden olur. Öte yandan sigaranın sebep olduğu öksürük fıtığa da yol açabilir.

    KALP HASTALIKLARINDAN SONRA İKİNCİ SIRADA

    Bel fıtığı, insanoğlunun ayakta durmasının bir bedelidir. İki bel omurgası arasındaki süspansiyon görevi gören diskin daha sert olan dış katmanındaki bir çatlaktan iç kısımdaki kısmen daha yumuşak olan dokunun arkaya doğru yer değiştirmesi sonucu omurilik veya sinir köküne bası yapması ile oluşan bir hastalıktır. Bel fıtığının bulunduğu omurga seviyesi, bu segmentteki yerleşimi ve evresine göre çeşitleri vardır. En sık L5-S1 ve daha sonra L4-5 omurgaları arası görülür. Yerleşimine göre de en sık santral (orta hat) ve parasantral (orta hattın bir miktar yanında) da ortaya çıkar. Bel ağrısı, gelişmiş toplumlarda görülen kronik hastalıklar arasında kalp hastalıklarından sonra ikinci sırayı almaktadır. Cerrahi tedavi yapılan hastalıklar arasında ise beşinci sırada bulunmaktadır. Bu derece yaygın olan bel ağrılarını “akut” ve “kronik” olmak üzere 2 gruba ayırabiliriz. Akut bel ağrılarında genellikle ağrı birkaç gün içerisinde azalır ve birkaç hafta sonra tamamen geçer. Ağrı 3 aydan daha fazla sürüyorsa bu ağrıya kronik bel ağrısı denir.

    30’LU 40’LI YAŞLAR RİSKLİ

    Bel fıtığı en sık 30’lu, 40’lı yaşlarda görülür. 20 yaş altı veya 60 yaş üstünde görülme sıklığı daha azdır. Bu hastalık, ciddi iş gücü ve maddi kayıplara neden olur. Sosyo-kültürel olarak insanların gündelik yaşamlarını ve hayat kalitelerini önemli ölçüde etkiler. Yapılan çalışmalar insanların yüzde 80’inin hayatlarının bir döneminde bel ağrısı yaşadığını gösteriyor. Ama bu bel ağrılarının hepsi bel fıtığı değil. Çünkü beli ağrıyan hastanın yaklaşık yüzde 2 ila 5’inde bel fıtığı saptanmaktadır. “Belim ağrıyor, fıtığımın olma ihtimali de az, o zaman doktora gitmeme gerek yok!” düşüncesi çok büyük yanlış. Her hasta ameliyat gerektirmez. Adeta merdivenin basamakları gibi bu hastalığın tedavisinde de basamak basamak tedavi uygulamak gerekir. Öncelikle ilaçlarla, kısa süreli istirahatler vererek, hastanın gündelik hayatını tekrar bir gözden geçirmesini sağlamak gerekiyor. Bunlar yetmezse gerektiğinde fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanlarıyla el ele çalışılmalı. Tüm bu yapılanlardan sonra hastada anlamlı bir sonuç elde edilmezse ameliyat olması önerilir.

    OTURURKEN BELİNİZİ DESTEKLEYİN

    Bel fıtığının cerrahi tedavisinde mikrodiskektomi denilen yöntem kullanılıyor. Bunun yanı sıra hastaya özgü yapılan değerlendirme sonucu, fıtığının yerleşimine göre de uygun olgularda minimal invazif bir cerrahi yöntem olan endoskopik diskektomi de uygulanabilir. Bugün tıbbının geldiği nokta artık bu hastalığı korkulu bir rüya olmaktan çıkartıyor. Hastaların şikayetlerini doğru dinlenip iyice muayene edilerek irdelenmesi, doğru tetkiklerle tanının ortaya konması, hastaya özgü doğru tedavi stratejisinin belirlenmesi, cerrahi gereken hastalara da doğru cerrahi tekniğin uygulanmasıyla yüz güldürücü sonuçlar elde etmek mümkün. Günlük yaşamda fıtık ile karşılaşmamak için eğilerek iş yapmamaya özen göstermeliyiz. Yerden bir şey alırken dizleri kırmak, yükseğe uzanmaya çalışmamak ve ağırlık taşırken yükü iki kola eşit dağıtmak gerekiyor. Özellikle oturarak çalışanlar için dik durmak ve beli desteklemek de büyük önem taşıyor.

  • Günümüzde bel fıtığı ne sıklıkta görülüyor? Tedavisi? İlaç tedavisi yeterli mi? Ameliyat şart mı?

    Günümüzde bel fıtığı ne sıklıkta görülüyor? Tedavisi? İlaç tedavisi yeterli mi? Ameliyat şart mı?

    Bel Fitigi nedir ?

    Gunumuzde bel agrisi sosyal aktivite ve is gucu kaybi acisindan ilk sirayi alan hastaliklar icindedir. Insanlarin %70’i hayatlarinin bir doneminde kronik bel agrisi ile karsi karsiya kalmakta ve bu problem sanayi ve hizmet sektorunda calisanlarda daha sik ortaya cikmaktadir.

    Tum bel agrilarinin ise %5 kadari bel fitigina bagli gelisen agrilardir.

    Bel fitigi kabaca bel kisminda, omurlarimiz arasindaki kikirdak dokusunun yirtilarak omurilik kanali icine veya bacagimiza giden sinirlerimizin ciktiklari yollara basi yaratmasi olarak adlandirilabilir. Bu basinin buyuklugune bagli olarak o sinirde hasar gelisir. Bu hasar neticesinde o sinirin gorev yaptigi bolgede agri , kuvvetsizlik veya hissiyat kaybi yasariz.

    Dunyada ve ulkemizde hangi siklikta goruluyor?

    Lomber disk hernisine en sik orta yaslarda rastlanir. Olgularin %70 kadari 25-45 yas grubu arasindadir. Cocukluk yaslarinda ise cok nadir gorulmektedir. Ancak son yıllarda genç yaşlarda da görülme sıklıgında artış olduğunu belirten yayınlar çıkmıştır. Bu donemde goruldugu zaman genellikle bir aile hikayesi, travma veya dogustan kemik yapilarinda bir anormallik olup olmadigi goz onunde bulunurulmalidir. Tani yontemlerindeki yeni gelismeler ve MR teknolojisinin gunluk yasamimiza girmesi bel fitigi tanisinda kacinilmaz olarak artisa yol acmistir.

    Bel fitigi nasil tedavi ediliyor ?

    Bel fitigi hastalarinda yapilan MR goruntulemeleri isiginda, hastanin fizik muayene bulgularida goz onunde bulundurularak, hasta ile konusularak, hastalarin istekleri dogrultusunda tedaviye karar vermek gerekmektedir.

    Son yillardaki teknolojik gelismelerinde yardimi ile elimizde cok cesitli tedavi imkanlari bulunmaktadir. MR goruntulemelerinde hafif bel fitigi olan, muayenesinde herhangi bir problemi olmayan hastalar konservatif tedavi olarak adlandirdigimiz agri kesiciler ve yatak istirahatinden %90 oraninda fayda gormektedir. Fayda gormeyen hastalarda Fizik Tedavi, bunlarin disinda kucuk diskleri yok etmek icin laser tedavisi, ozon tedavisi, Radyofrekans uygulama gibi degisik alternatifler kullanilabilir.

    Son olarak, hastanin MR goruntulemesinde buyuk bir fitik gozukuyor, hastanin muayenesinde fitiga bagli guc kaybi, hissiyat kaybi veya idrar kacirma problem varsa mikroskobik diskektomi ve secilmis uygun vakalarda endoskopik cerrahi diskektomi tedavi sekilleri uygulanmasi gerekebilir.

    Ulkemizde ne kadar bel fitigi ameliyati gerceklestirildigine dair rakam var mi?

    Ulkemizde omurga operasyon sayisi son yillarda giderek artmaktadir. Saglik Bakanligi verilerine gore 2012 yilinda tum turkiyede yaklasik 135 bin omurga ameliyati yapilmis olup bunun %60 kadari yani yaklasik 82 bin bel fitigi ameliyati yapilmistir.

    Bel fitigi olan hastalarin yuzde kaci ameliyat oluyor?

    Bel fitigi tanısı konulan hastalarin kucuk bir yuzdesi, %5’ lik kismina tedavi amacıyla ameliyat gerekmektedir.

    Bel fitiginda ameliyat hangi durumlarda sart goruluyor?

    a)En onemlisi daha onceden idrarini hissedebilen ancak bel fitigina bagli siddetli agri ile birlikte idrarini tutamayan hastalarda, ve ayaginda kuvvet kaybi yani felc gelisen hastalarin acil ameliyat olmasi gerekmektedir. Erken tani konularak ameliyat olan hastalarda bu sikayetlerin tekrar duzelebilme sanslari olmaktadir.

    b) Konservatif tedavi dedigimiz, ilac tedavisi ve istirahate ragmen agrisi gecmeyen ve MR goruntulerinde kanal icinde serbest parca dedigimiz buyuk fitik parcasi olan hastalarda cerrahi gerekebilir

    Bel fitigi ameliyatinda gec kalmamak onemli mi? Neden

    Eger ameliyat gerektiren durumlar gelistiyse, ki bunlar bel fitigi hastalarinin kucuk bir kismini olusturur bir an once mudahale gereklidir. Zamaninda girisim yapilmazsa bel fitiginin sinir ustundeki basisi o sinirde ki hasari sonucunda kalici hasarlar olusabilir. Sinir hasarina bagli olarak o sinirin yaptigi fonksiyonu kaybetmesine bagli belirtiler ortaya cikar.Bunlar hissiyat kaybindan, idrar kacirma, ayakya felce kadar olabilir. Bu yuzden ne kadar erken davranilirsa sinir uzerinde o kadar az hasar olusur ve bu hastanin eski fonsiyonlarini kazanarak, iyilesebilmesi acisindan cok onemlidir.

  • Beyin tümörleri kimlerde daha çok görülür?

    Beyin tümörleri kimlerde daha çok görülür?

    Beyin tümörlerinin nasıl oluştuğu kesin olarak bilinemediği gibi neden bazı insanlarda beyin tümörü geliştiği, diğerlerinde gelişmediği henüz kesin olarak cevaplanabilmiş değildir. Ancak araştırmalar, bir takım özellikleri olan kişilerin daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koymuştur.

    Risk faktörlerinin varlığı o kişinin hastalığa % 100 yakalanacağı anlamına gelmez. Bilinen herhangi bir risk faktörü olmadan, kanser hastalığına yakalanan birçok insan olduğu bir gerçektir. Bazı risk faktörleri vardır ki, beyin tümörü riskini arttırır:

    Erkek cinsiyet; Genellikle beyin tümörleri erkeklerde daha çok görülmesine rağmen menenjiomlar kadınlarda daha çok görülmektedir.

    Irk; Diğer bütün ırklarla karşılaştırıldığında beyin tümörleri beyaz ırkta daha fazla görülmektedir.

    Yaş; Beyin tümörlerinin çoğu 70 yaşın üstündeki kişilerde görülmekle beraber çocukluk çağında da ikinci en sık rastlanan tümörlerdir. 8 yaşın altındaki çocuklarda daha büyük çocuklara göre daha sık görülür.

    Radyasyona maruz kalmak en çok bilinen risk faktörlerinin başında gelir. Beyin tümörü tedavisi için kafaya uygulanan radyasyon, diğer kanser tedavileri içinde kullanılmakta olup tedavi edici özelliği, risk faktörü oluşundan daha ön planda olduğu için hastalarda uygulama devam etmektedir. Bir hastaya adı ne olursa olsun radyoterapi uygulanacağı zaman tanının doğruluğundan emin olup bulunduğu yerleşim yerini göz önünde bulundurarak tedavi planı yapılmalıdır. Buna uyulmaz ise radyoterapinin faydasından ziyade zararını görebiliriz.

    Bağışıklık sistemi bozuklukları olan kişilerin beyinde lenfoma riski artar. Lenfoma, hastalıklarla savaşan beyaz kan hücreleri lenfositlerde oluşur. Merkezi sinir sistemi, vücudun diğer bölgelerine göre lenfomaya en sık rastlanan bölgedir. Bağışıklık sistemindeki bozukluk doğuştan olabileceği gibi diğer kanser tedavileri nedeniyle uygulanan tedavi sonuçları olarak da görülebilir.

    Beyin kanserinde aile geçmişi nadiren de olsa önemli. Ailelerinde glioma olan kişilerde glioma gelişme olasılığı daha yüksek olduğu için ailesinde beyin tümörü öyküsü olması ailesinde beyin tümörü öyküsü olmayanlara göre daha genç yaştan itibaren beyin tümörlerinde olması muhtemel yakınmalara benzer yakınmalar var ise daha ciddi bir şekilde üzerinde durulmasını ve uygun tetkiklerin yapılmasını gerektirir. Genel olarak, ailesel faktörlere dayalı bir tümör tanısı söz konusu olduğunda, hasta genç yaşta olmaktadır.

    İşyerinde bir takım zararlılara maruz kalmış olmak; Nükleer sanayi çalışanlarında radyasyon nedeniyle beyin tümörü gelişmesi riski daha yüksektir. Patologlar gibi çok yoğun olarak formaldehite maruz kalınan mesleklerde beyin tümörü gelişmesi riski daha yüksektir. Plastik yapımında çalışan kişilerde ise vinil klorid kullanımı nedeniyle beyin tümörü gelişmesi riski artabilir. Benzer şekilde tekstil ve plastik sanayinde çalışan kişilerde akrilonitrile maruz kalabilirler ve buda beyin tümörü gelişmesi riskini arttırabilir.

    Diğer faktörler: Elektromanyetik alanlara, belli virüslerin enfeksiyonlarına maruz kalmak beyin tümörü gelişiminde olası risk faktörünü arttırıcı sebepler arasında yer almaktadır. Ancak araştırmacılar, bu faktörlerin beyin tümörüne yol açtığına dair yeterli delil elde edememişlerdir. Bu nedenle risk faktörleri ile ilgili araştırmalar devam etmektedir.