Etiket: Hasta

  • PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

    PSİKOLOJİK HASTALIKLAR

    Hastalığım Psikolojik Mi?

    Doktor doktor dolaşırsınız en sonunda bir doktor size “Senin sorunun psikolojik” der. İşte o anda sizin de kafanıza takılır “Şimdi benim psikolojim bozuldu mu?” Ya da “Ben deli miyim?”Diye merak edersiniz. Psikolojik kökenli rahatsızlıklar bizi dört şekilde etkiler;

    • Zihinsel (Örneğin;Rahatsız edici düşünceler)

    • Davranışsal (Örneğin;Öfke veya tahammülsüzlük)

    • Algısal Örneğin;Kendini bu dünyaya ait hissetmeme)

    • Fiziksel (Örneğin ağrılar, kaşıntı, kabızlık)

    Hiçbir sağlık uzmanı delilik kavramını kullanmaz. Ama içimize bir şüphe düştüğünde deli olmadığımıza ikna olmak için bir sürü psikolojik sorunumuzu görmezden gelebiliriz.

    Hangi rahatsızlık olursa olsun teşhis konulmadan tedaviye başlanmaz. Ancak diğer branşlardan farklı olarak hiçbir hasta da kendisine psikolojik bir hastalığın teşhisi konulmasından hoşlanmaz. Uluslararası düzeyde kullanılan ölçekler arasında yüzlerce psikolojik hastalıklar tanımı yapılmıştır ve bunlar arasında en yaygın görülenleri depresyon, bağımlılıklar, anksiyete, madde bağımlılıkları, korku halleri, cinsel problemlerdir.

    Kim Bağımlı Olduğunu Bilmek İster ki?

    Hasta hastalığı özdeşleştirilmekten hoşlanmaz. Alkol alana alkolik, madde kullanana madde bağımlısı derseniz kimse kendini alkolik veya madde bağımlısı olarak görmeyecektir. Biz de böyle bir ilişkilendirme yapmayız. Örneğin alkolden vazgeçemiyor, ihtiyacından fazla kalori alıyor deriz.

    250’den Fazla Psikolojik Rahatsızlık Vardır

    Bu rahatsızlıkları 10 katagoride topluyoruz. Her biri hakkında ayrı bir makale yazarak konuyla ilgili merak etteğiniz temel bilgileri öğrenebilirsiniz.

    1. Kaygı Bozukluğu ( Gelecek kaygısı, sürekli endişe hali, fobiler)

    2. Cinsel Sorunlar ((Erken boşalmak, orgazm olamamak, sertleşme sorunu, cinsel soğukluk)

    3. Uyku Bozuklukları ( Fazla uyuma, uyuyamama, uyurgezerlik, derin uyuyamamak)

    4. Madde Bağımlılıkları (Uyuşturucu, alkol, kafa bulucu ilaçlar)

    5. Çocuklarda Görülen Psikolojik Rahatsızlıklar (Aşırı öfke, dikkat dağınıklığı, uyumsuzluk)

    6. Kişilik Bozuklukları ve Psikolojik Rahatsızlıkları ( takıntılar, bağımlı kişilik, narsist, borderline)

    7. Psikotik (Hezeyan) Rahatsızlıklar ( Şizofrenler, paranoya)

    8. Nörobilişsel Psikolojik Rahatsızlıklar (Alzheimer, Parkinson)

    9. Yeme Bozuklukları ( Yediklerini kusma, aşırı yeme, belli şeyleri yiyememe)

    10. Duygu Durum Bozuklukları (Manik depresyon, bipolar bozukluk, depresyon, aşırı üzüntü)

    Psikolojik Rahatsızlıklar Neye Göre Teşhis Edilir?

    Hastanın şikayetleri dinlenerek uygun teşhis konulur. Bana gelen hastaların büyük bir kısmı önce başka branştan bir uzmana gitmiş ve pek çok tetkikini yaptırmış olarak gelir. Bir yandan bilmek ister, “Gerçekten bu rahatsızlıklarım psikolojik mi? Bunları yaşamaktan psikolojim bozuldu” der.

    Psikolojik hastalıkların sınıflandırılması Amerika ve Kanada’da kullanılan DSM Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından yapılmıştır. Bu güne kadar 250 hastalık sınıflandırılmış olup bu sınıflandırma güncellenerek geliştirilmektedir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • PANİK BOZUKLUK

    PANİK BOZUKLUK

    Panik Atak; korku, endişe ve huzursuzluk belirtilerinin aniden başlayıp, rahatsızlığın 10 dakika içinde en üst düzeye ulaştığı, 13 adet vücutsal ve düşüncesel belirtiden en az 4’ünün yaşandığı bir ankisyete (kaygı) nöbetidir.
    Bu 13 belirti şunlardır. 
    Çarpıntı, kalp hızında artış, kalp seslerini duyuyor gibi hissetme
    Terleme
    Titreme ve ya sarsılma hissi
    Boğulma ya da nefes alamama, nefesinin yetmediği hisleri
    Tıkanma, soluğun kesilmesi hisleri
    Göğüste ağrı veya göğüste bir rahatsızlık hissi
    Bulantı ya da karında ağrı ya da karında bir rahatsızlık hissi
    Çevreyi olduğundan farklı, sanki gerçek değil gibi hissetme ya da kendini çevredekilerden ayrılmış, olağandışı, farklı bir şekilde algılama hali
    Baş dönmesi, dengesizlik, başta sersemlik hissi, bayılma hissi, yere düşecek gibi olma
    Kontrolünü kaybetme, delireceğini düşünme seklinde bir korku
    O anda, kalp krizi geçireceği ya da öleceği korkusu
    Uyuşma, hissizlik, yanma, karıncalanma hisleri
    Üşüme, ürperme, soğuk ya da sıcak basmaları, basından aşağı kaynar su dökülmüş veya hamama girmiş gibi olma
     Yukarıda da belirtildiği üzere panik atak belirtilerinin hepsi aynd agörülmek zorunda değil en az 4 tanesinin olması kişinin panik atak geçirdiğini söylemek için yeterlidir. Ayrıca panik atak sebepsiz olarak aniden başlayabileceği gibi, belli bazı durum ya da ortamlarla ilişkili de olabilir. Örnek olarak korkulan bir hayvan görme, kalabalık bir ortamda bir faaliyet (konuşma, yemek yeme gibi) bir durumu takiben de başlayabilir.
     PANİK BOZUKLUK ise;  panik ataklarının; beklenmedik zamanlarda ve tekrarlayarak oluşması atakların tekrarlayacağı yönünde sürekli bir kaygı yaşanması  atağın sonunda olabileceğini düşündüğü olumsuz şeyler (ölmek, delirmek, kalp krizi geçirmek seklinde) ile ilgili endişe duyulması ya da bu ataklarla ilgili olarak bazı davranışlarında değişiklikler yapılması şeklindeki bir rahatsızlıktır. Dolayısı ile panşk atak bir çok ruhsal hastalık sırasında ortay acıkabilen bir belirti iken PANİK BOZUKLUK tanısı konabilmesi için beklenmedik panik ataklar, beklenti anksiyetesi  ve/veya kaçınma davranışları da gerekmektedir.
    Agorafobi ise; kişinin yalnız kalmaktan, kaçmanın, o ortamdan uzaklaşmanın kolay olmayacağı ya da her hangi bir rahatsızlık hissetme anında yardım alamayacağı topluma açık yerlerde olmaktan korku duymaktadır. Panik Bozukluk ya da Agarafobi tek başlarına da görülebilir  birlikte de görülebilir.
    Bu kişilerde gördüğümüz bazı ortak özellikler arasında, tek başına dışarıya çıkamama ve yanlarına başka bir kişiyi alma, kalabalık caddelerden geçememe, kalabalık mağaza, marketlere girememe, kapalı ortamlar (tünel, köprü ve asansörler gibi) ve kapalı araçlardan (metro, otobüs, uçak gibi) kaçınma sayılabilir. İleri aşamalarda kişiler evlerinden çıkmayı reddedip çevrelerindekileri de kendileri gibi evde tutmaya zorlayabilirler. Sosyal ilişkiler bozulup boşanmalara yol açabilir.
    Panik Bozukluğun hayat boyu görülme yaygınlığı %1.5-3 arasında değişmektedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çocuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir. Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Panik atak krizi geldiğinde 5-20 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir. Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Hasta bazen bilinç altında biriktirdiği korkularını sanki gerçekmiş gibi görebilir. Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.
    Panik bozukluğu olan birçok insan; kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma şeklindedir. Başka bir rahatsızlığa bağlı olarak ortaya çıkmaz. Panik bozukluğu, beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı norotransmitterlerin anormal çalışması sonucu oluşmaktadır. Günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın  sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız”  olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi  bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi  ve bunun sonucunda da  “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “çıldırıyorum”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile tetiklenir.
    Hastaların çoğu %40-80’inde majör depresyon dediğimiz tablo hastalığa eklenip durumu ağırlaştırmaktadır. Kişilerin bahsetmemesine karsın intihar riski yüksektir. Hastaların %20-40’inda alkol ve madde bağımlılığı görülmektedir. Kişi ilerleyen dönemde eve bağımlı hale gelebilmekte ya da hastane, eczane gibi yerlere yakın olmayı yeğlemektedir. Hasta bu konuya yakın olmayan doktorları bir dolaşıp gereksiz ya da yanlış tedaviler almaktadır. Çevresi ile iletişimi bozulan kişinin mesleki, sosyal, ailesel işlevselliği azalmaktadır. Dolayısı ile mutlaka doğru ve zamanında teşhis ve tedavi edilmesi başka hastalıkların ortaya çıkmasının da önüne geçecektir.
    TEDAVİ
    İlaç ile birlikte özellikle bilişsel davranışçı psikoterapi uygulanır ise sonuçlar oldukça yüz güldürücüdür. Kişinin hastalığı hakkında bilgilendirmesi psikoeğitim bile bazen hastaların neredeyse yarısının rahatlamasına yol açmaktadır. Dolayısı ile Panik bozukluk psikiyatri uzmanı tarafından düzenli takip ve tedavi ile rahatlıkla düzelebilen bir rahatsızlıktır.

  • Çocuklarda hipospadias tedavisi

    Hipospadias, idrar yolunun idrar kesesi (mesane) ile pipi ucu arasında bulunan son kısmının (üretra) ön tarafının tam olarak gelişemeyip açık kalması ve pipinin torbalara doğru eğik olması (kordi) ile tanınan bir hastalıktır. Normal yerinde olmayan idrar deliği bazen iğne deliği gibi dar olduğundan ameliyat öncesi genişletilmesi gerekebilir. Bu nedenle ameliyatı acil olmasa da hipospadili çocukların doğumdan itibaren bu hastalığın tedavisini yapan kliniklerde takibe alınması çok önemlidir.

    Hastaların çoğunda (%95) sünnet derisi de gelişmemiş olduğundan pipinin sırt kısmında toplanmış halde görülür. Bazı hafif dereceli hastalarda (%5) ise sünnet derisi normaldir ve hastalığın varlığı ancak sünnet derisi sıyrıldıktan ya da çocuk bu hastalığı bilmeyen biri tarafından sünnet edildikten sonra görülebilir. Sünnet derisi bu hipospadiyi düzeltmek için yapılan ameliyatlarda kullanıldığından hastaların ameliyattan önce sünnet edilmemesi çok önemlidir.

    Hastalığın derecesine bağlı olmak üzere idrarın çıktığı delik (meatus) makatın (anüs) hemen önü ile pipinin baş kısmının (glans) alt bölümüne kadar herhangi bir yerde olabilir. Çok ağır derecelerde dıştan bakıldığında çocuğun kız mı yoksa erkek mi olduğu anlaşılamayabilir. Bazı durumlarda çocuğun gerçek cinsiyeti ancak kromozom incelemesi ile belirlenebilir. Ağır dereceli hastalarda pipi gelişimi de çoğunlukla geri kaldığından ameliyat öncesi pipiyi büyütmek için iğne ya da krem şeklinde hormon tedavisi yapılması da gerekebilmektedir.

    Bazı hastalarda yukarıdakilere ek olarak pipi sağ veya sola (nadiren de tamamen arkaya bakacak şekilde) dönük halde gelişmiş olabilir.

    Hastaların bir kısmında idrar yollarında, böbreklerde veya yumurtalarda (testis) ek bozukluklar bulunabilir. Bu tip bozuklukların bulunup bulunmadığı, hipospadi ameliyatından önce araştırılır ve gerekiyorsa ayrıca tedavi uygulanır.

    Hipospadi, birlikte yumurtalar (testis) ve hormon organlarında bir bozukluk yoksa kısırlığa neden olmaz. Çok hafif derecelerde hasta ameliyat olmasa bile normal bir yaşam sürdürebilmekte, çocuk sahibi olabilmektedir

    Hipospadiasın düzeltilmesi için en uygun yaş hastalığın derecesi, pipinin büyüklüğü ve ameliyatta kullanılacak dokuların özelliklerine bağlı olduğundan her hasta için ayrı ayrı belirlenir.

    Hastalığın derecelerine göre başlıca şu ameliyat teknikleri uygulanmaktadır:

    En hafif derecede olanlarda (idrar deliği pipinin baş kısmında uca çok yakın bulunur ama şekli bozuk ya da dardır, pipide eğrilik yoktur); idrar deliğinin genişletilmesi veya düzeltilmesi şeklinde olan meatoplasti, glanüloplasti ameliyatları. *TEK AMELİYAT

    Orta dereceli olanlarda (idrar deliği pipinin baş kısmının alt bölümü ile pipinin orta kısmı arasındadır, pipide eğrilik yoktur); idrar deliğinden itibaren pipinin üst kısmına kadar, orada bulunan deri ile tüp yapılması ameliyatları. *TEK AMELİYAT

    Ağır dereceli olanlarda (pipi normalden küçük ve çok eğri olup idrar deliği çoğunlukla pipinin orta bölümünden daha aşağıdadır); eğriliğin düzeltilmesi ve orada bulunan deri ve sünnet derisi kullanılarak idrar tüpü yapılması ameliyatları. Bu grup hastalarda bazen önce pipinin düzeltilip sünnet derisinin pipinin alt kısmına taşınması ve bundan 6 ay sonra asıl düzeltici ameliyatın yapılması gerekebilmektedir. *BAZEN İKİ AŞAMALI AMELİYAT

    Sonuç: Daha önce belirtildiği gibi hipospadiaslı hastalarda hedef tek ameliyatla tam düzelme sağlanmasıdır. Ameliyatın başarı oranı yaklaşık olarak hafif derecelilerde %95-100, orta derecelerde %85-90 ve ağır derecelerde %60-85 oranlarında tek ameliyatla iyileşme sağlanabilmektedir.

  • ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    İnsan, doğal olarak çevresinde ve kendi iç dünyasında olan biten her şeyi anlamlandırmak ister. Kimse anlam veremediği, algılayamadığı bir durum içerisinde olmak istemez. Hele hele kafamızın içinde dönüp duran ‘saçma sapan’, hiç kimseye anlatamadığımız, bizi utandıran veya aşırı derecede kaygılandıran düşünceler varsa, hayat iyice zorlaşır. Kişi bu duruma bir anlam veremez. Daha da kötüsü derdini de kimseyle paylaşamaz. Obsesif-Kompulsif Bozukluk denilen, Tükçeye ise ‘Takıntı Zorlantı Bozukluğu’ olarak da geçen bu rahatsızlık aslında iç dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir. 
    Hemen hepimizde hafif şiddette bu tür düşünceler olabilir. Kimimiz merdiven sayarız, kimimiz yerdeki çizgilere basmayız, kimi hep belli bir basamağı atlarken kimi de kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi diye sürekli düşünür durur. 
    Bu durum, bir düşünce ya da duygunun mantıklı çabayla bilinçten uzaklaştırılamayarak ısrarlı biçimde var olmasıdır. Kişinin zihnine irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, egoya yabancı, kişinin bunların saçma olduğunu bildiği halde iradesiyle uzaklaştıramadığı, inatçı bir şekilde tekrarlayan, kişinin zihnine sakız gibi yapışan sembol veya dürtülerdir. Mantığa ve görüşlerine de aykırıdır.
    Bu tür takıntılı düşünceler zihinden kovmakla gitmez. Adeta gücünü sizin direncinizden alır. Yani siz bu düşüncelere ne kadar direnirseniz, bu düşünceler de o kadar kuvvetli bir şekilde karşılık verir. Dolayısıyla insan kendisini bir kıskaç altında hisseder. Ne yapsa bu düşüncelerden kurtulamaz. Bu düşünceleri nötralize etmek için, yani bu düşüncenin verdiği kaygıdan kurtulmak içinse bir takım davranışlar sergilemek zorunda hisseder kendini. Bu davranışlara da kompulsiyon denir. Örnek verecek olursak; kapıyı kilitlediği halde sürekli olarak zihninde kapıyı kilitledim mi, kilitlemedim mi gibi bir düşünce döner durur. Bu nedenle bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu vardır; gidip kapıyı kontrol etmek. Bu davranış, istenmeden de olsa, zorunlu olarak pek çok kez olabilir. Ancak kapıyı kontrol ettiğinde bu kaygıdan kurtulur, fakat yine aynı düşünce yanı başında belirir. 
    Bir başka örnek; temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    HER ŞEYİ KONTROL EDEMEZSİNİZ
    Bu tür düşüncelere sahip insanların büyük bir kısmında aşırı kontrolcü bir bakış bulunmaktadır. Bir işi yaparken aşırı ayrıntıcıdırlar ve her şeyin dört dörtlük olmasını isterler. Çok titiz ve düzenlidirler. Yapılan işlerde adeta kusursuzluk ararlar. Aşırı kuralcı ve kontrolcü olan bu kişiler için olayların ya da planlanan işlerin istedikleri mükemmellikte olması adeta felakettir. Kuralları son derece katı, ahlaki değerleri ise hiçbir esneklik göstermeksizin cezalandırıcı niteliktedir. 
    Bu takıntılı düşünceler de kişiyi işte tam on ikiden yani en ahlakçı ve kuralcı olduğu yerden vurur. Dindar kişiyi namazda yakalar, eşine sadakat konusunda en küçük bir tereddütü olmayan bir kişinin zihnine ise çeşitli kadınlarla ilgili cinsel fanteziler olarak belirir. Annesine olan düşkünlüğüyle bilinen bir kişide ise annesini öldürme korkusu şeklinde ortaya çıkabilir. Bütün bu düşünceler kişiye son derece büyük bir acı verir. Ve yine aynı kısır döngü; düşüncelere direnme, direndikçe düşüncelerin de kuvvetlenmesi. 
    Obsesif Kompulsif bozukluk kişinin yaşam kalitesini inanılmaz derecede düşüren bir rahatsızlıktır. Ne hazindir ki kimileri bu ‘saçma’ düşüncelerini birileriyle paylaşmaktan korkar. Çünkü ‘deli’ damgası yemekten korkarlar. 
    Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeye çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz. Çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez.
    BELİRTİLER
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    3.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    4.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir. Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    5.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    6.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    7.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşın kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozuklukiannda olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açt- iımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sannsal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    Beynin davetsiz misafiri: Takıntı[]
    Takıntı, insan zihninin düşman başına özelliklerinden biridir. Aklımıza bir düşünce veya hayal gelir, oturur, bir türlü oradan kalkmaz. Ne yaparsak yapalım, o düşünce veya hayal oradadır. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde. Frenkler takıntıya obsesyon derler. Obsesyon saplantı kelimesiyle de Türkçe’ye çevrilebilir. Net bir tarif yaparsak, obsesyon veya saplantı/takıntı:
    1-İstenmeden gelen,
    2-Sıkıntı verici,
    3-Tekrarlayıcı ve sürekli düşünce, dürtü veya hayaldir.
    Kimine kirlendiği hissi gelir, mutlaka gidip temizlenmek ihtiyacı duyar. Kiminin kafasına, çocuğuna zarar vereceği endişesi saplanır. Kimi aklında dolaşan günah düşüncelerden kurtulamaz. Örnekler çoğaltılabilir. Dikkat ederseniz bu düşünce, dürtü ve hayaller daima istenmeden gelir, sıkıntı vericidir, tekrarlayıcıdır.
    Kişinin takıntısı doğrultusunda yaptığı ve kendini alıkoyamadığı eylemlere ise kompülsiyon deriz. Kompülsiyon, ‘zorlantı’ kelimesiyle Türkçeleştirilirse de anadili Türkçe olan insanlara bu kelime herhalde pek mana ifade etmez. Yine de daha iyisi türetilene kadar kompülsiyon veya zorlantı kelimelerinden birini kullanmak dışında çaremiz yok.
    O halde, mesela insanın aklına kirlendiği düşüncesinin gelmesi takıntı, gidip ellerini yıkaması kompülsiyondur. Allah’a küfür etmeye mâni olamamak takıntı, tövbe etmek kompülsi- yondur. Çocuğunu kaldırıp camdan atacağını düşünmek takıntı, cam kenarlarından uzak durmak kompülsiyondur.
    Özetle kompülsiyonlar öyle davranışlardır (veya dua etmek vs. türünden zihinsel eylemlerdir) ki:
    1-Takıntıya cevap olarak gerçekleştirilir.
    2-Kişi kendisini bu davranışları yapmaktan alıkoyamaz.
    3-Tekrarlayıcıdır. (Defalarca el yıkanır, sürekli zemin veya priz kontrol edilir, yedi veya yedinin katları kadar estağfurullah denir.)
    4-Genellikle katı biçimde, hatta merasim katılığıyla uygulanır. (Belli şekilde belli sayıda el yıkanır, belli sayıda tövbe edilir, priz kontrol edilip deftere tarih ve saat düşülerek not alınır.)
    Yukarıdaki örneklere bakan pek çok okuyucu büyük ihtimalle “Aa, bende de bu takıntı var” demiştir. Evet, insanların büyük bölümünde irili ufaklı pek çok takıntı vardır. Ama bir kişinin ‘takıntı hastası’ olduğunu söyleyebilmek için, takıntıların rahatsız edici boyutta olması gereklidir. Mutlaka hepimizin çevresinde her şeyden pek çabuk iğrenen, sık el yıkayan bir anne, ağabey, komşu, arkadaş bulunur. Bu kişilerin hepsi hasta mıdır? Elbette değildir. Ama verdiğim örneklerde görüldüğü gibi takıntı kişiye acı veriyorsa veya işine, gücüne, okul başarısına, insan ilişkilerine zarar veriyorsa o zaman ortada ‘takıntı hastalığı’ var demektir. Takıntı hastalığına bilim dilinde obsesif kompülsif bozukluk denir.
    Takıntının Envai Çeşidi
    Sık gördüğümüz takıntıları şöyle özetleyebiliriz:
    1-Bulaşma takıntıları: Pislik, mikrop, meni, idrar… gibi maddelerin bulaşmasından korkma.
    2-Şüphe takıntıları: Kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.
    3-Bedenimizle ilgili hastalık takıntıları: Ölümcül hastalıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.
    4-Düzen ve simetri takıntıları: Eşyaların düzenli ve simetrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Pantolonun ütü çizgisi jilet gibi olmadığında huzursuzluk hissetme…
    5-Saldırganlık takıntıları: “Çocuğumu camdan atar mıyım? Kadınlara saldırır mıyım?” şeklinde çevredekilere zarar vermekten korkma.
    6-Cinsel takıntılar: Namazda akla erotik görüntülerin gelmesi, olmadık insanlarla erotik görüntüleri gözünün önünden uzaklaştıramama…
    7-Dini takıntılar: Allah’a küfür etme, Allah var mı yok mu sorusundan kurtulamama, günah şeyleri yapma arzusuna mâni olamama…
    8-Metafizik takıntılar: “Ben ben miyim? Ruh nerededir? Yıldızların ötesinde neler var? Bugün bugün mü yoksa yarın mı, dün mü? insanlar hayal mi gerçek mi?” gibi sorulardan kurtulamama.
    Sık karşılaştığımız kompülsiyonlar (zorlantı) ise şunlardır:
    1-Kontrol kompülsiyonları: Yoldan dönüp kapıyı kapatıp kapatmadığını kontrol etme, evden çıkmadan önce prizleri defalarca denetleme…
    2-Yıkama kompülsiyonları: Tekrar tekrar el yıkama, banyo yapma, evi temizleme, gıdaları yıkama…
    3-Sayma kompülsiyonları: Plaka numaralarını toplama, yoldan geçen arabaları sayma, gömleklerin düğmelerini sayma…
    4-Sorma-anlatma kompülsiyonları: “Ne dedin bir daha söyle? Sana para verdim mi söyle?” şeklinde sorular…
    5-Dua etme kompülsiyonları: Aynı duayı, besmeleyi, tövbeyi defalarca tekrarlama.
    6-Simetri ve düzen kompülsiyonlan: Yürürken çizgilere basmama. Paraları Atatürk resimleri üst üste gelecek şekilde istifleme. Kalkıp duvarda eğri duran tabloyu düzeltme….
    7-Biriktirme kompülsiyonlan: Hiçbir eski eşyayı atamama, dışarıda ne bulursa alıp eve getirme, evi çöp eve dönüştürme…
    Saptantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsessive-Compulsive Disorder)[]
    Saplantı (obsession) istenç (irade) dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı (ego-dystonic), bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşüncelerdir. Zorlantı (compulsion) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan, istenç dışı yinelenen hareketler’dir. Örneğin, temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi. Tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendim zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    Tarihçe
    Saplantılar ve zorlantılar insanlık tarihi kadar eskidir. Çok eski din kitaplarında düşünce saplantılarına ve hareket zorlantılanna işaret eden davranış örnekleri bulunmaktadır. Kaldı ki dinsel ve büyüsel törenlerin kaynağında büyük oranda obsesif-kompulsif nevrozdakine benzer savunma düzeneklerinin işlediği görülür. Buna ileride gene döneceğiz.
    Shakespeare’in Makbet’inde obsesif-kompulsif nevrozun klasik bir örneğim görürüz. Lady Makbet’in etkilemesi ile kocası Makbet, kral Duncan’ı öldürür. Bundan sonra Lady Makbet’de el yıkama hastalığı başlar. “Arabistan’ın bütün kokulu sabunlan getirilse bu elin kirleri temizlenemez” der ve sürekli ellerini yıkar.
    20. yüzyılın başlarında Fransız ruh hekimi Pierre Janet fobileri, saplantı ve zorlantıları bir başlık altında topladı ve buna “psikasteni” adını verdi. Janet’ye göre psikasteni bireyde istenç (irade) zayıflaması sonucu ortaya çıkıyordu. Freud, fobilerdeki ruhsal neden ve düzeneklerin obsesif-kompulsif bozukluklardaki ruhsal nedenlerden ve psikodinamik düzeneklerden farklı olduğunu görerek fobik nevrozla obsesif-kompulsif nevrozu ayrı rahatsızlıklar olarak inceledi. Obsesif-kompulsif nevrozun psikodinamiği ve ruhsal kökeni hakkındaki çağdaş görüşler Freud tarafından geliştirilmiştir. 20. yüzyılda öğrenme kuramları ile de obsesif-kompulsif nevroz etiyolojisine ve sağaltımına önemli katkılar sağlanmıştı. 20. yüzyılın sonlarına doğru bu hastalıkta önemli kalıtımsal-nörobiyolojik etkenlerin olabileceğine ilişkin veriler elde edilmeye başlanmıştır. Bunlar ileride açıklanacaktır.
    Tarihçe[] : Histeri, Mani ve Melankoli Eski Devirlerden beri gayet iyi tanımlanmışlardı. Yeni Devirlerde Edebiyat ve San’at, obsesyon ve kompülsiyonları, bizlere bilim adamlarından evvel tanımladı.
    Samuel Taylor Coleridge, 1798’de ‘Ancient Mariner’ (Eski Gemici) adlı şiirinde şöyle diyor:
    “… Since then at on uncertain hour, that agony returns:
    And ’til my ghostly tale is told,
    This heart within me burns..’
    Şair, ‘ghostly tale’ her ne acayip bir obsesyonel konu, söz, inanç idiyse, o icra edilinceye kadar içindeki kalbinin’ yandığından’ yakınıyor. Bu ‘tedirginlik’, genellikle bir süje’de hipnoz sonrası gözlenir.
    Esquirol (1838), obsesif şüphelenmeyi ‘monomanie resonnante’i (yankılanan tek-mani) olarak isimlendirdi. Falret, daha sonraları aynı rahatsızlığı ‘maladie du doute’ (şüphe hastalığı) olarak nitelendirdi.
    Fransız psikiyatrı Morel (1861), obsession terimini ilk kullanan kişidir.
    Nöro-psikiyartist Westphal (1878), obsesyon’u şöyle tarif etmişti: “..hastanın arzusuna karşı beliren ve giderilemeyen…duyumsal bakımdan anormal gibi görünen fikirler..”
    Freud, 1895’den itibaren ‘obsesif semptomlar’ ve onların dinamikleri hakkında konuşmaya başladı.
    Pierre Janet (1903), ‘psychastenia’ adını koyduğu klinik entite’de fobik ve obsesif-kompülsif semptomları aynı hastada tarif etti, bunda Histeri dışlanmıştı.
    DSM-I (1952), fobi ve obsesyon’ları ayrı klinikler halinde yeni bir klasifikasyon sistemine resmen kaydetti.
    Obsesif-kompülsif tip ‘savunma’lar, intra-psişik bir patern olarak genellikle kişilik yapısı içine girerler ve karakter savunmaları’nı teşkil ederler. Yani, doğuş ve dinamik noktalarından, Obsesif-kompülsif nörotik semptomlarına eşdeğerdirler (equivalents). Bu itibarla bunlara karakter nörozu denir ki, tedavileri çok zordur.
    Karakter Nöroz’u, karakter savunma mekanizmalarının ve karakter kişilik öğelerinin abartılmış bir şekilde sergilenmesidir. Birey bu sonuca eriştiğinde, Nöroz’un esas karakterlerinden biri olan ‘kendini bozguna uğratma’ (self- dejeat) görülür. Kişi şu soruyu kendine sorar durur, “bu semptomların bana faydası ne?’.
    Karakter Analizi, bir kişi’nin ‘kişilik savunma öğelerinin’ sistemli bir şekilde psikoterapötik araştırılmasıdır. Çalışma şekli, diğer nörozlarda olduğu gibidir. Klinik belirtiler, kişinin yapısıyla ego-syntonic bir şeklilde yinelenirler. Tedavide bunların analizi yapılır.
    Obsesif Kişilik (Obsessive Personality), kişinin yapısındaki patern ve savunmaların yaşam boyunca yeralmasıdır. Böyle bir kişilik, obsesif savunmaları kullanır.
    KÜLTÜREL FAKTÖRLER[]: Zamanımızın tempo’sunun ve kültürel faktörlerin, örneğin san’at performans’ı, rekor (not, dosya) tutma, maliye ve iş yöntemlerinin uygulanmalarında, bu nöroz’un gün geçtikçe artmakta olduğundan şüphe yoktur. Modern toplum, bir dereceye kadar düzenli, derli toplu, sözünde duran, işe zamanında gelen kimseleri daha takdir eder ve ödüller. Terapist’ler de, hekimliğin tüm diğer branşlarından daha dikkatli ve titiz olarak, başlama ve bitirme, zamanında olma öğeleri üzerinde duyarlıdırlar.
    Başlangıç Yaşı
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle genç yaşta başlar. Büyük çoğunlukla ortalama başlangıç 18-25 yaşları arasındadır. Küçük çocukluk yaşlarında bile görülebilir. Erkeklerde kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı görülür. Orta yaşlarda, hatta yaşlılıkta, ağır yaşam koşullan içinde, geç başlayan türleri vardır.
    Sıklık ve Yaygınlık
    Hastaların çoğunda belirtiler hafif olduğundan hekime gitmezler ve rahatsız oldukları belli olmaz. Bir kesimi hastalıklarını gizlerler; kimseye belli etmek istemezler; fakat kendi evleri içinde açıkça bellidir. Bir kesimi de yıllarca süren hastalığı artık benimsemişlerdir. Hastalık, kişi tarafından tanımlanmadıkça, bir yakınma olarak getirilmedikçe muayenelerle tanınması hemen hemen olanaksızdır. Bu nedenlerle bu bozukluğun sıklığını (incidence), yaygınlığını (prevalence) saptamak son derecede güçtür. Daha 1980’lere dek yapılan İngilizce yayınlarda bu hastalığın seyrek görüldüğü bildirilmekte ve tanınmış kitaplarda böyle yazılmakta idi. Oysa ki 20. yüzyılın başında Freııd ve Janet gibi araştırıcıların çok dikkatini çekmiş olan bu bozukluğun sık görüldüğü ve bu bilgilerin yanlış olması gerektiği yıllardan beri ülkemizde de gözleniyordu. Nitekim A.B.D. ve Kanada’da yapılandırılmış görüşme çizelgeleri ile yürütülen epidemiyolojik araştırmaların sonuçları 1980’lerin sonuna doğra yayınlandı ve bu hastalığın öyle nadir bir hastalık olmadığı anlaşıldı. Bu araştırmalara göre yaşam boyu yaygınlık oranı (life time prevalence rate) % 2.5-3 olarak bulunmuş ve bu ülkelerde, majör depresyonlar, fobiler, alkol/ilaç kötü kullanımından sonra dördüncü sıklıkta bir bozukluk olduğu görülmüştür. A.B.D. araştırmaları erkek ve kadın arasında görülme sıklığı bakımdan büyük bir ayrım olmadığını göstermektedir.
    Türkiye Ruh Sağlığı Profili araştırmasına göre 12 aylık bir sürede sağlık ocaklarına başvuran hastalar arasında toplam saplantı-zorlantı hastalığı oranı % 0.5; kadınlarda (%0.6) erkeklere (%0.2) göre üç kat yüksek bir oran bulunmuştur. Ülkemizde bunaltı bozuklukları kadınlarda daha yüksek oranda görülmektedir; bunun nedenlerini araştırmalarla aydınlatmak gerekir.
    Belirtiler ve Bulgular
    Genel Görünüm ve Davranış
    Bu tür nevrotik belirtilere yatkınlığı olan hastalar genellikle aşın titiz, düzenli ve kusursuzluk arayan kişilik yapısı gösterdiklerinden dışavuran davranışlarında düzenli, titiz, aşırı kontrollü ve kuralcıdırlar. Ancak hastalık oluştukça, yani saplantılı kişiliğin ötesinde saplantı-zorlantı belirtileri de ortaya çıkınca hastanın düzeni bozulabilir, hareketlerinde aşırı ikirciklilik, kararsızlık egemen olur.
    Konuşma ve İlişki Kurma
    Konuşma düzgün ve aşın derecede denetimlidir. Sözcükleri seçerek konuşur. En küçük bir eksik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılıcılık belirgindir. İlişkilerinde sıkıcı olacak denli saygılılık, kuralcılık vardır,
    Duygulanım
    Saplantı ve zorlantılar hastayı son derece tedirgin eder. Hasta saplantı ve zorlantılarının kendisine çok büyük bunaltı verdiğini anlatır. Fakat herhangi bir nedenle zorlantılarını yerine getiremeyince bunaltı daha da artar. Böylece hasta bunaltıyı yatıştırmak için zorlantılara başvurur, zorlantılar yineledikçe de bunaltısı artarak bir kısır döngü içine girer. Bunun yanısıra hastadan yaşam öyküsü alınırken, acı veren travmatik olayları duygudan yalıtılmış biçimde, sanki bir başkasının başından geçen olaylarmış gibi bir dille anlatır (yalıtma, isolation).
    Bilişsel Yetiler
    Bu hastalar genellikle zeki, bellekleri güçlü kişilerdir. Algı ve yönelim bozukluğu olmaz. Çok süreğenleşmiş ağır türlerde bazen algı bozukluğu izlenimi edinilebilir. Örneğin kediye dokunmaktan kaçınan ve uzaktaki kediye değdim mi değmedim mi saplantıları yüzünden elbiselerini temizlemeye veren hastalarda olduğu gibi. Böyle hastalar aslında kediye değmemiş olduklarını bilirler, fakat gene de saplantılı kuşkuları algılamalarını kesinlikten uzaklaştırır. Yineleyen saplantılar nedeni ile dikkat dağılabilir, verim düşebilir. Hastaların birçoğu yinelenen zorlantıları yaparken yaptım mı yapmadım mı kuşkusuna kapılarak yaptıklarını sanki hemen unutmuş gibi görünürler. Bunun gerçek bir bellek bozukluğu olduğu söylenemez.
    Düşünce Süreci ve içeriği
    Düşünce düzgün, eksiksiz, ayrıntıcı bir akış gösterir. Düşünce içeriğinde sık sık gelen, yineleyen, inatçı düşünce saplantıları (obsesyon) vardır. Hasta bunların saçma olduklarını fakat bir türlü engelleyemediğini söyler. Bir başka deyişle bu düşünceler benliğe yabancıdır (ego-dystonic), yabancı cisim gibidir. Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Düşüncede iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Sürekli ikirciklilik (tereddüt), kararsızlık dikkati çeker. Sanki her düşüncenin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Bir şeyi kuralına göre yaptım mı yapmadım nu, düşündüm mü düşünmedim mi, yapsam mı yapmasam mı kararsızlıkları ve obsesif kuşkuları içinde hasta ileri derecede bunalır ve çevresindekileri de sıkar. Kapılar, pencereler, havagazı musluğu, karyola altları tekrar tekrar kontrol edilir. Geçtiği yerden acaba bir köpek de geçmiş olabilir mi, köpek pisliği arabasının kapısına değmiş olabilir mi, elini sıktığı insanlar tuvalete gittiklerinde ellerini yıkamamış olabilirler mi, kapı tokmakları, para vb. dışkı ile meni ile kirlenmiş olabilir mi kuşkuları düşüncelerini kaplar. Çeşitli eşyalara dokunmaktan kaçınmaya çalışır; dokunduğu zaman da el yıkamalar başlar. Kimileri bir yerde bir süre oturup kalktığında, bir yere ziyarete gittiğinde oturduğu koltukta, bulunduğu yerde bir şeyler unutmuş olabilir mi kuşkusu yüzünden tekrar tekrar bakarak araştırır. Bunlara kuşku saplantıları (obsesyonları) denir.
    Kimi hastalarda evren nedir, uzayın ötesinde ne vardır? Tanrı var mıdır’.” Tanrı varsa Tanrıyı kim yaratmıştır? Tanrıyı yaratan bir şey varsa onu yaratan kimdir şeklinde uçsuz bucaksız metafizik saplantılar görülür. Kimilerinde kanser, kuduz, AIDS gibi hastalık saplantıları hastanın zihnini sarar ve bunlar fobi haline gelebilir. Kimi hastalarda sayma saplantıları bulunur ve bunlar, düşündükleri ya da gördükleri sayıları saymaktan kendilerini alamazlar. Otomobil plakaları, evlerin numaraları, apartmanların kaç kat olduğu sayılır. Kimilerinde de bu sayı sayma dışardan anlaşılmayan bir tutku halinde olur. Örneğin herhangi bir düşünceye ya da eyleme başlamadan önce kafasında bir sayıı tutar; bunu saydıktan sonra eyleme geçer, fakat saydıktan sonra sayıp saymadığı konusunda kuşkuya düşer; tekrar sayar, yapılacak hareketi de yineler. Sayılan sayıların sıra ve düzeni bozulunca sayma yeni baştan yapılır. Belli sayılar uğurlu, belli sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayıı akla gelince hemen uğurlusu ile uzaklaştırılmaya çalışılır.
    Kötü, çirkin, ayıp, saldırgan bir şey düşünmek ya da yapmakla ilgili saplantılar sık görülür. Örneğin, ağzımı açarsam ayıp bir şeyler ağzımdan çıkar mı, deli olup çocuğumu boğar mıyım, birine saldırır mıyım, birinin cinsel organına bakar mıyım gibi. En bunaltıcı saplantılardan biri de Tanrıya küfürlerdir. Tanrı korkusu ve dine bağlılığı aşırı olan kişilerde daha sık görülür. Kimi hastalar bu yüzden sık sık dualar okur, tövbeler eder, abdest alır, namaz kılarlar. Hastaların çoğu kuşkularını ve değişik saplantılarını yakınlarına, hekime tekrar tekrar sorarak çevrelerini yıldırırlar.
    Hareket
    Zorlantılar (kompulsiyon): Genel olarak saplantıları gidermek, onları yansızlaştırmak (nötralize etmek), etkisizleştirmek için yapılan zorunlu hareketlerdir. Belli yerlere dokunma ya da dokunmama; kapıları, pencereleri, havagazı musluklarını tekrar tekrar açıp kapayarak denetleme’, evdeki eşyaya birisi dokununca bu eşyanın temizlenmesi; saatlerce bulaşık ve çamaşır yıkama, yıkayıp durulama; saatlerce süren, belli bir düzen içinde yapılan ve düzeni bozulunca tekrar tekrar yapılan banyo ve en sık görülen bitmek bilmez el yıkama zorlantıları. Hasta bu hareketlerinin gereksiz ve saçma olduğunu bildiğini, fakat içinden gelen bir zorlantı ile bunları yapmak zorunda kaldığını anlatır. Bu hareketleri yapmazsa büyük bunaltısı olur; saçmalığını bildiği için bunları durdurmaya çalışır. Durduramayınca gene bunaltıya girer. Bu belirtiler öylesine ağırlaşabilir ki hasta günün büyük bir kısmını artık kalıplaşmış, törensel (ritual) nitelik kazanmış hareketleri yinelemekle geçirir. Başka bir işi yapamaz olur. Saplantı ve zorlantıların artması ile ağır bunaltı belirtileri içinde kalan hasta derin acı çeker; yaşamı felce uğrar, zaman zaman da belirgin çökkünlüğe girebilir.
    50 yaşlarında bir kasaba imamı camide abdest alırken, dua okurken, namaz kıldırırken aklına sık sık Allaha küfür takıntıları geliyor ve abdestini, dualarını yinelemek zorunda kalıyordu. Muayene için geldiğinde büyük sıkıntı ile yerlere kapanarak bu hastalıktan kurtarılmak için yalvarıyordu.
    Fizik ve Fizyolojik Belirtiler
    Bu hastalarda bunaltıya özgü fizyolojik belirtiler görülür. İleri derecede el yıkayanlarda ellerin derisinde bol miktarda sabun ve deterjan izleri, hatta yaralar görülebilir. Çocuklarda bazen tiklerle birlikte görülmesi dikkati çekmektedir.
    Oluş Nedenleri
    Biyolojik Etkenler
    20-30 yıl öncesine dek bu bozukluğun daha çok ruhsal kökenli olduğu kabul edilirdi. Hastalığın sık görüldüğü araştırmalarla saptanınca ve bazı ilaçların etkili olabileceği gösterilince, bu bozukluğa karşı ilgi sanki yeni keşfedilmiş bir hastalık gibi arttı. Son 20-30 yılda, psikiyatrideki genel akıma koşut olarak saplantı-zorlantı hastalığının genetiği ve nörobiyolojisi üzerinde araştırmalar başladı. Bu arada, çocukluk, ergenlik ve delikanlılık çağında görülen Gilles de la Tourette hastalarında saplantıların ve zorlantıların sık görülmesi ile bu hastalığın bir tik bozukluğu türü olabileceği ileri sürüldü.
    Toplumsal etkenler
    Saplantı-zorlantı nevrozunun oluşunda toplumsal etkenlerin yeri kesinlikle aydınlatılmamış olmakla birlikte saplantı-zorlantılı kişilik yapısının toplumsal tutumlarla bağlantısı olabileceğine ilişkin veriler vardır. Titiz, kuralcı, törenci, özellikle çocukluk çağında aşırı kuralcı ve disiplinci eğitim veren toplumlarda düzenli, temizliğe fazla değer veren, zaman ve düzen kavramı daha güçlü gelişmiş kişilikler yetiştiği kabul edilebilir. Böyle bir toplum için Japon toplumu örnek verilmektedir. Fakat Japon toplumunda saplantı-zorlantı nevrozunun başka toplumlara göre daha sık görüldüğüne ilişkin bir bulgu yoktur. Ancak, bu nevrozun üst sosyo-kültürel düzeydeki kesimlerde ve tuvalet eğitimine aşırı düşkün, utanç, suçluluk, günah duygularını fazla geliştiren ailelerde daha sık görüldüğü sanılmaktadır. Ancak, bu konuda iyi düzenlenmiş araştırmalar olduğunu söylemek güçtür.
    Freud dinlerin oluşunda obsesif-kompulsif düzeneklerin önemine işaret etmiş; hatta dini bir saplantı-zorlantı nevrozu olarak görmüştür. Ona göre dinsel törenler ve ibadet bireyin içindeki olumsuz, yasak dürtüleri bastırmak için kullanılan yineleyici, kalıplaşmış karşıt tepki kurma (reaction formation) ve yapma-bozma (undoing) düzeneklerinden başka bir şey değildir. Toplumumuzda çok sık görülen uğursuzluğa karşı birkaç kez tahtaya vurma, güzel bir çocuk görüldüğünde maşallah, tuh tuh gibi sözler söyleme aslında nevroz belirtisi olmasa bile; bunlar inanılan bir kötülüğü, uğursuzluğu kovmak için yapılan ve büyüsel düşünceyle dayalı zorlantılı devinimlerdir.
    Psikodinamik Etkenler
    Son yıllarda saplantı zorlantı hastalığında psikanalitik kuramın geçerli olmadığına ilişkin görüşler artmakta, nörobiyolojik çalışmalar ağırlık kazanmaktadır. Kuşkusuz zamanla bu yaygın ve çok acı verici hastalığın tümden bir beyin hastalığı olduğunun kanıtlanması ve ilaçlarla kökünden kazınabilmesi olasıdır. Ancak, bu hastalıkta psikanalitik sağaltımın başarısızlığı kanıtlanmış olsa bile psikanalitik kuramın getirdiği özgün açıklamaların ve düzeneklerin tümden geçersiz olduğunu söylemek kolay değildir.
    Psikodinamik etkenleri açıklayabilmek için önce obsesif-kompulsif kişilik yapısını psikanalitik açıdan özetlemek gerekir. Klasik psikanalitik kurama göre obsesif-kompulsif kişilik anal kişilik özellikleri taşır ve anal dönemde saplanma (fixation) belirtileri gösterir. Bu belirtiler: cimrilik, aşırı düzenlilik, aşırı titizlik, inatçılık, kararsızlıktır. Anal dönemde saplanmanın anlamı şöyle özetlenebilir: Anal dönemde çocuğun dürtülerinde iki yönlülük, iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Dışkının, sidiğin içerde ya da dışarı bırakılması birbirine karşı iki yönlü istek ve eylemdir. Yani iki yaşına giren çocuk, yaşamında ilk olarak dürtüsel yönden yüklü, fakat birbirine karşıt iki yetiyi (tutma ve boşaltma-retention, elimination) kullanabilme durumuna gelmiştir. Fakat bu yetinin kullanılması başlangıçta kendisinin değil, annenin isteğine ve onun eğitim biçimine bağlıdır. Çocuğun doğal yapısında oluşan bu birbirine karşıt iki eğilim toplumla, çevreyle, aileyle sürtüşmeye yol açar. Çocuğun anal bölge ve işlevlerinin aşırı denetlenmesi, annenin, ailenin istediği zamanda, istediği yerde dışkılama ve işeme büzgeç (sfenkter) kaslarının işletilmeye zorlanması ailede, toplumda bu işlevlere aşırı önem vermenin göstergesidir. Bu yüzden bu dönemdeki saplanma karşıt iki-değerli (ambivalent) tutum ve duyguların artmasına neden olur. Kişi her eylemin bir olumlu bir olumsuz yanı arasında bocalar. Saplantı-zorlantı nevrozunda da her istek, düşünce ve eylemin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Obsesif kişilikte anal döneme özgü kirlilik, karşıtçılık, saldırganlık, inatçılık eğilimlerine karşı belli savunma düzeneklerinin yerleştiğini görürüz. Bunların en önemlileri karşıt tepki kurma (reaction formation), yalıtma (isolation), yer değiştirme (displacement) savunma düzenekleridir. 
    Davranışçı Görüş
    Davranışçı görüşe göre, saplantılar ve zorlantılar örnek alınarak öğrenilmiş davranışlardır. Bir bakıma bunlar belli sorunları çözmek için bulunmuş, yavaş yavaş koşullandırılmış davranış örüntüleridir. Bunların altında bilinçdışı yasak dürtüler aramak gerekmez. Öğrenilmeyle kazanılmış yanlış davranışlardır. Ters öğrenmeyle bunlar bırakılabilir, söndürülebilir. Saplantı-zorlantı bozukluğunda öbür sağaltım türlerine göre daha etkili olduğu anlaşılan davranış terapisinin temeli bu noktaya dayanmaktadır. Ancak, davranışçılar şu noktayı tam anlamıyla açıklayamamaktadırlar: Uzun yıllar belirgin saplantı-zorlantı bozukluğu göstermeyen bir insan nasıl oluyor da yaşamının bir döneminde birdenbire ya da kısa bir süre içerisinde, ağır obsesif-kompulsif nevroz belirtileri göstermeğe başlıyor. Davranışçı okulun görüşlerinin geçerliği bir dereceye kadar kabul edilse bile saplantı-zorlantı nevrozunun psikodinamik açıklaması bu hastalığın anlaşılması bakımından son derecede önemlidir.
    Ayırıcı Tanı
    Şizofreninin, özellikle başlangıç döneminde, hastada saplantı-zorlantı bozukluğundakine benzer belirtiler olabilir. Dikkatli bir gözlem ve izleme ile şizofreninin başka belirtilerinin saptanması tanıya götürür. Şizofrenideki saplantılar ve zorlantılar genellikle acayiptir ve kalıplaşmış yinelemeler biçimindedir (stereotipiler).  Ayrıca hastada bunaltı azdır ya da künt duygulanım vardır. Saplantı-zorlantı bozukluğunda ise çok bunaltı vardır. Şizofrenik genellikle saplantı ve zorlantılarını önlemek için uğraşmaz, bunların kendisine çok sıkıntı verdiğini, yaşamını kısıtladığını belirtmez.
    Tipik fobik bozuklukta fobiye özgül korkular vardır. Zorlantılı yinelemeler yoktur. Saplantı-zorlantı hastalığı olanların bir çoğunda fobiler de bulunabilir. Nitekim. P. Janet bu iki bozukluğun tek bir hastalık olduğunu ileri sürmüş, buna “psikasteni” adım vermişti.
    Saplantı-zorlantı hastalarında hafif ya da ağır çökkünlük durumu sıklıkla görülür. Çökkünlüğün tanınması sağaltımda son derece önemlidir. Kimi çökkün hastalarda özellikle hastalıkla, sevdikleri, merak ettikleri kişi ve durumlarla ilgili saplantılı kuruntular olabilir. Klinikte her iki bozukluk sıklıkla birlikte görülebilir. Örneğin saplantı-zorlantı bozukluğu olan bir kişide ek tanı (komorbid) olarak çökkünlük tanısı da konur.
    Çocuklarda görüldüğünde Gilles de la Tourette ya da başka tik hastalıkları da düşünülmeli, Tik bozukluğu belirtileri araştırılmalıdır.
    Gidiş ve Sonlanış
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeğe çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz, çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez. Eskiden bu rahatsızlığa iyileşmez gözü ile bakılırdı. Son 20-30 yılda geliştirilmiş olan ilaçlarla ve davranış sağaltımı ile hastalıkta belirgin düzelme olabilir. Çok ağır derecede belirti gösterenlere saplantı-zorlantı psikozu tanısının konması önerilmiştir.
    Sağaltım
    1.Psikanaliz ya da psikanalitik yönelimli psikoterapi uzun yıllar en etkili sağaltım yöntemi olarak bilinmiştir. Fakat, uzun süren yoğun psikanalitik sağaltıma karşın sonuçlar çok yüz güldürücü sayılmaz. Bu hastalar özellikle geçmiş travmatik yaşantılarına karşı ağır duygusal yalıtım (isolation) yaptıklarından yaşam olayları bütün ayrıntıları ile fakat duygudan yalıtılmış biçimde anlatılır. Bu nedenle sağaltımda hastalarda büyük ve uzun süren direnç görülür. Ağır hastalarda yıllarca süren psikanaliz sonuçsuz kalabilir. Ayrıca, bu hastalarda değişmeye ve değişikliklere karşı direnen katı bir kişilik yapısı da sağaltımı zorlaştırır. 
    2.Bilişsel-Davranışcı Sağaltım: Değişik davranış sağaltımı arasında en etkin yöntemin yaşayarak alıştırma (in vivo exposure) olduğu anlaşılmaktadır. Bu yöntemde hasta bütün belirtilerini hafiften ağıra, kolaydan zora doğru bir liste içinde sıraya sokar. En hafif ve en kolay belirtilerden giderek ağırlaşan ve zorlayan belirtilere doğra üstüne giderek alıştırmalar yapılır. Örnek: Elleri kirlenecek diye bir yere dokunmayan bir kişiye önce kolay dokunabileceği şeylere dokunma; el yıkamayı artan sürelerle erteleme; el yıkama sürelerini ve yıkama sayılarını giderek azaltma alıştırmaları yaptırılır. Dokunma ile ortaya çıkan bunaltıya dayanma ya da bunaltının artmasını isteyerek daha çok dokunma; el yıkamayı azaltırken de bunaltıya katlanma ya da bunaltının gelmesini, artmasını isteme (paradoxical intention) öğretilir. Bu sırada hastanın bunaltısını yatıştırıcı gevşeme yolları öğretilir. Ayrıca, bilişsel egzersizlerle hastaların kendilerini başka konulara, başka düşüncelere, başka etkinliklere yönlendirmeleri öğretilir.
    3.İlaç ve başka fiziksel yöntemler: Hastada çökkünlük varsa antidepresan ilaç gereklidir. Üstüne giderek alıştırma sağaltımı ile birlikte klomipramin’in (günlük doz 75-150 mg) ve serotonin geri alım engelleyicilerinin oldukça iyi sonuçlar verdiği görülmüştür. Fluoksetin (20-60 mg), fluvoksamin (200-300 mg, paroksetin (20-60 mg), setindin (100- 200mg), sitalopranı (20-60 mg) dozlarda kullanılması önerilir. Benzodiazepinler, nöroleptikler, elektrokonvulsif sağaltım etkisizdir. Çok ağır, süreğen, sağaltıma dirençli hastalarda kimi ülkelerde seyrek olarak prefrontal lobotomi uygulanmaktadır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğunda hastaları uğraşılara yöneltmenin çok büyük yararları vardır. Hastanın zevk aldığı bir uğraş saplantıları, zorlantıları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı, denetim kurarlar; ev temizliği hastalığın kendisi olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür hastalarda evin dışında değişik uğraşıların bulunmasına çalışılmalıdır.
    En Sık Görülen Takıntı Türleri[]
    1.Temizlik Takıntıları
    2.Şüphe ve Kontrol Takıntıları
    3.Düzen Takıntıları
    4.Dua Etme, Sayma, Tekrarlama Takıntıları
    5.Hastalık Takıntıları
    6.Saldırganlık Takıntıları
    7.Cinsel Takıntılar
    8.Dini Takıntılar
    9.Metafizik Takıntılar
    10.Büyüsel Takıntılar
    11.Biriktirme Takıntıları
    12.Eli Ağır İnsanlar: Obsesif Yavaşlık

    DSM-5’e  baktığımızda Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar adı altında değerlendirildiğini görüyoruz. 
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) ve İlişkili Bozukluklar[]
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk)
    A.Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    2.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir.
    Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    B.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    C.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    D.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşırı kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozukluklarında olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açılımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sanrısal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    DSM-5’e göre Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar
    Beden Algısı Bozukluğu (Vücut Dismorfik Bozukluğu)
    Biriktiricilik Bozukluğu
    Trikotillomani (Saç Yolma Bozukluğu)
    Deri Yolma Bozukluğu
    Maddenin/İlacın Yol Açtığı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Başka Bir Sağlık Durumuna Bağlı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmış Diğer Bir Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmamış Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Son olarak da takıntıya akraba hastalıkların listesine göz atalım;

    Takıntıya Akraba Hastalıklar

    1.Tik Bozukluğu
    2.Çirkinlik Takıntıları
    3.Hastalık Hastalığı
    4.Kıl Koparma Hastalığı
    5.Zayıflama Hastalığı
    6.Kumarbazlık
    7.Hırsızlık Hastalığı
    8.Kundakçılık Hastalığı
    9.Alışveriş Hastalığı
    10.Seks Bağımlılığı

  • PANİK BOZUKLUK

    PANİK BOZUKLUK

    Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan, yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir.

    Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

    Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

    PANİK ATAĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,

    Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması

    Terleme,

    Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,

    Soluğun kesilmesi

    Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma

    Uyuşma ya da karıncalanma

    Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,

    Bulantı ya da karın ağrısı

    Titreme ya da sarsılma

    Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme

    Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu

    Ölüm korkusu

    Bir Panik Atağında bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur.

    Dörtten daha az belirtinin görüldüğü ataklara ise kısmi belirtili panik atağı adı verilir.

    PANİK BOZUKLUĞU NEDİR?

    Panik Bozukluğu,

    Tekrarlayıcı beklenmedik Panik Atakları ile

    Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik Ataklarının daha olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma, beklenti kaygısı da diyebiliriz.

    • Panik Ataklarının “kalp krizi geçirip ölme”, “kontrolünü yitirip çıldırma” ya da “felç geçirme” gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla, sürekli üzüntü duyma ya da buna vakit ayırma. Sanki hayatta başka bir şey yok gibi.

    Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma, hastanenin etrafında veya otoparkında yaşama gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü bir psikolojik buhran halidir.

    PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?

    Öncelikle panik bozukluğu olan insanlarda hep aynı tarz kişilik özellikleri vardır.

    İçe dönük, insanlara hayır diyemeyen, zor ailelerin evlatları olan, kendinden daha çok başkalarını düşünen, yeterince bencil olamayan, önce can, sonra canan diyemeyen, geleceği gereğinden fazla abartarak bu günü yaşayamayan, insanlara içini açamayan ama hep dinleyen ve suçluluk duyguları yoğun olan bir kişilik tarzları vardır.

    Hiçbir neden yokken, birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme ya da ürperme, bazen de bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik; düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma ya da karıncalanma gibi belirtiler, kişiyi dehşet içinde bırakır.

    O an “kalp krizi” geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir “ölüm korkusu” ya da “felç olma korkusu” yaşar.

    Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik, kendisini ya da çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, “kontrolünü kaybetmeye” ya da “çıldırmaya başladığını” düşünür.

    Büyük bir korku ve endişe ile yakınları tarafından en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan bir çok muayene, çekilen film, EKG, BT ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Hastanın nesi olduğu sorulduğunda doktorlar “hiçbir şeyi yok” ya da “stresten olmuş” derler.

    Tedavi;

    Panik bozukluk, hekimler tarafından iyi bilinen ve çok sık görülen bir rahatsızlıktır. İlaç ve psikoterapi ile tedavi olur.

    Sadece ilaçla tedavi yeterli olmayabilir, çünkü hastalığı ortaya çıkaran bir hikaye vardır ve kişi neden hasta olduğunu anladıktan sonra panik atakları üzerinde kontrol sağlayabilir.

    Kaygı, sıkıntı çok zor duygular olup kişiyi çaresiz bırakır.

    Burada önemli olan kaygıya neden olan çatışmanın kaynağını bulup, bunu tamir edip, böylece hayata farklı bir donanımla bakarak, yani hayatı yaşama tarzımızı değiştirip, hayatımıza devam etmektir.

    Yani bu hastalığı tedavi etmek için önce kişilik organizasyonumuzu değiştirmemiz gerekir.
     

    Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hasta, ataklar arasındaki dönemde; gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir Panik atağının geleceğini beklemeye başlar.

    Bu endişeli bekleyişe “beklenti anksiyetesi” adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok artırır.

    Toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4’ü bu hastalığı ya daha önce geçirmişlerdir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadırlar. Genellikle ilk kez 20-35 yaşları arasında başlar. 

  • Gece işemesi – alt ıslatma

    Gece işemesi – alt ıslatma

    Çocukların çoğunda mesane gelişiminin tamamlanması ile birlikte işeme kontrolü sağlanır. Ancak 5-6 yaşına kadar bu gelişimi tam olarak sağlayamayan çocuklarda gece işemesi, çocuk açısından sosyal ve psikolojik bir problem olarak ortaya çıkar. Erkek çocuklarda daha sık görülür ve 6 yaş civarında çocukların yaklaşık olarak %10’unda gece işemesi , artık bir rahatsızlık olarak karşımıza çıkar.

    Gece işemesinin iki tipi vardır. Doğumdan itibaren işeme kontrolünü sağlayamayan birincil ( primer ) tip ve işeme kontrolünü en az 6 ay sağladıktan sonra yeniden altını ıslatmaya başlayan ikincil ( sekonder ) tip. Gece işemesi olan çocukların %90-95 oranındaki kısmı fizyolojik sınırlardadır. Burada temel neden uykuda mesanenin doluluğunu hissetmelerindeki yetersizlik, derin uyku, düşük kapasiteli mesane ve genetik yatkınlıktır.

    Ancak gece işemesi olan çocuklar % 5-10’luk kesiminde, gece işemesi dışında da bulgular mevcuttur. Kronik idrar yolu enfeksiyonları, reflü gibi mesane hastalıkları, böbrek hastalıkları, şeker hastalığı, kabızlık gibi hastalıklar yüzünden çocuklarda gece işemesi oluşabilir. Bu nedenle bu çocukların tedavilerine başlanmadan önce mutlaka bu tip hastalıklar yönünden araştırılmalı ve organik nedenler ekarte edilmelidir.

    6 yaşından sonra mesane kontrolünü sağlayamayan çocuklarda mutlaka tedaviye başlanmalıdır. Çocukta utanma ve toplumdan dışlanmaya kadar giden problemlere yol açan bu rahatsızlık hekim, hasta ve aile arasındaki güçlü diyalog, suçlama olmaksızın sorumluluk duygusunu pekiştirerek çocuğa yaklaşım, gerekirse ilaç ve cihazlarla desteklenen tedavilerle % 90 oranında tedavi edilebilmektedir.

  • Panik Atak Nedir?

    Panik Atak Nedir?

    Aniden  gelen  endişe hissi ile beraber, şiddetli anksiyetenin  ve korkunun da eşlik ettiği periyotlardır.  Ataklar genellikle 5-10 dakikalık süreçte  hızlıca yaşanır. Fakat  saatlerce sürmüş hissi uyandıran atak insanların hayatını mahveder. Panik  Atak kişilerin yaşamlarını olumsuz  etkileyen, yaşama sevincinçlerini yok eden, attığınız her adımda verdiğiniz her kararda sizi gölge gibi  arkanızdan takip eden yaşamınızı  kısıtlayan,  dünyayı dar edendir.

    PANİK ATAK ESNASINDA YAŞANANLAR:

     Panik atak esnasında yaşananlar hasta için çok gerçekçidir ve korkutucudur. Her ne kadar belirtiler kişiden kişiye farklılık gösterse de; 

    Vücudumuzda İlk atak beklenmedik bir anda  çarpıntı ile birlikte kalp atışlarının hızlanması ile göğüsün sıkışması ve göğüs ağrısı ile  başlar.Göğsünde sıkışma daralma hissi yaşanır. O anki endişeyle insan vücudun da sıcak basması,  soğuk soğuk terlemeler görülür. Kişiler genellikle bu esnada eyvah kalp krizi geçiriyorum  diye korku yaşarlar,  hızlı ve derin nefes alma veya nefes alamama hissi, nefes darlığı, boğuluyormuş gibi olma, soluğun kesilmesi, boğazda yumru hissi, ölüm korkusu, el ve ayak parmak uçlarında uyuşma gibi fiziksel belirtilerle birlikte kontürolu kaybetme ya da çıldıracak gibi olup aklını kaybetme ve çıldırma  korkusu yaşar, gerçekle bağlantının kopması, benliğinden ayrılıyormuş gibi olma, evden çıkamama korkusu toplum içinde bayılma korkusu gibi birçok korkuyu atak esnasında yaşar. 

    Bunları  yaşayan kişi çoğu zaman hastanelerin acil bölümlerini ziyaret eder. Hastaya yapılan tetkiklerden sonra ‘hiçbir şeyi’ olmadığı söylenir. Bu durum kişide dahada korku yaratır. Etrafında ki kişiler tarafından  ’’ hastalık hastasısın hastanelere de gidiyorsun hiç birşey yok, bir şey çıkmıyor’’ diye söylemlere maruz kalır. 

    Yaşadığı şeyden korkarak acaba bir daha olacakmıyım diye beklemeye başlayarak ve bir daha olmasından korkarak yaşamaya devam etmeye çalışır. Başka doktorlara gidilir, check-up yaptırılır ve bir şey çıkmaz. 

    Hastanın morali çok bozulur. Acil ziyaretlerinden birinde panik atak teşhisi konana kadar bu kısır döngü devam eder.

    Bir Bakışta Panik Bozukluk Belirtileri Şunlardır:

    1- Kalp çarpıntısı, artan nabız

    2- Nefes alıp vermede zorlanma

    3- Göğüs bölgesinde ağrı, sıkışma hissi

    4- Titreme

    5- Boğuluyormuş gibi hissetme

    6- Bulunulan ortamdan kopma, gerçek dışı hissetme

    7- Terleme

    8- Mide bulantısı

    9- Baş dönmesi, gözlerin kararması, bayılma

    10-Sıcak veya soğuk ter basması

    11-Parmak uçlarında uyuşma veya karıncalanma

    12-Ölüm korkusu

    13-Kontrolü kaybetme korkusu, delirme korkusu

    14-Kaçma isteği 

    Panik Atak da  bu belirtilerden en az  4 ya da daha fazlası bulunur.

  • Appendisit

    Yaygın bir hastalık olan “apandisit”, karnın alt kısmında bulunan ve apandis ya da apendiks denilen kör barsağin iltihaplanmasıdır. Appendiks vermiformis uzun ince bir boru veya solucan şeklinde ortalama 9 cm uzunluğunda kör bir barsaktır. iki ila 25 cm arasında değişen uzunlukta olabilir. Çocuklarda, yetiş­kinlerden daha uzundur. Normalde karnın sağ alt bölgesinde yer almakla birlikte farklı konumlarda bulunabilir. Vücuttaki işlevi lam olarak bilinmeyen apendiks, bademcik gibi lenfoid doku bakımından zengin bir organ olarak tanımlanıyor.
    APANDİSİT NASIL OLUŞUR?
    Apandisit yüzde 90 oranda, apendiks lümeninin (yani apendiksin iç kısmının) dışkı ile tıkanmasından kaynaklanıyor. Sık görülen nedenlerden biri de tenf dokularının şişmesidir.
    Çeşitli nedenlerle apendiksin içi tıkandığı zaman, apendiks lümeninde sıvı birikir, mikroplar çoğalmaya başlar ve iç basınç artar. Basıncın artması ile apendiks şişmeye başlar ve giderek apendiks dokusunun kanlanması ve beslenmesi bozulur. Daha sonra nekroz (çürüme) ve patlama oluşur.
    GÖRÜLME SIKLIĞI
    Eldeki verilere göre, apandisit her yasta görülmekte birlikte, en sık olarak genç erişkinlerde, 20-30 yaş grubunda ortaya çıkıyor. 60 yaşından büyüklerde yüzde 5-10 dolayında görülüyor, Çocuklarda en sık 6-10 yas grubunda görülen apandisjtin, 2 yaşından küçüklerde görülme oranı yüzde 2 dolayında kalıyor. Görülme sıklığı bakımından cinsîyete göre ilginç tablo gözleniyor, Ergenlik çağından Önce, kız ve erkeklerde apandisit oranı eşit olduğu görülüyor
    BELİRTİLER VE TANI
    Karın ağrısı; apandisitin en önemli belirtisidir. Genellikle göbek çevresinde veya mide üstünde başlar. Künt bir ağrıdır, azalma ve çoğalma gösterebilir, ama, hiçbir zaman tamamen yok olmaz. Genellikle 4-6 saat sürer (1-12 saat arasında değişebilir.) Daha sonra ağrı karın sağ alt bölgesine yerleşir. Bazı hastalarda ağrı sağ alt kadranda başlar ve orada kalır Apendiksin değişik yerleşimlerine göre ağrı sırtta, sağ veya sol kasıkta veya mesane üstü ve makatta hissedilebilir.
    İştahsızlık, hastaların yüzde 90-95 inde ağrıdan daha önce görülen fakat önemsenmeyen bulgudur.
    Bulantı ve kusma; önemli bir göstergedir. Hastaların yüzde 75'inde bulantı görülür. Genellikle hasta bir şey yerse kusar, midesi boşsa kusmaz. Bu belirtilerin yanında, hastanın, kabızlık, ishal ve gaz çıkaramama gibi şikayetleri de olabilir. Ancak, bunlar tanı değeri taşımazlar.
    Muayene bulguları, apendiksin, vücutta yerleştiği yere göre değişebiliyor. Patlama olup olmaması da bulguları etkiliyor. Vücut ısısı bazı kişilerde normal kalmakla birlikte bazılarında 37.5-38 dereceye çıkıyor. Hastanın, fazla hareket etmekten kaçınması ve öksürme zıplama gibi hallerde ağrılarının artması tanı bakımından önem taşıyor.

    KESİN TEDAVİ (Doktorunuza danışınız)
    ÖLÜME NEDEN OLABİLİR
    Günümüzde apandisit ameliyatları en basit operasyonlardan biri sayılıyor. Ancak tedavisi bu derece kolay olmasına rağmen, ihmal edilmesi halinde apandisit, tehlikeli bir hastalık oluveriyor. Zamanında ameliyat edilmediği zaman İltihaplı apendiksin patlaması ölüme yol açabiliyor. Genç erişkinlerde yüzde 15-25, çocuklarda yüzde 50-85, yaşlılarda yüzde 60-90 arasında patlama ihtimali bulunuyor. Zamanında doktora başvurulduğunda basit; ama, geç kalındığında ölümcül bir hastalık sorunu.
    DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN DURUMLAR
    · Karın ağrısı olduğu zaman kesinlikle kendi başınıza ağrı kesici almayın, mutlaka bir doktara başvurun.
    · Bazen apandisitte doktorlar da yanılabilir ve yanlışlıkla mide tedavisine başlanır. Eğer ağrınız geçmiyorsa tekrar doktora gitmelisiniz.
    · Normal bir apandisit ameliyatı eğer erken teşhis konulursa yaklaşık 15-30 dakika sürmekte ve hasta 1 gün hastanede yatıp çıkmaktadır. Eğer apandisit patlamış ise, ameliyatla apandisit alınır, batın yıkanır ve karın içine 1 adet dren (hortum) konulur ve hasta yaklaşık 2-3 gün hastanede kalır.
    · Erken teşhis ve doğru tedavi hayat kurtarıcıdır.
    · Günümüzde yüzde 100 apandisit tanısını koyduracak tetkik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemi yoktur. Bu nedenle hastanın şikayetleri, muayene bulguları ve kan tetkikleri bir arada değerlendirilip teşhis konulur. Şüpheli vakalar ağrı kesici verilmeden takip edilir.

  • Çocuklarda karın ağrısı

    Çocuklarda karın ağrısı

    Karın ağrısı çocuklarda oldukça sık rastlanılan bir durumdur.Karın ağrısı olan çocuk,iyi bir hikaye,fizik muayene,ağrının tipine göre;radyolojik incelemenin yanı sıra laboratuvar incelemesi gerektirir.Bu yazımızda ağırlık olarak acil cerrahi girişim gerektirecek karın ağrısı nedenleri üzerinde durulacaktır.

    A- ACİL CERRAHİ GEREKTİREN (HAYATI TEHDİT EDEN)NEDENLER:

    Karın Travması: Çocukluk yaş grubunda,oyun sırasında çocuğun yüksekten düşmesi ,motorlu taşıt kazaları,bisikletten düşme gibi durumların karın içi organlarda yapacakları yaralanmalar akut karın ağrısı nedeni olabilirler.İyi bir hikaye ile çocuğun karın travması geçirip geçirmediği ortaya konulmalıdır.Hikayede karın travması var ise,ağrıya neden olan karın içi organ yaralanmasını ortaya koymak amacı ile radyolojik ve kan tetkikleri yapılarak çocuk gözlem altında tutulmalıdır.Karın içi organ yaralanması ve karın içinde kanama var ise karın boşluğuna sokulan enjektörle yapılan aspirasyonda kan gelirse acil cerrahi girişim gerekebilir.

    Apandisit: Daha sık olarak iki yaşın üzerindeki çocuklarda görülür.Göbek çevresinde başlayan ağrıya kusma eşlik edebilir.Ağrı daha sonra karın sağ alt kadranına lokalize olur.Muayenede özellikle karında hassasiyet,subfebril ateş görülür.

    Tanıda;Ultrasonografi, kanda beyaz küre yükselmesi, subfebril ateş önem arzeder.Bilinçsizce kullanılan antibiotikler klinik tabloyu maskeleyerek tanıyı geciktirebilir.Ani olarak başlayan ağrı nedeni ile çocuk bacaklarını karnına doğru çeker.

    Apandisit şüphesi olan çocuk,öncelikle gözlem altına alınmalı,tanı kesinleştiğinde cerrahi olarak apendektomi yapılmalıdır.
    Tanıda geçirilen durumlarda,apendiks perfore olarak (patlayarak)iltihap tüm karın içini tutar ve ağrı da karnın tamamını içine alır.
    İnvaginasyon(barsak düğümlenmesi): Üst kısımdaki bir barsak bölümünün onu takip eden alt kısımdaki barsak içerisine gemici dürbünü gibi girmesidir.Bu durum çoğunlukla ince barsağın son kısmının kalın barsak içerisine girmesiyle oluşur.Daha az olarak ince barsağın yine kendi içine girmesi,kalın barsağın kendi içine girmesi şeklinde de oluşabilir.Sıklıkla 4-10 aylık bebeklerde görülür.Ancak daha küçük ve daha büyük yaş grubundaki çocuklarda da nadirde olsa görülebilmektedir.

    Hastaların %92-98 inde invaginasyon nedeni bulunamaz ve idyopatik olarak değerlendirilir.Hastaların %2-8 inde olayı başlatan bir odak tespit edilebilir.Bu odak,polip,mekkel divertikülü,hemanjiom(kan damarı yumağı),tümör,daha önce geçirilmiş ameliyata bağlı karın içi fibroz bantlar(yapışıklık) olabilir.İnvaginasyon nedeni olarak bir odak tespit edilen hastaların büyük çoğunluğu 3 yaşın üzerindeki hastalardır.

    Hastalığın seyri genellikle tipiktir.Önceden sağlıklı olan bebek karın ağrısı ile uyanır.Ayaklarını karnına çeker ve ağlar.Başlangıçta refleks olarak mide içeriği kıvamında kusar.Birkaç dakika süren ağrı atağından sonra rahatlar.Birkaç dakika sonra ağrı atağı tekrarlar,hasta terler, soluklaşır.Kusma safralı ve barsak içeriği kıvamını alır.Çilek jölesi şeklinde tanımlanan kanlı mukuslu dışkılama ile klasik tablo tamamlanır.

    Karın muayenesinde;karında distansiyon (şişlik) görülebilir.Karın yumuşak ve invaginasyon kitlesi hassas olarak ele gelir.

    Öykü ve bulgular tipik olduğu için tanı kolaydır.Rektal muayenede parmağa çilek jölesi şeklinde kan bulaşır.

    Tanıda; ayakta çekilen direkt karın grafisinde barsaklarda gaz-sıvı seviyelerin görülmesi barsak tıkanıklığını gösterir.Ultrasonografide iç içe geçmiş barsak ansları görülür.Tanıda süphe olduğunda;uygulanacak son yöntem baryumlu kolon grafisidir.Kolon grafisinde invaginasyonun geldiği bölgede dolma defekti görülmesi tanıyı teyit eder.

    İnvaginasyonun tedavisinde; fluoroskopi altında hava veya baryumla (rektal yoldan) redüksiyon (düğümlenmenin açılması) veya cerrahi tedavi uygulanmaktadır.Uygulanacak tedavi hastanın özelliklerine göre seçilir.Erken başvuran fizik muayenede karında irritasyon olmayan invaginasyonun kalın bağırsağın sol tarafına kadar ilerlememiş olgularda,rektal yolla hidrostatik (hava veya baryum verilerek )redüksiyon denenmelidir.Redüksiyon denemesinden önce hasta ameliyata hazır hale getirilmelidir.Redüksiyonun başarısız olduğu veya redüksiyon sırasında gelişebilecek (barsak delinmesi gibi)komplikasyon durumunda süratle cerrahi tedaviye geçilebilmelidir.Hidrostatik redüksiyonda basınç 100-120 mm hg’yı geçmemelidir.Hidrostatik redüksiyonda redüksiyonun gerçekleştiği durumlarda ince barsağa hava geçişi fluroskopi altında görülebilir.Redüksiyonu takiben hasta gözlem altında tutulmalı,gaz ve gaita çıkardığından emin olunmalıdır.Hasta hekime geç başvurduysa,karında irritasyon bulguları,ateş,kan bulgularında beyaz küre yüksekliği (gibi toksik bulgular)varsa basınçlı redüksiyonunun riskine girilmemesi gerekir.Böyle durumlarda karın açılarak manuel olarak redüksiyon denenir.Redüksiyonun bu şekilde gerçekleştiği durumlarda bağırsakta nekroz(doku ölümü)varsa ilgili bağırsak kısmı çıkarılır ve uc uca anastomoz yapılarak barsağın devamlılığı sağlanır.

    İnvaginasyon oluşumunu takiben ilk 6 saat içerisinde tedavi edilmelidir.Zamanında tedavi edilmeyen olgular hızla fatal (öldürücü)seyredebilir.En küçük şüphede hasta mutlaka bir çocuk cerrahi tarafından muayene ile değerlendirilmelidir.


    B- SEYRİ SIRASINDA ACİL CERRAHİ GEREKTİREBİLECEK HASTALIKLAR:

    Bu grup hastalıkların bazılarında daha önce tanı konulmuş bir hastalığın seyri sırasında aynı hastalığa bağlı bir komplikasyon olarak akut karın bulguları ve karın ağrısı ortaya çıkabileceği gibi,komplikasyonun ortaya çıkması ile ancak asıl hastalık tanısı konulabilir.Bu grup hastalıklardan önemli olan bazıları başlıklar halinde anlatılmış diğerleri Tablo-1 de isim olarak gösterilmiştir.
    Malrotasyon ve Midgut Volvulusu: Embiryolojik gelişim sırasında bağırsaklar kendini besleyen üst mezanterik atardamar etrafında saatin aksi istikametinde 270°c lik bir dönüş yaparlar.Bu dönüşün hiç olmaması veya eksik olması duedonumda (oniki parmak bağırsağında)akut veya kronik tıkanıklığa ince bağırsakların kendini besleyen damarlar etrafında dönerek hem beslenmesinin bozulmasına hemde bağırsak tıkanıklığına neden olabilir.Bu durum çocukların %50 sinde yenidoğan döneminde (ilk bir ay içerisinde)ortaya çıkar.Çocukta karında şişlik,kusma gibi belirtiler görülür.Akut karın bulgularının belirgin hale gelmesi ile acil ameliyat gerekir.Bu yaş grubunda tanı genellikle ameliyat sırasında konulur.Daha büyük çocuklarda malrotasyon ve buna bağlı volvulus(barsak düğümlenmesi),çekumun (kalın barsağın başlangıç kısmının ve duodenumun on iki parmak barsağının)normal lokalizasyonda olmadıklarının radyolojik çalışma sonucu anlaşılması ile ameliyat öncesi konulabilir.Malrotasyonu olduğu bilinen çocuklar ancak volvulus gibi bir komplikasyon geliştiğinde cerrahi girişim gerekir.

    İnkarsere kasık fıtığı(inguinal herni):Kasık fıtığı bazen kendini boğulma (fıtık kesesi içerisine giren organların,barsak veya kızlarda over gibi)ile gösterebilir.Çoğunlukla kasık fıtığı olduğu daha önce bilinen çocuklarda fıtık kesesi içerisinde barsağın boğulması kusma,ağrı gibi akut olarak ortaya çıkabilir.Erken müdahelerde boğulmuş barsak ansı elle müdahele ile redükte edilebilir.Geç gelen olgularda;boğulmanın üzerinden 6 saatin üzerinde bir sürenin geçtiği hastalarda mutlaka çare olarak müdahele ve barsak nekrozunun(ölümünün)gelişmiş olup olmadığının kontrolü gerekir.Nekroz gelişmiş ise bağırsağın o kısmı çıkartılır,nekroz gelişmemiş ise fıtık onarımı yapılır.

    Yeni doğanın Nekrotizan Enterokoliti:


    Yeni doğanlarda özellikle prematüre olanlarında daha sıklıkla görülür.İnce ve kalın bağırsaklarda nekroz ve iltihabı reaksiyonlarda seyredebilir.Karında distansiyon (şişlik),kusma ile kendini gösterir.Barsak nekrozuna (doku ölümüne)bağlı karın boşluğunda serbest hava görülmesi halinde acil cerrahi girişim gerekir.Hastalığın tıbbi tedavisi sırasında belirli barsak kesimlerinde darlıklar oluşabilir.Böyle durumlarda da cerrahi girişim gerekebilir.

    Hirschsprung Hastalığı (Doğumsal Aganglionik Megakolon:


    Bu hastalarda doğumsal olarak kalın bağırsağın son kesimlerine yakın bölgesinde ganglion hücrelerinin (sinir hücrelerinin)gelişmemesi ile karekterlidir.Bu durum kalın barsağın bu kesiminde kakayı ileri doğru itme ve normal dışkılamayı sağlama karakterini kayıp etmesine neden olur.Böyle yeni doğanlar kaka yapma sıkıntısı çekebilirler.Buna bağlı kalın bağırsakta artan basınç nedeni ile barsak delinmesi görülebilir.Kalın bağırsak en sık olarak başlangıç kısmından (çekum)delinir.Karın grafilerinde karın içerisinde serbest hava görülür.Akut karının geliştiği bu hastalara acil cerrahi girişim gerekir.
    Duplikasyon: Ağızdan anüse kadar barsağın herhangi bir kesiminde kistik veya tübüler yapıda barsak yapısını taklit eden ve ona komşu lokalizasyon gösteren anomalilerdir.Bunlar semptomlarını kitle basısı,volvulus(barsakta dönerek düğümlenme),delinme,kanama veya daha önce bahsettiğimiz invajinasyonda odak noktası olarak ortaya çıkarlar.Tanıda ultrasonografi,mide mukozası içeriyorsa sintigrafi yararlıdır.Akut karın gelişmesi durumunda acil cerrahi gerekebilir.Bunlarda tanı genellikle komplikasyonları sırasında yapılan ameliyat sırasında konulur.

    Mekkel Divertikülü: İnce barsağın son 20 cm lik kısmında bulunan divertikül tarzında barsağa açılan embiryonik bir artıktır.İnsanların %2 sinde bulunmakla beraber,bunların ancak %4-34 ü oranındakiler komplikasyonu nedeni ile belirti verirler.Belirti gösteren hastaların %45 i iki yaşın altındadır.

    Mekkel divertikülleri,rektal kanama barsak tıkanıklığı,delinme gibi komplikasyonlara neden olabilir.

    Mekkel divertikülü içinde ektopik olarak mide mukozası ve pankreas dokusu bulundurabilirler.Böyle olgularda vişne çürüğü renginde abondan(fazlaca)rektal kanamaya neden olabilirler.Kanama çocuğun kan değerlerini oldukça aşağı çeker.Kanın rengi oldukça tipik olduğu için mekkel divertikülünden şüphelenilir.Kanamaların nedeni mide mukoza dokusunun divertikülde yaptığı ülsere bağlıdır.Sintigrafi bu gibi olgularda tanıyı teyit eder.Kan değerleri düzeltilerek cerrahi girişimle divertikül çıkartılır.

    Mekkel divertkülü bazı olgularda apandisit gibi bir tabloya neden olabilir.Apandisit diye ameliyata alınan hastalarda apandiks normal ise mutlaka mekkel divertikülü olup olmadığı kontrol edilmelidir.
    Mekkel divertikülü,invaginasyon odağı olma ve volvulus (barsak düğümlenmesi)nedeni olarak da karşımıza çıkabilir.

    Patlamış over(yumurtalık)kisti: Patlamış over-kisti şiddetli karın ağrısıve karında hassasiyet yaparak akut apandisiti veya karın içi iltihaplanmayı taklit edebilir.Nadiren hayatı tehdit edici karın boşluğuna kanama ile ortaya çıkarlar.Ultrasonografi tanıda yardımcı olur.Karın içi aşırı kanamalar nedeni ile nadiren cerrahi girişim gerekir.

    Primer Peritonit: Bu hastalık karın boşluğunun karın içi organlardan kaynaklanmayan iltihabıdır.Bakteriler karın boşluğuna ulaşmada kan yolunu,kızlarda genital yolu kullanmaktadır.
    Hastalığın apandisitten ayırımı güçtür.Bu hastalıkta başlama kısa süreli olmasına karşın hastanın genel durumu daha bozuk,ateşi ve beyazküre değeri apandisite kıyasla daha yüksektir.Karnın her tarafında yaygın hassasiyet vardır.Ultrasonografide karında yaygın iltihàbi sıvı görülebilir.

    Hastalığın başlaması ve ilerlemesi akut apandisite benzemeyen bu durumda karın içinden enjektörle alınacak materyalin mikroskopik incelemesinde çoğunlukla streptokok veya gonokokların görülmesi tanıyı kolaylaştırır.Yukarıdaki mikroorganizmaların yanı sıra E.koli gibi gram negatif olanlarına’da rastlanılabilir.Primer peritonit antibiotik ile tedaviye 12-24 saat içerisinde cevap verir.Ancak primer peritoniti ameliyattan önce kesin olarak tanımak güç olmakta ve hastaların çoğunluğu patlamış apandisit şüphesi ile ameliyat edilmektedirler.

    Tablo.1- Seyri sırasında acil cerrahi girişim gerektirebilecek hastalıklar

    1-Koledok kisti
    2-Mazenter kisti
    3-Urakal kalıntılar
    4-Kistik Fibrozis
    5-Peptik ülser
    6-Safra kesesi hastalıkları
    7-Pankreatit
    8-Askariasis
    9-Amebiasis
    10-Tifo
    11-Yabancı cisim yutmaları
    12-Tümörler
    13-Polipler
    14-Kron hastalığı
    15-Ülseratif Kolit
    16-Henok-Şönlayn Purpurası
    17-Hemolitik üremik Sendrom
    18-Ailevi Akdeniz Ateşi
    19-Hemofili
    20-Piyojenik karaciğer ve karın içi apseleri
    21-Tüberküloz Peritonit
    22-Gastrointestinal hemanjiomlar

  • Apandisit

    Yaygın bir hastalık olan “apandisit”, karnın genellikle sağ alt kısmında bulunan ve apendiks denilen kör barsağin iltihaplanmasıdır. “Appendiks vermiformis uzun ince bir boru şeklinde ortalama 9 cm uzunluğunda kör barsaktır. 2- 25 cm arasında değişen uzunlukta olabilir. Çocuklarda yetiş­kinlerden daha uzundur. Normalde karnın sağ alt bölgesinde yer almakla birlikte farklı konumlarda bulunabilir. Vücuttaki işlevi tam olarak bilinmeyen apendiks, bademcik gibi lenfoid doku bakımından zengin bir organdır.

    Apandisit % 90 oranda apendiks girişinin ya da lümeninin (apendiksin iç boşluğu) herhangi bir seviyede dışkı ile tıkanmasından kaynaklanır. Sık görülen nedenlerden biri de apendiks duvarındaki lenf dokularının şişmesidir. Ayrıca nadiren barsak parazitlerinin tıkaması ile, travma ya da barsak lenf kanseri gibi durumlarda da apandisit oluşabilir.

    Çeşitli nedenlerle apendiksin içi tıkandığı zaman, apendiks içinde salgılanan sıvı birikir, iç basınç artar ve aynı zamanda mikroplar çoğalmaya başlar. Basıncın artması ile apendiks şişmeye başlar ve giderek apendiks duvarının kanlanması ve beslenmesi bozulur. Bu duruma Akut Apandisit denir. Daha sonra nekroz (çürüme) gelişir ve bir yerden apendiks delinir, içindeki mikropca zengin sıvı karın içine boşalır. Bu aşamaya ise Perfore Apandisit denir.

    Apandisit her yaşta görülmekle birlikte, en sık olarak genç erişkinlerde (20-30 yaş grubunda) ortaya çıkar, çocuklarda en sık 6-10 yaş grubunda görülen apandisitin, 2 yaşından küçüklerde görülme oranı % 2 civarındadır.

    Karın ağrısı; apandisitin en önemli belirtisidir. Genellikle göbek çevresinde veya mide üstünde başlar. Sürekli ve künt bir ağrıya neden olur, azalma ve çoğalma gösterebilir, ama hiçbir zaman ağrı tamamen yok olmaz. Genellikle 4-12 saat sonra ağrı karın sağ alt bölgesine yerleşir. Bazı hastalarda ise ağrı karın sağ alt bölgesinde başlar ve orada kalır. Apendiksin değişik yerleşim şekilleri nedeniyle ağrı sırtta, sağ veya sol kasıkta, sağ bacakta, idrar yaparken idrar torbasının üst kısmında hissedilebilir.

    İştahsızlık, hastaların % 90-95’inde ağrıdan daha önce görülen fakat önemsenmeyen bir bulgudur.

    Bulantı ve kusma; önemli bir göstergedir. Hastaların yüzde 75’inde bulantı görülür. Kusma her hastada (özellikle de erken dönemde Akut apandisitte) gözlenmeyebilir. Genellikle hasta yediklerini içerir tarzda kusar, perfore apandisitte safralı kusma da görülür.

    Bu belirtilerin yanında, kabızlık ya da ishal gibi tuvalet alışkanlığında değişiklik ve gaz çıkaramama gibi şikayetleri de olabilir.

    Muayene bulguları apendiksin vücutta yerleştiği yere göre değişmektedir. Genellikle karın sağ alt bölgesine bastırmakla hassasiyet ve ağrıda artış saptanır. Perforasyon olup olmaması da bulguları etkiler, eğer perforasyon var ise tüm karın hassastır ve hasta karnını kasarak muayeneye direnç gösterir. Vücut ısısı bazı kişilerde normal kalmakla birlikte bazılarında 38 derecenin üzerine çıkmaktadır. Hastanın hareket etmekle karın ağrısının artması tanı için önemlidir.

    Tedavisi Cerrahidir. Açık ya da laparoskopik (kapalı) yöntem ile cerrahi tedavi uygulanır.

    Günümüzde apandisit ameliyatları en basit operasyonlardan biridir. Ancak tedavisi bu derece kolay olmasına rağmen karın ağrısı önemsenmeyen ve perforasyon gelişen apandisit olgularında zaman kaybı hayati tehlike yaratır. Zamanında ameliyat edilmediği durumlarda ölümle sonuçlanabilir. Genç erişkinlerde yüzde 15-25, çocuklarda yüzde 50-85 perforasyon riski vardır.

    Apandisit zamanında doktora başvurulduğunda tedavisi basit, geç kalındığında ölümle sonuçlanabilen bir hastalıktır.

    DİKKAT

    * Karın ağrısı olan çocuğa, karın ağrısının nedeni belirlenmeden kendiniz AĞRI KESİCİ VERMEYİNİZ!

    * Eğer çocuğunuz karın ağrısı ile başvurduğunda farklı bir tanı almışsa (İdrar yolu enfeksiyonu, gaz sancısı gibi), önerilen tedavi uygulanmasına rağmen şikayetleri azalmıyor ise tekrar doktora gitmelisiniz.

    * Normal bir apandisit ameliyatı eğer erken teşhis konulursa yaklaşık toplam 30 dk-1 saat arası sürmekte ve hasta 1 gün hastanede yatıp taburcu edilmektedir. Eğer apandisit patlamış ise, ameliyatla apandisit alınır, karın içi temizlenir ve karın içine dren (hortum) konulması gerekebilir ve bu durumda hasta yaklaşık 2-3 gün hastanede kalır.

    * Erken teşhis ve doğru tedavi hayat kurtarıcıdır.

    * Günümüzde yüzde 100 apandisit tanısını koyduracak tetkik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemi yoktur. Bu nedenle hastanın şikayetleri, muayene bulguları ve kan tetkikleri bir arada değerlendirilip, ayakta çekilen karın grafisi ve bazen ultrasonografi ile değerlendirilerek teşhis konulur.

    * Şüpheli vakalar hastaneye yatırılır, ağrı kesici verilmeden muayene ve ateş ölçümleri ile takip edilir.