Etiket: Hasta

  • YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA

    YEME BOZUKLUĞU VE YİYEREK RAHATLAMA

    Kilo problemi olan hastalarımızın nedenleri incelendiğinde, çoğunluğunda alınmış aşırı kilo yüklerinin kaynağı organik temelli nedenler (metabolizmanın yavaşlamış olması , haşimato hastalığı sonrası gelişen hipotiroidi, insülin direnci gelişmesi , genetik yatkınlıklar ve metabolik hastalıklar )den çok  psikolojik nedenlerle aşırı gıda tüketimiyle karşılaşmaktayız. Organik nedenli kilo fazlalıklarını konunun dışında bıraktığımız da özellikle kadın hasta grubunda daha fazla karşımıza çıkan , erkek hastalarda nispeten daha az oranda gördüğümüz psikolojik kaynaklı  aşırı yeme davranışı söz konusudur.Burada kişinin ihtiyacının çok üzerinde yemek tüketmesinden söz edilmektedir. 
           ‘Davranışa vurma’ diye nitelendirilen,kişinin hemen her kendini kötü hissettiğinde yemeye sarılması biçiminde ki  ‘Yeme Eyleminin’ gerçekleştirdiğini görüyoruz.
    Kişiler mutsuzken, kırgınken , öfke krizlerinde ,ayrılıklar , dargınlıklar yaşadıklarında kendilerini nasıl teselli edeceklerini bilemeyip, çareyi yemekte buluyor . Eyleme vurma tarzında ki bu yemeler  zaman içerisin de , sürekli tekrarlandığı için  ve  bu  yeme ile geçen kriz süreçlerinin sıklığından, gece kalkıp yemelerden dolayı , kısa zamanda kişiler  anormal kilolara  ulaşıyorlar.
            Ardından da acı diyet reçetelerine sarılıyorlar , bazı kişiler ise bunu da yapamayıp kilo üzerine kilo ekleyerek her yıl  daha fazla kilo alarak  yaşamını sürdürmeye çalışıyor.Yine bazı kişilerin yeme konusundaki bu tarz ‘’ Yeme Davranışı Bozukluklarının ‘’ psikolojik hastalıklar arasında önemli bir yeri olduğu biliniyor.
      Moral bozukluğu , kendini kötü hissetme , yoğun yalnızlık ve değersizlik duygusu ,boşluk hissi ve kendini nasıl sakinleştireceğini  bilememe gibi anksiyetenin yoğun yaşandığı durumlarda içine düştükleri duygusal boşluğu doldurmak ve kendinlerini teselli etme yolu olarak buz dolabının başına kamp kurup gidip gelip aşırı derecede patlayıncaya kadar ve de tıkınırcasına yemek, yemek ve yemek ve yemek… 
    Hat da öyle ki gözü başka bir şey görmeksizin  çılgınlar gibi yemek , özellikle endorfin kaynağı olarak bilinen çikolata ve türevlerine sıkıca sarılmak, kremalı pastalar ,börekler ,çörekler gibi ülkemizde çok sevilen bol şekerli / karbohidratlı besinleri yiyerek rahatlama eğilimi içine girmekten söz edilmektedir.

            Gece kalkıp yemelerin sürekli mevcut olduğu , tüm hırs ve öfkenin yiyeceklerden çıkarıldığı, kişinin yemek yiyerek rahatlamayı , iyi hissetmeyi adet haline getirdiği , öfkesini eritmeyi bu yolla sağladığı gerçektir.Kişi  ne yazık ki dışarı yansıtamadığı duygularını , söyleyemediği içinde kalmış sözlerini ancak bu duyguları  yiyerek, içinde tutabildiği bir durumdan söz edilir.
          Burada kişiler saldırır tarzda  yiyerek , sorunlarını ve kendini üzen şeyleri de yok edip ,adeta problemlerini  çözüyormuş gibi hissetmek , sıkıntısını gidermeye çalışmaktır yaptığı..Sonuçta günler aylar ve hat da yıllar boyunca bu şekilde davranmanın bedeli ciddi bir obezite sorunu olarak kişinin karşısında durmaktadır.Mevcut da başa çıkamadığı yaşam sorunlarına , belki de hepsinden daha vahim ve zorlu bir sorun daha eklenmiştir. Buna benzer bir yeme davranışını, çoğu kişi bu derece değilse de daha az oranda kendi hayatlarının zorlayıcı ve stresli bazı dönemlerinde kısa süreli deneyimlediklerini söyleyebilirler, bu normal sınırlar içerisinde  sınırlandırılsa da patolojik yeme davranışı aynıdır.
        Bu tür bir yeme patolojisi dışında ,  ‘Patolojik  Davranışa Vurmanın’ başka  hallerinden bir veya bir kaçını da  bazen birlik de  de görebiliriz bu kişiler de.. kişilik problemleri vardır ve kişiyi fena halde bunaltmak da ve köşeye sıkışmış hissettirmektedir. Kişi kötü ve mutsuz dönemlerinde çılgınca örneğin aşırı alış verişe vurma ,bol alkol hat da uyuşturucu kullanma , karşı cinsle tutarsız ,ani cinsel ilişkiye girme , çok hızlı araba kullanma, çok aşırı ve  kendine zarar verecek derecede aşırı ve sürekli egzersize yönelme gibi  davranışa vurma biçimlerini de benimseyebileceği unutulmamalıdır.
    Yaşamındaki boşluğu doldurup , dönüp kendi içine bakmaya ve kendine tahammül  etmeye dayanamayan kişinin ,  o anda  kendisine en iyi geleceğini hissettiği davranışa gitmesi neredeyse kaçınılmazdır.
    Aşırıya kaçarak,  davranışa- eyleme vurma ,boşluk hissini önlemek için yapmaktadır..
    Bu tür davranışa vurmalar arasında kişiyi en fazla zor durumda bırakanların başında şüphesiz aşırı yemek gelmektedir.Sonuçta giderek artan ve her yıl üzerine yenileri eklenen kilolar genç yaşta ki hastalarımızın sosyal yaşamını ,ilişkilerini olumsuz etkileyerek psikolojilerini daha da  bozmakta ve ayrıca bir  mutsuzluk hat da giderek depresyon sebebi olabilmektedir. Bu davranış şekliyle yıllarını geçirmiş hayatı boyunca elinde diyet listeleriyle yaşamış, neredeyse tüm hayatım diyet yaparak geçti diyen kişilerin sayısı hiç de az değildir.
        Yalnızca yemekle kalmayıp ,bir yandan da her gün çok sayıda sigara içerek hat da neredeyse sigarayı yiyerek yaşamak zorunda olmak sık rastlanan bir durum. ORAL BAĞIMLILIK  olarak ifade edilen durum aşırı yemek yiyen kişinin aşırı sigara içmesini de içermektedir.

    Bir çok kişi kilo almaktan korktukları için sigarayı bırakamadıklarını söylerken, aslında bir çeşit aklileştirmeye gitmektedirler. Sigaranın  yemek yemeyi önleme  açısından sanıldığı gibi kurtarıcı olmadığı açıktır. oral bağımlılıklar dediğimiz aşırı yeme, sigara- tütün içme gibi bağımlılıklardan erken yaşlarda kurtulmak , sağlıklı ve ihtiyacı kadar yiyerek mutlu yaşamak , hayatınızda değiştiremediğiniz , tahammül etmek de zorlandığınız sorunlara kendinize zarar vererek dayanmaya çalışmak yerine  sorunlarınızı çözmeyi denemelisiniz.
    Kişilik bozukluğu, oral bağımlılık  getiren kişilik gelişim dönemlerine saplanıp kalmış kişilerin  psikoterapi yardımı  alması, bedeninine daha iyi davranıp, kendini sevmeyi öğrenmesi ,kişinin kendisi  için yapabileceğiniz en iyi şey olacaktır.

       Önemle dikkat çekilmesi gereken husus, kişileri yemeğe teşvik eden psikolojik  alt yapılarının incelenerek, çözüme yönelik destekleyici veya dinamik terapi yaklaşımları ile  ‘’Yeme Bozukluklarının’ çözümlenmeye çalışılması gerekmektedir.
    Kişilerin  sorunlarından yiyerek kaçmaya çalışan, yanı sıra çoğu kez sigara da  içerek ,şiddetle oral bağımlılık göstermelerinin  temelinde yatan psikolojik  sorunlara eğilmek yararlı olacaktır.

  • İnfantil spazm veya west sendromu

    İnfantil spazm hangi yaşta görülür?

    Yaşamın ilk yılı içinde görüle epileptik nöbetlerin % 52’si infantil spazmlardır.

    Yaş ve cinsiyet ayırımı nedir?

    Erkek çocuklarda 2 kat daha fazladır.

    Başlangıç yaşı sıklıkla 4-6. Aylar arasındadır. Nadir olarak 9.aydan sonra ortaya çıkar.

    Nöbetler nasıl fark edilir?

    Nöbetler boyun, gövde , kol ve bacak kaslarının genellikle simetrik ani kasılmaları şeklinde olup çok tipiktir. Bu kasılmalar genellikle ani ve kısa sürelidir. Kasılmalar öne, arkaya veya karışık şekilde olabilir. Bazen spazmlar yani kasılmalar sadece başın öne doğru kasılması şeklinde de olabilir ve gözden kaçabilir.

    Spazmlar sırasında solunum düzensizlikleri ve kasılma sonunda bebekte şiddetli ağlamalar görülebilir.

    İnfantil spazm veya West sendromunun nedenleri nelerdir?

    İnfantil spazmın nedeni bazı hastalarda yapılan araştırmalar sonucu gösterilebilir. Ancak bazı hastalardaki nedenini elimizdeki mevcut radyolojik, biyokimyasal ve metabolik testler ile göstermek mümkün değildir. Doğum öncesi nedenler içinde en sık görülenler annenin gebelik sırasında yaşadığı ve bebeği etkileyen hastalıkları, ilaç kullanımları, kanamalar, enfeksiyonlar, genetik kromozomal bozukluklardır.

    Gebelik sonrası sorunlar için sıklıkla görülen nedenler içinde prematüreliğe bağlı yaşanabilen solunum sistemi yetmezliği ve beyin kanaması gibi problemler, zor doğum gibi doğum travmaları, beynin oksijenlenmesi ve kan dolaşımındaki yetersizlik sonucu hasar görmesi sayılabilir.

    Ayrıca doğumsal metabolik hastalıkların erken bulgusu infantil spazmdır. Mutlaka her hasta bu yönüyle tetkik edilmelidir.

    Hastalık nasıl teşhis edilir?

    Klinik ve elektroensefalografik (EEG) bulguları hastalığın teşhis edilmesinde çok önemlidir. Nedenleri araştırırken hastalarda mutlaka beyin görüntülemesi mümkünse beyin manyetik rezonans (MRG) ile yapılmalıdır. Hastalık başlangıç döneminde infantil kolik denilen bebeklerin gaz sancısı ile karıştırılabilir.

    Teşhis ne kadar erken konulursa hastalığın beyin üzerine olası tahribayları mümkün olduğunca azaltılabilir.

    Tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavide çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. ACTH (kortizon) tedavisi, Vigabatrin, uygun vakalarda Valproik asit, ek olarak B6 (piridoksin) tedavisi hastanın klinik, EEG bulguları ve altta yatan nedenin özelliğine göre çocuk nöroloğu tarafından önerilir.

    Tedavi başlangıcında sık aralıklarla izlenmesi gereken bebekte EEG bulguları hastalığın seyri konusunda en önemli rehberdir.

    Hastalığın seyri nasıl olabilir?

    Hastalığın nedeni , tedaviye cevabı etkiler. Herhangi bir nedenin bulunamadığı ve nörolojik gelişimin yeterli olduğu bebeklerde iyimser olabilmek mümkündür.

    West sendromlu bir bebeğin tamamen normal olma ihtimali çok yüksek oranda olmasa da onları bir çaresizlikte beklememektedir. Gerçekçi değerlendirmeler ile ailelerin eğitilmesi son derece önemlidir. Ailenin bilgilenmesi ve bilinçli davranması uzun süre alabilir. Ayrıca yıllarca sürebilecek rehabilitasyon, hem fiziksel hem zihinsel gelişimin desteklenmesi için çok önemlidir ve aksatılmaması gereken tedavidir.

  • Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Domuz gribi aşısı yapılmalı mı yapılmamalı mı ?

    Merhaba sevgili anne ve babalar,

    Okullardan evlere, siz velilere, imzalanıp geri gönderilecek “Uygun buluyorum, çocuğuma aşı yapılsın / Uygun bulmuyorum, çocuğuma aşı yapılmasın” yazılı kağıtlar geldi ve halk deyişiyle zurnanın zırt dediği yere geldik. Acaba ne yapmalı, nasıl karar vermeli?

    Dilerseniz 15 gündür sizlerden aldığım telefonlardaki sorularla bir oto-röportaj şeklinde yazayım bu konudaki görüşlerimi de.

    – Bir gazete “Aşı doktorları da ikiye böldü” diye manşet atmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

    O gazeteyi özellikle satın aldım ve orta sayfadaki haberi dikkatle okudum: Dokuz kişiye sormuşlar, altısı profesör ikisi uzman olan sekiz doktor aşının yapılmasının doğru olduğunu bilimsel gerekçelerle belirtmişler. Bir, evet bir tek kişi (ne tesadüf ki hasta tedavi eden bir doktor değil, bir farmakoloji profesörü) ise kendisinin de aşılanmayacağını (zaten risk grubunda değil çünkü hasta muayene etmiyor) çocuklarını da aşılatmayacağını söylüyor. Gerekçesi ise bilimsel olmadığı gibi trajikomik bence: “Başbakan aşılanmıyorsa bir bildiği vardır herhalde”. Düşünebiliyor musunuz, bir bilim insanının referansı, dayanağı – başbakan da olsa – konuyla ilgili bilimsel farkındalığı olması gerekmeyen bir politikacı!..

    Bence bu habere ancak “Aşı hakkında farklı düşünen profesör de var” başlığı yakışırdı. Çünkü gazetenin kullandığı “…ikiye böldü” başlığı, bu konuda derin bilgi sahibi, ya da uzman olan doktorların yarısı değilse de önemli bir kısmının (örneğin hiç değilse % 20’sinin) aşıya karşı olduğu izlenimini uyandırmıyor mu sizce de?

    – Peki, sade vatandaş, milyonlarca anne baba ne yapsın, kime inansın?

    Konunun uzmanlarına elbette. Yani tüm meslek yaşamları boyunca aşılar yapmış, aşıların kimi yan etkilerini (dolayısı ile sıklıklarını veya enderliklerini de) birebir gözlemiş, bu konuda birçok kongre ve sempozyuma katılmış olan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanları ile konunun bilimini yapan Enfeksiyon Hastalıkları, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları, Halk Sağlığı, Mikrobiyoloji, İmmünoloji ve Viroloji Profesörlerine kulak vermek gerekir (söylediklerini mantık süzgecimizden geçirerek elbette). Bu uzmanlardan bir tek öğretim üyesi aşının aleyhinde bir görüş belirtmemiştir medyada veya benim izleyebildiğim kadarı ile internette.

    Peki, kimlerdir aşı karşıtı kıvılcımı çakanlar? İki kişi, bir Göğüs Hastalıkları (A.R.K.), bir de Kadın Hastalıkları ve Doğum (E.O.) Profesörü. Kimlerdir önemli destekçileri? İki kişi, bir Farmakoloji Profesörü (C.T.), bir de Üroloji Uzmanı Sağlık Eski Bakanı (O.D.). Sorarım size prostat sorunu olan bir kişi, bir ürologa mı danışır bir çocuk hastalıkları uzmanına mı? Adet düzensizliği olan bir hanım, bir kadın hastalıkları ve doğum profesörünün fikrini mi alır bir immünoloji ve viroloji profesörünün mü?

    Bu konuda gerçek anlamda otorite olan, hemen hemen hepsi Pandemi Bilim Kurulu üyesi kişilerin isimleri aşağıdadır. Onur ve gurur duyarak belirtmeliyim ki 2-8. sıradakiler, birebir bilgi ve görüşlerine ulaşabildiğim Hacettepe Tıp Fakültesinden sınıf arkadaşlarımdır:

    1- Prof. Dr. Selim Badur: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    2- Prof. Dr. Mehmet Ceyhan: Hacettepe Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    3- Prof. Dr. Serhat Ünal: Hacettepe Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    4- Prof. Dr. Levent Akın: Hacettepe Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Bilim Dalı
    5- Prof. Dr. Gaye Usluer: Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği Başkanı, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı http://www.gazetevan.com/haber_detayi.asp?id=3081
    6- Prof. Dr. Volkan Korten: Marmara Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bilim Dalı
    7- Prof. Dr. Mustafa Hacımustafaoğlu: Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı http://bianet.org/bianet/saglik/117919-domuz-gribi-asisi-guvenli-mi
    8- Doç. Dr. Ümit Kartoğlu: Halk Sağlığı Uzmanı,Bilimsel Danışman – Dünya Sağlık Örgütü Aşı ve Biyolojik Ürünler Departmanı, AşıGϋvenliği ve Standartları Birimi, Cenevre. http://www.taraf.com.tr/haber/43087.htm Kalitesi,
    9- Prof. Dr. Mustafa Bakır: Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı
    Bu bilim insanlarının isimlerini belirtmekteki amacım okuyucuların internet aracılığıyla onların görüşlerine de ulaşabilmelerini kolaylaştırmaktır (örneğin Google’a “Selim Badur, domuz gribi aşısı” yazıp aramak yeterli olur).

    – Aşı hakkında kamuoyunda çok çeşitli spekülasyonlar var. Aşıların çok hızlı hazırlandığı, dördüncü faz çalışmaları yapılmadan piyasaya sürülüp uygulamaya geçildiği söyleniyor. Ne dersiniz bu konuda?

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) grip aşısı üreticilerine dedi ki, “Siz mevsimsel grip aşısı üretiminizi 15 temmuza kadar bitirin, bütün tesislerinizi domuz gribi aşısı için hazırlayın.” 15 temmuzda başlayan bu süreç ağustos sonunda bitti ve hazırlanan aşılara süratle onay verildi. Şu anda hızla yayılan bir salgın var, “Niye hızlı onay verildi?” diyemez kimse. “Bekleyelim bakalım hastalık yükü ve ölümler çok artarsa aşılamaya başlarız” deme lüksü olamaz kimsenin. Çünkü o zaman iş işten geçmiş olabilir.

    Yeni ilaç ve aşı gibi ürünlerin kullanımı ile ilgili yapılan klinik çalışmalar dört evrede yapılır, bu doğru. Ama dördüncü yani son evre, aşı ya da ilacın piyasaya çıktıktan sonra, yani kullanıma girmesiyle başlayan bir izleme araştırmasıdır. Bu evrede ürünün güvenirliği (kısa ve uzun dönemde oluşabilecek istenmeyen etkiler) ile ilgili bilgi toplanır. Dördüncü evrede ürün zaten aktif olarak toplumda yaygın olarak kullanıldığından, I-III. evre klinik çalışmalarda karşılaşılan zaman ve denek sayısı gibi kısıntılar olmaksızın yapılır. Bu nedenle toplumun tüm kesimleri hakkında önemli bilgiler toplanabilir. Sonuçlara göre ürün ya güvenli bir kimliğe bürünür, ya da kimi durumlarda yasal düzenleyici kurum tarafından yasaklanır. Bu nedenlerle, “Pandemik İnfluenza A aşısının 4. faz çalışması yapılmadı, onun için aşı güvensiz, yapılmasında sakıncalar var” tartışması klinik çalışmalar hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan kişilerin yapacağı tartışmalardır. Aşının piyasaya çıkıp, yaygın olarak uygulanmaya başlanması 4. evre klinik çalışmanın ta kendisidir başka bir deyişle.

    – Bizim aşılarımızdaki adjuvan maddesi ile ilgili şeyler de söylendi. ABD’de adjuvansız aşı kullanılıyormuş. Nedir adjuvan? Bir zararı var mı?

    ABD’deki ilaçlar, ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onayından geçtikten sonra kullanılabiliyor. Avrupa’da ise ilaçları Avrupa İlaç Ajansı (EMEA) onaylıyor. Bunların dışında her ülke, kendi ilaç ruhsatını kendisi veriyor. FDA, insanlar aşı yaptırmaktan çekinmesin, psikolojik etkisi olmasın diye yıllardır adjuvan, yani Türkiye’de de yan etkileri tartışılan alüminyum veya skualen içeren aşıları onaylamıyor. EMEA ise onaylıyor. Aynı durum, domuz gribi aşısında da geçerli; adjuvan içeren aşıları FDA onaylamazken, EMEA onayladı.

    Antijen dediğimiz şey virüsün insanda bağışıklık uyandıran bir parçası. Virüs ilk görüldüğünde ABD mevsimsel grip aşısı gibi 15 mikrogram antijen içeren aşılar istedi. Ancak virüs hızla yayılınca DSÖ, aşı firmalarından bağışıklık arttırıcı adjuvanlı aşı üretmelerini istedi. Çünkü antijen ihtiyacı da arttı. Oysa tüm dünya için 4 milyar doz aşı üretmeye yetecek virüs antijeni yoktu. Bunun üzerine 7 ve 3.5 mikrogramlık antijen içeren, adjuvanla güçlendirilmiş aşılar üretildi. Halen dünyadaki virüs antijeninin % 40’ına sahip olan ABD ve Avustralya dışında dünyanın bütün ülkeleri adjuvanlı aşı kullanıyor.

    Adjuvan maddesi, aşılara koruyuculuğun artırılması için katılıyor. Bu maddenin olmadığı bir aşının koruyuculuğu daha az. Ayrıca koruma süresi de az. Oysa bir salgında aşının etkisinin daha yüksek olması istenir. ABD’deki aşılar tüm yaş gruplarına 3 hafta ara ile 2 doz yapıldığı halde yüzde 70-80 koruyor. Halbuki bizim kullandığımız adjuvanlı aşı tek dozla (10 yaş altına iki doz yapılacak) yüzde 95 ile 98 arasında etkinliği olan bir aşıdır. Virüs mutasyona uğrayabilir deniyor ya, bizim kullandığımız aşı bunların bir kısmında da etkili. Virüs mutasyona uğrarsa ABD’deki aşının etkisi daha az olacak. Dünya Sağlık Örgütü de Avrupa’nın şu an kullandığı, bizde de uygulanmakta ulan skualen adjuvanlı aşının içeriğini onayladı. Öte yandan Avrupa’da Novartis firmasının ürettiği bir mevsimsel grip aşısı içinde aynı adjuvan var. Bu aşı(Chiron, FLUAD) 12 yıldır Avrupa ülkelerinde 40 milyon doz kullanıldı. Bununla ilgili hiç bir ciddi bir yan etki olmadı. Yalnızca adjuvansız aşıya oranla biraz daha sıkça hafif yerel yan etkilere yol açabiliyor. Yani kolda hafif ağrı,kızarıklık, şişlik yapabiliyor. ABD’nin kullandığı aşı ise hem pahalı, hem her yaşa iki doz uygulanıyor, hem de biraz daha az koruyor.

    Özetle günümüzde, bilimsel veriler, adjuvanli ve adjuvansız aşılar arasında “güvenlik” açışından bir fark olmadığını ortaya koymaktadır, her iki tip aşının da çok iyi güvenlik kaydı vardır.

    – ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) neden skualen adjuvanlı aşıya onay vermiyor?

    Skualen bitkiler, hayvanlar ve insanlarda bulanan ve doğal yolla oluşan bir maddedir. Her insanın karaciğerinde üretilir ve kan dolaşımında bulunur.

    Skualen ayrıca çeşitli besinlerde, kozmetik ürünlerde, reçetesiz satılan çeşitli ilaçlarda, ve sağlık ürünlerinde bulunur.
    Skualen ticari amaçla balık yağından (özellikle de köpekbalığı karaciğeri yağından) üretilir. Ecza ürünlerinde ve aşılarda bulunan skualen bu kaynaktan saflaştırılarak edilir.

    Birkaç kişi, 1. Körfez Savaşına katılan askerlerin yaşadığı bazı sağlık sorunları ile bu askerlere uygulanmış olan aşılarda skualen bulunma ihtimali arasında bir bağlantı kurmaya çalışmıştır.

    Yayınlanan bir bildiride şarbon aşısı uygulanan bazı eski askerlerde anti-skualen antikorları geliştiği ve bu antikorların özürlülüklere neden olduğu ileri sürülmüştür.

    Bu gün, bu askerlere uygulanmış olan aşılara skualen eklenmediği bilinmektedir ve söz konusu bağlantıyı ileri süren raporun teknik yetersizlikleri çeşitli yayınlarda açıklanmıştır. Askerlerin sağlık sorunlarının ise kum böceği öldürücü haşere ilaçları ve benzeri kimyasallara maruz kalmaktan kaynaklandığı düşünülmüştür. Bu tür yanlış iddiaların toplumdaki olumsuz etkisini çok iyi bilen FDA kurumu da aşılanan insan sayısı olabildiğince fazla olsun diye adjuvanlı aşıya onay vermemiştir.

    – Bir de aşılardaki cıva içeriğinden söz ediliyor. Neden cıva var ve zararlı mı?

    Yine zamanla yarış nedeniyle 4 milyar tek dozluk enjektörde hazır aşı üretilemeyeceği için 10’ar dozluk şişecikler içinde üretim yapıldı. Bu nedenle aşıyı bakteri ve mantar bulaşmasından korumak için cıva ekleniyor (yıllardır çoklu doz tüm aşılara eklendiği gibi). Birileri kalkıp “Bu aşıyı çocuklarınıza yaptırırsanız cıva zehirlenmesi olur” diyor. İki tür cıva var, biri etil biri metil. Zehirlenme yapan metil cıva. Aşıda kullanılan etil cıva. Kimyasal formülleri ayrı. Oysa Boğaz’dan veya İzmir Körfezinden tutup yediğiniz balıkta daha çok vardır etil cıva ve en geç 1 haftada vücuttan tamamen atılır.

    Aşıların içerisinde bulunan etil cıva miktarı Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği sınır içerisinde. Etil cıva 1930’lu yıllardan bu yana aşılarda güvenle kullanılıyor. Komplo teoricilerini üzecek bir bilgi de vereyim ABD’de hem cıvasız tek dozluk enjektör içinde aşı var ve kullanılıyor, hem de çok dozluk cıva içeren aşı. Çünkü ABD bile tüm nüfusuna yetecek tek dozluk üretimi bu kısa sürede sağlayamadı.

    – Aşının neden olabileceği söylenilen Guillain-Barré Sendromu nedir? Bu söylem gerçek mi?

    Bu sendrom, el ve ayak parmak uçlarından başlayan kuvvet, his kaybı ile gelişen, gittikçe ilerleyen bir tablo. Hastaların bir kısmı geri dönebiliyor, tamamen iyileşebiliyor ama az bir kısmı ölebiliyor da. Eğer aşı olmaz da grip geçirirseniz Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz var. Sendromun tek nedeni grip değil, pekçok farklı enfeksiyon bunu tetikleyebiliyor. Aşıda böyle bir riskten bahsediliyor ama aşınınki teorik olarak bahsedilen bir risk. Bunun var olduğunu gösteren hiçbir bilimsel çalışma yok. Kaldı ki tüm çalışmalar da olmadığını söylüyor. Ama şunu biliyoruz; tersi doğru olsaydı bile, grip geçirirseniz ister mevsimsel ister domuz gribi, Guillain-Barré Sendromu olma riskiniz çok daha yüksek. Sırf bunu önlemek için bile aşının olunması gerek.

    – Bir Sağlık Eski Bakanı “Aşının prospektüsünde gebelere yapmayın yazıyor” diyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

    Yanlış bilgi. Doğrusu ise şu:

    “4.6 Pregnancy and lactation
    There are currently no data available on the use of Focetria in pregnancy. Data from pregnant women vaccinated with different inactivated non-adjuvanted seasonal vaccines do not suggest malformations or fetal or neonatal toxicity.
    An animal study with H5N1 mock-up vaccine did not indicate reproductive toxicity (see section 5.3).
    The use of Focetria may be considered during pregnancy if this is thought to be necessary, taking into account official recommendations.
    Focetria may be used in lactating women”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    Doğru özet tercümesini ise şöyle yapabiliriz:

    “ Yeni aşının gebelerde kullanımı ile ilgili henüz yeterli veri yoktur (Nasıl olsun ki? Gebelerde hiçbir aşı ve ilaç için klinik çalışma yapılamamaktadır – SP).

    Çeşitli adjuvansız mevsimsel grip aşıları gebelerde güvenle kullanılmaktadır.
    Bir H5N1 (kuş gribi virüsü) aşısıyla yapılan hayvan çalışmasında üreme toksisitesi (cenine verilen bir zarar) saptanmamıştır.
    Gerekli olduğu düşünülürse, resmi öneriler göz önünde bulundurularak adjuvanlı yeni aşının gebelerde kullanımı düşünülebilir.”
    DSÖ Stratejik Bağışıklama Uzmanları Grubu (SAGE – Strategic Advisory Group of Experts on Immunization) gebelerle ilgili şöyle diyor:
    “Pregnant women (2% of the world’s population).

    This group appears to be at increased risk for severe disease, potentially resulting in spontaneous abortion and/or death, especially during the second and third trimesters of pregnancy. Inactivated nonadjuvanted vaccines similar to most seasonal influenza vaccines are considered the preferred option given the extensive safety data on their use in pregnant women. However, if such a product is not available, pregnant women should be vaccinated with another pandemic infl uenza vaccine available at that time, for example, an adjuvanted inactivated infl uenza vaccine or a live attenuated infl uenza vaccine.”
    24 JULY 2009, 84th YEAR / 24 JUILLET 2009, 84e ANNÉE
    No. 30, 2009, 84, 301–308
    http://www.who.int/wer

    Yine özetlersek:
    “ Gebelerin hastalığı ağır geçirme düşük yapma ve ölüm riski yüksektir.
    Tercihen adjuvansız aşı ile aşılanmalıdırlar.
    Ancak, adjuvansız aşı bulunamıyorsa var olan başka bir aşı ile, örneğin adjuvanlı inaktive aşı veya – hatta – zayıflatılmış canlı grip virüsü aşısı ile aşılanmalıdırlar.

    Allah aşkına bir insan tüm bunları okuyup da nasıl “Ben demiyorum, aşıyı üreten firma diyor bu aşıyı gebelere yapmayın diye” sonucuna varabilir ben anlayamıyorum doğrusu (özellikle en çok ölenler çocuklar ve gebelerken).
    Aslında üzülerek anlıyorum, insan yaşamı hiçe sayılarak politika yapılıyor. Sonra da hiç sıkılmadan “Aşı olmasınlar. Salgından korunmak için düzgün beslensinler, zeytinyağlı yesinler. Haa kırmızı et de yesinler. Islak saçla sokağa çıkmasınlar, banyolarını akşamdan yapsınlar” deniliyor. TV muhabiri el yıkamayı anımsatınca da “Çok hasta, gripli biriyle tokalaşılırsa eller de yıkanır tabii” diye bitiriliyor.

    – Sağlık bakanlığımız gebelere şu an için ne öneriyor?

    Sağlık Bakanlığımız şunu söylüyor:

    Dünya Sağlık Örgütü’nün aşı uzmanlar komitesi (SAGE) tarafından halen dünyadaki ruhsatlı pandemik H1N1 aşılarının gebelerde uygulanabileceğine ilişkin bir karar alınmıştır. Adjuvanlı aşının gebelerde kullanılması mümkündür. 20 haftalık gebelik süresini tamamlamış gebeler, adjuvanlı aşı ile aşılanabilirler. Ülkemizde adjuvansız aşı uygulamasına Aralık 2009 başında başlanacaktır.
    Bebeği 20 haftalıktan küçük gebelere de istekli olmaları ve onam formu imzalamaları durumunda adjuvanlı aşının yapılabileceğini de belirtiyor.

    – Aynı politikacı “Aşının prospektüsünde 4 yaşın altına yapılmaz yazıyor” diyor…

    İşte Focetria (şu anda uygulanmakta olan aşı) prospektüsünün ilgili bölümü ve kaynağımız (yoruma gerek var mı?):
    “Children and adolescents 6 months to 8 years of age: (6 aydan 8 yaşa çocuklarda: …)
    One dose of 0.5 ml at an elected date.
    A second dose of vaccine should be given after an interval of at least three weeks.”
    http://www.emea.europa.eu/humandocs/PDFs/EPAR/focetria/spc/emea-spc-h385en.pdf

    – Aşı konusunda görüş bildiren dernek veya kuruluşlar var mı?

    Elbette var.

    Aşı risk gruplarına mutlaka yapılmalı diyenler:
    – Dünya sağlık Örgütü (WHO)
    – Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)
    – Amerika Aşı Uygulamaları Danışma Kurulu (ACIP)
    – Türk Tabipleri Birliği (TTB)
    – Enfeksiyon Hastalıkları Derneği
    – Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanları Derneği (EKMUD)
    – Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK)
    – Halk Sağlığı Uzmanları Derneği
    – Türk Toraks derneği

    Aşı yapılmamalı diyenler:
    Ben olumsuz bir tek dernek veya kuruluş görüşü duymadım, okumadım.

    – Risk gurupları kimlerden oluşuyor?

    SAGE listesi şöyle:
    1. Sağlık personeli (temel sağlık altyapısının korunması için; onlara bir şey olursa hastalara kim bakacak?)
    2. Gebe kadınlar
    3. 6 ay üzeri süregen (kronik) hastalığı olanlar (astım, şeker, böbrek, kalp hastalıkları – hipertansiyon hariç – ve aşırı obezite gibi diğer süregen durumlar
    4. Sağlıklı genç yetişkinler (15-49 yaş arası)
    5. Sağlıklı çocuklar
    6. 49 yaş üzeri ve 65 yaş altı sağlıklı nüfus
    7. 65 yaş üzeri sağlıklı yetişkinler

    Türkiye’de önce sağlık çalışanları aşılandı. Aşısı eksik olanlar sağlık ocaklarına giderek hala aşılanabilirler.
    Halen 6 ay – 5 yaş grubu sağlıklı çocuklar ile 6 ay üzeri her yaşta kronik (süregen) hastalığı olanlar aşılanıyorlar. Herhangi bir belgeye, rapora gerek yok. Aile veya toplum sağlığı merkezine, ya da sağlık ocağına gidip ne hastalığı olduğunu söylemek yeterli.
    Sırada ilköğretim öğrencileri var. Umarım olabildiğince erken başlanır aşılanmalarına, çünkü salgının hızı giderek artıyor.
    Sonra da sıra diğer gruplara gelecek.

    – Aşının kontrendikasyonları (yapılmaması gereken durumlar) nelerdir?

    Anaflaktik reaksiyon şiddetlinde yumurta alerjisi olanlar, lateks (kauçuk) veya aşı bileşenlerine alerjisi olanlar, daha önce mevsimsel grip aşısı ile şiddetli alerjik reaksiyon geçirenler ve önceden Guillain-Barré Sendromu geçirmiş kimselere pandemi aşısı yapılmamalıdır.

    – Bu virüsün özelliği nedir?
    Çok hızlı yayılan, hafif hastalık yapan bir virüs söz konusu. Ama influenza virüslerinde yapı değiştirme özelliği olduğu için, çok süratle bu virüs ölümcül ve ağır hastalık yapan bir virüse dönüşebilir. Kuş gribi ağır hastalık yapıyordu ama insanlara kolay kolay bulaşmıyordu. Bu virüs ağır hastalık yapmıyor ama çabuk bulaşıyor. Bu virüsün çabuk bulaşma, kuş gribinin ağır hastalık yapma özelliği biraraya gelirse, bu tehlikeli olur. Influenza virüsleri bu tarz evlilikleri aralarında çok kolay yapıyorlar. Korkulan senaryo da o aslında. Bakanın “Üç bin kişi ölecek” gibi açıklamaları, kafadan uydurma, sayısal değerler değil. Matematik modeller var. Bu virüsün yayılma hızı bilinip öyle hesaplanıyor.

    – Son sözünüz nedir topluma?
    Pandemi aşısı güvenlidir ve koruyuculuğu çok yüksektir. Ailelerin çocuklarını bir an önce aşılatarak korumalarını öneriyorum. Sağlık Bakanlığının velilere ilettiği onam formundaki yan etkilerden çok nadir görülenler gözlerini korkutmasın çünkü gerçekten çok nadir (1/10.000-1.000.00 dozda) görülme sıklıkları.

    Şöyle bir örnekle bitireyim sözlerimi: Diyelim gece ıssız bir sokakta bir cani elinde koca bir bıçakla sizi kovalıyor. Yakalarsa büyük olasılıkla öldürecek. Köşe başına geldiğinizde bir taksiyi müşteri bekler buldunuz. Hemen binip oradan uzaklaşır mısınız, yoksa “Ya şoför çok beceriksizse, bir trafik kazası geçirip ölürsem” diye düşünüp yaya mı devam edersiniz yolunuza? Durum bundan ibarettir bence…

    Az önce NTV’de Prof. Dr. Volkan Korten (canım arkadaşım) aynen şöyle söyledi: “Bu salgın iki durumda kırılır. Ülke nüfusumuzun yarısı aşılanınca ya da yarısı hastalığı geçirince (35 milyon hastanın kaç kayba yol açabileceğini düşünmek içimi üşütüyor – SP). Aşı konusunda doktorlar arasında görüş ayrılığı filan yok. Konudan anlayan herkes net bir biçimde aşının yanında, bir tek istisna bile yok. Konudan anlamayanlar aşıya karşı, bunun da bir önemi yok.

    Sevgi ve sağlıkla kalın…

  • Çocuğun bağışıklık sistemi nasıl güçlenir ?

    Bağışıklık sistemi olmasaydı en küçük virus enfeksiyonu bile insanı öldürebilirdi.Bağışıklık sistemi hepimizin bildiği gibi sağlıklı bir yaşam sürmede son derece önemli.

    Hele konu çocuklar olunca bağışıklık sistemlerinin iyi çalışması ve iyi eğitilmiş olması ömür boyu daha sağlıklı olmalarını sağlayabiliyor.İyi eğitilmiş olması diyorum çünki bağışıklık sistemi de eğitilebiliyor.Aynı çocuğun eğitimi gibi.Virüslerin ,bakterilerin mantarların çok olduğu ve yiyeceklerin temiz olmadığı bir ortamda bu kendiliğinden oluyor. Ancak günümüz dünyasında gelişmiş ülkelerde pek çok çocuk steril,temiz ortamlarda büyüyor,temiz yiyecekler yiyor

    Bağışıklık sisteminin eğitilmesi hem enfeksiyonlarla savaşmak için önemli hem de bu sayede bağışıklık sistemi kendi silahlarının kendi silahlarını kendine çevirdiği otoimmün hastalıklar (crohn ve ülseratif kolit örneğin) ve allerjik hastalıkların olma olasılığı azalıyor.

    1989’da İngiliz Doktor Strachan tarafından ortaya atılan hijyen hipotezine göre çocuklar virus mantar ve bakterilerle karşılaşmadıklarında allerji,astım, egzema gibi hastalıkların olasılığı artıyor. Çok çocuklu ailelerde astım daha az görünüyor.Hijyen ne kadar artarsa egzema ve allerji riski o kadar artıyor.

    Bağışıklık sistemi hem virus mikrop ve mantarları öldürme hem de hafıza fonksiyonu olan inanılmaz dinamik bir mekanizma

    O zaman ne yapmalı ?Doğumdan itibaren çocuğun bağışıklığını güçlendirmenin, eğitmenin yolu var mıdır? Hem enfeksiyon olasılığını azaltıp hem de astım allerji gibi rahatsızlıkların olma riskini azaltabilir miyiz? Tıpta pek çok şeyde olduğu gibi bu sorunun da % 100 kesinlikleşmiş bir yanıtı yok. Ancak bildiklerimiz bağışıklık sistemini güçlendirecek bir yol haritasını bebeklikten itibaren oluşturmamıza yardımcı oluyor.Önce bu konuyla ilgili bildiğimiz gerçeklere bakalım. Sonra da yol haritamızı oluşturalım.

    · Bağışıklık sistemi oldukça karmaşık birimlerden oluşup oldukça karmaşık fonksiyonları yerine getirirken beslenme çok önemli. Özellikle protein,fitonutrientler dediğimiz vitaminler ve antioksidanlar,omega 3 yağ asitleri

    · Yararlı bakteriler bağışıklık sisteminin eğitiminde önemli. Vücudun bir çok yerinde, özellikle bağırsak florasında milyonlarca faydalı mikroorganizma var. Bunların varlığı bağışıklık sisteminin hafıza fonksiyonunu yerine getirmesi için gerekli.Bu bakteriler anne sütü içen bebeklerde ve fermente besinlerle artıyor. Antibiyotikler ve temizlik malzemeleri bu floraya zarar verebiliyor.

    · Bağışıklık sisteminin hafıza fonksiyonunun gelişmesi için aşılama çok önemli.Aşılar çocuğun doğal bağışıklık kazanması tehlikeli ya da zararlı olabilecek bir sürü hastalığa karşı vücutta direnç geliştiriyor.

    Bir çocuk hiç hastalıklarla tanışmazsa vücut direnci gelişmez.Hastalıklarla karşılaşmaları gerekir.Aşırı koruma faydadan çok zarar getirir.

    O zaman çocuğumuzun bağışıklığını geliştirmek için şöyle bir yol haritası çıkıyor ortaya.

    1- Anne sütü

    (Hem aktif hem pasif bağışıklığa inanılmaz faydası var.Mümkünse çocuklar iki yıl emzirilmeli bence.İmmün sisteme etkisi ikinci yıl azalıyor ancak mevcut.)

    2-Kademeli olarak azalan sterilizasyon

    İlk 3 ay ortamı tümden sterilize etmek ve hasta kimseleri çocuğa yaklaştırmamak uygundur.Çünki bu dönemde çocuğun kendine özgü bağışıklık sistemi eğitilmeye hazır değildir.Enfeksiyonlar ağır geçer.En önemli direnç zaten anneden geçen antikorlardır. Daha sonra sterilizasyonu kademeli olarak azaltmakta fayda vardır.Çocuklar 6 haftadan itibaren hergün temiz havaya çıkarılmalı.5 dakika bile olsa bu önemlidir.Çocukların oyun parkına çıkmasına izin verilmeli,aşırı korunma

    3-Fermente gıdalara erken başlamak

    Floranın güçlenmesi için erkenden yoğurt gibi fermente gıdalara başlanması.6-7. ay gibi yoğurda başlanması uygundur.Kefir de bebeklikten itibaren azar azar verilebilir.Bu şekilde bebeğin bağışıklık sistemindeki hafıza fonksiyonu güçlenir.Ancak yiyecek allerjilerine dikkat.

    4-Antibiyotiklerden mümkün olduğunca kaçınma

    Antibiyotiklerin gereksiz yere kullanılmaması, doğru endikasyonlarla ancak bakteriyel enfeksiyon şüphelenildiğinde kullanılması.

    5-Probiyotiklerle takviye

    Çalışmalar üst solunum yolu enfeksiyonlarının ve mide bağırsak enfeksiyonlarının çok yoğun olduğu dönemlerde düzenli probiyotik kullanımının koruyucu olabileceğini gösteriyor.

    6-Bitkisel besinler

    Çocuğun bebeklikten itibaren fitonutrinetları sebze ve meyvelerdeki vitaminleri alması.

    Mevsiminde ve mümkün olduğunca organic sebze ve meyvelerin tüketilmesi.

    Sebze meyve alımı yeterli değilse vitamin takviyesi.

    7-Dengeli beslenme

    Çocukların kücükten itibaren sabırla ve abur cubura taviz vermeyerek dengeli beslenmeye alıştırılması.Beyaz şeker vücudun ve bağışıklık sisteminin düşmanı.

    8-Aşılama

    Aşılama çok önemli çünki çocuklarımızın bir çok çocukluk hastalığına karşı doğal bağışıklık kazanmasını istemeyiz ve göze alamayız.Ve hayır aşılama bağışıklık sistemini zayıflatmıyor,güçlendiriyor.

    9-Evde çok fazla kimyasal madde kullanılmaması.

    Arap sabunu gibi doğal temizleyicilerin tercih edilmesi.Çamaşır suyu ciff gibi kuvvetli ürünlerin kullanılmaması. Unutulmamalı temizlik maddeleri de bakteri direncine yol açabiliyor ve allerji gelişiminde rol oynayabiliyor.

    10-Çocukları aşırı korumaktan sakınmak

    Dikkat ediniz nerede çok korunan,hasta insanlara hiç yaklaştırılmayan,çok steril bir ortamda büyüyen çocuk varsa onlar daha fazla hasta olur. Üstelik bu yetmiyormuşçasına daha fazla allerji ve astım geliştirirler.Çocuklarımız rahat büyüsün, havaya göre giyinsin ve diğer çocukların arasına düzenli olarak karışsınlar.

  • Çocuk sağlığı konusunda yanlış bilinenler

    Çocuk sağlığı konusunda yanlış bilinenler

    1- Üşütmek ya da rüzgarda kalmak hastalığa neden olur.
    Soğuk algınlığı dediğimiz şey aslında virüsler nedeniyle meydana gelir. Çocukların üşümesiyle, rüzgarda kalmalarıyla bir ilgisi yoktur. Böyle olsaydı soğuk iklimlerde çocuklar daha çok hastalanırlardı oysaki bu doğru değildir. Kışın çocuklar daha fazla hasta olurlar çünkü virüsler daha iyi ürer. Ayrıca insanlar hep iç mekanda olduğu için hastalık bulaşması da daha kolay olur.

    2- Boğazı ağrıyan dondurma yememeli.
    Boğaz enfeksiyonunun dondurma ile hiçbir ilgisi yoktur. Dondurma ya da başka soğuk şeyler yemek ya da içmek boğaz ağrısına ya da boğaz enfeksiyonuna sebep olmaz ve olan boğaz ağrısını kötüleştirmezler.

    3- Soğuk algınlığında koruyucu antibiyotik verirsek ilerlemesini engelleriz.
    Bu doğru değildir. Virüse bağlı enfeksiyonlarda antibiyotikler işe yaramaz ve hatta dirençli enfeksiyon gelişmesine zemin hazırlayabilirler. Antibiyotikler ancak bakteri enfeksiyonuna karşı etkilidirler.

    4- Hasta çocuklar evden dışarı çıkmamalıdır.
    Çocuklar hastayken bile açık hava almalarında fayda vardır.

    5- Burun yeşil aktığında antibiyotik verilmelidir.
    Virüslere bağlı burun akıntısı da hatta bazen alerjiye bağlı burun akıntısı da zaman zaman yeşil renk olabilir. Sinüs enfeksiyonu tanısı konursa ancak antibiyotik gerekecektir.

    6- Ateşi olan çocuğu giydirmek gerekir.
    Aslında ateşi olan çocuğun mümkünse beziyle yatması gerekir. Giydirmek çocukların ateşini yükseltir.

    7- Ateşli çocuğu sirkeli suyla silmek iyi gelir.
    Sirke, alkol, aspirin gibi şeyler ciltteki suyu çekerek sıvı kaybına neden olabilirler ve doğru değildir.

    8- Hasta çocuk yıkanmaz.
    Aslında banyo yapmak hasta çocukları çok rahatlatır ve banyodaki buhar burun tıkanıklığı ve öksürük gibi belirtilere iyi gelir.

    9- Çocuğun bronşları doluysa, öksürüyorsa süt içirmemeli.
    Aslında sütün solunum sistemindeki ifrazatla hiçbir ilişkisi yoktur. Süt hem sıvı hem de besleyici olduğundan hasta çocuk için iyi bir besindir.

    Dr. Beril Bayrak Bulucu

  • Serebral palsi-beyin felci

    Serebral palsi-beyin felci

    Serebral palsi, beynin, oluşumundan başlayarak uzun süreli gelişim sürecinde yani doğum öncesinde, doğum sırasında veya sonrasında hasar görmesi sonucu ortaya çıkar.İlerleyici olmayan, hareket ve sinir sisteminin değişik derecelerde bozuklukları ile seyreden bir sorundur. Çocuğun zihinsel ve hareket gelişiminde bozulma, epilepsi, davranış ve konuşma problemleri, görme–işitme sorunları en bilinen sonuçlarıdır.

    Nedenleri çok çeşitlidir. Doğuştan (konjenital) olabileceği gibi mikrobik olaylar, oksijen eksikliği veya yetersizliği, doğum travması ve beyin içine olan kanamalar en önemli nedenleridir. Özellikle doğum ağırlığı 1000 gr’ın altında olan prematür bebeklerde ise daha sık gözlenmektedir. Bebeklerde hiperbilirubinemi olarak ifade ettiğimiz yüksek sarılık düzeyi beyine zarar verip serebral palsiye yol açabilir.

    Çocuğun gelişimsel gecikmesi ve anormal kas direnci erken tanıda uyarıcıdır.

    Beyin felcinde hareket ve postür bozukluklarının yanında epilepsi, konuşma bozuklukları, görme-işitme kusuru, duyu ve ağrı ile ilgili algılama bozuklukları, zihinsel gerilik, bilişsel ve davranış anomalileri gibi nörolojik problemler yakından izleme ve tedaviyi gerektirir.

    “PREMATÜRELİK , DÜŞÜK DOĞUM TARTISI BAŞLICA RİSK FAKTÖRÜ”

    Bu sorun sıklıkla düşük doğum tartısı, prematürite, intrauterin gelişme geriliği, çoğul gebelik, plasental anomaliler gibi risk faktörleri ile birlikte ortaya çıktığı için riskli gebelikler ve doğumu takibende bebekler çok yakın izlenmelidir. Çünkü erken tanılandırma ile bebeğin tedavisi ve gelişebilecek sorunların önlenmesine yönelik erkentedbirler sözkonusu olabilecektir.

    Beyin zedelenmesi yaşamış çocukların % 20-30’nu spastik felçli çocuklar oluşturur. Etkilenen vücut yarısında hareketler azalmıştır. Hastaların yaklaşık olarak yarısında ise epilepsi görülür. Spastik hemiplejik hastaların bir kısmında ise zihinsel geriliğide içeren bilişsel bozukluklar vardır Bazı hastalarda sadece bacakların etkilendiği spastik felç görülür. Emekleme sırasında, kollarını normal hareket ettirirken bacaklarını sürüklemeleri en önemli ipucudur (komando sürünmesi).

    Spastisite veya gerginlik çok belirgin ise uyluktaki aşırı zorlanma nedeni ile çocuğun bezlenmesi zorlaşır. Çocuk koltuk altlarından kaldırıldığında, bacaklarını makaslama pozisyonuna getirir. Bazı bebeklerde ellerde devamlı olan yumruklama hali vardır.Yürüme gecikir. Yürümeye başladığında artmış olan gerginlik nedeniyle parmak ucuna basmaya meyillidir.

    BAŞ KONTROLÜNE DİKKAT!

    Hastaların % 10-15’i ise kol ve bacakların tamamen etkilendiği spastik çocuklardır ve. Serebral palsinin en ağır şeklidir. Beyindeki bazı merkezlerin hasarı sonucu yutma problemleri ve aspirasyon pnömonilerine sık rastlanılır.. Eğer bebek yaşına göre gevşekse, baş kontrolü zayıf ise mutlaka serebral palsi yönünden dikkatli olunmalıdır.

    KONUŞMA VE İŞİTME BOZUKLUKLARI VARDIR

    Serebral palsili çocuklarda daha sonra başka problemler de ortaya çıkar.

    SP’lilerin %25-40’ında görme ile ilgili bozukluklar vardır. %10’unda ise ağır görme bozuklukları saptanır.

    Ayrıca beslenme yetersizliği nedeni ile gelişme geriliği, vitamin eksiklikleri ve kabızlık sorunları ile sık karşılaşılır. Hastalarda hem algılamada hem ifade etmede bozukluk vardır. Davranış ve psikiyatrik problemlere her yaşta rastlanabilmektedir.

    Anksiyete ve depresyon, iletişim problemleri, ağır hiperaktivite ve otizm saptanmıştır. Hareketsizliğe bağlı kemik yapısı ve şeklinde bozulmalar, omurgaların yapısında eğrilmeler önemli ve hayat kalitesini etkileyen problemlerdir.

    Yapılan araştırmalarda yürümenin olup olmayacağı hakkında bazı motor noktalar belirlenmiştir. Bebeklerde doğumla beraber gözlemeye başladığımız İlkel reflekslerin, kaybolması gerektiği yaşta halen devam etmesinin, 2 yaşına kadar oturmanın gecikmesinin, yürümenin gecikeceğinin habercisi olduğunu, 3 yaşına kadar çocuğun oturamıyor olması durumunda ise yürümenin olmayacağının işareti olduğu ileri sürülmüştür.

    SEREBRAL PALSİ VE EPİLEPSİ

    Epilepsi, SP’lilerin % 15-90’unda görülmektedir. Hastanın sık nöbet geçirmesi (havale) bilişsel fonksiyonlarında azalmaya, öğrenme ve konuşma güçlüğünün ağırlaşmasına neden olabilir. Bu nedenle nöbetlerin mutlaka kontrol altına alınması gereklidir.

    Hangi hastada epilepsi gelişeceğini kesin olarak bilmek mümkün değildir. Fakat bazı faktörler epilepsiye eğilimi arttırmaktadırlar. Beyin Görüntüleme Yöntemlerinde lezyon gösterilen hastalarda epilepsiye daha sık rastlanılmaktadır .

    TANI NASIL KONUR?

    Neonatoloji uzmanları, pediatristler ve çocuk nörologları tarafından değerlendirme yapılmalıdır.. Ağır vakalar dışında genellikle 6. aydan önce tanı konması zordur. Anormal kas tonusu, ilkel reflekslerin devam etmesi, belli başlı motor gelişmelerin olmaması (baş tutma, oturma gibi ) erken uyarıcı olabilir.

    Erken tanı çok önemlidir.Çünkü bu hastalıkların bir kısmı tedavi edilebilir
    Ayrıca prognoz hakkında aileye tam bilgi vermek gereklidir. .

    TEDAVİ

    SP tedavisi, hasta ile birlikte ailesini de içine alan, önce motivasyonla başlayan ve ömürboyu süren çalışmayı gerektiren bir ekip işidir. Bu ekipte pediatristin yanısıra çocuk nörolojisi uzmanı, fizik tedavi uzmanı, fizyoterapist, konuşma terapisti, davranış terapisti, uğraşı terapisti, özel eğitimci, psikolog ve gerektiğinde ortopedist, , oftalmolojist ve KBB uzmanı yer alır.

    Tedavide Amaçlarımız;

    • Ailenin eğitimi

    • Hastanın sosyal hayata hazırlanması ve bağımsız olmasının hedeflenmesi
    • Hayat kalitesinin arttırılması
    • Motor fonksiyonların arttırılması
    • Deformitelerin önlenmesi
    • Ağrıların azaltılması’dır.

    Fizyoterapi, özellikle ilk 3 yaşta kas kontraktürlerinin ve eklem açılanmalarının önlenmesi, deformitelerin düzeltilmesi ve kasların güçlendirilmesi için yapılır. Çocuğun ve ailesinin aktif olarak katılması şarttır.

    Uğraşı terapisi, özellikle günlük aktivitelerin kendi kendine yapılabilmesi amacıyla motor aktivitelerin gelişmesini sağlar (giyinmek, beslenmek, temizlenmek yazmak, çizmek gibi ).

    Kaslardaki gerginliğin azaltılması veya giderilmesi çin kullanılan Botilinum toksini tedavisi, özelliklebacak yüzeyel kaslarına kolay uygulanabilir. Fizyoterapi ile kombine edildiğinde yararlı sonuçlarını görmekteyiz. Spastik hastalarda ayrıca topuktaki gergin aşil tendonu cerrahi olarak serbestleştirilebilmektedir.

    Bu yaygın tedavilerin dışında alternatif yada destek tedavileri olarak nitelendirilen tedavilerde vardır:

    Hiperbarik oksijen tedavisi; Yararlarını gösterecek yeterli çalışma yoktur. Ayrıca yan etkileri vardır. Şiddetli kulak ağrısı ve kulak zarı yırtılması, kulakta kanama, nömotoraks ve nöbete neden olabilmektedir.

    Akupunktur tedavisi; Spazmların azaltılması için yararlı olabilir .

    Hastalara beslenme desteği, barsak hijyeni, sıvı miktarının ve lifli yiyecek miktarının arttırılması, vitamin ve mineral desteği önemlidir.

    Bilişsel fonsiyonların, konuşmanın gelişmesi ve sosyalleşme için özel eğitim okullarında eğitim görmelidirler. Ailenin bu konuda bilgilendirilmesi ve eğitilmesi son derece önemlidir.

  • Panik atak tedavisinde; İlaç mı ? Psikoterapi mi? Daha uygundur?

    Panik atak tedavisinde; İlaç mı ? Psikoterapi mi? Daha uygundur?

    Sevgili danışanlarım, panik bozukluk ya da halk arasında bilinen adıyla panik atak ülkemizde sık görülen ve tedavisinde neredeyse tamamen ilaç kullanılan bir anksiyete bozukluğudur. Her gün web sitemde en sıklıkla bana ve belki tüm Psikiyatristlere sorulan soruların başında “birçok ilaç kullandım faydası olmadı ya da kısmen fayda gördüm nasıl yardımcı olursunuz?” sorusu gelmektedir. Etkisi çok benzer farklı  bir çok ilaç kullanımının ardından hastalarımız umutsuzluğa düşmekte ve çaresiz hissetmektedir. 
    Psikoterapi panik atak tedavisinde hızla ve kalıcı farkındalık ve değişim sağlayan en etkili yöntemlerin başında gelir. Psikoterapi ile hasta içinde bulunduğu koşullar ve bu koşulları değiştirmesini engelleyen durumlar hakkında farkındalık kazanır; Panik atak hastası, hassas, verici, detaycı, karşıdakine odaklı mükemmeliyetçi bir kişilik yapısına sahiptir. Manevi ve fiziksel yük taşımaya alışmış kişilerdir. Kişilikle ilgili farkındalık, farklı davranış biçimlerini repertuara katmak ve kişiye değiştiremeyeceğini düşündüğü yükler hakkında destek vermek ve farkındalık kazandırmak sorunun çözümüne katkı sağlar. Kişi terapi ve deneylerle bu kişilik yapısından hızla uzaklaşır ve panikten kalıcı olarak kurtulabilir.
    Özetlersek panik atak tedavisinde ilaç kullanımı çok yaygın olmakla birlikte kısıtlı fayda sağlar, Psikoterapi zannedilenin aksine 1-2 seansta bile hastayı rahatlatıp kalıcı etki sağlayabilir. Benim sıkça kullandığım Gestalt Psikoterapisine ek olarak analitik, bilişsel davranışçı terapiler vb kullanılmaktadır.
    Gerekli ve uygun hastalarda ilaç tedavisi Psikoterapiye ek olarak kullanılmadır. Acil durumlarda önce ilaç ve sonrasında ilaç artı psikoterapi düşünülebilir. Ancak ülkemizin gerçekleri ve kısıtlı ruh sağlığı hizmetleri göz önüne alındığında ilaç kullanımının bir süre daha tek başına güncelliğini sürdüreceği düşünülebilir.

  • Süper kadın sendromu

    Süper kadın sendromu

    Süper Kadın Sendromu ve Hızlı Boşanma

    Modern Çağın yarattığı en büyük sorunlardan birisi de maalesef ki ‘’Süper Kadın Sendromu’dur. Kadının iş dünyasına hızlı geçişi hızlıca artan rolleri de beraberinde getirmiştir. Bu geçiş ile müthiş rahatlık yaşayacağı düşünülen kadınlar aksine artan roller ve toplumun sürekli verdiği pekiştireçler ile daha mükemmel olmaya çalışırken kendilerini bu psikolojik rahatsızlık ve eksik bıraktıkları bir şey olduğunda yaşadıkları içsel huzursuzluk ile baş başa bulurlar.

    Buna neden olan şey de şüphesiz ki kadının hâlihazırda var olan yapışık rolleridir. Kadının yapması gereken sıkıcı ev işlerine, iyi anne modeline, iyi eş modeline, toplumun istediği hanımefendi rollerine ek olarak artık bir de modern kadın rolleri eklenmiştir. Makyajsız dışarıya çıkmayan, iyi giyinen, şık olan, bakımlı olan kariyer sahibi ve sosyal etkinliklerde de bir numara olan (toplumun yarattığı baskıyla olması gereken) bu kadın çok mutlu olması ve bütünlük duygusu yaşaması gerekirken aksine çok mutsuz ve sürekli olarak bir eksiklik tamamlanmamışlık duygusu hisseder.

    Görünen o ki Superman’in aksine Superwoman olmak pek de iç açıcı değil. Bu durumu neden erkekler değil de kadınlar yaşıyor ? Erkekler bunu kendileri istedikleri için o süper olma duygusu onlar için haz kaynağıdır. Ancak kadınlar bunu genelde toplumdan onay almak için yaparlar ve süper ego dinamikleri ile hareket ederler. Sürekli toplumun istediği mükemmel kadın olmak için çabalar yorulur, mükemmellik arzusu ile yanıp tutuşurlar. Bu mükemmellik sinyalleri her zaman açık olan kadınlar sürekli olumlu yönde eleştiri bekler ve bundan aldıkları olumlu onaylar ile yeni yeni uğraşlar ve yeni yeni aferinler ararlar.

    Bu uğraşları arasında mekik dokuyan kadın çoğu zaman dinlenmeyi de kendini dinlemeyi de unutur. Ve mükemmel olduğunu düşündüğü için de böyle bir hastalığa yakalanmış olabileceği de hiç aklına gelmez ki o hasta da olamaz. J Zaten hastalar ‘’benim süper kadın sendromum var galiba hocam?’’ diye gelmez hastalık yoğun anksiyete veya depresyon şikayetiyle ve yahut boşanmak üzereyken gelinen nokta olan çift terapisi esnasında ortaya çıkar.

    Mükemmeliyetçilik ile arasında kuvvetli bir korelasyon olan bu hastalık yüksek standart beklentisi nedeniyle zamanla eşe ve çocuklara yansıyarak aile içi iletişimi bozmaya başlar. Bu da boşanmaların sebeplerindendir diyebileceğimiz gibi ‘’Süper Kadın =Hızlı Boşanma’’ olgusu da oluşmaya başlamıştır diyebiliriz. Bu nedenle eşiniz ,anneniz veya böyle bir tanıdığınız varsa uygun yollar ile anlatarak kronikleşmeden mutlaka bir uzmandan yardım alması için cesaretlendirmelisiniz.

    Sağlıkla kalın.

    Uzman Psk. Fatma EFE

  • Mide Bulantısı Psikolojik Mi?

    Mide Bulantısı Psikolojik Mi?

    Psikolojik sorun yaşayanların çok büyük bir kısmında mide problemleri gözlemliyorum. Mideye doğrudan müdahale psikolojiyi düzeltmeyeceğini söyleyebilirim ancak bunu anlayabilmek için kişi uzun süre tıbbi tedavi pesinde koşuyor

    Mide bulantısı psikolojik mi? normal bir durum mu yoksa, Mide bulantısı günlük hayatta herkesin yaşadığı rahatsızlık durumlarından en çok bilinenleri arasındadır. Bulantının kaynaklandığı sorun burada asıl önemli olan noktadır. İnsanlar kendilerini rahatsız, gergin veya stresli hissettikleri dönemlerde farkında olmadan vücutlarında bazı sistemleri harekete geçirirler. Bunlar psikolojik bozukluk olarak değerlendirilebilir. Herkesin bu tarz vücut değişimlerini tetikleyen olaylar yaşayabilmesi gayet normaldir. Ama bu tarz psikolojik bozuklukların kişi üzerinde bıraktıkları etki kişiden kişiye değişmektedir.

    Bu da gayet doğal işleyen bir süreçtir.

    Mide bulantısı psikolojik mi? Mide bulantısı aslınsa çok normal basit rahatsızlıklardan biri olarak görülmesine rağmen stres altında kalınan durumlarda ortaya çıkmasının sebebi, psikolojiktir. Birey aşırı kaygı ve korku içerisinde ise yoğun bir şekilde kusma isteği gösterir. Bu gibi durumlarda her zaman mide bulantısı sonuçlanamaz. Bazen birey karın ağrısı hisseder veya aşırı stresten baş ağrısı çekebilir. Kusma durumunun gerçekleşmesi için bu psikolojik rahatsızlığın zayıflama ve kilo almayla alakası vardır. Tedavi edilebilir.

    Tedavi Süreci

    Bu gibi süreçlerin atlatılması ve aklımıza takılanların cevaplandırılması için psikolojik desteğe ihtiyacımız vardır. Zaman kaybetmeden başvuracağımız uzman bir doktor bize gerek ilaç tedavisiyle gerek ise konuşarak müdahale etmelidir. Özellikle zayıflama isteği duyulan zamanlarda oluşan takıntı yüzünden baş gösteren bu rahatsızlık eğer müdahale edilmezse birkaç ay içerisinde hem fiziksel hem de ruhsal olarak hastayı iyice rahatsız edecektir, güçsüz düşürecektir. Mide kaslarının doğru çalışmaması ve yemek yenilen anda hissedilen mide bulantısı durumu alışkanlık kazanacaktır. Bunların yaşanmaması için hasta kendini rahat tutmalı, hafif yiyecekler yemeli ve azar azar normal beslenme alışkanlığına geri dönmelidir. Bu süreçte bir psikoloji destek şarttır.

    Mide bulantısı psikolojik mi?

    Her zaman hayır. Doğal süreçlerde üşütme vb hastalıklarda ortaya çıkan yüzeysel bir belirtidir. Kendini fazla göstermez. Bir ya da en fazla iki kez tekrarlanır. Alışkanlık haline geldiğinde psikolojik bozukluk olduğundan emin olabiliriz. Her hastalık gibi bu da küçümsenmemeli ve hastalık ortaya çıktıktan hemen sonra vakit kaybetmeden tedavisi gerçekleştirilmelidir. Unutmayın tedavi hastalıkların ilerlemesini durdurur.

    Adil Maviş

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • PANİK ATAK

    PANİK ATAK

    ‘’Neden ben?’’, ‘’Kurtulabilecek miyim?’’, ‘’Bir ilaç verin, beni uyutun veya bir şey yapın da bu sıkıntıdan kurtulayım..’’ 

    Bunlar danışanlarımın bazı ifadeleri.. Derin bir çaresizlik, kapana kısılmışlık yaşıyor panik hastaları. Kendisine ne olduğunu anlamıyor, anlamlandıramıyor ve birçok ortamdan kaçıyor tekrar atak yaşamamak için veya kendisi için çok önemli insani değerler ve temel ihtiyaçlarından vazgeçiyor özgürlük, sevgi, eğlence gibi..

    Peki Nedir Panik Atak?

    Son zamanlarda gün içerisindeki ufak ve geçici sıkıntılar bile panik atak olarak değerlendirilmekte. Fakat panik atak, korku ve kaygının çok yoğun yaşandığı apayrı bir dönemdir. Çarpıntı, titreme, terleme, uyuşma, gerginlik, göğüs ağrısı gibi belirtiler birden bire başlar ve çok kısa bir süre içerisinde, genellikle birkaç dakikada tepe noktaya ulaşır. Kişi çevrenin ve bedeninin başkalaştığını, kalp krizi geçirdiğini veya öleceğini, çıldıracağını, kontrolünü kaybedeceğini düşünür.

    Panik atak, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Genellikle yirmili yaşlarda başlar, ancak çocukluk dönemi ve daha ileri yaşlarda da başlayabilir. Belirli bir zaman dilimi tarif edilmese de sabah geç, akşamüstü erken saatlerde, bazen de nadir olarak gece uykudan uyandıracak şekilde ataklar olabilir. Genellikle kalabalıkta, evde veya araba kullanırken ortaya çıkar. 

    Psikolojik rahatsızlıklarda ve bazen çeşitli tıbbi durumda ortaya çıkabilir. Örneğin, kan şekeri düşüklüğü, guatr, sara nöbeti, kalp hastalıkları, ilaç ve madde kullanımı panik ataklara sebep olabilir. Bu nedenle tüm tıbbi durumlar detaylı bir şekilde araştırılmalı ve herhangi bir neden yoksa bir psikiyatri uzmanından destek alınmalıdır.

    Nedenleri nelerdir?

    Bir veya birkaç neden saymak ve yaşanan psikolojik durumu birkaç nedene bağlamak çok uygun bir yaklaşım değildir. ‘Hastalık yok hasta var’ ilkesinden hareketle her kişi detaylı bir şekilde değerlendirilmeli ve kişiye özel sebepler ortaya çıkarılmalıdır. Genetik faktörler, beyin kimyası ve yapısı ile ilgili farklılıklar, aile ve çevreden öğrenilenler bu durumun gelişmesindeki önemli nedenlerden. Özellikle aşırı koruyucu ve kollayıcı bir ailede büyümüş olmak, kişinin sıkıntı ile baş etme gücünü azaltmaktadır. Aynı zamanda, panik atakları yaşayan kişiler genellikle aşırı mükemmeliyetçi veya kendinden çok çevresini düşünen duyarlı kişilerdir. 

    Ne zaman müdahale etmek gerekir? 

    Panik ataklar tekrar tekrar yaşanıyorsa, özellikle de herhangi bir tetikleyici olmadan ‘kendiliğinden’ ortaya çıkıyorsa, kişi sürekli ‘’ya tekrar olursa’’ kaygısı yaşıyorsa ve atağın sonuçlarından (kalp krizi geçirme, kontrolü kaybetme, çıldırma, delirme..) dolayı korkuyor ve çeşitli ortam veya durumlardan kaçınıyorsa (kalabalık ortamlar, toplu taşıma araçlarını kullanma, kafein almama vb.) artık bu durum tedavi edilmesi gereken bir durum halini almıştır.

    Tedavide neler yapılır? Hangi yöntemler kullanılır?

    Tedavi, hastanın ihtiyacına göre belirlenir. Yalnızca ilaçla gidilebileceği gibi yalnızca terapiyle veya her ikisi birlikte de gidilebilir. Genellikle birçok doktor ve terapiste gitmiş, çeşitli tedaviler uygulanmış, özellikle de birçok ilaç kullanmış ve ‘’Ben artık ilaç kullanmak istemiyorum’’ diyen hastalar görüyorum. Bu noktada, ‘Bilişsel Davranışçı Terapiler’ devreye giriyor. Bilişsel davranışçı terapi, bilimsel temelleri olan, etkinliği kanıtlanmış ve tüm dünyada yaygın olarak kullanılan bir terapi yöntemidir ve kaygı yönetimi, nefes egzersizleri, çarpık ve işlevsel olmayan düşüncelere meydan okuma ve yenileri ile değiştirme, üzerine gitme gibi birçok teknik ve yöntem kullanılır.

    Dikkat edilmesi gereken birkaç nokta!!

    Bu ve benzeri belirtileri yaşıyorsanız, hemen teşhis koymayın. İnternetten veya çevrenizden edindiğiniz kulaktan dolma bilgilerle hareket etmeyin. Bu sıkıntıyı yaşayan kişiye ‘’Kaygılanma’’, ‘’Ne var bunda kaygılanacak?’’, ‘’Kimse bu durumdan ölmez’’ gibi ifadeler kullanmayın. Çünkü, bu tür söylemler anlaşılmama, yaşadığı sorunun değersizleştirilmesi şeklinde algılanabilir ve kişinin yaşadığı çaresizliği daha da artırabilir.