Etiket: Hasta

  • 14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 kasım dünya diyabet günü – çocuklarda diyabet

    14 KASIM DİYABET GÜNÜ

    Bu tarih tip 1 diyabet tedavisinde çığır açan insülin molekülünü keşfeden ünlü bilim adamı Frederick Banting’in doğum günüdür. Diyabet yaklaşık 3500 yıldır bilinmesine rağmen, insülinin 1921 yılındaki keşfine kadar tedavisi olmayan ölümcül bir hastalıktı.

    1922 yılında Toronto’da diyabet nedeniyle yaşamını yitirmek üzere olan 14 yaşındaki Leonard Thompson insulin tedavisinin uygulandığı ilk hasta olarak tarihe geçmiştir. Elde edilen bu başarı tüm dünyada büyük bir sansasyona yol açmış Banting ve çalışma arkadaşı John Mcleod Nobel Ödülünü almıştır. 1991 yılından bu yana da 14 Kasım tüm dünya ülkelerinde diyabet günü olarak kutlanmaktadır. Bu önemli günde diyabetle ilgili bilgilendirici eğitim toplantıları düzenlenmekte, yazılı ve görsel basın aracılığıyla da toplumun farkındalığının arttırılması sağlanmaktadır.

    ÇOCUKLARDA DİYABET

    Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetes mellitus, pankreas bezinden salgılanan ve kan şekerimizi düzenleyen insülin hormonunun etkisinde ya da salgısında yetersizlik sonucu gelişir. Eğer pankreas bezi insülin hormonunu yeteri kadar salgılayamaz ise kan şekeri yükselir (hiperglisemi).

    Çocuklarda görülen diyabet tipleri, tip 1 ve tip 2’dir. Tip 1, insülin salgısının azalmasına bağlı olarak gelişir ve çocuklarda en sık görülen tiptir. İnsülin direnci sonucu ortaya çıkan ve genellikle obezitenin (şişmanlığın) eşlik ettiği ve son yıllarda dünya genelinde ciddi artış gösteren diyabet tipi ise tip 2 diyabettir.

    2011 yılı verilerine göre dünya genelinde toplam 366 milyon diyabet hastasının olduğu tahmin edilmektedir. Bunlardan 490.000’i, 0-14 yaş arası çocuklardır. Her yıl 78.000 çocuk diyabet tanısı almaktadır.

    Ülkemizde ise ne kadar diyabetli çocuk olduğu tam olarak bilinmemektedir ancak yaklaşık 15.000-20.000 kadar çocuğun diyabetli olduğu tahmin edilmektedir. Çocuklarda diyabet sıklığı ile ilgili olarak da kesin veriler olmamakla birlikte ülkemizden yapılan bir çalışmada çocuklarda diyabet sıklığı 1/1500 olarak verilmiştir.

    Çocuklarda daha sık görülen tip 1 diyabet, kızlarda ve erkeklerde aynı oranda görülür. Kış ve sonbahar aylarında hastalığın sıklığı artar. Genetik yatkınlık tip 2 diyabet kadar olmasa da kardeşin, babanın ya da annenin diyabetli olması riski arttırır.

    Birtakım çevresel faktörler diyabetin oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Bunlar:

    – Doğumdan sonra ilk 6 ay inek sütü ile beslenme

    – Geçirilen viral enfeksiyonlar

    – İklim değişiklikleri

    – Kimyasal toksik ajanlar

    – Stres

    – Vitamin D eksikliği

    – Gıda katkı maddeleri

    – Anne yaşı

    – Aşılama’dır.

    Belirtiler

    Diyabet hastalığı geliştiren çocuklarda tanı almadan önce hastalığa bağlı birtakım belirtiler görülmektedir.

    Bu belirtiler;

    – Çok su içme

    – Çok idara çıkma, idrar kaçırma

    – İştahında artış ve kilo alma ya da kilo kaybı

    – Halsizlik

    – Yorgunluk

    – Görmede değişiklik olarak sıralanabilir.

    Bu bulgulardan birkaçının çocukta görülmesi durumunda mutlaka hekime başvurulmalı ve çocuğun kan şekeri ölçülmelidir.

    Diyabetin tedavisi

    Eksik olan insülin yerine koyulur. Çocuğun beslenmesi düzenlenerek, yaşına ve kilosuna uygun kalori alması sağlanır. Diyabetli olan çocuklara önerdiğimiz beslenme, diyabetli olmayan çocuklara önerdiğimiz beslenmeden farklı değildir. Sağlıksız ve besin değeri bulunmayan gıdalar önerilmez. Özellikle karbonhidratlı (şekerli) besinlerden kaçınılması gerekir. Ana öğünlerdan önce (sabah, öğle, akşam) kısa etkili insülin, kanda 24 saat boyunca belirli bir seviyede bulunması gereken bazal insülini karşılamak amacıyla da genellikle sabah veya akşam uzun etkili insülin yapılır. Sonuç olarak günde toplam dört enjeksiyon uygulanır. Kan şekeri seviyesine ana öğünlerden önce ve akşam yatmadan önce bakılmalıdır.

    Hasta düzenli olarak üç ay aralıklarla hekim tarafından izlenmelidir. Diyabetlinin almış olduğu insülin dozu araya giren enfeksiyon, travma ve stress durumlarında yeniden ayarlanmalıdır.

    Kötü kontrollü diyabetin yol açtığı sağlık sorunları

    İyi takip edilmeyen veya takip edilmesine rağmen beslenme programına uymayan, insülinlerini düzenli yapmayan diyabetiklilerde yüksek ve düzensiz kan şekeri seviyesine bağlı böbrekten protein atılımı artar; nefropati olarak isimlendirilen böbrek işlev kaybı gerçekleşir. Tablo çok ilerlerse hastalar böbrek yetmezliği geliştirir ve erişkin yaşlarda diyalize bağımlı hale gelirler. Bu hastalarda diyabetin kontrol altında olmamasına bağlı olarak retinopati adı verilen göz bulguları da ortaya çıkar. Görme kaybı hatta körlük gelişebilir. Sinirlerin işlev kaybına bağlı nöropati gelişir. Bu sağlık sorunlarının yanısıra kötü kontrollü diyabetlilerde sık sık, ketoasidoz dediğimiz kan şekeri ve keton yüksekliği ile giden hastanın komaya girmesine yol açan tehlikeli klinik tablo ortaya çıkar.

    Kan şekeri kontrolü kötü diyabetli çocukların uzun vadede büyümesi ve gelişmesi de etkilenir.

    Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)

    Hipoglisemi diyabette en çok korkulan durumdur. Müdahale edilmez ise ölümle sonuçlanır. Kan şekerinin 60 mg/dl’nin altında olması hipoglisemi olarak tanımlanır. Fazla insülin dozuna, öğün atlamaya ya da aşırı spor yapmaya bağlı kan şekeri düşüklüğü gelişebilir. Hipoglisemi ile karşılaşıldığında, hastanın bilinci yerinde ise hemen ağızdan şeker takviyesi yapılmalıdır. Eğer hasta baygın durumda ise kan şekerini yükselten glukagon iğnesi kas içine ya da cilt altına yapılmalı ve hasta ivedilikle en yakın sağlık merkezine götürülmelidir.

    Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği Başkanı

    Prof. Dr. Peyami Cinaz

  • Çocuklarda boğaz enfeksiyonları

    AKUT FARENJİT VE BETA HEMOLİTİK STREPTOKOK ENFEKSİYONLARI

    Üst solunum yolu enfeksiyonları çocukların en çok doktora götürülme nedenidir ve bu çocukların üçte birinde asıl şikayet boğaz ağrısıdır.

    Boğaz enfeksiyonlarının nedeni nelerdir?

    Çoğu boğaz enfeksiyonunun nedeni viruslardır,virus lar antibiyotiklerle tedavi edilmezler En sık boğaz enfeksiyonuna neden olan bakteri A Grubu Beta Hemolitik Streptokoktur(AGBHS) Bazı diğer bakterilerde boğaz enfeksiyonuna neden olabilmektedir ancak klinik önemleri yoktur Boğaz enfeksiyonuna bir çok mikro organizma neden olmakta ise

    A Grubu Beta Hemolitik Streptokok enfeksiyon neden önemlidir?

    Çünkü AGBHS tedavi edilmez ise AKUT EKLEM ROMATİZMASI ve bir çeşit NEFRİT e neden olabilir.

    Akut eklem romatizması halen ülkemizde kalp hastalıklarının nedenleri arasında ilk sıradadır

    Virusların neden olduğu boğaz enfeksiyonları nasıl anlaşılır?

    Genellikle daha yavaş başlangıçlıdır ve boğaz ağrısına sıklıkla nezle,öksürük,göz iltihaplanması gibibelirtiler eşlik eder.Örneğin ADENOVİRUS farenjitine konjonktivit ve ateş eşlik eder buna

    FARİNGOKONJONKTİVAL ATEŞ denir.COXSACKİE denilen başka bir virus boğazda 1-2 mm boyutlarında ülserlere ve ateş e neden olur bu tabloya HERPANJİNA denir.HERPESVİRUS denilen uçuk virusu ağızda boğaz da ve aynı zamanda diş etlerinde kızarıklık ve yüksek ateş yapar.Öpücük hastalığı olarak bilinen EBSTEİN BARR VIRUS bademciklerde büyüme,iltihap,boyun lenf bezelerinde büyüme karaciğer ve dalakta büyüme ve ciltte döküntü yapabilir.

    A Grubu Beta Hemolitik Streptokok enfeksiyonun bulguları nedir?

    Genellikle ani ateş ve boğaz ağrısı ile başlar,baş ve karın ağrısı sıklıkla görülür.Boğaz kırmızıdır, bademcikler büyümüştür ve üzerleri iltihaplıdır, boyuda lenf bezeleri büyük ve gergindir.Bazen ciltte zımpara kağıdına benzer ince döküntüler görülebilr,dil de çilek görünümü eşlik edebilir. KIZIL , AGBHS ların neden olduğu bir hastalıktır.Üç tip AGBHS kızıla neden olan toksini içerir,yani bir kişi 3 kere kızıl olabilir Bu belirtiler ve bulgular yanında, öksürük ve nezlenin OLMAMASI AGBHS ENFEKSİYONU tanısını destekler.

    Boğaz enfeksiyonuna teşhis nasıl konulur?

    Çok tecrübeli bir doktorun bile AGBHS farenjitine sadece muayene ederek teşhis koyması doğru değildir.Tanı ’strep swap’ denilen ve örnek alındıktan 5-10 dakika sonra sonuç veren hızlı testlerle ve BOĞAZ KÜLTÜRÜ ile konulur.Eğer swap testi pozitif ise inanılırdır ama negatif ise mutlaka boğaz kültürü yapılmalıdır.

    Boğaz enfeksiyonları nasıl tedavi edilir?

    Boğaz kültüründe AGBHS bulunmaz ise antibiyorik tedavisi yapılmaz.Virus ların neden olduğu boğaz enfeksiyonlarının tedavisi hastayı rahatlatmaya yönelik olmalıdır.Ağrı kesici ateş düşürücüler gibi. AGBHS un tedavisi antibiyotiktir.Seçilecek ilaç penisilin grubudur,penisiline direnç yıllardır gösterilememiştir,ancak penisilin ile tedavi başarısızlığı % 15-20 olabilmektedir.Penisilinler veya bazı sefalosporin grubu denilen antibiyotkler ağızdan alındığında süre tam 10 gün olmalıdır,ancak tek doz depo penisilin(penadur ,deposilin) de yeterlidir. Daha kısa süreli tedavilerin başarısını gösteren çalışmalar varsada ben henüz bunları hastalarıma önermiyorum.Tedaviyi doktorunuzla tartışınız..

    Boğaz kültüründe GBHS üreyen bir çocuk ne zaman okula veya kreşe dönebilir?

    Tedavi başlandıktan 24 saat sonra bulaştırıcılık kalmaz

    Taşıyıcılık nedir?

    Bazı çocuklar da yukarda sayılan streptokok enfeksiyonu belirtilerini olmaz ancak boğaz kültürlerinde AGBHS üreyebilir,bunlara ‘TAŞIYICI’ denir.Çalışmalar taşıyıcıların hasta olmadığını ve enfeksiyonu başkalarına bulaştırmadığını bu nedenle tedavi etmenin gereksiz olduğunu söylemektedir.Sadece kültür ile taşıyıcıyı hastadan ayırmak mümkün değildir,bunu antikor tayinleri ile anlamak mümkün olabilir ama erken başlanan antibiyotik sonucu antikor titreside yükselmeyebilir .Benim uygulamam eğer çocuk hastalık bulgusu veriyor ve boğaz kültürü veya swap testi pozitif çıkıyorsa taşıyıcı olup olmamasına bakmadan hastayı tedavi etmek şeklindedir.Bence gereksiz tedavi gereksiz alınan kültürlerden kaynaklanmaktadır,Yukarda anlatılan belirtileri olmayan birinden boğaz kültürü alınır ve sonuç pozitif çıkarsa bu çok büyük oranda taşıyıcıdır ve tedavi gereksizdir.Ancak taşıyıcı olduğu bilinen birinde bileAGBHS için anlattığım bulgular var ise ,(yani ateş,boğaz ağrısı,çene altında lenf bezi büyümesi,döküntü gibi) tedavi gereklidir.

    saygılarımla

    Dr.Ertuğrul Güler

  • Besin alerjilerini ihmal etmeyin

    Çocuklarda görülen besin alerjilerini ihmal etmeyin. En çok hayvansal ürünlere karşı gelişen besin alerjileri, tedavi edilmezse tehlikeli tablolara dönüşebiliyor. oysa minik bedenlerde birçok sistemi etkileyen bu alerjiler, ebeveynlerin özeni ve beslenme düzeninde yapılacak değişikliklerle tedavi edilebiliyor

    Çocukluk döneminde görülen besin alerjileri kimi zaman gelişme süreci içinde kendiliğinden kayboluyor kimi zaman da yetişkinlik döneminde de devam edebiliyor. Besin alerjisi geliştiğinden şüphelenilen çocukların vakit kaybetmeden bir uzmana muayene olması gerekiyor. Tedavi edilmemesi halinde nefes darlığından bulantıya, kusmadan deride kaşıntıya kadar birçok soruna neden olan bu rahatsızlık ileri vakalarda yaşam kaybına yol açabiliyor.

    Besin alerjisi, alerjik besinin koklanması, solunması veya dokunulması sonucu da ortaya çıkabiliyor. Ağır alerjik vakalarda kişi söz konusu besini yemese de pişirildiği, yenildiği ortamlarda bulunduğu hatta o besini yiyen kişi tarafından öpüldüğü zaman da ciddi alerjik reaksiyon gösterebiliyor. Tıp literatüründe, kendisi yemediği halde, uçakta çerez yenildiği için anafilaktik şoka giren vakalar bulunuyor.

    Besin alerjisi nedir?

    Bağışıklık sisteminin normal şartlarda zararsız olan bir besin maddesini yanlışlıkla zararlı olarak algılaması sonucu ortaya çıkan reaksiyonlar besin alerjisi olarak adlandırılıyor.

    Hangi besinler alerjiye yol açıyor?

    Her türlü besinin alerji yapma potansiyeli bulunuyor. Ama bazıları diğerlerine göre daha sık alerjiye neden oluyor. Çocuklarda bu grubu süt, yumurta, buğday, yer fıstığı, ağaç fındıkları, balık, kabuklu deniz ürünleri, susam ve kivi oluşturuyor. Sıkça çikolata ve kakao tüketimi nedeniyle alerjik burun akıntısı, migren, deride kızarma, kaşıntı ve sindirim sistemi bozuklukları görülebiliyor. Nadiren bal da alerjiye yol açıyor.

    Bu sorun nasıl başlıyor?

    Besin alerjileri bebeklik, çocukluk döneminden ve hatta anne karnından başlayarak insan hayatını etkileyebiliyor. Bu sorunla ilgili bulguların ortaya çıkması için hastanın birkaç kez alerjiye yol açan besine maruz kalarak duyarlı hale gelmesi bekleniyor. Yapılan araştırmalara göre, toplumun en az yüzde 15-20’lik kısmı yediği bir besinin kendisini rahatsız ettiğine inanıyor. Ancak besin alerjileri çocuklarda yüzde 2-8, yetişkinlerde yüzde 1, tüm nüfusta ise yüzde 2 oranında görülüyor.

    Ne tür belirtilerle ortaya çıkıyor?

    Vücudun hangi sistemlerini etkiliyor? Birçok sistemi etkileyebilen bu sorun farklı bulgularla kendini gösteriyor. Deride kaşıntı, kızarıklık, yanma, ürtiker, anjiyo-ödem, atopik dermatit ve egzama ile ağız içi mukozası, dudaklar ve dilde kaşıntı veya şişlik şeklinde belirti veriyor. Besin alerjileri sindirim sisteminde ise bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı, kolik, reflü, şişkinlik, gaz, kramp, gaitada kan görülmesi gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Kardiyovasküler sistemde hipotansiyon, baş dönmesi, şok, anafilaksi gibi sorunlara yol açıyor. Solunum sisteminde ise burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve burunda kaşıntı başta olmak üzere hapşırma, boğazda kaşıntı, seste kalınlaşma, öksürük, göğüste daralma hissi, nefes darlığı ve vizing olarak adlandırılan hırıltılı solumaya neden oluyor.

    Besin alerjileri nasıl tedavi ediliyor?

    Bu rahatsızlık temelde, alerji yapan besinin diyetten çıkarılmasıyla tedavi ediliyor. Eliminasyon diyeti olarak adlandırılan bu yöntemde, alerji oluşturan besin diyetten elenirken, bu besinin içinde olduğu her şeyin diyetten çıkarılması gerekliliğinin hastaya belirtilmesi önem taşıyor. Örneğin inek sütü alerjisi olan çocuğun süt ve süt türevlerini içeren hiçbir besin maddesini yememesi gerekiyor. Sütün yanı sıra peynir, yoğurt ya da bunlardan yapılan gıdaların tüketilmemesi de önem taşıyor. Tedavi edilmeyen besin alerjileri hayati riske yol açabiliyor. Özellikle son yıllarda artan yer fıstığı ve ağaç fıstıklarına bağlı alerjilerde anafilaksiye bağlı ölümlere sıkça rastlanıyor.

    Çocuklukta başlayan besin alerjisi yetişkinlikte de devam ediyor mu?

    Çocukluk döneminde ortaya çıkan besin alerjilerinde besinin diyetten çıkarılması ile besine karşı tolerans gelişimi ve besin alerjilerinin ortadan kalkmasına sıkça rastlanıyor. Bu dönemde en sık inek sütü alerjisi görülüyor. Sorun; 1 yaşında yüzde 50-60, 2 yaşında yüzde 70-75, 3 yaşında ise yüzde 85 oranında kayboluyor. Yumurta alerjileri 5 yaşından sonra yüzde 55 oranında ortadan kalkıyor. Yer fıstığı, fındık ve ceviz gibi ağaç fındıkları ile balık ve kabuklu deniz ürünlerine karşı oluşan alerjilerde ise sorun giderilse bile özellikle alerjik besine karşı bakılan spesifik IgE alerji testlerinin yüksek olduğu durumlarda mevcut alerji ömür boyu devam edebiliyor.

    ANNE BABALAR DİKKAT!

    • Her besinin alerji yapma potansiyeli bulunuyor ve bazıları sinsice seyredebiliyor. Bu nedenle sık hastalanan, hırıltılı solunum görülen, kaşıntılı, döküntülü deri hastalığı olanlar ile kusma, reflü, ishal ve kabızlık yaşayan çocuklarda beliren besin alerjilerinin bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

    • Besin alerjisinden şüphelenildiğinde tanı ve tedavide uzmanlardan yardım alınması önem taşıyor. Çünkü bazı vakalar hayatı tehdit edebilecek reaksiyonlara yol açabiliyor.

    • Anne babaların kendilerince tanı koymaması ve besin kısıtlamasına gitmemesi gerekiyor. Gereksiz yere uygulanan kısıtlamalar çocukların büyüme ve gelişimi için çok önemli bir besinden mahrum kalmasına neden olabiliyor.

    • Besin alerjilerinin kontrolünde yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat edilmesi, diyette alerjiye neden olabilecek maddelerin mutlaka kısıtlanmasının yanı sıra bunların yerine konabilecek olanların öğrenilmesi gerekiyor. Bu konuda bir beslenme ve diyet uzmanından yardım almak ebeveynlere yardımcı olabiliyor.

    • Özellikle süt, yumurta, fındık ve fıstık, birçok hazır gıdanın içinde kullanıldığı için etiket bilgisi okuma alışkanlığının mutlaka kazanılması gerekiyor.

    ADIM ADIM TANI SÜRECİ

    Birçok hastalıkta olduğu gibi besin alerjilerinde de hasta hikayesi büyük önem taşıyor. Anlatılanlar sayesinde bazen şüpheli besin kolayca tanımlanabiliyor. Fizik muayenede belirtilerin varlığı kontrol ediliyor. Vücudun savunma sisteminin önemli bir parçasını immünoglobulin E (IgE) molekülleri oluşturuyor. Kan testleri ile şüpheli besinler için vücudun IgE yapıp yapmadığına bakılıyor. Ayrıca deri testi de uygulanıyor. Bunlar hastanın test edilen besin antijenlerine karşı spesifik IgE antikoru oluşturup oluşturmadığını gösteriyor. Tanıda altın standart olarak çift kör plasebo kontrollü besin ‘challenge’ testi uygulanıyor. Bu testin hastane ortamında, oluşabilecek her türlü ciddi reaksiyon göz önünde bulundurularak ve gerekli tedbirler alınarak yapılması gerekiyor. Test, doktor kontrolünde olmak şartıyla şüpheli besinin düşük dozlardan başlayıp, giderek artarak hastaya yedirilmesi ve artan dozlara karşı hastada bir bulgu oluşup oluşmadığının gözlenmesiyle yapılıyor.

  • Astımı olan çocuklarda okul öncesi yapılması gerekenler nelerdir?

    Okullar açılmadan önce, astımı olan çocuklarda kışa hazırlık yapmak lazım…

    Çocukluk çağı astımı erişkinlerden oldukça farklı, özellikle hayatın ilk yıllarında üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben öksürük, hırıltı , nefes darlığı gibi şikayetleri olan çocukların önemli bir kısmı büyüdükçe bu hastalığı üzerinden atıyor.

    Bu dönemde çocukların şikayetleri önemli mevsimsel farklılıklar gösteriyor. Bir çok çocuk yazın çok iyi ve bu neden ile biz hastaların ilaçlarına bu dönemde ara veriyoruz…

    Ama yaz bitince, sonbahar gelince, okullar açılınca , o güzel küçük burunlar akmaya başlayınca… birçok çocukta ataklar tekrar başlıyor.

    Eylül salgınları diyoruz buna…

    Kapalı ortamlarda tekrar bir araya gelen çocuklar enfeksiyonları da kolaylıkla birbirine geçiriyor. Bu neden ile yaz boyunca hiç ilaç kullanmayan ya da sadece lüzum halinde öksürük, hırıltı vs olduğunda kısa süreli rahatlatıcı inhaler tedavileri kullanan hastaların kışa hasta bir şekilde girmemeleri için bazı önlemler almamız gerekiyor.

    Çocuğunuzun bir önceki kışı nasıl geçirdiği de çok önemli ...

    Bir önceki kış sık hastalıklar, acil vizitler, ya da hastane yatışları olan çocukların eylülde hiç bir şikayetleri olmasa da bir koruyucu tedavi başlanması kışa ağır bir hastalık ile başlaması ihtimalini azaltır.

    Bu neden ile Eylülde ayındaki kontrollerinde ‘Yaz nasıl geçti?’ diye sorarız…

    Yaz boyunca rahatlatıcı ilaç ihtiyacı oldu mu? Oldu ise ne kadar sıklıkla bu ilaçları kullanması gerekti? Muayene bulguları ve tabii ki eğer çocuğun yaşı uygun ve yapabiliyor ise solunum fonksiyon testi ölçümleri bizim için çok değerli bazı bilgiler verir ve tüm bunların sonuçlarına göre vereceğimiz tedaviyi planlarız.

    Tabii bir de grip aşısı meselesi var…

    Çok sayıda mikrop var bizi hasta eden ama bunlardan bazıları çok önemli influenza gibi mesela bu neden ile her yıl tam da bu zamanlarda grip aşısı konuşulmaya başlanır…İnfluenza önemli çünkü tüm dünyada her yıl 3 ile 5 milyon kişinin influenza ile ağır hastalığa yakalandığı ve 250.000-500.000 kişinin hayatını kaybettiği düşünülüyor.

    Grip aşısı kimlere yapılmalıdır? Herkes aşı olmalı mıdır?

    Özellikle risk grubunda olanlar için aşılama önemlidir

    Astım, diyabet, kalp hastalığı , böbrek hastalığı, nörolojik ya da nöromuskuler hastalıkları olan çocuklar ve bu çocuklar ile aynı evde yaşayan diğer kişiler risk grubunda olmasa bile mutlaka aşılanmalıdır. Örneğin evde astımlı bir çocuk var ise evdeki herkesin aşılanması önerilmektedir.

    Bağışıklık sistemleri baskılanmış kişiler: Kanser hastaları, organ ve kemik iliği nakli yapılanlar ve bu kişiler ile aynı evde yaşayanlar

    Uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve adolesanlar (koma, karaciğer hasarı ve ölüme neden olan Reye Sendromu gelişebilme riski nedeni ile)

    Hasta bakımı ile ilgilenen sağlık çalışanları

    Bu gruplar dışında özellikle 6 ay – 5 yaş arası çocukların , hamilelerin ( Hamileliğin ilk 3 ayından sonra ya da bebeğini emziren bir annenin grip aşısı olmasında bir sakınca YOKTUR!) ya da 6 aydan küçük çocukların bulunduğu evlerde yaşayanların bu çocukların bakımları ile ilgilenenlerin de grip aşısı yaptırması önerilmektedir.

    Bu risk gruplarından birinde değilseniz bile grip aşısının yapılması bu yıl içinde grip olma riskinizi azaltır!

    Grip aşısı ne zaman yapılmalıdır?

    Grip enfeksiyonu her mevsimde ortaya çıkabilir, bununla birlikte grip enfeksiyonlarının çoğu ekim- mayıs ayları arasında oluşur. Son yıllarda grip enfeksiyonlarının önemli bir kısmı Ocak ve şubat aylarında ortaya çıkmıştır.

    Aşının koruyuculu etkisi 2 -3 hafta sonra ortaya çıkar bu neden ile tavsiye edilen yıllık grip aşısının aşı kullanıma sunulur sunulmaz grip salgını başlamadan önce eylül – ekim aylarında yapılması ve hastaların aşılanmalarının Aralık ayından önce bitirilmesidir.

    Ancak kişi gribe yakalanmamış ise aşılama grip sezonunun sonuna kadar uygulanabilir.

    Yaş gruplarına göre aşının dozu nedir?
    Daha önce AŞILANMAMIŞ;3 yaşın altındaki çocuklarda aşı yarım doz (0.25 ml) yapılır ve 4 hafta sonra ikinci doz yapılır

    Eğer geçen yıl aşı yapıldı ise ( tek doz bile olsa) 3 yaşın altındaki çocuklarda tek doz ve yarım doz aşı yeterlidir

    Daha önce hiç grip aşısı yaptırmamış olan 3-8 yaş arası çocuklara 4 hafta ara ile iki TAM DOZ ( 0.5 ml) yapılır

    9 yaşın üzerindeki çocuklarda tek doz ve tam doz aşı yeterlidir

    Grip aşısının yan etkileri var mıdır?
    Ülkemizde uygulanan aşılar inaktif yani canlı olmayan virüslerden oluşuyor. Bu nedenle aşının hastalık yapma riski yok. En sık görülen yan etkisi aşı yerindeki ağrı ve hassasiyet.

    Aşı iyi tolere edilmektedir. Aşı sonrası nadiren hafif geçen 1-2 gün içinde kendiliğinden geçene nezle türü bir şikayetler oluşabilir

    Sistemik ve lokal etkiler 24-48 saat içerisinde kaybolur.

    Hafif üst solunum yolu enfeksiyonunun varlığı aşı yapılmasına engel değildir!

    En sık sorulan sorulardan biride grip aşısının içinde thimerosal ( Civa bazlı koruyucu) olup olmadığı ve bunun olası zararlarına ilişkindir…

    Civa bazlı koruyucu bir madde olan thiomersal çok dozlu aşıların içinde başka mikrorganizmaların bulaşmasını engellemek için eklenmektedir.

    Tek doz aşılar koruyucu olarak CIVA (Thimerosal) İÇERMEMEKTEDİR.
    Ayrıca bilimsel çalışmalar içinde bu koruyucu madde bulunan aşılar ile lokal şişlik kızarıklık dışında önemli bir zararlı etki bildirilmemiştir

    Gripten korunmanın aşıdan başka yolları var mıdır?
    Aşı olsanız da olmasanız da (aşının koruyuculuğu % 100 olmadığı için) çocuklarınızı ve kendinizi gripten korumak için aşağıdaki önlemlere dikkat etmeniz önerilir.

    Ellerinizi sık sık yıkayın. Virusun en önemli bulaşma yolunun virus bulaşmış ellerin göz ve ağız ile teması olduğunu unutmayın!

    Küçük çocukların ağızlarına götürdüğü oyuncaklar ve objelerin dezenfeksiyonu önemlidir. Yüzeylerinde yıkanabilen ya da kullanıldıktan sonra atılan kağıt havlular ile temizlenmesi uygun olacaktır.

    Çocuğunuzun burnunu kullanıldıktan sonra atılan kağıt mendiller ile temizleyin

    Grip nasıl tedavi edilir?
    Grip olan çocuklarda destekleyici tedaviler verilebilir. Çocuğun dinlemesi, bol sıvı alması,ateş, kas ağrılarını gidermek için parasetamol – ibufen gibi ateş düşürücü ağrı kesicilerin verilmesi önerilir

    Küçük çocuklarda burunun serum fizyolojik ile temizlenmesi ve sekresyonların aspire edilmesi çocukları rahatlatır

    Antibiyotikler sadece bakteriler üzerinde etkili fakat virüsler üzerine etkili olmadıkları için grip tedavisinde hiçbir yarar sağlamazlar.

    Özellikle risk grubunda olan bazı hastalarda ilk şikayetlerin başlamasından sonraki 24 – 48 saat içerisinde antiviral bazı ilaçların verilmesi bulguların daha az şiddetli olması ve daha kısa sürmesini sağlar.

    Grip tehlikeli bir hastalık mıdır?
    Aslında grip enfeksiyonu hiç bir sağlık sorunu olmayan kişilerin bile günlerce bazen haftalarca okula ,işe gidememesine neden olabilir. En sık rastlanan bulgular ateş, baş ağrısı, yorgunluk, öksürük, boğaz ağrısı, kas ağrısıdır. Ama bazı kişiler grip enfeksiyonları ile birlikte hayatı tehdit edebilecek komplikasyonlar açısından risk altındadır; astımlı hastalar, beş yaşın altındakiler ama özellikle 2 yaşın altındakiler, kronik sağlık sorunları olan kişiler (diyabet, obezite, kalp hastalığı ya da 19 yaşın altında olup aspirin kullanan, bağışıklık sistemi yetersizliği olan) ve 65 yaşın üzerindeki kişiler.

    Bakteriyel pnömoni, kas iltihabı, kalp kasının ya da kalp etrafındaki zarın iltihabı, menenjit, çocuğun vücudunun susuz kalması, var olan kronik hastalığın kötüleşmesi grip enfeksiyonunun en tehlikeli komplikasyonlarıdır.

    Zatürre, grip virüsünün akciğerleri direkt olarak etkilemesi ile olabileceği bazen eşlik eden bakteriyel bir enfeksiyon zatürreye yol açar. Bakteriyel ya da viral zatürre ağır hastalığa ve hastane yatışına neden olabilir, hayatı tehdit edebilir.

    Hemen acile gidin!
    Eğer grip semptomlarını takiben çocuğunuzun durumu ağırlaşıyor, ateş, titreme, göğüs ağrısı, terleme, yeşil ya da kanlı balgam, dudaklarda ya da tırnaklarda morarma var ise en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanız uygun olacaktır. Bazı hastalarda nefes alma esnasında göğüste batma şeklide ağrı olabilir, bazı çocuklarda ise karın ağrısı zatürrenin tek bulgusu olabilir. Zatürre tanısında hastanın muayenesine ek olarak akciğer grafisi çekilmesi ve balgam testi yapılması gerekebilir.

  • Çocuklarda astım hakkında merak ettikleriniz sorular ve cevaplar

    Okul çağındaki çocukların %6-10’unda görülen astım hastalığı, giderek daha yaygın bir hale gelmektedir. Astım, doğru tanı ve tedavi yöntemleri ile birlikte kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Çocukların yüzmeye yönlendirilmesi ve tedavilerinde bitkisel karışımların kullanılmaması astımlı çocukların yaşam kalitesine olumlu yönde etki ediyor.

    Okul öncesi dönemde şikayetler artar

    Çocukların neredeyse % 50-60‘ında okul öncesi dönemde öksürük, hırıltı, nefes darlığı gibi astım benzeri şikayetleri mevcuttur. Ancak bu çocukların önemli bir kısmında büyümekle bu şikayetler kaybolmaktadır. Özellikle anne ya da babasında astım olmayan, alerjisi olmayan, hasta olmadığı zamanlarda şikayetleri olmayan çocukların önemli bir kısmı büyüdüğünde astım olmamaktadır.

    Yüzmek en iyi ilaç

    Yüzme, astımlı hastalarda akciğer kapasitesinin artmasını ve nefes alma tekniklerinin geliştirilmesini sağlamaktadır. Yapılan araştırmalarda; ilaçlarını düzenli kullanan ve düzenli yüzme derslerine devam eden astımlı çocukların semptomlarında, hastaneye yatış ihtiyaçlarında, acil servis ziyaretlerinde azalma olduğu görülmüştür. Düzenli olarak yüzen astımlı çocukların okula gidemediği gün sayısının da azaldığı saptanmıştır.

    Gereksiz yere ilaç kullanmayın

    Ailelere verebileceğimiz en önemli öğüt; ateş ya da ağrı çocuğun genel durumunu belirgin olarak etkiliyor ve gerçekten bir ihtiyaç var ise kullanılmasıdır. Eğer çocuğun gerçekten ilaca ihtiyacı yok ise; en basit, en zararsız diye düşündüğünüz ilaçlar bile vermekten kaçının.

    Parasetamol astıma yol açar mı?

    Bazı çalışmalar, annenin hamilelik sırasında parasetamol kullanmasının ya da erken çocukluk çağında parasetamol içeren ilaçların yaygın kullanımının çocuklarda astım gelişimi ile ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür. Ama parasetamol kullanımı ile astım arasındaki ilişki sadece basit bir birliktelik mi yoksa parasetamol gerçekten astıma yol açıyor mu bunu kesin olarak söylemek şu an için mümkün değildir.

    Doğadan mucizevi etki beklemeyin

    Astım tedavisi için kullanılan bitkisel karışımlar, farklı hastalıkları tetikleyerek hayati tehlike yaratabilir. Örneğin; birçok bitkisel ilaçta bulunan ve Ülkemizde gümüş kayısı, fil kulağı, kız saçı, gibi isimler ile bilinen “Gingko biloba” özellikle kan sulandırıcı başka tedaviler alan insanlarda kanamalara yol açabilir. Meyan kökü kan basıncını arttırabilir; yine birçok bitkisel ilaçta yer alan ve nefes borularını genişleten efedra (deniz üzümü) kullanımının bazı beklenmedik ölümlere sebep olduğunu ileri süren yayınlar mevcuttur.

    Astımla baş etmek için…

    İç ortam alerjeni ev tozlarından kurtulmak için evinizin iyi temizlenmesi, sık aralıklar ile süpürülmesi, sonrasında ise iyi havalandırılması önemlidir.

    Antialerjik yatak, yastık ve kılıflar kullanılabilir

    Ev tozu düzeyini sıfıra indirmek için en etkin yöntem yıkanabilen her türlü yatak materyalini sıcak su (>55 C) ile yıkamaktır

    Kullandığınız temizlik malzemelerine dikkat edin. Bası kimyasal irritanları da çocuklarda astım semptomlarını arttırabilmektedir

    İlk 6 ay anne sadece anne sütü verilmesi, katı gıdalara 6 aydan sonra başlanması gerekir

    Ailede alerjik hastalık hikayesi olan çocuklarda inek sütü -yumurta beyazı ve soya gibi gıdaların 1 yaşından önce başlanmamalıdır

    Deniz ürünleri ve fıstık gibi gıdalardan da 1 yaşından önce kaçınılmalıdır

    Bebeğin sigara dumanına maruz kalmaması gerekir. Sigaraya maruz kalma tek başına astım gelişimi için önemli bir risk faktörüdür.

  • KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    1-7 Nisan Kanser Haftası… Kanser hastalığının yaygınlaşması nedeniyle günümüzde birçok kişi kanser ile mücadele ediyor. Hastalığın teşhisi ile birlikte hem ruhen hem de bedenen yaşanacak sorunlar da beraberinde geliyor. Kuşkusuz kanser hastalığında en önemli etkenlerden biri kişinin moralinin yüksek olması… Bu nedenle kanser hastalığının teşhisinin konulduğu andan itibaren tedavi bitimine kadar psikolojik güçlenme ve sosyal destek büyük önem taşıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kanser hastalarında psikolojinin önemi ile ilgili bilgi verdi.

    Hasta İlk Evrede İnkar ve Öfke Duygularını Yaşıyor

    Kanser hastalığının psikolojik sağlık üzerine etkisi daha tanı aşamasında başlamaktadır. Kanser teşhisi konmuş her hasta, psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ancak bu travmanın yoğunluğu; kişinin tehdit oluşturan durumlarla başa çıkma becerisi ve kanser riskini nasıl algıladığı ile doğru orantılıdır. Başlangıçta yaşanan belirsizlik hem hastada hem de ailesinde ciddi endişeler yaratmaktadır. Kanser teşhisi konulan kişiler genellikle “yaşam tehdidi içeren hastalıklara” uyum sürecinde görülen bir dizi psikolojik evreden geçmektedir. Bu evreler inkar, şok ve öfke aşamalarıdır. Bu evrelerin sağlıklı ve hızlı bir şekilde atlatılarak yerini; hastalıkla savaşma, tedaviye uyum gösterme ve umudun alması çok önemlidir. 

    Kanser Hastalığıyla Mücadele İçin Psikolojik Yıkımın Oluşması Engellenmeli

    Hastalığın varlığı kişinin kendisinde ve yakınlarının hayatında ciddi aksamalara yol açmaktadır. Bedensel bütünlüğün bozulması, sağlığın kaybolması, zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci gerektirmesi, ölüm korkusu içermesi gibi etkenlerden dolayı maddi ve manevi birçok kayıplara neden olmaktadır. Tüm bunlar psikolojik bütünlüğü örseleyen durumlardır. Bu nedenle psikolojik yıkımın oluşması engellenerek, hastalığın kabullenilmesi, tedaviye uyumun sağlanması ve her zamankinden çok daha fazla psikolojik iyiliğin sağlanılması, kanser hastalığıyla mücadelede çok önemlidir. 

    Hasta ve Yakınlarında Kanser İle İlgili Yanlış İnanışlar En Aza İndirilmeli

    Medikal tedavi gerekliliklerinin yanı sıra; hasta ve yakınlarında kanser ile ilgili var olan yanlış inanışları en aza indirmek, tedavi başarısını engelleyecek olumsuz yargıları azaltmak, hastaların yaşam kalitesini artırmak, psikolojik iyiliğe katkıda bulunmak, ailelerini ve yakınlarını desteklemek çok önemlidir. 

    Yetersiz Psikolojik Destek Hastada Depresif Belirtilere Yol Açıyor

    Kanser hastalarında tanının konmasıyla birlikte görülen en sık psikolojik tepkiler; düşmanlık, kızgınlık ve öfke gibi duygular da artıştır. Ancak yeterli psikolojik destek alınmadığı koşulda bu belirtiler bir süre sonra kendini depresif belirtilere bırakmaktadır. Depresyon, kanser hastalarında en sık görülen tepki biçimidir. Uykusuzluk, yemeden içmeden kesilme ve ciddi düzeyde içe çekilme ile kendini göstermeye başlar. Bu durum zaten fazla olan hastalığın yükünü daha da arttırmakta ve tedavi sürecine uyumu zorlaştırmaktadır. Ayrıca tedavinin her aşamasında ayrı ayrı ortaya çıkan psikolojik sıkıntıların üzerine eklenmesiyle kişi çok daha yoğun bir travma yoğunluğunun içine girebilmektedir. Bu nedenle hastaların ve yakınlarının kanserin her evresinde (tanı- tedavi- tedavi sonrası- nüks- ilerleme gibi) ruh sağlığı profesyonellerinden yardım alması önemlidir. 
     

    KANSERLE MÜCADELEDE İLK ADIM: PSİKOLOJİK DESTEK

    1-7 Nisan Kanser Haftası… Kanser hastalığının yaygınlaşması nedeniyle günümüzde birçok kişi kanser ile mücadele ediyor. Hastalığın teşhisi ile birlikte hem ruhen hem de bedenen yaşanacak sorunlar da beraberinde geliyor. Kuşkusuz kanser hastalığında en önemli etkenlerden biri kişinin moralinin yüksek olması… Bu nedenle kanser hastalığının teşhisinin konulduğu andan itibaren tedavi bitimine kadar psikolojik güçlenme ve sosyal destek büyük önem taşıyor. Uzman Psikolog Seliyha Dolaşır, kanser hastalarında psikolojinin önemi ile ilgili bilgi verdi.

    Hasta İlk Evrede İnkar ve Öfke Duygularını Yaşıyor

    Kanser hastalığının psikolojik sağlık üzerine etkisi daha tanı aşamasında başlamaktadır. Kanser teşhisi konmuş her hasta, psikolojik bir travma yaşamaktadır. Ancak bu travmanın yoğunluğu; kişinin tehdit oluşturan durumlarla başa çıkma becerisi ve kanser riskini nasıl algıladığı ile doğru orantılıdır. Başlangıçta yaşanan belirsizlik hem hastada hem de ailesinde ciddi endişeler yaratmaktadır. Kanser teşhisi konulan kişiler genellikle “yaşam tehdidi içeren hastalıklara” uyum sürecinde görülen bir dizi psikolojik evreden geçmektedir. Bu evreler inkar, şok ve öfke aşamalarıdır. Bu evrelerin sağlıklı ve hızlı bir şekilde atlatılarak yerini; hastalıkla savaşma, tedaviye uyum gösterme ve umudun alması çok önemlidir. 

    Kanser Hastalığıyla Mücadele İçin Psikolojik Yıkımın Oluşması Engellenmeli

    Hastalığın varlığı kişinin kendisinde ve yakınlarının hayatında ciddi aksamalara yol açmaktadır. Bedensel bütünlüğün bozulması, sağlığın kaybolması, zorlu ve ağrılı bir tedavi süreci gerektirmesi, ölüm korkusu içermesi gibi etkenlerden dolayı maddi ve manevi birçok kayıplara neden olmaktadır. Tüm bunlar psikolojik bütünlüğü örseleyen durumlardır. Bu nedenle psikolojik yıkımın oluşması engellenerek, hastalığın kabullenilmesi, tedaviye uyumun sağlanması ve her zamankinden çok daha fazla psikolojik iyiliğin sağlanılması, kanser hastalığıyla mücadelede çok önemlidir. 

    Hasta ve Yakınlarında Kanser İle İlgili Yanlış İnanışlar En Aza İndirilmeli

    Medikal tedavi gerekliliklerinin yanı sıra; hasta ve yakınlarında kanser ile ilgili var olan yanlış inanışları en aza indirmek, tedavi başarısını engelleyecek olumsuz yargıları azaltmak, hastaların yaşam kalitesini artırmak, psikolojik iyiliğe katkıda bulunmak, ailelerini ve yakınlarını desteklemek çok önemlidir. 

    Yetersiz Psikolojik Destek Hastada Depresif Belirtilere Yol Açıyor

    Kanser hastalarında tanının konmasıyla birlikte görülen en sık psikolojik tepkiler; düşmanlık, kızgınlık ve öfke gibi duygular da artıştır. Ancak yeterli psikolojik destek alınmadığı koşulda bu belirtiler bir süre sonra kendini depresif belirtilere bırakmaktadır. Depresyon, kanser hastalarında en sık görülen tepki biçimidir. Uykusuzluk, yemeden içmeden kesilme ve ciddi düzeyde içe çekilme ile kendini göstermeye başlar. Bu durum zaten fazla olan hastalığın yükünü daha da arttırmakta ve tedavi sürecine uyumu zorlaştırmaktadır. Ayrıca tedavinin her aşamasında ayrı ayrı ortaya çıkan psikolojik sıkıntıların üzerine eklenmesiyle kişi çok daha yoğun bir travma yoğunluğunun içine girebilmektedir. Bu nedenle hastaların ve yakınlarının kanserin her evresinde (tanı- tedavi- tedavi sonrası- nüks- ilerleme gibi) ruh sağlığı profesyonellerinden yardım alması önemlidir. 

  • Sorular ve cevaplar ile çocuklarda astım

    DÜNYA ASTIM GÜNÜNDE SORULAR VE CEVAPLAR İLE ÇOCUKLARDA ASTIM

    Ülkemizde astımın sıklığı nedir?

    ‘Neden benim çocuğum!’ denecek bir hastalık değil astım , hem dünyada hem de ülkemizde çocuklarda en sık rastlanılan hastalık. Okul çağında astım sıklığı ülkemizde % 6- 10 civarında. Okul öncesi dönemde ise öksürük , hırıltı , nefes darlığı gibi astım benzeri şikayetler çocukların % 50-60 ‘ında rmevcut . İyi haber bu çocukların önemli bir kısmında büyümekle bu şikayetler kayboluyor. Özellikle anne –babasında astım olmayan , allerjisi olmayan, hasta olmadığı zamanlarda şikayetleri olmayan ( örn egzersiz ile öksürük vb) çocukların önemli bir kısmı büyüdüğünde astım olmaz.

    Tanıda gecikme ve yanlış tanı ….

    Önce tanıda gecikme, çok sık karşılaştığımız sorunlardan biri budur. Bazı hastalar her üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben öksürük , balgam, hırıltı nefes darlığı gibi tipik bulgular olmasına rağmen astım tanısı almaz. Bütün kışı öksürerek geçiren, ya da ayda 1-2 kez antibiyotik kullanan, defalarca bronşit hatta zatürre gibi tanılar ile gece yarıları acillere giden ve hastanede yatmak zorunda kalan hastalar var … Çocukluk çağı astımının erken ve doğru tanısı , uluslararası ve ulusal tedavi rehberlerinin önerilerine uygun olarak kullanılan ilaçlar sayesinde hem çocuğun hem de ailenin yaşam kalitesi iyileştirilebilir. Ve tüm bu şikayetler ortadan kalkabilir.

    Bir diğer önemli konuda yanlış tanıdır…

    Bazı çok önemli hastalıklar astım benzeri bulgular ile karşımıza çıkabilirler. Kapıdan içeri giren her hastaya onlarca test yapılmasına gerek yoktur AMA, kullanılan tedavilere rağmen şikayetlerinde belirgin düzelme olmayan, büyümesi gelişmesinde sorun olan, bol balgam çıkaran çocuklarda mutlaka altta yatabilecek diğer hastalıkların araştırılması gerekebilir.

    Parasetamol Astım’a yol açar mı?

    Son 10 yıldır çok tartışılan bir konu bu… Arada sırada da sanki çok yeni bir tartışma imiş gibi sosyal medyada endişeli mesajlar yer alıyor … Evet bazı çalışmalar annenin hamilelik sırasında parasetamol kullanmasının ya da erken çocukluk çağında parasetamol içeren ilaçların yaygın kullanımının çocuklarda astım gelişimi ile ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür. Ama parasetamol kullanımı ile astım arasındaki ilişki sadece basit bir birliktelik mi? Yoksa parasetamol gerçekten astıma yol açıyor mu bunu kesin olarak söylemek zor ne yazık ki….

    Bu neden ile biz ailelere şunu öneriyoruz ‘Ateş ya da ağrı çocuğun genel durumunu belirgin olarak etkiliyor ve gerçek bir ihtiyaç var ise kullanalım…’

    Eğer çocuğumuzun ilaca ihtiyacı yok ise en basit, en zararsız olduğunu düşündüğümüz ilaçları bile gereksiz yere vermeyelim.

    Çocuğumun astımı var yüzmesinde bir sakınca var mı?

    Astım ilaçlarını kullanan ve düzenli yüzme derslerine devam eden astımlı çocuklarda astım semptomlarında, hastaneye yatış ihtiyaçlarında, acil servis ziyaretlerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Hastalıkları nedeni ile okula gidemedikleri gün sayısı da düzenli olarak yüzen astımlı çocuklarda daha az bulunmuştur.Yüzme ayrıca astımlı hastalarda akciğer kapasitesini arttırır ve nefes alma tekniklerini geliştirir.

    Astım açısından riskli çocuklarda astım gelişimini engelleyebilir miyiz?

    Çok sayıda genetik ve çevresel faktör astım gelişiminde rol oynar. Son 40-50 yaşam tarzımızdaki değişiklikler ile birlikte bir çok çevresel faktörün genetik ile de etkileşerek astım başta olmak üzere alerjik hastalıkları arttırdığı düşünülmektedir. Ne yazık ki mucizevi bir reçete yok. Ama anne ya da babasında astım hikayesi olan ve tekrarlayan öksüürk balgam, hırıltı ve veya nefes darlığı olan çocuklarda bazı önerilerimiz olabilir… Hem dünyada hem de ülkemizde en sık rastlanılan iç ortam allerjeni ev tozudur. ‘Bizim evde olmaz!’ demeyin. Bu küçük böcekler gözle görülmez, ne kadar temiz olursa olsun bütün evlerde vardır. Nemli ve ılık ortamları severler, insan ve evde hayvan var ise onların derisinden dökülen artıklar ile beslenirler. Aslında ev tozu böceklerinin artıklarının allerjik olmayan çocuklara bir zararı yoktur ama astımlı çocuklar için, özellikle de ev tozu allerjisi olan çocuklar için sorun olabilir. Evin iyi temizlenmesi, sık aralıklar ile süpürülmesi, sonrasında ise iyi havalandırılması önemli. Anti- allerjik yatak , yastık kılıflarının kullanılması kolay uygulanabilir olan ve önerilen yöntemler arasında. Ev tozu düzeyini sıfıra indirmek mümkün değil ama şunu söylebiliriz basitçe en etkin yöntem sıcak su ile yıkama‘Yıkayabileceğiniz her türlü yatak materyalini (>55 C) su ile yıkayın’. Evi temizleyelim derken abartmayalım bazı temizlik malzemeleri, hava temzileyici spreyler , parfümler gibi kimyasal bazı irritanlarında çocuklarda astım semptomlarını arttırabileceğini unutmamak gerekir

    Çocuğunuzun beslenmesinde dikkat etmeniz gerekenler noktaları da şöyle sıralayabiliriz. İlk 6 ay anne sadece anne sütü verilmesi, katı gıdalara 6 aydan sonra başlanması önemli. Ailede alerjik hastalık hikayesi olan çocuklarda inek sütü – yumurta beyazı ve soya gibi gıdaların 1 yaşından önce başlanmaması öneriliyor. Ayrıca deniz ürünleri (balık) ve fıstık gbi gıdalardan da 1 yaşından önce kaçınmak yerinde olur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalmaması çok çok önemli. Çok sayıda çalışma var sigaraya maruz kalma tek başına astım gelişimi için önemli bir risk faktörü. Hem hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor hem ed zaten astımı olan çocuklarda hastalığın şiddetini arttırıyor.

    Astım tedavisinde kullanılan Bitkisel tedaviler güvenilir mi?

    Doğadan gelen her şey zararsız demek değildir. Astım tedavisinde kullanılan bitkisel karışımlar özellikle içinde ne olduğu bilinmeden aktarlardan alınan gelişigüzel karışımlar ise çok dikkatli olmak gerekir…

    Bir çok bitkisel ilaçta bulunan Gingko biloba ( Bu bitki ülkemizde gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimler ile anılmaktadır) özellikle kan sulandırıcı başka tedaviler alan insanlarda kanamalara yol açabilir. Meyan kökü kan basıncını arttırabilir, yine bir çok bitkisel ilaçta yer alan ve nefes borularını genişleten efedra (deniz üzümü) kullanımının bazı beklenmedik ölümler ile birlikte olduğunu ileri süren yayınlar mevcuttur. Sonuç olarak bitkisel tedaviler bazen hafif bazen şiddetli hatta hayatı tehdit edici yan etkilere yol açabilirler.

    Eğer bitkisel ilaçları kullanırken bulantı, kusma, kalp atımında hızlanma, ishal, döküntü, uykusuzluk gibi yan etkiler ortaya çıkar ise ilacın alınmasının durdurulması ve hemen hekim ile bağlantıya geçilmesinde fayda var. Ayrıca unutulmaması gereken noktalardan biri de şudur ki bazı bitkisel ilaçlar hastaların kullanmakta olduğu diğer ilaçlar ile etkileşime geçebilir. Bu neden ile çocuğunuz ya da sizi izleyen hekimi kullanmakta olduğunuz tüm bitkisel ilaçlardan haberdar etmeniz uygun olacaktır.

  • Çocuklarda meningokok enfeksiyonlarından korunma

    Çocuklarda meningokok enfeksiyonlarından korunma

    ÇOCUKLARDA MENİNGOKOK ENFEKSİYONLARINDAN KORUNMA

    MENİNGOKOK AŞILARI

    Meningokok bakterisinin neden olduğu meningokoksemi ve meningokoksik menenjit tüm dünyada çocuk ve genç erişkinlerdeki en önemli hastalık ve ölüm nedenidir. Meningokokların yol açtığı klinik tablo esas olarak iki şekilde görülmektedir.

    Meningokokların kanda bulunması meningokoksemi, meningokokların beyin zarlarını tutması meningokoksik menenjit olarak tanımlanmaktadır.

    Meningokok enfeksiyonlarından korunma iki bölümde incelenebilir.

    1. Meningokok taşıyıcıların tanımlanması ve tedavisi
    2.Meningokok aşıları
    MENİNGOKOK TAŞIYICILARININ TANIMLANMASI VE TEDAVİSİ

    Meningokok enfeksiyonları damlacık yoluyla bulaşmaktadır.Bu hastalık hasta olan şahıstan direk bulaşabildiği gibi,hastalığın yayılmasındaki asıl neden bu mikrobu nazofarenkslerinde bulunduran sağlıklı taşıyıcılardır. Esas bulaşım taşıyıcılar vasıtası ile oluşmaktadır.Taşıyıcı olan bireyler sağlıklıdır. Kendilerinin taşıyıcı olduklarını fark etmezler.Taşıyıcılık devamlı olabildiği gibi aralıklı da olabilmektedir.Hastalığın yayılmasında esas sorun taşıyıcıların tanımlanmasının güç olmasıdır. Yukarda belirttiğim gibi taşıyıcılar sağlık bireylerdir.Taşıyıcıların tanımlanması ancak tarama testleri ile mümkün olmaktadır..Tarama testleri rutin olarak yapılamaz.Salgınlar sırasında yapılamaktadır. Nazofarenkste taşıyıcı oranı %5-10 arasında değişmektedir. Salgınlar sırasında bu oran artmakta %10’a ulaşmaktadır. Taşıyıcılık yaşla birlikte artmaktadır. Mevsimler, kalabalık yaşam şartları taşıyıcılığa artıran diğer faktörlerdir.

    Meningokok enfeksiyonunun kontrol altına alınmasında en önemli yaklaşım, taşıyıcıların tanımı ve tedavisidir. Taşıyıcılara antibiyotik tedavi başlanır ve bu kişilerde taşıyıcılığın devam edip etmediği izlenir. Tedaviye rağmen taşıyıcılık devam edebilir mi sorusuna hayır demek mümkün değildir. Taşıyıcıların tedavisinde kullanılan ilaç rifampisin’ dir. Rifampisine dirençli vakalarda seftriakson kullanılabilir. Bu vakaların yakından takibi gerekmektedir. Günümüzde molekuler genetikteki yoğun çalışmalara rağmen meningokok taşıyıcılığın tanımı ve tedaviye yanıtsızlığına henüz bir çözüm bulunamamıştır.

    MENİNGOKOK AŞILARI

    Çocuklarda meningokok aşısı uygulanmalı mı ?

    Bir aşının çocuklarda uygulanabilirliğine karar vermek için bazı kriterler geliştirilmiştir.

    Hastalığın ülkedeki durumuna bakılarak Dünya Sağlık Örgütü ‘nün bu kriterlerle uyumu esas alınmaktadır.

    Ülkemizdeki durumu incelediğimizde meningokok enfeksiyonlarından ölüm, Türkiye istatistik kurumu verilerine göre;

    1994 2229

    1998 3897

    2001 3079

    2002 2826

    2001 yılında ölenlerin yaş dağılımına bakıldığı zaman;

    %66 0-1 yaş

    %10 1-4 yaş olduğu görülmektedir.

    Aşıların çocukluk döneminde uygulanabilirliği, hastalığın görülme sıklığına (insidans) göre planlanmaktadır. Meningokok enfeksiyonu A.B.D yüz binde bir, Avrupada yüz binde 1-6,4 arasında değişmektedir. Ülkemizde 2005-2006 yıllarında 0-16 yaş grubunda yapılan bir çalışmada meningokoksik menenjit insidansı 1,99/100.000 meningokok hastalık insidansı 6/100.000 olarak bulunmuştur.

    Meningokok aşısında Dünya Sağlık Örgütü ‘nün aşılama için kriterleri aşağıda belirtilmiştir.

    Yüksek endemik hız > 10 /100.000/nüfus/yıl

    Orta endemik hız 2-10/100.000/nüfus/yıl veya;

    Sık epidemiler.

    Türkiye istatistik kurumu verilerine göre 5 yaşın altındaki ölen her 10 çocuktan 1 ‘i meningokok hastalığı nedeni ile kaybedilmektedir. Ülkemizde 1-4 yaş çocuk ölümlerinde meningokok hastalığın önemli olduğu görülmektedir.

    Yazımın başında değindiğim gibi bulaşım, hastadan sağlam çocuklara geçebildiği gibi, enfeksiyonun yayılmasında esas faktör meningokok taşıyıcılarıdır. Taşıyıcılık yaşla birlikte artmakta, hac ve umre ziyaretleri taşıyıcılığı arttırmaktadır. Dünya sağlık örgütü kriterlerine göre meningokok aşısı hastalığın daha az görüldüğü toplumlarda (< 2 vaka < 100000 nüfus yılı ) risk grubunun aşılanmasını gerektirir. Risk grupları aşağıdadır.

    – Kalabalık ortamdaki çocuk ve erişkinler( kreş, okul çocukları ve askeri okuldaki gençler)

    – Kompleman eksikliği, Aspleni, HIV enfeksiyonlu çocuklar

    – Temas riski taşıyan laboratuar personeli

    – Yüksek endemik bölgelere seyahatler (Hac, Umre)

    Bütün bu sonuçlar değerlendirildiğinde meningokok aşının çocuklara yapılmasının uygun olacağı görülmektedir.

    Hangi tip aşı çocuklar için uygundur ? Ülkemizde iki tip aşı mevcuttur.

    1- Polisakkarit aşılar

    2- Konjuge aşılar

    Polisakkarit aşılar uzun zamandan beri bazı risk gruplarına uygulanmakta idi. Uygulamaya yeni giren konjuge aşılar her yaş grubunda uygulanır ve güvenlidir. Toplumsal bağışıklığı sağlar. Aşının koruma süresi uzundur. Nazoforenks taşıyıcılığını azaltır.

    Sonuç olarak, bu bilgilerin ışığı altında çocukluk yaş grubundan meningokok aşısının uygulamaya girmesinin sevindirici olacağını düşünülmektedir.

    – Meningokok enfeksiyonlarından korunma

    – Meningokok menenjit

    – Meningokoksemi

    – Meningokok taşıyıcılığı

    – Meningokok aşıları

    Prof. Dr. Nuran GÜRSES

    Çocuk Ve Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

  • Çocuğumun bağışıklık sistemi zayıf mı?

    Çocuğum çok sık hastalanıyor acaba bağışıklık sisteminde bir sorun mu var?

    İşte sık karşılaştığımız sorulardan biri daha…

    Çocuklar özellikle de evde ağabeyleri, ablaları olanlar okul öncesi dönemde yılda 5-8 kereye kadar üst solunum yolu enfeksiyonu geçirebilirler. Bu bağışıklık sisteminin yetersiz olduğunu göstermez, hatta tam tersine bağışıklık sisteminin normal gelişimi için gerekli bir süreçtir.

    Bebekler doğduklarında anneden bebeğe geçen antikorlar ( vücudumuzu mikroplardan koruyan özel maddeler) nedeni ile enfeksiyonlardan kısmen korunurlar. Takip eden aylar içinde anneden bebeğe geçen antikorların düzeyi azalır ( 3-6 civarında) ve takip eden dönemde bebeğin kendi antikorlarını yapması ve vücudunun mikroplar ile boğuşma yeteneğini kazanması gerekir. Bazı bebeklerin kendi antikorlarını yapabilmesi 9-15 aya kadar gecikir ve bu bebeklerde tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları, ishal gibi enfeksiyonlar görülebilir. Nadiren antikor düzeyleri 2-4 yaşına kadar da düşük kalabilir. Bağışıklık sistemindeki bu geçici düşüklük genellikle iyi seyirlidir.

    Bazı çocuklarda ise bağışıklık sistemi doğumsal bazı hastalıklar nedeni ile yeterli düzeyde çalışmaz ve bu bebekler enfeksiyonlara karşı savunmasızdırlar. Bağışıklık sisteminin bir çok bölümü vardır bu neden ile bağışıklık sistemi yetersizliği olan çocuklarda bulgular hangi bölümünün etkilendiğine gore çok çok farklı olabilir.

    Altı aydan sonra başlayan üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları olan büyümesi gelişmesi bozulmayan bebeklerde antikor düzeylerinde ( IgA,IgG,IgM) düşüklükler olabilir. Örneğin I gA eksikliği; IgA vücudumuzu mikroplardan koruyan antikorlardan biridir. I gA düzeyinin düşük olması en sık görülen bağışıklık sistemi hastalığıdır ve her 600-700 kişide bir görülür. Bu çocukların çoğu tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları, sinuzitler, bronşitler bazen zatürre enfeksiyonları ile hekime başvurular genellikle çok ağır enfeksiyonlar geçirmezler. I g A eksikliği olan bir hasta sık ve ağır enfeksiyonlar geçiriryor ise diğer antikor düzeylerinde de düşüklükler olabileceği unutulmamalıdır.

    Eğer bir bebeğin doğduğu andan itibaren başlayan tekrarlayan bakteri, virus ya da mantar enfeksiyonları var ise, tekrarlayan ishaller nedeni ile büyüme gelişme bozulmuş ise,hayatı tehdit edici enfeksiyon hikayesi var ise mutlaka ağır bir bağışıklık sistemi hastalığının araştırılması gerekir.

    Bu hastaların tedavisi de bağışıklık sisteminin hangi bölümünün etkilendiğine gore planlanır. Eğer ciddi bir antikor düşüklüğü mevcut ise hastaların 3-4 haftada bir damar yolu ile koruyucu antkorlar almaları gerekebilir. Enfeksiyonların erken tanısı ve etkin tedavisi çok önemlidir. Bazı durumlarda koruyucu antibiyotik tedavileri kullanılır.

    Eğer çocuğunuz basit üst solunum yolu enfeksiyonları dışında bir yılda ikiden fazla ya da toplam üçten fazla zatürre geçirdi ise, altı ay içinde üç ya da bir yıl içinde dört kulak iltihabı geçiriyor ise ,ya da menejit gibi hayatı tehdit eden enfeksiyon geçirme hikayesi var ise mutlaka bağışıklık sistemine ilişkin testlerin yapılması uygun olacaktır.

  • Çocuklarda meningokoksik menenjit

    Çocuklarda meningokoksik menenjit

    ÇOÇUKLARDA MENİNGOKOKSİK MENENJİT

    Meningokok bakterisinin neden olduğu bu hastalık, hızla yayılması ve ölüme yol açması nedeniyle günümüzde önemini korumaktadır. Bulaşıcı menenjit veya ölümcül menenjit olarak da tanımlanmaktadır.
    Enfeksiyonun yayılmasında solunum yollarında bu bakteriyi taşıyan belirti vermeyen (asemptomatik) taşıyıcıların rolü büyüktür. Bulaşma solunum yollarında bulunan bakterinin aksırık, öksürük yoluyla hassas şahıslara bulaştırması nedeniyle oluşmaktadır. Hasta olan çocuklar da bu enfeksiyonu kolaylıkla bulaştırabilirler. Bulaşıcılığın süresi antibiyotik tedavisi başlandıktan 24 saat sonrasına kadar devam etmektedir. Hasta ile temasta bulunan yakınları da risk altındadır.

    Bu hastalık tüm dünyada yaygındır. Hastalığın en yaygın olduğu yer AFRİKA MENENJİT kuşağı olarak isimlendirilen Senegalden Etiyopya’ya kadar uzanan bölgedir.Afrika da 1996 ve 2009 yıllarında meningokok salgınları olmuş ve 5352 kişi bu salgınlarda hayatını kaybetmiştir.Taşıyıcılık oranı %10 -20 arasında değişmektektedir.Suudi Arabistan da her yıl tekrarlanan hac etkinliklerine katılan hacı adayları arasında hastalık kolaylıkla bulaşmakta ve enfeksiyon yayılabilmektedir.Dünya sağlık örgütü verilerine göre 2000 yılında Suudi Arabistan’da 199 vaka görülmüş ve bunun 55 tanesi ölümle sonuçlanmıştır.Bu nedenle hacı adaylarına meningokok aşısını rutin olarak uygulama zorunluluğu getirilmiştir.

    Kuluçka dönemi genellikle 4 günden kısa olup, 1-10 gün arasında değişmektedir. Hastalık her yaş gurubunda görülse de, 5 yaştan küçük çocuklar bu enfeksiyona hassastır. Özellikle 2 yaşın altındaki çocuklarda sık görülmekte ve ağır seyretmektedir. Adölesan döneminde hastalık görülme sıklığı artmakta ve okul, yurt ve kışla gibi toplu yaşanan ortamlarda salgınlara neden olmaktadır.

    Hastalığın ateşle başlaması ve klinik tablonun süratle ilerlemesi bu konun önemini artırmaktadır. Ateşi olan bir çocukta klinik tablonun saatler içinde değişmesi kusma, baş ağrısı, boyunda sertlik ve vücutta döküntülerin olması tipiktir. Meningokoksik menenjit tanısı erken konulduğu ve tedaviye başlandığı takdirde hayat kurtarıcıdır. Antibiyotik tedavisi menenjit tanısının düşüldüğü zaman başlamalı ve süratle hasta bir merkeze yönlendirilmelidir. Hasta ile temasta olan yakın şahıslara koruyu antibiyotik tedavisi unutulmamalıdır.

    Bizim yaptığımız ve ülkemizde yapılan diğer çalışmalarda en sık görülen menenjit etkeni meningokoktur. Tüm yaklaşımlara rağmen bu vakalarda ölüm oranı %21 e ulaşmaktadır. Yine çocuklarda yapılan çalışmalarda taşıyıcılık oranı ülkemizde %6.2-10.4 gibi yüksek oranlarda görülmüştür. Sonuç olarak ülkemizde en sık görülen meningokoksik menenjitte erken tanının önemi tartışılmaz. Diğer taraftan çocuklarda taşıcılığın yüksek olmasının getirdiği riskler göz ardı edilemez. Bu durumda korumanın ve erken tanın önemi aşikardır.

    Çocuklarda Menenjit
    Meningokoksik Menenjit
    Meningokok taşıyıcılığı

    Prof.Dr. Nuran Gürses

    Çocuk Hastalıkları

    Çocuk Enfeksiyonları Uzmanı