Etiket: Hasta

  • Ağır Depresyonun Psikodinamiği ve Terapötik Sonuçları Üzerine

    Ağır Depresyonun Psikodinamiği ve Terapötik Sonuçları Üzerine

    Depresif hastaların gözlemlenmesinden hareketle, depresyonun mevcut psikanalitik konseptini inceleyeceğiz bu çalışmada. Depresyon, bireysel, psişik bir yatkınlığı öngörür ve nesne ilişkileri vasıtasıyla kendisini ifşa eder. Büyük olasılıkla organik temelleri de olan , psişik işlevlerin engellenmesi/ durdurulması/ yavaşlatılmasıdır ve psişik bir çatışmayla da tetiklenir. Bu yavaşlama, psişik işlevlerin regresif düzeye çekilmesiyle etkisini gösterir. Hastane gözlemleri, her bir depresyon türü için psişik süreçlerin daha az engellenerek devam edebilmesini ve depresyondaki acının hafiflemesini ya da tamamen ortadan kalkmasını sağlatan belli bir regresif işlev düzeyinin olduğunu bize göstermektedir. Genelde bir ilişki çatışmasıyla tetiklenen depresyonda, depresif kişi, narsisistik destekten de mahrum kalmaktadır. Bu sonucu nasıl anlamamız gerektiğini,gelişim psikolojisindeki yeni kuramsal gelişmeler ve bağlanma araştırmaları da incelemeye devam etmektedir.

    Depresyonda Nesne İlişkileri

    Freud, iki temel semptomu depresyonun temeline koymuştur: egosantrik davranış biçimleri ve kendinden şikayetçi olma/ kendini değersizleştirme. Depresifler şikayetlerini öyle bir dile getirirler ki, terapistler kendilerini çaresiz hissederler. Hatta, hastanın acısını azaltmak için önerilerde bulunmak zorunda hissederler. Depresyon hali devam ettikçe, depresifin tüm bu önerilere yanıtı, hiçbir şeyin işe yaramadığıdır. Kendini değersizleştirme, hastanın, Nesne’yi değersizleştirmesiyle bağlantılıdır. Bu durumda Freud’u izlersek, şikayet etme ile kendinden şikayetçi olma hali birbiriyle bağlantılıdır.

    Nesnenin değersizleştirilmesi, hastanın bu eylemden kaçınmasını sağlatmaz; bilakis dış dünya ile ilişkisinin devamı için olanak sağlar. Hem ben-odaklı olmak hem de şikayetçi olmak, depresifin, kişilerle ilişki içinde kalmasına yarar. Kendisiyle ilgilenebilecek olan insanlarla, bu mekanizma sayesinde yakınlık arar, kendisini ne kadar kötü hissettiğini onlara anlatır ve daha sonra da ne yapması gerektiğini sorar. Görünüşte, nesneye pozitif yükleme yapmaktan vazgeçmiştir ve uç durumlarda (ağır depresyon) (kendisine iyi gelen ya da değer verdiği) dış dünyayla ilişkisini tamamen kesmiştir. Böyle görünmekle birlikte, aslında dış dünyayla ilişkilerini tamamen sonlandırmamıştır. O halde bir depresif bizden ne istemektedir?

    Freud, bu soruya, bizi kendisine hayran bırakacak bir açıklama getirmiştir. Şöyle ki, “Libido, egoya (ben’e) gerilemiştir ve nesne libidosu narsisistik libidoya dönüşmüştür”. Bu bakış bize egosantrik davranış örüntüsünü açıklamaktadır. (Burada) depresyonun tetikleyicisi nesne yitimine dair bir tehdittir. Bu bağlamdaki regresif yönelim, nesneyle narsisistik özdeşimdir ki, Freud bunu ben/ego tarafından kapsanması gereken alana (yani ben’e) bu özdeşim nesnesinin gölgesinin düşmesi metaforuyla resmetmiştir. Tehdit halinde olan ya da gerçekleşen nesne yitimi, ego/ben yitimine dönüştürülerek savunulur. Nesneye karşı olan serzeniş, egoya/ben’e karşı serzenişle yer değiştirir. Ben’e/egoya karşı Üst-benin saldırısıyla/müdahalesiyle oluşan depresyonu böyle açıklar Freud ve depresyonu içsel bir süreç çerçevesine oturtarak etkileşimsel (interaksiyonel) boyutunu araştırmaya devam etmez. Böylelikle de depresif bir insanın çevresinden ne istediği sorusunu açık/eksik bırakır.

    Freud sonrası depresyonla ilgilenen bir çok psikanalist de depresyona Freud gibi yaklaşmışlardır (Rado, Fenichel, Cohen, Arieti, Blatt). Jacobson (1971) depresyonun etkileşimsel boyutunu araştıran çok az analistten bir tanesidir. Freud’un kuramını bir adım ileri götürmüştür. Depresyonun ağırlaşmasında, depresif’in, kendi üst-ben’ini yakınlarına projekte ettiğini ve böylelikle o ruhsal dramını yeniden bir nesne ilişkisi dramı olarak taze tuttuğunu ileri sürmüştür. Bu savı destekleyecek empirik gözlemler de mevcuttur gerçekten. DEPRESYON, DEVAMLILIĞINI SAĞLAYABİLMEK İÇİN BİR İLİŞKİ PARTNERİNE İHTİYAÇ DUYAR. Depresif bir hasta geçici olarak yakınlarından ve arkadaşlarından ayrıldığında iyileşme göstermektedir (Matakas ve ark. 1999).

    Çalışmada, psikiyatri servisinde yatmakta olan (psikotik ve psikotik olmayan semptomlarla giden, mono ve bipolar) ağır depresif tanı almış hastalar, (rastgele seçilerek) iki gruba bölünüyorlar. Deney grubu 1 ila 4 hafta arası yakınlarıyla hiçbir şekilde ilişki kurmuyorlar; kontrol grubu ise bu konuda serbest bırakılıyor. Aynı şekilde tedavi olanaklarından yararlanıyorlar her iki grup da. Deney grubu, kontrol grubuna oranla 2 hafta içerisinde daha fazla iyileşme geri bildirimi veriyorlar (self-report). O halde depresyonun sadece spesifik bir ilişki üzerinden tetiklenmediğini; aynı zamanda spesifik bir ilişki ile de varlığını sürdürdüğünü kabul edebiliriz. Böylece, depresyon araştırmalarının bir dogması daha sallanmış oldu. Şöyle ki, “depresyonu tetikleyen bir yitimdir”.

    Nesne Yitimi Depresif Yapar Mı?

    Freud, “Trauer und Melancholie” adlı çalışmasında, hem yasta hem de depresyonda, nesnenin libidinöz yüklenmesinden vazgeçildiğini, çünkü nesnenin ya yitirildiğini ya da yitirilme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu açıklamıştır. Daha sonra çoğunluk psikanalist yazarlar da bunu kabul etmişlerdir. Önem atfedilen kişilerin yitirilmesinin depresyonla bağlantısı tartışılmıştır hep. Bowlby (1980), annenin erken yaşta/zamanda yitirilmesinin sonraki yaşlarda ağır depresyona yatkınlığı kolaylaştırdığını Kasuistik de detaylıca tanımlamıştır. Brown ve Harris’in de (1978) bu konuda epidemiolojik çalışmaları vardır.

    Erken dönem bir yitimin depresyona yatkınlığı arttırması olgusu/saptaması, güncel bir yitimin depresyonu tetikleyeceği sonucunu zorunlu kılmaz, çünkü depresyon ancak bir ilişki içinde mevcudiyet bulur ve nesne yitimi “ilişkiye” göre daha az öncelikli bir koşuldur. Gerçi Brown ve Harris, erken dönem anne yitiminin başka biyografik yaşantılara göre ileriki yaşlarda ortaya çıkabilecek depresyonu tetiklemede önceliği olduğunu saptamışlardır. Ancak çocuk doğurmak ve sonra doğum sonrası depresyonu burada anmak gerekir ki, burada bir nesne yitimi söz konusu değildir (O’Hara, 1995). Evli kadınlar, yalnız yaşayan ve güncel bir ilişkisi olmayan kadınlara göre daha fazla kronik depresyondadırlar (Keller ve ark., 1981, 1984). Depresyon kendini sıklıkla bir partner ilişkisinde ifşa etmektedir (Keitner ve ark., 1990; Goldstein ve ark., 1996). Son olarak, ergenlik dönemini ebeveynlerinden özerkleşemeyerek geçiren ergenlerde daha fazla depresyon görülmektedir (Bemporad, 1978).

    Depresyonun Savunma Mekanizması ve Saldırganlık

    Depresif kişi, depresyonun devamlılığını sağlatacak etkileşim partneriyle yakınlık arar. Analist, burdan yola çıkarak, depresyonun bir savunma olduğu yorumuna meyillidir. Kural şudur: hasta, bir yandan, nevrotik semptomlarından kurtulmak istemektedir; öte yandan da semptomlarının varlığını devam ettirmektedir. Ağır olmayan depresyonların tetikleyicisi genellikle bir ilişki çatışmasıdır ve çatışma depresyon vasıtasıyla savuşturulmaktadır. Örneğin bir ev kadını kocasının kendisini aşağılaması gerçeğiyle yüzleşmemek için depresif olur; loğusalık depresyonu, annenin çocuğuna olan kıskançlığını örtmek için açığa çıkar veya bazı insanlar aşık olduklarında depresif olurlar, çünkü bağlanmaktan ve bu bağlanmanın kendilerini bağımlı hale getireceğinden kaygı duyarlar.

    Bu birkaç örnek depresyonun çeşitli yaşam olaylarıyla tetiklenebildiğini bize gösterebilir. Değersizleştirme, kıskançlık/haset veya bağlanmaktan duyulan korkunun yol açtığı tetikleyici çatışmalar savunulmak durumundadır. Depresyonla birlikte, partnerlerden biri, diğer partnerin kendine acıması için onu harekete geçirmek isteyebilir; loğusa kadın, annesini, kendisine annelik yapmak üzere etkilemek isteyebilir ya da aşık biri, bağlanma korkusunu alt etmek için aşk objesini kendinden uzaklaştırabilir. Kural şudur: ÇATIŞMA ORTADAN KALKTIĞINDA DEPRESYON DA ORTADAN KALKAR. Freud, nesne’ye dair saldırganlık dürtülerinin savunulmasının/-ne direnç gösterilmesinin, depresyondayken, öncelikli olduğu fikrindeydi. Nesne’yle ambivalent (ikircikli) bir ilişki ve o’nu kaybetmeye dair algısal bir tehdit, saldırganlık dürtüsünü tetikler; ancak nesne’yi kaybetmemek için de bu dürtü ben’ e karşı döndürülür/yönlendirilir. Milrod (1988) bunu “ ben’in saldırganlıkla yüklenimi” olarak adlandırır. Ben’in, saldırgan dürtüler tarafından ne kadar yüklenildiği, depresyonun şiddetini de belirler (Hayhurst ve ark., 1997).

    Ancak, Cohen ve ark. (1954), 12 ağır depresif insanın biyografilerini incelediği araştırmalarında, bilinçli ya da bilinç-dışı yüksek düzey saldırgan dürtülere rastlamamışlardır. Daha da ötesi, eğer depresyon nesneye karşı olan saldırganlık dürtülerinin savunulması ise, o zaman buna dair (hastaya verilen) uygun yorumların temayül olarak depresyonu azaltması gerekir. Gerçekte durum böyle değil ama. Bemporad (1978) şöyle demektedir: “Onlarca yıldır, terapistler, depresif hastalarını, öfkelerini dile getirmeye ya da içselleştirdikleri resimden ayrıştırmaya çaba harcamaktadırlar başarısız şekilde” (s. 44). Mentzos da (1995, s. 63), “depresyonun derinliği, hastayla, depresyonunun agresif dürtü katmanı konuşulması denendiğinde hastanın depresyonu da derinleşmektedir” uyarısında bulunmuştur. Sıklıkla, saldırganlık dürtüsü ve depresyon arasında, evet, bir bağ olduğu gerçektir. Bu dolayımsız olarak da gözlenebilir. Öfke ve saldırganlık dürtüsü, klinik deneyimlerden edindiğimiz kadarıyla, bizi depresyondan koruyabilir. Ama bunun bizi, otomatik olarak depresyonun, saldırganlık dürtüsünün savunulması anlayışına götürmesi de gerekmiyor. Bunun yerine, daha çok, şöyle bakabiliriz: öfke ve saldırganlık, bizi depresif yapan ve değiştirmek istediğimiz (yaşantıya dair) sağlıklı bir reaksiyondur.

    Depresyonun, hangi düzeyde, egoya dair bir savunma işlevi olduğunu saptamak da çok zordur. Hastaları, geçici bir süre ait olduğu yakınlarından ayırdığımızda, iyileştiklerini; yeniden bir araya geldiklerinde ise yine kötüleştiklerini deneyimlerimizle gördük. Depresyonun bir savunma olduğu ve bu savunmaya tutunmanın da bir direnç olduğunu kabul edersek eğer, o zaman, zaten aşılmış olan bu direncin, devamında nasıl etkide bulunabileceğini de sormak durumunda kalırız. Buradaki çıkmaz/açmaz, depresyonu bir savunma olarak görmektir (örn. bir ilişki çatışmasına dair). Nihayetinde şunu söyleyebiliriz: Depresyon genellikle saldırganlık dürtüsünün savunulması değildir.

    DEPRESYONDA PSİŞİK KETLENME

    (yaşamsal) Motivasyonun azalması, isteksizlik, fantezilerde azalma, düşen libido ve saldırganlık (aggressivitaet), bedensel güçsüzlük (halsizlik), hormon düzeyinde değişmeler, terleme/kiloda değişmeler gibi vegetatif semptomlarla betimlenen depresyon, depresifin öznel algılamaları ve nesnel bedensel işlev yetersizliklerine denk düşer. Çaresizlik duygusu, tek başına, depresyonu tanımlayamaz. Değersizlik duygusu ve (kendinden) şikayet etme ile eşleşen psikolojik yaşantılara, bedensel işlevlerde bozulma/azalma gibi semptomlar eşlik etmezse o zaman tek başına buna depresyon diyemeyiz. Ancak bebeklerin anaklitik depresyonu gerçek bir depresyondur, çünkü bu onlarda yaşamsallığın (vitalitaet) azalmasıyla bağlantılıdır.

    Depresif ketlenme/engellenme dediğimiz şey, aslında regresyondur. Olgun Ego (ben) işlevlerinin terkedilmesi. Depresif ketlenme kavramı, yapmak isteyen ama yapamayan ruhsal bir durumu betimlemektedir. Regresyon, aslında hala işlemekte olan ancak azalmış olan ruhsal işlevlilik düzeyini tanımlar. Bu fark önemlidir.

    O halde depresyonun dört anı şöyle sıralanabilir: (1) tetikleyici çatışma, (2) organik/bedensel ketlenme/engellenme, (3) ruhsal acı ve (4) psişik regresyon. Ketlenmeyi destekleyen regresif düzleme uyum sağlama fırsatına sahip olursa ya da orada tutulursa, yani gerçekteki potansiyeline uygun yapabileceklerini yapmaya zorlanmazsa, depresifin depresyonu biter ya da azalır. Aynen kırılmış bir ayak gibi. Kırık ayak koşmaya zorlanırsa acır, ama uzanır dinlenirse ayak yine kırıktır ama acımaz en azından. Özetle depresyonun acısı ve regresif süreç birbirine göbek bağıyla bağlıdır. Bu açıdan, depresyonun şiddeti (derinliği), ketlenmenin/engellenmenin yoğunluğu ve hala bir işlevselliğin mümkün olduğu regresyonun düzeyi dolaysız olarak birbirleriyle ilişkilidir. Psişik işlevliliğin sıfırlandığı bir depresif ketlenme yalnızca uç durumlarda mümkündür.

  • Alerjı ve astım hastalarına önerıler

    Sigara kesinlikle içilmemelidir. Sigara içiyorsanız, sigarayı bırakmak bile tek başına birçok ilaç tedavisinden bile daha faydalı olacaktır. Evinizde başka odada da olsa sigara içilmesine izin vermeyin. Sigara bilinen pek çok zararının yanında alerjik hastalıkların, özellikle astım hastalığının görülme sıklığını artırmaktadır.

    Yün ve tüyden yapılmış yatak, yorgan, yastık, halı gibi eşyaları kullanmayın. Bunları yatak odanızda bulundurmayın. Bu gibi eşyalar toz tutarak akar adı verilen bir tür böceğin çoğalmasını kolaylaştırır. Bu böcek ise alerji hastalarının şikayetlerinin artmasına neden olmaktadır. Yatak odalarında mümkün olduğu kadar az eşya bulundurun. Anti-alerjik çarşaf ve yastık kılıflarını kullanın.

    Evinizi, özellikle yatak odanızı sık sık havalandırın. Gözle görülür toz olmasa bile evin her bir tarafını sık sık elektrikli süpürge ile temizleyin. Kullandığınız elektrik süpürgesinin tozu torba yerine su içine toplama özelliği olmasını tercih edin. Hastayı temizlik anında odada tutmamaya dikkat edin.

    Nem ve sıcak ortam hem akarların, hem hamam böceklerinin hem de küf mantarlarının çoğalmasını kolaylaştırır. Bunlarda alerji hastalarının şikayetlerini artırır. Bu nedenle evinizin rutubetsiz olmasına dikkat edin.

    Evinizde tüylü ve kürklü hayvanları(kedi, köpek, kuş gibi) beslemeyin.

    Kokular, özellikle parfüm, oje, boya gibi kimyasal maddelerin kokuları alerji hastalarını çok rahatsız eder. Bu nedenle bu tür kokulardan uzak durun.

    Hava kirliliği ve egzoz gazları da hastalığınızı alevlendirebilir. Bu nedenle, hava kirliliğinin arttığı zamanlarda dışarı çıkmamaya özen gösterin.

    Beslenmenizde mümkün olduğu kadar taze, doğal besinleri tercih edin. Katkı maddesi ve boya içeren şekerleme, sakız, hazır meyve suları ve benzeri hazır yiyecekleri yememeye özen gösterin.

    Alerjik hastalıklar ancak düzenli olarak tedavi edildiklerinde düzelebilen ve tekrarlama özelliği olan hastalıklardır. Bu nedenle iyi bile olsanız doktorunuza danışmadan ilaçlarınızı aksatmayın.

    Alerjik hastalıkların tüm dünyada yaygındır. Bu nedenle çok çeşitli tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Bunların önemli bir kısmı bilimsel değeri olmayan tedavilerdir. Bu nedenle mağarada bulunma, bıldırcın yumurtası, polen gibi etkinliği olmayan alternatif tedavi yöntemlerine itibar etmeyin. Günümüzde bu türlü tedavi yöntemlerine hiç gerek kalmadan çağdaş ve bilimsel yöntemlerle hastalığınızdan kurtulmanız mümkündür.

    Diğer birçok hastalık gibi alerjik hastalıklarda ancak hasta doktor işbirliği ile düzelebilecek hastalıklardır. Tedavi uzun sürse de bu tür hastalıkların önemli bir kısmı günümüzün tedavi yöntemleri ile iyileştirilebilirler. Her türlü sorundan doktorunuzu haberdar edin ve ilaçlarınızı düzenli kullanın.

  • Perkütan endoskopik gastrostomi (peg)

    Çeşitli kronik hastalığı nedeni ile (nörolojik problemi olan spastik hastalar, SSPE hastaları, kanserli çocuklar, kistik fibrozis, yarık dama, doğuştan yemek borusunun tıkanıklıkları gibi) ağızdan normal beslenemeyen çocukların Uzun dönemli enteral (sindirim sisteminden) beslenmeler için perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) (Karından mideye tüple beslenme) gereklidir

    PEG işlemi ameliyatsız, endoskopi kullanılarak karın duvarından mideye özel beslenme tüpü takılmasıdır. Günümüzde teknolojinin ve tıppın ilerlemesi ile eskiden ameliyatla yapılan bu işlem artık tüm yaş gruplarında ameliyatsız, çocuk gastroenteroloji uzmanları tarafından endoskopi ile yapılabilmektedir.
    Mideden beslenmesinde sakınca olan çocuklarda (özellikle ağır refüsü olan ve mideden yemek borusuna ve akciğerlere kaçak olması nedeniyle ciddi kusmaları ve zatürre atakları geçiren çocuklarda) uzun süreli ince barsakla beslenme gerektiğinde PEG-J (PEG tüpü içinden barsağa takılan bir tüple ince barsak içine beslenme) veya PEJ (direk karın duvarından ince barsağa tüp takılması ile beslenme) kullanılır.

    PEG İLE BESLENECEK HASTALARDA KULLANILACAK MAMA TİPLERİ VE SEÇİMİ:
    1. Süt çocukluğu dönemi:
    a. anne sütü: Özellikle altı aydan küçük çocuklarda ilk seçenektir. Anne sütü ile beslenen çocuk yeterli kilo alamadığında glukoz polimerleri, yağ emülsiyonları içeren özel mamalarla ya da diğer bebek mamaları ile desteklenebilir.
    b. bebek mamaları: Normal bebek mamaları tüple enteral beslenmede de kullanılabilirler. Çocuk kilo alamadığında mama glukoz polimerleri ile zenginleştirilerek verilebilir. Bu amaçla polimerik mamalar kullanılır. Bunlar tam protein ve kompleks karbonhidrat içeren mamalardır. Mide, barsak , safra yolları ve pankreas fonksiyonları normal çocuklar içindir. Yağ genellikle trigliserittir
    c. Özel mamalar (elemental mamalar): Besleyicileri elementer şekilde yani proteinleri daha küçük protein şekline parçalanmış veya aminoasitlere kadar ayrılmıştır. Böylece sindirilmesi çok kolaylaşmış mamalar ortaya çıkar. Karbonhidratlar glukoz veya laktozun dışında diğer bazı daha küçük karbonhidrat molekülleri halindedir. Yağ içeriği ise ağırlıklı olarak orta zincirli yağ asitleri, esansiyel yağ asitleri ve az miktarda uzun zincirli yağ asitlerinden oluşur. Mide, barsak, safra yolları ve pankreasta fonksiyonel veya anatomik bozuklukların varlığında kullanılır.
    d. Modüler mamalar: İnatçı ishal ve kısa barsak sendromu olan süt çocukları küçük molekülere parçalanmış protein içeren mamaları da tolere edemeyebilirler. Modüler diyette kullanılacak protein kaynakları vardır. Bunlara da uygun karbonhidrat ve yağ eklenerek çocuğun sindirimine uygun bir diyet hazırlanabilir. Doğuştan metabolizma bozukluklarında da değişik modüler mamaların kullanılması gerekir.
    2. Büyük çocuk:
    Önceleri bu çocuklara büyükler için yapılmış mamalar değiştirilerek verilirdi. Günümüzde 1-5 yaş grubu ve okul çocuklarının enteral beslenmesine uygun tüple beslenme için özel mamalar imal edilmektedir. Ancak on yaş ve üzerindeki çocuklara yetişkinler için yapılmış mamalar verilebilir.

    TÜPLE BESLENME SIRASINDA SIK GÖRÜLEN PROBLEMLER VE ÇÖZÜMLERİ:
    1. Tüp tıkanması: Hastaya/aileye tıkanmayı önlemek için tüpü sık yıkamanın önemi öğretilmelidir. Beslenme tüpü her 4-6 saatte bir 30-50 ml ılık musluk suyu ile yıkanmalıdır. Ayrıca beslenme tüpü ilaç verilmesinden önce ve sonra yıkanmalıdır. Dönüşümlü olarak hafif basınç ve geri çekme ile ılık su kullanımı tıkanmaların çoğunu açar. Ancak kazein pıhtısını çözmede sitrat veya limon suyu daha yararlıdır. Kolayca açılmayan bir tüp hemen değiştirilmelidir.
    2. Aspirasyon (beslenme ürününün solunum yollarına kaçması): PEG ile beslenen çocuklarda altta yatan bir reflü durumu varsa, bunun sonucunda kusma nedeni ile aspirasyon olabilir. Böyle bir risk olduğunda PEG ile beslenme PEG-J’ye çevrilir.
    3. İshal: Uygun olmayan beslenme ürünü ve fazla verilmesi ishale neden olabilir. Ancak her çocukta olabileceği gibi, mikrobik ishal olabileceği de akıldan çıkarılmamalı, ishal olan çocuklarda mutlaka kaka tahlili yapılarak gerektiğinde ilaç tedavisi başlanmalıdır. Eğer mikrobik bir ishal yoksa beslenme ürünü farklı uygun bir ürünleri değiştirilip miktarı tekrar ayarlanmalıdır.
    4. Kabızlık: Sıvı ve lif alımının artırılması Laksatif (barsak düzenleyici, kakayı yumuşatıcı ilaçlar) kullanılması Düzenli egzersiz programı Motilite (sindirim sisteminin hareketlerini) düzenleyici ilaçlar 4. Enfeksiyon: Besinlerin sterilitesine, beslenme torbası, seti ve enteral tüplerin kullanımında hijyene çok dikkat edilmesi

    YAŞAM KALİTESİ: PEG ile beslenmenin bir çok hastada ömrü uzattığı şüphesizdir. Altta yatan hastalığın şiddetine rağmen yaşam kalitesini arttırır. Bu artışın ne kadarının daha iyi beslenme durumundan, ne kadarının aspirasyon ve yutma güçlüklerine bağlı korku ve rahatsızlığın azalmasından olduğu tam olarak bilinemez. İngiltere’de yapılan bir çalışmada enteral beslenme uygulanan çocukları olan ebeveynlere sorulduğunda çocuklarının enteral beslenme uygulanmaya başladıktan sonra daha mutlu olduğunu belirtmişler, bazı ebeveynler de çocuklarına artık bir şeyler yedirmeye çalışmakla vakit geçirmedikleri için bir özgürlük hissinden bahsetmişlerdir. Tüm çalışmalarda çocukların tüple beslenmeye geçişinden sonra kilo almalarının sağlandığı, genel sağlık durumlarının daha iyiye gittiği gösterilmiştir.

    EVDE PEG İLE BESLENME:
    Yutma, yeme fonksiyonlarındaki bozukluk kalıcı ise, bazen tüm yaşam boyunca beslenme desteği gerekebilir ve bu amaçla ev koşullarında tüple beslenme desteği ile SSPE’li çocukların beslenme sorunları çözülmüş olur. Ağızdan beslenmenin yeterli olmadığı veya hiç ağızdan beslenemeyen, sisndirim sistemi tam veya kısmen işlevsel olan ve uzun süre hastanede yatması gerekmeyen hastalarda evde tüple beslenme uygulamaları tercih edilmelidir. Birçok gelişmiş ülkede evde yapay-tüple beslenme rutin bakım şekli haline gelmiştir. Çünkü hastanedeki tedaviden daha ucuz olduğundan maliyet azalmakta, yaşam kalitesi artmakta, hasta aileye yakın olmakta, sosyal yaşam mümkün olduğunca normale yakın bir düzeyde sürdürülebilmektedir.

  • Enteral beslenme

    Enteral beslenme

    Enteral Beslenme Nedir?

    Enteral beslenme, işlev­sel sindirim sistemine sahip olduğu halde günlük alması gereken besin miktarını ağız yoluyla alamayan hastalarda alternatif beslenme çeşidi ile besinlerin bir tüp aracılığıyla mideye veya ince bağırsağa verilmesidir. Son 20 yılda uzun süre kulla­nılabilen poliüretan ve silikon tüplerin kul­lanıma girmesi, küçük taşınabilir pompalar ve yeni enteral beslenme ürünlerinin geliş­tirilmesiyle birlikte enteral beslenme gide­rek artan bir sıklıkta kullanılmaya başlan­mıştır.

    Enteral beslenmeye karar verme ve uygulama aşamasında bazı sorulara yanıt ara­nır;
    Hastada enteral beslenme uygulaması gerekli midir?
    Ağızdan yeterli besin alamayan kişiler 2 şe­kilde beslenebilirler; damar yoluyla (İV: intra venöz) beslen­me ve enteral (tüple) beslenme. İşlevsel bir sindirim sistemi varsa enteral beslenme her zaman damar yoluyla beslenmeye ter­cih edilir. Damar yoluyla beslenmeyle kar­şılaştırıldığında enteral beslenme bir çok avantaja sahiptir; daha ucuzdur, daha kolay uygulanır, enfeksiyon daha nadirdir, bağır­sak hücreleri için daha fizyolojik ve besle­yicidir, beslenmeye bağlı karaciğer hastalı­ğı daha nadirdir.
    Enteral beslenme önerilmesi için temel kri­ter hastanın alması gereken günlük besini ağız yoluyla alamamasıdır. Bunun nedenle­ri yaşa göre değişir;

    Yenidoğan döneminde zamanından erken doğma (prematürelik) ve doğuştan sindirim sistemi yapısal bozuk­lukları en sık neden iken,

    çocuklarda do­ğuştan veya sonradan yeterli bağırsak uzunluğunun olmaması (kısa bağırsak sen­dromu),

    beyin felci,

    kalp ve solunum yolla­rı hastalıkları,

    erişkinlerde ise inme, yemek borusu ve ağız bölgesi kanserleri, yanık ve travmalar

    başta gelir.
    Enteral beslenmenin kesinlikle uygulanma­ması gereken hastalar ise bağırsak tıkanma­sı ve besinler bir şekilde verilse bile sindi­rim sisteminden emilimin mümkün olma­yacağı durumlardır.
    Veriliş yolu:
    Besinlerin tüple (sondayla) verilebileceği iki bölge vardır; mide veya ince bağırsak.
    Bu bölgelere beslenme tüpü­nün yerleştirilmesi ise iki yöntemle olabi­lir;
    1- Burun ya da ağız yoluyla (küçük be­beklerde) tüpün mide ya da ince bağırsağa yerleştirilmesi (nazogastrik -NG- beslenme),
    2- Değişik yöntemlerle (endoskopi yoluyla, radyolojik olarak ya da ameliyatla) mide (gastrostomi) veya ince bağırsağa (jejunostomi) karın ön duvarın­dan tüp yerleştirilmesi.
    Enteral beslenme­nin kısa (4-6 hafta) süreceği düşünülen has­talarda burun yoluyla tüp yerleştirilmesi tercih edilirken, daha uzun süre enteral beslenme gerekeceği düşünülen hastalarda ise ikinci yöntem tercih edilir. Ayrıca psikososyal faktörler, hasta ve ailesinin uyu­mu, deneyim ve maliyet de seçimi etkile­yen faktörler arasındadır. Çoğunlukla tüpün mideye yerleştirilmesi tercih edilir; daha fizyolojiktir, mide asidi mikroplara karşı koruyucudur, bakımı ve yerleştirmesi daha kolaydır, sindirime ya­rarlı bazı kimyasalları içerir ve yüksek ha­cimde besini kısa sürede vermeye uygun­dur. Kusma ve dolayısıyla akciğerlere besin kaçma riskinin yüksek olduğu veya mide­nin kullanılamadığı durumlarda ise ince ba­ğırsağa yerleştirilmiş tüpler tercih edilir.
    Verilecek ürünün seçimi:
    En uygun ürünü seçmek için hastanın yaşı (bebek, çocuk, erişkin gibi), hastalığı (kısa bağırsak sen­dromu, sarılık, felç, v.b.) ve hastalığının ak-tivasyonu, beslenme sorununun özelliği, alerjisinin olup olmadığı, besin ve sıvı ge­reksinimi ve sindirim sisteminin anato­mik/işlevsel durumu göz önünde bulundu­rulmalıdır. Bugün her yaş için uygun ürün­ler ticari olarak vardır. On yaşından sonra erişkinler için kullanılan ürünler çocuklar­da da kullanılabilir. Ayrıca hastalığa özel (akciğer hastaları, şeker hastaları gibi) for­müller de bulunur. Verilecek mama ne ka­dar özel ise fiyatı o kadar fazladır. Bu neden­le gerekmedikçe özel mamalar kullanılma­malıdır.
    Ekonomik koşulların iyi olmadığı durum­larda blendırdan geçirilmiş diyetler de kul­lanılabilir. Ancak hazırlanmaları zaman alı­cıdır, formülalara (mamalara) göre daha az akışkan ol­duklarından tüpün tıkanma riskini artırır­lar, standartlara uygun hazırlamak müm­kün olmaz, bir çok besin maddesini içer­mez ya da yeterli miktarda içermez, mik­rop bulaşma riski yüksektir ve hastanın ih­tiyacına göre uyarlama yapmak güçtür.
    Verilecek besin miktarı ve öğeleri:
    Hasta­nın sıvı, enerji, protein, elektrolit ve mine­ral, vitamin ve eser element gereksinimleri hesaplanmalı ve seçtiğimiz üründen gün­lük verdiğimiz miktarın gereksinimleri kar­şılayıp karşılamadığı hesaplanmalıdır. Has­taların yaş, cinsiyet, şikayet, fiziksel aktivi­te ve sağlık durumuna göre bireysel ihti­yaçlarında farklılık gözlenir.
    Örneğin, yata­ğa bağımlı az hareketli bir hastanın enerji gereksinimi düşük olacaktır. Bu enerji ge­reksinimini karşılayacak besin miktarı gün­lük sıvı gereksinimini karşılamayabilir. Ay­nı şekilde verilen miktar hastanın elektro­lit, kalsiyum, eser element, vitamin gibi di­ğer gereksinimlerini de karşılayamayabilir. Alınması önerilen günlük miktarlara göre bunlar tek tek hesaplanıp açıkları ayrıca vermelidir. Hastaların günlük gereksinimle­rinin hesaplanmasında yaşa ve cinse göre belirlenmiş tablolardan yararlanılır.
    Günlük kalorinin, özel bir nedeni olmadık­ça, %50 kadarı karbohidrat, %35 kadarı yağ ve %15 kadarı proteinden sağlanmalıdır.
    Veriliş şekli:
    Enteral beslenme ürünleri 2 şekilde verilebilir;
    1-Bolus şeklinde: Bir öğünde verilmesi planlanan miktar normal beslenmeye benzer şekilde 10-20 dakika içinde verilir. Basit, genellikle alet gerektir­meyen, evde beslenmeye daha uygun bir yöntemdir. Daha fizyolojiktir ve sindirim sisteminin gelişmesini, trofik faktörlerin sa­lınmasını ve normal bağırsak hareketlerini daha iyi uyarır.
    2- Devamlı infüzyon şeklin­de (uzun sürede damla damla vermek): İn­ce bağırsağa besin verildiği durumlarda bolus beslenme iyi tolere edilemez ve devam­lı infüzyon tercih edilir. Bağırsakların sindi­rim ve emilim işlevlerinin azaldığı kronik ishal, malabsorpsiyon (emilim bozukluğu) ve kısa bağırsak sendromu olan hastalarda da devamlı infüzyon daha iyi tolere edilir.
    Enteral beslenmenin komplikasyonları (istenmeyen olumsuz etkileri):
    Sindirim sistemiyle ilgili olarak ishal, bulantı, kus­ma, karında kramp ve şişkinlik olabilir. Bu sorunlar görüldüğünde mutlaka tüpün yeri ve devamlılığı, mamanın veriliş hızı ve oz-molalitesi (yoğunluğu) kontrol edilmelidir. Devamlı in­füzyon ve pompa ile vermek, ozmolalitesi düşük bir mamayı daha az hacimde vermek alınabilecek önlemler arasındadır. Mama veya beslenme için kullanılan araç ve ge­reçlerin temizliği ve hazırlama aşamaları gözden geçirilmeli, hazırlanan mamalar oda ısısında 4-8 saatten fazla bekletilmeme­lidir.
    Solunum sistemi ile ilgili olarak mide içeri­ğinin akciğerlere kaçması ve buna bağlı zatürre (pnömoni), tüpün yanlış yerleştirilmesi veya tü­pün hava yoluna kaçması ölümcül sonuçlar doğurabilir. Yüksek riskli hastalarda ince bağırsağa yerleştirilmiş tüplerin kullanılma­sı tercih edilmelidir.
    Tüplerin yarattığı mekanik travma veya de­ri/mukozanın mide ve bağırsak salgılarıyla teması sonucu enfeksiyonlara yatkınlık var­dır. Besinlerin hazırlanması veya verilmesi sırasında olabilecek bulaşma da önemlidir. Mekanik komplikasyon olarak beslenme tüpünün yeri değişebilir, tamamen çıkabi­lir veya tıkanabilir. Tüpün tıkanmasını ön­lemek için tüp düzenli aralıklarla (devamlı infüzyon için 8 saatte bir, bolus beslenme­de her beslenme sonrası) suyla yıkanmalı­dır.
    Bunların dışında, damar yoluyla beslenme­ye göre daha nadir olsa da, metabolik komplikasyonlar gelişebilir. Sıvı ve elektro­lit dengesizlikleri, kan şekeri yükselmesi veya düşmesi başlıca oanlarıdır.
    Enteral beslenmeden ağızdan beslenme­ye geçiş:
    Çocuklar için ağızdan beslenme öğrenilen bir işlevdir. Çiğneme, yutma gibi işlevler ancak zamanında uygulama olanağı sağlanmasıyla elde edilebilir. Bu nedenle, enteral beslenen çocuklar kesin kontrendikasyon (yapılmaması gereken durum) olmadıkça çok az da olsa mutlaka ağızdan almaya teşvik edilmelidir. Enteral beslenmeden oral beslenmeye geçişte ağız yolu ile alınan miktarlar yeterli enerji sağla­yacak düzeye ulaştığında enteral beslenme­ye son verilir. Hastalığı nedeniyle ağızdan beslenmesi mümkün olmayan hastalara en­teral beslenmeye devam edilir ve bu hasta­lar/yakınları evde bu işlemi yürütecek şe­kilde eğitilirler.
    Evde enteral beslenme:
    Son yıllarda kulla­nılan malzeme ve yöntemlerdeki gelişme­lerle beraber evde enteral beslenme uygu­lanan hasta sayısında büyük bir artış olmuş­tur. Evde enteral beslenme ucuzluğu yanın­da hastanede kalmaya göre yaşam süresi ve kalitesine de olumlu etki eder. Uzun süreli enteral beslenme alacağı düşünülen her hastada evde enteral beslenme planlanır ve aile/hasta eğitilir.

  • Özel beslenme ürünleri

    Klinik beslenme ürünleri ya da tıbbi gıda olarak da bilinen tıbbi amaçlı özel gıdalar, beslenme gereksinimleri normal gıdalarla karşılanamayan kişiler için tasarlanmış diyetetik gıdalardır. Bu ürünlerden bazıları; hastalık, metabolik bozukluklar, yutma problemleri, ishal veya emilim bozuklukları gibi problemler nedeniyle özel beslenme ihtiyacı duyan bebeklere ve küçük çocuklara yönelik olarak hazırlanmıştır. Bilimsel ve tıbbi kurumlar ile bebek besinleri endüstrisi arasındaki iş birliği sayesinde, “risk altındaki” bu bebeklerin hayatta kalma oranlarında son yüz yıl içinde dikkat çekici bir gelişme sağlanmıştır.

    Beslenmenin, sağlığın korunmasında önemli bir role sahip olduğu, yüzyıllardan beri bilinmektedir ve birçok gıda, hastalıkların yönetilmesinde kullanılmaktadır. Bununla birlikte bazı koşullarda özel besin ihtiyaçlarının ortaya çıktığı son yıllarda fark edilmiştir. Bu durum, sağlık çalışanları tarafından hastalara besin desteğinin sağlanması veya hastalıkların besinsel olarak yönetilmesi için kullanılan çeşitli gıdaların geliştirilmesine öncülük etmiştir.

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar, hastane ve kliniklerde kullanılan çeşitlerin yanı sıra evde kullanıma uygun besinleri de kapsamaktadır. Bu ürünler; günlük besin ihtiyacını karşılayacak, yetersiz besin alımını takviye edecek ya da diyete belli ölçüde katkı sağlayacak şekilde formüle edilir ve kullanıma sunulur.

    Özel tıbbi amaçlı diyet gıdaların formülasyonu, uluslararası geçerliliği olan tıp ve beslenme prensiplerine dayanır. Bu gıdaların, üretici talimatlarına göre kullanıldığında, bireylerin belirli beslenme ihtiyaçlarını karşılama açısından güvenilir, yararlı ve etkin olduğu bilimsel verilerle desteklenmektedir.

    Bebek besinleri endüstrisi, özel ihtiyaçları olan bebekler için çeşitli besinler geliştirmek amacıyla sağlık uzmanları, beslenme uzmanları ve diyetisyenlerle yakın iş birliği içindedir.

    Tıbbi Amaçlı Özel Gıda Çeşitleri

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar; tüketime hazır sıvı karışımlar, sulandırılması gereken tozlar, yarı katı ve katı gıdalar veya diğer gıdalarla karıştırılan tozlar/sıvılar gibi farklı şekillerde tüketime sunulabilir.

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar 3 ana grupta sınıflandırılır:
    1. Besinsel açıdan tam olan gıdalar: Üretici talimatlarına uygun olarak kullanıldığında, kişilerin beslenme kaynağını tek başına oluşturabilen, standart besin ögelerini içeren, beslenme açısından tam olan gıdalardır.

    Bu kategoride yer alan ürünler, özel hasta gruplarına ya da bir hastalığa özgü değildir ancak besin ihtiyaçlarını normal gıdalardan karşılayamayan bebeklerin veya yetişkinlerin beslenmesinde kullanılabilir.

    2. Besinsel açıdan tam olan özel amaçlı gıdalar: Üreticinin talimatlarına uygun olarak kullanıldığında, kullanan kişilerin beslenme kaynağını tek başına oluşturabilen, bir hastalık ya da tıbbi durum için besin içeriği özel olarak geliştirilmiş, beslenme açısından tam olan gıdalardır.

    Böbrek, karaciğer ya da solunum yolu hastalıkları gibi çeşitli hastalıklar taşıyan bireyler, belirli besin ögelerinin arttırıldığı, azaltıldığı ya da tamamen ortadan kaldırıldığı modifiye edilmiş diyetlere ihtiyaç duyar. Tıbbi amaçlı özel gıdalar, hastalığın yönetilmesine yardımcı olur ve hastaya besin desteği sağlar.

    3. Besinsel açıdan tam olmayan gıdalar: Tek başına beslenme kaynağı olarak kullanılamayan, standart formüllü veya bir hastalık ya da tıbbi durum için besin içeriği özel olarak geliştirilmiş, beslenme açısından tam olmayan gıdalardır.

    Bu gıdalar, tek başına besin kaynağı olarak kullanılamaz çünkü hastanın ihtiyaç duyduğu tüm besin ögelerini ya da hastanın beslenmesi için gerekli miktarı sağlayamaz.

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar, standart veya belirli hastalıklar için geliştirilmiş olabilir ve tüm besin ihtiyaçlarını normal diyetlerinden karşılayamayan bireylerin beslenmesinde normal gıdalarla ya da besin takviyeleriyle birlikte kullanılabilir. Bu amaçla üretilen gıdalar; yağ veya karbonhidrat gibi tek bir besin ögesi sağlayan takviyeler, vitamin ve minerallerle güçlendirilmiş protein takviyeleri, doğuştan metabolizma bozukluklarının yönetimi için kullanılan vitamin ve mineral karışımları ya da protein ve enerji gibi belli besin ögelerini takviye etmek üzere geliştirilmiş sıvı gıdalar olabilir.

    Endüstriyel olarak hazırlanmış tıbbi amaçlı özel bebek besinlerinden bazıları şunlardır:
    • Düşük doğum kilolu bebekler için özel formüller

    • Fenilketonuri ve galaktozemi gibi doğuştan metabolizma bozuklukları olan bebekler için özel formüller

    • Sindirim problemleri ya da böbrek hastalığı gibi başka tıbbi durumları olan bebekler için özel formüller

    • İnek sütü proteini ya da soya proteinine alerjisi olan bebekler için özel formüller

    • Laktoz intoleransı gibi bir gıda intoleransı olan bebekler için özel formüller

    Tıbbi amaçlı özel gıdalar, kayda değer klinik ve ekonomik avantajlar sağlar. Bilimsel kurumlar ve şirketler tarafından yürütülen araştırma ve geliştirme çalışmaları sonucunda ileri faydalar sağlayan yeni formülasyonlar geliştirilmektedir. Bunlar, bebeklerin güvenliğini tehlikeye atmadan yeni bilimsel verilerle faydası ortaya konan özellikleri yansıtan ürünlerdir.

  • Beslenme hastalıklarının tanısında laboratuar testleri

    Beslenme hastalıklarının tanısında laboratuar testleri

    Doktor laboratuvar testi sonuçlarında anlamlı anormallikler oluşmadan önce beslenme bozukluğunun sıklıkla farkına varacaktır. Fizik muayene sırasında doktorlar hastaların genel görünümünü, tenlerini, kas tonüslerini, vücut yağlarının miktarını, boylarını, kilolarını ve yemek yeme alışkanlıklarını değerlendirecektir. Doktorlar çocukların normal gelişme ve büyüme hızlarına bakacaktır.

    Beslenme bozukluğu belirtileri varsa doktor hastanın kan hücreleri ve organ fonksiyonunu değerlendirmek için genel laboratuvar tarama testlerini isteyebilir. Spesifik vitamin ve mineral eksikliklerini araştırmak için tek tek ilave testler de istenebilir. Genel olarak beslenme bozukluğu ve/veya spesifik eksiklikler belirlenmişse tedaviye yanıtı izlemek için laboratuvar testleri yapılabilir. Bir kronik hastalık nedeniyle beslenme bozukluğu olan kişinin beslenme durumunun düzenli aralıklarla izlenmesi gerekebilir.Hastaneye yatırılan hastaların beslenme durumları sıklıkla hastaneye kabul edilmeden önce ve kabul sırasında değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme hasta öyküsü, bir diyetisyenle görüşme ve laboratuvar testlerini içerebilir. Bu testlerin sonuçları olası beslenme yetersizliğini gösterdiği takdirde hastalara cerrahi veya başka işlemden önce beslenme desteği sağlanabilir ve derlenme dönemi sırasında hasta düzenli aralıklarla izlenebilir.

    Laboratuvar testleri aşağıdakileri içerebilir:
    Genel tarama ve izleme için:

    Lipitler

    Tam Kan Sayımı

    Kapsamlı Metabolik Panel

    Albumin

    Total protein

    Beslenme durumu ve yetersizlikleri:

    Prealbümin (beslenme bozukluğunda azalır; yükselme ve azalması hızla gerçekleşir; tedaviye kısa süreli yanıtı belirlemede kullanılabilir)

    Demir testleri (Demir, Total demit bağlama kapasitesi ve Ferritin)

    Vitamin ve mineraller (B12 ve Folat, Vitamin D, Vitamin K, Kalsiyum ve Magnezyum)

    Laboratuvar testleri dışında yapılacak tetkikler:

    İç organların sağlıklı olma durumunu, kaslar ve kemiklerin gelişmesini değerlendirmeye yardımcı olmak için radyografik taramalar istenebilir. Bu testler aşağıdakileri içerebilir:

    Radyolojik incelemeler

    Bilgisayarlı Tomografi

    Manyetik Rezonans Görüntüleme

  • Çocuklarda çölyak hastalığı

    Çocuklarda çölyak hastalığı

    Çölyak hastalığı nedir?

    Çölyak Hastalığı ince bağırsağın, GLUTEN adlı proteine karşı ömür boyu süren ve kronikleşen alerjisi, hassasiyetidir. Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf gibi tahıllar GLUTEN içerir. Alınan gıda, ince bağırsakta bileşenlerine ayrıştırılıp bağırsak mukozası üzerinden kana karışır. Vücudumuzun yeterince gıda alabilmesi, ince bağırsakta çok sayıda bulunan ve VİLLUS çıkıntıları olarak adlandırılan kıvrımlar tarafından sağlanır. Çölyak Hastaları glutenli yiyecekler tükettiklerinde bağırsak mukozasında alerji nedeniyle villus çıkıntıları ve kıvrımları tahrip olarak azalır ve küçülürler. Böylece bağırsak yüzölçümü gittikçe azalır ve alınan gıdalar emilemez hale gelir. Sonuçta beslenme yetersizliği, arkasından da hastalık belirtileri ortaya çıkar. 

    Belirtileri
    -Karın Bölgesinde öne doğru şişkinlik
    -Yaşa göre kilo azlığı
    -Kas zayıflığı
    -Kansızlık
    -Dışkıda anormallik, büyük tuvalet ihtiyacı artması
    -Kusma
    -Bezginlik
    -İştahsızlık
    -Büyüme geriliği
    -Ağız içinde oluşan aftlar
    -İştahsızlık, gaz şikayetleri
    -Eklem ve kemik ağrıları
    -Sinirlilik
    -Ciltte kaşıntılı döküntüler

    Çölyak hastalığı ile ilişkili hastalıklar
    Atrofik gastrit
    Addison hastalığı
    Alopecia
    Kolit (özellikle mikroskopik / lenfositik kolit)
    Konjenital kalp kusurları
    Dermatit herpetiformis
    Down sendromu
    Hypo-splenia
    IgA nefropati I
    nfertilite ve düşük nüks
    Karaciğer enzim bozukluğu
    Nörolojik hastalıklar (nöropati, ataksi, hafıza bozukluğu, migren, epilepsi, ya da kas sertliği dahil)
    Primer biliyer siroz
    Sedef hastalığı
    Sarkoidoz
    Serum IgA eksikliği
    Sjogren sendromu
    Tiroid hastalığı (otoimmun hipo-veya hiper-thyroidism)
    Turner sendromu
    Tip 1 diyabet
    Vaskülit Williams sendromu
    Bağırsak kanseri ve Lenfoma gibi hastalıklar
     

    Tanı yöntemleri
    Çölyak hastalığının insan sağlığı üzerinde önem taşıyan birçok değişimlere neden olmasından dolayı doğru teşhisi önemlidir. Çölyak hastalığı her yaşta teşhis edilebilmektedir. Çoğunlukla belirtiler ilişkili bir başka hastalığı da düşündürmektedir. Erken osteoproz, kansızlık, teşhis edilmemiş Laktoz alerjisi gibi. Kan testleri ve sonrasında ince bağırsak biyopsisi ile kesin tanı konulmaktadır.
    Çölyak Hastalığı Alerji Testleri, Rezonans ve Homeopati v.b yöntemlerle teşhis edilemez.
     

    Tedavi
    Çölyak hastalığının tek tedavisi GLUTENSİZ sıkı bir diyettir. Diyetin sıkı bir şekilde uygulanması ile düzleşen ince bağırsak yüzeyi normal şeklini ve işlevini tekrar kazanmaktadır. Çok az miktarda alınan gluten bağısaklardaki tahribatın tekrarlamasına neden olur.
    Glutensiz sıkı bir diyetin uygulanması süesince Çölyak hastasının genellikle bir şikayeti olmaz. Beslenme tarzının değiştirilmesinin ardından genelde kısa b ir süre içerisinde şikayetler belirgin şekilde azalır. Şikayetlerin tamamen kaybolma süresi ince bağırsaktaki tahribat derecesi, hastanın yaşı, ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterebilir.
    Gluten içeren gıdalardan kaynaklanan, hissedilebilir şikayetler çoğunlukla uzun süreler sonrası hatta bazen yıllar sonra kendini gösterir. Diyetin bozulması ya da terk edilmesi tedavi edilmesi çok daha zor olan ağır hastalıklara neden olabilir.
    Diyetin uygulanmasında yapılan ihlal ya da ihmallere rağmen hasta tarafından hissedilebilir şikayetlerin oluşmaması, asla glutensiz diyetten vazgeçilmesi anlamına gelmez.
     

    Kesinlikle yasak gıdalar
    Buğday, arpa , çavdar ve yulaf katkılı her türlü ürün (Un, bulgur, irmik, makarna, şehriye, kuskus kepek gibi).Galeta ununa, una batırılarak kızartılmış tavuk balık gibi et ürünleri. Malt kullanılan içecekler, bira votka cin v.b.Hazır çorbalar, pilav, köfte, pane harçları. Gluten içeren çikolata ve sakızlar.

    Gluten içermeyen güvenli gıdalar
    Mısır, Pirinç, Patates, Kestane unu, Nohut unu, Soya unu, üzüm çekirdeği unu, tapioka, Yumurta, Reçel, Bal, Baharat ve bitki içermeyen sirke çeşitleri, meyve sirkesi, Balık, balık konserveleri (Una batırılmamış baharatlanmamış taze veya dondurulmuş balık. Kendi suyunda ya da yağında balık konserveleri, midye karides yengeç v.b (Una batırılmamış, daha önce unlu gıdalar kızartılmış yağda kızartılmamış). Domates ve tuz içeren salça. Tüm işlenmemiş, kabuklu kuru yemiş türleri yer fıstığı ay çekirdeği kabak çekirdeği badem (Paketlenenler ve işlenmiş olan,tuzlanan kuruyemişler gluten içermektedir). Kümes hayvanları etleri, sığır dana kuzu etleri (Una batırılmamış ve baharatlanmamış olmalıdır). Tüm Sebze çeşitleri. Tüm Meyve çeşitleri. Bakliyatların tüm çeşitleri. Kuru fasulye,mercimek, nohut, kırmızı ve yeşil mercimek, barbunya, soya fasulyesi, börülce gibi. Tüm katı ve sıvı yağ çeşitleri, Tüm şeker çeşitleri (Toz şeker, pudra şekeri, kahverengi şeker).

    Çölyak hastalığının uzun vadedeki riskleri
    Çölyak hastalığının uzun dönem sonuçları kötü beslenme ve besin emiliminin bozukluğu ile ilgilidir.Tedavi edilmemiş çölyak hastalığı kronik kötü sağlık, osteoporoz, kısırlık, düşük, depresyon gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Ayrıca ince bağırsak kanseri ve lenfoma gibi rahatsızlıkların ortaya çıkma riski artar. Çocuklarda, boy kısalığı ve davranışsal sorunlar, gelişim eksikliğine neden olabilir.

  • Çocuklarda alt endoskopi (kolonoskopi)

    Çocuklarda alt endoskopi (kolonoskopi)

    Ucunda görmeyi sağlayan merceği ve içinde görüntüyü iletmeye yarayan optik kabloların olduğu silindir şeklindeki bir aletin makat yoluyla yerleştirilmesiyle yapılan işlemle hastanın kalın bağırsağı ince bağırsakla birleştiği yere kadar görülerek incelenmektedir. Gerektiği durumlarda bu bölgelerden mikroskopik inceleme için örnek (biyopsi) alınmaktadır.

    İşlem öncesinde mutlaka hastanın bağırsak temizliğinin yapılması gerekmektedi. Bağırsak temizliğinin iyi olması için 3 gün öncesinden hasta posa bırakmayan diyete başlamalı ve bu dönemde bağırsak boşalmasını sağlayan ilaçlar almalı ve lavman (makattan verilen ilaç ile kalın bağırsağın temizlenmesi) kullanmalıdır. Hangi ilaçları,hangi dozda alacağı randevu sırasında tarafımızdan size söylenecektir. İşlemin yapılacağı gün kalın bağırsaklarda görüntüyü engelleyecek dışkı kalmamasıiçin bu uygulamalar mutlaka yapılmalıdır.
    İşlemin yapılabilmesi için hastanın aç olması gerekmektedir. Kaç saat aç kalması gerektiği yaşıyla değiştiğinden randevuyu verirken en son ne zaman beslenmesi gerektiği tarafımızdan söylenecektir. Genel olarak, emen, mama ya da süt alan bebek ve küçük çocuklar (ilk 2-3 yaş) dışında gece 24’den sonra bir şey yememeli ve su dahil içmemelidir. Genellikle açlık süresi çocuklarda 4-6 saat arasında değişmektedir.
    İşlem öncesi hastalarımız damardan verilen ilaçlarla uyutulmakta ve işlem bittikten sonra işlemle ilgili bir şey anımsamamaktadırlar. Bu uyutma anestezi (narkoz) değildir. Sedasyon denilen, sadece kısa süreli (işlem süresince, yaklaşık 10-15 dk) uyumayı sağlayan, işlem sonrası bu ilacın etkisini ortadan kaldıran bir ilaç ile de hastanın uyanmak için beklemesine gerek olmayan, yan etkisi hemen hiç olmayan bir şekilde yapılır. Aslında işlemin bulantı refleksini uyarması dışında ağrılı bir yönü bulunmamaktadır.
    İşlem sonunda hasta 2-3 saat gözlenmekte ve uyanıp yiyebildiği görüldükten sonra taburcu edilmektedir.

  • Kanserli çocuklarda beslenme

    Kanserli çocuklarda beslenme

    Kanser günümüzde, çocuklarda ölüme neden olan hastalıkların üst sıralarında yer almaktadır. Kanser ve kanser tedavisi gıda alımını, emilimini ve metabolizmayı etkileyerek beslenme bozukluklarına neden olmaktadır. Çocukluk çağı tümörlerinde aşırı zayıflık (malnütrisyon) sık görülmekte, özellikle nöroblastom, Wilms tümörü ve Ewing sarkom gibi tümörlerin ileri evrelerinde ve metastaz varlığında görülme oranı artmaktadır. Malnütrisyon varlığında enfeksiyonlara direnç azalmakta, kemoterapide aksamalar olmakta, hastanede yatış süresi uzamakta, sekel oluşumu ve ölüm oranları yükselmektedir.

    Kanserli Çocukta Malnütrisyon Gelişmesinde Rol Oynayan Faktörler

    Sindirim sistemine radyasyon tedavisi uygulanması, sık aralıklarla kemoterapi verilmesi, büyük karın ameliyatları, hastalık evresinin ilerlemiş olması ve çocuğun aile ve sağlık kurumu desteğinden yoksun olması malnütrisyon gelişiminde risk faktörlerini oluşturur. Bunların yanı sıra, psikolojik nedenlerle ya da kemoterapötik ajanların veya eşlik eden enfeksiyonların etkisiyle gelişen iştahsızlık besin alımını azaltır. Yine ağızda yaralar ve iltihaplar, ağızda tat ve koku değişikliği ve bulantı hissi ağızdan beslenmeyi azaltırken, kusma ve ishalle olan kayıplar da enerji açığını belirgin hale getirir. Kanser hastalarında diyetle alınan şekerin yanı sıra glukoneogenezisle aminoasitlerden glukoz yapımına da ihtiyaç vardır.

    Çocuklar, erişkinlere göre vücutlarındaki yağ oranlarının az olması, dolayısıyla kalori depolarının azlığı nedeniyle daha kısa sürede malnütrisyona girerler. Bu nedenlerle, kanserli çocuk hastalarda malnütrisyon sık gelişmekte, özellikle kemoterapi süresince daha belirgin hale gelmektedir.

    Beslenme Desteği Gerektirme Kriterleri

    Özellikle çocuğun ağızdan alımını etkileyen ağız boşluğu, geniz ve yemek borusu tümörleri, sindirim sistemini ilgilendiren tümörler ve ileri evre tümörler yüksek malnütrisyon geliştirme riskine sahiptirler. Bu hastalar daha yakından izlenmeli, hem ilk başvuru anında hem de ilerleyen tedavi dönemlerinde iştah ve günlük tükettikleri kalori açısından sorgulanmalı ve ölçümler ve biyokimyasal testlerle beslenme durumları değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmeler sonunda hastanın beslenme desteğine ihtiyacı olup olmadığı ve varsa desteğin ne şekilde yapılacağına karar verilir.

    Tedavi Planı

    Beslenme desteğine ihtiyaç olduğu belirlenen hastaya, beslenme bozukluğunun derecesine, siindirim sistemi kullanıp kullanamamasına göre bir tedavi planı çizilir ve aşağıdaki yollardan biri seçilir.

    1) Ağızdan alım isteğini arttırma

    2) Enteral (nazogastrik veya PEG) ile beslenme desteği

    3) Damardan beslenme desteği

    4) Kombinasyon seçenekleri

    Ağızdan Beslenme Desteği

    Kanser tedavisi sırasında iştah kaybı, bulantı-kusma ve ağız iltihapları gibi hastanın ağızdan alımını engelleyen birçok yan etki ortaya çıkmaktadır. Bu yan etkilerin sonuçlarını en aza indirgeyecek bir destek tedavisi yapılmalı ve ailenin de işbirliği sağlanmalıdır. Hastanede yatan hastalarda, kemoterapinin neden olduğu iştah kaybını azaltmak için tedavi saatleriyle yemek dağıtım saatlerinin çakışmamasına özen gösterilmelidir. Ayrıca hastanın refakatçisiyle birlikte yemek yemesinin, hastanın ve hasta ailesinin memnuniyetini arttırdığı gösterilmiştir. Hastanın diyeti, beslenme öyküsü ve kalori-protein ihtiyacına göre besin değeri yüksek, sevilen gıdalarla zenginleştirmeye çalışılmalıdır. Hazır tıbbi sıvı ürünler diyete eklenebilir, ancak bunlar da çocuğun öğünlerdeki alımını azalttığı için öğün aralarında ve öğün öncesi değil, öğünlerden sonra verilmesi önerilmektedir.

    Çocuk kanser hastalarının kemoterapi dönemlerinde günlük kalori alımları ve beslenme alışkanlıklarını araştıran bir çalışmada, çocukların hastanede kaldıkları sürece ağızdan alımlarının daha az olduğu, bunda da hastane yemeklerini sevmemelerinin rolü olduğu, hastanede yatarken evden getirilen yemekleri hastane yemeklerine göre daha iyi tükettikleri gösterilmiştir. Her şeye rağmen bu hastaların kemoterapi dönemlerinde oral alımlarının günlük alınması gereken kalori ihtiyacının çok altında kaldığı, hastanede kalınan günlerde bu kalorinin ancak %63’ünün karşılandığı, eve çıkılan günlerde bile bu oranın %77’yi aşmadığı gösterilmiştir (3).

    Tüm bu önlemlere rağmen alınması gereken enerjiye ulaşılamıyorsa enteral ve/veya damardan destek yapılmalıdır.

    Enteral Beslenme Desteği (nazogastrik veya PEG)

    Sindirim sistemi sağlam olan hastalarda, aynı zamanda barsak bütünlüğünü de koruduğu için enteral beslenme ilk tercih edilecek yoldur. Ağızdan beslenmeye göre birçok avantajı vardır;

    1) Bazı spesifik besinler tadları kötü olduğu için ağızdan tolere edilemediğinde enteral yolla verilebilir.

    2) Enteral ürün istenilen miktarda ve zamanda verilerek bağırsaktan emilim için en uygun ortam sağlanabilir. Bu özellikle kısa barsak sendromunda ya da kemoterapi veya radyoterapi nedeniyle intestinal mukozada hasar oluştuğunda önem kazanır.

    3) Baş-boyun veya yemek borusu tümörlerinde tıkanıklığa neden olan bölge pas geçilerek PEG ile enteral beslenmeye devam edilebilir.

    Enteral beslenmenin, damardan beslenmeye göre de bazı avantajları vardır;

    1) Kullanımı daha kolay ve pratiktir.

    2) Daha ucuzdur.

    3) Komplikasyonları daha azdır.

    4) Çok daha fizyolojiktir.

    Eğer beslenme desteği 3 aydan uzun sürmeyecekse nazogastrik (burundan mideye) tüp ile daha uzun sürecekse gastrostomi (PEG) (endoskopik olarak karın duvarından mideye tüple beslenme) açılarak enteral beslenme yapılabilir. Özellikle baş-boyun tümörleri ve genizdeki tümörler oral ve nazogastrik yoldan beslenmesi zor olan hasta grubunu oluştururlar ve malnütrisyon açısından yüksek risk taşırlar. Alt gastrointestinal sistemi sağlam olan bu hastalarda erken yerleştirilen gastrostomi tüpü ile yapılan enteral beslenmenin parenterale göre daha üstün olduğu gösterilmiştir.

    Enteral beslenme çocuğun durumuna ve ihtiyacına göre ayarlanır. Ağızdan alımı var ama yetersiz ise gece devamlı enteral beslenme pompası ile verilerek desteklenebilir. Hiç ağızdan alımı yoksa total alması gereken miktar devamlı veya aralıklı olarak verilebilir. Ürün seçimi de hastaya göre ayarlanır. Sindirim ve emilim fonksiyonları normal olan hastalarda tam protein, karbonhidrat ve uzun zincirli yağ asidi içeren ürünler kullanılır, kabızlık varlığında lif içeren ürünler tercih edilebilir. Kronik ishal durumlarında ya da ince barsaktan beslenme gereken durumlarda özel enteral ürünler kullanılır.

    Damardan Beslenme

    Sindirim sisteminin çalışmadığı durumlarda damardan beslenme beslenme desteği sağlanır.

  • Sağlam bebek takibi ve allerjide erken teşhis

    Allerji doğumda başlar. Genetik yatkınlık; bunun üzerine eklenen çevresel faktörler; buyursun hastalık. Bu çevresel faktörler ne zaman bebeğin tolerans sınırını geçerse, o zaman hastalık olarak ortaya çıkar. Bazen daha hayatın ilk günlerinde, bazen 4-5 yaş civarı…

    En çok inek sütü alerjisi şeklinde görülen besin alerjisi; en erken başlayanıdır. Hayatın ilk günlerinde bile ip uçları verebilir. Süt çocukluğu döneminde “üşütme”, “soğuk algınlığı”, “bronşit başlangıcı” vs. isimler verilen durumlar belki de bir alerjik hastalığın belirtileridir.

    Ailede; anne, baba, kardeşlerde alerji öyküsü varsa; bu risk katlanarak artmaktadır. Özellikle aile öyküsü olan bebeklerin periyodik sağlıklı bebek kontrolleri sırasında bazen ailenin gözünden kaçan erken belirtileri yakalayarak gereken önlem ve tedavileri uygulandığında yıllarca sürecek bir tedavi sürecini başlamadan önlemek mümkün olmaktadır.

    Bir de madalyonun diğer yüzü var. Hiçbir özelliği olmayan bazı belirtilerden yola çıkılarak bebekler ilk aylardan itibaren gereksiz tedavilere de maruz kalabiliyor. Gereksiz besin yasaklamaları, gereksiz ilaç yüklemeleri de maalesef sık gördüğümüz uygulamalar.

    Sağlıklı periyodik bebek kontrolleri yaptığım bebeklerimde zaman zaman rastladığım bir durum olduğu için gündeme getirmek istedim. Baştan bana sağlam bebek kontrolüne başlayan ailelerin çoğunda alerji öyküsü var. Bebeklerin ve ailenin hayatı zehir olmasın diye dikkat ve özenle izliyor, gerektiği zaman, gerektiği kadar tedavi ile bilimin sınırları içinde yardımcı olmaya çalışıyorum.

    Bazen tavsiye ile veya başka nedenlerle birkaç ay geçtikten sonra takibe gelmeye başlayan bebeklerimde ne yazık ki bu yanlışlar görülebiliyor. Komşu, arkadaş tavsiyeleri ile, internet paylaşımları ile bebeklere gereksiz besin yasaklamaları uygulandığını görüyorum. Bazen de basit bir öksürük sonrası piyasada ne kadar ilaç varsa başlanıp sanki ağır astımlı gibi tedavi aldıklarını görüyorum.

    Hastalık yok; hasta vardır. Her bebek ayrıdır. Öyküsü, muayenesi, tetkikleri farklıdır. Aynı kefeye koyarak tedavi edilmemelidir. Süt alerjisi deniyor; bir kan tetkiki yaptırılıyor; biraz yüksek çıktı diye hadi bakalım her şey yasak, başlasın bir sürü ilaç…. Bu doğru değil. Bazen sınırın üstündeki değerlerde bile yasak uygulanmayabilir. Ya da kısmi yasaklar yapılabilir. “Yasak” demek çok kolay. Bebeği için fedakarlık yapmaya hazır anneler de abartarak bu yasakları uyguluyor. Peki anne ve bebeğin beslenmesi ne olacak? Kaş yaparken göz çıkarmamak da gerekli.

    Tüm bebeklerimize sevgiler, sağlıkla gelecek mutlu günler dileklerimle

    16.5.2015

    Prof.Dr.Reha Cengizlier

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

    Çocuk Allerjisi Uzmanı