Etiket: Hasta

  • Babam Garip Davranıyor

    Babam Garip Davranıyor

    * “Babam 69 yaşında, emekli memur. Tam bir entelektüel, pek çok sosyal aktiviteye katılıyor, günlük spor yapıyor, iletişime açık, pek çok arkadaşı var. Son 2-3 yıldır garip davranışlar sergiliyor, yol kenarına ve çöplere bırakılan inşaat malzemeleri, eski eşyaları “boşa gitmesinler, yazık” diyerek toparlayıp eve getiriyor. Ev eskici pazarına döndü, neredeyse çöp ev oldu. Bu davranışlarına annem tahammül edemiyor, çocukları olarak bizler bir anlam veremiyoruz”.

    * “ Babam emekli esnaf, vaktini genelde evde geçiriyordu. Son 1 yıldır uygunsuz cinsel konuşmalar ve şakalar yapıyordu. Geçenlerde 20 yaşındaki kız kardeşim yanında iken televizyondan erotik film açtı ve mastürbasyon yaptı. Sanki kızı yanında yokmuş, yaptığı normalmiş gibi davrandı, şok olduk, yaptığından ailecek tiksindik”.

    * “Annem yıllardır titiz bir kadındı, yalan söyleyenden nefret ederdi. Şimdi temizliğine hiç dikkat etmiyor, gözümüze baka baka yalan söylüyor. Resmen yepyeni, farklı bir kadın oldu, kişiliği değişti”.

    * “Babam mağazamıza geldiğinde hep tetikteyim. Ne zaman kızacağı belli değil, geçen müşteriye arkadan yaklaşıp yumruk attı ve ortada hiçbir sorun yokken bu davranışı yaptı. Mülayim bir insan iken babama ne oldu?”.

    * “Annem, 80 yaşındaki babamın kendisini aldattığını ve kendisi uyurken 6. Katta oturan yaşlı komşu teyzeyi gece balkondan eve aldığını iddia ediyor, kesinlikle bunun olamayacağına inandıramıyoruz, ne yapacağımızı şaşırdık”.

    Benzer hikâyeleri dinlediğinizde aklınıza gelmesi gereken: “hasta yakınları beni bunama (demans) konusunda bilgilendiriyor, bunamayı ne kadar güzel tarif ediyorlar” olmalıdır.

    Bunamada belirtiler ve bulgular:

    * Hasta genel görünümüne karşı aldırmaz, ilgisiz ve savruk olabilir. Uygunsuz kıyafetler giyme (yaz günü kazak giyme vb.), hijyen yetersizliğine bağlı pis kokma (banyo yapmama vb.), düğmelerin düzgün düğmelenmemesi gibi belirtileri gözlemleyebilirsiniz.

    * Durgun ve ilgisiz olabileceği gibi taşkınlık yapan neşeli bir halde de olabilir. Bunaltı (anksiyete) ve çökkünlük (depresyon) eşlik edebilir.

    * Duraklayarak konuşabilir, konuşmada bozulma olabilir. Aynı konuları veya sözcükleri tekrarlayabilir. Bazen hiç iletişim kurulamayabilir, size boş gözlerle bakabilir.

    * Yalnız kalma, terkedilme, düşme, ölme korkularına alınganlık ve şüphecilik eşlik edebilir. “Eşyalarının çalındığını, yabancıların eve girdiğini, yardımcı kadının kendisini dövdüğünü, zehirlendiğini, öldürüleceğini” söyleyerek huzursuz ve saldırgan olabilir.

    * Genelde bilinç açıktır. İleri dönemde olan hastalarda bilinç sislenmesi, bulanması (deliryum) ortaya çıkabilir.

    * Kişileri, yerleri ve zamanı bilemeyebilir. Yeni bilgiler öğrenilemediği için yer değişimleri hastayı olumsuz etkiler. Bizim kültürümüzde hastalar evlatları arasında dönüşümlü olarak bakılır. Bu hastaya zarar verir. Her ev ve bakım veren kişiler değiştirildiğinde hasta yeni doğmuş gibi olur, adapte olamaz. Makbul olan yaklaşım; beyninde bilgileri korunan, yılardır yaşadığı kendi evinde bakımın verilmesidir. Bu yaklaşım hastanın huzursuzluğunu azaltabilir.

    * Dikkat dağınıktır, yanlış anlama ve algılamalar olabilir. İleri dönem hastalarda hayal ile gerçek karışabilir (psikotik belirtiler: hezeyanlar ve halüsinasyonlar görülebilir).

    * Ağır bellek (hafıza) yitimi olur (unutma). Kaydetme, depolama, yeniden belleğe çağırma fonksiyonları bozulur. Yeni bilgiler öğrenilemez, çok basit hesaplar yapılamaz. En son öğrenilen bilgiler ilk unutulurken geçmiş bilgiler daha sonra unutulur. “Dün konuştuğumuzu hatırlamıyor ama 50 yıl önce olmuş olayı hatırlıyor, aslında unutkanlığı yok” gibi hatalı değerlendirmeler hasta yakınları tarafından yapılabilir. Yeni kayıtlar olamadığı için konuşmasında hep geçmişteki hikâyeleri anlatır, konuşmasındaki boşlukları bu hikâyeler ile doldurur (konfabulasyon-hikâye uydurma). Hatırlamadığı için aynı soruları tekrarlayabilir, yemeğini biraz önce yediği halde “ne zaman yemek yiyeceğiz?” diye sorabilir.

    * Soyut düşünme zayıflar, somut değerlendirmeler yapar. Atasözü, şaka, espri ve fıkrayı yorumlayamaz.

    * Düşünce, davranış ve dürtülerini muhasebe edemez, denetleyemez. Uygunsuz konuşma ve davranışlar sergileyebilir.

    * Düşünce içeriği fakirleşir. Hastalık öncesi yaşantısına ve kişilik özelliklerine bağlı olarak kıskançlık, cimrilik, endişe ve saplantılar aşikâr ve yoğun olabilir.

    * Çok veya az uyuma, iştah azalması veya artması, kabızlık görülebilir.

    * Kişilik değişimi (titiz iken pasaklı olma) veya kişilik özelliklerinin abartılı olması ) cimri iken daha cimri olma, aksi iken daha hoşgörüsüz olma) görülebilir.

  • “Azıcık Olsa!”

    “Azıcık Olsa!”

    Sağlıklı bireyler olarak istiyoruz ki: “yaşantımızda kaygı, evham, endişe, vesvese, öfkelenme, fevri olma, kararsızlık, erteleme, duygusallaşma… hiç olmasın”.

    Benzer şekilde iyileşme döneminde olan hastalar ve hasta yakınları da tam tekmil, “sıfır sorun” bulunan bir hayat istiyorlar. Kısmen rahatlayan OKB (obsesif kompulsif bozukluk) hastası, “takıntılarım hiç kalmasın” isteğinde bulunuyorken panik bozukluk hastası, “hiç panik atak geçirmeyeyim, kaygılarım sıfırlansın” şeklinde dileğini söylüyor. Diğer taraftan manik atak geçiren çocuğun ailesi “hiç öfkelenmesin, ani tepkiler vermesin” diyorlar ve “sürekli sakin dolaşan bir çocuk daha iyiymiş” gibi düşünüyorlar.

    Bu beklentilere ulaşılabilir mi? ve bunlar gerçekle bağdaşan beklentiler mi? Sağlıklı her bir bireyde bir miktar “kaygı, evham, vesvese, öfkelenme…” vardır ve bu sayede kişi hayat mücadelesinde başarıya ulaşılır. Kaygısı olmayan öğrenci sınava hazırlanmaz, evhamı olmayan kişi tedbir almaz, vesvesesi olmayan kişi bir kez olsun tekrarlamaz (kapıyı kontrol etmez), hiç öfkelenmeyen mağdur hakkını aramaz.

    Öncelikle hasta ve hasta yakınlarına, sonra da sağlıklı bireylere demek istediğim şudur ki; hastalık tanısı almayacak düzeyde, bazı olumsuz duygu, düşünce ve davranışlar, hayatımızda “azıcık olsa!” (her insanda olması gerektiği kadar bulunması) iyidir. Bunlar, fark edemesek de hayatınıza anlam katarlar.

  • Ağlamak Ve Öfkelenmek Güzeldir

    Ağlamak Ve Öfkelenmek Güzeldir

    Tıp fakültesi 4. sınıf öğrencisi iken (stajyer doktor olarak) genel cerrahi yoğun bakım ünitesinde arkadaşlarımla nöbetler tuttuk. Yoğun bakım ünitesi, ölüm ile yaşamın kesiştiği bir yerdi. İki ihtimalden biri hayata tutunmakken, diğeri ise mutlak gerçekle yüzleşmekti. Genelde ameliyat sonrası hastaların takibi yapılırdı. Sorumlu asistan doktor, gün içinde yaptığı her değerlendirmede bizlere şu soruyu mutat sorardı: “hasta gaz-gaita çıkardı mı?”. Günlük yaşamda gülüp geçeceğimiz bu soru, yoğun bakım hastası için hayati öneme sahipti. Sorunun cevabı “evet” olduğunda bilinirdi ki hasta olumlu seyir gösterecek ve iyileşecekti. Stajyer doktorun asli vazifelerinden biri, ayağa kısmen kalkabilen hastaların koltuk altına girerek hastayı mobilize etmek (yürütmek) ve asistanın verdiği talimat doğrultusunda rektal tuşe atmak (bağırsak hareketlerini uyarmak) idi. Tek hedef vardı: gaz-gaita çıkışını sağlamak.

    Bugün, psikiyatri uzmanı bir hekim olarak bazı anne ve babaların beklentilerini görüp şaşırıyorum: “çocuğum hiç ağlamasın”, “delikanlı hiç öfkelenmesin”. Duyguların dışa vurumu olan ağlamanın ve öfkelenmenin yokluğu daha iyi olabilir mi? Cenaze evinde annesinin ölümüne ağlamayan çocuk, haksızlığa uğradığında öfkelenmeyen genç mi daha sağlıklı?

    Cerrahi operasyon sonrası hasta, gaz-gaita çıkararak nasıl hayatiyet gösteriyorsa, bırakınız çocuklarınız da uygun zeminde ve zamanda ağlasın ve öfkelensin. Zira münasip olan durumlarda “ağlamak ve öfkelenmek güzeldir”.

  • Çocuklarda iştahsızlık nedenleri ve çözümü?

    Yemekten önce sıvı alımını kısıtlayın. Hele şekerlileri asla!, çok isterse su veya ayran uygundur

    Besin değişimi önemli, eğer yine yemezse bir sonraki öğüne kadar bekleyin. Hiç bir çocuk açlıktan ölmez.

    Besinleri ödül-ceza aracı olarak kullanmayın. Siz işinizi her bitirdiğinizde Antep’e kebap yemeye mi gidiyorsunuz?

    Çocuğunuza “kıyın”. Yemediğinde şokella verirseniz çocuk doyar ama iyi beslenmez.

    Oyunlar deneyin. Kaşıkla uçak uçurma veya Ferrarinin ağza parketmesi, çocuğun karnındaki aç canavarın beslenmesi gibi, bir oyuncak bebeğe bir çocuğa yedirilemsi, oyuncak kamyonun arkasından meyve yedirilmesi gibi.

    Yemek masasına sizinle beraber otursun, biraz masraflı olacak ama desteksiz oturmaya başlayınca hemen bir mama sandalyesi alın ve 3 ana öğünü beraber yedirin, sizin yediğiniz her yiyecekten ona da teklif edin, yemezse de yemesin.

    Zorla yedirilmez. Yeme savaşını hep çocuk kazanır, son hamlesi kusmaktır. Yenileceğiniz savaşa başlamayın.

    Televizyonda reklam ya da klip seyrederek beslenen çocuk ne yediğini bilmez. Açlık-tokluk kavramı gelişmez.

    Aç çocuk genelde huysuzlanır, onu tanıyorsanız yemek saati geldiğini anlarsınız, onun için davranış değişikliklerini çözmeye çalışın.

    Çocuk yemeyerek ilgi çektiğini düşünüyorsa maça 3-0 hükmen mağlup başlıyorsunuz.

    Her besinin yenmesi şart değildir. Sebze meyve yerine, muhallebi yoğurt yerine, yumurta et yerine, vs. deneyin.

    Gazlı içecekler,hazır meyve suları, katkı maddeli ve işlenmiş yiyecekler, krakerler tartışmasız zararlıdır, ama çocuklar bayılırlar. En iyisi doğumdan itibaren bunları eve sokmayın bile, siz seviyorsanız, artık sevmeyin 🙁

    Dondurma iyi bir besindir ve çocuğunuzu kolay kolay hasta etmediği gibi ağız yaralarına iyi gelir ve direncini artırabilir.

    Diğer bazı besin önerileri: balkabaklı peynir, kaşar peynirli sebze püresi, yoğurtlu yabanmersini ya da kuru üzüm ezmesi, kimyonlu et güveç (kimyon fazla zararı olmayan bir baharattır), humus, mandalina suyu vs, vs, vs….

    Kalori hesabı yapmayın, doktorunuza da tüm öğünleri sayıp yeterli mi diye sormayın!

    Anne sütüne devam ediyorsanız, çocuğunuz bununla yeterince doyuyor olmasın ?

    Siz her gün aynı miktarda mı yiyorsunuz? O da günden güne değişen miktarlarda beslenecektir.

    İştahsızlık hastalık kaynaklı olabilir, ancak bu durumda genelde kilo kaybı da vardır. Bu durumda ısrarla doktorunuzdan idrar yolu enfeksiyonu, orta kulak iltihabı, kansızlık, reflu, çölyak hastalığı, doğumsal kalp hastalıkları başta olmak üzere araştırma isteyebilirsiniz.pek çok hastalık labaratuara gerek kalmadan sadece fizik muayene ile tanınabilir.

    Hasta çocuk az yer. Çünkü siz çocuğu beslerken mikropları da besliyorsunuz ve vücut buna önlem olarak iştahını azaltıyor. Prensip şu: hasta çocuğun yemesi çok önemli değildir, ancak içmesi önemlidir. Çocuk yemiyor diye serum taktırmak gibi saçmalıkları düşnmeyin bile. Hasta iken yeni besin tattırmak hayat boyu o besinden nefret etmesine yol açabilir.

  • Hırıltılı öksürük

    Hırıltılı öksürük

    TEKRARLAYAN HIRILTI-BRONŞİT-ASTIM .

    Astım hava yollarının tekrarlayan enflamatuar bir hastalığıdır. Ülkemizde çocuklarda görülen en sık kronik hastalıktır ki bu oran %6-8 olarak ifade edilir. Duyarlı kişilerde nöbetler halinde gelen hırıltı, hışıltı, nefes darlığı, öksürük özellikle gece öksürüğü ve sabaha karşı olan öksürük, en önemli belirtilerindendir. Astım oluşturan sebepler alerjik ve non-alerjik (allerjik olmayan) olarak iki başlıkta incelenir. Astım her yaş grubunda olabilmekle beraber genellikle 2 yaşın altındaki çocuklarda bronşiolit, bronşit, biraz balgamı var, hışıltılı çocuk gibi isimlendirilmelerle tanı söylenmekte olup, bir kısmı tıbbi bir kısmı halk diliyle, aslında çocuğunuzun solunum yolları problemli denmeye çalışılmaktadır. Bazen hastalar öyle geçişkendir ki iki teşhis aynı anda kullanılabilmektedir. Hastalık alerjik ise; ailede astım, alerjik nezle-saman nezlesi, egzema gibi bir hastalığı olan ebeveyn muhakkak sorgulanır. Nasıl ki çocuğumuzun gözleri dayısına benzemişse, ev tozu, polen gibi bronş alerjik duyarlılığı da ona benzeyebilir. Yani alerji genetik geçişli olabilir. Ama diğer taraftan ailede olmasa da, zaman içinde çocuğumuz duyarlanarak, herhangi bir maddeye alerjik tepki geliştirebilir. Bazen 5 yaşında bir hastaya polen alerjisi var dediğimizde “Bugüne kadar yoktu nasıl olur?” diye sorar. Halbuki daha ileri yaşlarda da alerji geliştiği bilinen bir bilimsel gerçekliktir.

    Alerjinin olmadığı astım-bronşit vakalarında, özellikle gece beslenen ve bu nedenle reflü hastalığı geliştirdiğimiz çocukları görmekteyiz. Alerjinin olmadığı diğer bir büyük grupta viral üst solunum yolu hastalıklarından dolayı bronş darlığı yaşayan hastalarımızdır. Bu durumda alerji yaratan etmenlerden; kirli havadan koruduğumuz, viral enfeksiyon maruziyetini azaltıp aşılarla ve bazı ilaçlarla, direncini yükselttiğimiz ve gece beslenmesini kesip reflü tedavisi yaptığımız çocukların büyük çoğunluğu, bu hastalığa karşı tedavide başarılı olacaktır.

    En sık rastladığımız alerjenler; ev tozu ve akarları, polenler, tüy döken ev hayvanları , küf mantarlarıdır. Bunlarla mücadelede ev içi nemin%50 civarında tutulması, evde çamaşır kurutulmaması, tüylü yünlü oyuncak, giysi, halı gibi tozu çokça barındıran eşyaların çocuktan uzak tutulması önemlidir. Çocuğun sıkça kullandığı odaların, her gün suya çeken veya hepa filtreli elektrik süpürgesi ile temizlenmesini öneriyoruz. Evin hiçbir odasında sigara içilmemesi, hatta sigara kullanan ebeveynin çocuğa dokunmadan önce, el-ağız temizliği yapıp giysilerini bile değiştirmesi, o kokunun öksürüğü tetiklememesi için önemlidir.

    Astım-bronşit teşhisi hekimin muayenesi ile konulabilir. Film çekilmesi, tahlil yapılması şart değildir. Muayene sırasında çocuğun dinlenen solunum seslerinin, o anda normal olması da astım-bronşit olmadığı anlamına gelmez. Geçmişte öksüren, balgam kusan, hırıltısı olan ve bu belirtileri birkaç kez yaşayan kişi hekimce takip edilip, semptomların olduğu anda muayene edilerek teşhis konulabilir. Ya bronşit astım değilse? İşte o nedenle ilk görüşmede bazı testler, akciğer grafisi gibi, çocuğun yaşı 5 ten büyük ve uyumluysa solunum fonksiyon testi ve bazı kan tahlilleri yapılabilir. Alerjiden şüphe ediliyorsa, kan tetkiki ve yaşça uygunsa ve uyumluysa ciltte alerji prick test yapılabilir. Hastaların ilaca verdiği cevapta teşhisi kesinleştiren bir diğer faktördür. Tedavide önce belirtiler kontrol altına alınır, sonra ataklar önlenmeye çalışılır, ilaç ihtiyacı en aza indirilir. Çocuğun günlük hayatını tüm çocuklar gibi yerine getirebilmesi amaçlanır. Verilen ilaçların Kullanma eğitimi hastaya bizzat doktorun kendisi vermelidir. Hasta düzenli takip edilmeli, yapması ve yapmaması gerekenler detaylı anlatılmalıdır. Astım yineleyen bronşit hastaları, her yıl Eylül ile Aralık ayı sonuna kadar grip aşılarını olmalıdır.

    Ne yedirelim ne yedirmeyelim noktasında, çok soru gelmekte. Özellikle bıldırcın yumurtasından mucize beklememenizi önereceğim.Yapılan bazı çalışmalarda üzüm çekirdeği tozunun faydalı sonuçlar verdiği tespit edilmiştir. Hazır şurupları ülkemizde mevcut. Ayrıca zerdeçalın soğuk verilmesinden fayda gören hastalar olduğu belirtilmiştir. Öğünlerin düzenli yapılması ve karışık her yiyeceğin tüketimi asıl olandır. Öksürüğün çok olduğu dönemde ada çayı, ıhlamur gibi bitki çayları ve bol su içilmesi balgamı incelterek rahatlama sağlayabilir. Astım ve yineleyen bronşit tedavisi bir ekip işidir. Burada ailenin verilen ilaçları düzenli kullanıp, düzenli hekim takibinde olması, çocuğun kullandığı ilaca ve cihaza uyumu; hekimin doğru teşhis ve ilaç kullandırması ile alınan doğru çevresel önlemler tedavide başarıyı getirir.

  • KANSERİN PSİKOLOJİK ETKİSİ

    KANSERİN PSİKOLOJİK ETKİSİ

    Günümüzün ;önde gelen sağlık sorunlarından birisi olan kanser, çaresizlik ve belirsizlik içeren, ağrı ve acı içinde ölümü çağrıştıran, suçluluk ve kaygı uyandıran kronik bir hastalık olarak algılanmaktadır.

    Kişiye kanser ;teşhisi konulmasıyla birlikte, hastayla paylaşma ;şekli oldukça önemlidir. Genellikle teşhisi öğrendiği ;andan itibaren hastalar, hastalıklarını inkar etme davranışları sergileyerek, gerçekle başa çıkamayacağı ve gerçeği kabul etmek istememelerinden dolayı bir direnç geliştirme eğilimi göstermektedirler. Bu noktada önemli olan doktorun, kişinin hastalığını ve tedavi süreci hakkında hastaya, yaşayacağı evreleri ve yapılacak olan tıbbi müdahaleleri açık ;bir şekilde ifade ederek, kişinin hastalığı kabul etme sürecini beklemektir. Hasta, hastalığı hakkında neden kendisinin bu durumu yaşadığıyla ilgili duygulara bağlı olarak ,öfkesini çevresindeki kişilere doğrudan gösterebilir, bu durum ;kişinin içinde yaşadığı öfke, çaresizlik, ölüm ve baş edemeyeceğine dair korkulardan kaynaklanmaktadır.

    Tedavinin başlaması ve ilerlemesi ile birlikte, kanserin sınırlayıcı etkileri ile hasta maddi ve manevi olarak kayıp ve yas duygusu yaşamaya başlayabilir ayrıca umutsuzluk, çaresizlik duygusuna düşerek, başkalarına yük olma duygusu geliştirebilmektedir. Kişinin yaşadığı hastalık ile baş edip edemeyeceği içinde bulunduğu durumun belirsiz olması, psikolojik olarak kişinin yorulmasına sebep olmaktadır.

    Tedavi süresinde, hastanın geçirmekte olduğu ameliyat, kemoterapi ve kullanılan ilaçların yan etkileri, kişiyi tedavi hakkında umutsuzluğa düşürebilmekte ve hastalığı hakkında gerçekçi olmayan fikirler edinmesini sağlayabilmektedir. Kanser hastalarının aile ve yakın çevresine bu noktada büyük görev düşmektedir.

    *Hastaların başta kendilerine olmak üzere hastalığı ile bahşedemeyeceğine dair inançlarına yönelik olan düşüncelerinin, bu durumu yaşayan herkesin sahip olabileceğini ifade etmelerini, ona inandıklarını, her koşulda yanında olduklarını hissettirmeleri ve ifade etmeleri gerekmektedirler.

    *Hastaya acıyarak bakmamaları, ;hastadan herhangi bir şey saklamamaları, hastalığı ile ilgili her ayrıntıyı hasta ile paylaşmaları gerekmektedir. Hastalık öncesine göre, hastaya karşı tutum ve davranışların yapay olmamasına özen gösterilmelidir.

    *Hastanın yaşadığı her duyguyu ifade etmeleri sağlanmalıdır çünkü bu süreçte hasta kendini ve duygularını gizleme ve içinde yaşama eğilimi göstermektedir.

    *Hastalığı, hayatının merkezinden olabildiğince uzaklaştırmak ve hastayı mutlu edebilecek, kendisine iyi gelecek kişiler ile bir araya getirmeye özen gösterin bu kanseri yenmiş kişiler ve oluşturduğu gruplar olabilir.

    *Hastanın yaşadığı ortamda sürekli hastalığını konuşmamaya özen gösterin. Kişinin umut etmesini, pozitif düşünmesini destekleyecek ve yardımda bulunacak tutum ve davranış sergileyin.

    *Hastayı iyi gelecek aktivitelere yönlendirerek cesaret verin.

    ;

  • Çocuklarda hepatit c

    Hepatit C aynı isimli virüsün (HCV) neden olduğu esas olarak karaciğer tutulumu gösteren bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalığın artışıyla ilgili veriler her geçen gün artmakla erişkinleri tehdit eden hepatit C bebek, çocuk ve gençlerin sorunu olmaktadır.

    Hepatit C virüsü ile karşılaşıldığında hastalık oluşur. Hastaların bir kısmı bu virüsü vücuttan atamaz ve taşıyıcı olur. Bu vakalar hepatit C virüs taşıyıcıları HCV taşıyıcıları olarak tanımlanmaktadır. Taşıyıcı olanlar bu virüsü bulaştırdıkları gibi, sağlık açısından da sorunlar yaşamaktadır. Çocuklardaki hepatit C vakalarında HCV pozitif anneden geçiş önemlidir.

    Dünya nüfusunun %3 ‘ü kronik hepatit C ile yaşamaktadır. Amerika’da 2014 verilerine göre 2.7 – 3.9 milyon kronik hepatit C hastası olduğu ve yıllık akut hepatit C ‘li hasta sayısının ise 30.500 olduğu bildirilmektedir. Asya ve Afrika’da ki bazı ülkelerde enfeksiyon oranı yüksektir. Mısır’da enfeksiyon oranı %22 ‘e ulaşmaktadır.

    Türkiye’de hastalığın gerçek sıklığı bilinmemektedir. Bir milyon kişi hepatit C hastası olduğu tahmin edilmektedir. Hepatit C hastalarında tanı çoğunlukla geç evrelerde konulabilmektedir. Ülkemizde çocuklarda hepatit C sıklığı nedir sorusuna cevap vermek mümkün değildir.

    Bu konuda yapılan çalışmalar sınırlıdır.

    Hastalık sinsi seyrettiği için tanımlamak güçtür ve vakalar gözden kaçmaktadır.

    Ülkemizde hastalığın yaygınlığının %1-2.4 olduğu bildirilmektedir.

    Hepatit C sinsi gelişen bir hastalıktır. Başlıca belirtileri;

    Halsizlik, yorgunluk

    Bulantı

    Kas, eklem ağrısı

    Kilo kaybıdır.

    Bu tablo birçok hastalıkta olabileceğinden tanı çoğu hastada tesadüfen yapılan kan testi ile anlaşılmaktadır. HCV ile bulaşan kişilerin %15-20 si altı aylık bir süre sonunda tamamen iyileşir.

    2

    %80-85 ‘i ise kronik hepatitli bireye dönüşür. Bu vakaların %20 ‘si siroz ve karaciğer kanseri oluşmaktadır.

    Hepatit C virüsü nasıl bulaşmaktadır?

    Hepatit C virüsünü taşıyan anneler bu virüsü bebeklerine bulaştırmaktadır.

    İlaç bağlılığı olan şahısların kullandığı iğne ve diğer malzemelerin paylaşımı.

    Enfekte kan ve kan ürünlerinin kullanımı.

    Cinsel temas ile bulaşabileceği gibi,

    Enfekte materyalle karşılaşan sağlık personellerinde bulaşım riski altında olmaktadır.

    Ayrıca Hepatit C virüsünün yayılmasında enfekte iğnelerle yapılan dövmeler ve hızmalar önemlidir.

    Enfekte anneden bebeğine hepatit C geçişi %10 oranında olmaktadır. Bu annelerin sezaryen yapılma endikasyonu yoktur. Normal doğum ve sezaryen arasında bulaş yönünden farklılık görülmemiştir. Ancak annede 6 saatten uzun süren erken membran rüptürü (suların erken gelmesi) var veya anne karnına gebelik sırasında müdahale yapılmışsa risk artmaktadır.

    Eğer hepatit C ile birlikte HIV virüsü pozitif ise (anne AIDS ise ) hepatit C’ nin bebeğe bulaşma oranı yükselmektedir. Bu vakalarda anne sütü verilmesi önerilmez. Hepatit C pozitif annelerin anne sütü vermesinde bir sakınca yoktur. Eğer annenin meme başında kanama ve iltihap varsa anne sütünden kaçınılmaktadır.

    Hepatit C taramasının gebelikte rutin olarak yapılması önemlidir.

    Enfekte anneden doğan bebeklerin çoğu doğumda normal tanımlanırsa da daha sonra hastalığın oluştuğu görülmüştür.

    Son yıllarda hepatit C vakalarındaki artışla birlikte hepatit C ile doğan bebek sayısında artış dikkati çekmektedir. Enfekte olan bu bebeklerin %25-40ında kendiliğinden düzelme olmaktadır. Bazı çocuklarda bu virüsün vücuttan atılması yedi yaşına kadar uzayabilmektedir.

    3

    Hasta olan çocuklarda kronik hepatit görülmekte, siroz oluşmakta ve bazı çocuklarda ise tablo ciddi seyretmekte ve karaciğer transplantasyonuna (nakline) gidilmektedir.

    Anneden çocuğa HCV geçişini belirlemek için anti HCV pozitif çocukları 18 aya kadar izlemek gerekir. Eğer

    Anti – HCV pozitifliği 18 aydan daha uzun sürüyorsa,

    Bebekte 3-4 aylıkken HCV-RNA tanımlanmışsa,

    Karaciğer fonksiyon terslerinde bozukluk varsa,

    Anne ve bebekte aynı genotip saptanırsa bu vakalarda kesin geçiş olduğu kabul edilmelidir.

    Bu hastalar takip programına alınır ve gereken vakalarda anti viral tedavi uygulanmaktadır.

    Bütün bu sorunlara karşın hepatit C aşısının araştırma safhasında olduğu ve rutin aşılama programında olmayışı üzücüdür.

    Sonuç olarak:

    Hepatit C enfeksiyonu günümüzde önemini korumaktadır.

    Bu vakaların tanımlanması güçtür. Çoğu kez belirtilerin özgül olmayışı nedeniyle göz ardı edilmektedir.

    Gebelikte HCV taraması rutin uygulanmalıdır.

    Anne ve bebeğe geçişin olduğu vakaların izlenimleri anne ve çocuk sağlığı açısından önemlidir.

    Aşının en kısa zamanda uygulanabilir olması sorunun çözümüne yardımcı olacağı aşikardır.

    Prof.Dr.Nuran Gürses

    Çocuk ve Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

  • Havale (ateşli nöbet) nedir? Ateşli nöbetler sırasında ne yapılmalıdır?

    Ateşli nöbet nedir?

    Altı ay ve beş yaş arasında, geçirilmekte olan üst solunum yolları enfeksiyonu ya da ishal gibi bir enfeksiyonun neden olduğu ateş sırasında görülen nöbetlerdir. Havale olarak da söylenmektedir. Ateşe neden olan enfeksiyonun menenjit ya da ensefalit gibi beyin iltihabı olmaması gerekir.

    Ateşli nöbetler ne kadar sürer?

    Çoğunlukla beş dakikadan daha kısa sürerler.

    Ateşli nöbetler sırasında ne yapılmalıdır?

    Diğer nöbetlerde olduğu gibi öncelikle sakin kalınmalıdır. Sakin ve soğukkanlı olunmazsa çocuğa yardım etmekte zorlanırız. Hasta yan yatırılmalıdır. Nöbetler sırasında dişler kilitlenir; bunu önlemek amaçlı ağza kaşık, tahta çubuk, parmak sokulup dişler açılmaya çalışılmamalıdır. Bu çabalar hem çocuğa hem de hasta yakınına zarar verebilir. Hastanın üzerine soğuk su dökülmemelidir. Gözlük kravat varsa çıkarılmalıdır. Kasılmalar şiddetliyse başını çarpmasını önlemek amacıyla başı tutulabilir ya da başının altına bir şey konabilir. Nöbet anında hastaya ağızdan ilaç verilmeye çalışılmamalıdır. Doktorunuz tarafından önerildiyse popodan ilaç kullanabilirsiniz.

    Ne zaman hastaneye başvurulmalıdır?

    Eğer hastanın nöbeti ilk nöbetse, beş dakikadan uzun sürmüşse, arka arkaya tekrar eden nöbetler varsa, uzun süredir bilinci açılmamışsa, nöbetler fokal yani tek taraflı ise hastaneye mutlaka başvurulmalıdır.

    Ateşli nöbetlerin ilaçla tedavisi gerekli midir?

    Her zaman gerekli değildir. Ancak bazı durumlarda ilaç tedavisi önerilir. İki türlü ilaç tedavisi vardır.

    1. Nöbet anında rektal yoldan (popodan) kullanılan nöbet durdurucu ilaçlar
    2. Koruyucu amaçlı uzun süreli kullanmak üzere ağızdan alınan antiepileptik ilaçlar İlaçla tedaviye gerek olup olmadığına ya da tedavinin türüne doktorunuz karar verecektir.

  • Epilepsi nöbeti anında yapılması gerekenler

    Nöbetler çoğunlukla beş dakikadan kısa bir sürede sonlanır. Bu süreçte öncelikle sakin kalınmalıdır.

    Sakin ve soğukkanlı olunmazsa çocuğa yardım etmekte zorlanırız.

    Hasta yan yatırılmalıdır. Nöbetler sırasında dişler kilitlenir; bunu önlemek amaçlı ağza kaşık, tahta çubuk, parmak sokulup dişler açılmaya çalışılmamalıdır. Bu çabalar hem çocuğa hem de hasta yakınına zarar verebilir.

    Hastanın üzerine soğuk su dökülmemelidir. Gözlük kravat varsa çıkarılmalıdır. Kasılmalar şiddetliyse başını çarpmasını önlemek amacıyla başı tutulabilir ya da başının altına yumuşak havlu battaniye konabilir.

    Kol ve bacaklardaki kasılmalar ve çırpınmaları engellemeye çabalamak kırık ve çıkıklara neden olabilir. Nöbet sırasında hasta kusabilir, morarabilir, kısa süreli nefes alamayabilir. Hastalara gereksiz suni teneffüs ya da kalp masajı yaptırılmamalıdır.

    Nöbet sırasında ağızdan ilaç verilmemelidir. Doktor tarafından önerildiyse popodan nöbet durdurucu ilaç kullanılabilinir.

    Nöbetin nasıl olduğunun gözlenmesi hatta mümkünse video kamera ya da cep telefonu kamerasına nöbetin kaydedilmesi tanıda çok yardımcı olacaktır.

  • PSİKOLOGA NE ZAMAN GİTMELİ?

    PSİKOLOGA NE ZAMAN GİTMELİ?

    PSİKOTERAPİ NEDİR?

    Psikoterapi, terapist ve hasta arasındaki ilişkiyi temel alan bir iyileştirme yöntemidir. Psikoterapi, çeşitli psikolojik rahatsızlıklar ve duygusal zorlukları tedavi etmek için kullanılır. Psikoterapinin amacı rahatsızlık veren belirtileri kontrol etmek veya ortadan kaldırmaktır. Böylelikle hastanın daha işlevsel olması amaçlanır. Bununla birlikte psikoterapi dengeli, sağlıklı hissetmek ve anlamlı bir yaşam sürmek maksadı ile de başvurulan bir yoldur.

    Psikoterapi, günlük yaşam zorlukları, tıbbi hastalık, sevilen bir yakının kaybı, depresyon veya yeme bozuklukları gibi belli psikiyatrik rahatsızlıklar, travma gibi problemlere yardımcı olmaya çalışır. Kişinin genel hayatını eskisi gibi işlevsel olarak sürdürmesine engel olabilecek herhangi bir durum psikoterapiye başvurmak için geçerli bir nedendir. Psikiyatristler ve psikologlar psikoterapi alanında yetkili meslek gruplarıdır.

    PSİKOTERAPİYE NE ZAMAN GİDİLMELİDİR?

    Stres ve problemler herkesin hayatında etkilidir. Ayırıcı kriter, kişinin stresin üstesinden gelip gelemediğidir. Halledemediğini bildiği halde, ‘kendim hallederim / kendim halletmeliyim’ düşüncesi genellikle kişiyi psikoterapiye başvurmaktan alıkoyar. Problem devam ettiğinde, ciddiyetini, etki alanlarını koruduğunda ve kişi sorunların üstesinden gelemediğinde beklenen sonuçlar ortaya çıkar: Hayat kalitesinde bozulmalar, aile ve sosyal ilişkilerde zedelenmeler, iş performansında kötü yönde etkilenmeler başlayabilir. Kişi yaşadığı sorunla başa çıkabilmek için madde ve / veya alkol kullanımına yönelebilir.

    Hastalığı olan ya da duygusal bazı zorluklar yaşayan kişiler etiketlenme korkusuyla da çoğu zaman profesyonel yardıma başvurmazlar. Hastalığı nedeniyle toplum tarafından küçümseneceğini, dışlanacağını düşünürler. Psikoterapi veya ilaç tedavisine başlasalar bile önerilen tedaviyi uygulamazlar. Bu da sorunların zamanla kronikleşip daha da ağır hale gelmesine sebep olur.

    Genellikle kronik problemler duygusal rahatsızlıklara yol açmaktadır. Böyle durumlarda kişi hem devam eden problemlerde hem de rahatsızlığın getirdiği sıkıntılarla ve yol açtığı kısıtlılıklarla uğraşmak zorunda kalır. Hiçbir çıkış yolu olmadığının düşünüldüğü ve psikiyatrik rahatsızlıkların eşlik ettiği durumlarda ise ciddi kayıplar yaşanabilmektedir. Dolayısıyla kişinin kendinin tanıması ve ne zaman kendini aşan bir problemle karşılaştığını ve yardım alması gerektiğini bilmesi gerekir.