Etiket: Hasta

  • Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Çoğumuz zaman zaman ocağı ya da sokak kapısını kapatıp kapatmadığımızdan emin olamayız ya da kapattığımızı bildiğimiz halde gözümüzle görüp durumun doğruluğunu teyit etmek isteriz. Bazı insanlar temizlik konusunda aşırı titizdirler. Dua ederken aynı şeyi tekrarlamadan rahat edemeyen ve bu yüzden duanın sonunu bir türlü getiremeyen insanlar da vardır.

    Bazı insanlarda bu durum o kadar artar ki hayatları dayanılmaz bir duruma gelebilir.Bu tekrar ve takıntılar, kişinin kendisine hiç uymayan bir düşüncenin aklına sürekli gelmesiyle oluşur. Örneğin oğluna çok düşkün bir annenin oğlunu öldürme düşüncesinin hiç aklından çıkmaması, aile bireylerine karşı duyulan cinsel dürtü ve istekler bu duruma örnek gösterilebilir.

    Bu evham ve takıntılar kişinin en hassas olduğu konuyla ilgili kendisine en ters gelebilecek şeylerdir. Çok temiz bir insan, her şeyi pis hissettiğinden sürekli temizlik yapar ve bu hayatını çekilmez bir hale getirir. Oğluna çok düşkün olan anne oğluna zarar verme korkusuyla bıçak, makas ve hatta tırnak makasına dahi dokunamaz.’’cinsel olarak bir zarar veririm’’ düşüncesiyle ailedeki çocuklar ve karşı cinsle aynı ortamda bulunmayanlar da vardır. Bazı insanlar ‘’gün gelir arabam olursa lastikleri patladığında değiştiririm’’diyerek araba lastiği alıp bir kenara koyalar.

    Tüm bu anlatılanlar belki çoğunuza komik gelebilir. Aslında bu dertten muzdarip olanlardan da bir farkınız yok. Onlarda sizin gibi düşünüyorlar.Komik ve abartılı buluyorlar tüm yaptıklarını. Buna rağmen kendilerine oldukça sıkıntı veren bu düşüncelerin zihinlerini kemirmesine engel olamıyorlar. Bu insanlar içlerindeki sıkıntıyı bir nebze olsun azaltabilmek için yaptıkları davranışlar yüzünden çevreleri tarafından tepki görüyorlar. Örneğin, aşırı temizlik yapan bir kadının su ve deterjan harcamaları yüzünden eşiyle büyük kavgalar yaşaması v.b.

    Böyle bir derdi olan insanlar genelde kendilerini gizlerler ya da duruma dair mantıklı açıklamalar yaparak yaptıklarını ört bas ederler. Bu saçma sapan düşünceleri yüzünden kınanacaklarından deli damgası yiyeceklerinden korkarlar. Çok dindar kişiler dine ve peygambere karşı küfür ve inkar düşünceleri yüzünden büyük bir suçluluk duygusu içindedirler. Ayrıca bu insanların çoğu abdestinin ve namazın tam olmadığı düşüncesiyle abdest ve namazını sürekli tekrarlar ve bu durum onları ibadet etmekten hatta dinden uzaklaştırabilir.

    Peki Nedir Bu Evham?

    Obsesif kompulsif bozukluk adını verdiğimiz bu hastalığın en temel özelliği kişide yoğun sıkıntı ve zaman kaybına neden olan obsesyon ve kompülsyonlardır. İstenmeyen, sıkıntıya neden olduğu halde zihni sürekli meşgul eden yada tekrarlayıcı bir şekilde akla gelen düşünceler, dürtüler obsesyon adını alır. Obsesyon halk arasında kullanılan vesvese nin karşılığıdır. Obsesyonun bir sonucu olarak obsesyonun verdiği sıkıntıyı azaltmak amacıyla ya da bireyin katı kurallarına rağmen yapmaktan kendini alamadığı tekrarlayıcı davranışlara kompulsiyon denir.

    Takıntı cinsi teşhisi koymak adına önemli değildir. Ne tür takıntısı olursa olsun kişi obsesif kompulsif bozukluk tanısı alır. Hasta genelde obsesyonları tetikleyecek durumlardan kaçınır. Örneğin ,kirlilik obsesyonu olan hasta mikrop bulaşır düşüncesiyle hiçbir yere dokunmaz.

    OKB genelde 20’li yaşlarda başlar ve kronik bir seyir gösterir. Hastalık doğal seyri içerisinde özellikle stresle beraber şiddetlenebilir. Daha sonra belirtiler bir süre azalabilir.

    Hafif vakalarda dahil edildiğinde yaşam boyu rastlanma oranı %5.9’dur. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre OKB’nin biyolojik yönü ağır basmaktadır. Beyinin bazı bölgelerinde serotonin ve dopamin salgılamasındaki bozukluk OKB’nin ortaya çıkış nedenidir. Ayrıca bu kişilerin beyinlerinin bazı bölgelerindeki kan akımı ve metabolizmada artışlar görülür. Hastaların birinci dereceden akrabalarında hastalığın %35 oranında görülmesi OKB’nin kalıtımla ilişkisini destekler.

    OKB’nin tedavisinde bilişsel ve davranışçı terapi ve ilaç tedavisi kullanılır. İlaçla mı yoksa terapiyle mi tedavi edilmeli sorusuna aranan yanıt doğrultusunda yapılan araştırmalar, en iyi sonucun her ikisinin de birlikte yapıldığında elde edildiğini göstermektedir

  • Hasta çocuklara yaklaşım

    Günümüzde çocuk ve ergenlerin hastalıklarının değerlendirilmesinde, sadece biyolojik boyut değil psikolojik ve sosyal boyutlar da ele alınmakta, hastalığa biyopsikososyal açıdan yaklaşılarak hem biyolojik, hem ruhsal hem de sosyal destekler verilmeye çalışılmaktadır. Çünkü günümüzde çocuk ve ergenlerin hastalıkları sırasında ruhsal, sosyal ve/veya birtakım davranışsal sorunlar yaşadıkları daha iyi bilinmektedir. Hasta çocuk ve ergenlerde biyopsikososyal bakış açısını unutmamak tanı ve tedavi sürecinin daha rahat geçmesine büyük katkıda bulunacaktır.

    Bu bölümde akut ya da kronik hastalığı olan çocuk ve ergenlerin ruhsal ve davranışsal açıdan nasıl tepkiler gösterdikleri, bu tepkilerde nelerin rol oynadığı, hastalığı olan çocuk ve ergene sahip ailelerin öğrenmek isteyebilecekleri bazı sorulara yer verilmesi amaçlanmıştır:

    HASTA OLAN ÇOCUK ve ERGENLER HANGİ YAŞTA, EN SIK NASIL TEPKİLER GÖSTERİRLER?

    0-6 yaş grubu

    -Ayrılık kaygısı (anneden ya da bakımveren yakın kişilerden ayrılırken yoğun sıkıntı yaşama, ağlama); özellikle ilk 3 yaşta sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

    -Regresyon (gerileme, bebeksileşme): Çocuğun bulunduğu yaşta kazanmış olduğu çoğu becerilerini yapamama durumudur. Tuvalet eğitimini almışken yeniden altına kaçırmaya başlama, yemeği kendi başına yiyebilirken annesinin yedirmesini isteme, bebeksi konuşma, parmak emme gibi.

    -Yeme ve uyku düzeninde değişiklikler: Her zamanki uyku saatinde uyuyamama, gece sık uyanma, kabus görme, iştahında azalma, yemekte seçici olma gibi.

    -Sağlık ekibi tarafından uygulanan tıbbi işlemlerden korkma. İğne uygulaması, ilaç verilmesi gibi.

    -İçe kapanma.

    6-11 yaş (okul dönemi)

    -Okul sorunları: Derslerde başarısızlık, okula devamsızlık, akranları tarafından alay edilme, küçümsenme, dışlanma, damgalanma gibi.

    -Korku ve kaygılar: Yalnız yatamama, karanlık korkusu, ölüm korkusu, ebeveynlerini kaybetme kaygısı gibi.

    -Sıkıntı, yalnızlık duyguları.

    -Uyku ve yeme problemleri gibi sorunlar yaşanabilir.

    Ergenlik dönemi

    -Ergenlik döneminde; gelişim dönemi özellikleri olarak ergenler görünümleriyle çok yoğun uğraştıkları için vücut şekil değişikliklerinden kaynaklanan sıkıntılar yaşayabilirler (mevcut hastalığa bağlı gelişebilen cilt rengi değişiklikleri, kol-bacakta kaza sonucu eksiklik, yürüme bozuklukları gibi).

    -Bağımsızlıklarını kazanmaları gereken bir dönemde sağlık ekibine, anne-babaya yeniden bağlı kalmak ergeni huzursuz edebilir.

    -Okulda problemler yaşayabilirler.

    -Bazen sahip oldukları hastalık nedeni ile depresyona girebilir, özkıyım (intihar) girişiminde bulunabilirler,…

    ÇOCUK VE ERGENLERİN HASTALIKLARINDA NEDEN FARKLI RUHSAL VE DAVRANIŞSAL TEPKİLER GÖRÜLÜR?

    Çocuk ve ergenin hastalık karşısında verdiği ruhsal ve davranışsal tepkiler pek çok faktöre bağlıdır:

    1.ÇOCUKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    1.a.Çocuğun yaşı,

    1.b.Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal gelişim basamaklarının özellikleri,

    1.c.Çocuğun mizacı,

    1.d.Çocukların hastalıklar karşısında kullandıkları savunma düzenekleri.

    2.HASTALIKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    2.a.Hastalığın oluş şekli,

    2.b.Hastalığın seyri,

    2.c.Tedavi şekli ve hastaneye yatışlar,

    2.d.Hastalığın dönemi.

    3.AİLE İLE İLGİLİ FAKTÖRLER

    4.ÇEVRESEL FAKTÖRLER

    1.ÇOCUKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    1.a.Çocuğun yaşı

    Çocukların olayları algılama şekilleri yaşlara ve bilişsel gelişim düzeylerine göre farklılıklar gösterir. Örneğin; 2-7 yaş arasındaki çocuklar kendi deneyimlerine güvenir ve onlara göre hareket ederler. Durumu genelleme yetenekleri zayıftır ve hastalık karşısında mantıklı düşünemezler. 2-7 yaşında hasta olan ya da hastanede yatan çocuğun özerkliği çeşitli derecelerde (yeme, giyinme, oyun şekli,…) kontrol altına alınmış olduğundan işe yaramazlık ve çaresizlik duygusu gelişir. Ayrıca bu yaşta çocuklar hastalığın, yanlış davranışlar nedeni ile kendilerine verilen bir ceza olduğunu düşünürler. Bu nedenle, bu dönemde çocuklara açıklama yaparken suçlayıcı olmamaya özen gösterilmelidir. Hastalığının kendisinin suçu olmadığı vurgulanmalıdır.

    Çocuklara açıklama yapılırken gelişim dönemlerinin özellikleri yanı sıra hastalık ya da yapılan tıbbi girişimler hakkında çocuğun inançlarına da dikkat etmek gerekir. Örneğin; kendinden kan alınacağı zaman tüm kanının alınacağına ve kanının biteceğine inanan bir çocuğa ’korkma çok az bir acı duyacaksın’ demek çocuğu rahatlatamaz.

    İlerleyen yıllarda (7-11 yaş) hastalıklar karşısında mantıksal düşünce gelişir. Yani hastalık hakkında ilgili uzman doktor tarafından yeterli ve doğru açıklama yapılırsa hastalığın nedenini, tedavi şeklinin gerekliliğini daha iyi bir şekilde anlarlar.

    Çocuğa hastalık açıklanırken yaşına ve anlayacağı düzeye göre resim, fotoğraf, hikaye, diğer hastalar araç olarak kullanılabilir. Anlayabileceği şekilde empatik yaklaşımla (kendimizi onun yerine koyarak duygu ve düşüncelerini anladığımızı hissettirebilme) uygun sözcükler seçilerek yapılmalıdır.

    1.b.Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal gelişim basamaklarının özellikleri

    Yenidoğan döneminde bebekler annelerinin (bakımveren kişinin) duygularını yansıtırlar. Anne huzurlu ise bebek huzurlu, anne huzursuz ise bebek huzursuz olabilir. Bu nedenle annede bir ruhsal sorun var ise (doğum sonrası depresyon gibi) öncelikle anneye destek verilmelidir.

    1-3 yaş arasındaki çocuklar için güven duydukları ortamda bulunmaları çok önemlidir. Özellikle ayrılıklara ve alışkın oldukları ortamın değişmesine karşı çok hassastırlar. Aileden ayrılmaktan, hastanede yatmaktan, tıbbi işlemlerden korkarlar.

    3-6 yaşında ortaya çıkan hastalık çocukların anne-babayı model alma (özdeşim) yeteneğini, sosyalleşme sürecini bozabilir. Çocukların girişimcilik duygusu zedelenebilir ve buna bağlı olarak pasif ve ebeveynlerine daha bağımlı, korkak, kaygılı bir çocuk olabilirler.

    Okul dönemindeki hastalıklar başarı, sosyalleşme sorunlarına yol açabilir.

    Ergenlerde hastalık, bağımsızlığın kaybolması ve gelecekle ilgili planların bozulmasına, fizik görünümlerinin değişmesine (örneğin;saç kaybı, kilo değişmeleri, cilt rengindeki kararmalar), akran ilişkileri ve okulda sorunlar yaşanmasına, izolasyon hissine, ümitsizlik ve yetersizlik duygularına yol açabilir.

    1.c.Çocuğun mizacı

    Mizaç; çocukta doğuştan var olan duygusal yatkınlıktır. Mizacı değerlendirilen çocuklar kolay çocuk (yeni durumlara kolay uyum sağlama yeteneğine sahip olan), zor çocuk (hastalığı ve tedaviyi kabullenmede zorluk yaşayan) ve yavaş ısınan (zamanla yeni duruma uyum sağlayabilen) çocuklar şeklinde gruplandırılırlar.

    1.d.Çocukların hastalıklar karşısında kullandıkları savunma düzenekleri

    Savunma düzenekleri; kişinin ortama uyumunda ve kişilik gelişiminde oldukça önemlidir. Savunma düzeneklerinin tamamı bilinçdışı olarak (çocuk ve ergenler bunu bilerek ve isteyerek yapmazlar) gelişir ve çocuk ve ergenlerde yaygın olarak kullanılırlar. Savunma düzeneklerinin bazıları sağlıklı çocuk, ergen, erişkinde de bulunur. Burada daha çok hastalığa sahip çocuk ve ergenlerde karşılaşılanlara değinilecektir;

    Regresyon (gerileme, bebeksileşme); çocuğun kazanmış olduğu yetilerini kaybetmesi, gelişimin geri dönemindeki özellikleri göstermeye başlamasıdır. Her hastalık ve hastaneye yatış regresyona neden olur. Çünkü hasta olan çocuklar yatağa yatırılır, beslenir, yıkanır ve giydirilir.

    Yadsıma (inkar etme); çocukların hastalıklarını yok saymaları, inkar etmeleridir. Bu savunma düzeneği tedaviye uyumu güçleştirir.

    Yansıtma; çocukların hastalık ile ilgili duygu ve düşüncelerini başkasına yansıtmalarıdır. Örneğin; hastalığa duyduğu öfkeyi arkadaş, kardeş veya ebeveynine yansıtabilir.

    Akla uygunlaştırma (mantıklı bahaneler bulma düzeneği); çocukların hastalıklarından dolayı yapamadıkları şeylere kendilerince mantıklı bir mazeret bulabilmeleridir. Örneğin; hastalığından dolayı ders çalışamayan bir çocuğun, bunu aldığı eğitimin yetersizliğine bağlaması.

    Yalıtma (yaşanan olayların duygusal yanlarının bastırılmasıdır); hastalığı olan çocuklar bu savunma mekanizmasını kullandıklarında kaygı, üzüntü, umut, öfke gibi duygularını göstermezler. Çevreden hastalığı çok kolay kabullendikleri düşünülür.

    Yüceleştirme; çocukların sağlık koşulları elverdiğince enerjilerini toplum içinde kabul edilen, yaratıcı ve yapıcı eylemler için kullanmalarıdır. Örneğin; eğitsel, sanatsal, bilimsel, sportif etkinlikler.

    2.HASTALIKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    2.a.Hastalığın oluş şekli

    Çocuktaki hastalığın doğuştan ya da sonradan kazanılmış olması psikolojik ve sosyal açıdan farklı durumlara yol açabilir. Doğuştan itibaren hastalığı olan çocuklarda doktora gitmek ve tedavi almak, hastalıkla yaşamak hayatlarının bir parçası haline gelir. Normal gelişim aşamalarını yaşayan çocuklar ise sonradan hastalığa sahip olduklarında tedavi ekibine, tedavi şekline ve hastalığın getirdiği kısıtlamalara daha zor uyum sağlarlar. Her iki durumda da çocuklarda depresyon, uyum bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, çeşitli kaygı bozuklukları, davranım bozukluğu gibi ruhsal sorunlar yaşansa da bu sonradan hastalığa sahip olanlarda genellikle daha sık ya da daha şiddetli seyredebilmektedir.

    2.b.Hastalığın seyri

    Hastalığın akut (ani başlangıçlı ve kısa süreli) ve kronik olması da çocukların ruh sağlıkları için önemli etkenlerdir. Kronik hastalıklar; kalıcı yetersizlik bırakabilen, uzun süre boyunca bakım ve gözetim gerektirebilen hastalıklardır. Çocuklarda çeşitli kronik hastalıklar görülebilir (epilepsi, zeka gerilikleri, doğuştan kalp hastalıkları, otizm, böbrek yetmezliği, kanserler, şeker hastalığı gibi).

    Kronik hastalığı olan çocuklar; akranları tarafından kabul görme güçlüğü yaşayabilirler. Bu durumlarda sağlıklı çocuğa sahip ebeveynlerin tutumları da önemlidir. Çünkü bazı ebeveynler hasta çocuklarla kendi çocuklarının oynamasına, bir arada bulunmasına ve aynı sınıfta okumasına izin vermezler. Dolayısı ile sağlıklı çocuğa model olacak olan anne-babadan, hastalıklı çocukların dışlanması gereken mesaj alınır.

    Kronik hastalığa sahip çocuklar; okul başarısında daha çok düşüklük yaşarlar (okula devamsızlıklar, ailenin tutumları, bazı hastalıklarda bilişsel yetilerin etkilenmesi gibi nedenlerden dolayı).

    2.c.Tedavi şekli ve hastaneye yatışlar

    Tedavi sürecinde acı veren girişimler, ağrı ve bilinmezlikler çocuklarda sıkıntı oluşturabilir.

    Özellikle okul öncesi dönemde hastaneye yatışlar çocuklar üzerinde olumsuz etkiler gösterir. Küçük çocuklar neden ve sonuç ilişkisini tam olarak kavrayamadıkları için hastaneye yatışlarını ceza olarak da algılarlar. Güven duydukları ev ortamından tamamen farklı ve pek çok kez de acı veren tıbbi girişimlere uğradıkları ortama uyum sağlamaları, ebeveynlerden ayrılmaları küçük çocuklarda önemli stres kaynaklarıdır. Çocukların hastaneye yatışlarında da sıklıkla gördüğümüz savunma düzeneklerinden birisi regresyondur (bebeksileşme). Küçük çocukların hastaneye yatışı; yeni edindikleri ve çok değerli olan yeteneklerinin ellerinden alınmasına neden olur. Bu da çocuklarda çaresizlik ve işe yaramazlık duygusunun gelişimine yol açar.

    Hastaneye yatan ergenlerin tepkileri farklı şekillerde olabilir;

    1.Pasif ergenler: Tedavi ekibine uyumludurlar. İçlerinde yaşadıkları endişe, kaygıları ifade edemezler.

    2.Asi ergenler: Tedaviye uyumsuz olan ergenlerdir. Bu nedenle tedavi süreçleri gerektiği gibi gidemez.

    3.Olgun ergenler: Zihinsel güçleri, süreci anlamaları ve başa çıkabilmeleri için yeterlidir.

    Hastaneye yatan ergende hastalığın tipi de önemlidir. Çünkü ergenler fiziksel görünüşlerine son derecede duyarlıdırlar. Dış görünüşlerinde farklılıklar yaratan hastalıklar her iki cinsiyetteki ergenler için sıkıntı oluşturabilir. Ergenler özgür ve bağımsız olmak isterler. Bu nedenle hastaneye yatışlarında ek bir stres yaşarlar. Çünkü yeniden ebeveynlerine, sağlık personeline bağımlı hale gelirler. Ergenlik döneminde akran ilişkileri de çok önemlidir. Hastaneye yatan ergenler bundan da yoksun kaldıkları için sıkıntı yaşarlar. Ergenler hastanede yatarken çocuklardaki gibi regresyona uğrayacaklarından endişe duyarlar, bu nedenle çocuk yerine konmaktan, kendilerine çocuk gibi davranılmasından hoşlanmazlar.

    Tüm bu değerlendirmelere karşın hastaneye yatan her çocuk ve ergenin sıkıntı yaşayacağını söylemek doğru olmaz.

    2.d.Hastalığın dönemi

    Hastalığın hangi dönemde olduğuna göre de çocuk ve ergenlerdeki tepkiler değişebilir.

    Hastalığın başlangıcında, şaşkınlık ve inkar belirgin olarak yaşanır. Erken ve doğru tanı hasta-hekim ilişkisinde güveni sağlamaya yardımcı olur. Sık hastaneye yatışlar, yoğun tetkikler kaygıyı arttırabilir. Çocuğun hastalığının öğrenildiği dönemde yakın çevresindekilerin tutumları da oldukça önemlidir. Çocuğa öncekinden çok fazla iyi davranılır, uyması gereken kurallar kaldırılır, her şeyine evet denilir, kızılması gerekirken ses çıkarılmaz ise hasta kimliğini çocuk kolaylıkla benimseyebilir. Hasta iken çocuk ve ergenlerin tabii ki sevgi ve şevkat ihtiyacı artabilir. Ama bu hiçbir zaman çocuk ve ergenin hastalık öncesinden farklı toleransa sahip olması anlamına gelmemelidir. Aksi halde hastalığın iyileşmesi daha uzun zaman alabilir, iyileşme olsa bile çocuk ve ergen psikojenik nedenle bilinçdışı olarak yeni hastalık belirtileri gösterebilir (elim tutmuyor, yürüyemiyorum, başım ağrıyor gibi).

    Tedavinin başlaması; tedavinin uygulanış şekline ve sıklığına göre sıkıntı oluşturabilir. Tedavinin sonucunda iyileşme ve hastalık öncesindeki sağlıklı durumuna dönme var ise tedavi süreci çocuklar tarafından daha iyi tolere edilir. Tedaviye yanıt uzun zaman alıyor ve/veya uygulanan tedaviye kısmi (yetersiz) yanıt alınıyor ise tedavi ve hastalığa uyum daha güç olur.

    Hastalık tekrarlayıcı gidiş gösteriyor ise çocuk ve ergende tedavi ekibine karşı güvensizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duyguları, depresyon ve kaygılar daha sık görülebilir.

    Yavaş ilerleyen hastalıklarda ilerleme hızı hastalığa uyum ve psikososyal açıdan önemlidir.

    Hastalığın tüm tıbbi girişimlere karşın ölümcül aşamasına geldiğimiz terminal dönemde; çocuk ve ergenin yaşam kalitesi ön planda tutulmalı, gereksiz tetkik ve girişimlerden kaçınılmalıdır.

    3.AİLE İLE İLGİLİ FAKTÖRLER

    Ailenin tipi,

    Ailenin işlevselliği,

    Evlilik ilişkileri,

    Anne-babanın ebeveynlik niteliği,

    Anne-babanın kişilik özellikleri,

    Ailenin hastalığa verdiği tepki,

    Aile bireylerinin hastalıktan etkilenme düzeyi,

    Hasta çocuğa verilen bakım ve psikososyal destek,

    Kardeş durumları,

    Anne-babanın eğitim düzeyi,

    Ailenin kültürel özellikleri,

    Çocuğun hasta olduğunu öğrenen ailede ilk yaşanan evre; ‘şok ve şaşkınlık’tır. Bu dönemde en sık kullanılacak savunma düzeneği ise inkardır (hastalığın olmadığının, yanlış tanı konulduğunun düşünülmesi). Daha sonra ‘suçluluk, kızgınlık ve içerleme evresi’ gelir. Bu evrede görülen kızgınlığın önemli bir kısmı tedavi ekibine yansır. Niçin ben? Soruları sorulur. Bu dönemden sonra üzüntülü dönem yaşanır (bazen depresyon gelişebilir) ve daha sonra son dönem kabullenilmesi aşaması gelir. Ancak her çocuk, ergen ve ebeveynlerde bu evreler tamamlanmayabilir. Aile bir evrede örneğin inkar evresinde kalabilir. Bu da tedavi sürecinde önemli gecikmelere yol açabilir.

    Kardeşler özellikle hastalığa uyumda, hasta çocukla benzer stresi yaşarlar. Kardeşler özellikle hastalığın yoğun döneminde en çok ihmal edilmiş bireyler olduklarından ebeveynlere kardeşler konusunda da önemli görevler düşmektedir.

    4.ÇEVRESEL FAKTÖRLER

    Tedavi ekibi,

    Okul ortamı,

    Yakın akrabalar,

    Akranlar,

    Hastalıkla ilgili dernek ve kuruluşlar

    Çocuğun kendine güveninde, tedavi ekibine güveninde, doğru bilgi sahibi olmasında, hastalığa karşı umutsuzluk ve çaresizlik duygularını hissetmemesinde,…sağlık ekibi ile çocuk arasında kurulan ilişki son derece önemlidir.

    Çocuklar için okul; hem akademik hem de sosyal açıdan önemli bir ortamdır. Hastaneye yatan çocuklar için hastane okul projelerinin genişletilmesi çocukların psikososyal ve akademik gelişimleri açısından önemlidir.

    Yakın akraba desteği; yurdumuzda hem çocuk bakımında hem de anne-babalara psikososyal destek vermede oldukça önemlidir.

    Ergenlik döneminde; normal ruhsal gelişim açısından akran ilişkileri oldukça önemlidir. Bu nedenle olumlu arkadaşlık ilişkisi tedaviye uyumu ve gencin ruh sağlığını olumlu yönde etkileyecektir.

    ÇOCUKLARDA ÖLÜM KAVRAMI HANGİ YAŞTA GELİŞİR?

    7 yaşın altındaki çocuklar ölümü geri dönüşülebilir olarak algılarlar. 9 yaş ve üzerindeki çocuklarda ise ölüm kavramı erişkin düzeyde gelişmiştir ve geri dönüşsüz olduğu kavranmıştır. Ancak ölümcül hastalığı olan çocuklarda ölüm kavramı, hastalığın tanı ve tedavi sürecinde yaşanan psikolojik stres ve deneyimler (ölüm tehditi, benzer hastalıktan bir arkadaşının ölümü,…) nedeni ile daha hızlı ve erken gelişebilir.

    ÖLÜM ÇOCUKLARA NASIL AKTARILIR?

    Çocuğa ölüm olayı, zihinsel ve ruhsal olgunlaşma düzeyi göz önünde bulundurularak açıklanmalıdır.

    Okul öncesi (4-5 yaşından küçük) çocuklar, insan vücudunu biyolojik anlamda tanımadıkları için ölümü beden işlevlerinin sona ermesi olarak algılayamazlar. Örneğin; Kalbin sevme ile ilgili olduğunu düşünen bir çocuğa yapılan ‘öldü çünkü kalbi çalışmaz hale geldi’ şeklindeki bir açıklama ölüm kavramını anlamaya katkıda bulunamaz.

    4-6 yaş arasındaki çocuklar insan bedenini biyolojik bir varlık olarak algılamaya başlarlar. Bu nedenle çocukların ölüm olgusunu anlaması ve baş edebilmesi için, yaşam döngüsü ve beden işlevlerini biyolojik kavramlarla açıklayan bilgilerin verilmesi yarar sağlar. Bu anlatımlarda ölümün yaşamsal bir döngü olduğu ve bedensel işlevlerin son bulduğu uygun ve basit bir biçimde anlatılmalıdır. Yani ölen bir kişinin nefes alamayacağı, yemek yiyemeyeceği, oyun oynayamayacağı, düşünüp hissedemeyeceği,… açıklanmalıdır.

    HASTALIĞI OLAN ÇOCUĞA AÇIKLAMA YAPILMALI MIDIR?

    Hastalığı olan çocuktan tanıyı gizlemek, korku ve kaygıları önlemez. Çünkü çocuk ve ergenler hastalıklarının nasıl olduğunu diğer çocuklarla konuşarak, kulak misafiri olarak, çevresindeki kişilerin yüz ifadelerine bakarak,… anlamaya çalışırlar. Ayrıca çocukların korkularını ifade etmelerine izin verilmediği zaman, hastalıkla ilgili hiç konuşulmadığı zaman çok daha fazla olumsuz düşüncelere sahip olabilir, daha yoğun kaygı yaşayabilirler. Hastalıkları gizlenen çocuklar daha fazla karmaşa, yalnızlık, belirsizlik ve güvensizlik duygusu yaşarlar. Hasta olan ergen de düzenli olarak bilgilendirilmeli, anne-babaların hem birbirleri ile hem de çocuklarıyla hastalık hakkında konuşabilmeleri sağlanmalı, duygu ve düşüncelerini paylaşabilecekleri ortam hazırlanmalıdır. Bu şekilde hem hasta çocuk/ergen hem de ebeveynler tanı ve tedaviye daha kolay uyum sağlar.

    KRONİK (SÜREGEN) HASTALIĞI OLAN HER ÇOCUKDA RUHSAL SORUN GÖRÜLÜR MÜ?

    Kronik hastalık sonrası gelişen ruhsal bozuklukların yaygınlığı %10-30 olarak bulunmuştur. Çocukta ruhsal sorunların oluşmasında yukarıda belirtildiği gibi bireysel, genetik, çevresel, ailesel, kültürel… pek çok faktör rol oynar.

    ÇOCUKLARDAKİ HASTALIK NASIL AÇIKLANMALIDIR?

    Açıklama tanı koyan hekim tarafından, mümkünse her iki ebeveyne birlikte yapılmalıdır. Böylelikle ebeveynlerin hastalığı kabullenmeleri, hastalığa karşı duyulan öfkeyi ve suçlamaları birbirlerine yansıtmaları önlenmiş, hastalık ile ilgili kaygılar her iki ebeveyn tarafından paylaşılmış olur. Çocuğa yapılacak açıklama da benzer şekilde tanı koyan hekim ve/veya ebeveynler tarafından yapılabilir. Çünkü açıklamayı yapan kişilerin çocuğun tanıdığı ve güven duyduğu kişiler olması önemlidir. Böylece hastalığın sürecinde de çocuk kendini daha güvende hissedecektir. Eğer sadece anne-baba hastalığı açıklayacak ise, anne-babaların açıklama yapmadan önce, hastalık hakkında doğru kaynaklardan yeterli bilgiye sahip olmaları çok önemlidir. Çocuk ve ergene hastalığı söyleyen kişilerin duygularını (korku, kaygı,…) abartılı şekilde göstermemeleri çok önemlidir. Bu nedenle anne-baba hazır oldukları an hastalığı çocukları ile paylaşmalıdırlar

    AMELİYATLAR ÖNCESİ ÇOCUKLARA AÇIKLAMA YAPILMALI MI?

    Çocuklar aileleri ile birlikte ameliyata hazırlanmalıdır. Hastalığın özelliği, hastanede geçecek süre, yapılacak ameliyat ve sonrası aileye açıklanmalıdır. Çocuğun anlama kapasitesine göre, yapılacak olanlar, ameliyat ortamı (doktorların neden maske taktığı gibi) çocuğa anlatılmalıdır. Böylelikle çocukların kendi hayal dünyalarında çok daha korkutucu işlemlere maruz kalacaklarını ve çok acı çekeceklerini düşünmeleri önlenebilir. Aileler çocuklarını hastaneye götürürken; evde çocukların çok hoşlandığı oyuncakları da yanlarına almaları özellikle küçük çocuklardaki stresin azalmasına katkıda bulunabilir. Üç yaşın altındaki çocuklara ameliyat günü açıklama yapmak çocuklardaki stresin daha az olmasını sağlar.

    KRONİK HASTALIK TANISI ALAN ÇOCUK VE ERGENE NASIL DAVRANILMALI?

    Çocuk ve ergenin hastalık hakkında bilgilenmelerine olanak sağlanmalıdır. Bu konuda kısıtlamalar ya da çevreden duyacağı yanlış bilgilendirmeler kolaylıkla olumsuz düşüncelere ve umutsuzluk duygusunun gelişmesine yol açabilir.

    Hastalık açıklandıktan sonra, çocuk ve ergenler istediği sürece hastalık hakkında konuşabilecekleri, olumlu ya da olumsuz duygu ve düşüncelerinin paylaşabilecekleri ortam sağlanmalıdır. Burada anne-babalara önemli görev düşmektedir. Çünkü çocuk veya ergenler bazen anne-babayı üzmemek için hastalık ile ilgili konuşmaktan kaçınabilirler.

    Anne-baba ve yakın aile çevresinin çocuktaki bebeksi tavırları desteklememesi ve aşırı duygusal davranmaması çok önemlidir. Çünkü çocuk ve ergenin mevcut bedensel hastalığına eğer ‘hasta kimlik duygusu’ eklenirse ruhsal olarak yeterince güçlü olabileceklerini söylemek pek mümkün olmayacaktır. Eğer hasta çocuk ve ergen çok fazla korunup kollanır ise ev dışındaki her ortamda daha çok uyum sorunu yaşayacaklardır. Çünkü hiç kimse ev ortamındaki gibi çocuk ve ergenlere aşırı toleranslı ve duygusal davranmayacaktır.

    Tıbbi zorunluluk olmadıkça çocuk ve ergen günlük aktivitelerine eskisi gibi devam edebilmeli ve olabildiğince akranları ile aynı ortamlarda bulunmalıdır.

    Hastalığın sürecinde çocuk ve ergen dışında anne-babanın da gerektiğinde ruhsal destek alabilecekleri hatırlatılmalı ve gereğinde yönlendirme yapılmalıdır. Çünkü hasta çocuk ve ergenin karşısında güçlü ebeveynin olması geleceğe dönük güven duygusunun artmasını sağlayacaktır.

    KRONİK HASTALIĞI OLAN ÇOCUĞA OKULDA NASIL DAVRANILMALIDIR?

    Öncelikle öğretmenlerin hastalık hakkında bilgilendirilmeleri önemlidir. Çünkü bazen öğretmenlerden de tıbbi destek istenebilir ve gözlemlerini almak önemli olabilir.

    Öğretmenlerin olabildiğince diğer çocuklara davrandığı gibi hasta çocuğa davranması gerekmektedir (burada tıbbi olarak çocuk ve ergenelerin yapamayacakları elbette göz önünde tutulmalıdır). Çünkü çok farklı bir şekilde ve toleranslı davranılan çocuk ve ergende, dersler ve çevreye uyum için gereken çaba azalır ve akran grupları tarafından daha çok dışlanabilirler.

  • Psiko-Onkoloji (Kanser Psikolojisi)

    Psiko-Onkoloji (Kanser Psikolojisi)

    Psiko-onkoloji, kanserin psikolojik, sosyal ve davranışsal yönlerine odaklanan bir sağlık psikoloji uzmanlığı alanıdır. Kanser hastalarının ve ailelerinin hastalık sürecini etkileyebilecek psikolojik, davranışsal ve sosyal faktörlerin yanı sıra hastalığın tüm aşamalarında yaşayabilecekleri psikolojik tepkileri ele almaktadır.

    Kanser hastalığına verilen genel tepkiler

    Fiziksel

    • Yorgunluk veya uyku problemleri

    • Gündelik hayata katılmama ya da eğlenceli aktivitelerden zevk almama/eğlenmeme

    Duygusal

    • Endişe ve kaygı: Bunlar stresli durumlara normal reaksiyonlardır. Kaygınız rahatsız ediyorsa, o zaman bir psikologla onunla başa çıkmanın yolları hakkında konuşmak isteyebilirsiniz.

    • Öfke ve kızgınlık: Kanser teşhisi ile öfkeli ve üzgün hissetme alışılmadık değildir ve çok rahatsız edici olabilir.

    • Düşük mod/duygudurum: Kanser teşhisi konulduktan sonra veya tedavi sırasında veya sonrasında düşük modda hissetmek alışılmadık bir durum değildir. Depresyon, üzüntü ve keder duyguları, kalıcı duygudurum/mod düşüklüğü gibi hallerine olumsuz katkıda bulunabilir.

    Bilişsel

    • Öz-güvensiz hissetmek

    Kanserle duygusal açıdan baş etme yolları/stratejileri

    • En yüksek seviyede enerjik, üretken veya en iyi ruh halinizde olmayı beklemeyin. Kendiniz için küçük hedefler belirleyin ve başardığınız küçük görevler için kendinizi kutlayın.

    • Düşüncelerinizi ve duygularınızı bir günlüğe yazın. Bu ruminasyon ve negatif düşünce karmaşasının önlenmesine yardımcı olabilir.

    • Meditasyon, kas gevşetme, bilinçli farkındalık (mindfulness) veya yoga gibi rahatlama tekniklerini öğrenmek faydalı olabilir.

    • Diğer zihin temelli sorunlarda olduğu gibi sağlıklı bir vücut sağlıklı bir zihinle mümkün olduğundan; düzenli egzersiz yapmayı, bol su içmeyi, sigara ve alkolden kaçınmayı unutmayın.

    • Diğer insanlarla konuşun. Duygularınızı size yakın olan insanlarla paylaşın. Sizin gibi benzer durumda olan diğer kanser hastalarına ulaşın, özellikle de bu duyguları hissettiğiniz tek kişi olduğunuzu düşünüyorsanız – Lakin unutmayın herkesin hastalığı ve tedavi şekli bireyseldir kendine özeldir.

    Ne zaman profesyonel yardım almalıyım?

    Kanser tanısını aldığınız andan itibaren psiko-sosyal destek almanız hem hastalık sürecini daha iyi yönetmenize hem de hasta yakınlarında ki yıpranma payını ciddi olarak azaltacaktır. Sorunlarınız ve endişelerinizi uzman bir sağlık psikoloğu veya bir psiko-onkolog ile konuşmak yardımcı olabilir. Destek ve bilgi sağlayabilir; kanser teşhisi ile tedavisinden kaynaklanan zorlukları yönetmenize yardımcı olabilirler. Ayrıca size rahatlama, stres yönetimi ve kısır döngüden ibaret düşünce yapısıyla nasıl üstesinden gelebileceğinize yönelik pratik başa çıkma becerilerini öğretebilirler.

    Hasta yakınları da kendileri için destek almalı mı?

    Kesinlikle evet. Araştırmalar kanser hasta yakınlarının hastalardan daha çok duygusal ihtiyaç gereksinimi olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca hasta yakınlarının kendi bakımlarını ihmal ettikleri için de hastalık sürecinde yıpranma paylarının da bir o kadar fazla olduğunu göstermektedir. OZ Psikolojik Danışmanlık hasta yakınlarının muhtemel sorunlarına empatik bir yol izleyerek destek vermektedir – Yalnız değilsiniz!

    Psikolojik Ölçekler ve Değerlendirmelerin Yararları

    Psikolojik ölçek ve değerlendirme, bireyin sadece tek bir görüşmede kolayca elde edilemeyen işleyişi hakkında bilgi edinmek için kullanılır. Bu ölçekler davranışsal sağlık, ilişkiler, tıbbi, kişilik, bilişsel, hafıza, mesleki veya akademik konular ile ilişkili olabilir. Psikolojik ölçekler, bireyin güçlü ve göreceli zayıflıkları hakkında bilgi sağlayabilir. Karmaşık sorunların anlaşılmasına yardımcı olabilir ve bu tür sorunların sürdürülmesine katkıda bulunabilecek faktörleri belirleyebilir.

    Psikolojik testler, tedavilerin kısalmasına, psikolojik desteğin planlanmasına danışan ile beraber hedeflerinin oluşturulmasına, olumlu sonuçların elde edilmesine yönelik potansiyel engellerin tanımlanmasına ve zaman içinde ilerlemenin izlenmesine yardımcı olarak genel maliyeti düşürür.

    Sağlık Psikolojisi Ölçeklerinin Faydaları Başlıca:

    • Karmaşık teşhis sorularının anlaşılmasına yardımcı olur

    • Tanı belirsiz olduğunda veya olası gelişmekte olan tanı hakkında endişeler varsa

    (örn. depresyon, anksiyete, uykusuzluk (insomnia) vb.) tanı koymada destekleyicidir.

    • Muhtemel bilişsel ve hafıza problemlerini belirleyicidir

    • Tedavi hedeflerini netleştirir

    • Sorunların ilaç kullanılsa bile neden hala devam ettiğini anlamalarını sağlar

    SAĞLIK PSİKOLOJİSİ ÖLÇEKLERİ, DANIŞANLARIN İHTİYAÇLARINA ŞU ALANLARDA CEVAP VERİR:

    • Entelektüel olarak güçlü ve zayıf yönlerin belirlenmesi

    • Duygusal problemlerin netleştirilmesi

    • Kişilik

    • Bilişsel ve Hafıza fonksiyonu

    • Altta yatan psikolojik problemlerin belirlenmesi

    • Odaklanmış tedavi hedeflerinde yardım

  • Anksiyete, Depresyon ve Kronik Sağlık Koşulları

    Anksiyete, Depresyon ve Kronik Sağlık Koşulları

    Anksiyete (kaygı) ve depresyon (çökkünlük), kişinin zihinsel, duygusal ve fiziksel iyi oluşu üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Anksiyete ve depresyonun, belirli sağlık durumlarının gelişimi için risk faktörleri oluşturduğu ve bu durumlardan iyileşmeyi zorlaştırdığı ve geciktirdiği gösterilmiştir.

    Diyabet

    Anksiyete (kaygı) ve depresyon (çökkünlük) Tip 1 ve Tip 2 Diyabet gelişimi için risk faktörleri olarak bilinmektedir. Ayrıca anksiyete ve depresyonun, diyabetli hastalarda komplikasyon riskini arttırdığı da gösterilmiştir. Depresyon ve diyabet sıklıkla birlikte bulunur, ancak günümüzde depresif diyabetik hastalarının yaklaşık %25’i klinik pratikte tanımlanmaktadır (Gureje, 2011). Uzun süreli depresyonda ve Diyabet daha zayıf glisemik kontrol, yüksek komplikasyon riski ve düşük yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Bu nedenle, anksiyete ve depresyon için tarama ve kanıta dayalı psikolojik desteğin sağlanması diyabet tedavisinde büyük önem taşımaktadır.

    Kalp Hastalıkları ve Kalp Krizi

    Depresyonun şu anda koroner kalp hastalığı ve kalp krizi gelişimi için önemli ve bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Ayrıca, 2011 yılında Cavallo tarafından yapılan bir araştırma anksiyete ve depresyonun kardiyak olay sonrası iyileşmeyi zorlaştırabileceğini de göstermiştir.

    Kanser ve Lösemi

    Yaşamı tehdit eden bir hastalığın, semptomların ve tedavinin biyofiziksel etkilerinin teşhisi bireyin bu hastalıkla baş edebilme yeteneğini zayıflatabilir. Kontrol duygusu, beden algısı, çalışabilme yeteneği, mali durum ve kişinin ailesini desteklemek için duygusal elverişlilik kesintiye uğrayabilir. Egzersiz yapmak için motivasyon ve enerjik olmak, arkadaşlarını ziyaret etmek, randevulara katılmak ve geleceği planlamak büyük işler gibi görünebilir. Hastalığın tekrarlanması ile ilgili endişeler bireyleri meşgul edebilir, iyileşmelerini ve uyum sağlamalarını zorlaştırarak engelleyebilir. Araştırmalar, kronik bir hastalığa sahip olmanın bireyleri artan endişe ve depresyon riskine maruz bıraktığını göstermiştir. Anksiyete ve umutsuzluğa düşmek gibi psikolojik sıkıntıların tedavi edilmesinin, bu bireyler için sonuçlarını ve yaşam kalitesinin iyileştirdiği gösterilmiştir. Kanser tanısı almış bireylerin yakınları da hastalar kadar bu süreci yaşamaktadır. Bu sürece uyum sağlamak sadece hasta için değil hasta yakınları için de bir gerekliliktir. Unutulmamalıdır ki hasta yakınlarının kendilerine gereken psiko-sosyal desteği verebilmeleri kanser hastası yakınlarına çok daha iyi bir destek ve bakım verebilmenin önünü açmaktadır.

  • Fobi Nedir?

    Fobi Nedir?

    Gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye veya duruma karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışında bulunmaya fobi denir. Fobik kişiler belli bir durum, nesne veya aktivite ile karşılaştığında aşırı anksiyete duyar. Kişiler korkularının saçma olduğunun farkındadır, ancak korkularını mantıksal düşünerek engelleyemezler.

    Korkular fobik kişilerin günlük işlevlerinde bozulmaya neden olur. Fobiler toplumda sık görülür. Araştırmalarda toplumda %10 oranında fobik olduğu söylenmekle birlikte tahminen bu değer %25 dolayındadır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasının en önemli nedeni bu kişilerin hastalıklarının farkında olmaması ve tedaviye başvuruların az olmasıdır. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Sosyal fobi genelde gençlik yıllarında özellikle karşı cinse ilginin arttığı dönemlerde ortaya çıkar.

    Fobi Neden Olur?

    Fobilerin gerçek nedenleri bilinememektedir. Öne sürülen fobi nedenleri türlerine göre değişmekle birlikte aynı fobi türünde de hastadan hastaya değişiklik gösterir. Ruhsal rahatsızlıkların çoğunda olduğu gibi fobilerde de neden biyolojik, genetik ve çevreseldir.

    Genetik yatkınlık: bazı özgül fobilerde genetik yatkınlık fazladır. Örneğin kan aldırma veya enjeksiyon yaptırma fobisi olan kişilerde ailede benzer hastalık normal topluma göre daha sıktır. Ancak bu yatkınlığın genetik veya çevresel etkenlere bağlı olarak gelişip gelişmediğini aydınlatacak araştırmalar henüz yetersizdir.

    Nörokimyasal nedenler: bazı insanlarda adrenalin ve noradrenalin salınımının fazla olmasının veya etkilenen organların bu maddelere normal insanlara göre daha duyarlı olmasının bu hastalığa yol açtığı ileri sürülmektedir.

    Psikiyatride fobilerin geçmiş yaşantılara bağlantılı olarak geliştiği yolunda ispatlanmamış çeşitli teorileri mevcuttur. Watsonun öğrenme teorisinde fobilerin şartlandırılmış refleks davranışlar sonucu oluştuğu ileri sürülür. Bu teoriye göre daha önce kaygı uyandırmayan bir uyaran kaygılı bir uyaran ile bir araya geldiğinde öğrenme yolu ile kaygı uyandıran bir uyaran haline gelmektedir. Örneğin asansör korkusu olmayan bir kişi elektrik kesintisi ile asansörde mahsur kalma sonucunda asansör korkusu geliştirebilir. Bu olay öncesinde rahatlıkla asansöre binebilirken asansöre binemez hale gelebilir veya asansöre bindiğinde aşırı kaygı duyma görülebilir

    Yapılan araştırmalarda sürekli strese maruz kalan çocuklarda yaşamın ileri dönemlerinde yaygın fobik davranışlar görülebilmektedir. Sürekli stres yaratan nedenler arasında erken yaşta anne veya babanın kaybı, anne veya babadan ayrılma,ev içinde şiddete maruz kalma sayılabilir.

    Fobi Belirtileri Nelerdir?

    Korku yaratan obje, durum ya da aktivite ile karşılaşıldığında anksiyete belirtileri ortaya çıkar. Panik atakta görülen belirtilerin hemen hepsi fobik durumla karşılaşıldığında ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden bazıları şunlardır:
    • Çarpıntı
    • Yüz kızarması
    • Titreme
    • Terleme
    • Bulanık görme
    • Nefes darlığı
    • Ağız kuruluğu
    • Yutkunma güçlüğü v.b.
    Panik bozukluğu olan kişiler ne zaman panik atak geçireceklerini bilirler ve panik atak geçirmemek için fobik durumlardan kaçınırlar. Örneğin asansör korkusu olan kişiler asansöre bindiklerinde panik atak geçirebilirler ve bundan korunmak için üst katlara merdivenlerden çıkıp inmeyi tercih ederler bu şekilde panik atak gelmesini önlerler. Yine uçak korkusu olan kişiler uçağa binmek yerine başka vasıtaları kullanarak yolculuk etmeyi tercih ederler. Fobisi olan kişiler bu kaçınma davranışını kullanarak panik atak gelişmesini önlerler. Panik bozukluğu olan kişilerde fobilerden farklı olarak panik ataklarının ne zaman, nerede geleceği belli değildir ve atağın gelmesi genelde önlenemez.

    Fobi Tedavisi Nasıl Yapılır?

    Fobiler tedavi edilmediği taktirde çok uzun zaman devam edebilir, aslında tedavi olmaksızın düzelen hasta sayısı azdır. Fobi tedavisinde amaç kişinin kaçınma davranışını önlemek ve belli durumlarda ortaya çıkan anksiyeteyi azaltmaktır. Çeşitli psikoterapi yöntemleri uygulanabilir. Fobilerde en sık kullanılan terapi yöntemi yüzleştirme (exposure) tedavisidir. Bu yöntemde hastanın korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek ortaya çıkan anksiyete ile başa çıkması öğretilir. Tedavi süresi hastalığın şiddeti, yaygınlığı ve hastanın özelliklerine göre değişir

  • Acaba çocuğum hiperaktif mi?

    Acaba çocuğum hiperaktif mi ?

    Anne –Babaların Söyledikleri Cümleler

    · Yerinde durmaz

    · Sürekli koşup tırmanır

    · Çok konuşur

    · Sürekli konuşmaları böler

    · Sırasını bekleyemez

    · Misafirliklere onun yüzünden gidemeyiz

    Öğretmenlerin Söyledikleri Cümleler

    · Arkadaşlarıyla konuşur

    · Derste garip sesler çıkartır

    · Sınıfın içinde dolanır

    · Oturarak yazamaz

    · Sık sık tuvalete gider

    · Tenefüse ilk önce o çıkar

    Acaba çocuğumda dikkat eksikliği var mı ?

    Anne –Babaların Söyledikleri Cümleler

    · Ödevlerini genellikle eksik alır

    · TV ve bilgisayarın karşısında çok dikkatli ama derse gelince her şey değişiyor

    · Aslında çok zeki ama kendini derse vermiyor ah bir istese..

    · Dersin başında oturamıyor ki sürekli bir bahane bulup dersin başından kalkıyor

    · Her hafta kalem – silgi almaktan usandık. Ya unutuyor ya da kaybediyor

    · Bir şey söylediğimde başını dinliyor sonunu dinlemiyor

    Öğretmenlerin Söyledikleri Cümleler

    · Derste dalıp gidiyor

    · Ders gereçlerini genelde unutuyor

    · Aklı sanki hep başka yerde gibi

    · Aslında zeki bir çocuk birde kendini derse verse

    · Yanındaki arkadaşıyla konuşup duruyor

    · Yazı yazmayı hiç sevmiyor

    · Dikkati hemen dağlıyor

    Ergenlik döneminde DEHB

    · Ders çalışamama, unutkanlık

    · Okulda arkadaş ve öğretmenleri ile ilgili sorunlar

    · Tehlikeli aktiviteler ( sık kavga etme, alkol madde kötüye kullanımı, cinsel riskli davranışlar)

    · Gerginlik, huzursuzluk

    · Ders Çalışamama, ya da odaklanamama

    · Düşük kendilik algısı ve depresif yakınmalar

    Eğer bu cümleler size tanıdık geldi ise çocuğunuzun DEHB açısından bir çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu(DEHB) çok yüksek bir oranda (%5-7) görülen tıbbi bir hastalıktır. DEHB bütün tıbbi hastalıklar gibi erken tanı ve tedaviye son derece iyi yanıt veren bir bozukluktur. Ancak tedavi edilmediği takdirde ciddi tıbbi , akademik ve sosyal sorunlara yol açabilir.

    3 tipi bulunmaktadır

    1- Dikkat Eksikliğinin ön planda olduğu tip

    2- Hiperaktivite –Dürtüselliğin ön planda olduğu tip

    3- Dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin birlikte olduğu tip

    DEHB NEDEN OLUR ?

    Özellikle önceleri hatalı anne baba tutumlarının DEHB ye yol açtığı düşünülse de yapılan araştırmalar DEHB nin nörobiyolojik bir hastalık olduğunu göstermektedir.Araştırmalar Özellikle beynin frontal lobunun işleyişi ve metabolizması ile ilgili bir problem olduğu üzerinde durmaktadır.

    DEHB nin nedeni tam bilinmemekle birlikte daha çok üzerinde durulan genetik etmenlerdir.Yapılan aile çalışmalarında DEHB si olan çocukların anne ve babalarında topluma göre 2-8 kat daha fazla DEHB görülmektedir (Biederman- Faraone 2002).

    Bununla birlikte hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar ve ilaç kullanımı,uzamış doğum öyküsü, düşük doğum ağırlığı,gebelik sırasında alkol ve sigara kullanımı çocukta DEHB riskini arttırdığı ile ilgiliçalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca kurşun düzeyinin yüksek olması da DEHB benzeri tablo oluşmasına neden olabildiği bildirilmektedir.

    TANI VE TEDAVİ

    DEHB kronik bir hastalıktır ve tedavi edilmediği sürece çocuk veya ergenin yaşadığı sorunlar gitgide artar. DEHB belirtileri birçok tıbbi ve psikolojik rahatsızlıkta da görüldüğü için doğru teşhis çok önemlidir. Bu nedenle belirtilerin olduğunu düşündüğünüzde bir çocuk ve ergen psikiyatristine başvurmak gerekmektedir. DEHB de tanı, klinik gözlem ,anne baba ve öğretmenden alınan bilgiler gerekli olduğu hallerde yapılan psikometrik değerlendirmeler ile konulmaktadır. Malesef ülkemizde çocuk ve ergen psikiyatristi sayısı az olduğu için yanlış tanı sıklıkla konulmakta ve buna bağlı olarak yanlış tedaviler sıklıkla uygulanmaktadır.

    Tedavi

    DEHB da aile, öğretmen iyi bir şekilde bilgilenderilmeli ve yapılabilecek uygulamalar üzerinde konuşulmalıdır. Her çocuk kendine özgü davranışlar sergilediği için bir çocuk ve ergen psikiyatristi tarafından değerlendirildikten sonra tedaviye başlanmalıdır.

    1. İlaç tedavisi

    Yapılan araştırmalar( özellikle multimodal treatment study of children with ADHD MTA 2007 ) ve birçok tedavi kılavuzu göstermektedir ki DEHB da en etkin tedavi ilaç tedavisidir. Tedavide kullanılan ilaçlar hareketlilik, dikkatsizlik ve dürtüsellik üzerinde olumlu etkileri bulunmaktadır. Maalesef ülkemizde bu ilaçlar ile ilgili yanlış bilgilendirmeler ( bağımlılık,beyine zarar verme) tedaviyi geciktirmekte ve daha önemli problemlerin gelişmesine yol açmaktadır. Çocuk ve ergen psikiyatristi kontrolü altında önerilen ilaçlar kullanılması gerekmektedir.

    2. İlaç dışı tedaviler

    · Psikoeğitim

    Hasta ve ailesinin DEHB ile ilgili bilgilendirilmesi tedavinin en önemli kısımlarından bir tanesi olup ilk basamağı oluşturur

    · Okula yönelik düzenlemeler

    · Davranışcı tedaviler

    · Aile terapisi

    Bu tedavi seçenekleri dışında bilimsel olarak etkinliği ispatlanmamış ve herhangi bir psikiyatri birliği tarafından ilk seçenek olarak onaylanmamış yöntemler (bilgisayar tedavisi, biofeedback, müzikle tedavi, vitamin uygulamaları, çeşitli diyetler) maalesef ailelerin ilgisini çekebilmekte ve tedavinin başlamasını gecikmektedir.

    Çocuğunuzun herhangi bir fiziksel hastalığında nasıl çocuk doktoruna gidiyorsanız, dikkat eksikliği,hareketlilik ve başka psikolojik sorunlarda, mutlaka değerlendirmeye gittiğiniz kişinin çocuk ve ergen psikiyatristi olmasına dikkat etmeniz gerekmektedir

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Ara ara tekrarlayan ve insanı dehşet içinde bırakan korku nöbetleridir. Panik atağın en temel özelliği beklenmedik bir anda ortaya çıkmasıdır. Hastalarımızın çoğu zaman “kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz “PANİK ATAĞI” diyoruz.
    Panik Atağı, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika (seyrek olarak da 1 saate kadar) devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

    Panik atak belirtileri nelerdir?
    Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,
    Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması
    Terleme,
    Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,
    Soluğun kesilmesi
    Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma
    Uyuşma ya da karıncalanma
    Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,
    Bulantı ya da karın ağrısı
    Titreme ya da sarsılma
    Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme
    Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu
    Ölüm korkusu
    Bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası oluyorsa buna panik atak diyoruz. Dörtten daha az belirtiler görülüyorsa Kısıtlı Panik Atağı tanımını kullanırız.

    Panik Ataklar Nasıl Oluşur?
    Korku aslında tehlikeli durumlarda bize avantaj sağlayan bizi korumaya yönelik hizmet eden gerekli bir duygudur. Mesela, karşımıza bir hayvan çıktığında (kedi, köpek gibi…) korkarız. Korkuyla vücudumuzda sempatik sistemimiz devreye girer. Sempatik sistem tehlikeli durumlarda ya da tehlikeli olduğunu düşündüğümüz durumlarda alarm veren sorunla savaşmak ya da kaçmak için vücudumuzu hazırlayan bir sistemdir. Sonra;
    Hızlı nefes alıp vermeye başlarız: Bu da nefesimiz daralıyor ya da boğuluyormuş, soluğumuz kesiliyormuş gibi hissetmemize, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissine neden olabilir.
    2. Kalp atışlarımız hızlanır:Çarpıntı hissedebiliriz ya da kalp atımlarımızı duyumsayabiliriz.
    3. Kan basıncımız artar ve kalbimiz özellikle kaslarımıza bol miktarda kan pompalar:Terleme, titreme ya da sarsılma, ateş basması hissederiz.
    4. Derimize daha az kan pompalanır:Uyuşma ya da karıncalanma hissetmemize yol açabilir.
    5. Sindirim sistemimize daha az kan pompalanır:Bulantı ya da karın ağrısı hissedebiliriz.
    6. Kanımızdaki oksijen artar karbondioksit azalır ve beyin kan sirkülasyonu değişir:Kendimizi ya da çevremizi değişmiş, tuhaf ve farklı hissetmemize, kontrolümüzü kaybedebileceğimiz korkusunun oluşmasına neden olabilir.

    Panik Bozukluğu Nedir?
    1. Tekrarlayıcı beklenmedik Panik Atakları ile
    2. Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik Ataklarının daha olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma,
    3. Panik Ataklarının “kalp krizi geçirip ölme”, “kontrolünü yitirip çıldırma” ya da “felç geçirme” gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duyma ya da Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yeyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü RUHSAL BİR RAHATSIZLIKTIR.

    Panik atak tek başına bir hastalık değildir. Panik bozukluğu hastalığının bir kriteridir.

    Agorafobi Nedir?
    Hastaların % 60 ‘ından fazlası, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar. Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, taşıt araçlarına, asansöre binemez, dar sokak ya da köprülerden geçemez, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere ya hiç giremez olurlar ya da ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak bu tür yerlere gidebilirler. Hastaların, yalnız başlarına “Panik Atağı” geleceğini zannettikleri yerlere gidememe, o tür yerlerde kalamama durumlarına Agoragobi adı verilir.

    Panik bozukluğu nasıl bir hastalıktır?
    Toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4’ü bu hastalığı ya daha önce geçirmişlerdir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadırlar. Genellikle ilk kez 20-35 yaşları arasında başlar. Kadınlarda, erkeklere göre2-3 kat fazla görülür.

    Panik bozukluğu neden oluşur?
    Panik Bozukluğunun neden oluştuğuna ilişkin iki bilimsel açıklama vardır:

    1. Panik Bozukluğu, beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının anormal çalışması sonucu oluşmaktadır.

    2. Panik Bozukluğu, günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucunda ortaya çıkan ve tamamen “doğal ve zararsız” olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi ve bunun sonucunda da “kalp krizi geçiriyorum, öleceğim”, “çıldırıyorum”, “felç olacağım” şeklinde yanlış yorumlanması ile oluşur.
    Panik bozuluğu tedavisinde neler yapılır?
    Panik Bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Panik Bozukluğunun tedavisinde, beyin sinir hücrelerindeki bozuk olan hormon faaliyetlerini düzelterek panik ataklarını önleyen ilaçlar kullanılmaktadır. Hekim kontrolünde başlanan ilaçlar en az bir yıl kullanıldıktan sonra yavaş yavaş azaltılarak kesilecektir. Diğer kullanılan tedavi yöntemide bilişsel-davranışcı terapi teknikleridir. Bu terapide hastanın, aslında tamamen “zararsız”olan panik atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve hastanın bu belirtiler ile korkmadan baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır. Panik Atağı geleceğinden korktuğu için tek başına bulunmaktan kaçındığı yer ve durumlarla aşamalı bir şekilde tekrar tekrar karşılaştırılması, böylece korkularının üstüne gitmesi sağlanarak korkularını yenmesi amaçlanır.

  • Çocuk ve ergen psikiyatrisinde bir gündüz kliniği deneyimi

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisinde Bir Gündüz Kliniği Deneyimi

    Dr. Nursu ÇAKIN MEMİK,

    Dr. Özlem YILDIZ ÖÇ,

    Dr. Işık KARAKAYA,

    Dr. Şahika GÜLEN ŞİŞMANLAR,

    Dr. Belma AĞAOĞLU

    Çocuk ve Ergen

    Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD,

    Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi,

    Kocaeli

    Özet

    Amaç: Gündüz klinikleri çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında kısa süredir hizmet vermektedir. Gündüz kliniklerinde görüşmeler yoğundur ve çeşitli tedavi yöntemleri bütüncül bir biçimde kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı bütüncül bir tedavi sağlayan ve Türkiye'de ilk kez Kocaeli Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda kurulmuş olan Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Gündüz Kliniği'nde uygulanan tedavinin hastaların işlevselliğinin artırılmasında ve belirtilerin azaltılmasındaki etkinliğini değerlendirmektir.

    Gereç ve Yöntemler: Gündüz kliniğinde izlenen 31 hastanın bulguları terapist ve ebeveynlerinin değerlendirmeleriyle incelenmiştir. Bu inceleme cinsiyet, yaş grubu, eşhastalanım ve ebeveynin eğitim düzeyi göz önüne alınarak çocuklar için genel değerlendirme ölçeği, klinik global izlem ölçeği ve tedavi değerlendirme ölçeği ile yapılmıştır.

    Bulgular: Çocuklar için genel değerlendirme ölçeğinden elde edilen puan ortalaması tedavinin başında 52,59 ±9,02 iken, tedavi sonunda 69,07±11,01 olmuştur. Klinik global izlem ölçeğinden alınan puan ortalaması 4,52±0,975'den 2,70±1,068'e düşmüştür. Tedavi değerlendirme ölçeği ile yapılan değerlendirmede ise elde edilen puan ortalamasının 3,75±0,40 (çok iyi) olduğu görülmüştür. Cinsiyet, yaş grubu, eşhastalanım ve ebeveynin eğitim düzeyi göz önüne alınarak yapılan değerlendirmeler sonucunda elde edilen puan ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı farkın olmadığı saptanmıştır.

    Sonuç: Çalışmanın sonucunda gündüz kliniğinde tedavi edilen hastaların çocuklar için genel değerlendirme ölçeği ve klinik global izlem ölçeğinden elde edilen bulgular doğrultusunda işlevselliklerinde artma olduğu saptanmıştır. Tedavi değerlendirme ölçeği ile yapılan değerlendirme sonucunda anne-babalar tarafından gündüz kliniği tedavisinin yararlı bulunduğu görülmüştür. Ayaktan ve yataklı tedaviye bir alternatif tedavi yöntemi olan gündüz klinikleri için daha fazla araştırma yapılmasına gereksinim vardır.

    Anahtar sözcükler: Çocuklar için gündüz kliniği, ergen, çocuk

    GİRİŞ

    Oldukça genç bir anabilim dalı olan çocuk ve ergen psikiyatrisi 1968 yılında psikiyatri, nöroloji ve pediatriden ayrılıp ayrı bir bilim dalı olarak tanınmıştır.1 Çocuk ve ergen psikiyatrisi 70'li yıllardan sonra yalnızca çocuk ve ergenin kendisi yerine aile üzerine de odaklanmanın önemini kavramıştır. Ruhsal bozuklukların nedenleri incelendiğinde, bozuklukların pek çok etkene bağlı ortaya çıkabildiği görülmüş ve aile odaklı ve sosyal-psikiyatrik kavramların önemi fark edilmiştir. Çocuk ve ergenin ruhsal bozukluklarının tedavisi sırasında aile desteğinin önemi gündüz kliniklerine olan gereksinimi artırmıştır.2 Bunun üzerine 70'li yıllarda özellikle de 80'li yılların başında dünyada çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında çalışan gündüz klinikleri artış göstermeye başlamıştır ve bu sayıca artış günümüzde de sürmektedir.1 Tarihte psikiyatri alanında hizmet veren ilk gündüz kliniğinin 1930 yılında zamanın Sovyetler birliğinde psikiyatri hastanesinde yatak sıkıntısı nedeniyle açıldığı bilinmektedir.3 ABD'de ilk gündüz kliniğinin 1946 yılında açıldığı, gündüz kliniklerinin 60'lı yıllarda artış gösterdiği, 1981 yılında ise çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında hizmet veren 353 gündüz kliniğinin bulunduğu bildirilmiştir.4,1 İngiltere'de 50'li, Fransa'da ise 60'lı yıllarda gündüz klinikleri çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında hizmet vermeye başlamıştır.1 Huss ve arkadaşları 2000 yılında Almanya'da çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında çalışan 61 gündüz kliniğinin bulunduğunu ve bu kliniklerin çoğunlukla yataklı birimin de bulunduğu bir hastanede bunlardan ayrı olarak hizmet verdiğini, daha az sayıda gündüz kliniğinin ise bağımsız bir birim ya da bir yataklı birimin parçası olarak hizmet verdiğini bildirmiştir.5 Buna karşın İsviçre'de gündüz klinikleri yataklı ya da ayaktan tedavi birimine bağlı olmaktan çok bağımsız birimler olarak hizmet vermektedir.1

    Alman ruh sağlığı politikasına göre, 1,5 milyon nüfusluk bir yerleşim bölgesinde, ortalama 80 genel ve 20 özelleşmiş çocuk ve ergen ruh sağlığı yataklı biriminin, 12'şer hasta kapasiteli 4 gündüz kliniğinin ve bunlara bağlı çalışan ayaktan tedavi birimlerinin olması gerekmektedir. Ülkemizin 70 milyonluk nüfusunun 27 milyonluk kısmını çocuk ve ergen nüfusu oluşturmaktadır ve bu nüfus için yalnızca bir gündüz kliniği ve yedi yataklı birim (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi, Adana Kız Ergen Rezidental Tedavi Merkezi, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Alkol Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi) bulunmaktadır. Ülke genelinde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzman hekimlerinin ve alanlarında uzmanlaşmış psikolog, hemşire, çocuk gelişim uzmanı, meşguliyet uzmanı, öğretmen gibi personelin sayıca az olması bu duruma neden olarak gösterilebilir. Bu sorunun çözümünde ilk olarak halen oluşturulmamış olan ulusal bir çocuk ruh sağlığı ve hastalıkları politikasının geliştirilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir.

    Çocuk ve ergenlerde ruhsal hastalıkların etyolojisinde birçok çevresel ve genetik etken rol oynadığından, tedavinin de çok yönlü olması gerekmektedir. Çocuk ve ergenlerin ruhsal bozuklukların tedavisinde, hastanın kendisinin terapiye dahil edilmesi kadar aile ve sosyal çevrenin de ele alınmasının önemi açıktır.6 Gündüz kliniği tedavisinin başarı sağlamasının; ailenin de tedaviye dahil olması, tedavi ortamının hastanın yaşadığı ortama benzer olması ve hastaya çoklu tedavi uygulamalarının sunulması koşullarının karşılanması ile ilişkili olduğu bildirilmektedir.1 Gündüz kliniğinde tedavi altında olan hastalar gün içinde 7-8 saat klinikte bulunup diğer zamanlarını kendi sosyal ortamlarında sürdürmektedirler. Bu da hastalara çatışma alanlarından uzaklaşmadan, doğrudan girişim ve değişim olanağı sağlamaktadır. Gündüz kliniklerinin yataklı tedavi şekillerinden en önemli üstünlüğü de budur. Ayaktan tedavide hasta ve ailesi sınırlı sürede değerlendirilip tedavi edilmekte ve daha geniş aralıklarla takipleri yapılmaktadır. Gündüz kliniklerinin bu sınırlılığı içermemesi ayaktan tedaviye oranla tedavi güçlerini artırmaktadır.7,8

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde hastaların tanı ve tedavileri sıklıkla ayaktan yürütülmektedir. Kendine ya da başkalarına zarar verici davranış tehlikesi olan ya da aile veya sosyal çevrelerinden uzaklaştırılması gereken hastalar için ise yataklı tedavi düşünülmektedir. Ayaktan takibi güç olan ve yatacak düzeyde ağır hastalığı olmayan hastaların tedavisinin gündüz kliniklerinde yürütülmesi uygun görülmektedir. Gündüz klinikleri ayaktan tedavi merkezleri ya da yataklı birimlere oranla sayıca az olmakla birlikte zaman içinde hızlı artış göstermişlerdir.1

    Gündüz kliniğinde ebeveynler de tedaviye yoğun bir biçimde dahil edilip terapist ile birlikte “yardımcı terapist” gibi çalışmaktadırlar. Aileler çocuklarına yapılacak müdahaleler, sorun alanları ve iletişim zorlukları ile ilgili konularda eğitilmekte ve uygulamada bulunmaları sağlanmaktadır. Ebeveynlerin terapi sürecinde terapiste sağladıkları destek artıkça tedavi etkinliğinin de artığı bildirilmektedir.1 Hastanın yaşadığı ruhsal bozukluk ailesinden kaynaklanıyorsa aile terapisi önerilmekte ve tedavide özellikle aile ilişkileri ele alınmaktadır.1

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde gündüz klinikleri ile ilgili araştırma yapmak zordur. Araştırmalarda hastaların kontrol grupları ile karşılaştırılması bilimsel açıdan en kıymetli verileri vermektedir. Ancak gündüz kliniklerinde tedavi altına alınan hastalar için kontrol grubunun oluşturulması etik açıdan mümkün görünmemektedir. Bunun yerine hastanın kontrol grubu ile karşılaştırılması bekleme listesinde bulunan hastalar ile gündüz kliniğinde tedavi altına alınan hastaların karşılaştırılması yolu ile yapılabilmektedir. Ancak bekleme sürecinde hastaların ayaktan tedavi almaları, sosyal çevrelerinde değişikliklerin meydana gelmesi ya da hastanın gelişiminde fiziksel ve duygusal değişikliklerin olması beklenen sağlıklı verileri elde etmemizi engelleyebilir. Çocuk ve ergen psikiyatrisinde gündüz klinikleri ile ilgili araştırma yapmanın diğer bir yolu da hastanın kendisini tedavi öncesi ve sonrasındaki işlevsellik düzeyi ile karşılaştırmak olabilir, ancak bu yöntemde de hastalık özelliği, aile yapısı, ruhsal ve fiziksel gelişim ve değişim gibi etkenler nedeniyle zorluklar yaşanmaktadır. Öte yandan çocuk ve ergen psikiyatrisinde değerlendirme araç ve gereçlerinin nesnel olmaması, hastada meydana gelen değişimin çoğunlukla anne-baba, hekim, öğretmen ya da hastanın kendisi gibi birçok farklı kişinin öznel değerlendirmeleri sonucu yapılabildiği ve hastada meydana gelen olumlu, olumsuz gelişmelerin çevresel etkenlerden kaynaklanma olasılığı nedeniyle meydana gelen değişimin tek başına uygulanan tedaviye bağlanması güçtür. Tarihsel açıdan henüz yeni sayılabilecek bir alan olan çocuk ve ergen psikiyatrisi ile ilgili araştırma alanında yaşanan bu zorluklar gündüz klinikleri ile ilgili sınırlı sayıda yazın bilgisine rastlanmasına yol açmaktadır.1

    Bu yazıda, Türkiye'de ilk kez Kocaeli Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda kurulmuş olan Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Gündüz Kliniği'nde izlenen olguların sosyodemografik özelliklerinin ve tedaviye yanıt oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

    GEREÇ VE YÖNTEMLER

    Kocaeli Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Gündüz Kliniği'nde 01.01.2008/01.01.2009 tarihleri arasında izlenen hastalar çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Psikiyatri servislerinde yatan hastaya uygulanan çok yönlü tedavi gün boyunca benzer bir biçimde kliniğimizde de uygulanmıştır. Tedavi ekibi 1 rekreasyon uzmanı, 1 sınıf öğretmeni, 1 araştırma görevlisi, 2 uzman hekimden oluşmuştur. Hastalar bir yandan spor aktiviteleri, el işleri, mutfak uygulamaları, oyun, grup etkinlikleri gibi etkinliklere katılırken diğer yandan tedavi ekibi tarafından ruhsal tedavileri düzenlenip hastaya ve bozukluğun özelliğine göre bilişsel davranışçı terapi, psikoeğitim, meşguliyet terapisi, ortam terapisi (mileu terapi), farmakoterapi gibi terapi yöntemleri uygulanmıştır. Her bir hastanın gündüz kliniğine başladıktan hemen sonra öğretmenleriyle görüşülmüş, bilgi alınmış ve kliniğimizde çalışan sınıf öğretmeni tarafından hastanın eğitimi şekillendirilmiştir. Haftada iki kez yapılmış olan vizitlerle tedavi ekibi ile hasta bir araya gelmiş ve verilen ödevler, yaşanan zorluklar, kazanması planlanan beceriler, kullanılan ilacın etki ve yan etkileri konuşulmuştur. Hastalar ile her gün, aileleri ile en az haftada bir kez görüşme yapılmıştır. Bireysel görüşmeler dışında hastalar sürekli bir arada ve etkileşim halinde olmuştur.

    Hastaları değerlendirebilmek için önce hasta ve ailelerinden onam alınmıştır. Çocukların sosyodemografik özellikleri dosya bilgilerinden toplanmıştır. Tedaviye yanıt oranları Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (ÇGDÖ), Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ) ve Tedavi Değerlendirme Ölçeği (TDÖ) kullanılarak değerlendirilmiştir.

    Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (ÇGDÖ): Yetişkinler için genel değerlendirme ölçeğinden uyarlanan bu ölçek çocukların tedavi izlemi sırasında klinisyen gözlemine dayanılarak puanlanmaktadır. ÇGDÖ hastalık belirtileri, sosyal ve okul işlevler ve sorunlarla baş edebilme gibi değişkenleri kullanarak hastanın genel iyilik ve işlevselliğinin değerlendirildiği bir ölçektir. Bu ölçekte hastaya yukarıda bahsedilen özellikler dikkate alınarak 100 üzerinden puan verilir. Yüksek puanlar iyi genel durum ve işlev düzeyini göstermektedir9. Bu ölçek “Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli” içinde Türkçe'ye uyarlanmıştır.10

    Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ): KGİ Guy ve arkadaşları tarafından, her yaşta tüm psikiyatrik bozuklukların klinik araştırma amaçlı olarak seyrini değerlendirmek amacıyla geliştirilmiştir. KGİ üç boyutlu bir ölçektir ve psikiyatrik bozuklukları olan kişilerin tedaviye yanıtlarını değerlendirmek amacıyla hekim tarafından yürütülen yarı yapılandırılmış görüşme sırasında doldurulur: I. KGİ-Hastalık Şiddeti (KGİ-HŞ): Toplam yedi değerlikli bir ölçektir. Psikiyatrik bozukluğu olan kişi, ölçeğin doldurulduğu sıradaki rahatsızlığının şiddetine göre 1 ile 7 puan arasında değerlendirilir; 1=Normal, hasta değil, 2= Sınırda ruhsal hastalık, 3=Hafif derecede hasta, 4=Orta derecede hasta, 5=Belirgin derecede hasta, 6=Şiddetli derecede hasta, 7=En ağır derecede hasta. II. KGİ-Global İyileşme (KGİ-Gİ): Toplam yedi değerlikli bir ölçektir. Psikiyatrik bozukluğu olan kişinin, çalışmaya girdiği zamanki durumuna göre ne kadar değiştiği 1 ile 7 puan arasında değerlendirilir; 1=Çok fazla iyileşti, 2=Oldukça iyileşti, 3=Minimal iyileşme, 4=Değişiklik yok, 5=Minimal kötüleşme, 6=Oldukça kötüleşti, 7=Çok fazla kötüleşti.11

    Tedavi Değerlendirme Ölçeği (TDÖ): Tedavi değerlendirme ölçeğinin ebeveyn, hasta ve terapist tarafından doldurulan üç ayrı formu bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda ebeveyn tarafından doldurulan tedavi değerlendirme ölçeğinin kısa formu kullanılmıştır. Bu ölçek ile tedavi başarısı, tedavi süreci ve ebeveyn toplam memnuniyeti değerlendirilebilmektedir. 0-0.4=Kötü, 0.5-1.4=Yetersiz, 1.5-2.4=Orta, 2.5-3.4=İyi, 3.5-4.0=Çok iyi derecede tedavi başarısını, tedavi sürecini ve ebeveyn toplam memnuniyetini göstermektedir.12 Ülkemizde bu ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmamış olmasına rağmen ailenin gündüz kliniğindeki tedaviyi değerlendirip bize geri bildirim vermesi açısından yararlı olacağı düşünülmüş ve kullanılmıştır.

    VERİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

    Çalışmanın verileri, Windows için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 10.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotlar (ortalama, standart sapma) ve ikili grupların karşılaştırmalarında ise Man Whitney U testi kullanılmıştır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p≤ 0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir.

    BULGULAR

    Gündüz kliniğimizde bir yıl içinde 31 hasta tedavi edilmiştir. İzlenen 10-17 yaşları arasındaki ergenlerin yaş ortalaması 13,6±1,8 olup 10'u (%32,3) erkek 21'i (%67,7) kız hastadır. Hastaların sosyodemografik verileri tablo 1'de görülmektedir. Gündüz kliniğinde hastalar 2 ile 36 hafta arasında kalmış olup tedavi süreleri ortalama 6,5±6,3 haftadır. Bir yıl boyunca gündüz kliniğinde izlenen hastaların cinsiyete göre tanı dağılımı Tablo 2'de gösterilmiştir. Gündüz kliniğinde izlenen hastaların aldıkları en sık tanının dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olduğu, 19 (%61,3) hastanın ise birden fazla Eksen I tanısı aldığı saptanmıştır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda 12 hastadan 7'sinde (%58,3), anksiyete bozukluklarında ise 12 hastadan 8'inde (%66,6) eştanı olduğu görülmüştür.

    Hastaların ÇGDÖ puan ortalamasının tedavinin başında 52,59 ±9,02, tedavi sonunda 69,07±11,01 olduğu görülmüştür. İstatistiksel açıdan değerlendirildiğinde tedavi sonunda ÇGDÖ puan ortalamasının anlamlı oranda artığı saptanmıştır (t=-6,91, df=36, p=0,000).

    Hastanın gündüz kliniğinde tedavi altına alındığı sıradaki KGİ-HŞ puan ortalaması 4,52±0,975 bulunmuştur. Son değerlendirmede KGİ-Gİ puan ortalaması ise 2,70±1,068'dir. KGİ-Gİ'ye göre 3 ve daha düşük puan alma tedaviye yanıt vermiş olarak kabul edildiğinden taburculukta hastaların %77,8'inin (n=21) belirtilerinin belirgin olarak düzeldiği saptanmıştır.

    TDÖ'ye göre ebeveyn memnuniyeti (3,38±0,47) ve tedavi başarısı (3,11±0,69) “iyi düzeyde”, tedavi seyri (3,75±0,40) “çok iyi düzeyde” saptanmıştır. Cinsiyete, yaş grubuna, eşhastalanımın olup olmamasına göre ÇGDÖ, KGİ ve TDÖ puanları tablo 3'de gösterilmiştir. Ebeveyn eğitim düzeyleri ayrı ayrı ele alınmış, annenin ve babanın eğitim düzeyine göre ÇGDÖ, KGİ ve TDÖ puanları tablo 4'de gösterilmiştir.

    TARTIŞMA

    Gündüz kliniğimizde hastalar 2 ile 36 hafta arasında kalmış olup tedavi süreleri ortalama 6,5±6,3 (42,72±44,40gün) haftadır. Berger ve arkadaşları gündüz kliniklerinde ortalama kalış süresini 64 gün, Mund ve arkadaşları ise 9 hafta (43,2±24 gün) olarak bildirmişlerdir.5,13 Bunun yanında Almanya'da bulunan tüm gündüz kliniklerindeki hastaların tedavi süresinin ortalama 104 gün olduğu bildirilmiştir.5 Diğer gündüz kliniklerine oranla gündüz kliniğimizdeki tedavi süresinin az olması ebeveynlerin okul eğitimini ruhsal bozukluğa göre daha fazla önemseyip belirtilerde tam olmasa da kısmı düzelme gördükten sonra motivasyonlarının azalması ve tedavi ekibinin de tedaviyi kısmi remisyondan sonra ayaktan tedaviye yönlendirmeleri ile açıklanabilir.

    Gündüz kliniğimizde bir yıl içinde 21 kız (%67.7), 10 erkek (%32.3) hasta tedavi edilmiştir. Berger ve arkadaşlarının gündüz klinikleri ile ilgili deneyimlerini aktardıkları yazılarında 15 aylık süre içinde 14 kız, 25 erkek hasta olmak üzere toplam 39 hasta tedavi ettiklerini, Huss ve arkadaşları ise 2000 yılında tüm Almanya'da izlenen hastaların % 69'unu erkek hastaların, % 31'ini ise kız hastaların oluşturduğunu bildirmişlerdir.2,5 Çocuklukta başlayan psikiyatrik bozuklukların çoğunun erkeklerde, ergenlik dönemi başlangıçlı bozuklukların ise kızlarda daha fazla görüldüğü bilinmektedir.14 Yazınla karşılaştırıldığında gündüz kliniğimizde kız hastaların sayıca daha fazla olmasının hastalarımızın ergenlik döneminde bulunması ile ilişkili olabileceği gibi bu sonucun örnekleme özgü de olabileceği düşünülmüştür.

    Gündüz kliniğinde izlenen 10-17 yaşları arasındaki ergenlerin yaş ortalaması 13,6±1,8'dir. Almanya'da çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında hizmet veren gündüz kliniklerinde izlenen hastaların yaş ortalamasının 10,2 olduğu saptanmıştır.5 Farklı merkezlerde yaş ortalamalarının değişiklik gösterdiği, Berger ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada ise gündüz kliniklerinde izlenen hastaların yaş ortalamasının 15 olduğu bildirilmiştir.2 Gündüz kliniğimizde izlenen hastaların yaş ortalamasının diğer merkezlerin sonuçları ile uyumlu bulunmuştur.

    Gündüz kliniğinde izlenen hastaların ebeveynlerinin iş durumlarına bakıldığında babaların %83,9'unun çalıştığı, annelerin ise %93,5'inin çalışmadığı görülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümüne ilk kez başvuran ergenlerde yapılan bir çalışmada da ebeveynlerin iş durumları benzerlik göstermektedir.15 Ülkemizde annelerin çoğunlukla çalışmadığı ve ev hanımı olduğu düşünülürse babaların da sıklıkla evin geçiminden sorumlu olduğu ve çalıştığı göz önüne alınırsa bu oranların beklenen bulgular olduğu söylenebilir.

    Almanya'da gündüz kliniğinin tedavi hedefi ICD-10'a göre, Eksen VI'da (psikososyal işlevsellik alanı) düzelme sağlamaktır. Ülkemizde DSM-IV sınıflandırması daha yaygın olarak kullanıldığından, tedavi hedefi olarak hastanın işlevselliğini ölçen Eksen-V'de düzelme belirlenmiş ve değerlendirmeler bu alanda yapılmıştır. Hastaların işlevsellik düzeyleri hastayı izleyen hekim tarafından tedavi öncesi ve sonrasında değerlendirilmiştir. Hastaların tedavi başında çocuklar için genel değerlendirme ölçeği puan ortalamasının düşük, klinik global izlem hastalık şiddeti puan ortalamasının ise yüksek olması, gündüz kliniğine alınan hastaların işlevselliklerindeki bozulmanın şiddetinin de bir göstergesidir. Tedavinin sonunda bu puan ortalamalarında belirgin düzeyde düzelmenin gözlenmesi gündüz kliniğindeki tedavi etkinliğinin yüksek olduğunu düşündürmektedir. Gündüz kliniğimizde tedavi altına alınan hastalarımızın sosyal ilişkilerinden koparılmaması, günlük yaşama benzer bir ortam içinde tedavinin yürütülmesi çatışmalarını daha iyi ele alınabilmesini sağlamaktadır. Hasta tedavi ile elde ettiği kazançları, çatışmaların çözümü için geliştirdiği yeni becerileri, kişiler arası ilişkilerde öğrendiği yeni yolları günlük hayatına zaman kaybetmeden aktarabilmektedir. Öte yandan gündüz kliniğimizde tedavi altına alınan hastalar ayrıntılı gözlemlenebilmekte, hem hastaya hem de aileye yoğun tedavi uygulanabilmektedir. Gündüz kliniğinde uygulanan ilaç tedavisinin etkinlik ve yan etkileri günlük olarak tedavi ekibi tarafından izlenebilmekte ve herhangi bir olumsuzluk karşısında hekim zaman kaybetmeden tedaviye müdahale edebilmektedir. Tüm bu özellikler gündüz kliniğimizde uygulanan tedavinin gücünü artırmakta ve hastalarımızın işlevselliklerinde görülen belirgin düzelmenin nedenini açıkça ortaya koymaktadır. Belirgin düzelmeye ergoterapi (meşguliyet terapisi), psikofarmakoterapi, bilişsel davranışçı terapi, ortam terapisi (mileu terapi) gibi terapi yöntemlerinin hastaya ve hastalığa göre ayrı ayrı ya da eş zamanlı uygulanabiliyor olmasının da katkısının olduğu düşünülebilir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde yaygın görülen bozukluklar olmasından dolayı gündüz kliniklerinde yıkıcı davranış bozuklukları ve duygudurum bozukluklarının sıklıkla ele alındığı ancak özkıyım düşünceleri olan, kendine ve başkalarına zarar verici davranış olasılığı olan hastaların tedavisinin önerilmediği bilinmektedir.1Risk değerlendirmesi her hasta için ele alınmalı, kendine ve çevreye zarar verme olasılığı çok detaylı olarak değerlendirilmelidir. Belli bir risk değerinin üzerindeki hastalarda, ilk planda yüksek güvenlikli yataklı birimlerin düşünülmesi ve gündüz kliniğinde uygulanacak tedavinin ertelenmesi uygun görülmektedir.16 Yazın bilgileri ile uyumlu biçimde bu örneklemde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu en sık tanı olarak belirlenmiştir. Berger ve arkadaşları da gündüz kliniklerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun yüksek oranda izlendiğini bildirmişlerdir.2 2000 yılında Almanya'daki çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında çalışan tüm gündüz kliniklerinin değerlendirildiği bir çalışmada da hiperkinetik bozukluklar ve davranış bozuklukları (%20.2) en sık izlenen tanılar olmuştur.5 Bu bulgu dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun çocuklardaki yaygınlığının oldukça yüksek olması ile açıklanabilir.17,18,19,20

    Gündüz kliniğimizde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun kız hastalarda daha yüksek oranda gözlenmesi dikkat çeken bir sonuçtur. Bilindiği gibi dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu erkek cinsiyette daha yüksek oranda görülmektedir.18,21 Ancak kız cinsiyette dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtileri kız çocuklarına yakıştırılan ve olumlu geri bildirimlerle pekiştirilen sakin, durgun ve çekingen davranışlar ile çelişmektedir. Kız çocuklarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtilerinden aileler yakınabilir. Bu tutumların toplum tarafından da bir eksiklik ve olumsuz özellik olarak algılanması, kız çocuklarında sorunun daha fazla farkına varılmasına yol açabilir. Bu durumda da ailenin tedavi isteği ve hekimin tedavi beklentisi erkek çocuklarına oranla daha yüksek olabilir. Öte yandan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun kız çocuklarının işlevselliklerini daha fazla bozduğu ve bunun sonucunda da tedavi arayışlarının daha yoğun olduğu düşünülebilir. Yine örneklemde bulunan kız hasta sayısının erkek hastalara oranla iki kat fazla olması örneklemde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun kız hastalarda daha yüksek oranda gözlenmesini açıklayabilir.

    Birçok ruhsal bozuklukta eş tanıların oranının yüksek olduğu bilinmektedir.22,23,24 Benzer olarak gündüz kliniğimizde izlenmiş olan hastaların %61,3'ü ikinci bir Eksen I tanısı almaktadır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda %58,3, anksiyete bozukluklarında ise %66,6 oranında eştanı olduğu görülmüştür. Yazın bilgisi gözden geçirildiğinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda %70, anksiyete bozukluklarında ise %28.8 eştanı oranlarının olduğu saptanmıştır.25,26 Gündüz kliniğimizde izlenmesine karar verilen hastaların çoğunlukla ayaktan tedavi koşullarında takibin güç olduğu, tanı karmaşası olan ve karmaşık belirtilere sahip hastalar olduğu göz önüne alındığında, eştanı oranlarının yüksek olmasının beklenen bir bulgu olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte bozukluklar tek tek ele alındığında hasta sayısının oldukça azalması bulgular ile ilgili yorum yapılmasını ve genel çıkarımlarda bulunulmasını güçleştirmektedir.

    Yapılmış olan bir çalışmada yıkıcı davranış bozukluğu olan 30 hastadan 15'i gündüz kliniğinde, diğerleri ise ayaktan tedavi edildiği bir çalışmada gündüz kliniğinde tedavi edilen hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek olduğu ve iyilik halinin altı aydan sonra da sürdüğü gösterilmiştir.27 Ciddi davranış sorunları olan hastalarla yapılan başka bir çalışmada gündüz kliniği tedavisi ayaktan tedaviye oranla davranış sorunlarının ve depresif belirtilerin azalmasında, sosyal becerilerinin artışında ve aile işlevselliğinin iyileşmesinde daha etkili bulunmuştur.7 Gündüz kliniği tedavisini tamamlamış ciddi davranış sorunları olan 33 hastanın 5 yıl sonraki işlevselliğinin değerlendirildiği bir çalışmada iyilik halinin uzun dönemde sürdüğü bildirilmiştir.6 Yapmış olduğumuz çalışmada hastaların işlevsellik düzeyleri ve ebeveyn memnuniyeti değerlendirmeye alınmıştır. Ancak hastaların tedavi sonrası ki izlem bulguları değerlendirilmemiştir ve ayaktan tedavi yöntemi ile karşılaştırmalar yapılmamıştır. Bu kısıtlılığa rağmen hastaların işlevsellik düzeylerinde belirgin düzelmenin olması gündüz kliniği tedavisinin kısa dönem etkinliğini desteklemektedir.

    Hastaların işlevsellik düzeyleri çocuklar için genel değerlendirme ölçeği ve klinik global değerlendirme ölçeği yardımıyla gündüz kliniğinde tedavi altına alındığı ilk gün ve taburcu oldukları gün olmak üzere iki kere yapılmıştır. Ebeveynlerin gündüz kliniğindeki tedaviden menun olup olmadıklarının belirlenmesi ise tedavi değerlendirme ölçeği kullanılarak hastanın taburcu edildiği gün yapılmıştır. Ölçek puanları cinsiyete, yaş grubuna ve ebeveynin eğitim düzeyine göre değerlendirildiğinde hem tedaviden önce hem de taburculukta yapılan değerlendirmelere göre kız ve erkek hastalar arasında, erken ya da orta ergenler arasında ve ilköğretim ile lise/yüksek okul eğitim düzeyinde olan ebeveynlerin çocukları arasında işlevsellik düzeylerinde farkın olmadığı görülmüştür. Hastanın gündüz kliniğinde tedavi altına alınmasına karar verilirken özellikle yaş, cinsiyet ve ebeveyn eğitim düzeyinden çok hastanın işlevsellik düzeyi göz önüne alındığından tedaviden önceki işlevsellik düzeyleri arasında farkın olmaması beklenen bir sonuç olmuştur. Bunun yanında eş hastalanımı olan ile olmayan hastaların tedaviden önce işlevsellik düzeyleri arasında anlamlı bir farkın görülmemesi hastada eşhastalanım olmasa bile işlevseliği belirgin düzeyde etkilenmiş hastaların gündüz kliniğine kabul edilmesine bağlanabilir.

    Gündüz kliniğinde cinsiyet, yaş, ebeveyn eğitim düzeyi ve eşhastalanım açısından hastalarda farklılıkların olmasına karşın uygulanan tedavi yöntemlerinin hastaya ve hastalığına özgü biçimlendirilmesi hastaların benzer yarar görmesine, ebeveyn memnuniyeti ve gruplar arsında işlevsellik düzeylerinde farkın olmamasına neden gösterilebilir.

    SINIRLILIKLAR

    İzlenen hastaların sayıca az olması araştırma sonuçlarını genelleştirmemizi engellemektedir. Tedavi etkinliğinin hekimin ve ebeveynlerin öznel değerlenmesi sonucu yapıldığı, hastaların öz bildirimlerinin değerlendirilmemiş olması bulgularımızın gücünü azaltmaktadır. Gündüz kliniği tedavisinin ayaktan ya da yataklı birimde tedavi gören hastalarla, diğer tedavi modellerinin etkinliği ile karşılaştırılmaması, hastalar taburcu olduktan sonra iyilik hallerinin sürekliliğine yönelik bir değerlendirmenin yapılmamış olması, tedavi sonunda tedavinin etkinliğini değerlendiren hekimin hastalara kör olmaması çalışmamızın sınırlılıklarındandır. Gelecekte yapılacak çalışmalarda belirtilmiş olan kısıtlılıkların göz önüne alınması ve hastanın hastalığa özgü ve genel ölçüm araç ve geri bildirimleri ile tedavi düzeylerinin belirlenmesi önerilmektedir.

    Sonuç

    Gündüz kliniği tedavi uygulamaları Almanya'da 20. yüzyılın başlarında, Avusturya'da ise son yıllarda gelişmeye başlamıştır.2 Amerika ve Avrupa'daki hızlı gelişime karşın gündüz klinikleri ile ilgili sınırlı sayıda bilimsel yayın bulunmaktadır.2 Yapılmış olan sınırlı sayıdaki çalışmalarda gündüz kliniği tedavi modelinin hızlı düzelmeye yol açtığı, sosyal işlevselliği artırdığı, aile yükünü hafiflettiği ve tekrarlama oranlarını azalttığı bildirilmiştir.28,29,30,31 Gündüz kliniklerinde izlenen hastalarda ortaya çıkan davranış değişikliğinin yoğun olması, tedavinin hem çocuk hem de aileye uygulanıyor olması nedeniyle tekrarların azaldığı bildirilmekte ve gündüz kliniği tedavi yaklaşımının etkili bir tedavi yaklaşımı olduğu kabul edilmektedir.6,8,17 Batılı ülkelerde çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında gündüz kliniği uygulamaları uzun yıllardan beri kullanılmakta olmasına rağmen ülkemiz için yeni bir kavramdır. Ayaktan tedavinin yetersiz kaldığı hastalarda gündüz kliniğinin etkili bir tedavi yöntemi olduğu, çocuk ve ergen psikiyatrisinde kullanımının yaygınlaştırılması gerektiği söylenebilir.

    Tablo 1: Sosyodemografik özellikler

    n

    %

    Cinsiyet

    Kız

    21

    67,7

    Erkek

    10

    32,3

    Sınıf

    5.-8.

    16

    51,6

    9.-12.

    12

    38,7

    Okul devamı yok

    3

    9,7

    Annenin eğitim düzeyi

    İlköğretim

    27

    87,1

    Lise

    3

    9,7

    Yüksek okul

    1

    3,8

    Babanın eğitim düzeyi

    İlköğretim

    19

    61,3

    Lise

  • Çocuklarda obsesif kompülsif bozukluk

    Çocuklarda obsesif kompülsif bozukluk

    Tanım

    1500’lere dek uzanan yazılı metinlerde bahsi geçen ve 19. yüzyılda yayımlanan ilk olgu serileri ile tıp literatürüne giren Obsesif Kompülsif Bozukluk; obsesyonlar ve kompülsiyonların birlikteliğinden / içiçeliğinden oluşmuş bir hastalıktır.

    Obsesyon dediğimizde gündelik yaşamsal endişelerin ötesinde, uygunsuz zamanlarda ortaya çıkarak zihni meşgul eden, sıkıntıya ve işlevsellikte bozulmaya neden olan tekrarlayıcı düşünceler, imajlar ve dürtüler anlaşılır.
    Kompülsiyon ise obsesyonun yarattığı sıkıntıyı yatıştırmak adına, obsesyonla ilişkili ya da ondan bağımsız olarak görülebilen, bazı ritüellere ve katı kurallara dayalı yineleyici davranışlar ya da zihinsel eylemlerdir.

    Klinik tablo çok fazla değişkenlik gösterebilir. Tipik örüntüsünde obsesyonlar ve kompülsiyonlar birlikte ve peşi sıradır. Obsesyonların ağırlıklı olduğu olgular da çok sıktır, obsesyonların olmadığı ya da silik olduğu, baskın kompülsiyonlarla tipik olgular da vardır.

    Bu durumu yaşayan bireylerde işlevsellikte azalma vardır yani obsesyonlar ve kompülsiyonlar günlük yaşamda aksamalar yaratır. Zorlayıcı özelliği kendisini ve çevresini huzursuz eder. Her ne kadar küçük çocuklara sorulmasa da hasta kişi obsesyon ve kompülsiyonların mantığa aykırı olduğunun farkındadır ve bu durum belirtilerin saklanması nedeniyle tedavi başvurusunun gecikmesine neden olur.

    Çok fazla sayıda obsesyon ve kompülsiyon vardır ama belli başlıları klinik pratiğimizde daha sık gözlenir.
    En fazla karşımıza çıkanlar kontaminasyon (bulaşma) ve temizlik ile ilgili olanlardır. Hastanın zihni sürekli olarak bedeninin bir bölgesinin kirli olduğu veya yeterince temiz olmadığı düşüncesi ile meşguldür. Bu obsesyonun verdiği gerilimden kurtulmak adına sık sık ya da belli bir sayıda yıkanma, kirli olduğu düşünülen yerlere dokunmama ve uzak durma gibi kompülsiyonlar sergilenebilir.
    Çocuklarda en sık görülen ikinci grup zarar görme / zarar verme üzerine kurulu olanlardır. Çocuk; aile bireyleri başta olmak üzere başkasına kötü bir şey yapacağı ya da kendisinin başına kötü bir şeyler gelebileceği temelinde obsesyonlar ve kompülsiyonlara kendisini kaptırır. Ölüm, yaralama, kaybolma vb içerikli zarar görme obsesyonları gözlenebilir ve çocuk bunun verdiği gerilimden kurtulmak için annesine ve başkalarına “bir şey olur mu?” benzeri güven arayıcı sorular sorabilir ya da kendisi bazı eylemler sergileyebilir, yakınlarının sık sık kontrol edebilir, bedeniyle ilgili endişeli sorular sorabilir vs.

    Bunlardan başka zihinden sayma veya sıralama kompülsiyonları, aynı eylemi belirli sayıda tekrarlama, tekrar tekrar kontrol etme kompülsiyonları, kutsiyeti olan kavramlar hakkında zihinde kötü düşünceler ve imajlar canlanması, eylemlerde simetrik davranma ya da sıralama vb davranışlar da sıktır. Obsesif Kompülsif Bozukluk’ta saklama, biriktirme ya da istifleme ile tipik bir alt tip de vardır.

    Dağılım

    Obsesif Kompülsif Bozukluk ile ilgili araştırmalar çocuk ve ergenlerin yüzde 0.2 -1.2’sinde ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Erkek çocuklarda kız çocuklara göre 1.5-2 kat daha fazladır. Genellikle 9-10 yaş civarında başlar ama 4 yaşından 17 yaşına bütün çocukluk ve ergenlik sürecinde başlayabilir.

    Çocukluk çağı OKB genellikle genetik kökenlidir, yani çocuğun yakın akrabalarında da OKB belirtileri sıkça görülür. Yetişkinlikte tanı konulan OKB hastalarının yüzde kırkının çocuklukta başladığı kabul edilir. Ayrıca; araştırmalar göstermektedir ki; hastalar tedavi için başvurmadan önce 7-8 yıl hastalık belirtilerini göstermektedirler.

    Takıntıların şiddetlendiği durumlarda; kompülsif eylemlerin sıklığı bütün aileyi rahatsız edecek boyutlara varabilir. Aşırı yıkanmalara bağlı ciltte egzemaya varabilen kuruma, tekrarlayıcı eylemlere bağlı yavaşlama ve gecikme, düzenleme, sıralama kompülsiyonları sonucu sofra düzeni ve beslenmede aksama, zarar görme / verme obsesyonlarına bağlı aşırı endişe ve kaçınma davranışları, mükemmeliyetçilik ve emin olamama zemininde gelişen kompülsiyonlar nedeniyle okul başarısında gerileme gibi pek çok olumsuz sonuç gözlenebilir.

    Nedenleri

    Obsesif Kompülsif Bozukluk ortaya çıkışı tek bir neden bağlı değildir. Birçok faktörün etkileşimi ile geliştiğine inanılmaktadır.

    Genetik Köken

    Nedenleri konusunda yapılan araştırmalar genetik yatkınlığın önemine işaret etmektedir. Klinik deneyimlerimiz ve yapılan araştırmalar OKB tanısı alan çocukların birinci derece yakınlarında da farklı boyutlarda OKB belirtilerinin varlığına işaret etmektedir.

    Nörokimyasal / Nöroendokrin Değişimler

    Beyindeki serotonin yolaklarındaki değişimler gözlenmesi ve sinir hücrelerinde serotonin ömrünü uzatan ilaçların OKB belirtilerini azaltması; serotonin eksikliğinin OKB ortaya çıkışında önemli bir unsur olabileceğini düşündürmektedir.
    Beyinde; dopaminin sık bulunduğu bazal ganglion bölgesini tutan hastalıklarda OKB belirtileri gözlenmesi, dopamin işleyişini önleyen ilaçların OKB belirtilerini azaltması veya tedavisini desteklemesi gibi bulgular aşırı dopamin aktivitesinin OKB ortaya çıkışındaki rolüne işaret etmektedir.
    Bu iki madde dışında; oksitosin, adrenokorikotropik hormon, arjinin vazopressin, kortikotropin salıcı faktör, somatostatin, opiod vb pek çok maddenin OKB’daki bilişsel ve davranışsal süreçlerle ilgisi olabileceği yönünde araştırma sonuçları bulunmaktadır.

    Beyin Görüntüleme Çalışmaları

    OKB’da beynin pek çok bölgesi BT (Bilgisayarlı Tomografi), MRG (Manyetik Rezonans Görüntüleme), fMRG (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme), PET (Pozitron Emisyon Tomografi), SPEKT (tek foton emisyon kompitürize tomografi) gibi yöntemlerle araştırılmıştır.
    BT’de ventriküllerde genişleme, kaudat nükleusta ve bazal ganglionda yapısal değişimler, MRG’de frontal korteks, singulat girus ve lentiküler nükleusta yapısal değişimler, fMRG’de frontal korteks, kaudat ve lentiküler nükleuslar ile amigdalada aktivite artışı, PET’ de orbital gyrus ve kaudat nükleus, ant singulat gyrus ve prefrontal gyrus bögelerinde metabaolizma artışı, ilaç tedavisine olumlu yanıt verenlerde sağ kaudat nükleus ve frontoorbital bölgede metabolizma azalması, SPEKT’de temporal kan akımında azalma, medyal frontal kan akımında artış, orbitofrontal kortekste aktivite artışı ve kaudat bölgede iki yönlü aktivite azalması gibi pek çok bulgu ortaya konulmuştur.
    Özet olarak bütün bu bulgular; OKB’da frontostriatal döngü ve orbitofrontal korteks düzeyinde aktivite ve hacim değişiklikleri olduğuna işaret etmektedir.

    İmmünoloji Araştırmaları

    A grubu beta hemolitik streptokok enfeksiyonlarıyla oluşan antinöronal ve B lenfosit yüzey antijene karşı gelişen D8/17 antikorlarının bazal ganglionları etkilemesi sonucu OKB belirtilerinin gözlenebildiği bir alt grup vardır. Bütün olguların yaklaşık yüzde 10-20’sinden sorumlu olduğuna inanılır. Sıklıkla tikler eşlik eder.

    Psikanalitik Teoriler

    Sigmund Freud’a göre; anal organizasyon sürecinde ortaya çıkan saldırgan ve cinsel dürtülerin egoya baskı yapması sonucu, libidinal dürtüler genitalden anal-sadistik organizasyona gerilemekte, bu da kompülsiyonlara zemin hazırlamaktadır. Anna Freud ise kompülsiyonları; ambivalan (ikircikli) duygularla başa çıkmakta başarısızlığa, ego ve süperegodan aynı anda gelen cezalandırıcı, toleranssız yanıta anal sadistik dürtülerin eşlik etmesine bağlamış.

    Tanı Koyma

    Tanı koymaya yönelik olarak ilk atılacak adımlar ayrıntılı bir anamnez alma ve psikiyatrik muayenedir.
    Tanıyı kesinleştirmek, OKB’a eşlik eden başka hastalıkları ya da OKB ile karışabilecek durumları ekarte etmek adına veya tedaviye yönelik ayrıntılı veri toplamak amacı ile pek çok nöropsikolojik test bataryası uygulanabilir.

    OKB ile birlikte görülen veya onunla karışabilen, bu nedenlerle de ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken birçok durum vardır: Tik Bozukluğu ve Tourette sendromu, trikotillomani, anoreksia, vücut dismorfik bozukluğu, delüzyonel bozukluk, hipokondriazis, obsesif kompülsif kişilik bozukluğu, genelleşmiş kaygı bozukluğu, yaygın gelişimsel bozukluk, çeşitli fobiler, şizofreni, şizoidal veya şizotipal kişilik, somatizasyon bozukluğu, somatoform bozukluk, dürtü kontrol bozuklukları bunlardan belli başlılarıdır.

    Tanının netleştirilmesi ve eşlik eden patolojilerin saptanması daha etkili bir tedavi için çok önemlidir.

    Tedavi

    OKB tedavisinde; serotonin geri alım önleyici olarak bilinen ilaçların çok yüksek etkinliği vardır ve pek çok olguda kısa zamanda olumlu yanıtlar alınabilir. Bunun yanında; belirtilere yanıtı önleyerek kademeli yüzleştirme tekniği başta olmak üzere bilişsel davranışçı terapi teknikleri başarı şansını çok yükseltir. Aile danışmanlığı ile anne baba pratiklerini çalışmak, okul işbirliğine girmek vb teknikler de tedavide ihmal edilmemelidir. Dirençli olgularda bu tedaviler, yatırılarak da uygulanabilir.
    OKB ile görülen başka hastalıklar var ise, anne babada ruhsal problemler var ise, aileye özgü patolojiler var ise, bunlar da uygun yöntemlerle tedavi edilmelidir.

    Seyir

    Çocukluk çağında görülen OKB’da tedavi sonuçları genellikle yüz güldürücüdür ancak bazı durumlar tedaviye dirençli olabilir ki; anne babada ruhsal problemler olması, ilave hastalıklar olması, aile içinde psikopatoloji bulunması gibi durumlar buna örnektir.

  • İyilik zamanı ilik zamanı

    Lütfen siz de Kızılay Türkök’e gelin, üç tüp kan vererek yaşama tutunmayı bekleyen binlerce insana umut olun. Bununla da kalmayıp eğer bir hastayla doku grubunuz eşleşiyorsa, bağışçı olmaktan vazgeçmeyin. Hele ki nakil tarihine yakın zamanlarda hiç geri dönmeyin! Çünkü burada sadece insanların umutlarını söndürmekle kalmıyorsunuz, onların yaşamını da tehlikeye atmış oluyorsunuz! Konuyu Prof. Dr. Barış Malbora’yla enine boyuna konuştuk…

    – Hocam, nedir sorun?

    Sorunun kaynağı yaşamı tehdit eden hastalıklar. Yeryüzünde öyle hastalıklar var ki günümüz bilgi ve teknolojisinde tek çözüm, maalesef kök hücre nakli…

    – Nedir o hastalıklar?

    Lösemi ve kan/kemik iliği kanserleri. Tabii diğer organ kanserleri, doğumsal metabolik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetersizlikleri ve Akdeniz anemisi gibi doğumsal kansızlıklar. Bunların da günümüzdeki tek kesin çözümü kemik iliği nakli…

    – Peki ‘kök hücre nakli’yle ‘kemik iliği nakli’ aynı şey mi?

    Şöyle ki, “kemik iliği nakli” bir kök hücre nakli. Ama kök hücre naklinin tek kaynağı kemik iliği değil. Kök hücre kaynağı olarak, sıklıkla kemik iliği kullanıldığı için “kök hücre nakli” ile “kemik iliği nakli” eşanlamlı gibi kullanılıyor.

    Gelelim esas meseleye… İnsanlar donör olmak için kan veriyor. Buraya kadar her şey şahane! Ama ilik bekleyen bir hastayla ‘doku uyumu’ tespit edilip onaylandığında ve Türkök tarafından verici olması talep edildiğinde bağışçı birdenbire ilik vermekten vazgeçebiliyor. Neden?

    Evet, üzülerek söylüyorum ki bağışçılarımızın yaklaşık yüzde 20’si iş başa düştüğü zaman bu süreçten cayıyorlar!

    – Her 5 kişiden biri yani…

    Evet. Kemik iliği bekleyen bazı hastalarımızın birden fazla tam uyumlu verici adayı olabiliyor. Onlar daha şanslı. Bir aday vazgeçerse hemen diğerine yöneliyoruz. Ama bazen, bir hastaya bu koskoca dünyada yalnızca bir verici adayı uygun oluyor. Bu durumda o bir tek gönüllü bireyin “bağışçı” olmaktan vazgeçmesi hem hasta olan çocuklarımız hem onların aileleri hem de bizim için büyük bir hayal kırıklığı! Düşünebiliyor musunuz, 3 yaşında, yüksek risk lösemi tanısı konmuş bir hastanız var. Tüm kemik iliği bankalarından taramaları yapmışsınız, yalnızca bir verici uygun. O vericiden ilik toplanması için talepte bulunuyorsunuz. O da vazgeçtiğini söylüyor! O anne-baba için dünyanın sonu! Bu vazgeçişlerin birçok nedeni var…

    – Korkuyorlar mı?

    Evet, nedenlerden biri korku. Ama insan bilmediğinden korkar. Halkımız da bu konuda yeterli bilgiye sahip değil. Yapılan işlemin kendi hayatlarını tehlikeye atmayacağını net bir şekilde anlasalar ben inanıyorum ki verici adayı olup kemik iliği bağışı talebi geldiği zaman, koşa koşa kök hücrelerini vermeye gidecekler!

    – Bu işin önemini mi anlamıyorlar?

    Bu da işin başka bir açısı. Kemik iliği nakli olmaya muhtaç o güzel çocuklarımızı hastane odalarında bir ziyaret etseler, bu işin ne kadar önemli ve yaşamsal olduğunu anlayacaklar. Sanırım bize de görev düşüyor, daha fazla farkındalık yaratmamız gerekiyor. Türkök ve hastanemizin düzenlemiş olduğu “Şimdi iyilik zamanı, şimdi ilik zamanı!” gibi kampanyaları daha sık aralıklarla tekrarlamalıyız mesela.

    – Eşleri, anneleri, babaları mı itiraz ediyor hocam?

    Maalesef bu da bir diğer neden. Mesela kemik iliği nakli olması gereken bir hastamla teyzesi arasında tam doku grubu uyumu vardı. Bunu öğrenince dünyalar bizim olmuştu. Nakil için tüm hazırlıkları yaptık ve hastaya verdiğimiz kemoterapilerle artık geriye dönüşümü olmayacak şekilde nakle hazırlanıyorduk ki ilik vericisi olan o teyzenin kocası, eşinin bağışçı olmasını istemedi! Kocası kabul etmediği için de küçük hastamıza nakil yapamadık! Neyse ki dünya kemik iliği bankaları taramalarımızda tam uyumlu başka bir bağışçı bularak başarılı bir nakil gerçekleştirdik. Şanslıydık. Hastamız şu an sağlıklı bir yaşam sürüyor. Gerçi bunun tam aksi örneklerimiz de yok değil. Kahraman Mehmet mesela. Mehmet, dünyada çok az görülen bir hastalığa sahip iki kardeşine can verdi. Keşke herkes Mehmet gibi cesur olabilse…

    – Vazgeçenlerin bir kısmının para istediğini duydum, bu doğru mu?

    Evet. Bu tür durumlarla da karşılaşıyoruz. Allah’tan yasalar bunun önüne geçmek için çok güzel duvarlarını örmüş durumda. Türkök de bu konuda çok olumlu adımlar atıyor. Mesela, bağışçı ve hasta nakilden 2 yıl sonrasına kadar kesinlikle yüz yüze gelemiyorlar. Kimlikleri de saklı tutuluyor. Nakilden 2 yıl sonra iki tarafın da onayı olmak koşuluyla bir araya gelmeleri mümkün.

    DİKKAT DİKKAT… NAKİLDEN AZ BİR SÜRE ÖNCE LÜTFEN VAZGEÇMEYİN!

    – “Elbette hepimiz bağışçı adayı olalım. Ama asıl süreç, bir hastayla dokunuzun tam olarak uyduğunu öğrendiğiniz zaman başlıyor.”

    – “Eğer bu aşamada vazgeçerseniz, hasta ciddi bir hastalıkla pençeleşmeye devam edecek ve belki de yaşamını kaybedecek! Bunun manevi yükü çok ağır. En kötüsü, doku eşleşmesi sonrasında verici olmayı kabul edip nakilden 1 hafta-10 gün önce, bizler tarafından hastalara kemoterapiye başladığımız süreçten sonra vazgeçmek… Bu dönemde hastaya verdiğimiz kemoterapi, onların kemik iliğini geri dönüşümsüz ortadan kaldırıyor.”

    -“Ben bu süreci uzaya atılan rokete benzetiyorum. Roketi uzaya fırlattıktan sonra ‘Pardon, geri dönmem gerek!’ deme lüksümüz yok! Bunun gibi bir şey bu hazırlama süreci. Eğer bu noktada vazgeçilirse, hastayı kemik iliği yetersizliğinden kaybetmek çok uzak ihtimal değil. Ben bu noktada yasal düzenlemelerle vericilere de yaptırım getirilmeli düşüncesindeyim. Her aşamada vazgeçme hakkına sahipsiniz ama lütfen nakile çok az bir süre kala vazgeçmeyiniz!”

    KİMLER DONÖR OLABİLİYOR?

    “18 ile 50 yaş arasında, herhangi bir kronik hastalığı, bulaşıcı hastalığı (hepatit B, C gibi) olmayan herkes.”