Etiket: Hasta

  • Hashimoto tiroidit , tüm gerçekler, tedavide yenilikler

    Bir Hashimatolu olarak nelere dikkat etmeliyiz?

    Hashimato ve beraberinde olabilecek hastalıklar ve durumlar nasıl takip edilmelidir?

    Nasıl beslenmeliyiz?

    Nasıl Yaşamalıyız?

    Ailemizde varsa erken korunma mümkün mü?

    En çok neler yapmalıyız? Neler yapmamalıyız?

    Hastalık başladıysa kontrolü sağlanabilir veya geriletilebilinir mi?

    Hangi koşullarda cerrahi tedavi önerilir?

    İlaç tedavisi mümkün mü?

    Vitaminlerin sihirli gücü nedir? Hangi mekanizmaları düzeltir?

    Türkiye ‘de gerçekten en sık görülen bu genetik tiroid hastalığın temelindeki gerçekleri bilmek istiyorsak bu yazıyı mutlaka okumalıyız.

    Hashimato tiroiditi otoimmün yani vücudun kendi kendine saldırması ile gelişen kronik(müzmin) ailesel geçişli olduğu bilinen bir tiroid iltihabıdır. Vücut bunu kendi kendine yaptıgı için ortalıkta mikrop yoktur. Nedeni tam olarak bilinmeyen otoimmun hastalıklar grubu dediğimiz modern tıbbın henüz açıklayamadığı iltihaplı eklem romatizmaları (Romatoid Artrit Lupus vs gibi), Myastania gravis, Vitiligo ve Multipl skleroz gibi nedeni tam bilinmeyen bir hastalık olup bu tip hastalıklar ile berabere görülme sıklığı artmıştır.

    Türkiye bilindiği gibi tiroid hastalıkları açısından endemik bir ülkedir. 3-4 kişiden birinde tiroid hastalığı vardır. Tuzlarımız iyotlanmadan önce bu 2-3 kişiden biriydi ve çocukluk çağı zeka gelişimi ile de ilişkiliydi. Çünkü Türkiye’nin üzerinde bulunduğu topraklar iyot açısından fakir olup tiroid bezinin büyümesine yolaçmaktadır.

    Ancak Hashimato hastalığı buna bağlı olmayıp yine de Türkiye’de en sık rastlanan kronik tiroidit nedenidir. İyot eksikliği ile gelişmez genetik geçişle gelişir. Çevresel faktörlerde oluşumuna katkıda bulunur.

    HASTALIK NASIL BAŞLAR;

    Biz klinisyenler deneyimliysek hashimato hastasını hikayesini anlatmaya başladığı zaman aslında hemen tanırız. Testleri de kanıta dayalı tıp açısından isteriz , ayrıca tedaviye yanıtı takip etmek için de başlangıçtaki testler önemlidir.

    Hastamız mutsuzdur, çarpıntısı ara ara oluyordur, ara ara heyecan atakları bazen panik atağa dönüşebilen patlamalar, nedenini tam anlandıramadığı sinir ve/veya üzüntü atakları olmaktadır. Sevdiklerimizle ilişkilerimizi etkileyecek kadar en önemlisi de kendi yaşam kalitemizi son derece düşürebilecek kadar ileri boyutlarda stres yaşatabilir. Ara ara saç dökülmesi birden artmaktadır. Cildinde donuklaşma matlaşma gelişebilir. Ödem, kabızlık gelişebilir. Tırnak değişiklikleri olabilir. Hafıza ve konsantrasyon sorunları yaşayabilir. Özellikle mide ağırlıklı sindirim sorunları yaşayabilir. Sigara içiyorsa bu sorunları çok daha ağır yaşayacaktır veya sigaralı ortamlarda kötüleşme hissedecektir. Bazen boğazında boğulma kasılma gerginlik hissi ses kısılması hissi olabilir. Hastayı bazen kardiolojide ritim bozukluğu nedenli bazen psikiatride panik atak anksiete bozukluklukları dednli ağır ilaçlar alırken tanısı oldukça gecikmiş olarak bulabiliriz.

    OYSAKİ bunların tek bir nedeni vardır o da HASHİMATO TİROİDİT!!!!!! Ve bunlarla başedebilir üstesinden gelebiliriz. Tüm hayatımızı altüst eden bu bulguları yenebiliriz. Artık nedenini biliyoruz.

    Bize kilo aldırabilir ancak tiroid fonksiyonlarımız normalken de bunu yapabilir ; bunun da değişik araştırılması gereken nedeni vardır.

    NASIL TANIRIZ?:

    Bize bu sıkıntılarla geldiğinizde biz tanımızı koymuş oluruz ve labaratuar ile kanıtlarız. Anti TPO, Anti TG adını verdiğimiz tiroid bezine karşı akyuvarlarımızın geliştirdiği silahlar tanıyı kesinlestirir. Tiroid fonksiyon testlerine bakarız ve tiroid ultrasonugrafisi ile bu silahların saldırısının nekadar olmuş olduğuna bakarız. Nodül veya yalancı nodül gelişmiş olabilir. Takibe alırız. Nodül gerçek ise daha sonraki makalemde anlatacağım şekilde takip yaparız. Kesinlikle hemen ameliyat önermeyiz!!!!!!!!!.

    Biliniyor ki operasyon sonrası da bu otoantikorlar yani akyuvarların yapmış olduğu silahlar kanda ömür boyu kalabiliyor. Ameliyat hastalıktan kurtulmak için kesinlikle önerilmez…..

    Ayrıca beraberinde gelişebilecek vitamin ve mineral eksiklikleri çok önemlidir ve hastanın gerçek yaşam kalitesini bozan temel sorunları bunlar oluşturur. Bunlara çok ama çok önem verilmelidir.

    TEDAVİDE NE YAPMALI ? VİTAMİNLERİN ROLÜ NE???

    Hashimato aslında çok basit bir hastalıktır ancak beraberinde olan hastalık sıklığı nedeni ile ve bunların sıklıkla atlanması , tedavi edilmememesi nedenli sorunlar yaşanmaktadır.

    B12, folat, d vitamini, çinko eksikliği replasmanları, immunoterapik ve iyot azaltılmış (gebelik ve süt verme dönemi hariç) diet uygulanması, beraberinde olabilecek vitiligo myastania gravis, tip 1 diabet veya daha sıklıkla insülin direnci araştırmasının mutlaka yapılması geleceğe dair hastanın yaşam kalitesini arttırmakta ve oluşabilecek alzheimer, koroner arter hastalığı, kanser diyabet gibi risklere karşı koruyucu olmaktadır.

    Bu yıl ve geçtiğimiz yıl bu hastalıkla ilgili bilim dünyası çok önemli yeni gelişmeler elde etti. Geçtiğimiz yıl selenyum eser elementinin 200 mg /gün en az 6 ay verilmesinin otoantikorları azaltmada ve hastalık seyrinin ılımlı olmasını sağlamada etkili olbileceği kanıtlandı. Bu yıl Türk tiroidologlar tarafından geniş serilerde yapılan dünyadaki ilk prospektif yani ileriye dönük hashimatolu hasta çalışmalarında bilinenin aksine hashimatolularda gelişen gerçek nodullerin kanserleşme riskinin daha yüksek OLMADIĞI ispatlandı ve tüm avrupa ve amerika tiroid dernekleri buna itiraz etti çünkü şimdiye kadar hep aksi iddia edilmiş ama daha az bilimsel olan geriye dönük retrospektif cerrahi çalışmalara dayanarak busuçları ortaya koymuşlardı. Bizden sonra Japonlar da yine büyük bir seri ile prospektif yani bizim gibi daha bilimsel ileriye dönük bir çalışa ile bizi destekleyince Avrupa ve Amerika Tiroid dernekleri geri adım atmak zorunda kaldılar. Biz de Bilim adamlarımızla gurur duyduk.

    Artık biliyoruz ki çok yeni bilgi olarak hashimato zemininde gelişen soliter gerçek nodüller endemik guatr zemininde gelişen nodüllerden daha sıklıkla kötüleşmemektedir. Risk daha düşük veya aynıdır.

    Derin bir ohhhh çekebiliriz.

    Genellikle her 3 ayda bir tiroid foksiyon testlerimizin takibi önemlidir çünkü hormonal açıdan dalgalı bir seyir göstermeyi sever. Eğer dalgalanmıyorsa doktorunuzun belirlemesi üzerine daha az sıklıkta takip olabilirsiniz. Tiroid bezi tembelliği aşikar olarak gelişti ise size tiroid hormonu da verilecektir. Verilen tiroid hormon ilacı miktarının doktorunuz aksini söylemediği müddetçe siz asla kendi kendinize kesmeyin sonucu ölümcül seyredebilir. Burada çok dikkat edilmesi gereken konu insülin direnci yükseldikçe kilo alırız ve bu da tiroid bezimizin daha da tembelleşmesine katkıda bulunur. Tatlı krizlerimiz artar. Ödemlerimiz çoğalır. Hemen tiroid ilaç dozumuzun arttırılması gerekmez, iyi bir beslenme programı , beyaz unlu mamüllerden ve şekerden uzaklaşmak ve egzersizi arttırmak bile tiroid bezimizi kendine getirecektir. Tiroid hormonu bilinen en önemli iki yaşamsal hormondan biridir. Bazen vitamin takviyeleri bezin tekrar çalışmasını sağlıyabilir. Örneğin D vitamin eksikliğinin düzeltilmesi bile tiroid bezi tembelliğimizi ve reaktif hipoglisemimizi derhal düzeltir , terlememizi yokedebilir, beraberinde çok görülen sedef, vitiligo gibi cilt hastalıklarımızın da sürecine katkıda bulunur..Kilo vermemizi hızlandırır. Hastalıklara yakalanmaya karşı bağışıklığımızı güçlendirir. Tabii ki bu mutlaka doktorumuzun yapması gereken bir müdaheledir. Aritmiler için de müdahale gerekir.

    Mide problemleri Hashimato tiroiditte çok sık rastlanmaktadır, buna bağlı B12 ve folik asit emilim güçlükleri geliştiği ve buna bağlı anksiete ve birtakım nörolojik sorunlar ve depresyona eğilim ve benzeri psikosomatik problemler topluluğunun geliştiği çok iyi tanımlanmıştır.

    Bu nedenle, Hashimato hastası mutlaka mide- barsak hastalıkları açısından sorgulanmalı ve toplumumuzda büyük bir sorun olan Helikobakter Pylori ve parazitolojik hastalıklar açısından da taranmalıdır. Vitamin tedavileri verilmeden önce bu mikrobik hastalıkların ekarte edilmesi tedavinin kalıcılığını sağlar.

    İmmunoterapik açıdan antioksidan destek tedaviler Koenzim Q10 , yüksek doz C vitamininin de hastalık belirtilerini kontrol altına almada , doğurganlığı sağlamada , antiTPO ve antiTG düzeylerini düşürmede seçilmiş vakalarda selenyum ile kombine edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

    NASIL KORUNURUZ???

    Hastalık bilindiği üzere kronik (müzmin) genetik (ailesel ) geçişli yani kalıtsal bir hastalıktır. Yani ömür boyu kalıcıdır ancak korunmak mümkün müdür? Veya başladıktan sonra durdurulabilinir mi?. Gidişi ılımlı hale getirilebilinir mi? Evet tabii ki. Biliyoruz ki bu hastalık aile geçişli, ailemizde var ise biz de kendi taramamızı yaptırmalıyız. Eğer klinisyen doktorumuz bizde risk gördü ise korucu vitamin desteklerini başlayabilir , eşlik edebilecek hastalıklar açısından taranabiliriz ve koruma altına alınabiliriz.Koruyucu beslenme programı vs uygulanabilinir. Hangi yöntem bizim için uygun ise doktorumuz karar verir. Aynı şekilde hastalık başladı ise ve hangi aşamada ise doktorumuz buna göre bize destek tedavileri sunar ve eşlik edebilecek risklere karşı bizi korursa yaşam kalitemiz inanılmaz süzeyde düzelir. Kadınlarda hastalık 4 kat daha fazla sıklıkta görülür. Kadın/erkek = 4/1 Kadınlarda doğum yapma sonrası ilk atak geçirme sıklığı artmıştır. Bu nedenle doğum sonrası 3-4. aylarda riskli kadınlar taranmalıdır ve koruma altına alınmalıdır.

  • Reflü hastalığı

    GASTROÖZOFAGİAL REFLÜ HASTALIĞI (GÖRH)

    TANIM

    Gastroözofagial reflü hastalığı (GÖRH) , kronik bir sindirim sistemi hastalığı olup, mide asidinin, zaman zamanda safra asidinin yemek borusuna geri kaçısı ile oluşan bir hastalıktır. Bu geri kaçış yemek borunuzda tahrişe neden olarak GÖRH ile ilgili belirti ve bulgulara neden olur.

    Belirti ve bulguların başında ağza acı su gelmesi ve mide yanması gelmektedir. Bu iki belirti sindirim sistemi şikayetleri arasında oldukça sık rastlanan belirtilerdir. Eğer bu belirtiler haftada en az iki kez görülüyorsa ya da bu şikayetler günlük yaşamınızı etkileyecek kadar çok görülüyorsa bir doktora başvurmanız gerekir.

    Çoğu hastada, yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı ilaçlar mide yanması ve reflü şikayetlerini azaltabilirler. Anacak çoğu hasat ne yaşam tarzı değişikliğine ne de aldıkları ilaçlara yanıt vermezler. Birçok hasta bu şikayetleri azaltmak ya da tamamen geçirmek için güçlü ilaç tedavilerine hatta cerrahiye ihtiyaç duyarlar.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Göğüste yanma hissi ki bu bazen boğaza kadar yayılabilir , ağızda acı bir tat bırakabilir.

    Göğüs ağrısı

    Ağrılı yutma

    Kuru öksürük

    Ses kısıklığı ya da boğaz ağrısı

    Ağza acı su gelmesi

    Boğazda yumru hissi

    NE ZAMAN DOKTORA GÖRÜNMELİ?

    GÖRH ,mide yanması ve mide ağrısı en çok kalp hastalıkları ,özellikle de kalp krizi ile karışan hastalıklardır. Bu nedenle ani başlayan ,çeneye, sol kola yayılan göğüste yanma, nefes darlığı, ağrı şikayetiniz varsa, kalp krizini atlalamak için acilen bir doktora görünmenizde fayda vardır.

    Eğer bu şikayetlerinizin kalpten olmadığı saptanırsa ve uzun süredir sık sık bu semptomları yaşıyorsanız GÖRH açısından bir doktora görünmenizde fayda vardır. Yine aynı şekilde mide yanmanız için haftada 2 seferden fazla ilaç almanız gerekiyorsa doktorunuza başvurmanızda fayda vardır.

    NEDENLERİ NELERDİR?

    GÖRH mide ya da safranın sık bir şekilde yemek borusuna geri kaçması ile oluşur. Yutma sırasında yemek borusunun alt ucunda bulunan dairesel kaslar, yutulan gıdanın mideye geçmesini sağlamak için gevşeyerek açılır ve yemek mideye geçtikten sonra tekrar kasılarak kapanır. Ancak bu gevşeme ve kasılma anormal olursa ya da burdaki kaslar zayıflarsa mide asiti ve içeriği yemek borusuna doğru geri kaçabilir . Bu ise mide ve göğüste yanma ile kendini gösterir. Geri kaçan mide asidi yemek borusunda irritasyona neden olarak zamanla inflamasyona ( özofajit) neden olabilir. Zaman geçtikçe, bu olay devam ettikçe, bu inflamasyon yemek borusunda yaralara neden olur ki bu da kanama ve solunumsal problemelere kadar giden problemlere neden olabilir.

    RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    Bazı sebepler GÖRH riskinde artışa neden olur;

    Şişmanlık

    Hiatus hernisi ( mide fıtığı)

    Gebelik

    Sigara

    Astım

    Şeker hastalığı

    Mide boşalmasının geçikmesi

    Skleroderma gibi bağ dokusu hastalıkları

    Zollinger -Ellison sendromu

    TEDAVİSİZ GERH NE GİBİ SONUÇLAR DOĞURUR?

    Yemek borusunda daralma ( özofagial striktür) : mide asitinin yemek borusunun alt tarafına sık geçişi, yemek borusunun alt kesimindeki hücrelere zarar vererek scar (ölü) dokusunun oluşmasına neden olur. Bu ise zamanla yemek borusunda daralmaya neden olur.

    Yemek borusunda yara ( özofagial ülser) : Yemek borusunun mide asidiyle sık karşılaşması sonucunda yemek borusunda yaralar oluşabilir. Bu yaralar kanamaya, ağrıya ve yutma güçlüğüne neden olabilir.

    Kanser öncüsü değişiklikler ( barret özofagus) : Barret özofagus, alt yemek borusu dokusunun renk ve yapısının değişmesi sonucu oluşur. Buradaki hücresel boyuttaki yapısal değişiklikler yemek borusu kanseri riskindeki artışla ilişkilidir. Barret özofagusta kanser riski düşük olmakla birlikte, doktorunuz düzenli endoskopi kontrolleri isteyebilir.

    TANI NASIL KONULUR?

    Baryumlu üst özofagus grafisi: İlaçlı film olarak da bilinen bu tetkik reflü,mide ve oniki parmak ülserleri için bilgi verebilse de çoğu zaman yetersiz kalır. Artık reflü tanısında çok nadir kullanılır.

    Üst özafagus – mide endoskopisi: Endoskopi yemek borusu ve mideyi göstermede en başarılı görüntüleme yöntemidir. Hem yemek borusu ve midedeki değişiklikleri hemde ülseri görüntülemede, gerektiğinde de biyopsi almada oldukça faydalı bir yöntemdir. Endoskopi aynı zamanda barret özofagus oluşumunu gibi komplikasyonları da göstermede önem arzeder. Tanı ve tedavi amaçlı yapılabilir.

    Alt özofagus asid mikatarını izleme ( PH monitarizasyon) : Burundan yemek borusunun alt ucuna kadar ilerletilen ince bir boru vasıtasıyla , alt yemek borusunun mide asitine ne kadar maruz kaldığını gösteren bir yöntemdir. Bu boru, asid ölçen küçük bir bilgisaraya bağlıdır. Bu bilgisayar yemek borunuzun ne kadar zaman ve ne derece aside maruz kaldığını ölçmeye yarar.

    Yemek borusunun hareketini ölçmek: Özofagial motilite testi denen bu test , yemek borusunun hareket kabiliyetini ve alt yemek borusunu saran dairesel kasların basıncını ölçmeye yarar. Bu test de yine burundan yemek borunuza konulan bir kateter ( boru) vasıtasıyla yapılır.

    TEDAVİ VE İLAÇLAR

    Mide asidini nötralize eden anti-asitler: Renie, talcid gibi ilaçlar mide yanması ve reflü belirtilerini hafifletselerde, mide de ve yemek borusunda oluşmuş olan inflamasyonu iyileştirmede yetersiz kalırlar. Etkileri kısa süreli ve geçicidir. Kabızlık ishal gibi yan etkiler gösterebilirler.

    Mide asit salgısını azaltan ilaçlar:H2-rsepör blokerleri olarak bilinen bu ilaçlar ( famodin) kısa sürede etki etmezler ancak uzun süreli koruma sağlarlar. Tek başlarına kullanıldıklarında yetersiz kalabilirler.

    Mide asitini bloke eden ve yemek borusunu iyileştiren ilaçlar: Proton pompa inhibitörleri olarak da bilinen bu ilaçlar ( lansor) 24 saat boyunca mide asit salgısını bloke ederek yemek borusunun iyileşmesi için zaman kazandırılar.

    Alt yemek borusu kaslarının kasılmasını arrtıran ve mide boşalmasını hızlandıran ilaçlar: Prokinetikler olarak adlandırılan bu ilaçlar mide boşalmasını hızlandırır yemek borusunun altındaki kasların kasılmasını artırırlar. Yalnız bu ilaçların halsizlik yorgunluk, depresyon ve diğer nörolojik problemler gibi yan etkileri olabilmektedir.

    Mide ve özofagus mukozasını ( iç yüzünü) kaplayarak etki eden ilaçlar: Arjinik asit olarak bilinen bu ilaçlar (gaviscon) mide ve yemek borusunun iç yüzeyini kaplayarak asitten korunmasını sağlarlar.

    Reflü hastalığında çoğu kez bu ilaçların kombinasyonu kullanılır.

    Bu ilaçaların kullanılması ve yaşam tarzı değişikliğine rağmen şikayetleri devam eden hastalarda cerrahi tedaviler önerilmektedir.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Yaşam tarzı değişiklikleri medikal tedavinin yanında mutlaka yapılması gerekenlerdir . Bu değişiklikler mide ve reflü şikayetlerinde azalma sağlarlar.

    Fazla kiloların verilmesi: Fazla kiloların verilmesi karın içi basıncını azaltarak yemek borusunun altından ,mide asidinin yukarı kaçmasını azaltır.

    Sıkı giysiler giymekten kaçının: Sıkı giysiler karın içi basıncını arttırarak mide asitinin yemek borusuna kaçısını kolaylaştırır. Hastalar rahat ve geniş giysiler giymelidir.

    Mide yanmanızı arttıran yiyecek ve içeceklerden uzak durun: Yiyecek ve içecekelerin kişilerde oluşturduğu etkiler değişkendir. Bazı hastalarda şikayet oluşturmayan yiyecek ve içecekler bazılarında oluşturabilir. Bu nedenle hasta kendinde şikayet oluşturan yiyeyecek ve içeceklerden uzak durmalıdır. Yaygın olarak mide yanması yapıp reflü oluşturabilecek gıdalar şunlardır; yağlı gıdalar, fast food, domates sosu, alkol, çikolata, nane, sarımsak, soğan, kahve gibi yiyeceklerden uzak durma reflüyü ve mide yanmasını azaltabilir.

    Sık sık az yiyin

    Yemekten sonra en az 2 saat uzanmayın, yatmayın

    Yatağınızın baş kısmını yükseltin

    Sigarayı bırakın

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Ev hemodiyalizi

    Bugün toplumumuz kronik böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını hemodiyaliz dediğimiz tedavi yöntemiyle sürdürmek zorunda olan insanlarımızdan haberdardır. Bu tedavinin hemen hemen tüm dünyada bir merkezde haftada 3 kez 4 saat şeklinde bir makina vasıtasıyla kanın içinden geçtiği filtre kullanılarak üremik toksinlerin temizlenmesi şeklinde yapıldığından da herkes az çok haberdardır. Gerçekten ülkemizde 50 bininin üstünde hasta yaşamını bu şekilde sürdürüyor. Bu işle ilgili bir mesleğiniz olmasa bile böylesine bir tedavi yöntemiyle yaşamın sürdürüldüğü durumda bazı sorunlarla birlikte olacağını da kestirebilirsiniz. Bu tedavide damara girilerek belli miktarda kan bir filtreden geçirilerek kan temizlenmektedir. Doğal olarak da suni olarak yapılan bu işlem önemli sorunları da birlikte getirir. Herşeyden önce bu yöntem aralıklı olarak yapılır. Böbrek gibi sürekli çalışmadığı için üremik toksin dediğimiz maddeler diyalizde kandan kısmen temizlenirken diyaliz arası dönemde tekrar yükselir. Üstelik bu toksinlerin hepsi bu kısa süre içinde temizlenemez de. Doğal olarak da hastalar bu yetersizliğin etkilerini ve sakıncalarını uzun vadede yıllar içerisinde görürler. Daha fazla kansızlık daha fazla sinirlerin etkilenmesi , metabolik kemik hastalığı, damarlarda, kalp kapaklarında kireçlenme, damar sertliği ve kalp damar hastalıkları gibi sorunlarla karşılaşırlar. Bu sorunlar ek bazı ilaçlarla önlenmeye çalışılır. Ayrıca en azından bazı hastalarda bu kısa diyaliz seansı sırasında kramplar, tansiyon düşmeleri görülebilir bu yüzden de yaşam kalitesi bozulur. En önemli sorun da hastalar idrar yapmadıkları için aldıkları tuz oranında iki diyaliz arasında vücutlarında sıvı biriktirirler ve kilo alırlar. Bu birikim tansiyon yüksekliği ve bunun sonuçları olan kalp büyümesi, kalp yetmezliği , beyin felci ve kanaması riskiyle hastaları karşı karşıya bırakır. Haftalık 3 defa 4 saatlik diyaliz seanslarında bu sıvı dengesi çok kez iyi sağlanamaz. Bu nedenle de haftada 12 saatlik hemodiyaliz olan bu hastaların yaşam süreleri maalesef böbrek nakli olan hastalara oranla bir kaç kat kısa olabilmektedir.

    KISACA HEMODİYALİZ TARİHİNİ BİLMEK İSTER MİSİNİZ?

    Hemodiyaliz tedavisi 2. Dünya Savaşı yıllarında keşfedildi, 50’lili yıllarda -Kore Savaşında- akut böbrek yetmezliğinde geçici olarak , 60’lı yıllarda kronik böbrek yetersizliği hastalarında sürekli olarak uygulanmaya başlandı. Tahmin edilebileceği gibi bugünkü modern makinalara kıyasla oldukça ilkel makinalarla başlandı. Filtreler de neredeyse makina kadar büyük ama temizleme kabiliyeti oldukça düşük cihazlardı. Bu yüzden de günde 15-16 saat gibi sürelerle belli bir miktarda hastaya uygulanabiliyordu. Bu yüzden de bu kadar süreli tedavi olsa olsa evde uygulanması daha kolay ve ucuz olur düşüncesiyle evde uygulamaya konuldu. Bu hastalarda hipertansiyon , anemi gibi bugün diyaliz hastalarında görmeye alıştığımız hiç bir sorun olmuyordu. Diyaliz esnasında tansiyon düşüklüğü görülmüş şey değildi. Geçen yıllar içerisinde diyaliz makinaları gelişti, çok daha etkin filtreler yapıldı. Buna güvenilerek artan böbrek yetmezliği hastalarının daha çoğunu tedavi etme zorunluluğunun baskısıyla diyaliz süreleri hastada 3 kez 4 saat gibi sürelere indirildi. Bir makina ile günde 3 hasta tedavi etme olanağı doğdu. Diyaliz merkezleri yaygınlaştı. Bu sayede bizim ülkemizde ve bir çok ülkede artık hemodiyaliz imkanı sağlanamadığı için kaybedilen hasta diye bir şey yok.

    Daha çok uzun seanslar halinde evde yapılan hemodiyaliz tedavisini bazı ülkeler sürdürmeye devam etti. Fransa’nın Tassin Kentinde ünlü bir merkezde haftada 3 kez 8 saat diyaliz yapılmaya devam edildi. Bu merkezlerin verileri gösterdi ki bu şekilde tedavi gören hastalarda diyaliz sırasında hiç sorun (tansiyon düşmesi, kramplar gibi ) yaşanmıyor, tansiyon yüksekliği hiç görülmüyor, standart diyaliz hastalarının kullanmak durumunda olduğu (kansızlık ve fosfor yüksekliği için) ilaçlar kullanmıyor ya da çok az hastanın kullanması gerekiyor. Bütün bunların sonucunda da böbrek nakli hastaları kadar uzun ve rahat yaşıyorlar. Tabii bu şekilde haftada 3 kez 8 saat veya günde 2 -3 saat günlük diyaliz merkezlerde değil de evde uygulanması daha kolay olmaktadır. Bu nedenle bugünlerde ülkemizde ve dünyada eski bir yöntem olan ev hemodiyalizine bir dönüş yaşanıyor. Ev hemodiyalizi uygulamasını değişik nedenlerle böbrek nakli olanağı bulamayan hastalarımızın daha rahat ve uzun yaşamları için bir başka olanak olduğunu söyleyebiliriz.

    EV HEMODİYALİZİ NASIL UYGULANIYOR ?

    Sağlık Bakanlığının diyaliz yönetmeliği hükümlerine göre ‘’Ev Hemodiyalizi’’ için ruhsat almış bir hemodiyaliz merkezinin kontrolunda merkezin bulunduğu ilde uygulanabiliyor. Dünyadaki uygulamada merkeze bir kaç yüz kilometre uzaktaki bir evde dahi güvenle uygulanmakta olduğunu dikkate alırsak bizde de ilerde merkezin bulunduğu ile komşu illerde de uygulanabileceği düşünülebilir. Hasta böyle bir merkeze başvurmalı, öncelikle bu yöntemi tanımalı, tercihan bu tedaviyi uygulayan bir hasta ile tanışmalı ve daha sonra kendisine uygun olup olmadığına karar vermelidir. Ev diyalizi uygulamasını kabul eden hastalar bu merkezde belli bir süre diyalize girmekte bu esnada da eğitime tabi tutulmaktadır. Bu eğitimle makinayı çalıştırmayı, setlerini takmayı kendi damarına girmeyi nihayet kendisini makinaya bağlamayı öğrenmektedir. Uygulamayı iyice öğrenen hastalar önce merkezde kendi kendine diyalizi uygulamakta bunu iyi bir şekilde yaptığı konusunda kanı oluşunca evde diyaliz uygulamasına izin verilmektedir. Evde hemodiyalize başlayan hastalar (bizim ülkemizde haftada 3 kez 8 saat) kendilerini makinaya bağlamakta ve yataklarına yatıp uykuda bu süreyi tamamlamaktadır. Böylelikle bütün zamanlarını istedikleri gibi değerlendirmekte, işine okuluna gidebilmektedirler. Bu yüzden de neredeyse böbrek nakline eşdeğer bir yaşam kalitesine kavuşmaktadırlar. Pratik göstermiştir ki tüm hastalar ilk anda kendi damarına girmeyi reddetmektedir, tüm hastalar evde kendi kendine bu diyaliz uygulanmasına kuşku ile bakmakta, korkmakta veya yapamayacağını düşünmektedirler. Fakat bugün için ülkemizde 2012 yıl başı itibariyle 100 kadar hasta evinde diyaliz uygulamaktadır, 50 kadar hasta halen eğitim görmekte, yıl sonuna kadar 200’ü bulması beklenmektedir.Türkiye’de ilk kez Ege Üniversitesinde ev hemodiyalizi gören 4 hasta 4 yıldır bu tedaviyi sorunsuz sürdürmektedir. Bu şekilde tedaviyi kabul etmekte tereddüt eden hastalar bu uygulamayı büyük mutlulukla uygulayan hastaları tanıyınca cesaret bulmakta ikna olmaktadırlar. Giderek bu uygulamaya kendiliğinden talip olan hastaları daha fazla görmekteyiz.

    MAKİNA ve MALZEMELER NASIL SAĞLANIYOR ?

    Ev hemodiyalizi ruhsatı olan merkezler hastanın evine makina , uygulama için gerekli olan su arıtma cihazı ve gerekli alt yapıyı sağlamaktadırlar. Aynı şekilde filtre , diyaliz sıvısı gibi gereksinimlerin evlere teslimi, tıbbi atıkların toplanmasının organizasyonundan da sorumludur. Hastalardan ayda bir kan numunesi alınarak laboratuvar değerlendirilmesi ve tedavisinin yönlendirilmesi de bu merkezdeki ilgili nefrolog tarafından yapılmaktadır. Butün bu hizmetleri hastalar ücretsiz olarak almaktadır.

    HASTALARA MALİYETİ VAR MIDIR ?

    Hemodiyaliz seans ücreti merkezde yapılan hemodiyaliz gibi SGK tarafından aynen karşılanmaktadır. Hastalardan hiçbir şekilde ücret ve katkı alınmamaktadır.

    TEHLİKESİ VAR MI?

    Hastalar bir sorunla karşılaştıkları zaman bununla nasıl başedebileceği konusunda eğitilmiş olsalar da 24 saat hizmet veren yardım alabilecekleri bir başvuru telefonuna da sahiptir. Deneyim göstermiştir ki hastalar gayet seyrek olarak bu hattı kullanmaktadır. Uyku esnasında hastalar damar girişimi yapılmış kolunu hiç kıpırdatmadan uyumaya alıştıkları gözlenmiştir. Uyku esnasında makinaya bağlanma hatlarında bir bükülme tedavide aksama olduğunda alarm sistemleri devreye girmekte hatta bir tehlike durumunda makinalar hem alarm vermekte hem de diyalizi güvenle durdurabilme yeteneğindedirler. Yukarıda belirtildiği gibi tansiyon düşmesi, kramp gibi sorunlar bu uzun seanslar esnasında hiç görülmemektedir.

    DAHA FAZLA BİLGİ:

    www.evhemodiyalizi.com sitesinden nerelerde uygulanabildiğini, ev hemodiyalizi ruhsatlı diyaliz merkezlerini bulabilir, hastalara ait videoları seyredebilirsiniz.

  • Astım ve yaşlılık

    Astım, son yılların en sıkıntılı hastalıklarından biri olup, genel olarak çocukluk çağı ve gençlik çağı hastalığı olarak bilinmektedir. Ancak son 30 yıldır astımlı hasta sayısında çok ciddi artışlar olduğunu bilmekteyiz ve bu hastaların yaşlarının spektrumuna baktığımızda hiç de az sayılmayacak kadar yaşlı astımlı hastamız olduğunu görüyoruz. Evet eski çağlara hatta yıllara göre son yıllarda uzamış bir insan ömründen bahsetmek mümkün, bu sebeple yaşlı nüfusumuzda artış da kaçınılmazdır. Bu sebeple yaşlılarımızı eskisinden çok daha fazla olarak hem yaşamımızda hem de bizler kliniklerimizde çak daha fazla görüyoruz. Onların sağlıklı ve huzurlu bir ömür geçirmesi hepimizin asli görevlerinden olmalıdır. Araştırmalar gözden geçirildiğinde yaşlılarda astım tanısını koymak hem zor hem de bir çok hastalıkla karışma olasılığı nedeniyle yanlış tanılar oldukça fazladır. Bir çok hastamızın aslında astım olduğu kanaatine çok kolay varmamıza rağmen maalesef bu yaşlılarımız yanlış tanı ve gereksiz ilaçlarla oyalanmakta ve belki de sağlıklarını her geçen gün daha da kaybetmektedirler. Aslında doğru tanı almış bir astımlı yaşlı hastanın tanı ve tedavi yönetimi eğer bu işle ilgili hekimle tarafından uygulanırsa son derece sağlıklı bir ömür sürmek olasıdır.

    Dünya sağlık örgütünün 1963 raporuna göre yaşlılık kronolojik olarak tanımlanmıştır. Buna göre; 45 ila 59 yaş arası, orta yaşlılar; 60 ila 74 yaş arası, yaşlılar; 75 yaş ve üstü olanlar ise ileri yaşlılar olarak tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler Raporu (1980)’ na göre ise yaşlanma 60 yaş sonrasında başlamaktadır. Ancak bu rakamların son dönemde 65 yaş üzerine çekilme eğilimi olduğunu görmekteyiz. Ülkemiz nüfus dağılımına baktığımızda da yaşlı sayımızın ve dolayısıyla nüfusa oranının giderek arttığını görmekteyiz. 1990 yılında 65 yaş üstü insanlarımızın genel nüfusa oranı % 4; 2010 yılında % 6,1 iken bu oranın 2010 yılında % 7,7, 2025 yılında ise % 9 dolayında olması beklenmektedir. Dolayısıyla yaşlı nüfusumuz gelişmemize paralel olarak artmaktadır ve artacaktır. Bizlerin görevi de yaşlılarımıza sağlılıklı bir ömür sürmeleri için sahip çıkmak, her türlü sorunlarına doğru ve yerinde yaklaşımlarla kesin çözüm bulmak, hastalıklarını en iyi şekilde tedavi etmektir.

    Alerjik hastalıkların genel olarak çocukluk ve gençlik çağı hastalığı olduğu bilinmekle birlikte, ilk belirtilerini yaşlılık döneminde verdiği hasta sayısı hiç de az değildir. Bu sebeple alerjik astım hastalığı da pekala yaşlılıkta ortaya çıkabilir ve doğru tanı almalıdır.

    Ortalama insan ömrünün giderek uzamakta olduğu ve çevresel faktörleri de hesaba kattığımızda astımın ileri yaştaki kişilerde de ciddi sağlık problemi olarak her geçen yıl daha çok sorun yaratacağını düşünmekteyiz. Şu an için Türkiye genel polülasyonunda astım sıklığı % 6-7, çocuklarda %5-8, erişkinlerde % 5 oranında iken 65 yaş üzeri vakaların sıklığını belirlemek için yeterli çalışma olmadığını görmekteiyz. Yurt dışı verilerinde ise 65 yaş üzeri % 4-10 oranında astımlı vaka görülmektedir. Yine tablonun geneline baktığımızda çocukluk ve erişkin yaşta başlayan astımın daha çok alerjik astım şeklinde olduğunu görüyoruz; buna rağmen yaşlı hastalımızın da alerjik astım şeklinde karşımıza geldiğini görmekteyiz.

    Yaşlı vakalarımızda 3 tip astım görmekteyiz. Bunlardan birincisi, hastalığın çocukluk ve/veya geçlikten beri var olduğu ve yaşlılığa kadar alevlenme ve sönmelerle devam ettiği Tip-A; ikincisi çocukluk v/veya gençliğinde astım belirtileri ortaya çıkmış, ancak daha sonra tedavi ile yıllarca sessiz kalmış, sonunda yaşlılıkta bulguların tekrar görüldüğü Tip-B; son olarak da astıma ait belirtilerin yaşlılıkta ortaya çıktığı ve tanı aldığı Tip-C’ dir. Hangi tip olursa olsun pratik uygulamalarımızda hem tanı, hem tedavi hem de takipte bu vakalarda zorlandığımız aşikardır. Ancak, doğru hekim seçimi ile bu üç zorluktan (tanı + tedavi + takip = 3T) da kolayca sıyrılmak işten bile değildir.

    Tanı esnasında anamnez ve hastalık hikayesi alırken belirgin zorluklar olduğu ya da olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir, dolayısıyla, sabırla hastayı dinlemek ve bu konu için zaman harcamak gereklidir. Yaşlıda var olabilecek olan yandaş hastalıkların olduğu, kullandığı bir çok ilacın da astım ve benzeri klinik tablolara ait bulgulara sebep olabileceği mutlaka bilinmelidir. Bunun için bir çok hastalık ve ilacın astım bulguları üzerine olabilecek etkilerini çok iyi bilmek ve değerlendirmek gerecektir. Laboratuvar tanısı esnasında kullanılan testlerin doğruluk ve güvenilirlikleri de değerlendirmeyi yapan hekimin uygulamasına ve tecrübelerine göre oldukça fazla değişebilmektedir. Bu nedenle hastaya mutlaka yeterince vakit ayrılmalı, testler titizlikle uygulanmalı, tanı değerlendirmesinde hekimin önceki tecrübeleri de göz önüne alınarak resmin tamamı görülmeye çalışılmalıdır. Tanı esnasında en çok karışabilecek durumlar olarak; kalp yetmezlikleri, anfizem, kronik bronşit, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), gastro-özefajiyal reflü (GÖR) ve tümörlerdir. Ayrıca hastamızın kullandığı anti-hipertansifler, non-steroid anti inflamatuvarlar (romatizma ilaçları) ve beta blokerler (ki özellikle kalp damar hastalıkları, tansiyon yükseklikleri ve ritim bozukluklarında kullanılır) astım bulgularını kötüleştirebileceği için mutlaka gözden geçirilmelidir. Testleri yaparken de özellikle IgE testleri açısından yaşlılardaki temel immün yanıt değişimlerini göz önünde bulundurarak zayıf cevaplar alabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu nedenle bu testlerin de konuya hakim alerji ve immünoloji uzmanları tarafından yapılması mutlak bir gerekliliktir.

    Tedavide de zorluklar olabilir. An hatlarıyla bunlar: Hastalık, daha kronik olma eğilimindedir; bir çok yaşlı, uzman yerine pratisyen hekimce takip edilmektedir; ilaçlara alınan cevap çok daha az olmaktadır; ilaç yan etkileri çok daha fazla görülmektedir; diğer hastalıklar için kullanılan ilaçlarla geçimsizlik olabilmektedir; yalnız yaşayan yaşlılarda tedavi düzensiz olabilmektedir; ilaca (özellikle inhalerlere) uyum azdır; beyinsel ve motor fonksiyonlarda kısıtlanma nedeniyle kullanım güçlüğü gözlenmektedir. Buradaki değişkenlere baktığımızda hastalığın tedavisinin mutlaka profesyonellerce yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Çok özel bir popülasyon olan yaşlılarımızın bu özel hastalıklarını da doğru doktorlara yaptırmalıyız.

    Tedavide yaşanılan zorluklar, takipte de karşımıza çıkabilmektedir. Astımın genel olarak kronisite gösterdiğini biliyoruz; dolayısıyla uzunca süreler takip edilmesi mutlaka zorunlu olan da bir hastalıktır. Bu vesile ile astımlı yaşlı hastalarımızın rutin kontrollere gelmesi gerekmektedir. Ancak; yaşlılarda rutin kontrollere gelebilme olanağı genç ve erişkinlere göre daha azdır. Burada da hasta eğitimi ön plana çıkmakta ve yaşlımızı, hastalığı ve takibinin ciddiyeti konusunda yeterince zaman harcayarak eğitmemiz gerekliliği doğmaktadır. Tüm basamaklara baktığımızda hastalığın, tanısı, tedavisi ve takibi için ciddi bir zaman ve emek harcamak gerekmektedir. Ancak bunları hepsi yaşlılarımızın sağlığı ve mutluluğu için gereklidir. Yaşlı astımlı hastaların sıklıkla acil servise başvurabileceği, akut ataklarla hekime gidebileceği bilindiği için tıp eğitimi esnasında tüm hekimlerimize bu hastalığın acil atak tedavisi hakkında bilgiler aktarma zorunluluğumuz da gün ışığına çıkmaktadır. Takip esnasında kullanılan PEF ve spirometri uygulamaları, cihaza uyumsuzluk, kas güçsüzlüğü, göğüs duvarı rijiditesinin artması, hatalı uygulamalar, zorlu ekspirasyona bağlı baş dönmeleri ve yine zorlu ekspirasyona bağlı bronkospazm nedeniyle zorluk yaratabilmektedir.

    Yaşlı hastalarımızın tedavisindeki amaçlarımız ise şöyle sıralanabilir:
    – Egzersiz dahil günlük normal aktiviteyi sağlamak,
    – Kronik semptomları önlemek,
    – Acil servis dahil, hastaneye atak nedeniyle gelişi en aza indirmek,
    – Yan etkisi en az ya da hiç olmayan ilaçları seçmek,
    – Hastayı ve yakınlarını hastalık ve gidişi hakkında yeterince bilgilendirmek…

    Bilindiği üzere astım tedavisinde bir çok ilaç ve uygulama yöntemi vardır. Ancak burada, kişiye özel olarak uygun ilaç ve cihaz seçmek gereklidir. Yaş, efor kapasitesi, fiziksel aktivite ve ekonomik duruma göre en uygun, en az yan etkili ve mutlak endike olan ilaç/ilaçlar kullanılmalıdır. Konu ile profesyonelleşmiş ve tecrübeli hekiminiz size doğru tedavi konusunda yardımcı olacaktır.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • İlaç alerjisi

    Hastalıkların tanı ve tedavileri için ard arda geliştirilen ilaçlarla birlikte bunlarla oluşan alerjik reaksiyonların da görülme sıklığında maalesef ki ciddi artışlar olmuştur.

    Aslında ilaçların çoğu kendi başlarına alerjik etkili değildirler. Ancak; vücuda girdiğinde bir takım proteinlerle birleşip alerjik etkinlik kazanırlar. Bunun dışında bir çok ilacın üretimi esnasında kullanılan boya ve koruyucu maddeler de alerjik reaksiyonlardan sorumlu olabilirler.

    İlaç alerjileri bilimsel verilere göre sık görülen reaksiyonlar değildirler. Buna rağmen ilaç alerjisi tanısı alan o kadar çok hasta vardır ki; bu alerjik reaksiyonları olduğunu zanneden bir çok hasta ile karşılaşabiliyoruz. Buradaki problem hastaların ilaçlarla ortaya çıkan hemen tüm yan etki reaksiyonlarının ilaç alerjisine bağlanması olabilir. Ancak; gerçek ilaç alerjilerinin bir takım özellikleri vardır. Bunu değerlendirecek olan ise mutlak ve mutlak bir alerji ve immünoloji uzmanıdır. Örneğin; Amerika’ da hiç de az sayılmayacak bir hasta sayısı ile (36 653 hastada) yapılan bir araştırmada % 1.67 oranında ilaçlarla ilgili yan etki saptanmışken, bunların sadece % 10’ unun gerçek ilaç alerjisi olduğu görülmüştür. Yine tüm bu hastaların sadece 8 tanesinde alerjik reaksiyon hayatı tehdit edici tarzda bulunmuştur.

    İlaçlarla Oluşan Tüm Reaksiyonlar Alerjik midir?

    Bu soruya cevabımız tereddütsüz: “hayır değildir !!!”. İlaçlar; alerji dışında, kendi toksik etkileri, kişilerdeki dayanıksızlık reaksiyonları, tolerans bozuklukları ve idiyosenkrazi denilen hiç beklenmeyen yan etkiler şeklinde reaksiyonlar yapabilirler. Alerji dışındaki diğer reaksiyonlar genelde doza bağımlıdır. İlaç alerjisi düşündüren bir vakada önemli ip uçlarından biri; ailesinde alerjik hastalık hikayesi olmasıdır. Bu tür kişiler, ilaç alerjisi açısından risk altındadırlar. Ayrıca, şu mutlaka bilinmelidir ki; alerjik reaksiyon bir ilacın ilk alınması ardından ortaya çıkmaz. Bu ilaca alerjik bir reaksiyon gelişebilmesi için kişinin daha önceden bu ilaç ya da benzer bir molekülü daha önceden almış olması gerekmektedir. Durum aslında burada biraz karışmaktadır. Çünkü; o kadar çok muadil ilaç ya da bir birine benzer moleküllü ilaç var ki kişi daha önceden şu an reaksiyon görülen ilacı veya benzerini farkında olmadan almış olabilir. Bu nedenle hastanın hastalık hikayesini tam tabiriyle didik didik etmek gereklidir.

    İlaç Alerjileri Nasıl Bulgular Verirler?

    İlaç alerjileri anafilaksi denilen ve hayatı tehdit eden ve maalesef ki ölümcül olabilen tabloların yanı sıra, ateş, kurdeşen, anjiyoödem, alerjik deri hastalığı, kan hücrelerinin yıkımı, böbrek iltihabı, damar iltihabı, karaciğer iltihabı ve safra kanallarının tıkanması, romatizmal hastalıklara benzer tablolar, ışık alerjisi gibi durumlara sebep olabilir.

    Hangi İlaçlar Alerji Yapabilir?

    En sık antibiyotikler ilaç alerjisine neden olurlar. Antibiyotikler ilaç alerjilerinin % 45’ inden sorumludurlar. Aslında bunun nedeni toplumumuzda ve dünya genelinde antibiyotiklerin bir yerde gerekli gereksiz son derece sıkça kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Kişilerin bu tür moleküllerle belki de gereksiz yere karşılaşmaları ve bu molekülü tanıyıp, ona karşı alerjik bir durum sergilemeye başlaması için önemli bir fırsatı bu vesile ile belki de bizler hekimler olarak vermiş oluyoruz. Ancak; bana göre, hiçbir hekim gereksiz ilaç vermez. Maalesef; toplumumuzdaki en önemli sıkıntılardan biri herhangi bir hastalık durumunda kişiler hekime danışmadan, muayene olmadan, tetkiklerini yaptırmadan ilaçlarını ya bir dost tavsiyesi, ya da bazen direk eczaneden kendileri alabilmektedirler. Unutulmamalıdır ki hiçbir hastalık tüm insanlar da bire bir aynı klinik tabloyu yaratmayabilir. Yani, benzer klinik tablolara yol açan bir çok hastalık olabilir ve bu nedenle bunların tanı ve tedavisini mutlaka hekimler üstlenmelidir. Bunun dışında aspirin ve romatizma ilaçları da ilaç alerjisinin önemli nedenleri arasındadır. Bunlar da ilaç alerjilerinin % 17’ sinden sorumludurlar. Bunlardan başka renkli röntgen filmi çekmek için kullanılan ilaçlar da alerjiden sorumludurlar. Diş çekimleri ve ameliyatlarda kullanılan uyuşturucu ilaçlar da önemli ilaç alerjisi nedenlerindendir.

    Tüm bu ilaçlar arasında adı en sık anılan penisilin ve penisilin alerjisidir. Çeşitli araştırmalara göre görülme sıklığı değişmekle birlikte % 0.7-10 arasında değişir. Daha önce de belirtildiği gibi bir ilaca alerjik reaksiyon oluşması için kişinin o ilaçla daha önceden de karşılaşmış olması gereklidir. Ancak bazen penisilin üreten küf mantarlarına alerjisi olan insanlarda ve yine penisilin ile tedavi edilmiş hayvanların sütlerini içen kişilerde daha önceden penisilin ilacını almadan da alerjik reaksiyon görülebilir. Penisilin alerjisinde en sık görülen bulgu kurdeşendir; ancak anafilaksi reaksiyonları, ölümcül sonuçları nedeni ile daha fazla dikkat çeker.

    Anestezik (ameliyat ya da girişimler öncesi girim bölgesini ya da hastayı uyuşturmak için kullanılan) madde alerjisi de son dönemlerde dikkatleri üzerinde toplamaktadır. Her 5000-15000 ameliyatta bir ciddi alerjik reaksiyon görülebilir. Bunların bir kısmı anestezik maddelere bağlı iken bir kısmı da özellikle ameliyathane şartlarında ve ameliyat esnasında sık karşılaşılan latekse bağlıdır. Özellikle küçük ameliyatlar ve diş girişimlerinde kullanılan lokal anestezikler de yan etkiler oluşturabilirler; ancak bunların az bir kısmı gerçek ilaç alerjisidir.
    Bu ilaçlar dışında bir çok ilaç alerjik reaksiyona neden olabilir. Örneğin; Gut hastalığında kullanılan allopurinol, antibiyotik sınıfından kinolonlar, sülfa içeren ilaçlar, sara ilaçları, bazı hormonlar (örneğin; insülin)…

    Bu reaksiyonlar dışında bazı ilaçlar yalancı alerjik reaksiyon denen bir duruma neden olabilirler. Bunlar içinde Aspirin ve diğer romatizma ilaçları, renkli film maddeleri, bazı tansiyon ilaçları, morfin, K vitamini, bazı durumlarda kullanılan ve vücuttan demir atılımı sağlayan ilaçlar (desferroksamin) bulunur.

    Aspirin ve diğer romatizma ilaçlarının en iyi bilinen yan etkileri mide üzerine olmakla birlikte kurdeşen, bronşlarda sıkışma, nezle ve göz mukozası iltihabı gibi yalancı alerjik reaksiyonlar yapmaları nedeni ile sıkça sorun yaratırlar.

    İlaç Alerjimin Varlığını Nasıl Anlarım, Test Yaptırmalı mıyım?

    Daha önceden herhangi bir ilaçla alerjik reaksiyonunuz (kurdeşen,göz ve burun iltihabı, nefes darlığı, öksürük, göğüste sıkışma hissi, alerjik deri hastalığı) varsa en iyi yol bir daha bu ilacı kullanmamaktır. Bunun yanında herhangi bir sebeple gittiğiniz doktora bu durumunuzdan ayrıntıları ile bahsetmelisiniz. İlaç alerjisi varlığını araştırmak için alerji deri testi ve bazı ilaçlar için (örneğin; penisilin) kanda alerji testi yapılabilir. Ancak bu sadece şu anda kullanmanız gereken ilaçlar için yapılmalıdır. Kullanılmayacak ilaçlara önceden test yapmak ne pratik ne de mantıklı değildir.

    Tedavi

    En önemli tedavi, ilaç alerjisinden sorumlu olan ilaçtan sakınmaktır. Ayrıca gereksiz yere uygun olmayan dozlarda düzensiz ilaç kullanımları da ilaç alerjisini davet edeceği için bu tür uygulamalardan sakınılmalıdır. Kurdeşen, alerjik deri hastalığı gibi hafif durumlar dahil ilk iş, kullanılan ilacın kesilmesidir. Bunun hemen ardından zaman kaybetmeden alerji ve immünoloji doktorunuza başvurmalısınız.

    İlaç Alerjisi Olanlara Öneriler

    • Bu durumunuzdan tüm çevrenizi (aile ve iş ortamı) haberdar edin,
    • İlaç alerjiniz olduğunu belirten bir belge taşıyın. Bu belgeye, alerjik olduğunuz bütün ilaçların adını yazan bir liste ekleyin.
    • Herhangi bir nedenle ilaç tedavisi veya operasyon gerektiren bir durumda, oluşturduğunuz bu listeyi tedavinizi yapacak olan doktora gösterin ve ayrıca alerji ve immünoloji uzmanınıza danışın,
    • Adları farklı olsa da birçok ilacın içinde aynı etken madde vardır. Bu nedenle; daha önceden bilinen ve kanıtlanmış bir ilaç alerjiniz varsa alerji ve immünoloji doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayın.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Kurdeşen (ürtiker) / anjiyoödem

    Kurdeşen (ürtiker) / anjiyoödem

    Kurdeşenin ciltte oluşturduğu lezyonlar; kaşıntılı, ödemli, yuvarlak veya oval şekilli, kızarık ve yüzeyden kabarık lezyonlardır. Orta kısımları soluk olmaya eğilimlidir. Boyutları birkaç milimetreden santimetreye kadar değişir. Dakikalar bazen de günler içinde lezyonlar kaybolur. Anjiyoödemde ise üzerine basıldığında çökme olmayan, baskın, kızarıklığı ve keskin sınırlı olmayan lezyonlar vardır. Anjiyoödemde kaşıntıdan ziyade yanma, basınç ya da ağrı hissi vardır. Anjiyoödem, başkaca ödem yaratan tablolardan dudak, dil, göz çevresi, el, ayak ve genital bölgeleri tutmasıyla ayırt edilir. Altı haftadan kısa süren; yine, kısa sürede sonlanan lezyonlar akut olarak tanımlanır. Lezyon altı haftadan daha uzun sürüyorsa, kronik olarak tanımlanır.

    Görülme Sıklığı

    Ürtiker/anjiyoödem, hem kadın hem de erkek cinsiyeti ve de tüm ırkları etkiler. Bir insanda yaşam boyu herhangi bir zamanda görülme riski % 15-25 arasında değişir. Akut ürtiker genç erişkin ve çocuklarda daha sıktır. Kronik ürtikerse daha çok erişkinlerde ve bayanlarda görülür (hastaların % 75’ i bayandır).

    Hastalığın Oluşum Mekanizmaları

    Ürtiker /anjiyoödemdeki en etkin hücre mast hücresi dediğimiz hücrelerdir. Mast hücreleri tüm vücutta ve özellikle derialtı dokuda bulunmaktadır. Mast hücreleri aktive olduktan sonra (10 dakikadan daha az) bulundukları ortama histamin, lökotrienler ve prostaglandinler denilen kimyasal maddeler salarlar. Bu maddeler o bölgede damarların genişlemesine, damar içinden dışarı doğru sıvı (serum) kaçmasıyla bunların deri içi alana sızmasına ve kaşıntıya neden olur. Buna ek olarak; aynı mast hücreleri 4-5 saat gibi daha geç bir süre bazı başka hücre-hücre habercisi moleküller (sitokinler) yapar ve salarlar. Bu sitokinler lezyonların daha uzun sürmesine neden olmaktadır. Anjiyoödem de benzer şekilde damar dışına sıvı kaçışı ile gelişir. Ancak sıvı cilt yüzeyiyle sınırlı kalmaz, cilt, ciltaltı ve daha derin dokular etkilenebilir.

    Akut ürtiker/anjiyoödem, ilaç ya da gıdalarla oluşan alerjik reaksiyonlar sonucunda oluşabilir. Virüsler de ürtiker/anjiyoödem nedeni olabilirler. Ürtiker/anjiyoödem lezyonlarına en sık neden olan ilaçlar; penisilin, sulfonamid, kas gevşeticiler, idrar söktürücüler ve antiromatizmal ağrı kesiciler (NSAİD)’ dir. Gıda olarak ise en belirgin alerjen kaynakları; süt, yumurta, yer fıstığı, ağaç fıstıkları, balık ve kabuklu deniz hayvanlarıdır. Bazı ilaçlar (opoidler=morfin, vankomisin, NSAİD) ve radyolojik çekimlerde kullanılan boyar maddeler (opaklar) mast hücrelerini alerjik mekanizmalarda bağımsız (yalancı alerjik olarak) uyarabilir. Ayrıca bayatlamış balıkların yenmesi sonucu balığın kendi histaminine bağlı toksik reaksiyon gelişir (scombroid besin alerjisi). Bu toksik reaksiyonlar da ürtikerde olabilir.

    Kronik ürtiker /anjiyoödemin sık görülen iki grubunu oto-immün ürtiker ve idiyopatik (spontan) ürtiker oluşturur. Bu iki grup tüm vakaların yaklaşık % 40’ ını oluşturur. Yine bu grup hastalarda bulgular özel bir tetikleyici ya da alerjen maruziyeti olmadan da gelişir.
    Kronik ürtikerli hastaların % 20’ sinde mast hücreleri bilinmeyen bazı fiziksel uyarılarla aktive olabilir. Bu durumda dermografizm dediğimiz durum ortaya çıkar. Dermografizm deriye küçük bir kalem darbesiyle ya da tırnakla bastırmakla yazı yazılabilmesidir. Kolinerjik ürtiker başka bir fiziksel ürtiker tipidir. Bunda mast hücrelerinin aktivasyonu; ısı, egzersiz gibi kolinerjik sistemi uyarabilen faktörlerle gerçekleşir. Soğuk, güneş ışınları, basınç, vibrasyon (titreşim), su da ürtikere neden olabilir.

    Bazı hanım hastalarda adet (mensturasyon) dönemlerinde ürtiker şikâyetlerinin alevlendiği belirtilmiştir. Kronik ürtiker ve anjioödem aynı zamanda romatizmal, oto-immün, (hashimoto tiroiditi gib) ve kanseröz durumlarla ilişkili olabilir.

    Hastalık Bulguları

    Hastalar genellikle yerini tam olarak belirleyemedikleri kaşıntıları olduğunu söylerler. Sonrasında tipik ürtiker lezyonları belirir. Kaşıntı hissi, hafif bir rahatsızlıktan kişinin kendi cildinde soyulmalar yaratabilen kaşıntılara kadar değişkendir. Ürtiker lezyon grupları kısa sürede belirir, sonra kaybolurlar. Gün içinde lezyonlar tekrarlayabilir. Kolinerjik ürtikerli hastaların kolay ayırt edilebilen klinikleri vardır. Bu hastalarda yaygın cilt kızarıklığı ve yüzeyden kabarık birkaç milimetre büyüklüğünde, toplu iğne başı gibi, bazen soluk ve birbirlerine çok benzeyen ürtiker lezyonları mevcuttur. Hafif bir zorlanma sonucu hastada oluşan terleme dahi bu tür şikayetlerin oluşmasına neden olabilir. Kaşıntı genelde şiddetlidir ve bulgular genelde cilt ile sınırlıdır. Kronik ürtikerli hastalarda tanımlandığı üzere hastalarda son derece dramatik olarak uykusuzluk, yorgunluk, duygusal rahatsızlık saptanmıştır. Anjiyoödem gelişimi bir kabarıklığın kenarından ya da bağımsız herhangi bir bölgeden başlayabilir. Ancak gelen de bu derin ödem cilt ve cilt altı dokunun nisbeten daha gevlek olduğu, göz kapakları, dudaklar, eklem çevreleri ve genital bölgeler bölgelerde kendini gösterir. Bulgular hafif bir rahatsızlıktan basınç hissine ve nefes borusunda oluşabilecek olan ödem nedeniyle ağır bir nefes darlığına ve hatta bazen ölüme gidecek kadar değişken olabilir.

    Tanı

    İlk ürtiker ve anjiyoödem atağı ortada tanımlanabilen bir tetikleyici olmadan da gerçekleşebilir. Eğer bulgular bir besin veya ilacı aldıktan 5-30 dakika sonra gelişirse hasta genellikle aldığı besin ve ürtikeri ilişkilendirebilir. Doktorun öncelikle dikkatli bir hikâye alması, alınan gıdalara ve eşlik eden rahatsızlıklara dikkat etmesi gerekir. Gereksiz ilaçlardan ve neden olan gıdalardan mutlaka sakınmak gereklidir. Eğer, yeni başlanan bir ilaç sonrası ürtiker ya da anjiyoödem bulguları ortaya çıkmışsa ilacın yapı olarak farklı bir formuna geçilmelidir. Tanı için alerji ve immünoloji uzmanlarının uyguladığı bir takım testler vardır. Bu testlerden elde edilen sonuçlar ile hastanın hastalık hikayesi birlikte değerlendirilerek nedensel tanı konulabilir.

    Karışan hastalık durumları (Ayırıcı tanı)

    Kronik ürtiker ve anjiyoödemin ayrıcı tanısı daha önce de bahsettiğim gibi idiopatik, oto-immün, fiziksel, besin ilişkili ve sistemik hastalıklara bağlı ürtiker olmak üzere çeşitli alt gruplardan oluşur. Kronik ürtiker ve anjiyoödemle karışabilecek diğer durumlarıysa dermografizm (yaygın kaşıntıyla birlikte), ürtikeryal vaskülit (ürtikerle birlikte görülen damar iltihabı, ürtikerya pigmentoza, sistemik mastositoz, eksersizle tetiklenen anafilâksi, egzersizle tetiklenen besin ilişkili anafilâksi, idiopatik anafilâksi, herediter (ailevi, genetik geçişli) anjiyoödem, kazanılmış anjiyoödem, bazı tansiyon ilaçlarıyla (ACE inhibitörleri gibi) oluşan anjiyoödemden oluşur.

    Yaklaşık olarak hastaların %95’ inin bulguları ağızdan alınan maddelerle ve eşlik eden hastalıklarla ilişkili değildir. Ancak bazı hastaların (bazen doktorlar da hastalar gibi düşünür) bu durumu kabul etmesi zordur. Bu da gereksiz, pahalı, girişimsel, geniş kapsamlı tetkiklerin yapılmasına neden olur. Altta yatan nedeni bulmanın en iyi yolu hastanın hikayesinin detaylı alınması ve fizik muayenedir.

    Besin ve ilaçlar kronik ürtikerin nadir nedenlerinden olsalar da hastaları buna inandırmak oldukça güçtür. Akut ürtikerin değerlendirilmesinde, hastanın aldığı tüm gıda katkı maddelerine ve ilaçlara ara verilmelidir. Hastanın mutlaka alması gereken ilaç varsa, yapı olarak alerji oluşturmayan bir forma geçilmelidir. Daha sonrasında hasta olası alerjen besinleri tanımlamak için bir besin günlüğü tutmalıdır. Buna ek olarak alerji ve immünoloji uzmanları olası alerjenler ve besinleri tespit etmek için deri testleri (deri prick testi gibi) kullanırlar. Uyumlu hastalarda burada saptanan alerjenlerle eğer hastanın hastalık hikayesi de örtüşüyorsa bu gıdalardan kaçınmak son derece yararlı olmaktadır. Ürtikeri baskılamak için kullanılan antihistaminiklere ve diğer ilaçlara ara verilmelidir. Ürtiker geçtikten sonra kısıtlanan gıdalara kontrollü bir şekilde yeniden başlanmalıdır. Böylece hastaya sağlıklı bir diyet hazırlanabilir.

    Sinüs enfeksiyonları, diş ve diş eti iltihapları, Helicobacter pylori gastriti, safra kesesi taşı iltihabı (kolesistit), tırnak ve/ veya ayak mantarları (onikomikoz, tinea pedis) ürtikerle ilişkili kronik enfeksiyonlardır. Bu hastalıkların ürtikerle ilişkileri tam olarak bilinmese de bu hastalıkların tedavisinden sonra ürtikeri geçen vakalar bildirilmiştir.

    Tipik ürtikerli bir hastanın laboratuvar tetkikleri hemogram, metabolik panel, karaciğer enzimleri ve idrar analizinden oluşmalıdır. İleri laboratuvar tetkikleri için ise mutlaka alerji ve immünoloji uzmanlarınca istenmeli ve değerlendirilmelidir. Tiroid hormon yetersizlikleri (hipotiroid ve tiroid bezine karşı vücudun kendinin yaptığı antikorların (anti-tiroid antikorların) varlığını değerlendirmek gerekir. Bazen eğer alerji ve immünoloji uzmanı gerek duyarsa IgE denilen alerji antikoru ve / veya bunun alerji hücreleri üzerindeki bağlanma noktaları (reseptörlerine=FcεRI) oto-antikor tespiti yapabilir. Anti-FcεRI antikorunun pozitif olması ürtikerin besinlerle ya da hastalıklarla ilişkili olmadığını, oto-immün dahili bir süreçle geliştiğini gösterir. Bu bulgular alerji ve immünoloji uzmanını son derece özel tedaviler olan immünolojik (immunomodülatuvar) tedavilere yönlendirir. Bunun dışında diğer testler hikâye ve fizik muayenede pozitif bir bulgu varsa uygulanmalıdır.

    Her vakada her zaman gerekmemekle birlikte bazen cilt biyopsisi faydalı olabilmektedir. Biyopsi özellikle deri lezyonlarının ağrılı, 24 saatten uzun sürdüğü ve deride iz bıraktığı, ürtikerle ilişkili damar iltihabı (ürtikeryal vaskülit) düşünülen vakalarda uygulanmalıdır. Mikroskobik, patolojik incelemede tanı konulabilmektedir. Bu hastalarda son derece hızlı ve saldırgan bir şekilde tedaviye başlanmalıdır.

    Herediter anjiyoödem, kazanılmış (sonradan olan=edinilmiş) anjioödem, bazı tansiyon ilaçları (ACE inhibitörleriyle) ile ilişkili anjiyoödem de dikkatlice araştırmak ve özgül tedavi yaklaşımları uygulamak gereken durumlardır.

    Tedavi

    Akut ürtiker genelde kendini sınırlar ve klasik alerjşi ilaçlarına (H1 tip antihistaminklere) iyi yanıt verir. Antihistaminikler; histamin salınmadan, reseptörüne bağlanmadan koruyucu olarak verilirlerse daha etkili olurlar. Ancak bu ilaçların ne kadar verileceğine dair kesin bir kural veya kaide yoktur. Eski model alerji ilaçları da yeni model ilaçlarına bazıları da maalesef uyku hali, dikkat dağınıklığı ve konsantarsyon bozukluğu gibi yan etkiler oluştururlar. Bu ilaçları kullanırken bazen standart dozun 2-3 katı gerekli olabilir. Şiddetli bulguları olan hastalarda kısa süreli kortizon kullanımı gerekebilir. Hayatı tehdit eden anjiyoödem veya anaflaksi atağı geçiren hastalar adrenaline (epinefrin) yanıt verirler. Bu sebeple bu hastaların bu ilaca kolay erişme, kullanma, uygulama yöntemleri ve epinefrinin etki süresi hakkında bilgilendirilmesi gereklidir.
    H1 antihistaminikler kronik ürtiker, anjiyoödem tedavisinde esas kullanılan ilaçlardır. Ürtikerin değişik alt tiplerinde değişik H1 antihistaminikler tercihle uygulanabilir.
    Ciltteki histamin reseptörlerinin %15-20 kadarı H2 alt tipinde olduğu için bazen piyasada mide ilacı olarak tanımlanan ranitidin (ki H2 reseptörleri son derece iyi bir şekilde bloke eder; 150 mg günde 2 kez), famotidin (20 mg günde 2 kez) gibi kullanılabilir.
    Sıklıkla en yüksek veya en yüksek doza yakın dozlar da bile antihistaminikler kullanılsa da bazen ürtikere çare bulunamayabilir. Bu durumlarda alerji ve immünoloji uzmanları bu ilaçları değişik başka ilaç grupları ile kombine ederek kullanırlar ve başarıya ulaşırlar.
    Tedavisi güç, inatçı buşlguları olan hastalarda ise kortizon, bazı astım ilaçları, kalsiyum kanal blokörleri, sıtma ilaçları veya dışarıda kullanılan insan antikorları (IVIG) gerekebilir.

    Önleme

    Kronik ürtikerli hastaların tedavisinde ek ilaç başlamak, hastaların tedavileri uzun süreli yorucu olduğu için hastaları ilaç kullanımı konusunda cesaretlendirir, hem de en az yan etkiyle bulguların kontrolü sağlanmış olur. Fiziksel ürtikerli birçok hasta tetikleyici faktörlerden uzak durmayı öğrenir. Sistemik hastalığı olan bazı hastalarda, altta yatan hastalığın tedavisiyle bulgularda gerileme sağlanır. Bunun en güzel örneklerinden biri tiroid hastalığının tedavisiyle kronik ürtikerin de gerilemesidir. Psikolojik stresin bulguları tetiklediği ve arttırdığı rapor edilmiştir. Bunu da kutanöz nöropeptid salınımının artışı ve mast hücre degranülasyonu için eşik değerin düşmesi ile açıklayabiliriz.

    Hastalığın Gidişatı (Prognoz)

    Kronik ürtikerli ve anjiyödemli hastaların prognozu çok iyidir. Hastaların % 50’sinde 12 ay içinde ilaçlarla iyileşme görülür. Ek olarak 5 yıl içinde % 20 hastada daha iyileşme olur. Fakat özellikle fiziksel ve oto-immün ürtikeri olan % 10- 20 hastada bulgular bazen 20 yıla kadar uzayabilir. Aylar ya da yıllar süren kronik ürtiker epizodu olan, ancak sonrasında iyileşen bir hastada, hayatın ilerleyen dönemlerinde ürtiker şikâyetlerinde tekrarlama olabilir. Her şeye rağmen alerji ve immünoloji uzmanı ile karşılaşmamış hastalarda bu hastalık grubu maalesef hastanın yaşam kalitesini de bozarak kişinin yaşamını maalesef zindan edebilir.

    Gelişen Yöntemler

    Ürtiker ve anjioödem içim şu an uygulanan rejim birden çok anti-histaminik ve mast hücre kaynaklı mediyatörlerin etkisini önleyen ajanların birlikte kullanımıdır. Yakın gelecekte hastalar anti-inflamatuar ve immün modülatör ajanlarla daha hızlı tedavi edilecektir. Astım ve rinit için üretilen 5-Lipooksijenaz inhibitörleri, PG-D reseptör antagonistleri, güçlü ve uyku hali yapmayan antihistaminiklerin de kronik ürtikerde etkili olması beklenmektedir. Mast hücre degranulasyonunu azaltan fosfodiesteraz-4 inhibitörü, syk-kinaz inhibitörü gibi maddeler de tedavide rol alabilir.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Alerjik rinit ( saman nezlesi )

    Rinit, burun içi mukozanın iltihabi bir rahatsızlığı olup çeşitli sebeplere bağlı olabilir. Enfeksiyöz, non-enfeksiyöz, alerjik ve non-alerjik rinit olarak incelenebilir. Alerjik rinit (AR=saman nezlesi) en sık görülen tipi (%10-25) olup; diğer alerjik hastalıklar gibi giderek artan sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. Saman nezlesi, klinik olarak mevsimsel, yıl boyu süren ve yıl boyu sürüp mevsimsel artışlar gösteren klinik bulguları nedeniyle üç grupta incelenebilir.

    Bu sınıflamanın yanı sıra günümüzde bulguların devamlılığı, ciddiyeti ve yaşam kalitesi parametrelerini baz alan intermitan (aralıklı) veya persistan (devamlı); hafif ya da orta/ağır sınıflamaları da kullanılmaktadır. Saman nezlesi, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, hapşurma, burun kaşıntısı bulgularının en az ikisi veya daha fazlası ile karakterizedir. Bulgular günde bir saatten fazla sürmelidir. Hastalıktan sorumlu alerjenler; polenler, küf mantarı sporları, ev tozu akarları, havyan kaynaklı proteinler ve hamam böceği çıkartılarıdır. Nadiren gıda alerjenleri de saman nezlesi gibi solunum yolu alerjilerine neden olabilir. Saman nezlesinde tanı, bu hastalığa ait özel bazı sorularla alınan ayrıntılı bir hastalık hikayesi; burun, sinüsler, boğaz bölgesi ve akciğerlerin ayrıntılı muayenesi ile birlikte genel bir fizik muayene ile beraber laboratuar testleri yardımı ile konulabilir.

    Hastadan şikayetler öğrenilirken kapalı uçlu sorular (Burun tıkanıklığı var mı? Burunda su gibi akıntı var mı? Burunda kaşıntı var mı? Hapşurma var mı? gibi) sorularak durum netleştirilebilir. Bunun yanında hastada olabilecek göz, kulak, boğaz ve sinüslere ait bulgular sorulmalıdır. Üst hava yolunun böylece sorgulanmasından sonra, alerjik astım için de büyük risk altında olan bu hasta grubunda öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum, astım nöbeti gibi astıma ait bulguların da sorgulanması mutlaka gereklidir. Hastaların soygeçmişleri de yol gösterici olabilir. Ailede başka bireylerde alerjinin var olup olmadığı mutlaka sorulmalıdır. Saman nezlesi olan bir hastanın ailesinde de genellikle alerjik hastalık (rinit, astma, atopik dermatit gibi) olabilir. Mevsimsel özellikli saman nezlesi olan hastalarda burunda su gibi akıntı ve hapşurma en önde giden bulgulardır; buna rağmen yıl boyu alerjik nezlesi olan vakalrda ise daha sıklıkla burun tıkanıklığı bulgusu görülür. Hastaların bulgularının oluşma dönemleri de önemlidir. Polenler saman nezlesinin en önemli nedenidirler. Bu nedenle polen alerjisine daha hastalık hikayesi alınırken tanı konulabilir.

    Ülkeden ülkeye, bitki örtüsü ve iklim çeşitliliğine göre farklılıklar göstermekle birlikte çoğunlukla polenler kış haricinde diğer mevsimlerde mevs,msel saman nezlesine neden olabilmektedir. Ülkemizde ağaç polenleri en erken polenizasyona ve bulgulara neden olan alerjenlerdir. Ağaç polenlerinin Şubat ayının ortasından başlayıp Nisan ayı sonuna kadar polenizasyon yaptığı bilinmektedir. Çayır otu polenleri ise Mayıs ayı ortasından Ağustos ayı başına kadar polenizasyon yaparlar. Son baharda (Temmuz ayı ortalarından Ekim ayına kadar) ise yabani ot polenleri bulguların oluşmasından sorumlu alerjenlerdir. Mantar sporları da önemli bir alerjik nezle etkeni olup yıl boyu önemli alerjen kaynağı olabilirler. Ancak; daha çok Mayıs ve Ekim ayları arasında en çok karşılaşılırlar. Muayenede burunla birlikte diğer üst solunum yolu da dikkatlice gözden geçirilmelidir.

    Baş boyun, göğüs ve komşu bölgelerin de muayenesi yapılmalıdır. Alerjik nezle tanısı; hikaye ve iyi bir muayene ardından yapılacak testlerle desteklenmelidir. Bugün için birçok alerjen deri testlerinde uygulanmak üzere standardize edilmiş halde hazırlanmıştır. Bu test materyalleri ile uygulanabilecek en güvenilir test deri prick testidir. Ancak test mutlaka bir alerji ve immünoloji uzmanınca yapılmalı ve yorumlanmalıdır. Testin duyarlılığı ve özgüllüğü oldukça yüksek olup kolayca tekrar edilebilir olması en önemli avantajlarıdır. Hastalar en az 1 hafta-10 gün önce eğer alıyorlarsa antihistaminik (alerji ilaçları), antidepresan, grip ilaçları gibi tedavilerini kesmelidirler. Test esnasında pozitif ve negatif kontrol mutlaka uygulanmalıdır. İntradermal testler nadiren gerekli olabilir. Bunlar dışında kanda eozinofili (alerjik reaksiyonlardaki hücreler) ve total IgE (alerji antikoru) araştırmaları çok sınırlı yararları olan testlerdir. Hastalarda tarama testi olarak multi-RAST ya da phadiotop yöntemi denilen yöntemlerle sık rastlanan alerjenlere özgül IgE antikorlarının araştırılması kullanılabilir. Deri prick testinden korkan küçük çocuklar, antihistaminik tedavisini kesemeyen, birlikte lezyonlu deri hastalığı olanlar veya dermografizmi olan hastalar için alerjene özgül IgE’ ler bir miktar kan alınarak araştırılır.

    Bu amaçla ELISA, FAST ve RAST gibi testler kullanılır. Ancak bu testlerin duyarlılığı deri testlerine göre daha azdır. Burun akıntısından alınan sürüntü materyalinin eozinofili açısından incelenmesi de destekleyici olabilir. Non-spesifik ya da alerjenle uygulanan nazal provakasyon testi (burun uyarı testi) de son derece duyarlı bir test olup; hastalığın gidişini takip etmek amacıyla da kullanılabilir. Spesifik nazal alerjen provakasyon testleri son derece kıymetlidir; ancak, pahalı ekipmanlar gerektirmesi ve zaman alması açısından günümüzde halen daha çok araştırmalar için kullanılmaktadır ve rutin uygulaması kısıtlıdır. Özellikle mesleksel rinitin tanısında da faydalı olabilir. Radyolojik incilemeler nadiren gerekli olabilir. Bunlar dışında astım açısından solunum fonksiyon testi ve gerekli ise akciğer provakasyon testleri uygulanabilir. Sağlıklı günler dileğiyle… Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Alerjik astım ve cinsel yaşam

    Alerjik astım ve cinsel yaşam

    Cinsellik yaşamın doğal bir parçasıdır. Cinsel sağlık ve davranışı; aile, arkadaşlar, eğitim, kültür ve çevre gibi birçok etken belirler. Fakat, bazı hastalıklar cinsel sağlığı ve ilişki sırasında gösterilen eforu etkileyebilir hatta bozabilir. Astım, cinsel yaşam açısından, hastaların yaşam kalitesi algılamalarını önemsenmeye başlandığından bu yana üzerinde durulan bir konudur. Temel bilgi olarak astım toplumun %5’ini etkileyen, trakeo-bronşial ağacın terminal dallarının yaygın daralması ve obstrüksiyonu ile karakterize, bronkokonstrüksiyon ve mukus üretiminin aracılık ettiği kronik inflamatuvar, dönemsel, yaygın bir hastalıktır.

    Hastalık ataklar şeklinde gelişir ve bu atakları enfeksiyonlar, alerjenler, çeşitli egzersizler ve duygusal stres tetikleyebilir. Sonuç olarak kişilerin fiziksel aktiviteleri kısıtlanır, çalışma performansları düşer, gece uykuları bölünür, sıklıkla medikal tedavi almaları ve bazen de hastanede yatmaları gerekir. Yaşam kalitesi, genel olarak kişinin hastalığı ile ilgili olarak fiziksel, psikolojik ve sosyal fonksiyonlarına olan etkisini tanımlayan bir terimdir. Astımın yaşam kalitesi parametelerini etkilediğine dair hem jenerik hem de hastalık özgül anket formlarının kullanılarak elde edilen bir çok veri vardır (1,2).

    Hastalığın yaşam kalitesi parametrelerini ne denli etkilediğini inceleyen hem jenerik hem de hastalığa özgül anketler vardır (1,3,4). Astım, hastaların hayatını fiziksel, emosyonel ve sosyal açılardan etkileyen kronik bir hastalık olup son yıllarda hastalığın bu yönüyle de değerlendirilmesi oldukça ilgi çekici bir alan yaratmıştır. Seksüel yaşam da kişilerin normal hayatının doğal ve önemli bir parçası olup, birçok hastalıktan etkilenmektedir. Seksüel yaşama ait veriler yaşam kalitesi verilerinin önemli parçalarını oluşturmaktadır. Birçok hastalığın yaşam kalitesi parametreleri dışında kişilerin seksüel kalitelerini de etkilediğine dair çalışmalar mevcuttur (5,6). Son yılların ilgi çeken alanlarından olan yaşam kalitesi, seksüel yaşam kalitesi ve bunların hastalıklarla ilgisini değerlendiren çalışmalar giderek artmaktadır. Seksüel aktivite (koitus) astımı değişik yollarla tetikleyebilir.

    Kimi hastalarda seksüel heyecan ile birlikte anksiyetenin eşlik ettiği astım ve rinit atakları gelişir, nadiren de bazı hastalarda tek başına insan seminal sıvı alerjisine bağlı (HSPA=Human Seminal Plasma Allergy) (7,8) ya da kondom kullanımı sırasında görülen lateks alerjisi (7.9,10) kaynaklı aşırı duyarlılık reaksiyonları görülebilir. Postkoital astım “sexercise induced asthma (SIA)” ise seksüel heyecan dışında herhangi bir sebepten kaynaklanan astım atağıdır (11). Hasta ve partnerlerinin baskın özelliği anksiyete ve endişedir. Koital astımın aksine akut ataklar yerine koitus sonrası 4-6 saat sonra görülen geç astım yanıtlarıyla karakterizedir (11). SIA, egzersizin indüklediği bir astım şekli değildir. Seksüel aktivitenin ilk dakikalarından itibaren hastaların PEFR (peak expiratory flow rates) değerleri bariz bir şekilde düşerken merdiven çıkma egzersizindeki (ki bu egzersiz seks sırasında harcanan enerjiye denk olan bir egzersizdir) PERF değerlerinde bir düşüş görülmemektedir (12). Seksüel aktivite sırasında oluşan yoğun duygusal uyaranlar otonom sinir sitemi üzerinde parasempatik yönde bir dengesizliğe yol açarak mast hücrelerinden medyatörlerin salınmasına sonuç olarak hastada postkoital astım ya da rinit gelişmesine neden olur (11). Koitus ile ilişkili astım durumları iyi tanımlanmalı ve ayrılmalıdır.

    HSPA, kondom kullanımı ve SIA; koitus ile ilişkili olan ancak her biri farklı tedavi yaklaşımları gereken durumlardır. HSPA, vulvovajinit ile kolayca karıştırılabilirken, kondomun yol açtığı lokal belirtiler ve astım durumu, spesifik olmayan postkoital semptomlarla karışabilir. Kolayca tanı konulabilecek çoğu vaka hastaların utangaçlığı, çekinmeleri ya da klinisyenlerin yoğun poliklinik tempoları sırasında dikkatsizlikleri nedeniyle gözden kaçmaktadır.

    Ancak; tüm bunlarda en önemli çözümün, hasta değerlendirme esnasında son derece derin ve ayrıntılı bir anamnez almak olduğu aşikardır. Astımda cinsel hayatı etkileyebilen bir diğer neden de depresyondur. Hipoksi, sınırlı akciğer fonksiyonu gibi organik değişiklikler hastalığın ileri aşamalarında belirgin hale gelirken, depresif ruh hali ve sosyal faaliyetlerde kısıtlanma erken fazda görülür. Depresyon astımlı hastalarda semptomları ağırlaştırır, düşük libido, erektil disfonksiyon gibi cinsel fonksiyon bozukluklarına yol açar (13-16). Nefes darlığı ve boğulma hissi korkusu yaşayan hastalar cinsel temastan kaçınabilir ve sonuç olarak eşler arasında uyum sorunları oluşabilir (16,17). Fizyolojik olarak astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile benzer şekilde gonadal steroidleri etkileyebilir. Hipoksi, libido ile ilişkili temel hormon olan testesteron düzeylerinde düşüklüğe neden olur.

    Hipoksinin diğer bir etkisi, Nitrik oksit (NO) sentezi ve kavernöz dokuda cGMP aktivitesi için gerekli olan moleküler oksijen düzeylerini etkilemesidir ki bu yolla erektil disfonksiyona neden olabilir (18). Etkilenen sistem bakımından yakınlık gösteren KOAH gibi hastalıkların cinsel yaşam üzerine etkileri belgelenmiş olmasına rağmen astım için yeterince çalışma yapılmamıştır (19). Oysa ki cinsel efor düşünüldüğünde bu tür durumların astımlı bir hastanın cinsel yaşamını olumsuz yönde etkileyeceği aşikardır. Kaba bir yaklaşımla astımdan primer olarak etkilenen popülasyon %5 iken sekonder olarak etkilenen eş, ebeveyn ve çocuk popülasyonu hesaba katılacak olursa bu oran %10 ila 25 arasında dramatik bir değişim gösterebilir. Etkilenecek kişilerin muazzamlığı dikkate alınırsa konuya ciddi bir yaklaşım gerekmektedir. Gerek kapalı gerekse modern toplumlarda, hasta ve hekimler cinsel yaşam hakkında konuşmayı rahatsız edici bir konu olarak bulmaktadır (20). Kronik hastalığı olan kişiler sadece hastalıkları ile ilgili değil ayrıca cinsel yaşamları hakkında konuşmaya da teşvik edilmeli, tıp eğitimi içine hastalara cinsel konularda nasıl yaklaşılacağı konusunda pratik uygulamalar eklenmelidir (21,22). Astım tedavisinin uygun yönetimi için yaşam kalitesi ve dolayısıyla cinsel fonksiyonlar da önemlidir ve cinsel hayatlarında sınırlamaları olan hastaların astım kontrolünün iyi olduğunu söyleyemeyiz. Tüm bu veriler ele alındığında astımlı bir hastayı değerlendirirken son derece derin ve ayrıntılı bir anamnez almanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Hekimlerin bu görüşme esnasında hastasının özellikle cinsel yaşamla ilgili kısıtlanmaları ve diğer yaşam kalitesi parametrelerini mutlaka değerlendirmeye alması, yapacağı tedaviye buna göre değerlendirmesi gerekmektedir. Bunun dışında astım için uygulanan tedavilerin hastanın cinsel yaşam kalitesi üzerine olumlu veya olumsuz etkileri her vizite mutlaka değerlendirilmelidir. Tüm hastalıklarda olduğu gibi astımlı hastalar da bir bütün olarak ele alınmalıdırlar.  

    Kaynaklar: 1- Wilson SR, Rand CS, Cabana MD, Foggs MB, Halterman JS, Olson L, Vollmer WM, Wright RJ, Taggart V. Asthma outcomes: Quality of life. J Allergy Clin Immunol. 2012;129(3 Suppl):88-123. 2- Braido F, Baiardini I, Balestracci S, Fassio O, Ravera S, Bellotti M, Canonica GW. The relationship between asthma control and quality-of-life impairment due to chronic cough: a real-life study. Ann Allergy Asthma Immunol. 2008;101:370-4. 3- Ware JE, Sherbourne CD, Davies AR, et al. A short-Form Health Survey (SF-36) I. conceptual framework and item selection. Med Care. 1992;30:473-83. 4- Juniper EF, Guyatt GH, Ferrie PJ, Griffith LE. Measuring quality of life in asthma. Am Rev Respir Dis. 1993;147: 832-8. 5- Kirmaz C, Aydemir O, Bayrak P, Yuksel H, Ozenturk O, Degirmenci S. Sexual dysfunction in patients with allergic rhinoconjunctivitis. Ann Allergy Asthma Immunol. 2005;95:525-9. 6- Tristano AG. The impact of rheumatic diseases on sexual function. Rheumatol Int. 2009;29:853-60. 7- Kuna P, Kupczyk M, Bochenska-Marciniak M. Severe asthma attacks after sexual intercourse. Am J Respir Crit Care Med. 2004;170:344-5. 8- Shah A, Panjabi C. Human seminal plasma allergy: a review of a rare phenomenon. Clin Exp Allergy. 2004;34:827-38. 9- Turjanmaa K, Reunala T. Condoms as a source of latex allergen and cause of contact urticaria. Contact Dermatitis. 1989;20:360-64. 10- Kawane H. Coitus-induced asthma or condom-induced asthma? Chest. 1992;102:327-28. 11- Shah A, Sircar M. Postcoital asthma and rhitinis. Chest. 1991;100:1039-41. 12- Andrews JL (Jr). Sex and asthma. In : Weiss EB, Segal MS, Stein MS, ed Bronchial Asthma; 2nd edn. Boston : Little Brown & Co. 1985;932-33. 13- Kullowatz A, Kanniess F, Dahme B, Magnussen H, Ritz T. Association of depression and anxiety with health care use and quality of life in asthma patients. Respir Med. 2007; 101:638-44. 14- Casper RC, Redmond DE Jr, Katz MM, Schaffer CB, Davis JM, Koslow SH. Somatic symptoms in primary affective disorder: Presence and relationship to the classification of depression. Arch Gen Psychiatry. 1985;42:1098–110. 15- Nicolosi A, Moreira ED Jr, Villa M, Glasser DB. A population study of the association between sexual function, sexual satisfaction and depressive symptoms in men. J Affect Disord. 2004;82:235–43. 16- Başar MM, Ekici A, Bulcun E, Tuğlu D, Ekici MS, Batislam E. Female Sexual and Hormonal Status in Patients with Bronchial Asthma:Relationship with Respiratory Function Tests and Psychologial and Somatic Status.Urology. 2007;69:421-5. 17- Brown ES, Khan DA, Mahadi S. Psychiatric diagnoses in iner city outpatients with moderate to severe asthma. Int J Psychiatry Med. 2001;30:319–27. 18- Cellek S, and Moncada S: Nitrergic neurotransmission mediates the non-adrenergic non-cholinergic responses in the clitoral corpus cavernosum of the rabbit. Br J Pharmacol. 1998;125: 1627–9. 19- Fletcher EC, Martin RJ. Sexual dysfunction and erectile impotence in chronic obstructive pulmonary disease. Chest. 1982;81:413-21. 20- Basson R, Weijmar Schultz W. Sexual sequelae of general medical disorders. Lancet. 2007;369:409–24. 21- Svartberg J, Aasebø U, Hjalmarsen A, Sundsfjord J, Jorde R. Testosterone treatment improves body composition and sexual function in men with COPD, in a 6-month randomized controlled trial. Respir Med. 2004;98:906–13. 22- Blackstock F, Webster KE. Disease-specific health education forCOPD: a systematic review of changes in health outcomes.Health Educ Res. 2007;22:703–17. Sağlıklı günler dileğiyle… Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Akdeniz anemisi nedir

    Akdeniz anemisi nedir

    Tıbbi adı talasemidir. Alyuvarlarda globin zincirinin yapımındaki kusur nedeniyle oluşur. Beta zincirinin yapımı yetersiz ise beta talasemi, alfa zincirinin yapımı yetersiz ise alfa talasemi olarak adlandırılır. Beta talasemiler Akdeniz bölgesinde sık görülür. Bu nedenle Akdeniz anemisi olarak da bilinir. Kalıtımla geçen bir hastalıktır.

    AKDENİZ ANEMİSİNİN KAÇ TÜRÜ VAR?
    Akdeniz anemisini hastalığın taşıyıcıları ve hasta olanlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
    Talasemi taşıyıcıları (talasemi minor): Bu kişilerde hastalık belirtisi yoktur. Hafif kansız olabilirler. Kişi genellikle taşıyıcı olduğunu bilmez. Başka amaçla yapılan kan sayımlarında tesadüfen ortaya çıkar. Kan incelemelerinde alyuvarlarının normalden küçük olduğu anlaşılır. Bu durum demir eksikliği anemisine çok benzediği için ayırıcı tanıda karışıklık yaratabilir. Bu nedenle talasemi taşıyıcılarına bazen gereksiz yere demir tedavisi verildiği olur.
    Talasemi taşıyıcılarına herhangi bir tedavi gerekli değildir.

    Talasemi hastaları
    Bunlar anne ve babası taşıyıcı olanlarda ortaya çıkar. Talasemi major ve talasemi intermediata olmak üzere iki türü vardır. Talasemi major (Cooley anemisi) hastalığın en ağır tipidir. Doğuştan itibaren ağır anemisi olan ve tıbbi gözetimde olması gereken hastalardır.

    TANISI ZOR MU?
    Talasemi hastalığının veya taşıyıcıların tanısı zor değildir. Ancak özellikle taşıyıcılar sıklıkla gözden kaçmaktadır. İlk yapılacak iş tam kan sayımı denilen incelemedir. Ucuzdur ve her yerde yapılabilir. Kan sayımında alyuvarlar normalden küçük ise demir eksikliğinden ayırmak için demir metabolizmasına yönelik bazı kan tetkikleri yapılır. Bunların ardından Hemoglobin elektroforezi ile kesin tanı konur.

    TALASEMİ TAŞIYICILARI NELERE DİKKAT ETMELİ?
    Talasemi genlerle kuşaklar arasında taşınan bir hastalıktır. Evlilik öncesi anne ve babanın taşıyıcı olup olmadığını bilmek çok önemlidir. Eğer ebeveynlerden birisi taşıyıcı ise her gebelikte bebeğin de taşıyıcı olma olasılığı %50'dir. Eğer anne ve babanın her ikisi de taşıyıcı ise %25 olasılıkla hasta bebek doğacaktır.
    İki taşıyıcı evlenmiş ve bebek sahibi olmak istiyorlarsa doğum öncesi tanı yöntemleriyle bebeğin hasta olup olmadığı incelenmelidir.TALASEMİ TÜRKİYE İÇİN SORUN MUDUR?Talasemi ülkemizde sık görülmektedir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre özellikle Çukurova, Akdeniz kıyı şeridi, Ege ve Marmara bölgelerinde talasemi taşıyıcılığı çok sıktır. Yine Sağlık bakanlığı verilerine göre Türkiye’de beta-talasemi taşıyıcı sıklığı %2,1 olup, yaklaşık 1.300.000 taşıyıcı ve 4000 civarında hasta vardır.
    Talaseminin önlenebilmesinde en önemli adım evlenecek çiftlerin taşıyıcılık taramasından geçirilmeleri, eğer taşıyıcı iseler genetik danışmanlık almalarıdır.
    Sağlık Bakanlığı Hastalığın görülme sıklığı göz önüne alınarak riskli 33 ilde (Konya, Karaman, Burdur, Isparta, İzmir, Denizli, Manisa, İstanbul, Bursa, Çanakkale, Kütahya, Gaziantep, Kahramanmaraş, Antalya, İçel, Hatay, Ankara, Tekirdağ, Edirne, Diyarbakır, Bilecik, Kırklareli, Kayseri, Sakarya, Kocaeli, Şanlıurfa, Eskişehir, Batman, Düzce, Adana, Aydın, Muğla, Düzce) HemoglobinopatiKontrol Programı yürütmektedir.

  • Çalma Hastalığı: Kleptomani

    Çalma Hastalığı: Kleptomani

    Çalma hastalığı olarak bilinen kleptomani, değersiz eşyaları çalmak olarak da bilinmektedir. Belirtileri çocuk yaştan başlamaktadır ve yetişkinlikte de devam etmektedir. Annesinin çantasından, onu cezalandırmak için, bilinçdışı olarak saç tokası gibi şeyler gören çok hasta vardır. Bu eylemi yaparken haz duyar, çaldıktan sonra da çökkün ruh hali ortaya çıkar. Bu eylemi yaparken haz duyar, çaldıktan sonra da çökkün ruh hali ortaya çıkmaktadır. Kleptomanların kadınların arasından çıkması bilgisinin aksine son yıllarda erkeklerin yüzde 20’ sinde görüldüğü verilen bulgular arasındadır.

    Oranın kadınlar lehine bu kadar yüksek olmasının bir nedeni de, kadınların yakalandığında psikiyatrik muayeneye, erkeklerin ise hapishaneye gönderilmesinden kaynaklanır. Kleptomaniyi impuls kontrol bozukluğu olarak görürsek, ancak 6 yaşındaki kız çocuklarında da tespit edilmiştir. Kleptomaninin kendiliğinden ortadan kalkması güç bir iştir. Kleptomanik bir kişinin tanınması zordur. Kleptomanik kişilerin eğitim seviyeleri de yüksektir. Kişi için sadece o eşyayı çalmasındaki hissiyat ona cazip gelmektedir. Ona ihtiyacından dolayı çalmamaktadır.

    Bazı araştırıcılar, kleptomanik hastalarda organik bazı faktörler olduğunu göstermişlerdir. Mesela 66 yaşında kleptomanik davranışlar gösteren bir hastada sol frontal ve sağ pariyetotemporal beyin bölgelerinde atrofi olduğu gösterilmiştir. Yine sağ pariyetal beyin bölgesinde yer işgal eden lezyonu olan bir kişide de benzer bir klinik tablo görülmüştür. Bu kişide çalma dönemlerinin halinde geldiği gözlemlenir. Kleptomanların yaklaşık onda birinde ruhsal çözülme bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu grup hastalarda kleptomani davranışı kaçış benzeri bir durum içinde meydana çıkmaktadır. ( Hürriyet, Kelebek Dergisi, Çalma Hastalığı)

    Tedavisi:

    Her bireyi kendi içinde değerlendirmekte fayda vardır. Erişkinlerde, çocukluk döneminde yaşanan travmatik deneyimlerin belirleyici olduğunu görmekteyiz. Bu sorunu yaşayan çocuklarda ve ergenlerde görülen belirleyici nedenler arasında da sorunun başlangıcından önce yaşanmış travmatik olayların ya da aile içinde yaşanmış olan şiddet, duygusal istismar, kayıp gibi travmatik durumların etkili olduğunu görürüz. Hem çocuk ve ergenler hem de erişkinlerde, bir süredir devam eden ve halen varlığını sürdüren aile içi sorunların çalma davranışına yol açabildiğini gözlemleriz. İster geçmiş travmatik mevzuların etkisi olsun ister bir süredir devam eden ve hali hazırda süren stres unsurları olsun, psikoterapide çalışıldığında çalma dürtüsü ve davranışı ortadan kalkar.