Etiket: Hasta

  • Hasimoto tiroiditi

    Hasimoto tiroiditi

    HASHİMOTO TİROİDİTİ

    (KRONİK LENFOSİTİK TİROİDİT, OTOİMMÜN TİROİDİT)

    Hashimoto tiroiditi kronik otoimmün tiroiditlerden birisi olup, 1912 yılında Hashimoto tarafından tanımlanmış ve ilk önce “struma lenfomatoza” ismini almıştır.

    Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    Hashimoto tiroiditi prevalansının iyot alımıyla ilişkisi gösterilmiştir. ABD ve Japonya gibi iyot alımının yüksek olduğu ülkelerde yüksek prevalans saptanmıştır. İyot yetmezliği olan bölgelerde yapılan iyot profilaksisinin tiroid bezinde lenfosit infiltrasyonunu 3 kat arttırdığı ve serum tiroid antikor pozitifliği prevalansınının %40’ın üzerine çıktığı saptanmıştır. Yine amiodaron kullananlarda iyotla oluşan hipotiroidizm sıktır. Lityum kullanan hastalarda da sıklıkla geçici de olsa 1/3 olguda hipotiroidizm gelişir. İnterferon alfa tedavisi kullanan olgularda da tiroid antikorları ve hipotiroidizm gelişebilir.

    Hashimoto tiroiditi tüm tiroid hastalıkları içinde en yaygın olanıdır ve popülasyonun %2’sinde bulunur. Tüm yaşlarda ortaya çıkarsa da, 30-50 yaş arasında sıktır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat fazla görülür. en sık karşılaşılan tablo asemptomatik guatrı olan yaşlı bir kadındır. %20 olgu hipotiroidizm bulguları ile karşımıza çıkar.

    Hashimoto tiroiditi; hipogonadizm, Addison hastalığı, diabetes mellitus, hipoparatiroidizm ve pernisiyöz anemi ile birlikte sık görülür. Bu kombinasyona “Poliglandüler yetmezlik sendromu” denir. %2-4 olgu hipertiroidizm ile kendini gösterir ve buna “Hashitoksikozis” adı verilir. Tirotoksik fazdan sonra geçici hipotiroidizm, sonra ötiroidizm fazı ve sonunda kalıcı hipotiroidizm oluşur.

    Ultrasonografik incelemede tiroid bezinde büyüme, düşük ekojenite ve heterojen görünüm karakteristiktir.

    Laboratuvar bulguları olarak; anti-tiroid peroksidaz antikor pozitifliği-anti TPO ve anti-tiroglobülin antikor pozitifliği bulunur. Tiroid antikorları pozitif olguların %50-75’i ötiroid iken, %25-50’sinde subklinik hipotiroidizm saptanmıştır.

    Tiroid lenfoması, Hashimoto tiroiditinin nadir fakat ciddi bir komplikasyonudur. Tiroid lenfoması yaşlı kadınlarda dahya sıktır ve tiroid bezine sınırlıdır.

    TEDAVİ

    1. Hashitoksikozisin tedavisi: Tedavi beta bloker ilaçlarla yapılır. (örn: propranolol 20-40mg 3×1/gün). Hashitoksikozisi klinik olarak Graves hipertiroidizminden ayırt etmek zordur. Bezin palpasyonunda Hashitoksikoziste sert bir guatr varken, Graves hastalığında yumuşak bir guatr vardır. Yüksek antikor titreleri yine Hashitoksikozisi düşündürebilir.

    2. Hipotiroidizm tedavisi: Aşikar hipotiroidizmi olan tüm olgular levotiroksin ile tedavi edilmelidir. Levotiroksin dozu serum TSH düzeyini normalin alt sınırına yani 0.3-1.0 IU/L getirecekı şekilde ayarlanmalıdır. Kadınların çoğunda gebelik süresince dozda %25-50’lik bir artış gerekir. TSH >4IU/L ve anti-TPO (+) ise mutlaka tedaviye başlanmalıdır.

    3. Guatr tedavisi: Guatrlı Hashimoto tiroiditli olgularda hasta ötiroid bile olsa guatrı küçültmek için levotiroksin verilmelidir. 6 aylık levotiroksin tedavisiyle guatrın %50-90 olguda küçüldüğü gösterilmiştir. Özellikle genç hastalarda iyi cevap genellikle alınır.

    4.Cerrahi tedavi: Cerrahi tedavi sadece önemli bası semptomları mevcudiyetinde ve kanser yönünden kuvvetli şüphe varsa düşünülebilir. Hashimoto tiroiditli hastalara iyotsuz tuz önerilmektedir:
    Hashimoto Hastalığından şüphelenilecek durumlar

    Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-TG pozitifliği

    Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    HAZIRLAYAN:UZM.DR.ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Tiroid kanserli bir hastamın hikayesi

    Birkaç ay önce polikliniğe halsizlik ve boyunda şişlik şikayeti ile gelmişti. Şikayetlerinin bir kaç aydır olduğunu ama boğaz enfeksiyonuna bağlı olduğunu düşünüp ağrı kesici ve antibiyotik kullandığını, şişliği geçmeyince aile hekimine gittiğini, yapılan tiroid hormon tetkiki normal çıkmasına rağmen aile hekiminin kendisini Endokrin bölümüne yönlendirdiğini ifade ediyordu.

    Onu can kulağıyla dinledikten sonra muayene etmiş ve sol tarafında ele gelen sert kıvamda, yutkunmakla hareket etmeyen bir nodulü olduğunu ve boynunda bir kaç tane lenf bezesi şiştiğini farketmiştim. Bunun üzerine klinikte kullandığım ultrasonografi cihazı ile tiroidlerine bakmaya karar verdim. Hasta henüz 23 yaşındaydı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, özel bir okulda anaokulu öğretmenliği yapıyordu. Tiroid ultrasonografisinde tiroid bezinin normal büyüklükte olduğunu fakat sol lobda en büyüğü 14*12*16 mm boyutunda , düzensiz sınırları olan tiroid bezine göre daha koyu kıvamlı , kanlanması artmış nodülü vardı. Hastaya tiroid bezinin normal çalıştığını, guatrı olmamasına rağmen Tiroid bezindeki nodüle ultrason eşliğinde iğne biyopsisi yapılması gerektiğini anlattım. Hasta başta biyopsi işlemini tereddütle karşıladı, şiddetli ağrı olacağından endişeliydi, ailesi ile görüştükten sonra karar vereceğini söyledi. İşlemin basit bir işlem olduğunu, nodülün huyu ile ilgili bizi bilgilendirip yönlendireceğini anlattım. Hastaya bir saat kadar düşünüp gelmesini önerdim. Dönüşte hasta ailesi ile konuşmuş, annesi daha önce bir arkadaşından benzer şekilde biyopsi yapıldığını ve sonucu iyi geldiği için ameliyattan kurtulduğunu anlatınca ikna olmuş şekilde geldi. Ultrason eşliğinde nodülünün bir kaç yerinden biyopsi yaptık, biyopsi sonrası ultrason kontrolünde işlem ile ilgili bir sıkıntı olmayınca hastaya 1 hafta sonra sonucu alması için randevu verdik . Bir hafta sonra geldiğinde bir haftadır endişeden dolayı uyuyamadığını, işine konsantre olamadığını ifade etmiş, biyopsi sonrası boynunda hafif bir ağrı olduğunu ama basit ağrı kesicilerle geçtiğini söylemişti.

    Hastanın biyopsi sonucu papiller tiroid kanseri şüphesi olarak gelmişti . En kısa sürede ameliyat olması gerektiğini söyleyip tanıdığım tecrübeli bir tiroid cerrahına gönderdim. Hasta 1 ay sonra ameliyat olmuştu. Patolojisi tanıyı teyit etmişti şimdi ne yapacaktı? Daha çok gençti, çocuk sahibi olmak istiyordu bunun engel olup olmayacağını soruyordu. Ona ameliyata ilave olarak tedavi amaçlı atom tedavisi vermemiz gerektiğini, atom tedavisinden belli bir süre sonra gebe kalabileceğini , ömür boyu tiroid ilacı kullanması gerektiğini ifade ettim. Radyoaktif iyot tedavisi için nükleer tıp bölümüne yönlendirdim, atom tedavi sonrası ilaç ayarı için kontrole çağırdım. Hasta 2 ay sonra atom tedavisi almış olarak geldi, atom tedavisinden sonra ağızdan tiroid ilacı başlandığını kendini şimdi çok iyi hissettiğini ameliyat sonrası olan şişliğinin geçtiğini ve aldığı bir kaç kiloyu verdiğini söyledi. Bende takiplerini ömür boyu aksatmaması gerektiğini ifade ettim.

    Hasta 5 yıldır takiplerini aksatmıyor, belli aralıklarla hormon kontrolü, tiroid ultrasonografisi ve vücut taraması yapıyoruz, ilacını hergün aç karınla almayı ihmal etmiyor. Hasta çok sağlıklı, keyifli, bu arada sağlıklı bir kızı oldu. Tiroid kanseri tedavi edilebilen bir hastalıktır.

    Yard. Doç. Dr. Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Mide balonu

    Mide Balonu Nedir?
    Mide balonu tamamen ameliyatsız, organ kaybının olmadığı, kolay uygulanabilir bir zayıflama yöntemidir. Mide içerisine endoskopik yöntemle yerleştirilen silikon yapıdaki materyal, yaklaşık 450-600 cc arasında sıvı ya da hava ile şişirilerek hem midenin hacmini azaltmakta hem de mide duvarı üzerinde basınç etkisi oluşturarak iştah ile ilgili bazı hormonların salınmasına neden olmaktadır. Bu uygulama risklerinin oldukça düşük olması, kolay uygulanabilir olması ve tekrar edilebilir olması nedeniyle çok geniş bir hasta grubunda kullanım alanı bulunmaktadır. Mide balonları hastalarda ameliyatsız olarak kilo kaybı sağlamakta ve kalıcı kilo kaybı ile yaşayacakları konforun yolunu göstermektedir. Mide balonu uygulanacak hastalar BMI (body mass index – vücut kitle indeksi) değerleri 33’ün üzerinde olan ve yandaş problemleri olmayan insanlardır. Bu hastalarımızın büyük çoğunluğu daha önce defalarca diyet programlarına katılmış, kısmen kilo kaybetmiş ya da hiç kilo verememiş kişilerden oluşmaktadır. Birçok hasta açlık hissini bastırmanın çok küçük porsiyonlar ile mümkün olamadığından yakınmaktadırlar. Mide balonunun en belirgin etkisi de zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Hızlı tokluk hissine ulaşma ile uygulanan diyete uyum çok daha kolaylaşır. Beraberinde uygulamanızı istediğimiz egzersiz programı ile desteklendiğinde mide balonu ile çok başarılı sonuçlar alacaksınız. Bununla birlikte BMI 30’un üzerinde olan ve Diyabet, hipertansiyon gibi sağlık problemi olan hastaların kilo kontrolünün sağlanmasında da mide balonu uygulaması 1nci seçenek olmaktadır.
    Mide Balonu ile Nasıl Kilo Veririm?
    Mide balonları aralarında farklılıklar gösterse de etkilerini mide hacmini azaltarak ortaya çıkartırlar. Mide içine yerleştirilen mide balonu, hava ya da sıvı ile dolması fark etmeksizin, belli bir hacimle mide içinde yer kaplar. Mide balonları arasında bu hacim değişebilmektedir. Bazı mide balonları hacimleri ayarlanabilir olarak üretilmişlerdir. Mide zaman içinde balonun varlığına karşı uyum göstererek hacmini büyütmektedir. Bu ise mide balonun sabit hacminin mide hacminde yaptığı kısıtlamayı ortadan kaldırabilmektedir. Hacimleri ayarlanabilir mide balonlarının üretiliş amaçları bu sorunu azaltmaktır. Mide balonunun yerleşimini takiben kilo kaybının yavaşlaması başlarken bu balonların hacimlerinde ek artışlar yapılarak etkinin uzaması hedeflenir.
    Mide Balonu ile Ne Kadar Kilo Verebilirim?
    Mide balonu 6 aylık bir süre içinde size yaklaşık 20-25 kg arasında kilo kaybı sağlayabilecek ameliyatsız bir zayıflama yöntemidir. Mide balonu ile kilo vermenin en önemli şartı mutlak bir destek programı çerçevesinde bu işlemi yaptırmaktır. Tek başına mide balonu yerleştirilmesi yeterli kilo kaybını sağlamaz. Başarı ancak diyet ve egzersiz programına sadık kalarak doğru beslenme ve yaşam alışkanlıkları kazanarak olabilir. Mide balonu sizin bu yolda ki en önemli yardımcınız olacaktır. Çeşitli mide balonları ile yapılan çalışmalar, doğru programlar ile desteklendiğinde fazla kiloların % 35-45 düzeyinde azaltılabildiğini göstermektedir. Yapılan bir çalışmada mide balonu yerleştirilen 24 hastada ortalama % 46 oranında fazla kilo kaybı sağlanmıştır. (Turk J Gastroenterol. 2010 Dec;21(4):333-7. Intragastric balloon treatment of obesity must be combined with bariatric surgery: a pilot study in Turkey.Saruç M, Böler D, Karaarslan M, Baysal Ç, Rasa K, Çakmakçi M, Uras C, Tözün N.) 49 hastalık başka bir çalışmada ortalama fazla kilo kaybı yüzdesi kadın hastalarda % 35.2 erkeklerde ise % 23.4 olarak saptanmıştır. Bu hastalar içinde egzersiz ve fiziksel aktivite programına düzenli uyan hastalar incelendiğinde ise kadınlarda % 39.7 erkeklerde ise % 45.8’e varan oranlarda kilo kaybına erişildiği gösterilmiştir. (Nutr Hosp. 2009 May-Jun;24(3):282-7. Intragastric balloon and multidisciplinary team. Mazure RA, Salgado G, Villarreal P, Cobo B, Valencia A, Culebras JM.) Mide balonu ile ne kadar kilo kaybı sağlanabileceği uygulanacak destek programı ile doğrudan alakalıdır. Obezite tedavisi deneyimli bir ekip tarafından yürütüldüğünde başarı şansı belirgin olarak artmaktadır. Endokrinolog, gastroenterolog, diyetisyen, psikiyatrist ve psikolog ve egzersiz uzmanı bu ekipte birlikte çalışmaktadır. Mide balonu taktırmaya karar vermeden önce, bunun bir hayat tarzı değişikliğine başlangıç olması gerektiğini anlamalısınız. Sağlıklı bir hayata yeni bir başlangıç yapmak için bizimle bağlantıya geçin. Hasta temsilcilerimiz size en kısa sürede geri dönecek ve konsultasyon randevunuzu ayarlayacaklardır.
    Mide Balonunun Avantajları Nelerdir?
    Birçok kişi fazla kilolarından şikâyetçidir. Bunların bir kısmı morbid obezite dediğimiz ağır şişmanlık sınıfına girerler. Bu grup içinde başarısız diyet öykülerini çok duymaktayız. Bütün bu hastalar için en güvenilir ve sonuçları açısından en yüz güldürücü yöntem mideye balon yerleştirilmesidir. Mide balonu ameliyatsız bir zayıflama yöntemidir. Mide balonu sedasyon ile yapılan endoskopi ile mideye kolayca yerleştirilir. Birçok hastada günübirlik tedavi olarak ayaktan uygulanmaktadır. Modern mide balonları ile güvenle ve etkin olarak kilo verebilirsiniz. Mide balonu yaşamınızın geri kalan kısmında yapmanız gereken hayat tarzı değişiklikleri için gerçek bir yardımcıdır. Mide balonu tamamen geri dönüşümlü bir işlemdir. İstediğiniz zaman mide balonunuz midenizden çıkartılır ve her şey eskisi gibi olur. Hiçbir organ değişikliği yapmaz. Mideniz balon çıktıktan sonra eski formuna döner. Mide balonu ile elde edilen kilo kaybının korunması doğru beslenme ve egzersiz alışkanlıklarının yerleşmesi ile mümkün olmaktadır. Mide balonu bu alışkanlıkların edinilmesinde çok iyi bir motivasyon sağlamaktadır. Bütün bu uygulama kolaylığı gibi avantajlarının yanı sıra, mide balonu şişmanlık tedavisinde en ekonomik seçenek olmayı sürdürmektedir. Mide balonu belli aralıklar ile tekrarlanabilir. Bu özelliği ile kilo kaybetmeyi başaramayan hastalar için erişilebilir ve tekrarlanabilir tek seçenek olarak görülmektedir. Mide Balonu Öncesinde Değerlendirme: Mide balonu kilo vermek hasta için yardımcı bir yöntemdir. Mide balonunun başarısı ilk planda doğru hasta seçimi ile mümkündür. Mide balonu ile kilo vermek sadece balonun uygun şekilde midenize yerleştirilmesi ile sağlanamaz. Bu işlemden sonra ilk bir yıl boyunca takip programında kalmanız gerekmektedir. Balon uygulanmasından önce hastaları bir değerlendirme sürecine sokarız. Bu süreçte özellikle yemek alışkanlıkları, yeme bozuklukları ve hayat tarzı değişikliklerine uyumunuzu değerlendiririz. Bunun için psikiyatrist, dietisyen, endokrinolog ve gastroenterolog tarafından değerlendirilirsiniz. Gerekli ön hazırlıklar içinde size uygun ve kalorisi ihtiyaçlarınıza göre ayarlanmış bir ön diet programına balon takılmadan başlamanız sağlanır. Bunda sorunsuz ilerlendiği ve sizin uyum gösterdiğiniz görüldükten sonra mide balonu uygulamasına karar verilir. Takip Programı Mide balonunuz yerleştirildikten sonra ilk 6 ay boyunca çok sıkı şekilde takip programınıza uymanız istenecektir. Kişisel farklılıklar olmakla birlikte ilk ay her hafta, ikinci aydan sonra ise iki haftada bir kontrolleriniz yapılacaktır. Takipleriniz balonun çıkartıldığı 6. ayda bitmez. Sonraki altı ay boyunca da ayda bir kontrollere gelmeniz, sağlanan kilo kaybının korunması açısından önemlidir. İkinci altı aylık kontrolleriniz balonla geçen süre içinde geliştirdiğiniz yaşam değişikliklerinin alışkanlık haline getirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır

  • Ramazan yaklaşırken

    Bir İç Hastalıkları hekimine en sık soru sorulan dönemlerden biridir ramazan.

    Son yıllarda ramazan döneminin yaz aylarına denk gelmesi nedeniyle ilaç kullanan,kronik hastalığı olanlar dışında sağlıklı kişiler için de dikkat edilmesi gereken noktalar var.

    Bu yıl da sahur ve iftar arası sürenin uzunluğu ve aşırı sıcaklar normalden daha fazla dikkat gerektiren bir ramazan ayı geçirilmesine neden oluyor. Aşırı sıcaklarda her zaman dikkat edilmesi gereken en önemli durum terleme ile oluşan sıvı kaybının giderilmesidir.Yeterli sıvının alınmaması vücut ısısında artışa tansiyon düşüklüğüne bayılmalara neden olabilir.Halsizlik yorgunluk çarpıntı konsantrasyon bozukluğu kas krampları idrar yolu infeksiyonları oluşabilir.Bu nedenle vücut sıvı ve tuz(sodyum potasyum magnezyum) dengesinin sağlanması önemlidir.Bol sıvı tüketilmeli aşırı terlemeye neden olacak ortamlarda bulunmaktan kaçınmalı aşırı efor gerektiren çalışmalar olabildiğince çok sıcak saatlerde yapılmamalıdır.

    Bu nedenle iftar ve sahurda yenilenlerin de gün içerisinde sıvı kaybını arttırmayacak şekilde seçilmesi önemli.Özellikle susama hissini ve vücut ısısını arttıracak gıdalardan kaçınmalı.Tuzlu baharatlı soslu yiyecekler kızartmalar hamurlu ve şerbetli tatlılar şekerli içecekler hem ağız kuruluğu ile susama hissini arttıracak hem de içerdikleri fazla enerji nedeniyle vücudun fazla ısınmasına neden olacaktır.Uzun açlık süresi nedeniyle oruç tutulmayan süre içinde sık ve az olarak gıda alınması, hızlı ve büyük porsiyonlarla yemekten kaçınılması iftar sonrası oluşacak mide barsak sorunlarına tansiyon ve kan şekeri düzensizliklerine engel olacaktır.Gün içinde oluşan tatlı yeme eğiliminin meyve ile giderilmesi hem sıvı hem potasyum magnezyum desteği açısından çok daha yararlıdır.Hafif sütlü tatlılar ve dondurma seçilebilir.Oruç tutan kişilerin gün içindeki eforlarını bulundukları ortamın sıcaklığını giysilerini aşırı terlemeyi önleyecek şekilde kontrol etmeleri önerilir.

    Oruç tutmanın sakıncalı olduğu durumlar:

    Vücudun çalışma düzeni geçici ya da sürekli olarak bozulmuş olan ve bu düzenin sağlanması için ilaç kullanımı ve/veya diyete gerek duyulan kişilerin oruç tutması sakıncalıdır.

    -Kronik hastalığı olanlar (hipertansiyon,diabet,kalp-damar hastalığı vb)

    -Akut infeksiyon,operasyon,kanama geçirenler

    -Gebeler ve emzirenler

    -Mide hastalıkları olanlar (gastrit,ülser)

    Hipertansiyon ve şeker hastaları ilaç kullanımlarını sahur ve iftarda alma şeklinde düzenleyerek oruç tutmaya çalışmaları özellikle yaz döneminde yaşanan ramazan aylarında sorun yaratabiliyor.Bu tür hastalıklarda unutulmaması gereken tedavinin sadece ilaçtan ibaret olmadığıdır.Diyet ve düzenli beslenme ilaçlar kadar önemlidir.Gün içinde uzun süre gıda alınamaması kan şekerinde düzensizliğe yol açabilir.Sıvı alınamaması ve aşırı sıcaklar nedeniyle sıvı kaybı kan basıncında ani değişikliklere neden olabilir.Uzun süre açlık sonrası geç saatte yapılan iftarda yenilenler kan şekeri ve kan basıncında ani yükselme yapabilir.Genellikle gözlemlediğimiz kadarıyla da ilaç düzeni aksamaktadır.Özellikle insülin kullanan bir şeker hastası için bu kadar uzun süreli açlık tehlikeli sonuçlar yaratabilir.

    Kronik hastalığı olan ve sağlıklı yaşam düzeni belirli ilaçların kullanımına ve beslenme şekline bağlı olanlar bu düzeni mümkün olduğunca bozmamaya çalışmalıdır.

    Uzun süreli açlık ile etkilenebilecek bir hasta grubu da midesinde gastrit ya da ülser olan hastalardır.Bu hastaların midedeki asit üretimi fazlalığı nedeniyle asit azaltıcı ilaçların düzenli kullanımı yanı sıra midenin uzun süre boş bırakılmaması gerekir.Ayrıca sahur ve iftarda fazla gıda tüketilmesi iftarın geç saatte olması gün içinde tüketilemeyen sıvının kısa sürede alınması reflü ve hazımsızlık şikayetlerini de arttırabilir.

    “İrademe güveniyorum açlık susuzluk hissetmiyorum” dese de oruç tutmasını önermediğimiz bir grup da gebeler ve emziren anneler.Bu kişilerin vücut gereksinimleri bebekten dolayı 2 katına çıktığı düşünülürse uzun süreli açlık ve susuzluk bebeği ve süt üretimini etkileyebilir.

    Aynı şekilde vücut ihtiyacının artacağı bir süreç de infeksiyonlar ve operasyonlardır.Bu durumda vücut infeksiyon etkenine karşı savaştığı,yara onarımı yaptığı için metabolizma ihtiyacı artar.Bu sürede oruç tutulması iyileşme sürecini uzatabileceği gibi durumun ağırlaşmasına da neden olabilir.

    Maneviyatın yüksek olduğu bu dönemde küçük yaşından beri oruç tutmaya alışmış ve bu ibadeti yapamadığı için kendini kötü hisseden hastalarımıza sağlığa dikkat edip bedenlerine iyi bakmanın da bir ibadet olduğunu hatırlatmak isterim.

  • Talasemi (akdeniz anemisi) tedavisi maliyetli, korunması ucuz ve kolay bir hastalık!

    Talasemi halk dilinde Akdeniz anemisi olarak bilinen bir hastalıktır. Genetik kalıtımla geçen talaseminin tedavi maliyeti yüksektir ancak korunma yolları ucuz ve kolaydır. Ülkemizde 1.4 Milyon hastalık taşıyıcısı ve 4500 civarında talasemi hastası bulunuyor.

    Talasemi (Akdeniz Anemisi) nedir?

    Hemoglobin kanda, solunum organlarından dokulara oksijen, dokulardan solunum organına artık karbondioksiti taşıyan kırmızı kürelerin yapısında bulunan bir protein zincir kompleksidir.

    Bu kompleksi oluşturan protein zincirlerinin yapımının azalması ya da yapısının değişmesi sonucu oluşan hastalıklara talasemi (Akdeniz anemisi) denir. Bozulan protein zincirinin adı ile anılırlar. En sık alfa ve beta talasemi görülür. Beta talasemiler ülkemizin de yer aldığı Akdeniz ülkelerinde önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalık 1925 yılında çocuklarda tanımlanmıştır.

    Talasemi kalıtımla geçen bir hastalıktır!

    Talasemi, kalıtımla geçen önlenebilir bir kan hastalığıdır. Hastalığın tedavi maliyeti yüksek ve yıpratıcıdır. Korunma ise ucuz ve kolaydır.

    Dünyada yaklaşık 269 milyon hastalık taşıyıcı birey bulunmakta ve her yıl 365 bin hasta çocuk doğduğu sanılmaktadır. Ülkemizde beta talasemi taşıyıcılığı %2’dir. 1.4 Milyon hastalık taşıyıcısı ve 4500 civarında talasemi hastası vardır.

    Hastalık cinsiyet ayrımı yapmaksızın çekinik genle taşınmaktadır. Anne ve babanın taşıyıcı olması halinde çocukların %50 taşıyıcı – %25 sağlam – %25 hasta olma ihtimalleri vardır.

    Talasemi tipleri nelerdir?

    Hastalığın talasemi minör, talasemi majör ve talasemi intermedia olmak üzere 3 tipi vardır. Bu tipler hastalıktaki genetik bozulmanın ağırlığı ile alakalı olup hastalık kliniği de ciddi farklar vardır.

    Talasemi minör vakaları sadece hafif kansızlığı olan sağlıklı kişilerdir. Talasemi majör vakalarında derin kansızlık, sarılık, büyüme gelişme geriliği, dalak ve karaciğer büyümesi, kalp yetmezliği, iskelet deformiteleri, cilt renginde koyulaşma gibi ciddi sağlık problemleri var olup çocukluk itibari ile ciddi tedaviyi gerektirir.

    Talasemi intermedia kısmi destek alan ara vakalardır.

    Talasemi minör en sık görülen hastalık tipidir. Talasemi majör vakalarının tedavisi ömür boyu devam etmekte olup tek küratif tedavi kemik iliği naklidir. Başarı oranı %58 – 91 arasındadır. Kök hücre kaynağı olarak genetik uyumlu kardeş – anne – baba ya da kordon kanı kullanılabilmektedir.

    Talasemi nasıl engellenir?

    Talasemi kontrol programı evlenecek olan çiftlerin talasemi taşıyıcılığı açısından taranmaları ve her ikisinin de taşıyıcı olduğu çiftlerin belirlenmesini amaçlar. Evlilik öncesi aile hikayesi olan ya da kansızlığı olan çiftlerin ayrıntılı tetkiki gerekmektedir.

    Evlenmiş taşıyıcı çiftlerin, çocuk sahibi olmak istediklerinde genetik danışmanlık ve prenatal (anne karnında erken tanı) önerileri ile bilgilendirilip takibi gerekmektedir.

    Dileğimiz toplumuzdaki bilinçlenme ile talasemi majör ve intermedia sıklığının azalmasıdır.

  • Kanser’de immunoterapik tedavi

    Kanser ve immunoterapi en az 50-60 yıllık geçmişi olan bir birlikteliktir ancak kemoterapi ve radyoterapinin önplanda klasik tıpta 100 yıldır yeralması nedeni ile çok ön plana çıkamamış ve tedavi protokollerinde maalesef yer alamamıştır. 2006 yılı sonrası gereken önemi kazanmıştır. 2006 yılı sonrası yapılan çalışmalar immunoterapide devrimsel nitelikte olmuş ve alınan sonuçlar tedavilere hız kazandırmıştır.

    2013 yılının en önemli bilimsel gelişmesi: “Kanser immünoterapisi”

    AmerikanScience” dergisi, 2013’ün en önemli 10 gelişmesinden en önemlisini kanserle mücadele için vücudun doğal savunma sistemlerini harekete geçirerek, hastalıkla mücadeleyi organizmanın yapmasını sağlayan immünoterapiyi seçti.

    Dergide yayımlanan makalede, artık çok sayıda kanser uzmanının bu yöntemin kanser tedavisinde bir dönüm noktası olduğuna ikna olduğu, yıllarca önce ortaya atılan immünoterapinin meyvelerini vermeye başladığı vurgulandı..

    Kanser hastalarının bağışıklık sistemi zaten çökmüştür ki kanser hastalığı ortaya çıkmıştır.

    Hepsinde yani %100’ünde insulin direnci ve/veya gizli şeker veya şeker hastalığı mevcuttur. Hemen hepsinde D vitamin düzeyleri aşırı düşüktür.

    Kemoterapi, ve RT aldıkları için bir de ayrıca güneş yasaklanır ki bu daha da bağışıklık sistemlerini bozar. Ayrıca kemoterapi ve radyoterapinin zararlarından bahsetmeyeceğim. Bu tedaviler bazı agressif tümörlerde verilmesi zorunlu tedavilerdir , zaman kazanmak şarttır.

    İmmunoterapist herzaman onkolog ile beraber hareket etmelidir.

    Her iki disiplin de hasta yararına çalışmaktadır ve tek amaç hastayı iyileştirmektir.

    Yapılan çalışmalarda görülmektedir ki immunoterapi kemoterapinin etkinliğini onlarca kat arttırmakta ve yanıtı hızlandırmaktadır.

    Anlaşılanın aksine birbirlerine ters disiplinler değillerdir. Birbirlerini daima desteklemelilerdir.

    İmmunoterapide zaman kazanmak çok öçnemlidir. Özellikle agresif lösemi lenfoma, küçük hücreli akciğer kanseri gibi kemosensitif (kemoterapi duyarlı) ve çok hızlı büyüyen , yayılan agresif kanserlerde bu zamanı kazanmak için kemoterapiden mutlaka faydalanılmalıdır.

    Kemoterapi esnasında eş zamanlı immunoterapi verilmesi tedaviye duyarlılığı ve etkinliği çok arttırmaktadır. Kemoterapinin yan etkilerinden de hastayı korumakta , hastanın yaşam kalitesini arttırmaktadır.

    Kanser hastalarında dikkat edilecek en önemli husus CEA seviyesidir. CEA seviyesine gore verilecek immunoterapi dozu ayarlanır. İmmunoterapiden fayda görüp görmeyeceği anlaşılır. Ancak bugün şunu bilmekteyiz ki son terminal dönem hasta olup 1000 ve üzeri CEA seviyesinde olan hastalarda bile immunoterapi tedavi yanıtını inanılmaz hızlandırabilmekte, hastanın yaşam konforunu arttırabilmektedir.

    Barsak flora analizi ve buna gore tedavi immunoterapinin temel tedavisini oluşturur ki bu tedavi Nature dergisinde de yayınlanmıştır. Kişiye özel tedavinin temelini oluşturur. Tüm tedaviler bilimsel ve kanıta dayalı olmalıdır.

    Hastalarda en büyük sorun oral alımın bozulmasıdır . Ancak tedavinin en önemli kısmını ağızdan almaları gereken destekler ve özel dietleri oluşturmaktadır.

    IV yüksek doz askorbat ve diğer destekler de 50 yıldır uygulanmakta olan yan tedavilerdir. Genelde en fazla 3 ay verilirler. Ancak bu sure hastaya gore değişmektedir.

    Hastaların neden bu hastalığa yakalandıklarının tespiti ve buna yönelik tedavi edilmesi çok önemlidir.

    Uyku bozukluklarının giderilmesi, vitamin eksikliklerinin düzeltilmesi ayrıca faydalıdır. Psikiatri ve diğer branşlardan da multidisipliner faydalar sağlanmalıdır.

    Hastadaki yaşam şekli değişiklikleri hastada kalıcı bağışıklık sistem düzelmesi sağlamaktadır.

    Kür (tam iyileşme) sağlanması mümkündür. Önemli olan doğru tanı konması ve yeterli vaktin olmasıdır. Bir de tedavinin harfiyen uygulanabilmesi çok önemlidir. Yani hasta uyumu en önemli husustur. Bunu sağlamak ise tedavideki en zor bölümdür.

    Hasta ve hasta yakınlarının uyumu tedavinin başarısını belirlemektedir.

  • Romatoid artrid ve immunoterapi ile kesin tedavi

    Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Tüm otoimmun hastalıklarda ise, bağışıklık sistemi aynı zamanda kişinin kendi bazı vücut dokularına karşı, bağışık serum (antikor) üreterek savaş açar. Bu bazen tiroid, karaciğer gibi belli bir organa yönelik olabileceği gibi, bazen de organa özgü olmayıp sistemik olabilir. Romatoid artritte saldırı eklem kıkırdak ve bağdokudadır…İltihap burada mikropsuz olarak vücudun kendi kendine saldırması ile oluşan sapkınlık sonucu gelişir.

    Romatoid artrit, sistemik bir otoimmün bağ dokusu hastalığıdır. Bağışıklık sistemindeki bu sapkınlığa, neyin neden olduğu tam olarak bilinmiyor. Ancak kişinin genetik yapısı ve çevresel faktörler (sigara ve geçirilen bazı enfeksiyonlar) buna neden olabilir.

    Tüm otoimmün hastalıklarda olduğu gibi immunoterapi romatoid artritte de çok olumlu sonuçlar vermektedir.

    Hastalığın seyrini yavaşlatmakta hastanın bağışılık alt yapısına bağlı olarak hastalığı tamamen ortadan kaldırabilmektedir. İmmünsüpresif tedavinin kesilmesine yardımcı olmakta ve normal ağrısız yaşantıya geri dönmesini sağlayabilmektedir.

    Gelişmiş olan kontraktürlerin derecesine bağlı olarak bazı eklemler de tabii ki eklem kısıtlılığı immunoterapiye ragmen kalıcılığını koruyabilir. Ancak eğer kalıcı hasar gelişmedi ise diğer eklemler kurtulabilir.

    İmmunoterapi ile tedavi nasıl yapılır?

    Önce tüm diğer hastalar gibi bu hastalarımızda da NEDEN araştırılmalıdır. Bu araştırma ve bulacağımız cevaplar tedavimizin temelini oluşturur.

    Cevaplara ulaştığımız kişilerde işimiz çok kolaydır. Derhal tedavi kısmına geçeriz. Cevapları araştırırken ayrıntılı immünite analizi yapılmalı insulin direnci, D vitamin düzeyi ve Tiroid mutlaka kontrol edilmelidir.

    Tedavide bağışıklık sisteminde ne hatalı gidiyor ise o düzeltilir. Yapılan tedavi tamamen kişiye özeldir.

    Tüm immunoterapi alan diğer hastalarımız gibi romatoid artritde de aslında standart yaklaşım değişmez.

    Hasta didik didik taranır.

    Tüm immünite yani bağışıklık sistem taraması testleri ve muayenesi yapılır.

    Çok iyi bir fizik muayene ve anamnezden sonra test sonuçları ile bunlar birleştirilip bir sonuca varılır.

    Hastanın neden iltihaplı romatizma olduğu anlaşılır ve tedavi planı yapılır.

    Mutlaka beslenmesi düzenlenir.

    Takın takip başlatılır. Tedavisi genellikle sadece ağızdan takviyeler şeklindedir.

    Tedavi 1-2 yıla uzayabilir. Hastalığının derecesine bağlı olarak değişir. 1 ayda tamamen kontrol altına aldığımız romatoid artrit lupus vakaları mevcuttur.

  • Vitiligo’da immunoterapi ile kesin tedavi

    Vitiligo bilindiği üzere otoimmün bir hastalıktır. Yani nedeni tam olarak bilinmeyenler olarak hitap edilen bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırısı ile geliştiği bilinen cilt pigmentlerinin kaybı ile gelişen bir hastalıktır.

    Artık tüm otoimmün hastalıklardan eskisi gibi korkmamız gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü hepsini immunoterapi ile tedavi edebiliyoruz.

    Vitiligoyu da öyle. Peki nasıl? Bu makalemde sizlere bu tedavinin nasıl temeller üzerinde şekillendiğini anlatacağım.

    Vitiligo tedavisinde immunoterapi bağışıklık system tedavisidir. Bir hastada vitiligo ortaya çıktı ise mutlaka bir altta yatan bir bağışıklık sistem problem veya problemleri mevcuttur. Tedaviye başlamadan önce bu altta yatan vitiligonun mimarı olan bu problemleri tek tek bulup çıkarmak immünoterapistin temel görevidir. Bunları yapabilmek için önce hasta ile oturulur ve uzun uzu konuşulup iyi bir hastalık öyküsünün yanı sıra tüm gerçek öyküsü ve aile genetiği yani soygeçmişi araştırılır.

    Bundan sonra ayrıntılı fizik muayene ve mutlaka Tiroid Doppler USG ile tiroid bezinin ayrıntılı muayenesi yapılmalıdır.

    Fizik muayenede hastanın vücut ısısı çok önemlidir. Hastanın metabolizma hızını , tiroid bezinin çalışıp çalışmadığını bazal vücut ısısından anlayabiliriz.

    Ayrıca pulseoksimetre ile oksijen düzeyi ölçümlenmesi de çok önemlidir. Hastanın var olan oksijen düşüklüğü bir çok öntanıyı kuvvetlendirir.

    Nabızın ölçümü veya aritminin varlığı da yine bu hastalarda çok önemli bulgulardır.

    Fizik incelemede tüm sistemler çok ayrıntılı incelenir. En önemli sistemlerin başında tabii k imide barsak sistemi ve idrar yolları gelmektedir.

    Ayakların muayenesinin önemi büyüktür. Tırnak değişiklikleri tek tek not edilir.

    YAPILMASI ZORUNLU TESTLER:

    Öncelikle ençok etkilenen organlar tiroid bezi, pankreas, karaciğer aksı taranır. Barsak flora analizi mutlaka tüm bağışıklık sistem sorunu için başvuran hastalara yapılması zorunlu testtir.

    Beslenmenin kişiye özel düzenlenmesi de zorunludur.

    Hastanın gluten , laktoz , fruktoz gibi gıdalara karşı intoleransının olup olmadığının araştırılması gerekmektedir.

    TEDAVİ:

    Bazı immün gıdalar vitilligoyu tetiklemektir.

    Ayrıca beslenme bozuklukluklarının varlığı da vitiligo hastalığının ortaya çıkmasında çok önemlidir.

    Biz biliyoruz ki barsak florası ve vitamin emilimleri tüm otoimmün romatizmal hastalıklarda bozulmuştur. Bu bozuklukların tek tek tespiti ve düzeltilmeleri gerekmektedir.

    Genellikle barsak florasında gördüğümüz temel bozukluk candida ve benzeri mantar fırsatçı enfeksiyonunun artışıdır.

    Barsak aerob ve anaerob florada da çeşitli bozukluklar izlenmektedir.

    Bu hastaların genel öykülerine baktığımızda çoğunun çocukluğunda veya hayatlarının bir döneminde aşırı boğaz enfeksiyonları geçirdiklerini , bir çoğunun buyüzden bademciklerini bile aldırmak zorunda kaldığını , kendisinde veya ailesinde astım öyküsü olduğunu ve çok yoğun antibiotik kullanımına maruz kaldıklarını öğreniriz.

    Bu dramatik öykü sonucu barsak floralarının etkilenmemiş olması düşünülemez.

    Dolayısıyla barsak flora analiz raporları incelendiğinde de tamamen vitiligo hastalığına neden yakalanmış olduğu aşağı yukarı tüm detayları ile önünüze serilir.

    Hastalarda bulunan vitamin eksiklik düzeylerinin tespitleri , yaş kilo , cinsiyet gibi faktörler göz önüne alınarak tedavi edilmeleri gerekmektedir. Biz immunoterapistlerin vitamin seviye range’Ier standart aralıklar ile uyumlu değildir.

    Çünkü biz otoimmün hastaları veya immune yetmezlikli hastaları tedavi etmekteyiz . Bu nedenle labaratuar standart rangelerini kullanamayız.

    Hastaların tedavilerinde en önemli prensip hasta uyumunun sağlanmasıdır. Çünkü bu pahalı ve meşakatli bir tedavidir.

    Hasta uyum göstermeyecek ise hiç başlamamalıdır. En az 2- 6 ay sürecek bir süreçte düzenli tedavisini almalıdır. Bu tedavi 1 yıla kadar uzayabilmektedir.

    Beslenmesini düzene sokmalıdır. Asla sigara tüketmemelidir. Aşırı alkol tüketiminden kaçınılmalıdır.

    Mümkünse hiç tüketmemelidir.

    Hastalarda şeker tatlı unlu mamüller mutlaka kesilmelidir. Bu ortak önerimizdir. Bunun dışındaki önerilerimiz kişiye özel yapılan testlerin doğrultusunda olmaktadır.

    Egzersiz hayatımıza sokmamız gereken en önemli unsurdur. Yoga plates gibi egzersizleri tüm vitiligo hastalarına önemekteyim.

    Sebze ve meyvenin bol yenmesi önemlidir.

    Bol su içimi mineral alımı açısından tercih edilir.

    Hastalarda tedaviye yanıt 2 ayda başlamaktadır. Altta yatan immünite yani bağışıklık sorunları çok ağır ise tedavinin hızını etkilemez sadece süresini uzatır. Yani hastanın vitiligo lekeleri iyileşir ancak kalıcı tedavi açısından biz immunoterapiyi uzatırız çünkü bağışıklığı tam olarak düzeltemez isek hastalık geri gelebilir veya başka bir bağışıklık system hastalığı ile hasta sorun yaşayabilir.

    Biliyoruz ki vitiligo hastalarında genellikle beraberlerinde bir otoimmün hastalık daha vardır.

    Örneğin; vitiligo+hashimato tiroidit en bilinen birlikteliktir. Vitiligo + MS (multipl skleroz) vitiligo + iltihaplı romatizmalar veya sedef gibi ……

    Yapılan immunoterapinin en güzel yanı vitiligo iyileşir iken diğer otoimmün hastalıkların da iyileşmesidir. Çünkü immünoterapi bağışıklığımızı tedavi eder.

    Bağışıklığımızın bozulması sonucu oluşmuş olan ne gibi hastalıklar varsa tümü düzelme yoluna girecektir……

  • Hipoglisemi

    Hipoglisemi

    Hasta hipoglisemi belirtilerini fark ettiğinde bir şeyler yiyerek, bir bardak meyve suyu veya 2-3 kesme şeker alarak hipoglisemiyi önleyebilir. Belirtilerin 5-10 dakika içinde düzelmediği durumlarda tedavi tekrarlanabilir.

    Hipoglisemi belirtileri;

    • Terleme
    • Açlık hissi
    • Baş dönmesi, sinirlilik, çarpıntı
    • Dudaklarda uyuşma
    • Görme bozukluğu
    • Solgunluk
    • Yorgunluk, baygınlık

    Bazı hastalarda hipo ağır seyreder ve hasta durumunun farkına varamadan şuurunu kaybeder. Bu kişiler yakınlarının yardımına ihtiyaç duyarlar.
    • Kan glukoz düzeyi genellikle 40 mg/dl’nin altındadır. Böyle bir durumdaki hastaya kesinlikle ağızdan hiçbir şey verilmemelidir.
    • Hastaya şayet yanında bulunuyorsa, deri altına glukagon enjeksiyonu yapılmalıdır.
    • Hastanın durumu düzeldikten sonra 30 g yavaş emilen bir karbonhidrat (bir elma veya bir dilim ekmek ) verilmelidir.
    • Hastanın durumu 5-10 dakika içinde düzelmezse derhal hastaneye sevk edilmelidir.
    • Bu hastalarda kan glukoz düzeyi ölçülmeli ve derhal hastaneye götürülerek damar yolundan glukoz verilmelidir.

    Belirti ve bulgular;

    •Yoğun susama duygusu
    • Aşırı miktarda su içme
    • Aşırı idrara çıkma
    • Aşırı yemek yeme
    • Yorgunluk ve kilo kaybı
    • Görme bozukluğu

    Seyahat Listesinde Neler Olmalı?

    • Fazladan bir hafta yetecek miktarda insülin, enjektör veya insülin enjeksiyon kalemi ve diğer ilaçlar.
    • Fazladan bir hafta yetecek miktarda kan glukoz ve idrar keton test çubukları.
    • Doktor reçeteniz.
    • Diyabet günlüğünüz.
    • Peynir, kraker, kesme şeker gibi yanınızda kolayca taşıyabileceğiniz gıdalar.
    • Glukagon (ağır hipoglisemi tedavisinde kullanılmak üzere)

  • Endoskopide yenilikler

    Endoskopi işlemi, sindirim kanalının değişik bölümlerinin fiberoptik kablolar yardımıyla incelenmesi işlemidir ve yaklaşık 40 yıldır insanlığın hizmetinde olan çok yararlı bir tanı yöntemidir. Bu işlem sayesinde yemek borusu, mide ve bağırsakların hastalıklarının erken tanısı yapılabilmekte, girişimsel işlemlerle de aynı seansta tedaviler uygulanabilmektedir.

    Bu yıllar içinde endoskopi alanında pek çok gelişme olmuştur. Öncelikle, son yıllarda işlem sırasında sedasyonda –uyutulma- kullanılan etkili ve güvenli ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlar kısa sürede hastanın uyumasını sağlar, işlem boyunca hasta uyur, işlemden sonra da hasta hızla uyanır ve günlük yaşamına devam eder. İşlem boyunca hastanın kalp atışı, kan basıncı ve kan oksijen düzeyi sürekli gözlemlenir, bu nedenle uyutmadan kaynaklanan olası riskler en az düzeye indirilir.

    Endoskopi teknolojisinde görüntü keskinliğinde kaydedilen ilerleme ve yenilikler sayesinde mide ve bağırsak duvarında kanserin öncüsü olan erken lezyonların tanısı daha mümkün hale gelmiştir. Bu şekilde saptanan lezyonlar, yine endoskopik yöntemlerle çıkartılabilmekte ve hasta yaşamına önemli bir katkı sağlanmış olmaktadır. Yine endoskopi ile uygulanan argon plazma lazer gibi yakarak tedavi yöntemleriyle de, bu şekildeki lezyonlar ortadan kaldırılabilmektedir.

    Sindirim sistemi kanamaları, endoskopinin tedavide en çok kullanıldığı alanlardan bir tanesidir. Kanayan yaranın (ülser) ya da damarın bulunması, kanamayı durduran ilaç enjeksiyonu ya da metal kliplerle bağlanması gibi yöntemler çoğu kez hayat kurtarıcı olmaktadır. Ayrıca bu tedaviler sayesinde hastaya kan verme ihtiyacı azalmakta ve hastanın hastanede yatış süresi kısalmaktadır.

    Son yıllarda tüm dünyada giderek kabul gören bir kullanım alanı da kalın bağırsak kanserinde kolonoskopi taramasıdır. Kalın bağırsak –kolon- kanserleri hem erkek hem de kadınlarda en çok görülen kanser türleri arasında ilk sıralardadır. Kolon tümörleri büyük oranda polip zemininde gelişirler; yani önce bir polip evresinden geçer, daha sonra kansere dönüşürler. Polipler, bağırsak duvarından köken alan, büyüklükleri birkaç milimetreden başlayan ve giderek artan iyi huylu oluşumlardır. Çapları 1 cm. yi aşınca, içlerinde kanser hücreleri gelişme riski belirir (displazi) ve takibeden sürede bunlar aşikar kolon kanserine dönüşürler. İşte, kolonoskopinin yararı burada ortaya çıkmaktadır; kalın bağırsakta görülen polipler aynı kolonoskopi seansı sırasında çıkarılabilmekte ve hasta çok etkili bir şekilde kolon kanserinden korunmuş olmaktadır. Bu nedenle pek çok batı ülkesinde 50 yaşından sonra tüm nüfusa belirli aralıklarla kolonoskopi taraması uygulanır.

    Kapsül Endoskopi

    Son yıllarda endoskopi alanındaki en önemli yeniliklerden birisi de, kapsül endoskopidir. Bu işlemde esas amaç ince bağırsakların incelenmesidir. Vitamin büyüklüğünde bir kapsül aracılığıyla alınan görüntüler gövdede taşınan bir alıcı cihaza kaydedilir. Kayıt 8 saat boyunca sürer vebu sırada kişi günlük aktivitelerine devam eder. İncelemenin sonunda kapsül kendiliğinden dışkıyla atılır. Günün sonunda alınan ince bağırsak görüntü kayıtları bilgisayarda incelenir. Bu yöntem sayesinde ince bağırsağı tutan iltihaplı hastalıklar (Crohn hastalığı), nedeni aydınlatılamamış sindirim sistemi kanamaları, ince bağırsak tümörleri gibi hastalıkların tanıları konulur.

    Yine son dönemde geliştirilmekte olan bir kapsül yöntemi de kolon kapsül endoskopisi ya da kapsül kolonoskopidir. Kalın bağırsak hastalıklarının tanısında en kesin yöntem kuşkusuz ki standart kolonoskopidir. Ama bunun uygulanmasının mümkün olmadığı hastalarda, örneğin sedasyon, yani uyutma işleminin sakıncalı olduğu hastalar, ya da kolonoskopi uygulamasını kesinlikle reddeden hastalarda denenebilir. Yöntemin avantajı, işlem sırasında aynen ince bağırsak kapsül endoskopisinde olduğu gibi hastanın günlük aktivitesine devam edebilmesidir.

    Son yıllarda reflü hastalığı tanısında da telemetrik kapsül kullanılmaya başlanmıştır. Reflü hastalığı bazen tipik belirtiler vermeyebilir; yanma ekşime gibi şikayetler olmayabilir. Bunun yerine öksürük, ses kısıklığı, göğüs ağrısı gibi doğrudan reflüyü akla getirmeyen belirtiler oluşabilir. İşte böyle durumlarda yemek borusu alt ucuna yerleştirilen küçük bir kapsül yardımıyla 48 saat boyunca asit ölçümü yapılır ve kayıtlar yine gövdede taşınan bir alıcıya radyo dalgaları aracılığıyla gönderilir. Hasta, bu 48 saat boyunca normal yaşamına devam eder. Kapsül daha sonra mideye düşer ve kendiliğinden dışkıyla atılır. Kırk sekiz saat boyunca alıcıya kaydedilmiş olan kayıtlar da, bilgisayarda incelenerek reflü varlığı araştırılır ve reflü ataklarının hastanın yakınmaları ile olan ilintisi incelenir.

    Kapsül yöntemleri, gerek kapsül endoskopi, gerekse pH izlem kapsülü, tanısal yönden çok yararlı katkıları olan noninvaziv endoskopi teknikleridir ve hasta konforu üzerine olumsuz bir etki yapmadan uygulanan yöntemler olarak gelecekte daha yaygın kullanılmaları beklenmektedir.