Etiket: Hasta

  • Allerji aşısı nedir? Hangi hastalıklarda ve nasıl uygulanır?

    Allerji aşısı nedir? Hangi hastalıklarda ve nasıl uygulanır?

    “Allerjen immunoterapisi”, veya halk arasında daha çok bilinen adıyla “allerji aşıları”, giderek artan dozlarda allerjenin hastaya yıllar süren bir periyot içinde verilmesi esasına dayanan bir tedavi şeklidir. Bu tedavi, allerjenle karşılaşmayı izleyerek ortaya çıkması beklenen semptomların kaybolmasına veya çok azalmasına yol açar.

    Allerjen immunoterapisinde, yararlı etkilerin koruyucu bazı antikorların yapımına bağlı olduğu bilinmektedir. Ayrıca hücresel bağışıklık sistemi denilen ve allerjik tepkileri ayarlayan sistemde de değişiklikler olmaktadır. Özetle bu tedavi, diğer ilaç tedavilerinde olduğu gibi sadece hastalığa özgü belirti ve bulguları baskılamaya yönelik (septomatik) bir tedavi şekli değil, altta yatan mekanizmayı değiştirmeye yönelik ve tam düzelme sağlayan (küratif) bir tedavi şeklidir.

    Uygulama:

    Allerji aşılarıyla hastaya değişen konsantrasyonlarda allerjen ekstreleri deri altı injeksiyonla verilir. İlk injeksiyonda en az yoğun olan ekstreden çok az bir miktarda uygulama yapılır. Bunu izleyerek, hastaya her hafta giderek artan yoğunluk ve dozda aşı uygulanır. Ulaşılacak en son konsantrasyon hastanın duyarlılık derecesine bağlıdır.

    Genellikle hastalar injeksiyonlara başlandıktan altı ay kadar sonra sürekli uygulanacak olan son doza ulaşırlar. İnjeksiyonlar bu dozda da bir süre haftada bir uygulandıktan sonra giderek araları açılarak on günde bir, iki haftada bir, üç haftada bir ve dört haftada bir gibi aralıklarla uygulanır. Maksimum yararın sağlanabilmesi için injeksiyonların düzenli olarak uygulanması gerekir. Tedavi süresi ortalama olarak dört yıldır.

    Yararları:

    Aşı tedavisi, allerji semptomları orta ve ağır derecede olan, her yıl iki-üç aydan fazla süren, ilaç tedavisine iyi yanıt vermeyen veya sürekli olarak ilaç kullanmak zorunda kalan ve kolaylıkla kaçınılamayacak allerjenlere duyarlılığı olan hastalara uygulanır.

    Örnek olarak ot ve hububat polenlerine alerjisi olan bir kişide ilkbahar ve yaz aylarında allerjik yakınmalar en üst düzeyde olacaktır. Herhangi bir nedenle ev dışına çıkıldığında veya evin pencereleri açıldığında yoğun polen teması söz konusu olacağından bu allerjenlerden tamamen uzak kalmak olası değildir. İlaçlar genellikle yakınmaları bir ölçüde kontrol eder; ancak hastaların çoğu uyku hali gibi yan etkiler dolayısıyla düzenli ilaç kullanamamaktadır. İşte böyle bir hasta için aşı tedavisi en uygun seçenek olacaktır. Benzer şekilde ağaç poleni ve ev tozu akarı (mite) alerjisi olan hastalarda da aşı tedavisi en uygun seçimdir. Mantar sporu alerjilerinde de aşı tedavisi yapılmaktadır.

    Olası yan etkiler:

    Aşı tedavisi ile hastaya herhangi bir ilaç verilmesi söz konusu olmayıp hastanın allerjik olduğu allerjenler uygulandığından, injeksiyon yerinde madeni bir para büyüklüğünde kızarıklık ve hafif kabarıklık olması normaldir. İnjeksiyon yerindeki daha geniş kaşıntılı kızarıklık ve şişmeler “lokal reaksiyon” olarak adlandırılır. Antihistamin ilaçlar ve lokal buz uygulaması lokal reaksiyonların tedavisi için yeterlidir. Burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşınma, nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı nefes alma şeklindeki belirtilerle ortaya çıkabilen sistemik reaksiyonlar ise çok daha nadir görülür. Gelişebilecek bu reaksiyonların kontrolü açısından, aşı yapıldıktan sonra 20-30 dakika süreyle muayenehanede/hastanede beklenmesi ve aşı yerinin hekiminize kontrol ettirilmesi gerekmektedir.

    Dikkat edilmesi gerekenler:

    Aşıları evinizde muhafaza ediyorsanız buzdolabında bulundurunuz. Kesinlikle buzluğa koymayınız, dondurmayınız.

    Aşınızı içi buz dolu bir termos içinde naklediniz.

    Aşı yaptırdıktan sonra en az 20 dakika süreyle sağlık merkezinde bekleyiniz.

    Aşı yerini hekiminize kontrol ettirmeden sağlık merkezinden ayrılmayınız.

    Aşı uygulandıktan sonra aşı yerinde her zamankinden daha geniş bir şişlik ve kızarıklık olması durumunda veya vücutta genel kaşıntı, kızarıklık, burun akıntısı, hapşırık, gözlerde kaşınma, nefes darlığı, öksürük ve hırıltılı nefes alma şeklinde bir yakınmanız olursa derhal hekiminize bildiriniz.

    Aşı yapıldıktan sonra birkaç saat süreyle duş almayınız, saunaya gitmeyiniz, alkol almayınız ve ağır egzersiz gerektiren sportif faaliyetlerde bulunmayınız.

    Aşılarınızı randevularınızı aksatmadan, düzenli olarak planlandığı günlerde yaptırınız. Aşılarınızı aksatmanız durumunda, aşamalı olarak aşınızın doz ve konsantrasyonu arttırılamayacak ve sonuçta tedaviniz yetersiz/başarısız olacaktır.

  • Allerji testleri hangi durumlarda ve nasıl uygulanır?

    Allerji testleri hangi durumlarda ve nasıl uygulanır?

    Hapşırıyorsunuz, öksürüyorsunuz ve göğsünüzde hırıltınız var… Gözleriniz kaşınıyor ve burnunuz akıyor… Gittiğiniz doktorlar allerjiniz olabileceğini söylediler… İşte böyle bir durumda yakınmalarınızın allerjik olup olmadığını belirlemek ve nelere allerjiniz olduğunu kesin olarak ortaya koyabilmek için bazı allerji testlerine gerek duyulabilir.

    Allerji testi nedir?

    Eğer allerjiniz varsa özel bir maddeye karşı duyarlılık gösterirsiniz. Allerjik bir reaksiyona neden olan maddeler allerjen olarak adlandırılır. Sizde hangi özel maddelerin allerjiye neden olduğu, allerji uzmanlarınca küçük miktarlarda allerjenler kullanılarak yapılan deri testleri ve bazı özel durumlarda kan testleriyle emniyetli ve etkin bir şekilde belirlenebilir. Allerji testleriyle nelere karşı allerjik olduğunuz kesin olarak belirlendikten sonra, doktorunuz tarafından sizin için en uygun tedavi planlanacaktır.

    Hangi allerjenlerle test olacağım?

    Hekiminiz allerjik olabileceğinizi düşündüğünde, bir ya da daha fazla madde hapşırık, öksürük, hırıltı, kaşıntı, kabarma gibi belirtilere yol açıyor olabilir. Yakınmalarınız genellikle şu allerjenlere bağlıdır:

    Ağaç, çimen, tahıl ya da yabani otların çiçek tozları (polenler)

    Evinizde yaşayan gözle görünmeyecek kadar küçük böcekçikler olan ev tozu akarları

    Evcil hayvanların deri salgıları, tükürük ve idrarlarında bulunan proteinler (tüyler değil)

    Ev ya da ev dışındaki küf mantarları

    Hamam böceği kalıntıları

    Daha ciddi alerjik tepkilerse şu nedenlerle görülebilir:

    Bal arısı, yaban arısı, ya da diğer böceklerin sokmasına bağlı zehirleri

    Gıdalar

    Eldiven, balon gibi eşyaların üretildiği doğal kauçuk (lateks)

    Penisilin gibi ilaçlar

    Saydığımız bu allerjenlerin tümü protein yapısında maddelerdir. Allerji testleriyle bu proteinlerden hangilerine duyarlılığınız olduğu belirlenir.

    Allerji testlerinde kullanılan allerjenler ve aşılar Sağlık Bakanlığınca ruhsatlandırılmış ticari preparatlardır (Resim-1).

    Resim-1

    Başlıca allerji test yöntemleri nelerdir?

    Deri prik testi: Bu testler genellikle ön kol iç yüzüne, bazen de sırt bölgesine deri yüzeyine uygulanır. Deri yüzeyi alkollü bir pamukla silindikten sonra allerjenlerin damlatılacağı yerler kalemle işaretlenir (Resim-2).

    Resim-2

    Özel damlalıklı şişelerden alınan allerjenler belli bir sırayla işaretlenmiş olan yerlere damlatılır (Resim-3). Daha sonra steril bir iğne veya lansetle allerjenin damlatıldığı yerdeki deri yüzeyi kanatılmadan hafifçe çizilir (Resim-4).

    Resim-3 Resim-4

    Bu işlem her antijen için sırayla tek tek yapıldıktan sonra deri yüzeyi kurulanır ve hasta 10 dakika bekler. Bu arada allerjenlerin damlatıldığı bölge açık kalmalı ve kaşınmamalıdır. 10 dakika sonra hastanın allerjenlere verdiği deri yanıtı değerlendirilir. Kızarık bir zeminde sivrisinek sokmuş gibi hafifçe kabarık ve kaşıntılı yanıtlar pozitif olarak değerlendirilir (Resim-5).

    Resim-5

    Allerjisi olan bireylerin vücutlarında IgE olarak adlandırılan allerjik antikorlar bulunur. Sadece allerjik kişilerde bulunan bu antikorlar mast hücreleri olarak adlandırılan özel hücreleri uyarır. Mast hücreleri de mediyatör olarak adlandırılan histamingibi bazı kimyasal maddeler salgılar. İşte bu mediyatör ortaya çıkan kızarıklık ve kabarmaya neden olur. Test sırasında sadece duyarlı olduğunuz allerjenlerin damlatılarak çizildiği deri bölgelerinde bir kızarıklık ortaya çıkacak, diğer allerjenlerin damlatıldığı yerlerdeyse böyle bir sonuç gözlenmeyecektir.

    İntradermal test: Küçük bir miktardaki allerjen bir enjektörle genellikle üst kol bölgesine deri içine verilerek uygulanır (Resim-6). Prik testten daha duyarlı bir testtir. Prik testin net bir sonuç vermediği durumlarda yapılmasına allerji uzmanınız karar verir.

    Resim-6

    Kan testleri: Kanda belli allerjenlere karşı yapılmış olan IgE yapısındaki antikorların miktarını göstermeye yönelik testlerdir (Resim-7). Ancak, deri testlerinden daha az duyarlı olması, kan almayı gerektirmesi, çalışma süresinin zaman gerektirmesi ve daha pahalı olması nedeniyle klinik uygulamada tercih edilen testler değildir. Sadece deri testlerini baskılayabilecek bir ilaç kullanan ve bu ilacın kesilemediği hastalarda veya deri testinin uygulanmasına engel bir deri hastalığı olan kişilerde tanı amacıyla kullanılabilir.

    Resim-7

    Yama testi: Deriye temas eden kimyasal maddelerin neden olduğu “allerjik kontakt dermatit” adı verilen deri lezyonlarına neden olan allerjenleri belirlemek amacıyla yapılan bir testtir. Allerjenler hastanın sırt bölgesine özel flasterlerle yapıştırılarak uygulanır (Resim-8). 48-72 saat boyunca yapıştırılmış olan bu allerjenler hastanın sırtında kalır (Resim-0). Hasta bu süre boyunca yıkanmamalıdır. 48-72 saat sonra flasterler açılarak hastanın verdiği deri yanıtı değerlendirilir. Kızarık ve kaşıntılı bir zeminde içi su dolu küçük kabarcıklar şeklindeki sonuçlar pozitif olarak yorumlanır (Resim-10).

    Resim-8

    Resim-9 Resim-10

    Kimlere allerji testi yapılabilir?

    Allerji testleri her yaştaki erişkin ve çocuğa yapılabilir. Farklı bireyleri farklı allerjenler etkileyeceğinden allerji uzmanınız tıbbi öykünüzü alıp muayenenizi gerçekleştirdikten sonra sizin için hangi testin gerekli ve daha uygun olacağına karar verecektir.

    İlaçlar deri testlerini etkiler mi?

    Ağız yoluyla alınan antihistaminler deri testlerini baskılayacaklarından deri testi yapılmadan bir hafta önce kesilmelidir. Çeşitli allerji ilaçlarının yanı sıra bazı öksürük şurupları, nezle ve grip ilaçları da antihistamin içerirler. Ayrıca antidepresanlar gibi bazı ilaçlar da deri testlerini baskılayarak deri testlerinin yanlış yorumlanmasına neden olabilir. Burun damlaları ve akciğerlere çekilerek kullanılan astım ilaçları gibi ilaçlarsa deri testleri üzerine etkisiz olup test öncesi kullanılmalarında sakınca yoktur. Kalp, yüksek tansiyon, diyabet gibi hayati önemi olan hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar da genellikle deri testlerini etkilemezler ve test öncesi kesilmemelidir. Test öncesi kullandığınız ilaçlar hakkında doktorunuza mutlaka bilgi veriniz.

    Allerji testleri niçin yapılmalıdır?

    Allerjik belirtilerinizin en etkin şekilde tedavi edilebilmesi için allerji uzmanınız her şeyden önce neye allerjik olduğunuzu belirlemelidir. Örneğin sadece ev tozu akarlarına allerjikseniz evde beslediğiniz kedinizi vermek zorunda değilsiniz, ya da polenlere bağlı mevsimsel bir allerjiniz varsa bütün bir yıl boyunca ilaç kullanmanız gerekmez. Allerji testleri durumunuz hakkında kesin bilgi verecektir ve yakınmalarınıza neden olan allerjenlerin bilinmesi durumunda;

    Allerjenlerle karşılaşmaktan kaçınabilirsiniz.

    Hekiminizce planlanacak özel ilaç tedavileri alabilirsiniz.

    Gerekli durumlarda “allerji aşısı” olarak bilinen sorumlu allerjenle aşılama uygulamalarının yapılması söz konusu olabilir.

  • Gebelik ve diyabet

    Gebelik ve diabet konusu; gebelikte ortaya çıkan diabet (gestasyonel diabet) ve diabetik gebe (pregastasyonel diabet) olmak üzere başlıca iki çerçevede ele alınmaktadır.

    Gestasyonel diyabet ( gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığı)

    Daha önce şeker hastalığı olmayan ve gebelikte şekerin yükselmesiyle seyreden hastalığa gestasyonel diabet( gebelik şekeri) denir. İleri anne yaşı gebeliklerinde,yüksek kilolu annelerde, ailesinde diabet öyküsü olanlarda ve önceki gebeliğinde de aynı hastalığı yaşamış olanlarda gebelik şekeri rastlanma riski artmıştır. Gebelik diyabeti yaklaşık olarak tüm gebelerin % 5 inde ortaya çıkar. Genellikle hamileliğin 24. haftasında başlar ve doğumdan sonraki 6. haftaya kadar devam eder. Gebelikte bebeğin gelişimini sağlamak için kan şekerinin doğal olarak genel yükselme eğilimi vardır, ama diyabet e yatkın durumu olan annelerde bu durum kontrol dışına çıkıp gestasyonel diabet in oluşmasına neden verebilir.Takiplerde bebeğin suyu (amnion mayi) fazla olan, bebek ölçüleri normalden iri olan, gebelik sırasında fazla kilo alan, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu ve dirençli vajinal mantar enfeksiyonları olan annelerde bu durumu gözden kaçırmamak gerekir. Tüm gebelere gebeliğin 24-28 hafta arası tarama testi olarak 50 gr şeker yükleme testi yapılır.Gestasyonel diabet 24. haftalardan sonra görüldüğü için bebekte anomali, sakatlık riski yoktur, fakat doğuma yakın açıklanamayan anne karnında bebek kayıpları, aşırı iri bebek nedeniyle bebeğin doğumda omuzunun takılması, zor doğum ve artmış sezeryan oranları görülür ayrıca doğumdan sonra ise bebeklerin akciğerlerinin tam gelişememesi ile ilgili yoğun bakım takipleri gerekebilir. Teşhis edilmiş her hasta yoğun takibe alınmalı ve gerekirse insülin hormonu ile( ağızdan alınan şeker ilaçları gebelikte kullanılmaz!) tedavi edilmelidir.

    Gebelikten önce meydana gelen ve şeker hastası olup da gebe kalanlarda çok sıkı şeker takibi yapmak gerekir. Geç dönemlerde ortaya çıkan gestasyonel diyabet in aksine gebeliğin ilk zamanlarında, ilk 12 hafta, kandaki yüksek şeker bebekte sakatlık meydana getirebilir. Sıkı bir şeker takibi yapılmalı, gerekirse yine insülin hormonu başlamak gerekmektedir. Bu tür gebeliklerin önceden planlı ve gebe kalmadan sıkı bir şeker takibi ile kurgulanması sağlıklı olacaktır.

  • Düşünceler insanı hasta eder mi

    Düşünceler, özellikle de olumsuz düşünceler insanda gerçekten hastalığa neden olur mu? Bunun cevabı kocaman bir EVET.

    Öncelikle algıdan bahsedelim, yani dış dünyayla beden ve zihnimizin iletişimini sağlayan olgudan konuşalım önce. TDK sözlüklerinde algı için: “Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak” açıklaması yapılıyor. Peki algımız kesin gerçekliği gösterir mi bize? Yani dış dünyadaki her durum herkes için aynı şekilde mi yorumlanır? Daha da net sorarsak algılarımız gerçek midir? Örneklerle düşünelim. Sık kullanılan bir söz vardır: “ Gözümle gördüğüme inanırım” diye. Görmek, bir cisimden gelen ışınların görme organı olan gözden geçip görme sinirleri vasıtasıyla elektriksel sinyallere dönüştürülerek beynin görme merkezine ulaştırılması ve bu sinyallerin görme merkezinde yorumlanması işlemidir. Yorumlamadan bahsedildiğinde de kesin bir gerçeklikten bahsetmek mümkün olmaz doğal olarak. Bir köpek, bir kartal, bir örümcek aynı cismi bizden farklı olarak görürler, farklı algılarlar. Keza biz de aynı cismi parlak ışıkta, güneş gözlüğüyle, mikroskopla farklı görürüz. Algıyla ilgili bir başka olgu da uyaran aynı olsa da bizde uyandırdığı duygu hep aynı olmaz. Bayıldığınız bir yemeğin kokusunu düşünün, örneğin bol kaşarlı, sucuklu, kızaran ekmeğin ve üzerindeki tereyağın nefis kokularını duyduğunuz tostun kokusunu canlandırın zihninizde. Açken insanın ağzını sulandırıyor. Şimdi aynı kokunun hasta olduğunuzda, mideniz bulanıp kusarken size nasıl geldiğini düşünün. İğrenç mi? Koku aynı, tost aynı, lezzeti aynı ama algınız değişti, size hissettirdikleri değişti, öyle değil mi?
    Yani algılarımız değişmez değil, kesin gerçekliği yansıtmıyor. Dahası algı her canlı, her doku, her hücre için de bu şekilde değişken.

    Bu olguyu vücudumuzun küçük modeli olan hücrelerin işleyişi açısından inceleyelim.

    Vücudumuz normal işlevlerini sürdürmek, olumsuz durumlara tepki verip vücudu yeniden sağlıklı haline döndürmek, tehditlerden kaçınmak için harika bir mekanizmaya sahip. Örneğin yolda yürürken karşımıza çıkan vahşi bir havyan olduğunu düşünün. Öncelikle duyu organlarımız devreye girer. Gözlerimizle görür, burnumuzla koklar, kulaklarımızla hayvanın tehditkar sesini duyarız. Aldığımız bu bilgiler vücudumuzda elektriksel sinyallere dönüştürülüp tehlike varlığı konusunda bizi uyarır, yani tehlikeyi algılarız. Vücut buna tepki vermek için gerekli mekanizmaları devreye sokar. Örneğin adrenalin gibi hormonların salgılanması uyarılır. Bu hormonların etkisiyle kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız yükselir, kan iç organlardan kol ve bacaklara doğru yer değiştirir. Amaç kaç ya da savaş tepkisini vermektir. Kaçmak veya mücadele etmek gerekirse kalbimizin daha hızlı atması, koşmak veya dövüşmek için kol ve bacaklarımızın daha kuvvetli olması ve bu bölgelere daha çok kan ulaştırılması gerekir. Tehdit ortadan kalkınca, yani vahşi hayvan ortadan kaybolunca tüm bu değişen vücut işlevleri eski normal haline döner. Kısaca duyu organlarımızla dış dünyadaki tehdidi fark eder, sinir sistemimiz yoluyla bunu yorumlayıp algılar, tepki vermemizi sağlayacak hormonlar gibi ara mesajcı denebilecek maddelerle ilgili organlara haber verir ve tepki vermesi gereken organların hazırlanması ve harekete geçmesini sağlarız.

    Hücrelerimiz de aynı mantıkla çalışır. Hücrenin de aynı vücudumuzda olduğu gibi duyu organları, algılama mekanizmaları, ara mesajcıları ve yanıt veren son organları vardır. Hücre dışında hücreye faydalı olacak bir maddenin bulunduğunu varsayalım. Hücre dışındaki madde yararlı olsa bile direkt hücre zarından geçip hücreye giremez, girebilmesi için o maddeye özgü bir kanalın hücre zarı yüzeyine yerleştirilmesi ve hücreye maddenin faydalı olduğuna dair bilgi gitmesi gerekir, yani hücrenin duyu organlarına ihtiyacı vardır. İşte bu duyu organlarına “reseptör” denir. Hücre zarı yüzeyinde ilgili maddeye uyumlu çıkıntılar oluşur, o maddeye bağlanır ve hücre içine bu maddenin niteliğine dair (faydalı, zararlı veya gereksiz) mesaj iletir. İletilen mesaj ara mesajcılar vasıtasıyla hücre çekirdeğine taşınır. Hücre çekirdeğinin içinde DNA denen ve genlerimizi taşıyan yapılar mevcuttur. Genler bir dizi inşaat planı, DNA da bu planların saklandığı bir kütüphane gibidir. İletilen uyarıya göre gerekli olan gen kütüphaneden yani DNA’dan çıkartılıp aktif hale getirilir ve bu planda yani gende yazılı olan protein üretilir. Örneğimize dönersek hücre dışında faydalı bir madde algılandı ama hücre zarı geçirgen olmadığı için hücre içine alınamadı, duyu organları yani reseptörler içeri haber gönderdi, ara mesajcılar bu bilgiyi çekirdeğe iletti, çekirdek içinde DNA kütüphanesinden gerekli gen planı çıkarıldı, bu gen planına uygun protein üretildi. Üretilen bu protein de hücre zarından içeri alınmak istenen faydalı maddenin geçebileceği bir kanal oluşturmak üzere hücre zarına yerleşti. Özetle duyu organlarıyla hissedilen etkenle ilgili mesaj iletildi, ara mesajcılar haberi merkeze taşıdı, gerekli hazırlık yapıldı ve bu istenen etki sağlandı. Aynı vücudumuzda olduğu gibi.

    Şimdi bu bilgiler rehberliğinde düşüncelerin bizi nasıl hasta edebileceğini görelim.

    Önce algının değişkenliğini bir örnekle inceleyelim. İki farklı kişi düşünün, Okan ve Zeynep, yakın arkadaşlar ve bir bahar günü ağaçlı bir yolda sohbet ederek yürüyorlar. O sırada karşıdan süratle kendilerine doğru koşan bir köpek görüyorlar. Zeynep çocukluğundan beri köpeklere bayılıyor, yakın zamana kadar da evinde baktığı köpeği vardı. Okan’ın ise köpeklerden fobi düzeyine ulaşan bir korkusu var, 4-5 yaşlarında sokakta tek başına oynarken bir köpek tarafından oyun amaçlı da olsa yere yıkılmış, o günden beri köpek düşüncesiyle bile titremeye başlıyor. Kendilerine doğru süratle koşan köpeğin amacı oyun oynamak, Zeynep bunu kolaylıkla hissediyor, algıları açık. Okan ise yaşadığı endişeyle bir yorum yapabilecek durumda değil, sadece kendisine doğru koşan köpeğin korkusunu hissediyor; koşup koşmamak konusunda kararsız, karnında bir ağrı ve sıkışma hissi var ve kalbi dakikada 120’den fazla atıyor. Köpek iyice yaklaştığında Okan yaşadığı korkunun etkisiyle düşüp bayılıyor ve omzunu ciddi biçimde incitiyor. Önümüzdeki 1 ay boyunca incinen kolunu kullanmaması gerekecek, dahası günlerce de ağrıları olacak. Ortada gerçek bir tehlike, bir tehdit yokken, köpeğin tek amacı oyun oynamakken Okan algılarının verdiği yanlış mesajlar yüzünden kendine zarar verdi, vücudunda hasara neden oldu.

    Şimdi bu olguyu hücre düzeyinde düşünelim. Öncelikle hücrelerin dış etkenlere karşı yanıt verme mekanizması hakkında ek bir bilgiyi paylaşmamda fayda var. Bruce Lipton’ın “İnancın Biyolojisi” kitabından kısa bir alıntı yapayım: “Alıcılar (yani hücre reseptörleri) enerji alanlarını algılayabildikleri için, hücre fizyolojisi üzerinde sadece fiziksel moleküllerin etkili olduğu düşüncesi eskide kalmıştır. Biyolojik davranış, düşünce de dahil olmak üzere bazı görünmez güçler tarafından da kontrol edilebilir” Daha net açıklamak gerekirse hücrelerin duyu organları olan reseptörlerin harekete geçmesi ve sinyal iletmesi için fiziksel bir molekülün var olması ve reseptöre direkt bağlanması şart değil. Düşünceler de reseptörün, sanki üzerine bağlanan bir madde varmış gibi aktif hale geçmesini ve hücrede bir yanıt tepkisini sağlayabilir. Somut bir örnek vermek gerekirse hasta oldunuz ve hastalığınız ile ilgili size bir ilaç verildi. İlacı kullanmaya başladınız ve bir süre sonra hastalığınız iyileşti. Ama sonradan aldığınız tabletin içinde gerçek bir ilaç olmadığı, sadece bir nişasta tableti olduğu söylendi. Yani sizi iyileştiren ilaç değil ilacın sizi iyileştireceğine yönelik olumlu düşünceleriniz. İşte bu etkiye tıpta “plasebo etkisi” deniyor”.

    Düşüncelerin etkisi olumlu olabildiği kadar olumsuz da olabiliyor. Hepimiz doğarken anne ve babalarımızdan bize aktarılan ve hücre çekirdeğinde saklanan bir DNA yapısıyla, yani bir gen-plan kütüphanesi ile doğuyoruz. Bu genlerin içinde bize kişisel özelliklerimizi, başkalarından farklı yanlarımızı kazandıracak genler olduğu kadar hastalıklara yol açabilecek genler de var. Ama ilginç bir gerçek var, DNA yapımızda bir hastalıkla ilişkili bir gen olması mutlaka o hastalığın ortaya çıkmasını sağlamıyor. Yani bu gen planının kütüphaneden çıkarılıp kullanılmaya başlaması için buna neden olacak başka etkenlerin de olması gerekiyor. Bu dış faktörlerin bazıları net olarak biliniyor, örneğin sigara, kötü beslenme. Bu dış etkenler kadar etkili bir diğer etken stres ve olumsuz düşünceler. Olumsuz düşünce de reseptörlerce bir tehlike varlığı olarak algılanıp hücrenin gen-plan kütüphanesinden hastalık içeren geni açığa çıkarmasına ve bu plan doğrultusunda kullanmaya başlamasına, yani hastalığın başlamasına neden olabiliyor.

    Düşüncelerimiz o kadar kuvvetli ki olmayan hastalığı başlatabildiği gibi var olan hastalığın da ortadan kalkmasını sağlayabiliyor, tabii ki tıbbi destekle çok daha etkili biçimde. Ve tabii ki algının ve daha da önemlisi bilinçaltı olumsuz düşüncelerin de olumlu olanlarla değiştirilmesi önemli. Bu noktada da EFT (Emotional Freedom Technique) ve psikokinesyoloji gibi yöntemler fayda sağlıyor.

    Sonuç olarak özetlemek gerekirse:
    1. Algılarımız kesin gerçekleri yansıtmaz
    2. Bir hastalığa ait genleri taşıyor olmamız o hastalığın bizim mutlak kaderimiz olduğu anlamına gelmez
    3. Vücudumuz kendini iyileştirme bilgisine sahiptir
    4. Düşünceler bizi hasta edebildiği gibi iyileşmemizi de sağlayabilir

    5. Olumsuz düşünce kalıplarımızı ve bilinçaltı olumsuz mesajları düzeltmek mümkün

  • İdrarda protein fazlalığı (proteinüri)

    İdrarda protein fazlalığı (proteinüri)

    Böbreklerin başlıca görevi kanı defalarca süzerek zararlı atıkları, su ve tuzun fazlasını vücuttan uzaklaştırmaktır. Vücuttaki kan kalbin sol karıncığından pompalandıktan sonra aorta isimli büyük atar damar ve böbreklerin atardamarları aracılığı ile böbreklerin içine girer ve buradaki “nefron” isimli süzme üniteleri nde idrara dönüştürülmek üzere işlem görürür. Nefron ünitesi kanın filtrasyona uğradığı süzme işlemi için özelleşmiş “glomerül “ isimli özel bir filtre yapısı ile burada filtre olan kanın idrara dönüşmek üzere izlediği özelleşmiş, tüp şeklindeki tubuler bir yapıdan ibarettir. Her bir böbrekte yaklaşık 800000-1000000 adet nefron ünitesi bulunur.

    Böbrekler aracılığıyla kandan uzaklaştırılması gereken zararlı atıklar uzaklaştırılırken kanda bulunan protein, kan hücreleri gibi yaşam için gerekli maddeler muhafaza edilir. Kanın 100 ml lik serum kısmında yaklaşık 7 gr protein vardır. Böbreklerde dakikada yaklaşık 1200 ml kan (bunun yaklaşık 650 ml si sıvı kısmı olan plazmadır) süzme işlemine tabii tutulur ve dakikada 125 ml süzüntü elde edilir. Bu, günde; 180 litre (125 ml/dk x 60 dakika x 24 saat) süzüntü anlamına gelir ki günlük idrar miktarının yaklaşık 1,5 litre olduğu dikkate alınırsa nefronların tubuler sistemi içerisinden süzüntü geçerken yaklaşık %99,5 luk kısmının (178,5 litre) geri emildiği anlaşılır. Görüldüğü üzere böbrekler idrarla atılan sıvı miktarını çok ciddi şekilde kontrol etmektedir. Benzer şekilde yukarıda verilen değerlerden basit bir hesaplama ile hesaplanırsa günlük olarak böbreklerden yaklaşık 65 kg kadar proteinin geçtiği görülür. Normalde günlük (24 saatlik) idrar ile atılan protein miktarı ise erişkinlerde 150 mg kadardır. Bu da böbreklerden protein atılımına karşı çok ciddi bir korumanın varlığını gösterir.

    Proteinüri nedir, düzeyine göre nasıl tanımlanır? Günlük idrarla atılan protein miktarının 150 mg ın üzerinde olmasına proteinüri denir. Proteinüri varlığı her iki böbreğin hasta olduğunu göstermek bakımından önemli bir laboratuvar bulgusudur. Proteinüri miktarı 150-500 mg/gün arasında olduğunda “anlamlı”, 500-1000 mg/gün arasında olduğunda “önemli”, 1000-3000 mg/gün arasında olduğunda “ciddi” ve 3000 mg/gün üzerinde olduğunda “nefrotik” düzeyde proteinüri varlığından söz edilir.

    Proteinüri belirti ve bulguya neden olur mu? Tek başına proteinüri varlığı hasta ve hekim tarafından kolayca farkedilebilen bir belirti ve bulguya neden olmaz. Ancak proteinürik bir idrar kapta toplandığında dikkatli bir göz biriktirilen idrarın yüzeyinde beyaz renkli bir köpük geliştiğini farkeder. Diğer taraftan bacaklarında, göz çevresinde ödem şeklinde şişlik gelişen olgularda mutlaka idrarda protein olup olmadığı aranır. Ciddi veya nefrotik düzeyde proteinüriye neden olan hastalıklar genellikle gerek hasta gerek hekim tarafından kolayca farkedilebilen ödem şeklinde şişlik ile birliktedir. Bu ödemin her zaman direkt olarak idrarla kaybedilen protein nedenli olduğunu söylemek zordur. Dolayısıyla proteinüri ve ödem birlikteliğini bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde görmekten ziyade birlikte sık olarak rastlanılan iki bulgu şeklinde değerlendirmek daha doğrudur.

    Proteinüri varlığı hangi idrar örneğinde gösterilir? Günlük uygulamada proteinüri olabileceği şüphesi günün herhangi bir saatinde yapılan bir kerelik idrar örneğinin (spot idrar) protein için idrar çubuğu ile veya santrifüje edilen idrarın ısıtma veya bir takım kimysal maddeler ile karşılaştırılarak gelişen bulanıklığın gözle değerlendirilmesi yoluyla ortaya konur. Spot idrar proteinürisi olarak tanımlanan bu durum, idrar muayenesi sonuç raporuna genellikle proteinürinin derecesini yansıtmak üzere eser, (+), (++), (+++) ve (++++) şeklinde ya da rakamsal olarak mg/dl şeklinde yansıtılır. Spot proteinürisi bulunan olgulardan bunun hastalık adına anlamlı olup olmadığını anlamak için 24 saat süreyle biriktirilen idrarda protein varlığı ve miktarı belirlenir ve bu miktar mg/gün cinsinden rapor edilir. Daha önce 24 saatlik olarak biriktirilen idrarda protein düzeyinin 150 mg ın üzerinde olmasının anormal olduğu belirtilmiştir. Burada dikkatle üzerinde durulması gereken önemli bir nokta 24 saatlik idrarın nasıl biriktirileceği konusudur. Hastalar bunu ciddi bir şekilde öğrenmeli ve idrarlarının damlasını bile kaybetmeden dikkatli bir şekilde toplamalı ve hızla incelemenin yapılacağı güvenli bir laboratuvar ünitesine ulaştırmalıdırlar. Proteinürisi tespit edilen, araştırılarak tanı konulan, tedaviyle veya tedavisiz takibe alınan olgularda her seferinde 24 saatlik idrar biriktirilerek proteinüri testi yapılması yerine bazı hekimler bir kerelik idrardaki protein – kreatinin oranına bakarak günlük proteinüri düzeyini izlemeye alırlar.

    Proteinüri tipleri nelerdir? Proteinüri geçici, ortostatik ve sürekli olmak üzere 3 kategoride değerlendirilir. Proteinürinin en sık karşılaşılan tipi geçici proteinürilerdir. Bu tip proteinüriyi görme şansı kadınlarda erkeklere göre daha fazladır. Tedavi gerektiren bir proteinüri tipi değildir. Geçici proteinürinin başlıca nedenleri ateş ve egzersizdir. Ortostatik proteinürinin özelliği ayakta, günlük aktivite sırasında toplanan idrarda proteinürinin tespit edilmesine karşın istirahat sırasında toplanan idrarda proteinürinin olmamasıdır. Bu durum genç ve genç erişkin dönemde %2-5 oranında görülebilmesine karşın 30 yaşından sonra pek olası değildir. Mekanizması net olarak açıklanamamıştır. Ortostatik proteinüri de tedavi gerektiren bir proteinüri şekli olmayıp yaşın ilerlemesi ile kaybolur. Geçici ve ortostatik proteinürinin aksine sürekli proteinüri varlığı önemli ve anlamlı bir laboratuvar bulgusudur. Böbrek hastalıkları, kalp-damar hastalığı, anormal protein üretimi ile karekterize bazı hastalıklar sürekli bir proteinüri gelişimine neden olurlar.

    Proteinürisi tespit edilen bir olgu hangi hekimlerce değerlendirilmelidir? İdrar incelemesi ile proteinürisi belirlenen olguların derhal Nefroloji uzmanı hekimlerce değerlendirilmesi gerekir. Bu hekimlerce hastanın hikayesi dinlenir, fizik muayenesi yapılır ve diğer bazı laboratuvar testleri istenir. Günlük idrar proteinürisi 1000 mg ın üzerinde olan olgularda beraberinde başka bir bulgu olmasa bile çoğu kez böbrek iğne biopsisi yapılarak böbrek parenkiminin durumu histopatolojik olarak incelenir. Belirlenen hastalık tipine gore de tedavi düzenlenir. Günlük 1000 mg ın altındaki proteinüri değerleri ile baş vuran olgularda ise eşlik eden diğer bulgular dikkate alınarak gerekirse böbrek biopsisi yapılabilir. Proteinüri olguları zamanında değerlendirilip tedavi edilmezler ise böbrek yetmezliği hastası, diyaliz hastası olma gibi ciddi riskler taşırlar, bu arada hastaların araya giren komplikasyonlardan (infeksiyon, emboli gibi) kaybedilme riskleri de vardır.

    ÖZET

    Normalde, idrar analizinde protein tespit edilmez. Varlığı proteinüri olarak tanımlanır.

    Proteinüri önemli ve anlamlı bir laboratuvar bulgusudur, çoğu zaman belirti veya bulguya neden olmaz.

    Proteinürisi belirlenen olgular derhal bir Nefroloji uzmanınca değerlendirilmelidir.

  • Böbrek taşı hastalığı

    Böbrek taşı hastalığı

    Son yıllarda gerek ABD gerek İngiltere hasta kayıt sistemleri üzerinden yapılan incelemelerde yeni ortaya çıkan semptomatik (belirti veren) böbrek taşı hastalığı görülme sıklığında önemli bir artış olduğu belirtilmektedir. Yaşamları süresince erkeklerin yaklaşık % 12, bayanların yaklaşık % 7 sinin en az bir böbrek taşı oluşturduğu hesaplanmaktadır. Son yıllarda bayanlarda böbrek taşı hastalığı ile karşılaşma sıklığının giderek arttığı dikkati çekmektedir.

    Böbrek taşı hastalığı tekrarlama özelliği olan bir hastalıktır. Böbrek taşı hastalığı tespit edilen olguların yaklaşık % 50 sinde 8 yıl içerisinde ikinci bir taşın oluşma şansı vardır. Bazı olgularda bu tekrarlama özelliği çok daha sık olarak görülür.

    Böbrek taşı hastalığının en sık görüldüğü yaş grubu 20-30 arasıdır.

    Böbrek taşlarının yaklaşık % 90 ı kalsiyum içeren taşlardır. Bu taşlar ya tek başına kalsiyum oksalat ya tek başına kalsiyum fosfat veya bu ikisinin karışımıdır. Kalsiyum taşlarının % 85-90 ınında ana komponent kalsiyum oksalattır. Diğer % 10-15 lik kesimde kalsiyum fosfat ya “apatite ya brushite” formundadır. Geri kalan % 10 luk kesim ya ürik asit taşı, ya struvite (magnesyum amonyum fosfat) taşı ya sistin taşıdır. Sistin taşları tüm taşların sadece % 1 lik kısmını oluşturur.

    Böbrek taşı/taşları ya renal kolik (düşen taşın neden olduğu ağrı), ya idrar yolu infeksiyonu ya ultrasonografide idrar yolu darlığı, tıkanması (komplet ve inkomplet idrar yolu obstrüksiyonu) sonucu gelişen hidronefroz veya hidroüreteronefroz bulguları ile bireylerin hastaneye baş vurmasına neden olur.

    Böbrek taşı hastalığı toplumda sık görülen bir hastalık olmasına karşın diyalize giren olguların ancak % 1-3 kadarında neden olarak böbrek taşı hastalığı gösterilir. Bu olguların da yaklaşık % 40-50 sinde neden struvite taşlarıdır.

    Böbrek taşı hastalığı hikayesi bulunan olgularda kronik böbrek hastalığı görülme sıklığının hafifçe daha fazla olduğu belirtilmekle birlikte bu ilişkinin özellikle vücut kitle indeksi 27 kg/m2 den daha fazla olan olgularda hafifçe belirgin olduğu yayınlanmıştır.

  • Ağrısız ve güvenilir endoskopi artık çok kolay

    İnce ve kalın barsak hastalıklarının tespit edilmesinde kullanılan kapsül endoskopi yöntemi ile endoskopi artık çok kolay. Günümüzde ince barsak, kolon yani kalın bağırsakta ki tülser, polip, kanser ya da diğer anormal oluşumların incelenmesinde kullanılan yeni yöntemlerden biri olan “Kapsül Endoskopi” en gelişmiş teknolojidir.

    Hastaya yutturulan minik bir kapsülün içinde bulunan kamera ile tüm sindirim kanalı baştan aşağıya inceleme olanağı sunan Kapsül kolonoskopi ile daha geniş bir kapsama alanına ulaşılabilir.

    Kapsül Enteroskopi; Mini robot veya mini kamera- 1×3 cm ebadında (11 mm x 26 mm) ve 4 gram ağırlığında ve içinde bir mikroçip veya mini-kamera olan bir kapsülün 8-12 saatlik açlık sonrasında yutulması ve bu cihazın sindirim sisteminde seyahat ederek görüntüler alması ve sonunda hastanın bu kapsülü dışkısı ile çıkartması işlemidir. Tüm sindirim sistemini kat etmesine karşın, başlıca gastroskopi ve kolonoskopi ile değerlendirilme olanağı olmayan ince bağırsağın incelenmesi amacıyla yapılan bir tetkiktir.

    Kapsülün içindeki mikroçip’in elde ettiği dijital görüntüler, hastanın beline takılan cep telefonu büyüklüğündeki (telsiz gibi) bir kayıt cihazına aktarılarak bilgisayarda detaylı bir şekilde incelenir.

    Standart kapsüller saniyede iki görüntü alır ve bu gelişmiş kapsül ise saniyede 18 görüntüye kadar ve 8 saatlik bir sürede 50,000 civarında 8 kat büyütme ile görüntü alabilmektedir. Kapsülün 1450 görüş açısı olup, 0.1 mm’ye çapa dek cisimleri ve 20 mm derinliğe dek dokuyu tanıyabilmektedir.

    Kapsül Enteroskopi ‘den bir gün önce, elementer diyet, müshil ilaçları, sodyum fosfat, polietilen glikol (PEG), mannitol vb. maddeler ile barsak hazırlığı yapılması gerekir.

    Kapsül Enteroskopi nasıl gerçekleştirilir?

    Hasta bir gün önce yapılan hazırlık sonrası aç karnına uygulama yapılacak gastroenteroloji bölümüne gider ve kameranın kayıt cihazı hastanın kemerine tutturulur. Bir bardak su ile özel kapsülü yutar. Kapsülü yuttuktan 2 saat sonra su içilmesine ve 4 saat sonra ise çorba gibi hafif sulu gıdaya izin verilir. Hasta bu arada günlük yaşantısına devam etmesinde sakınca yoktur. 12 saat sonra hasta, beline takılı olan kayıt cihazını teslim eder. Kapsül 48 ± 52 dakikada mideyi terk etmekte ve 276 ± 79 dakikada ince bağırsaktan, kalın bağırsağın ilk kısmına (çekum) geçmektedir. Hasta kapsülü ortalama 24 saat sonra barsak hareketleri ile dışkılamayı takiben dışarı atar.

    İşlem döneminde MRI gibi görüntüleme işlemi sakıncalıdır.

    Günümüzde kolon yani kalın bağırsaktaki polip, kanser ya da diğer anormal oluşumların incelenmesindeki en ileri teknoloji olan kolonoskopinin yanı sıra geliştirilen yeni yöntemlerden biri de “kapsül kolonoskopi” dir.

    Bu yöntemle vitamin hapı büyüklüğünde bir kamera kapsül hastaya içirilir ve bu kapsülün algıladığı görüntü, hastanın kemerine takılan bir cihazda kaydedilir. Kapsül kolonoskopinin kapsül enteroskopiden farkı önde ve arka da olmak üzere iki adet kameranın bulunmasıdır. Bu sayede iki taraftan alınan görüntülerle küçük lezyonlarında görülebilmesi sağlanmaktadır. Bu kayıt daha sonra bilgisayarda izlenir. Kapsül, vücutta yaklaşık 12 saat kalır ve sonunda dışkı ile atılır. Bu sürede hastanın hastanede kalması gerekmez, evinde ya da işinde olabilir. Bu yöntem; sedasyonla uyutulamayan, solunum sıkıntısı olan ve standart kolonoskopiden çekinen hastalar için idealdir.

    Kapsül kolonoskopi işlemi öncesinde diyet ve ilaçlarla iyi bir barsak temizliği yapılır. Ardından işlem günü hasta erken saatlerde hastaneye gelerek, iri bir vitamin hapı büyüklüğündeki kapsülü içer. Hastanın beline büyük bir cep telefonu büyüklüğündeki alıcı bir cihaz, kemerle takılır. Hasta, bu arada evine gidip dinlenir. Yemeğini yiyebilir. Akşamüstü tekrar hastaneye gelip alıcıyı verir. Gastroenteroloji uzmanı hekimler, alıcıya kaydedilen görüntüleri inceleyerek değerlendirme yapmaktadır.

  • Sjögren sendromu nasıl seyreder? Tanı nasıl konur ?

    Sjögren sendromu nasıl seyreder? Tanı nasıl konur ?

    Sjögren Sendromu sizi sakat bırakmaz ancak şikayetler günlük yaşam kalitesini bozacak şekilde rahatsızlık yaratabilir ve uzun sürebilir. Az sayıda kişide eklem iltihabı (artrit) ya da karaciğer, böbrek etkilenmeleri izlenebilir. Ancak genelde hastalık sadece gözyaşı ve tükürük bezlerini etkiler.

    Sjögren Sendromu olan bazı hastalarda nadiren lenfatik dokulara ait kanserlerde yani lenfomalarda artmış risk görülebilir. Çoğu hastada bu risk artışı olmaz ancak sizin ve doktorunuzun koltukaltlarında, boyunda, kasıklarda büyümüş lenf bezlerinin varlığı ya da tükürük bezlerinde inatçı-süreğen büyüme için uyanık olmanızda fayda vardır. İyi haber lenfomaların tedavisinin oldukça etkili ve tedaviye yanıtın da yüz güldürücü olmasıdır.

    Göz ve ağız kuruluğunun aşağıdaki listede görülebileceği üzere başka sebepleri de olabilir:

    Sicca Sendromu; özellikle yaşlandıkça ortaya çıkan, gözyaşı ve tükürük bezlerinin daha az salgı üretebilmesiyle ilgili bir durumdur

    Sarkoidoz gibi, gözyaşı ve tükürük bezlerinde hasar yaratabilecek başka hastalıklar

    Alerji ve depresyonda kullanılan bazı ilaçlar ağız ve göz kuruluğu yapabilir.

    Göz kapaklarında yağ üretimini sağlayan bezlerdeki iltihabi durum (blefarit) ve buna bağlı olarak göz yağının koruyucu film tabakasının buharlaşması

    Doğru bir teşhis için doktorunuzu görmeniz esas olandır. Doktorunuz şikayetlerinizi değerlendirecek ve gözleriniz ve ağzınızdaki kuruluğun derecesini değerlendirmek amacıyla tetkikler isteyecektir.

    Şikayetler oldukça çeşitli olabildiğinden ayrıca bir göz doktoru, bir kulak burun boğaz doktoru ve bir romatoloji uzmanının değerlendirmesi gerekecektir.

    Hangi Testler Yapılır?

    Teşhise yardımcı temel testler şu şekilde özetlenebilir:

    Gözyaşı Üretimi testi (Schirmer Testi):

    Steril ve üzerinde bir derecelendirme cetveli bulunan kağıt bir şerit yardımıyla yapılır. Şerit göz kenarından içeriye kıvrılacak şekilde yerleştirilir ve alt göz kapağından aşağıya doğru uzanması sağlanır. Bu uygulama beraberinde bir rahatsızlık duygusu yaratıp gözyaşının üretimini arttırmayı hedefler. 5 dakika için şerit kağıtta meydana gelen ıslanma değerlendirilir ve yorumlanır.

    Göz muayenesi:

    Göz doktorunuz gözünüze bir boya damlatacaktır (floresan boya veya kimi zaman da Lissamin yeşili boyası) ve slit lambası adında bir cihazla muayene yapacaktır. Işık kaynağı bir yarıktan ince bir çizgi şeklinde ışık oluşturur ve büyüteç fonksiyonu da gözün yüzeyinin daha detaylı incelenmesine olanak sağlar. Böylece her gözün yüzeyindeki sıvı film tabakasının görülüp değerlendirilmesi gerçekleştirilebilir. Değerlendirilen sıvıda azalma varsa bu durum Sjögren Sendromu’nun bir işareti olabilir.

    Tükürük üretimi testi:

    5 dakika boyunca bir kutuya oluşan tükürüğünüzü sürekli tükürmeniz istenir. Bu süre sonunda ürettiğiniz tükürük miktarı değerlendirilir

    Ultrasonografi:

    Tükürük bezlerinin ultrasonografide genelde düzenli ve gri renkli bir görüntüsü vardır ancak SS’nda siyah renkli yuvarlak alanlar olarak görülebilirler.

    Siyalografi (Tükürük Bezleri ve Kanallarının Röntgen Filmi):

    Görüntü elde etmek amacıyla kontrast boya uygulanır böylece tükürük bezi ve kanalları filmde seçilebilir hale gelir. Tanı amacıyla çok nadiren istenen bir tetkiktir ve özellikle sık enfeksiyon geçiren kişilerde tükürük bezi kanallarındaki bir tıkanıklığı ayırt etmek kullanılır.

    Diğer filmler:

    Nadiren MRG (Manyetik rezonans görüntüleme) istenebilir.

    Kan tahlilleri:

    Sjögren Sendromu olan kişilerde sıklıkla yüksek düzeyde antikor bulunur. Bu antikorlar kan tahlilleri ile saptanabilir. Yüksek miktarda antikor varlığı kanı daha yoğun hale getirebilir ve bu durum Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESR) ile ölçülebilir. ESR, bir test tüpünün içerisinde alyuvarların ne kadar hızla dibe çöktüklerini ölçer. Kan ne kadar yoğunsa, çökme hızı o kadar fazla, sedimantasyon değeri o kadar yüksektir. Sjögren Sendromu olan hastalar kendilerini iyi veya hasta hissetmekten bağımsız bir şekilde, genelde yüksek ESR değerlerine sahiptirler. Sjögren Sendromu’nda ESR değeri veya C-reaktif protein (CRP) değerleri, hastalığın ne kadar alevlenme döneminde veya yatışma döneminde olduğunu değerlendirmede etkisizdir.

    İki önemli antikorun adı anti-Ro ve anti-La antikorlarıdır. Primer Sjögren Sendromu olan kişilerin %75’nde anti-Ro ve %40-50’nde anti-La antikorları bulunur ve bu antikorlar Lupus hastalarında da bulunabilirler. Göz ve ağız kuruluğu olan bir kişide anti-Ro ve/veya anti-La antikorlarının varlığı kuvvetle muhtemel Sjögren Sendromu tanısını işaret eder.

    Dudak biyopsisi:

    Lokal anestezi ile yapılan alt dudak biyopsisinde birçok küçük tükürük bezi örneği alınabilir ve bu örnekler mikroskopta incelenebilir. Bu tetkik, özellikle ileride lenfoma riskinin varlığını ve daha ileri değerlendirme ihtiyacını teşhis etmek amacıyla, giderek artan oranda yapılan bir tetkik olmaya başlamıştır.

    Eğer boyun, koltukaltı, kasıkta lenf bezi büyümesi, göğüs, karaciğer, böbrek veya sinir sistemi tutulumunu düşündüren bulgu ve şikayetler varsa bu durumda daha detaylı ve farklı ileri tetkikler de istenecektir.

  • Gut tanısı nasıl konur?

    Tanı sıklıkla bulgulara, etkilenen eklemin muayenesine göre konur. Bazen doktorunuzun bazı ek testler istemesi gerekebilir.

    Kan Testleri: Kandaki ürik asit düzeyi ölçülebilir. Kanda ürik asitin yüksek olması Gut tanısını destekler ancak kesin olarak teyit etmez. Ürik asit düzeyi yüksek olan herkeste Gut Hastalığı gelişmez. Ayrıca kan ürik asit düzeyinin akut atak sırasında normal olması da Gut olmadığı anlamına gelmez, bazı hastalarda atak sırasında ürk asit düzeyleri normal saptanabilir.

    Eklem Röntgenleri: Eğer uzun süreli ve tedavisiz kalmış Gut Hastalığınız varsa eklem hasarlarını görmekte faydalı olur. Ancak röntgen filmleri Gut tanısının teyidi için nadiren yarar sağlar, çünkü Gut Hastalığının ilk yıllarında röntgen filmleri genelde normaldir.

    Eklem Sıvısı Analizi: Şişen eklemden iğneyle sıvı örneği alıp mikroskopta ürik asit kristali aranması işlemidir. Bu işlem tanıyı teyit etmede faydalı olsa da her zaman uygulanması pratik olmayabilir. Özellikle ayak başparmağı gibi küçük eklemlerde bulunan az miktarda sıvının alınması zor ve hasta için rahatsızlık verici olabilir. Diğer büyük eklemlerde gut atağı olduğunda ise (örneğin diz) bu yöntem daha kolaylıkla kullanılabilir. Cilt altı ürik asit birikimi olan Tofüslerden de iğne ile örnek alıp incelemek mümkündür.

  • Kimler romatoid artrit olur?

    Kimler romatoid artrit olur?

    Romatoid artrit, her 100 kişiden birinde görülen bir hastalıktır. Hemen her yaşta olabilmesine rağmen en çok 40-50 yaş arasında ortaya çıkar. Kadınlarda erkeklere göre 3 kat fazla görülür.

    Bazı ailelerde RA birden çok aile ferdinde görülebilir. Ancak anne babalarımızdan aktarılan RA ilişkili genler tek başına hasta olmamıza neden olmaz, sadece bu hastalığın ortaya çıkma olasılığını artırır. İkizlerde bile bir kardeşte RA varsa diğerinde de RA gelişme olasılığı sadece %20’dir. Yani sizde RA varsa çocuğunuzda da bu hastalığın hiç çıkmama olasılığı çıkma olasılığına göre çok daha yüksektir.

    Romatoid artritin ortaya çıkma olasılığını artırdığı bilinen bazı risk faktörleri vardır:

    Sigara içmek

    Aşırı kırmızı et tüketimi

    Çok fazla kahve içmek

    C vitamin düzeyleri yüksek olanlarda ise hastalığın görülme riski çok daha azdır.

    Ne Zaman Doktora Başvurmalıyım?

    Eğer ağrılı ve şiş eklemleriniz varsa ve sabah uyandığınızda eklemlerinizde yarım saatten uzun süren katılık hissediyorsanız doktorunuzla görüşmenizde fayda vardır. Araştırmalara göre RA tedavisine ne kadar erken başlanırsa tedavi o kadar etkili olup, hastalığa bağlı eklem hasarlarını önlemek mümkün olmaktadır.