Etiket: Hasta

  • Masallar Diyarı

    Masallar Diyarı

    Konfabulasyon (confabulation ) sözcüğü Latince kökenlidir ve fabulari sözcüğünden türemiştir. Anlamı sohbet etmek, havadan sudan konuşmaktır. Türkçemize masallama olarak geçmiştir. La Fontaine’den Fabllar var ya hani, hatırladınız mı o işte.La Fontaine’nin masalları yani. Psikiyatriye girişi 1889’a rastlar. Rus nöropsikiyatrist Sergei Korsakoff yoğun alkolden dolayı hafıza kaybı yaşayan hastaların çok enteresan şeyler anlattığına şahit oldu. Hastalar bildiğiniz bol keseden sallıyorlardı ! Bu duruma konfabulasyon yani masallama dedi.İlerleyen zamanlarda bu durumun başka nedenlerden de ortaya çıktığı anlaşıldı. Alzheimer, kafa travması, beyin tümörü, enfeksiyon ve anterior kommünikan arter yırtılması gibi nedenlerde hafızamızı olumsuz etkilemekte ve masallamaya neden olmaktadır.

    Birkaç örnek konuyu daha iyi anlatır:

    25 yaşında polis memuru trafik kazası sonucu 4 gün yoğun bakımda kalıyor ve uyandığında gizli servisten olduğunu CIA ile operasyonda iken kaza geçirdiğini anlatıyor.

    61 yaşındaki hastanın 4 çocuğu var ( yaşları 27,31,32 ve 34) ama 4 aydır evli olduğunu söylüyor. Eeee bu çocuklar neyin nesi denince de ‘’evlatlık almışımdır her halde ‘’ diyor!

    Tabi örneklerin hepsi bu kadar uçuk değil.

    Hasta sigortacı ve sürekli acil bir toplantısı olduğunu söyleyip hastaneden çıkmak istiyor ( öyle bir toplantısı yok). Allahtan çoğu kez uzun sürmüyor bu sorun ve hastalar kendilerini toparlıyor.

    Buraya kadar anlattıklarımın hepsi izahı olan şeylerdi. Şimdi geliyor bomba. Tanıştırayım 1459 da yapılmış bir dünya haritası ve sıkı durun çoğu yerler uydurulmuş!

    Bunu çizenin beyin tümörü vardır belki diyebilirsiniz ama iş öyle değil. Daha o zamanlar keşfedilmemiş yerler bile resmediliyor boş yer bırakılmıyordu. 1525 yılına kadar da bu böyle sürdü ta ki Salviati Dünya Haritası çizilene kadar.

    Hasta insanlar hayatlarıyla ilgili masallar uydururken en fazla bir kişiyi yani kendilerini etkiliyorlardı. Yaa arkadaş kıta/ada uydurmak nedir? Şuraya da bir ada ne güzel gider deyip harita mı çizilir! İronik ama öyle.

    İnsan doğası boşluk kaldırmıyor. En basitinden Salviati’nin boş haritası öyle bir merakı kamçıladı ki insanlar o boşlukları doldurmak için yüzlerce yıldır keşifler için efor harcadı.Yani bilinmezlik merakı tetikler, konforu kaçırır. Dolduramadığımız her şeyin cevabını vermek zorunda hissederiz kendimizi.

    Her zaman boşluklarımız, bilinmeyenimiz olacaktır. Önemli olan bu boşlukları çok fantastik bir şekilde doldurmamak, elden geldiğince gerçeğe bağlı kalmaktır.

    Gerçeğe yakın nice güzel masallarınız olsun.

  • Karpal tünel sendromu nedır?

    Karpal Tünel Sendromu (KTS) , ellerde ağrı ve uyuşma ile karakterize, ileri dönemde güçsüzlüğün de eklendiği bir sendromdur; en sık görülen sinir sıkışması türlerinden biridir.

    Median sinirin el bileği düzeyinde çeşitli nedenlerle sıkışması ile oluşur.

    Hangi Yaşlarda Görülür?

    Genellikle 40 – 50 yaş arası hanımlarda daha sık görülür.

    Nedenleri Nelerdir ve Kimlerde Daha Çok Görülür?

    Uzun süreler tek tip el işi yapımı (temizlik, bulaşık yıkama, et doğrama, aşırı bilgisayar kullanımı vs.)

    Bilekte burkulmalar veya kırıklar gibi travmatik nedenler

    Hipotiroidi

    Obezlite

    Alkol kullanımı

    Şeker hastalığı ve bazı romatizmal hastalıklar

    Gebelik

    karpal tünelin içinde kist veya tümör gibi durumlar , karpal tünel sendromunun oluşumunda rastlanan sebeplerdir.

    Klinik Belirtiler Nelerdir?

    Hastalık ilk önemli özelliği, geceleri istirahat halinde iken kendini göstermesidir. . Hastalar gece uykuya daldıktan birkaç saat kadar sonra tüm elde şişme hissi ve uyuşma,karıncalanma hissi ile uyanırlar. Hasta ellerini şişmiş ve gerilmiş hisseder; fakat gerçekte objektif bir değişiklik gözlenmez. İkinci önemli özellik, bu uyuşma, karıncalanma hissinin elleri hareket ettirmekle azalması hatta geçmesidir.

    Hastalığın tanısı nasıl konur?

    Öykü ve fizik muayene ile tanı konur. Tanıyı kesinleştirmek ve sinir sıkışmasının derecesini öğrenmek için EMG yapmak gerekir. Tedavinin nasıl olacağına EMG sonrası karar verilmelidir.

    Hastalığın tedavi çeşitleri nelerdir?

    Konservatif Tedavi:

    İleri duyusal ve hiçbir motor bozukluğu olmayan hastalarda bileği nötral pozisyonda tutan fakat parmakların serbestleşmesine imkân veren gece istirahat bileklikleri çok faydalı olmaktadır. Bu bilekliklerl anti inflamatuar özellikteki ilaçlar veya jeller ile desteklenmelidir.

    Cerrahi Tedavi:

    İlaç tedavisi ile şikâyetleri geçmeyen hastalara daha fazla zaman geçirmeden yani sinir harabiyeti daha fazla artmadan cerrahi tedaviye alınmalıdır. Cerrahi olarak sinir üzerindeki bası ortadan kalktığında sinir üzerindeki harabiyette daha fazla ilerlemeden duracaktır .

  • İnflamatuar miyopatiler neden olur?

    Kas hastalığının birçok nedeni vardır. Bunlar enfeksiyonlar, ilaçlar, kas yaralanmaları, kas fonksiyonunu etkileyen kalıtsal hastalıklar, elektrolit seviyelerinde bozukluklar, tiroid hastalığı (hiper veya hipo tiroidi) sayılabilir.

    Ancak inflamatuar miyopatilere, neyin neden olduğu bilinmiyor. Tüm otoimmün hastalıklarda olduğu gibi, bağışıklık sisteminin anormal çalışması (kendi dokusuna karşı savaş açması) söz konusudur. Burada kas hücreleri ve kan damarlarına karşı anormal cevap söz konusudur.

    İnflamatuar miyopatiler nasıl teşhis edilir?

    Hastaları, doktora getiren ana nedenler, kas gücündeki azalma, cilt döküntüsü veya solunumsal yakınmalar olabilir. Duyu bozukluğu (uyuşma, karıncalanma gibi bulgular) yoktur. Doktor tarafından yapılan kas gücü muayenesinde, PM ve DM için; omuz, üst ön kol, kalça ve bacak üst bölümünde yer alan (proksimal) kaslarda güçsüzlük saptanır. Dermatomiyozite özgü cilt döküntüleri görülür. IBM’de ise hem proksimal, hem distalde (uç), asimetrik kas güçsüzlüğü bulunur.

    Genellikle şu testler istenir:

    -Çeşitli kas enzimlerinin seviyesini ölçmek için kan testinde: kreatin fosfokinaz (CPK), aldolaz, laktat dehidrogenaz (LDH), serum glutamik okzolo-asetik transferaz (AST=SGOT), serum glutamik-pürivat dehidrogenaz (ALT=SGPT); kas enzimlerinde yükseklik olur.

    -Elektromiyogram (EMG); kasın elektriksel aktivitesini ölçer. Kas güçsüzlüğünü göstermek için kullanılır.

    -Kas biyopsisi-tutulan kastan, küçük bir örnek alınarak incelenir. İnflamatuvar miyopatiyi göstermek için ve diğer miyopati yapan hastalıkları dışlamak için yapılır.

    -Manyetik rezonans görüntüleme (MRG): PM, DM veya IBM tanısı için rutinde kullanılmaz, ancak anormal kası göstererek, kas biyopsisinin yerinin belirlenmesinde rehber olabilir.

    Kan testleriyle; miyozit spesifik antikorlar (kas dokusuna karşı oluşmuş otoantikorlar) araştırabilir. Bu testler miyopatinin tanısından çok, prognozu hakkında bazı bilgiler (hastalığın ne kadar ciddi olduğuna dair) verir.

    İnflamatuar miyopatiler nasıl tedavi edilir?

    Kortikosteroidler: Genellikle, hastalığın başlangıç tedavisinde, yüksek dozda prednizon gibi bir oral (ağız yoluyla) kortikosteroid kullanılır. Bu iltihabı azaltır. Kanda bakılan kas enzimleri, tedavi başladıktan sonra 4-6 haftada normale dönme eğilimindedir. Hastaların çoğu 2-3 ay içinde kas gücüne kavuşur.

    Kombinasyon tedavisi: Kortikosteroid ihtiyacını azaltmak; böylece yan etkilerini de azaltmak ve hastalığı uzun süre kontrol altında tutmak için, tedavi planı içine başka ilaçlar; metotreksat veya azatioprin eklenir. Bu tedavilerin de yetersiz kaldığı hastalarda intravenöz immunglobulin veya siklifosfamid gibi diğer tedavilere geçilir. Kortikosteridlerin; ciltte incelme, kemik yoğunluğunda azalma, katarakt, kilo alma ve vücut yağının dağılımında değişiklik gibi yan etkileri vardır. Hatta kas güçsüzlüğü de bir yan etkisi olabilir. Kortizon alan hastalar, osteoporoz için risk altında olduğundan, önlemek için uygun tedavi almaları gerekir (kalsiyum ve D vitamini replasmanı, bazen buna ilaveten osteoporoz ilaçları).

    Diğer tedaviler: Şiddetli hastalık bulguları olan veya standart tedaviye cevap vermeyen hastalarda, başka tedavi seçenekleri vardır. Bunlar intravenöz immünglobulin (IVIG) veya siklosporin, takrolimus, mikofenolat mofetil ve rituksimab gibi bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlardır.

    Fizik tedavi: Fiziksel tedavi ve egzersiz, kas hastalıklarının tedavisinde önemlidir. Hastalığın erken döneminde, mümkün olduğunca yatak istirahati (tuvalet gibi genel ihtiyaçlar dışında) önerilir. Ancak kas enzimleri normale döndükten sonra, steroide bağlı kas atrofisi ve eklem kontraktürünü (eklem deformitesi) önlemek amacıyla, fizik tedavi önerilir. Hafif izometrik egzersizlerle başlanır ve hasta kas gücünü kazanmaya başladıkça yoğunluğu yavaşça artırılır.

    İnflamatuar miyopatili hastalara öneriler:

    Miyopatiler kronik (uzun süreli) hastalıklardır. Hastalığın kontrolüne yardımcı olmak için; sağlıklı ve dengeli beslenin, fizyopterapist önerisi doğrultusunda egzersizinizi yapın ve ideal kilonuzu koruyun.

    Dermatomiyozit iseniz, güneşten kendinizi koruyun; güneşe maruz kaldıktan sonrası döküntü daha da kötüleşir. Bu nedenle, dışarı çıkarken güneş koruyucu kremler, uzun kollu kıyafetler ve şapka kullanın.

    Miyopatisi olan kişiler, sağlıklı ve normal görünebilir. Hastalığa bağlı sınırlamaları daha iyi anlamaları için işverenler, öğretmenler ve aile üyelerinin bilgilendirilmesi önemlidir.

  • Bel fıtığı hakkında sorular ve cevaplar:

    Bel fıtığı hakkında sorular ve cevaplar:

    Bel fıtığı; Omurlar arasındaki diskin dışarı doğru fıtıklaşmasıyla (kaymasıyla) bacağa doğru giden sinirlerin sıkışmasına neden olan ağrıya neden olur. Bel ağrısı, belden tek veya iki bacağa doğru yayılan ağrıya neden olur ki buna siyatalji denir. Disk herniasyonu (bel fıtığı), refleks, duyu ya da kas gücü kaybıyla giden sinir fonksiyon kaybına neden olabilir.

    Hangi durumlarda bel fıtığından şüphelenmeliyiz?

    Belinizdeki ağrı;

    -Aniden ortaya çıktıysa veya üç aydan kısa süreli ise, istirahat halinde iken rahat, ancak hareket etmeye başladığınızda (çorap giyerken, ayakkabı bağlarken, yürümede, oturup-kalkmada, ayağınızı havaya kaldırırken-merdiven çıkıp inerken gibi) ağrı ortaya çıkıp ve durup istirahat ettiğinizde geçiyorsa,

    -Belinizdeki ağrı bel-kalçadan (kaba etlerinizden) aşağıya dize doğru yayılıyor hatta bazen topuğunuza kadar iniyorsa

    -Genellikle ağrı tek bazen iki bacağa doğru vurur

    -Bel fıtığı çok ilerlerse ; düşük ayak, iktidarsızlık, kaslarda güçsüzlük ile çabuk yorulma, idrarını tutamama, dengesizlik ortaya çıkabilir.

    -35-50 yaşlarında ve fazla kilolu-uzun boylularda daha fazladır.

    -Genellikle beli zorlayan veya hatalı hareketler, (aşırı kilolu olmak (bele fazla yük binmesi ile, yük taşımak, ev hanımı veya aksine sürekli oturarak masa başı çalışanlarda, şöförlerde, uzun süre ayakta kalan öğretmen gibi belli meslek gruplarında, yoğun stresli işlerde çalışanlarda ve hamilelik, gibi) ile ortaya çıkar.

    -Eğer bel ağrınız 40 yaşından önce başlamışsa, uzun süreli ise (genellikle alevlenme ve yatışık olarak 3 aydan fazla süren), ancak istirahatte ortaya çıkıp, gecenin ikinci yarısı bel ağrısı ile uyanıyorsanız, sabahları bel ağrısı ve tutukluk ile uyanıyorsanız, yatakta bir taraftan diğer taraf dönmekte zorluğunuz oluyorsa, aklınıza bel fıtığı değil iltihaplı omurga romatizması olan ‘ankilozan spondilit’ gelmeli.

    Bel fıtığından korunmak için neler yapmalıyız?

    -Bel, boyun ve sırt kaslarınızı, bacak kaslarınızı güçlendirici egzersizler önerilir. Bu şekilde güçlü kaslarla, omurgaya binen yükü azaltabilirsiniz.

    -Eğer sigara içiyorsanız, bırakın; sigara bel ağrısına yatkınlık sağlayan bir faktördür.

    -Eğer kilolu iseniz, ideal kilonuza inerek form tutun. Bu şekilde omurgaya binen yükü azaltarak, fıtık gelişmesini önlemiş olursunuz.

    -Vücudunuza gereken önemi gösterin, egzersiz yapın, doğru beslenin ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürün.

    -Bel fıtığı teşhisi alan hastalara yaşamsal pratik günlük öneriler:

    Çok alçak (çok alçak tuvalet gibi) veya çok yüksek yerlere oturmayınız. Otururken belinize yastık ile destekleyiniz. Kesinlikle yere yatmayınız. Yere eğilmelerinizde belinizden değil, diz ve kalçadan destek alın. Yerden bir cisim (şey, eşya)kaldırırken, belinizden eğilmeyin, dizinizden ve kalçanızdan bükülün veya çömelin, cismi gövdeye yaklaştırıp bu şekilde doğrulun. Ağırlık taşırken iki elinize eşit yük alın. Yatağa yatarken önce oturun, bacaklarınızı karnınıza çekerek yan yatın ve sonra sırt üstü uzanın (yataktan kalkarken de tam tersini uygulayın). Bir eşyayı çekmek veya itmekten kaçının; mutlaka yapmanız gerekiyorsa itin. Yukarıdan bir eşya almanız gerekirse uzanmak yerine ayaklarınızın altına bir sağlam tabure alarak öyle alın. Yüksek topuklu ayakkabı kullanmayın.

    Ameliyat çözüm müdür? Başka yöntemler var mıdır?

    Bel fıtığının erken safhasında, yani; bel ve bacak ağrısının olduğu ancak henüz uyuşma veya düşük ayak gibi nörolojik (sinirsel) belirtilerin olmadığı hastalarda; yatak istirahati (tercihen omurganın şeklini alan viscoelastik yataklar), anti-inflamatuar (iltihap/yangı giderici) etkili ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlar (mide korunarak) verilir. Beli zorlayacak hareketlerden kaçınması (yukarıda bahsedilen) önerilir. İleri evrelerde ise hastanın muayene, ENMG (elektro-nöromyografi) ve MR bulgularına göre tedavi planı yapılır. Ağrı çok ise ve ağızdan alınan ilaç tedavisine bir hafta içinde yanıt yoksa, ayrıca kısa seans fizik tedavi uygulamasından da fayda görmüyorsa; o bölgeye sıkışan sinirin etrafındaki ödemi çözen ve ağrıya etkili ilaç zerk edilir ‘lomber epidural enjeksiyon’ ve ‘transforaminal enjeksiyon’ gibi. Ameliyat son çözümdür ancak bazen hasta ileri evrede gelmiş ve ciddi sinir basısı bulguları varsa nadiren ilk müdahale de olabilir. Ancak bel fıtığı hastalarının, sadece %1-5’i ameliyata gittiği unutulmamalıdır. Yani bel fıtığı hastalarını çok azına ameliyat gereklidir. Bazen cerrahi tedavi kararında geç kalındığında, kalıcı hasarlar gelişebilir.

    Ameliyatın riski var mıdır? En başarılı yöntem hangisidir?

    Bu ameliyatın mutlaka omurga cerrahisine hakim; mikrocerrahi ile uğraşan ortopedi veya beyin cerrahisi uzmanlarınca yapılması gerekir. Birçok cerrahi müdahale yöntemi var. Uygulanacak cerrahi müdahalede hastanın yaşı, kilosu, yandaş hastalıkları gibi durumlar göz önüne alınarak cerrah tarafından yapılacak ameliyatın türüne karar verilmeli. Bu şekilde başarı da artacaktır.

    Ameliyattan sonra şikayetler geçer mi?

    Ameliyatın başarısı: sinir basısının ne kadar erken evresinde yapılırsa veya hastaya bağlı bazı olumsuz durumlar yoksa (aşırı kilolu değilse, erken mobilizasyon ve uyarılara sıkı şekilde uyulması) ve doktorun konusunda tecrübeli olmasıyla ilintilidir. Genellikle ülkemizde konunun uzmanı cerrahlar elinde (ortopedi veya beyin cerrahisi) başarı ile uygulanan ameliyatlardır.

  • Akciğer kanseri tedavisinde gelişebilen yan etkiler

    Kanser tedavisinin yan etkileri tedavi tipine bağlıdır ve her hasta için farklı olabilir. Doktor ve hemşireler tedavinin muhtemel yan etkilerini hastalara açıklarlar. Yan etkilerden korunmak için tedavi öncesi ve sonrası yollar önerirler.

    Cerrahi akciğer kanseri için temel tedavi yöntemidir. Akciğer cerrahisinden sonra göğüs boşluğunda hava ve sıvı birikme eğilimindedir. Hastalar genellikle dönmekte, öksürmekte ve derin nefes almada yardıma gerek duymaktadırlar. Bu hareketler tedavi için önemlidir. Çünkü geri kalan akciğer dokusunun genişlemesine yardımcı olur ve fazla hava, sıvı birikmesine engel olur. Göğüste ağrı, nefes darlığı, akciğer cerrahisinin yaygın yan etkileridir. Hastalar eski enerji ve güçlerine kavuşmak için hafta ve bazen aylara ihtiyaç duyabilirler. Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaca göre değişir. Genel bir kural olarak kemoterapi hızla çoğalan hücreleri etkiler. Kanama sırasında pıhtılaşmayı sağlayan, hastalıklara karşı savunmamızı yapan ve vücudumuzdaki organlara oksijen taşıyan kan hücreleri hızlı çoğalan hücrelerdir. Normalde vücudumuza girdiklerinde savunma sistemimiz güçlü olduğundan hastalık yaratmayan mikroplar, kemoterapi sonrası savunmamızı sağlayan hücreler azaldığından kolaylıkla ateşli hastalıklara yakalanmamıza neden olabilirler. Bu dönemde yıkayarak yediğimiz çiğ sebze ve meyvelere dikkat etmeliyiz. Bu tür sebzelerin yıkanmasında sirkeli suda 15-20 dakika bekletmeli ve takiben durulayarak sofraya alabiliriz. Yiyeceklerinizin aynı gün içinde pişmiş olmasına dikkat ediniz. Eğer, 38 derecenin üstünde, bir saati geçen ateşiniz olursa mutlaka doktorunuza ulaşınız. Ateşiniz var ve kan hücreleriniz kan sayımında düşük bulunursa, antibiyotik tedavisi almanız gereklidir. Kan hücrelerinizin sayısında meydana gelen bu azalma, bir hafta ila 10 gün içinde kendiliğinden geçer ve hücreler normal sayılarına ulaşır. Bir başka hızlı çoğalan hücre grubu, sindirim sistemi hücreleri ve kıl kökü hücreleridir. Bu nedenle, kemoterapi sonrası genellikle ilk haftadan sonra saçlar dökülür. Hastalarda iştah kesilmesi, bulantı, kusma, ishal ve ağız yaraları gelişebilir, bu yan etkilerin hemen hepsi ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Bu yan etkiler kısa sürelidir, hastaların şikayetleri bir sonraki kemoterapi başlamadan önce geçmiş olur. Günlük yürüyüşler sizi zinde tutar. Bu dönemde hafif tempoda yürüyüşler, yoga gibi meditasyon ve egzersiz içeren yöntemler halsizliği önlemede, hastanın yaşam kalitesini artırmada yararlı olabilir.

    Radyoterapi, kemoterapi gibi hem kanserli hem de normal hücreleri etkiler. Radyoterapi aldıkları süre içinde hastalar mümkün olduğunca istirahat etmelidir. Tedavi gören bölgedeki cilt kızarabilir, kuru, hassas ve kaşıntılı olabilir. Tedavinin sonuna doğru aynı bölge daha ıslak ve akıntılı hale gelir. Bu, derinin ışına karşı verdiği bir reaksiyondur. Bu alan mümkün olduğunca hava ile temas edecek şekilde olmalı, sıkı iç çamaşırı ve kıyafetlerden bu dönemde kaçınılmalıdır. Işın tedavisi alınan süre içinde bu bölge suyla temas ettirilmemelidir. Doktora sormadan bu bölge için herhangi bir losyon ya da krem kullanılmamalıdır. Işın tedavisinin deri üzerindeki etkileri geçicidir. Fakat etkilenmenin derecesi hastadan hastaya değişir. Bazen ışın tedavisi almış olan bölgede cilt rengi normale göre daha koyu renkte kalabilir. Metastatik hastalıkta özellikle beyin metastazlarında beyin ışınlaması yapılır. Bu işlem, 1 hafta veya 10 gün kadar sürer, ışın tedavisine bağlı bulantı ve kusma gibi yan etkiler gelişebilir. Bu durumlar için tedavi öncesinde ve tedavi devam ederken alınması gereken ilaçlar, radyoterapist tarafından hastaya anlatılır. Beyine radyoterapi alan hastalar başağrısı, deride değişiklikler, yorgunluk, bulantı, kusma, saç dökülmesi, hafıza ve düşünme süresiyle ilgili problemlerle karşılaşılabilirler. Bir çok yan etki zamanla geçer. Radyoterapinin diğer yaygın yan etkileri; boğazda kuruluk, ağrı, yutma zorluğu, yorgunluk, tedavi olan bölgede doku değişiklikleri ve iştah kaybıdır.

    Kanser, iştah azalmasına neden olabilir. Bazı hastalarda ağızda tatsızlık oluşur. Çoğunlukla tedavilerin yan etkileri olan bulantı, kusma ve ağızda yaralar hastanın yemek yemesini güçleştirir. Fakat beslenme çok önemlidir. Öğünler mutlaka yeterli kalori ve protein içermelidirler. Böylece kilo kaybı ve dokuların kendini tekrar tamir etmesi sağlanabilir. Tedavi alan hastalar, düzenli ve yeterli beslenirlerse kendilerini daha enerjik ve iyi hissedeceklerdir ve ilaçların yan etkileri daha az görülecektir.

  • Akciğer kanseri olan hastalarda beslenme ve alternatif tıp ürünleri

    Dünyada ve ülkemizde üzerinde en çok durulan hasta ve yakınlarının kafalarının karışmasına, zaman zaman da yaşamları için en önemli tedavilerini aksatmalarına neden olabilecek bir konudur. Kanser hastası, kanser tanısı konduktan sonra hekimden bir daha kansere yakalanmaması veya acilen iyileşmesi, savunma sisteminin güçlenmesi için bir beslenme listesi bekler ve böyle bir liste verilmeyince de hayal kırıklığına uğrarlar. Alternatif tıp ürünü pazarlayan bazı özel kuruluşlar ve bireylerin hasta ve ailesinde oluşturduğu yanlış bilgi yönlendirmeleri altında; hastalar doktorlardan bazı bitkiler önermesini, yiyecekleri gıdaları tek tek oranlarına kadar yazmasını bekler. Günümüze değin yapılan çalışmalar göstermiştir ki, kanser tanısından sonra beslenme için yapılacak özel takviyeler ancak hastanın iştahının azalması, yeterli beslenememesi, kilo kaybetmesi durumunda geçerlidir. Bunun dışında tüm bireylere önerilen “sebze ve meyve ağırlıklı, kırmızı etten fakir beyaz et oranını artıran beslenme modeli” genel durumu iyi olan ve beslenebilen birçok kanser hastası için yeterlidir. Ancak yukarda belirttiğimiz hallerde, hastanın tedaviye veya hastalığa bağlı devam eden kilo kaybı, ağızdan gıda alamama, ağız yaraları, uzun süren isal, uzun süren bulantı, kusma, vitamin eksikliği gibi durumlarında özel beslenme ekiplerince damardan veya ağız yolu ile özel gıdalar ve vitamin ile destekleri yapılmalıdır.

    Akciğer kanserli hastalar, özellikle tedavileri sırasında aşırı yemekten ve tuzlu gıdalardan kaçınmalı ve tedavi öncesi alerjik yan etkiyi azaltmak amacı ile kullanılan kortizonun iştahı artırıcı, kilo ve ödem yapıcı etkilerine karşı dikkatli olmalıdırlar. Bu dönemde halsiz ve güçsüz kalmama adına tüketilen bal, pekmez gibi yüksek kalorili gıdalar, hastalarda istenmeyen ve sonradan verilmesi son derece güç aşırı kilo alımlarına neden olabilmektedir.

    Geçtiğimiz yirmi yılda popüler olan vitaminlerin kullanımı, antioksidan özellikleri ile “bizleri genç tutacak, cildimizi pürüzsüz kılacak, kanser tedavileri sırasında yan etkilerden koruyacak” varsayımı ile yoğun bir kullanım alanı bulmuştur. Ne var ki son 10 yılda yapılan kapsamlı çalışmaların sonucunda, gereksiz ve doktor önerisi dışında kullanılan vitaminlerin vücudumuza yarardan çok zarar verdiği, hatta bazı kanser türlerinin artışına bile neden olduğu saptanmıştır. Bunun üzerine dünyada ve ülkemizde alternatif tıp pazarı ve pazarlayıcıları hedeflerini bitkisel ürünlere çevirdi. Ancak, doğal gibi görünen bu ürünlerin de özellikle kemoterapi ve diğer tıbbi tedaviler ile istenmeyen etkileşimleri bir çok hastayı ve tedavi sorumluluğunu alan doktoru zor durumda bırakmıştır. Son derece yetersiz veriler ile yararlı olduğu savunulan bitki ve bitkisel ürün kullanımının günümüzde hastalara zarar verebileceği ve doktorun haberi olmaksızın asla uygulanmaması gerektiği kabul görmüştür.

    Gerek akciğer kanseri olsun gerekse diğer tüm kanserlerin tedavisinde bulantı kusma için 0.5-1mg ağızdan hap şeklinde Zencefil kullanımının kanıtlanmış yararı vardır ve onkoloji literatürüne bilimsel kanıt olarak girmeyi başarmış bitkisel bir üründür.

  • Akciğer kanserinde kombine ve palyatif tedaviler

    Kombine Tedaviler

    Akciğer kanseri olan hastaların çoğuna birden fazla tedavi uygulanır. Bu yöntem multidisipliner takım çalışması ile mümkündür. Örneğin; kemoterapi cerrahi öncesi ya da sonrası veya radyoterapi öncesi, sonrası ya da birlikte uygulanabilir. Bunun için biraraya gelen cerrah, radyasyon onkoloğu ve tıbbi onkolog hastaya en uygun tedaviyi planlayacaktır. Bu planlama sırasında hasta kafasına takılan soruları doktoruna yöneltmeli ve tedavi planının amacını tam olarak anladığından emin olmalıdır.

    Palyatif Tedaviler

    Akciğer kanseri olan hastalar, kanserin belirtileri ile sık sık yüz yüze gelir. Palyatif tedavi olarak da bilinen destek tedavi, hastada gelişen belirtileri azaltmak için uygulanan ilaç tedavisidir. Akciğer kanseri olan hastaların bazılarına, teşhis koyulduktan hemen sonra tedavi süresince ve sonrasında hastanın kendini daha rahat hissetmesi için palyatif tedavi önerilebilir.

    Bazı araştırmalar, ileri evre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarda teşhis koyulduktan hemen sonra kanser tedavisiyle birlikte başlatılan palyatif tedavinin, standart tedavi (cerrahi, kemoterapi, radyoterapi) gören hastalara nazaran yaşam süresini daha fazla uzattığını göstermiştir. Ayrıca, destek amaçlı palyatif tedavi gören hastaların ruh sağlığının daha olumlu geliştiği ve yaşam kalitesinin arttığı da gözlenmiştir.

  • Kalınbağırsak kanserli hastalarda televizyon karşısında geçirilen fazla zaman yaşam sürelerini kısaltıyor mu?

    Kalınbağırsak kanserli hastalarda televizyon karşısında geçirilen fazla zaman yaşam sürelerini kısaltıyor mu?

    Hareketsiz yaşam tarzının kalp hastalıkları, diyabet, obezite gibi ciddi sağlık problemlerine zemin hazırladığı bilinmektedir. Ayrıca hareketsizlik; iskelet, kas, dolaşım, solunum, sindirim, boşaltım sistemi, endokrin sistem gibi vücuttaki pek çok mekanizma, pek çok sistem üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Bunların yanı sıra hareketsiz yaşam, bazı kanser türleriyle de yakından ilişkilidir. Özellikle hareketsiz yaşamın kalınbağırsak kanserine etkisi üzerine birçok çalışma yapılmış ve bu hastalarda hareketsiz yaşamın, ölüm oranlarını artırdığı, fiziksel aktivitelerin ise bu oranları azalttığı gösterilmiştir.

    Özellikle de televizyon karşısında geçirilen zaman, bunda en büyük pay sahibi olarak gösterilmiştir. Çünkü; televizyon izleme, hareketsiz yapılan en yaygın aktivitedir. Öyle ki; yapılan araştırmalara göre Türk halkı, günde ortalama 4 saatini televizyon karşısında geçirmektedir.

    Journal of Clinical Oncology’nin Mart 2014 sayısında yayımlanan kapsamlı bir çalışmada ilk kez kalınbağırsak kanserli hastalarda, günlük televizyon karşısından geçirilen süreyle ölüm oranları arasındaki ilişki ortaya konulmuş, ayrıca hastalığa yakalanmadan önce ve sonra yapılan fiziksel aktivitelerin bu oranlara etkisi karşılaştırılmıştır.

    Bu çalışmada; kalınbağırsak kanserli yaklaşık 5600 hasta değerlendirilmiş, teşhis öncesi ve teşhis sonrası günlük televizyon izleme süreleri ve haftalık düzenli fiziksel aktivite süreleri ile genel ölüm oranları arasındaki ilişki incelenmiştir. Ve sonuçta; teşhisten önce, haftada 7 saat ve üzeri düzenli fiziksel aktivite yapmış olan kalınbağırsak kanserli hastalarda genel ölüm riskinin %20, hasta olduktan sonra haftada 7 saat ve üzeri düzenli fiziksel aktivite yapanlarda genel ölüm riskinin %31 daha düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında, teşhis öncesi günde 0-2 saat arası tv izleyenlere kıyasla günde 5 saat ve üzeri tv izleyenlerde genel ölüm riskinin %22; teşhisten sonra günde 0-2 saat arası tv izleyenlere kıyasla günde 5 saat ve üzeri tv izleyenlerde ise genel ölüm riskinin %25 daha yüksek olduğu belirtilmiştir.

    Sonuç olarak; televizyon karşısında geçirilen fazla zamanın, yaşam sürelerini doğrudan etkilediği ortadadır. Bu yüzden televizyon karşısında geçirilen vaktin olabildiğince azaltılması, fiziksel aktivitelerin olabildiğince artırılması gerekmektedir. Unutmayalım ki; televizyonsuz yaşamak elbette ki kolaydır, ancak sağlığı bir kere kaybettikten sonra yeniden kazanmak hiç de kolay değildir. Bu yüzden sağlığımızı kaybetmeden gereken önlemleri almamız ve bu konuda hekimlerimizin tavsiyelerine kulak vermememizde son derece yarar vardır.

  • Akupunktur meme kanserinde lenfödemi azaltabilir!

    Akupunktur meme kanserinde lenfödemi azaltabilir!

    Kanser Dergisi’nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre, akapunktur meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu oluşan lenfödemin azalmasında etkili ve güvenli bir alternatif olabilir

    Erken evre meme kanserinde, hastalığın koltukaltı lenf bezlerine yayılma durumunu belirlemek, evreleme aşamasında önemli rol oynar. Kanserin yayılma göstereceği ilk lenf bezleri, sentinel düğümler olduğu için bu belirlemede sıkça kullanılan yöntem, sentinel lenf bezi biyopsisidir. Kanserin, sentinel lenf bezlerine yayılma gösterdiği tespit edildiği takdirde hasta daha geniş bir koltukaltı lenf bezi ameliyatı geçirecektir. Bu ameliyat sonucunda en yaygın görülen yan etki kollarda oluşan lenfödemdir. Bir başka deyişle; lenf sıvısının kolda birikmesine bağlı olarak meydana gelen şişliktir

    Lenfödem, ameliyat sonrası hemen oluşabileceği gibi haftalar, aylar hatta yıllar sonrada meydana gelebilir. Meme kanseri olup iyileşen hastaların yaklaşık %30’u lenfödemden etkilenmektedir. Bu durum hastaya rahatsızlık verebilir, ağrıya neden olabilir, hatta elden ayaktan düşürebilir. Lenfödem tedavisi için doktor kontrolünde farklı yöntemler kullanılmakta, oluşan rahatsızlık verici etkilerin giderilmesi için çeşitli stratejiler uygulanmaktadır. Ancak, bu stratejiler pahalı ve sürekli müdahale gerektiren uygulamalar olabilir.

    Tamamlayıcı tedavi seçeneklerini belirlemek için büyük çaba gösteren araştırmacılar, meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu 6 aydan 5 yıla kadar lenfödem olan 33 hastanın katıldığı pilot bir çalışma gerçekleştirmişlerdir. 2 cm veya daha fazla lenfödemi olan katılımcı hastalara, 4 hafta boyunca haftada iki kere akupunktur tedavisi uygulanmıştır. Kol, tedavi öncesi ve sonrasında ölçülerek veriler kaydedilmiştir. 4 haftalık tedavi süresi sonrasında, katılımcılar 6 ay boyunca gözlenmiş, şikayetler ve hastanın kendisi tarafından bildirilen lenfödem durumu belirlenmiştir.

    Yapılan araştırma sonucunda, 11 hastanın kolunda oluşan lenfödem ölçülerek %30 veya daha fazla azalma olduğu görülmüş, 18 hastada bu oran %20’nin üstünde tespit edilmiştir. Dairesel olarak ölçüldüğünde kolda meydana gelen tüm azalma oranı, 0.90 cm olarak kaydedilmiştir. Katılımcı hastaların çoğu (%76) tüm sekiz tedaviyi almış, %21’i bir tedavi, bir hasta iki tedavi kaçırmıştır.

    Uygulanan tedavi sonrasında, enfeksiyon veya başka herhangi bir ciddi yan etki ile karşılaşılmamıştır. Tedavi süresi boyunca, 33 katılımcı hastanın 14’ünde, hafif bölgesel morarma veya ağrı/karıncalanma gibi ufak şikayetler kaydedilmiştir.

    Araştırmacılar, akapunktur uygulamasının meme kanserine bağlı oluşan lenfödem üzerinde etkili ve güvenli olabileceği sonucuna varmışlardır. Konuyla ilgili araştırmalar devam ediyor olsa da, akapunktur başka seçeneği olmayan hastalar için lenfödemi azaltabilen tamamlayıcı bir yöntem olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.

    Ancak, meme kanserinde yan etki olarak karşımıza çıkan lenfödemin engellenmesindeki en önemli noktalardan biri, cerrahi sonrası erken dönemde önlem alınmasıdır. Böylece, sonrasında meydana gelen rahatsız edici yan etkiler için alternatif aranması gerekli olmayacaktır. Meme kanserinde tedavi öncesi lenfödemi engellemek için alınacak önlemler, doktorunuz tarafından belirlenecek, tedavinizde başarılı sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.

  • Zerdeçal (kurkumin) ve kanser

    Zerdeçal (kurkumin) ve kanser

    Kurkumin; zerdeçal bitkisinin köklerinden elde edilen, sarı-turuncu renk veren bir maddedir. Özellikle Asya ülkelerinde yemeklerde sıklıkla kullanılan köri baharatının da ana maddesidir. Binlerce yıldır geleneksel Hint ve Çin tıbbında önemli yere sahip olan kurkumin, birkaç on yıldır özellikle kanser alanında bilimsel çalışmaların da ilgi odağı olmuştur. Şimdiye dek yapılan laboratuvar çalışmalarında kurkuminin özellikle anti-inflamatuar ve antikanser özelliklerine dair birtakım olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Ancak bu bulgular henüz klinik çalışmalarla doğrulanmadığından insanlar üzerindeki etkisi net olarak bilinmemektedir. Yan etki, maliyet ve ulaşılabilirlik konusundaki avantajları ve laboratuvar çalışmalarından elde edilen olumlu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, kurkuminin üzerinde çalışılmaya değer bir madde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak klinik çalışmalarla elde edilen yeterli güvenilir kanıtların bulunmaması ve ilaç etkileşimi potansiyelinin olması nedeniyle şu an için tıbbi amaçlı kullanımından kaçınmak en doğru yaklaşım olacaktır.

    Zerdeçal (Kurkumin) Nedir? Tarihçesi Nasıldır?

    Hint safranı olarak da bilinen zerdeçal (turmerik), zencefilgiller familyasına ait çok yıllık otsu bir bitkidir. 300’den fazla aktif bileşeni barındırsa da köklerinden elde edilen sarı-turuncu pigment özelliğindeki bir madde, bitkinin tıbbi özelliklerinin dayandırıldığı temel biyolojik aktif bileşenidir. Yaklaşık 200 yıl önce kurkumin olarak adlandırılan bu madde, özellikle Asya ülkelerinde yemeklerde sıklıkla kullanılan köri baharatının da ana maddesidir. Ayrıca E100 koduyla gıda renklendiricisi olarak da kullanılmaktadır. Kurkumin, Asya’da -özellikle de geleneksel Hint tıbbında- 2500 yıldan fazla bir geçmişe sahiptir. Binlerce yıldır yara iyileşmesi, sivilce, yanık, çeşitli cilt hastalıkları, göz infeksiyonları, sinüzit, romatizma, depresyon, stres, hazımsızlık gibi çeşitli sağlık problemlerinde kullanılmıştır. Kurkuminin hastalıkların tedavisinde kullanımına ilişkin ilk bilimsel çalışma 1937 yılında yayımlanmış, daha sonra 1949 yılında yayımlanan bir çalışmada antibakteriyel etkinliğine ilişkin umut verici sonuçlar elde edilmesiyle çalışmalar hız kazanmıştır.

    Kurkuminin; birtakım aracı molekül, enzim ve faktörlere karşı etkileri üzerine çalışılmış ve antimikrobiyal, anti-inflamatuar etkileri ile bağışıklık sistemini düzenleyici, böbreği-karaciğeri koruyucu, kan şekerini düşürücü birtakım etkileri gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda anti-inflamatuar etkinliğinin gösterilmesi ve inflamasyonun (yangı) kanserde rol oynayan etmenlerden olması, kurkuminin kanserin önlenmesi ve tedavisinde kullanılabileceği düşüncesini doğurmuştur. 1985 yılında Dr. Kuttan’ın, laboratuvar çalışmalarında kurkuminin antikanser aktivitesinin olabileceğini göstermesiyle, araştırmalar bu alana yönelmiştir. Son dönemlerde ise kanserde özellikle koruyucu etkisi üzerine odaklanılmıştır. Kurkumin; düşük yan etki riski, düşük maliyet, kolay ulaşılabilirlik gibi özellikleriyle ideal koruyucu ajan profili çizmektedir. Ancak bağırsaklardan emilim oranının düşüklüğü, ilaçlarla etkileşme potansiyelinin yüksekliği ve etkinliğine dair mevcut kanıtların yetersizliği bu noktadaki engelleridir.

    Yapılan birçok laboratuvar çalışmasında kurkuminin gerek tedavi, gerekse korunma noktasında birtakım anti-kanser özellikleri saptanmıştır. Literatürde kurkuminin çeşitli tümör hücrelerinde, hücre çoğalmasını engelleyici (anti-proliferatif) etkilerinin araştırıldığı birçok laboratuvar çalışması mevcuttur. Bunlardan birinde; kurkumin, rahim kanserli hücre serilerinde hücre çoğalmasını engellemiştir. Fareler üzerinde yapılan bir başka çalışmada ise; kurkumin prostat kanserli hücrelerde çoğalmayı anlamlı derecede engellemiştir. Yine fareler üzerinde yapılan bir çalışmada da; farelerin bir kısmı kurkuminle beslendikten sonra farelere yemek borusunda kansere neden olabilen bir madde enjekte edilmiş ve sonuçta kurkuminle beslenen farelerde hücre çoğalması belirteçlerinin anlamlı derece daha düşük olduğu görülmüştür.

    Kurkuminin kanserin yayılmasını engelleyici özelliğinin araştırıldığı bir çalışmada ise; prostat kanserli hücrelerde yayılımı engellediği görülmüştür. Yine bir başka çalışmada da; kurkumin meme kanserinde yayılımı engelleyici etki göstermiştir.

    Bazı çalışmalarda da kurkuminin kemoterapi veya radyoterapiyle birlikte kullanımının etkileri değerlendirilmiştir. Biri 2013, diğer 2014 yılında yayımlanan iki çalışmada; kurkumin kalınbağırsak kanserli hücre serilerinde, kemoterapi ilacı 5-Fluorouracil’in duyarlılığını artırmıştır. 2014 yılında yayımlanan bir başka çalışmada da; baş-boyun kanserli hücre serilerinde, bir diğer kemoterapi ilacı sisplatinin etkinliğini artırmıştır. Yine yumurtalık kanseri hücrelerinde sisplatinin etkinliğini artırdığını raporlayan çalışma da mevcuttur. Bir başka çalışmada ise; lenf kanserinde radyoterapinin duyarlılığını artırdığı raporlanmıştır.

    Kurkuminin antikanser etkilerinden üzerinde en çok çalışılanlardan biri de korunmadır. Bu çalışmalardan birinde; kurkuminin, ağız boşluğu kanseri gelişimini baskılayabileceği raporlanmıştır. Fareler üzerinde yapılan bir çalışmada ise; bağırsaklarda polip gelişimini önleyerek, kalınbağırsak kanserine karşı koruyucu etki gösterebileceği belirtilmiştir.

    Kurkuminin kanserin önlenmesi veya tedavisindeki etkilerine yönelik oldukça az sayıda klinik çalışma mevcuttur. Bu çalışmalar da (birkaçı hariç) az sayıda olgu içeren başlangıç aşamasındaki çalışmalardır. Olgu sayısı nispeten yüksek çalışmalardan birinde; kalınbağırsak kanserli 126 hastaya cerrahi öncesi dönemde verilen kurkuminin, kilo kaybını azalttığı ve genel olarak sağlığı geliştirdiği belirtilmiştir. Cerrahi müdahale sonrası takip altında tutan prostat kanserli 199 hasta ile yapılan bir diğer çalışmada ise; yeşil çay, nar, brokoli ve kurkuminden oluşan bir karışımın verildiği hastalarda, tedavi sonrası 6 aylık dönemde PSA (Prostat Spesifik Antijen) artış oranı % 63.8 daha düşük bulunmuştur.

    Bazı başlangıç çalışmalarında; radyoterapiye bağlı yan etkilerin ve semptomların azaltılmasında birtakım olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Radyoterapi alan baş-boyun kanserli 50 hastanın katılımıyla yapılan bir başlangıç çalışmasında; sandal ağacı yağı ve kurkumin içeren bir krem radyasyon dermatitinin (radyasyona bağlı cilt yangısı) önlenmesinde etkili olmuştur. Radyoterapi alan meme kanserli 30 hasta üzerinde yapılan benzer bir başka çalışmada ise; kurkumin, radyasyon dermatitinin şiddetini ve cilt soyulmalarını azaltmıştır. Cilt, genital bölge, meme veya ağız içinde kansere bağlı lezyonları olan 62 hastanın katılımıyla yapılan bir çalışmada da; kurkumin şikayetlerde rahatlama sağlamıştır.

    2008’de yayımlanan ve ileri evre pankreas kanserli 25 hastanın katılımıyla yapılan bir çalışmada; bir hastada hastalık 18 aydan uzun süre stabil seyretmiş; bir hastada da tümör %73 küçülme göstermiştir. Ancak diğer hastalarda herhangi bir olumlu yanıt elde edilememiştir. Bir başka klinik çalışmada da; kurkumin ileri evre pankreas kanserli 17 hastada, kemoterapi ilacı gemsitabinle kombine edilerek verilmiş ancak olumlu bir sonuç alınamadığı gibi 5 hastanın şikayetlerinde artış olmuştur.

    Kurkuminin yan etkisi ve riskleri nelerdir?

    Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), kurkumini ‘’genel olarak güvenli’’ olarak tanımlanmıştır. Nitekim literatürde de kurkumin kullanımıyla direkt ilişkili ciddi yan etkiler bildirilmemiştir. Ancak ilaç etkileşimlerine ilişkin literatürde güçlü kanıtlar mevcuttur. Başta kemoterapi ilaçları olmak üzere birçok ilaçla etkileşimine dair çalışmalar mevcuttur. Yine ilaçların metabolizmasında görevli enzimleri etkilediğine ilişkin çalışmalar da raporlanmıştır. Bir başka laboratuvar çalışmasında ise; kurkuminin kemoterapi ilaçlarının etkinliğini azaltabileceği belirtilmiştir.

    Peki o zaman ne yapmak gerekir?

    Hayvan çalışmaları ve diğer laboratuvar çalışmalarından elde edilen sonuçlar, kurkuminin özellikle anti-inflamatuar ve antikanser özelliklerinin olabileceğine işaret etmektedir. Ancak laboratuvar ortamında veya hayvanlar üzerinde yapılan, insan fizyolojisinden uzak çalışmalar; klinik çalışmalar kadar değer taşımamaktadır. Nitekim kurkuminin tıbbi kullanımına ilişkin klinik çalışmalar da oldukça az sayıdadır, dolayısıyla insanlar üzerindeki etkileri net olarak bilinmemektedir. Bu yüzden kurkuminin herhangi bir sağlık durumunda kullanıma ilişkin güvenilir kanıtlar olduğunu söylemek güçtür. Nitekim henüz herhangi bir sağlık durumu için kullanımı da onaylanmamıştır. Kurkumin ve kurkumin içerikli ürünlerin kullanımına ilişkin bildirilen ciddi yan etkiler olmasa da özellikle kemoterapi ilaçları olmak üzere, ilaç etkileşimlerine ilişkin veriler mevcuttur. Bu noktada, şu an için bu ürünün tıbbi amaçlı kullanımından kaçınmakta yarar vardır.