Etiket: Hasta

  • Romatoid artrit güncel değerlendirmesi

    Romatoid artrit (RA) sık görülen halk arasında iltihaplı romatizma olarak adlandırılan romatizmal hastalıklardan biridir. Sıklığı değişmekle birlikte 200-400 kişiden bir kişide hastalık gelişme riski vardır. Kadınlarda biraz daha sık görülmekle birlikte belirgin cinsiyet farkı yoktur. RA daha çok 40-50 yaş arasındaki bayanlarda daha sık görülmekle birlikte her yaşta ve cinsiyette görülebilir.

    Hastalığın Şikayetleri Nelerdir ?

    Hastalık genel olarak sinsi bir başlangıç sergiler. Hastanın yakınmaları ağırlıklı olarak geceleri ve sabahları olur. Halsizlik ve yorgunluk çoğunlukla eşlik eder. Zaman zaman hafif ateş de bulunabilir. El küçük eklemleri ve el bileği en sık tutulum olan alanlardandır. Daha nadir olarak da hastalık çok hızlı bir başlangıç sergiler. Gece hasta yattığında hiç bir yakınması yokken sabah tüm eklemleri şiş ve ağrılı şekilde uyanır. Hastalar sabahları kalkıp hareket ettikten 1-2 saat sonra genel olarak kendini daha iyi hisseder. Bazen de hastanın tek bir eklemi şişer daha sonra diğer eklemler şişmeye başlar. Eklemler çoğunlukla simetrik bir tutulum sergiler.

    RA ağırlıklı olarak bir eklem hastalığı olsada bir çok organı etkileyebilmektedir. Gözlerde kuruluk, ağız kuruluğu, akciğerde tutulum gösterebilmektedir. Bazende damarları tutarak vaskülit olarak adlandırdığımız ağır bir tabloya yol açabilmektedir.

    RA tedavi edilmediği taktirde ciddi eklem deformiteleri, malüliyet ve sakatlığa kadar uzanan sorunlar ortaya çıkarabilmektedir.

    Hastalığın Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Hastalığın tanısında hastanın yakınmalarının şekli, eklem tutulumu, başlangıcı büyük önem taşımaktadır. Yani hastanın vereceği bilgiler çok önem taşımaktadır. Hastalığın tutacağı eklemler genellikle aynı olacağı için tanı koymada çoğunlukla zorlanılmamaktadır. Ancak bazı durumlarda nadir eklem tutulumu göstererek karşımıza gelebilmektedir.

    Kan tetkikleri RA tanısını koymada oldukça faydalıdır. Ancak kan tetkikleri sadece tanı koymada değil aynı zamanda hastalığın takibinde ve kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilecek yan etkileri değerlendirmede de yardımcı olmaktadır. İltihap testleri gibi hastalık için çok özgül olmayan testler sıklıkla yüksek seyretmektedir. Ancak romatoid faktör ve anti-siklik sitrüline peptid (anti-ccp) olarak adlandırılan test hastalık için daha spesifiktir. Hastaların yaklaşık %70-80 kadarında bu testler pozitif olarak bulunmaktadır.

    Hastalığın Tedavisi Nasıl Olmaktadır ?

    RA tedavisinde ilaç, ilaç dışı ve cerrahi yöntemler oalrak üç başlıkta değerlendirebiliriz.

    İlaç dışı yöntemler genel olarak fazla kiloların verilmesi, egzersiz ve hastalığın şiddetini arttırdığını bildiğimiz sigaranın bırakılmasını içermektedir. Sigara kesinlikle hastalığın şiddetini arttırmaktadır.

    RA ilaç tedavisinde son 10 yılda çok büyük değişiklikler olmuştur. Eski bir ilaç olan metotrexate adlı ilaç tüm dünyada hastalık için ilk seçilecek ilaçtır. Metotrexate hastalara kimi zaman tek başına, kimi zaman da diğer ana ilaçlarla birlikte verilmektedir.

    Son yıllardaki gelişmeler ağırlıklı olarak biyolojik tedaviler olarak adlandırılan ilaçlar alanında olmuştur. Bu ilaçlarla vücutta bir sitokin ya da hücre hedef alınarak iltihabın durdurulması hedeflenmektedir.

    Bu ilaçların ne kadar kullanılacağı kestirilememektedir. Çoğunlukla uzun bir süre kullanılması gerekmektedir. Hastalık remisyona girdikten sonra ilaçların dozlarıyla ya da sayılarıyla oynama yapılmaktadır.

    Bazı seçilmiş hastalarda cerrahi müdaheleye gerek duyulmaktadır. Ancak dediğim gibi bu çok az sayıda hasta için geçerlidir.

    Tedavi açısından söylenmesi gereken en önemli nokta bu hastalıkta hangi ilacın kullanılmasından öte düzgün takip düzenli kontrol ve bir romatoloji uzmanının takip etmesidir.

  • Romatizma sadece eklemleri etkileyen bir hastalık mıdır ?

    Romatizma sadece eklemelri etkileyen bir hastalık mıdır ? Bu soruma evet cevabı veriyorsanız demek ki romatizmal hastalıklar hakkında yeteri kadar bilginiz yok demektir. Romatizmal hastalıklar sıklıkla eklemi etkileyebilir ancak eklem dışında neredeyse etkilemediği organ yoktur. Hemen aklıma gelen bir örneği sizlerle paylaşmak isterim. 42 yaşında bir kadın hasta tekrarlayan karın ağrıları nedeniyle başvurmuştu. Bu hastanın bir başka özelliği ise 23 yıldır evli olmasına ve çok istemesine rağmen çocuğunun olmamasıydı. Bu hastanın tanısını Ailesel Akdeniz Ateşi olarak koymuştum. Aldığı tedaviden 2 ay sonra hastanın gebeliği gelişmişti. Çocuklarının adını Bünyamin koymalarını beklemiştim açıkçası ama çocuk kız olduğu için sesimi çıkarmamıştım. Evet hastanın hiç bir eklem yakınması yoktu ama bir romatizmal hastalık tanısı almıştı.

    Romatizmal hastalık bir çok organımızı etkiler. Solunum yolları, beyin, göz, akciğerler, kalp, mide, bağırsaklar bunlardan sadece aklıma gelenler. Bu yüzden kafamızdaki romatizma kalıplarından sıyrılmamız gerekiyor. Hastanın gözünde ağrı, kızarıklık, bulanık görme yakınması gelişiyor. Göz doktoru hastayı muayene ettikten sonra romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Belki bir çok hasta benim romatoloji polikliniğinde ne işim var diye soruyor kendine. Ama sorunun cevabı açık bir çok romatizma hastalığı gözleri etkileyebilir. Hematoloji uzmanına kan değerlerinde düşme ile başvuruyor hasta. Tetkiklerini gördükten sonra hematoloji uzmanı hastayı romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Cevabı aynı romatizmal hastalıklar kan tablosunda değişikliğe yol açabilir. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanına hasta tekrarlayan düşükleri nedeniyle başvuruyor. Doktor bir kaç tetkikini istiyor ve hastasını romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Nedeni ise romatizmal hastalıkların bir kısmında tekrar eden gebelik kayıpları yaşanabilir. Göğüs hastalıkları uzmanı nefes darlığı sebebiyle bir hasta görüyor. Hastasını bir de romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Sebebi yine romatizmal hastalıklar akciğerde bulgulara yol açabilir. Yada başka bir gün kulak burun boğaz doktoru şiddetli nefes darlığı yaşayan bir hastayı romatoloji bölümüne yönlendiriyor. Hasta bazen bize soruyor benim romatizmayla ne işim var diye. Ama gerçekten de hastada ciddi bir romatizmal hastalık tanısı alabiliyor.

    Yukarıda verdiğim örnekleri sayfalar dolusu çoğaltabilirim size, bunlar benim son bir ay içerisinde görüp de aklımda kalan hastaların örnekleriydi. Sonuç olarak romatizmal hastalıklar eklemleri sık etkilemiş olsada diğer organlarımızı da etkileyebilir. Bunların bir kısmı eklem yakınmalarına eşlik edebilirken büyük bir kısmı ise eklem yakınmalarından bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Günün birinde sizin şikayetleriniz içinde bir romatoloji uzmanına başvurmalısınız cümlesini duyarsanız hiç şaşırmayın ve yazımı aklınıza getirin lütfen.

  • Romatizma, romatoloji, romatizmal hastalıklar

    Romatizma, romatoloji, romatizmal hastalıklar

    Vücudumuzun hareket etmesini sağlayan kaslar, kemikler, eklemler ve bu yapıları birleştiren bağlarda öncelikle ağrı ve hareket kısıtlılığına, bazen de şişlik ve şekil bozukluğuna neden olan hastalıklara, genel olarak romatizma adı verilmektedir.

    · Romatizma tek bir hastalık değildir. 200’e yakın hastalık bu sınıfa girer. Eklem romatizmaları (osteoartrit, romatoid artrit), yumuşak doku romatizmaları (fibromiyalji, boyun ağrısı, bel ağrısı) ve kemik erimesi (osteoporoz) bunlar arasında en sık görülenleridir.

    · Romatizmal hastalıklar genel olarak kadınlarda daha sık görülmekte ve yaş ilerledikçe sıklığı artmaktadır. Bununla birlikte, erkeklerde daha sık görülen (gut, ankilozan spondilit) ya da ön planda gençlerde görülen (örnek: sistemik lupus eritematozus) hastalıklar da vardır. Romatizmal hastalıklar çocukluk çağında da görülebilir.

    · Romatizmal hastalıkların önemli bir bölümünün kesin nedeni bilinmemektedir. Çoğunlukla bulaşıcı-mikrobik değildir. Kalıtsal özellikler (genetik yatkınlık) bazılarında önem taşır. Eklemlerdeki yükü artıran şişmanlık ya da damar yapısını bozan sigara kullanımı gibi dış etkenlerin engellenmesi romatizmalı hastalar için de yararlıdır.

    · Bazı iltihaplı romatizmal hastalıklar kas-iskelet sistemi dışında derimizi (kızarıklık, döküntü), iç organlarımızı (akciğer, böbrek, beyin vb.) etkileyebilir.

    · Bütün sağlık sorunlarında olduğu gibi romatizmal hastalıklarda da en uygun tedavinin yapılabilmesi için, ilk aşamada hastalığa doğru tanının konulması gereklidir. Romatizmal hastalıklara özellikle erken dönemde tanı konulması güç olabilir ve hastanın bir süre konunun uzmanı tarafından tetkik edilmesi ve izlenmesi gerekebilir. Romatizmal hastalıkların belirtileri zaman içinde değişiklik gösterebilir.

    · Romatizmal hastalığı olan her hasta için kişisel bir tedavi planı yapılması gerekir. Başka bir hasta için yararlı olan ilaçlar ya da tedavi girişimleri sizin için uygun olmayabilir. Doktorunuz tarafından önerilmeyen tedavileri uygulamanız, sizin için yararsız ve tehlikeli olabilir; uygun tedavinin yapılması gecikebilir.

    · Romatizmal hastalıkların bir bölümünde hastalık çok uzun süre devam edebilir. Bu hastalıklara müzmin (süregen) (kronik) hastalıklar denir. Bu durumda tedavininin de uzun süreceğini ve verilen ilaçların hekim kontrolünde sürekli alınması gerektiğini unutmayınız. Yapılan tedaviler hastalığı tamamen yok etmese bile, günlük yaşamınızın ağrısız ve rahat olmasını sağlamayı amaçlamaktadır.

    · Eklem, kemiklerimizin birleştiği, çoğu oynar bölgelere verilen isimdir. Bazı eklemlerimiz çok hareketlidir (örnek; dirsek, diz, parmak, ayak bileği eklemleri); bazı eklemlerimiz ise, sadece kemiklerin birleşmesini sağlar (kafatasımızdaki eklemler). Omurgamızda da boyun ve belimizi hareket ettirmemizi sağlayan eklemler vardır. Eklemlerde bulunan kıkırdak dokusu kemiklerin birbirine sürtünmesini engeller.

    · Doktorunuz teşhisinizin artrit olduğunu belirtirse, eklem ya da eklemlerinizde iltihap olduğu kanısına varmıştır. Artrit, ön planda, hareketli eklemlerin hastalığıdır. Artritin en önemli belirtileri eklemde ağrı, şişlik, kızarıklık, sıcaklık ve eklemin normal hareketlerini yapamamasıdır. Ağrı, eklemin hareket etmesiyle, istirahatte ve bazen de gece meydana gelebilir. Hasta eklem bölgesinde, özellikle sabahları ve istirahat sonrası tutukluk (eklemin hareketlerinde güçlük) daha belirgindir. Bu hastalıklarda sadece eklemler değil eklemin çevresindeki kaslar, yumuşak dokular ve bağlar da etkilenebilir.

    · Uzun süren artritler eklemlerde şekil bozukluğuna ve eklemin hiç hareket edememesine yol açabilirler.

    · Halsizlik ve yorgunluk, artritli hastalarda diğer belirtilere sıklıkla eşlik eder.

    · Eklemlerin yapısının, özellikle kıkırdağın bozulması (dejenerasyon) ile seyreden ve halk arasında kireçlenme olarak da adlandırılan osteoartrit (artroz) en sık görülen eklem hastalığıdır. En çok diz ve kalça eklemlerini etkiler, çok sayıda eklemi tutması nadirdir. Genellikle elli yaşından sonra görülür. Bu hastalıkta ağrı genellikle hareket sonrasında ortaya çıkar, sabah yoktur.

    · Eklemlerde bulunan zarın (sinovya) ve daha sonra eklemin iltihaplanmasının ön planda görüldüğü romatoid artrit, yıllar içinde eklemlerin tahrip olmasına yol açabilen, sık görülen, müzmin bir hastalıktır. Çok sayıda eklemde iltihap görülür. Tüm vücudu etkileyen (sistemik) ve iç organları da tutabilen bir hastalıktır. Erken tanı konulması ve uzun süre ilaçlarla tedavi edilmesi gerekmektedir.

    · Omurga ve leğen kemiği eklemlerini tutan müzmin romatizma hastalığı ise, ankilozan spondilit adını alır. Genç erkeklerde daha sık görülür. Tedavi edilmemesi omurga hareketlerinde kısıtlanmaya yol açabilir.

    · Romatizmalı hastaların hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar konusunda bilgi edinmeleri yaşamlarını olumlu yönde etkiler. Kullanılacak ilaçlar ve yan etkileri konusunda bilgisahibi olmanız gerekir.

  • Osteoartrit; kireçlenme mecburi bir kader midir?

    Osteoartrit; kireçlenme mecburi bir kader midir?

    Osteoartrit Nedir?

    Bedenlerimiz yaşımızın artmasıyla beraber eskimektedir ve zaman, bizler farkında bile olmadan bedenlerimizi değiştirir. Çok az insan gençliğinden itibaren sağlığına gerçekten saygı göstermektedir. Bazen hayat şartlarımız ağırdır ve beden gücüyle çalışırız, bazen de biz bedenimizi gereksiz yere zorlarız. Halk arasında kireçlenme olarak bilinen ve tıp literatüründe osteoartrit ismini verdiğimiz hastalık da, en belirgin olarak kötü kullanılmış bedenlerin hastalığıdır.

    60 yaşını geçen her 5 kadından ve her 10 erkekten birisinin osteoartriti gelişmektedir. Genellikle yaşlanmayla beraber karşımıza gelen hastalarımızda, özellikle diz, kalça, bel, sırt ve el ağrılarında bu hastalık akla gelmektedir. Diz ve kalça ağrıları nedeniyle yürümekte zorlanma, ayakta durmakla artan bel ağrıları, başparmak kökünde ağrı ve el parmaklarında kemik çıkıntılarının gelişmesi hastalarımızın en fazla şikayet ettikleri konulardır. Bugün için her ne kadar osteoartrit hastalığında son tedavi noktası protez cerrahileri olsa da, bu tedavi yöntemine gelene kadar hastalara yapılabilecek doğru tedaviler belirlenmeli ve özellikle koruyucu hekimlik yapılmalıdır.

    Osteoartritin gelişiminde en önemli sebep mekanik sorunlardır. Eklemlerimiz, fazla yüklenmelere karşı hassastır. Aşırı yük, ya da belli hareketlerin ömür boyu sürekli yapılması, eklemlerin aşınmaya başlamasını sağlar. Yaşla beraber kıkırdakların kendini tamir ve yenileme özellikleri de azalır. Bugün için kireçlenme yapan durumlar;

    1.Artan yaş; 60 yaş üzerine çıkıldığında her yıl, osteoartrit rski daha belirgin artar.

    2.Fazla kilo; Her vücudun kendine göre ideal ağırlığından daha fazla taşıdığı yük, bu riski daha da arttırır. Öte yandan kilonun yaptığı bu yük kalçada daha az iken, dizde çok daha belirgindir. Bence burada en önemli faktörlerden biriside yürüme şeklimizdir. Yanlış yere basma alışkanlıkları sonunda doğal duruş biçiminin dışında, her adımda diz eklemi bir travmaya maruz kalır. Bu tür travmalar da, zamanla kıkırdak yapının ödemli hal almasına yol açar. Bu durum devam ettikçe, diz kıkırdağında sürekli bir tamir çabası gerçekleşir ve bu da ileride osteoartriti tetikler. Ömrünü tarlada ve merdivensiz bir evde geçiren aynı kiloda iki kadın kıyaslansa, tarlada sürekli çalışma sonucu toprağa kontrolsüz basmanın diz üzerine yaptığı olumsuzluk daha iyi anlaşılabilir. Öte taraftan, zayıf bir insanda da osteoartrit gelişebileceği unutulmamalıdır.

    3.Kadın olmak; Yaşla beraber değişen hormonal dengenin ve östrojen azlığının, kıkırdak yapısı üzerine etkisi olduğu düşünülmektedir.

    4.Eklem zedeleyici travmalar; Burada kastettiğim, dize alınan darbelerdir. Yüksekten atlamalar, düşme gibi olaylar anlaşılmalıdır.

    5.Bir bacağın diğerinden 1cm den daha uzun olması; Küçük ve anlaşılmayan bir bacak farkı, her zaman kısa bacak üzerine travma etkisi yapacaktır. O kadar küçük fark belki de anlaşılmadan yıllar geçecek ve kişide osteoartrit gelişecektir.

    6.Genetik özellikler; İşin gerçeği 11 genin kireçlenme ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Oysa bu etki son derece zayıf bulunmuştur. Kireçlenme açısından eklemleri farklı ele almak gerekir. Örneğin hasarlı el kireçlenmesi diyeceğimiz “eroziv osteoartrit” için genetik yatkınlık, diz ve kalçadan farklı ve daha belirgindir. Böyle hastaların özellikle bayanlar için geçerli olan ve benim anne-teyze-hala ellerinin durumu ile hastanın elinin benzer şekilde olma ihtimali arasında ilişki vardır.

    olarak sıralanabilirler. Bu faktörler içerisinde en öne çıkanı yaş ve kilodur.

    Hastatığın geliştiğini nasıl anlarız?

    Yıllardır inanılan görüş, bu hastalığın iltihapsız bir romatizma olduğu yönündeydi. Oysa benim de inancım ve son veriler ışığında, hastalığın kendine ait bir romatizmal reaksiyon da içerdiğini gösterir. Bu anlayış farkı, osteoartriti tedavi edilebilir hastalıklar sınıfına yaklaştırır.

    Bu hastalığa tanı konulmasında ilk adım, şikayeti iyice dinlemektir. Hangi eklem veya eklemlerde ağrıların olduğunu ve bu ağrıları günün hangi vakitlerinde olduğunu bilmemiz gerekir. Osteoartritte;

    Ağrılar hareketle artar.

    İstirahat edince ağrı azalır. Sabah ağrısız kalkılır ve ağrı gün içinde artar.

    Merdiven, namazda dizi katlamak, oturarak yenilen yemekler ve klasik tuvalet kullanımı özellikle diz ağrısını arttırır.

    Kalça ekleminde değişiklikler dizden daha yavaş seyreder.

    El işi, soğuk su ile uğraşmak da el ağrılarını arttırır

    Ayakta kalmakla ağrılar özellikle bel ve dizde artar.

    Tanı koyarken

    Hasta ile iyi bir sohbet ve ardından muayene ilk adımdır

    Şikayet edilen bölgenin basit filmleri görülür

    Konusunda uzman kişilerin ve artık özellikle tüm romatoloji kliniklerinin kullandığı ultrasonografi de tanıda yardımcı ve basit bir testtir.

    Gerekirse ileri görüntüleme testleri istenir (MR veya tomografiler)

    Nadiren diğer iltihaplı romatizmalardan dikkatlice ayırmak gerekir

    Film çekmek bize yol göstericidir. Burada bozulmuş eklem yapıları, daralma ve hasar anlaşılır. 60 yaşının üzerinde eğer bir hastada ameliyat düşünülmüyorsa MR çekmek son derece gereksiz bir tetkiktir.

    Tedavi metodları hakkında yorumlarım

    Erken tanı koymak tedavide ilk ve en önemli adımdır. Çünkü osteoartritte tedaviye erken başlanmazsa, kalıcı değişiklikler oluştuktan sonra etkili tedavi çok zordur.

    En etkili tedavi yöntemi, eklemi zorlayan faktörü ortadan kaldırmaktır. Bu faktör, en sık görülen osteoartrit şekli diz ekleminde olduğu için, kilo vermektir. Gençlik çağından itibaren sporu hayatın bir parçası yapmak ta önemli bir koruyucu hekimliktir.

    Hayat tarzı değişiklikleri yapılmalıdır. Bu planı yaparken, hangi eklem etkilenmişse ona göre farklı öneriler yapılır. Örneğin diz osteoartriti olan birisinin merdivenden, el osteoartriti olan birisinin de el örgüsü veya elle yapılan temizlik işlerinden kaçınması gibi.

    Cerrahi işi biraz kafa karıştırıcıdır. Diz eklemine yapılan artroskopik cerrahilerin bir faydası olup olmadığı halen anlaşılabilmiş değildir ve bilimsel makaleler bizlere bu konuda ikna edici sonuçların oluşmadığını belirtir. Düzeltici yani protezsiz cerrahiler ise ancak çok özel ellerde ve seçilmiş vakalarda başarılı olabilmektedir. Protez cerrahisi için ciddi korkular vardır. Bu noktada, sıklıkla ileri yaşa sahip olan hastalarımızın, şeker tansiyon gibi ek hastalıklarının da olması, hekimi ameliyat yapmaktan uzaklaştırmaktadır. Protezlerin belli bir ömrü vardır diye bilinir ve bir protez konacaksa, hastanın ileri yaşlarda cerrahi için gelmesi istenir. Oysa bizler kaç yaşında olursak olalım, kaliteli yaşamak ve hayattan zevk almak isteriz. Geceleri bizi yataktan kaldıran bir diz ağrısını 50 yaşında ameliyat ile ortadan kaldırma imkanı varken, hastaya bu ameliyatı yaşlanınca yapalım demek, hastanın ömrünü kalitesiz bir şekilde yaşamasını istemektir. Ben bu noktada kendime hep şu soruyu sormaya çalışırım ve ben olsam ne isterdim derim. 80 yaşında ve hayat dolu bir insana da cerrahiyi, sadece yaşı nedeniyle yapmamak bence yanlış bir davranış olacaktır.

    Bugüne dek osteoartritin ilaç tedavisinde hep ağrı kesiciler temelli bir tedavi yaklaşımı benimsenmiştir. Oysa, sürekli ağrı kesici alan birisinin, eklemini doğru pozisyonda koruma imkanı da azalacaktır. Bir yandan osteoartritin de kısmi iltihabi bir romatizmal hastalık olduğuna dair artan deliller varken, bu hastalığı tedavi etmek için sadece ağrı kesicileri kullanma çabası yetersiz bir tedavi yaklaşımıdır. Ancak bu konuda da kesin çözüm diyebileceğimiz ilaçlar henüz mevcut değildir ve hekimlerin kendi tecrübelerine dayalı farklı tedavi yöntemleri belirmektedir.. Son dönemde artan ve kıkırdak geliştirici olarak nitelenen hiyaluronik asit ve glukozaminoglikanın gerçekten etkili olup olmadıkları tartışmalı olup, doğru vakalarda fayda sağlayabilmektedirler.

    Eklem içi kortizon uygulanması, dizde 1-2 kez denenebilir. Ancak sık tekrarlanan enjeksiyonlar diz kıkırdağının zedelenme hızını da arttıracaktır.

    Kıkırdak nakilleri, büyüme hormon önleyici ilaçlar, kök hücre tedavileri henüz tatminkar sonuçlar sağlamamıştır.

    Omuz ekleminin, omurgaların osteoartritinin de temel tedavi yöntemi egzersizdir.

    Son zamanlarda hastalarımızın daha bir merakla sorduğu, halk arasında kök hücre tedavisi denilen ancak gerçek anlamında kök hücre ile alakası olmayan PRP tedavisi giderek yaygın bir hal almıştır. Bu konudaki şahsi kanaatim de bu yöntemin etkisiz olduğu yönündedir ve çalışma sonuçları bu yönde iyi bir sonuçtan bahsetmemektedirler.

    El osteoartritinin daha farklı değerlendirilmesi gerektiğini unutmayalım.

  • Fibromiyalji her yerimizin ağrıması mıdır?

    Fibromiyalji her yerimizin ağrıması mıdır?

    Öyle bir hastalığınız olacak ki, sürekli ağrılar çekeceksiniz ancak gittiğiniz doktorlar sizi muayene ettiklerinde şikayetlerinizi açıklamakta zorlanacaklar ve yapılan tüm testler normal bulunacak. Bir süre sonra ağrılarınızı anlatma çabanıza yakınlarınız bile kuşkuyla bakacaklar. Diğer taraftan da siz, kendinizde gizli bir kanser olduğunu düşünmeye başlayacaksınız belki de. Oysa rahatsızlığınız, aslında beyin ve ilgili sinir yapısının aşırı olarak dışa vurduğu bir ağrı hissi olup, ilaveten unutkanlık, uyku bozuklukları, halsizlik ve özellikle duygusal durumunuzda iniş çıkışlarla ilişkili bir durum olan fibromiyaljidir. Şu gerçeği kabul etmeliyiz, bu insanlar gerçekten ciddi bir ağrı çekerler. Ancak bu ağrıyı bir paket yapsak ve tamamen sağlıklı bir insana iğneyle verebilsek, çok daha az bir ağrı hissedildiği görülecektir. Hastalarımız bize sıklıkla benim ağrı eşiğim aslında çok yüksektir dese de, burada ifade edilen gerçek hassasiyet eşiğinin çok fazla olduudur.

    Fibromiyalji hastasını yukarıdaki paragrafın güzelce tarif ettiğine inanıyorum aslında. İnsanoğlu her gün daha fazla imkana sahip olsa da, toplumların %8’ini etkileyen bu hastalığa hem hastanın çevresi hem de doktorlar gerçek bir hastalık gözüyle bakmadıkları için, işler daha da karışıyor. Sonuçta kişi kendini daha da anlaşılmaz bir halde buluyor ve günlük hareketler daha da fazla ağrı veriyor, uykular daha bir bozuluyor sanki.

    Fibromiyalji her yaşta görülebilir ve kadınlarda erkeklere göre belirgin olarak daha fazladır. Zengin fakir, gelişmiş gelişmemiş, kültürlü kültürsüz tüm toplumlar benzer oranlarda etkilenmektedirler. Özellikle ailesinde uzun süreli ağrı yakınması ve yine fibromiyaljisi olan bireyler, psikolojik stres ve travmaya maruz kalanlar, yıllardan beri ağrıdan yakınanlar daha da kuvvetli hasta adayıdırlar. Öte yandan eğer hastamızın romatoid artrit, lupus gibi kronik hastalıkları da varsa fibromiyalji riski 3 kat daha fazladır. Tedavisinin tamamlandığını düşündüğümüz ancak işlerin yolunda gitmediğini ve ağrısının devam ettiğini belirten hastalarımızda mutlaka aklımıza fibromiyalji gelmelidir. Uzun süredir devam eden özellikle romatizmal kökenli bu hastalıklar, kişinin psikolojik dayanma barajlarını yıkmış ve örselemiş ve içinde fırtınalar kopartmıştır.

    Hastaların önemli bir kısmında en önemli şikayet ağrıdır. Bazen derinden gelen ve tam olarak yerini tarif edemediği bir ağrı yıllardır rahatsız etmektedir. Omuz, boyun ve sırt ağrıları daha da fazla hissedilir. Ağrılı adet sancısı (dismenore) şikayeti olanlarda da fibromiyaljinin daha fazla görüldüğünü söyleyebiliriz. Farklı bölgelerimizde de anlamsız ağrılar ve yakınmalar vardır, örneğin; çene ağrıları, sürekli halsizlik, ağrılı ve sık sistit geçirme hissi gibi. Ancak benim için barsak sistemi ruhun dışa yansıyan aynalarından birisidir. Zihni duru olan kişinin tuvalet alışkanlığı da saat gibi işler ve kabızlık, gaz gibi şikayetleri olmaz. Oysa fibromiyalji hastalarının yarısında ciddi kabızlık sorunu vardır ve hastalarımız gastroenteroloji polikliniklerinde hassas barsak sendromu tanısı alırlar.

    Neden fibromiyalji hastalarının ağrı algılaması veya hissetmesi daha fazla olur, acaba bu sorunu anlasak hastaya daha fazla yardımcı olabilir miyiz? Davranışlarımız, ruh yapımız ve hayatımızdaki sosyal durumumuz bu noktada hep etkilidir. Kendini zamanın akışına bırakarak, hiçbir hadise karşısında ayakta durmaya çalışmayan, hayatındaki olaylarda sebepleri başkasında arayan, elinden geleni yapsa da şartlarını değiştiremediği için bırakan kişiler için ağrı, vücudun kendisini dışa anlattığı bir dildir aslında. Bu durumu bir numara yapmak tabiriyle açıklamaya çalışmak da hastanın etrafının yaptığı bir hatadır genellikle. Bu hastalığı oluşturan faktörlerin başında uyku bozuklukları gelir. Aslında gerçekten iyi uyku gibisi yoktur ve sabah kalktığında mutlu olan, gülümseyen ve ne güzel bir gün başlıyor diyebilen insanın bedenine aslında fibromiyalji diye bir hastalık da uğramaz. Öte yandan şişmanlık, tembellik veya aktivite azlığı veya sporsuzluk, iş hayatında tatminsizlik eklenince işte size fibromiyalji olmaya aday bir kişi ortaya çıkmıştır.

    Bizim lisanımızla bir adım atalım öyleyse…

    Neyiniz var? Her yerim ağrıyor veya dokunduğum her yerim ağrıyor, bazen kramplar giriyor

    Şikayetiniz ne zaman başladı? Uzun süredir hissediyorum

    En çok nerede hissediyorsunuz ağrınızı? Omuzlarımdan kollarıma yayılıyor sanki, boynum da çok ağrıyor ve her yerime yayılıyor, kalçalarım da ağrıyor, bacaklarıma doğru inen ağrı ve üşüme ve yanmalarım var….

    Peki başka şikayetiniz var mı? Uyuyamıyorum veya kabızlık veya gaz

    Önceleri fibromiyalji tanısı için hassas noktaların sayılması önerilirdi. Ancak aklıma hiç yatmayan bu tanı metodunu bugün terk etmiş vaziyetteyiz. Tanıda en önemli adım, hasta ile çok net bir görüşme ve ardından da iyi bir muayene yapmaktır. İşte bir dönüm noktası ve hastaya bir teşhis koyduk artık ve inanın hastamızı rahatlatan ilk en büyük hareketimiz burasıdır. Çünkü artık şikayetlerinin bir adı vardır ve gerçek olduğu anlaşılmıştır. Muayenesinde belirgin özellik olmaması, testlerinin de güzel çıkması da ayrı bir rahatlatıcı faktör olmuştur kendisi için. Bundan sonra bilinmesi gereken, daha fazla test ve araştırma yapmaya artık kesinlikle bir son verilmelidir. Eğer doktorun kendisinin fark ettiği ve ispat edilen tıbbi ipuçları varsa, zaten hekimlerimiz bunu araştırmaktadırlar.

    Fibromiyalji hastasının derdini anlatamama, kendini ifade edememe ve acaba başka birisine daha mı sorsam endişesi zamanla tıbba olan güvensizliğini artırarak onu, ne olduğu belirsiz ot-çöp tedavilerinin kucağına itecektir.

    Klinikte tedavi ettiğim 60 yaşlarında ve fibromiyalji tanısı alan bir hastamız, tedavisinin ikinci ayında şikayetlerinin yarıya yakınının azalsa da tam geçmediğini söyledi, konuşmamız boyunca bana bu soruyu 6-7 kere tekrarladı ve her defasında baştan alarak anlattığım şeyleri dinlemediğini fark ettim. Kendisine bu hastalığın tedavisinde en önemli olan şeyi (peki siz kendiniz için ne yaptınız?) sorduğumda bana kızdı. Aslında hastalarımıza belki de iyi anlatamadığımız ve bazen bizim de ihmal edebildiğimiz en önemli tedavi basamağı hastanın hayata motive edilmesidir. İyi olacağına inanan insan mücadele etmesi gerektiğini anlar. Fibromiyaljide kişinin kendi ile pozitif mücadelesine ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlatmaya kelimeler inanın kifayetsiz kalır. Hayata tutunmaktır aslında bu uğraşın sonucu…

    1. Mutlaka egzersiz yapmalısınız ancak bu yapacağınız egzersizler düzenli ve belli bir disiplin içinde olmalıdır. Az bile olsa devamlı olursa egzersizleriniz faydalı olacaktır. Evde yapılabilecek aerobik, plates ve aletli plates inanın sizi tahmin ettiğinizden fazla rahatlatacaktır.

    2. Davranış tedavisi olarak isimlendirilen ve küçük grupların eğitimini hedef alan bu tedaviyi aslında kendi toplumumuza uyarlamamız gerekir. Çünkü ülkemizde çoğunlukla ev hanımlarının bence etkilendiği fibromiyaljiden çıkış yollarını bulmak gerekir. Beraber kitap okuma saatleri, el örgüsü veya uğraş saatleri planlanabilir. Ev hanımları bir araya geldiklerinde zamanlarını faydalı geçirmenin yollarını aramalılar. Vücudumuzdaki her noktanın her türlü ağrı ve sızısını dikkate alarak, üşümesinin ve yanmasının ardında ne gibi hastalıklar olduğunu araştırmayı bırakmak gerekir.

    3. Tamamlayıcı tıp olarak bitkisel kökenli ilaçlar akla gelse de bunlar gerçekten etkili değillerdir. Ağrısını geçirmekte zorlandığım hastalarda akupunkturu nadiren önermekteyim ve bu konuda bilimsel veriler de artmaktadır. Hamam ve kaplıcalar, ancak egzersizin de birlikte sürdürüldüğü ve hastaya öğretildiği bir tedavi ise işe yaramaktadırlar.

    4. Kullandığımız ilaçlara gelince; tek başına ağrıyı kesmeye çalışmak başarı şansımızı azaltmaktadır. Uzun süre kullanılacağı için en düşük doz ve etkideki ağrı kesiciler kullanılmalıdır. Öte yandan anti-depresanları, asıl amacın iyi bir uyku olduğunu hatırlayarak verdiğimizi belirtmek isterim. Her ne kadar hastalığın altta yatan sebeplerinden birisi kronik depresyon olsa da, sadece depresyonu tedavi ederek fibromiyaljiden kurtulma ihtimalimiz azdır. Son yıllarda gabapentin ve pregabalin içerikli ilaçlar bu alanda en çok başvurduğumuz yöntemlerdir. Ancak tüm bu tedavi seçeneklerinin özellikle iştah arttırıcı, sersemlik verici, ödem yapıcı yan etkileri nedeniyle kullanılmaları kolay değildir.

    İşin gerçeği bence gayret etmeyen, hayatına bakış açısını değiştiremeyen bir fibromiyalji hastasının iyileşme ihtimali de azdır. Şartların ortaya çıkardığı stres faktörleri ne olursa olsun, bunlaradan şikayet edeceğine, bütün gücümüzü toplayarak o engelleri aşmamız gerekir. Ruh hayatın girdabına kapılmış giderken, bedenin ona sağlıklı bir şekilde ayak uydurması imkansızdır.

  • Ankilozan spondilit (as) hastaları için yaşam ipuçları

    Ankilozan spondilit (as) hastaları için yaşam ipuçları

    Uzun süreden beri devam eden bel ağrıları, sabahları yataktan sanki donmuşçasına kalkma, zaman zaman kalçalarına giren şiddetli ağrılar ve onlarca tetkik tahlil derken bir gün bu teşhis konulmuştu sonunda…. Namı değer AS, yani kamburluk hastalığı. İşte o andan itibaren eşe, dosta, internete ve dahi kimi görse hastalığını bir şekilde anlatarak kamburluktan kurtulmanın yolunu aramaya başladı…

    İşte bu arayıştır bizim hastalarımızı sıklıkla umutsuzluğa ve depresyona iten. İlk zamanlarda yaşanan o araştırma telaşı zamanla insanın en önemli özelliklerinden olan alışma duygusuna bırakır yerini ve zamanla hastalarımıza bir boş vermişlik duygusu çöker. Biz doktorların da bu noktada suçu var, kabul etmeliyiz. Hastalarımıza sorunları hakkında doğru bilgi almalarını sağlamalı ve onları adeta okula başlayan bir çocuk gibi ellerinden tutarak doğru eğitimi vermeliyiz. Peki bu namı değer AS için temel hastalık prensipleri ve ilaçlardan başka ne önermeliyiz, hep birlikte okuyalım isterseniz.

    AS aslında standart bir hastalık değildir. Yani her teşhis koyduğumuz kişi kendisini hemen rahmetli Suna Pekuysal ve Ahmet Mete Işıkara ile özdeşleştiriverir. Ancak bu davranış aslında kocaman bir yanlıştır. Her hastamızın ayrı bir seyri vardır ve hastalık kişiye göre ciddi farklılıklar gösterir. Kimin kötü gideceğini Romatoloji uzmanı bilir aslında ve tedaviyi de buna göre ayarlar. Bu yazının konusu da, hastalarımızın nasıl yaşamaları gerektiğidir. Biz bu önerileri verirken, tıbbi referanslara dayalı bir liste hazırladık sizlere.

    1. Hayatımızın her anında; yani işte, dinlenirken veya uyurken uygun bir postürümüz yani duruş biçimimiz olmalıdır. Hastalık vücudumuzu öne doğru eğmeye çalışmaktadır. Otururken dik oturmak, çalışma masamızda boynumuzu fazlaca eğerek çalışmaktan kaçınmak, ne yumuşak ne sert bir sandalye seçmek ve belimizi destekleyerek oturmak önemlidir.

    Düzenli ve disiplinli bir hayata geçilmelidir. Aşırı yorgunluktan kaçınılmalı ve vücudumuzun dinlenmesi için hayat tarzımız düzenlenmelidir. Sigara mutlaka bırakılmalıdır, bunu tartışmak kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Burada en önemli tavsiye iyimser ve güzel gören bir bakış açısını yakalamak olacaktır. Aksi halde en iyi tedavi bile etkisini kaybedebilir.

    2. Sandalyemiz düz ve olmalı ve içine gömülen ve geriye eğimi fazla sandalye ve koltuklar kullanılmamalıdır. Uzun süre oturmaktan kaçınmak gerekir. Okurken kitap yukarı doğru bir eğimle desteklenerek boyun rahatlatılabilir.

    3. Adımlarımız yeterince büyük olursa kalça hareketlerimiz rahatlayacaktır. Elastik topuklu ayakkabılar sert zeminde yürürken bizleri rahatlatacaktır.

    4. Yatağımız aşırı sert veya yumuşak olmamalıdır. Yumuşak yaylı yataklar ve kanepeler uygun değildir. Uyku öncesinde ve sabah kalkarken en az 20-40 dakika yüzüstü yatmak, yan yatmaktan kaçınmak, kalın yastıkları terk ederek neredeyse incecik yastıkları tercih etmek doğru bir davranışlardır. İmkan varsa yastıksız yatılabilir ve uykuda sırt üstü yatmaya çalışılmalı, yan yatmaktan kaçınılmalıdır.

    5. Kuru ve cereyan olarak bildiğimiz hava akımının olmadığı çalışma ortamları uygundur. Eğilerek uzun süre çalışmaktan kaçınılmalıdır. İş ortamında oturma-ayakta kalma ve yürüme zamanları dönüşümlü olarak ayarlanabilir. Öğle arasında kısa süreli sırt üstü ve yüzü koyun uzanarak dinlenebilmek çok rahatlatıcı olur.

    6. Fiziksel aktivite çok önemlidir. Gövde hareketlerimizi arttıran, bizleri dik hale getiren yani geren sporlar tercih edilmelidir. Tabi ki hastalığımızın evresine yani erken veya geç hasta olmamıza bağlı olarak yapacağımız spor çeşitleri değişir. Uzun süreli bisiklet kullanımı, boks, futbol, kayak gibi öne eğilmelere ve darbelere açık sporlar tercih edilmemelidir. Boyun, hele de ileri dönem bir hasta için zorlanmaması gereken bir bölgedir. Eğer birlikte eklem şişliğimiz varsa, spor yapacağım diye eklemi zorlamamak gerekir. Bedeni geren sporlar ve özellikle yüzme başta olmak üzere, jimnastik tarzı sporlar önemli fayda sağlar. Sizlere önerdiğimiz egzersizlere sabah-akşam 5’er dakika bile ayırmak hayat kalitemizi arttıracaktır.

    Arada derin nefesler alınarak akciğer kapasitemizi arttırmak ve doğru nefes egzersizleri öğrenmek uzun vadede çok fayda sağlayacaktır.

    7. Haftalık kırmızı et tüketimi 2 öğün ve balık tüketimi 2 öğün olarak tavsiye edilmekte, aşırı et tüketimi önerilmemektedir. Boyumuza göre kilomuzu korumak önemli olup, tedavilerimizin özellikle kortizon ve anti-TNF olarak adlandırılan ilaçlarımızın iştahımızı açabileceği ve kilo aldırabileceği bilinmelidir. Kalsiyum ve D vitamini alımımız yeteri kadar olmalıdır. Az kalsiyum ve D vitamini aldığımız takdirde, kemik kalitemiz daha hızlı bir şekilde bozulacaktır. Vejetaryen bir diyetin inflamasyonu yani hastalık şiddetini azalttığına inanılır.

    8. Gebelik ve doğum konusunda rahat davranılabilir. Sezeryan ile doğum zorunluluğunuz yoktur, normal doğum yapabilirsiniz. Tabi ki ilaç tedavilerinizi bu sırada bizlerin ayarlaması gerekir, ancak artık gebelikte ve süt verme döneminde, sizlere verdiğimiz ilaçların çoğunun güvenli olduklarının kanıtlandığını da bilmeli ve Romatoloji doktorunuzla bu konuda yakın diyalog içinde olmalısınız. Bu noktada doğal olana yaklaşmak, en az ilaç ve en çok egzersizle bu dönemi geçirmek ise en doğru hedeftir. Ancak bazen ağır bir hastamızın ilaç ihtiyacı varsa bunu da göz ardı etmek yanlış bir davranış olur.

    9. Araba sürerken geniş aynalar kullanmak ve boynu desteklemek gerekir. Bel kısmını ince bir yastıkla desteklemek doğrudur. Uzun yolculuklarda 1-2 saatlik aralarla mola vererek birkaç dakikalık yürüyüş ve gerinme araları verilmesi önerilir.

    10. Sosyal olarak aktif egzersiz gruplarında bulunmak ve uygun egzersizleri yapmak önerilir. Sosyal izolasyondan kaçmak gerekir. Güvenilir bilgi kaynakları ile devamlı eğitime devam etmek gerekir.

    Ancak tüm bu anlattığımız bilgileri standart ve her hasta için değişmez olarak algılamamalıyız. Her hastamızın ayrı bir birey olduğunu düşünerek bireysel hasta özelliklerini ön planda tutmak gerekir.

  • Yetişkinlerde ürtiker

    Ürtiker deri yüzeyinde oluşan, etrafı kırmızı büyüklüğü birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişen, ortası sıklıkla soluk, kaşıntılı plaklar veya deri döküntüleridir. Ürtiker olarak tanımladığımız bu tablo genellikle 24-48 saat içinde solmakta ve cilt üzerinde iz bırakmamaktadır.

    Ürtiker tek başına görülebileceği gibi yaklaşık olarak % 50 anjiyoödem olarak adlandırdığımız üzerine basıldığında çökme olmayan şişlik ile birlikte olabilir. Anjiyoödemle birlikte olduğunda cilt yüzeyi dışında cilt altı tabakları da etkilenmiştir. Anjiyoödem, genellikle dudak, dil, göz çevresi, el, ayak ve genital bölgeleri tutması önemlidir. Ayrıca kaşıntıdan çok basınç, yanma, ağrı hissi olur. Hastalar tarafından göz kapağında dudağında şişlik ile birlikte tüm vücutta olabilen kaşıntılı kırmızı deriden kabarıklık lezyonlar olabilir.

    Ürtikeryal lezyonlar altı haftadan kısa sürüyorsa akut olarak tanımlanır. Lezyonlar 6 haftadan daha uzun sürüyorsa, kronik olarak tanımlanır.

    Ürtiker/anjiyoödem, oldukça yaygın görülen bir deri reaksiyonudur. İnsanlarda yaşam boyu herhangi bir zamanda görülme riski % 15-25 arasında değişir. Hayatımız boyunca bir ürtiker atağı geçirme ihtimalimiz bulunmaktadır. Özellikle akut ürtiker genç erişkin ve çocuklarda daha sıktır. Kronik ürtikerse %1 gibi daha nadir görülür ve daha çok erişkinlerde ve bayanlarda görülür.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER DÖKÜNTÜSÜ NASILDIR

    Ürtiker deri yüzeyinde oluşan, etrafı kırmızı büyüklüğü birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişen, ortası sıklıkla soluk, kaşıntılı plaklar veya deri döküntüleridir.

    Ürtiker döküntüsü genellikle vücudumuzun herhangi bir bölgesinde aniden oluşur. Deri üzerinde küçük kabarcıklar meydana gelebilir. Bu kabarcıklar ve kızarıklıklar toplu iğne başı kadar olabileceği gibi daha büyükte olabilir ve kaşıntılıdır. Kabartılar beyaz veya kırmızı renkte görülür.

    Bazen çok az sayıda oluşur, ancak bazen de vücudun çeşitli bölgelerinde veya tüm vücudu kaplayacak kadar çok olabilir. Kabarcıklar sönmeye başladığında, etrafındaki kızarıklık kalabilir, daha sonra bu kızarık lekelerde yok olur ve cilt normale döner. Genellikle oluşan lezyonlar 24 saat ile 48 arasında iz bırakmadan kaybolur gider. Kızarıklık ve kabarıklık 24 saatten daha uzun süre kaybolmadan kalıyorsa ve kaybolurken hafif kahverengi iz bırakıyorsa, eklem ağrısı halsizlik ateş gibi diğer şikayetlerle birlikteyse ürtikerin alerjik sebeplerle olmadığını damarları etkileyen vaskülit gibi daha ciddi bir nedene bağlı olabileceğini düşünmek gereklidir.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    Her şey normal seyrederken hastaların çoğu genellikle anlam veremedikleri bir şekilde vücutta kaşıntı kızarıklık şikayeti başladığını söyler bazen uyandıklarında tüm vücutlarında kaşıntılı kırmızı deri döküntüleri olduğunu belirtir. Akut ürtiker olarak tanımladığımız deri döküntüleri kendiliğinden birden ortaya çıkar ve yine kendiliğinden kaybolup gidebilir.

    Hastaların bir kısmında yerini tam olarak belirleyemedikleri kaşıntıları olduğunu ve sonrasında tipik ürtiker lezyonları ortaya çıktığını söylerler.

    Ürtiker bazen özellikle hasta tarafından nasıl oluştuğu fark edilir. Efor yaptığında, terlediğinde, güneşe çıktığında, sıcakta ve soğukta olabilir. ürtiker psikolojik faktörlerden etkilenebilir yoğun stress durumlarında ortaya çıkabilir.

    Yetişkin bir hastada; 24-48 saatten daha süren, deriden kabarık, kaşıntılı kırmızı ortası soluk deri döküntüsü varsa, kendiliğinden vücudun bir yerinde olup sonra kayboluyorsa yaygın vücut kaşıntısı ile birlikte veya göz kapağında dudakta şişlik ile birlikteyse ürtiker düşünmek gereklidir.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKERİN SEBEPLERİ NELERDİR?

    Ürtikerden sorumlu olabilecek birçok faktör suçlanmıştır. Akut gelişen ürtikerdeki en önemli nedenleri ilaçlar, gıdalar ve enfeksiyonlardır. Kronik spontan ürtikerde çoğu zaman (%80-%90) sebebi pek belli değildir. Aslında ürtikerin nedenlerini araştırırken en önemlisi ayrıntılı bir şekilde hastanın hikayesini almaktır. Tek başına ayrıntılı bir hikaye ile nedenlerini bulma ihtimalimiz yüksektir. Hastalardan uygun ve ayrıntılı hikaye almak çok önemlidir ve bununla birlikte Kronik ürtikerden sorumlu olabilen nedenler araştırılmalıdır.

    Hastalar genellikle tüm vücutta yerini tam olarak belirleyemedikleri kaşıntılardan rahatsız olurlar. Hastaların kaşıntı şikayetleri sonrasında tipik ürtiker lezyonları belirir. Ürtikerde cilt üzerinde gördüğümüz tipik lezyonlar kısa sürede belirir, sonra kaybolurlar. Ürtiker plakları aynı yerde 24 saatten pek fazla kalmaz, gün içinde lezyonlar tekrarlayabilir. Ürtiker plakları yaygın olarak kol, bacak, gövdenin tümünde cilt kızarıklığı veya yüzeyden kabarık lezyonlar şeklinde olabildiği gibi birkaç milimetre büyüklüğünde toplu iğne başı gibi, bazen soluk ve birbirlerine çok benzeyen şekilde olabilir.

    Ürtiker oluşumunda birçok sebep temel olarak derideki alerji hücrelerinden histamin gibi kimyasal maddelerin salgılamasına neden olur. Bu maddeler o bölgede damarların genişlemesine, damar içinden dışarı doğru sıvı (serum) kaçmasıyla bunların deri içi alana sızmasına ve kaşıntıya neden olur. Buna ek olarak; aynı alerji hücreleri 5-6 saat gibi daha geç bir sürede diğer kimyasal maddeleri salgılar. Bu yeni salgılan maddelerde lezyonların daha uzun sürmesine neden olmaktadır. Sonuç olarak ciltte kızarıklık kaşıntı ve şişlik meydana gelir. Bu kimyasal maddeler kısa sürede vücutta ortadan kaldırılır. Ürtiker plakları vücudun bir yerinde kaybolurken başka yerinde ortaya çıkar genellikle 24 saatten uzun süre aynı yerde kalmazlar.

    Ürtiker nedenleri arasında ilaçlar ve gıdalar en sık nedenler içinde yer aldığı için bunlarla ilgili testleri yapılabilir. Bunun dışında alerjenler ( inhalasyon, kontakt ) ,Tranfüzyon reaksiyonları ,İnfeksiyonlar ( bakteriyal fungal viral helmitik ) Böcek sokmaları, romatizmal kollajen doku hastalıkları ,Malign hastalıkları (tümörler) otoimmun hastalıklar ( Hashimato troiditi ) gibi birçok neden sıralanabilir.

    Ürtiker nedenlerine baktığımızda birçok hastalığın seyrinde de ürtikeryal şikayetler ortaya çıkabilir. Bunlar içinde özellikle gıdalar, ilaçlar, yaygın alerjenler, hormon tedavileri, sıcak, soğuk, güneş ışığı, su, deriye baskı uygulanması gibi çevresel faktörler, duygusal stresler ve egzersiz yapılması gibi durumlar kurdeşene neden olma ihtimali daha yüksektir.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER İÇİN NE ZAMAN DOKTORA GİTMELİ

    Ürtiker deri yüzeyinde oluşan, etrafı kırmızı büyüklüğü birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişen, ortası sıklıkla soluk, kaşıntılı plaklar veya deri döküntüleridir. Ürtiker olarak tanımladığımız bu tablo genellikle 24-48 saat içinde solmakta ve cilt üzerinde iz bırakmamaktadır. Ürtiker kalıcı iz bırakmadan kaybolur gider fakat hastaların yaşam kalitesini hayat konforlarını çok etkilediği için depresyon gibi ciddi sorunlara yol açar. Ürtiker plaklar bazen daha önceden var olan hastalığın habercisi olabilir veya hastalığın seyri sırasında ortaya çıkabilir. Bu yüzden ürtiker önemsenmeli ve nedenleri araştırılmalıdır.

    Ürtikeryal döküntüler 6 haftadan fazla devam ediyorsa kronik ürtiker olarak değerlendirilir ve altında olabilecek hastalıklar araştırılmalıdır.

    Ani başlangıç gösteren ürtikeryal şikayetler 6 haftayı geçtiyse

    İnatçı ve uzun süre aynı yerde devam ediyorsa

    Solunum yollarını etkiliyorsa

    Ürtiker dışında halsizlik yorgunluk eklem ağrısı ciltte kuruluk gibi diğer şikayetleri de varsa mutlaka iç hastalıkları ile ilgili olabilecek hastalıklarda araştırılmalıdır. İç hastalıkları üzerine alerji hastalıkları eğitimi alan uzmanlar tarafından detaylı olarak incelenmelidir. Özellikle otoimmun hastalıklar, romatizmal hastalıklar, hepatit gibi enfeksiyon hastalıkları araştırılmalıdır.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER İÇİN DOKTORA GİDERKEN NE YAPMALI

    Her şey normal seyrederken hastaların çoğu genellikle anlam veremedikleri bir şekilde vücutta kaşıntı kızarıklık şikayeti başladığını söyler bazen uyandıklarında tüm vücutlarında kaşıntılı kırmızı deri döküntüleri olduğunu belirtir. Özellikle 6 haftadan fazla devam eden ürtiker şikayetleri olan hastalarda bu şikayetlerinin nedeninin araştırılması gereklidir. Ürtiker nedenlerini araştırırken hastaların kendi gözlemleri ve hikayesi son derece önemli olabilmektedir.

    Siz ve doktorunuz için muayenenin daha iyi olması açısından muayene öncesi yapmanız gereken bazı hazırlıklar bulunmaktadır. İşte muayene öncesi hazır olmanız için yapmanız gerekenler;

    -Belirtilerin ne zaman meydana geldiği ve ne kadar sürdüğü hasta tarafından bir yere not edilebilir. Ürtiker şikayetlerinde bazen gıdalar ve ilaçlar daha önce bir çok kez kullanmasına rağmen şikayetlere yol açabilir.

    -Çok sayıda nedeni olan ürtikerin hayatımızda kullandığımız ama önemli olmadığını düşündüğümüz Vitaminler, bitkisel ilaçlar ya da takviyeler de dahil olmak üzere, bir çok nedenle ortaya çıkabileceğini unutmamamız gerekir. Bu yüzden kullandığımız her türlü ürünü not etmeliyiz

    -Doktorunuza soracağınız soruları muayene öncesinde not edin ki muayene sırasında unutulmasını engelleyin.

    -Ürtiker bazen hastalığın ilk belirtisi veya hastalık seyri sırasında ortaya çıkabilir. Bu yüzden daha önceki hastalıklarımız ve tedavilerini mutlaka söylemeliyiz. Bazen uzun süredir kullandığımız bir hipertansiyon ilacı ciddi boğazda dudakta şişliğe anjiyoödeme yol açabilir.

    -Ürtiker altında yatan alerji olabileceği için alerji uzmanınız teşhis için deriden alerji testi yapabilir. Bu nedenle kullanmakta olduğu alerji ve ağrı kesici ve depresyon ilaçlarını muayeneden 1 hafta öncesinde kesin.

    -Önceden yapılmış olan test veya röntgen sonuçlarınızı yanınızda getirin.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER TEŞHİSİ NASIL KONUR

    Ürtiker deri yüzeyinde oluşan, etrafı kırmızı büyüklüğü birkaç milimetreden birkaç santimetreye kadar değişen, ortası sıklıkla soluk, kaşıntılı plaklar veya deri döküntüleridir. Ürtiker olarak tanımladığımız bu tablo genellikle 24-48 saat içinde solmakta ve cilt üzerinde iz bırakmamaktadır. Bu yüzden bazen üzerinde durulmayabilir. Özellikle 6 haftadan fazla devam eden ürtikerlerin altında yatan nedenlerin mutlaka araştırılması gereklidir.

    Ürtikerin tanısı anamnez ve fizik muayene ile konur. Laboratuvar bulgularından önce hastanın dikkatli bir hikayesinin alınması gerekir ve sonrasında muayenesi yapılır.

    Ürtiker altından yatan nedenlerden ilaç ve gıda alerjilerinin olabileceği unutulmamalıdır. Hastalar özellikle gıdalarla ilgili şikayeti varsa gıda deri testlerinin mutlaka yapılması gerekir. Gıdalar şikayetlerini artırıyorsa diyetten çıkarılıp tekrar eklendiğinde artıp artmadığı önemli olabilir.

    İlaçlar özellikle NSAİ ilaç grubundaki ilaçların ürtiker ataklarını artırdığı ve bununla ilgili önlemlerin alınması gerektiği anlatılmalıdır.

    Ürtikerli hastalarda hastanın hikayesine göre tanı koymak için yardımcı olabilecek kan tetkikleri istenir. Bunlarda tam kan sayımındaki ve eritrosit sedimantasyon hızındaki anomaliler olabilir. Ürtikerli vakalarda eozinofili parazitik enfeksiyon veya atopik durumun saptanması için yol gösterici olabilir.

    Ürtiker nedenleri içinde alerji dışında birçok hastalık olabileceği için bu nedenleri ortaya koymak gerekir. Alerji dışında nedeni belirlenememiş ürtikerde, ANA, tiroid peroksidaz antikorları, kompleman profilleri, hepatit markerleri ve serum protein elektroforezi çalışılmalıdır.

    Bazı özel hastalıklar sadece anjiyoödem ile ortaya çıkabilir herediter anjioödem olarak adlandırdığımız hastalıkta C4 düzeyi düşüktür. Hastanın C4 seviyesine bakmak gerekirse C1 inhibitör seviyesinin ve fonksiyonunun ölçülmesi faydalı olacaktır.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER TEŞHİSİNDE ALERJİ DERİ TESTİ YAPILMALI MI ?

    Alerji uzmanları tarafından ürtiker düşünülen hastalarda nedenini tespit etmek için deriden alerji testi, kandan alerji testi yapılması gerekebilir. Ürtiker nedenleri arasında gıda alerjisi düşünülüyorsa deri prick testi ile alerjik besin tespit edilebilir, ve buna göre bir tedavi yolu izlenir.

    Besinin tespit edilmesinden sonra, besini ve o besini içeren tüm yiyecekleri diyet listesinden çıkarmanız tavsiye edilir.

    Ürtiker bazen polen mevsimlerinde çoğalabilir. Özellikle polen alerjisi olanlarda bazen meyve sebzelerde polenler arasında çapraz reaksiyon olduğu için hastalar meyve veya sebze yediğinde ürtikeryal döküntüler olur. Oral alerji sendromu dediğimiz bu tabloda asıl neden polen alerjisi olmasına rağmen çapraz reaksiyon veren meyve ile şikayetleri ortaya çıkar. Bu yüzden ürtikerli hastalarda polen alerjisi olup olmadığı anlamak için deri testleri yapmak gereklidir.

    Hastaların deri testleri yapılamıyorsa bazen kandan bakılabilecek testlerle alerjisi olduğu gıda veya diğer alerjenler bulunabilir ama kan tetkikleri deri testlerine göre daha az duyarlıdır.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    Her şey normal seyrederken hastaların çoğu genellikle anlam veremedikleri bir şekilde vücutta kaşıntı kızarıklık şikayeti başladığını söyler bazen uyandıklarında tüm vücutlarında kaşıntılı kırmızı deri döküntüleri olduğunu belirtir. Akut ürtiker olarak tanımladığımız deri döküntüleri kendiliğinden birden ortaya çıkar ve yine kendiliğinden kaybolup gidebilir.

    Akut ürtikerde bazen şikayetleri bir kez şiddetli bir şekilde olup sonrasında tekrarlamayabilir. Hastaların ilaç kullanma ihtiyacı olmayabilir. Özellikle 6 haftadan fazla devam eden kronik ürtikerde şikayetlerin yoğunluğuna bağlı olarak ilaç tedavisi gerekmektedir.

    Ürtiker tedavisi; Tedavide önce zeminde yatan bir hastalık varsa o tedavi edilir. Alerjik ürtiker anjioödem alerjen ile temas kesilebilirse kısa sürede tamamen düzelir. Ürtiker tanısı için yapılan tetkikler neticesinde nedenini bulabilirsek alerjik olan gıda veya alerjenden kaçınmak çok önemlidir. Ürtiker nedenini saptayamazsak yani idiopatik ürtikerse ilaç tedavisi gereklidir.

    Ürtiker tedavisinde ilk kullanılan ilaçlar antihistaminik ilaçlardır. Antihistaminik ilaçlar normal dozları genellikle yeterli olmayabilir. Bu nedenle hastanın şikayetlerini baskılayabilecek daha yüksek dozlarda antihistaminik ilaçlar verilebilir veya kombinasyonları kullanılabilir. Antihistaminik ilaçlar ile ilgili en önemli sorun maalesef uyku hali, dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon bozukluğu ve iştah artışı gibi yan etkiler oluştururlar. Diğer bir sorunda bir süre sonra yeterli etkinliği kaybolmakta ve etkisiz hale gelmektedir. Bu yüzden hastalar ilaçları uzun süre kullansa da aynı etkiyi göremezler.

    Kortikosteroidler ürtiker etkili olan diğer ilaçlardır. Ancak ne yazık ki uzun süre kullanılması ciddi yan etkilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Kortikosteroidler özellikle akut ürtikerde yakınmaların kontrol altına alınmasında yeterli olmaktadır. Yoğun ürtiker şikayetleri olan hastalarda kısa süreli olarak kortizon tedavisi uygulanabilir. Uzun süreli kortizon tedavisi yan etkileri de beraberinde getireceği için kullanılması önerilmez.

    Hayatı tehdit eden anjiyoödem veya anaflaksi atağı geçiren hastalar adrenaline (epinefrin) yanıt verirler

    Kronik ürtikerin tedavisi ise için birçok ilaç kullanılmıştır bunlardan bir kısmı immun sistemi baskılayıcı özelliğe sahiptir. Siklosproin gibi immun sistemi baskılayıcı ilaçlar tedavi etkili sonuçlar alınmıştır fakat immun sistemi baskıladığımızda oluşacak sorunlar nedeniyle çok dikkatli kullanmak gerekir.

    Ürtikerli hastalarda diğer yardımcı ilaçlarda histamin reseptörlerini baskılayan mide ilacı olarak kullanılan H2 reseptör antagonistleridir. Hastanın antihistaminiklerle birlikte ranitidin, famotidin gibi ilaçları kullanması ürtiker şikayetlerini de azaltabilir.

    YETİŞKİNLERDE ÜRTİKER TEDAVİSİNDE YENİ İLAÇLAR VAR MI ?

    Kronik ürtikerler hastalar için çok ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Hastaların bir kısmında ciddi depresyona yol açacak kadar can sıkıcı sorunlar oluşturabilir. Ürtiker tedavisinde yeni geliştirilen ilaçlar bu sorunların giderilmesinde son derece etkili olmuştur

    Omalizumab ise son zamanlarda kullanılmaya başlanılan yeni bir ilaç tedavisidir Anti-IgE tedavisi ile kronik ürtiker hastalarının %90’nından fazlasında hastalık belirtileri tamamen düzeltir. Omalizumab, alerjik hastalıların oluşumunda rol oynayan IgE antikorunun etkisini önleyen bir ilaçtır. Omalizumab, halen antihistaminik veya kortikosteroid almasına rağmen semptomları bu ilaçlarla yeterli düzeyde kontrol edilemeyen 12 yaş ve üzeri kronik idiyopatik ürtiker tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. 4 haftada bir cilt altı enjeksiyon şeklinde kullanılmaktadır. Alerji uzmanlarının kontrolünde uygulanmaktadır. Tedavi süresi değişken olmakla birlikte özellikle kronik ürtikerde süre 3 aydır. İhtiyaç durumunda hastanın şikayetlerini kontrol altına almasına bağlı olarak daha uzun süreler güvenle kullanılabilir.

    Omalizumab ile birlikte artık ürtiker daha kolay tedavi edilmektedir hastaların ayda bir kez enjeksiyon olarak aldığı tedavi ile yaşam kalitesi son derece artmaktadır. Hayatlarında ki birçok kısıtlama zamanla ortadan kalkmaktadır.

    Yakın gelecekte hastalar anti-inflamatuar ve immün modülatör ajanlarla daha hızlı tedavi edilecektir. Alerjik hastalıkların tedavisi için üretilen 5-Lipooksijenaz inhibitörleri, PG-D reseptör antagonistleri, kronik ürtikerde etkili olması beklenmektedir.

    Alerji uzmanlarının ürtiker tedavi edilmesi konusunda her geçen gün daha etkili tedaviler bulunmaktadır. Ürtiker nedenleri araştırıldıktan sonra tedavisi yapılabilmektedir.

  • Yetişkinlerde ilaç alerjisi

    Günümüzde hastalıkların tedavisi için yeni ilaçlar geliştirilirken bu ilaçlara karşı vücudumuz tarafından alerjik reaksiyonlar oluşmaktadır. İlaç alerjileri aslında çok yaygın alerjik hastalıklardan değildir fakat her geçen gün yeni ilaçlarla birlikte daha sık görülmeye başlamıştır ayrıca ilaç alerjileri ölümle sonuçlanabilecek olan alerjik şoka yol açabildiği için tanısının mutlaka konulması gereklidir.

    İlaç alerjileri tedavi amacıyla almış olduğumuz ilaçlara karşı bağışıklık sistemimizin bu ilaçları yabancı madde olarak algılaması ve sonrasında bu maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermesinde kaynaklanır. Aynı İlaç daha önce birçok kez kullanılmasına rağmen son kullandığında ürtikerden ( kurdeşen) anafilaktik şoka ( alerjik şok ) kadar ciddi birçok reaksiyona yol açabilir.

    İlaçlar tedavi amacıyla aldığımız her şeyi kapsar bazen kullandığımız bir ağrı kesiciden antibiyotiğe bazen de bitkisel ürünlerden gıda takviyelerine, vitaminlere kadar her aldığımız tüm ürünler alerjik reaksiyona yol açabilir. Hastaların çoğu kez kullanmış olduğu ağrı kesiciler veya daha önce birçok kez kullandığı antibiyotikler hiç beklenmedik bir şekilde alerjik reaksiyona yol açabilir. Basit bir ağrı kesici veya herkesin kullandığı antibiyotik diye düşündüğümüz her ilaç alerjik reaksiyonla sonlanabilir.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ REAKSİYONU MU İLAÇ ALERJİSİ Mİ SIK GÖRÜLÜR

    İlaç reaksiyonu teşhis veya tedavisi için kullanılan dozlarda oluşan herhangi bir zararlı veya istenmeyen tepki olarak tanımlanabilir. İlaç reaksiyonları günlük klinik uygulamalarda sık görülür ve hastaların % 15-25’ini etkiler; Ciddi reaksiyonlar hastaların % 7-13’ünde görülür.

    İlaç reaksiyonları, herhangi birinde ortaya çıkabilecek öngörülebilir reaksiyonlar (A tipi) veya yalnızca duyarlı bireylerde (tip B) ortaya çıkan öngörülemeyen reaksiyonlar olarak sınıflandırılır.

    Tahmin edilebilir reaksiyonlar ilaç reaksiyonlarının en yaygın türüdür ve genellikle doza bağlıdır ve ilacın bilinen farmakolojik etkileri ile ilişkilidir (örneğin yan etkiler, aşırı doz, ilaç etkileşimleri ). Nefes açıcı ilaçların çarpıntı yapması gibi reaksiyonlar görülebilir.

    Tahmin edilemeyen reaksiyonlar ilaç reaksiyonları geçiren hastaların yaklaşık % 20-25’inde görülür; Bu reaksiyonlar genellikle ilacın bildiğimiz kimyasal farmakolojik etkileri ile ilgisi yoktur.

    İlaç alerjisi, çeşitli mekanizmalar ile bağışıklık sisteminin aracılık ettiği aşırı duyarlılık reaksiyonlarına bağlı olarak ortaya çıkan öngörülemeyen ilaç reaksiyonlarının bir türüdür. Tüm ilaç reaksiyonlarının yaklaşık % 5-10’unu oluşturur. İlaç alerjileri sık rastlanmaz fakat ilaç reaksiyonları yani ilaçların istenemeyen etkileri de ilaç alerjisi olarak görüldüğü için daha sık karşımıza çıkabilir. İlaç alerjileri ilaçlara bağlı olarak oluşan hastalıklardan sadece biridir. Her ilaç reaksiyonunu alerji olarak isimlendirmemek gerekir. Alerji uzmanları tarafından mutlaka değerlendirilip gerekli testleri yapıldıktan sonra ilaç alerjisi tanısı konulması uygun olur. İlaç alerjileri tüm ilaç reaksiyonlarının küçük bir kısmını oluşturur. Ancak bazen ölümle sonuçlanabildiğinden çok ciddiye alınması gerekir.

    İlaç alerjileri sadece hastanın yaşam kalitesini etkilemekle kalmaz aynı zamanda tedavinin yapılmasını erteleyebilir veya engelleyebilir, daha az etkili alternatif ilaçların kullanılmasına, gereksiz araştırmalara ve hatta ölüme yol açabilir. İlaç alerjisinin belirlenmesi, farklı şikayetler ve klinik görünümler yüzünden zordur. Bu nedenle, bir ilaca bağlı alerjik bozukluk olduğundan şüpheleniliyorsa, ilaç alerjisi teşhis ve tedavisinde deneyimli bir alerji uzmanına danışılması önerilir.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ ALERJİSİ NASIL OLUŞUR ?

    Günümüzde hastalıkların tedavisi için yeni ilaçlar geliştirilirken bu ilaçlara karşıda vücudumuz tarafından alerjik reaksiyonlar oluşmaktadır. İlaç alerjileri aslında çok yaygın alerjik hastalıklardan değildir fakat her geçen gün yeni ilaçlarla birlikte daha sık görülmeye başlamıştır.

    İlaçlara karşı oluşan alerjik reaksiyonlara bakıldığında bağışıklık mekanizmalarını tanımlayan sınıflandırma sistemine göre 4 sınıfa ayrılabilir.

    Bu sınıflandırma sistemi aşağıdakileri içerir

    İmmünoglobülin E (IgE) antikorlarının (tip I) aracılık ettiği ani tip reaksiyonlar. Bu yanıt sırasında ilaca karşı oluşan immünoglobulin E (IgE) antikorları bu kişileri ilaca karşı duyarlı hale getirir. Bundan sonra bu duyarlı kişiler ilaç ile tekrar karşılaşırsa ilaç alerjisine ait şikayetler oluşur. Bu tip İlaç alerjisinde kişinin duyarlı hale gelmesi için kişiden kişiye değişen bir süreye gereksinim vardır. Bazı insanlar bir ilacı defalarca kullandıktan sonra duyarlı hale gelirken bazıları çok daha erken ilacın ikinci üçüncü dozunda belirti verir. Özellikle anafilaktik şok (alerjik şok ) ürtiker ( kurdeşen ) anjiyoödem, nefes darlığı gibi şikayetler bu yolla oluşur. İlaç alındıktan birkaç dakika veya saat sonra hızla bu şikayetler ortaya çıkar. Bu alerjik reaksiyonlar testler ile ortaya konulabilir.

    İmmunglobulin G (IgG) veya immünoglobülin M (IgM) antikorlarının (tip II) aracılık ettiği sitotoksik reaksiyonlar daha nadir görülen trombositopeni, anemi, gibi kan hücrelerinde düşüklüklere yol açar. İlaç alındıktan sonra süre olarak değişken olmakla birlikte hemen veya daha sonra ortaya çıkabilir.

    İmmün kompleks reaksiyonlar (tip III ) ilaç alındıktan haftalar sonra ortaya çıkabilir. Serum hastalığı vaskülit, artralji ateş, döküntü gibi tablolar alınan ilaçlardan 1-3 hafta sonra görülebilir.

    Hücresel bağışıklık mekanizmaları tarafından ortaya çıkan gecikmiş tip reaksiyonlar ( tip IV ), çoğu kontakt yolla maruz kalınan ilaçlarla görülür. Deriye uygulanan kremlerde yer alan ilaçlar veya katkı maddelerine bağlı oluşan kontakt dermatit en sık görülen alerjik tablodur. Cillte ortaya çıkan deri döküntüleri tip IV alerjilerle bağlıdır. İlaç uygulanmasından sonra genellikle 2-7 gün içinde ortaya çıkarlar. Bu alerjik reaksiyonlar ile ilgili alerji testleri yapılabilir.

    Bu tüm bağışıklık mekanizmaları dışında psödoalerjik reaksiyonlara yol açan ilaçlar vardır. Bazı ilaçlar direkt olarak alerji hücrelerini uyararak alerji hücrelerinden histamin adını verdiğimiz kimyasalların salınmasına yol açar. Bu tür reaksiyonlar özellikle NSAİ ağrı kesici ilaçlar, ACEİ içeren tansiyon ilaçları ve radyokontrast opak maddeler ile görülür ve immün sistemin diğer yollarını kullanmadan ciddi reaksiyonlara yol açar.

    İlaç alerjisi farklı mekanizmalarla ortaya çıktığı için farklı şikayetler ve klinik görünümlere yol açar. Bu nedenle, bir ilaca bağlı alerjik bozukluk olduğundan şüpheleniliyorsa, ilaç alerjisi teşhis ve tedavisinde deneyimli bir alerji uzmanına danışılması önerilir.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ ALERJİSİNİ ARTIRAN RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR ?

    Günümüzde hastalıkların tedavisi için yeni ilaçlar geliştirilirken bu ilaçlara karşı vücudumuz tarafından alerjik reaksiyonlar oluşmaktadır. İlaç alerjileri aslında çok yaygın alerjik hastalıklardan değildir fakat her geçen gün yeni ilaçlarla birlikte daha sık görülmeye başlamıştır.

    ilaç alerjisi geliştirme riskini artıran faktörler arasında yaş, cinsiyet, genetik özellikler, bazı viral enfeksiyonlar ve ilaçla ilgili kimyasal özellikler bulunur.

    İlaç alerjisi tipik olarak daha çok genç ve orta yaşlı erişkinlerde görülür çocuklarda çok sık görülmez. Kadınlarda erkeklerden daha yaygındır.

    İnsan immün yetmezlik virüsü (HIV) ve Epstein-Barr virüsü (EBV) gibi viral enfeksiyonların riski artırdığı bilinmektedir.

    Kişilerin genetik yapısı da ilaç alerji riskinin artıran nedenlerdendir. Ailesinde ilaç alerjisi olanlarda görülme riski daha fazladır. İlaçlara karşı olan bağışıklık mekanizmaları, ilaç reaksiyonu geliştirmesinde önemlidir. Ayrıca ilaçların vücudumuzda ortadan kaldırılmasında gerekli olan metabolizmamız genetik yapımızla doğrudan ilişkilidir.

    Buna ek olarak, topikal, kas içi, ve damar yolu ile ilaçların uygulanması, oral uygulamaya göre alerjik ilaç reaksiyonlarına neden olma olasılığı daha yüksektir. Damar yolu ile uygulama daha şiddetli reaksiyonlara yol açabilir. Uzun süreli yüksek dozlar veya sık dozlar aşırı duyarlılık reaksiyonlarına yol açma riski tek bir dozdan daha yüksektir. Ayrıca, penisilin gibi büyük makromoleküler yapılı ilaçların ve hapten (doku veya kan proteinlerine bağlanır ve bir bağışıklık tepkisi ortaya çıkaran) ilaçların alerjik reaksiyonlarına neden olma olasılığı daha yüksektir.

    Atopik alerjik yapıya sahip hastalarda ilaç alerjisi riski yüksek olmamakla birlikte ciddi alerjik reaksiyon görülme riski artar.

    İlaçlar hastalıkların tedavisinde mutlaka gereklidir fakat uygun şekilde verildiğinde faydalı olurken gereksiz veya doğru şekilde verilmezse ciddi sorunlara yol açabilir. İlaç tedavileri uygulanırken mutlaka kişilerin daha önce yaşamız olduğu alerjik reaksiyonları doktoruna söylemesi gerekir Bildiğimiz gibi ilaç alerjilerinde bir ilaçla alerji oluştuysa bir sonraki reaksiyon daha ciddi tablolara yol açar. İlaç alerjisi için risk faktörleri dikkate alınmalı ve tedavisi buna göre planlanmalıdır.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ ALERJİSİ BELİRTİLERİ NELERDİR ?

    Günümüzde hastalıkların tedavisi için yeni ilaçlar geliştirilirken bu ilaçlara karşı vücudumuz tarafından alerjik reaksiyonlar oluşmaktadır. İlaç alerjileri aslında çok yaygın alerjik hastalıklardan değildir fakat her geçen gün yeni ilaçlarla birlikte daha sık görülmeye başlamıştır.

    İlaç alerjileri kendini farklı zamanlarda farklı klinik görünümlerle ortaya koyabilir. İlaç alerjilerinde ilaç alındıktan dakikalar içinde reaksiyonlar görülebileceği gibi haftalar sonrada ilaca bağlı şikayetler görülebilir. İlaçlarla olan reaksiyonlar bağışıklık sisteminde kullanmış olduğu farklı mekanizmalar nedeniyle farklı zamanlarda görülebilir.

    İlaç alındıktan sonra dakikalar ve saatler içinde ortaya çıkan belirtiler

    -Deride döküntüsü

    -Ürtiker (kurdeşen)

    -Kaşıntı

    -Nefes almada zorluk Hırıltı

    -Burun akıntısı, gözlerde kaşınma ve sulanma

    -Karın ağrısı

    -Anafilaksi Riski olarak karşımıza çıkar

    Deri, ilaca bağlı alerjik reaksiyonlardan en sık ve en belirgin biçimde etkilenen organdır. Deri bulgularından biri, ilaca maruz kaldıktan sonraki gün ile 3 hafta arasında ortaya çıkan, gövdeden kaynaklanan ve sonuçta kol ve bacaklara yayılmış lekelerle karakterize olan yaygın ekzantemdir (makülopapüler döküntü olarak da bilinir)

    Ürtiker (kurdeşen) ve anjioödemde daha yaygındır ve hem IgE aracılı hem de IgE aracılı olmayan mekanizmalardan kaynaklanabilir. İlaç alındıktan sonra dakikalar içinde ortaya çıkabilir.

    Ciltte oluşan ilaç reaksiyonlarının en şiddetli biçimleri Stevens-Johnson sendromu (SJS) ve toksik epidermal nekrolizdir (TEN).

    Stevens-Johnson sendromu (SJS), makulopapüler bir döküntü ile başlar ve genellikle döküntüye, ağız içinde ülserler konjunktivit, ateş, boğaz ağrısı ve yorgunluk eşlik eder.

    Toksik epidermal nekrolizdir (TEN), SJS’ye benzer özelliklere sahip nadir bir durumdur, ancak cildin dış tabakasının büyük bölümlerini (cildin en dış tabakası) aşağıdaki tabakalardan ayrışarak geniş deri parçaları halinde kopmalara yol açar. Bu rahatsızlıkların şiddeti göz önüne alındığında, SJS ve TEN’e (en sık sülfonamidlere) neden olduğu düşünülen ilaçların hasta tarafından gelecekte kesinlikle kullanmaması gereklidir.

    Cilt reaksiyonları, ilaca bağlı alerjik reaksiyonların en yaygın görülen belirtileri olmasına rağmen, böbrek, karaciğer ve kan hücreleri gibi birçok organ ve sistemi tutulabilir.

    Serum hastalığı, ilaca bağlı lupus ve vaskülit daha nadir görülen ilaç alerjileri tablolarıdır.

    Anafilaksi, başlangıçta hızlı olan ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir sistemik alerjik reaksiyondur. İlaç alerjilerinde en ciddi tabloyu oluşturur saniyeler içinde baş dönmesi, nefes darlığı tansiyon düşüklüğü, bilinç kaybı ile birlikte ölüme kadar giden bir klinik tabloya yol açar.

    YETİŞKİNLER NİÇİN İLAÇ ALERJİSİ İÇİN DOKTORA GİTMELİ ?

    İlaç alerjileri aslında çok sık görülmezler fakat ilaç alerjisi için risk taşıyorsa alerji hekimleri tarafından değerlendirilmelidir. Özellikle ilaç aldıktan sonra alerjik reaksiyon geçirmiş bir hastada bir sonraki reaksiyonların daha ciddi sonuçlar oluşturabileceği mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

    İlaç alerjisine yol açan ilaç hasta tarafından biliniyorsa hasta ilaçtan uzak kalması gerektiğini bilir fakat ilaçlar arasında çapraz reaksiyonlar sık görüldüğü için alerjik olduğu ilacı kullanmamasına rağmen aynı molekül yapısına sahip başka bir ilaçla da şikayetleri ortaya çıkabilir. Penisilin grubu ilaçlarla sefalosporin grubu ilaçlar arasında çapraz reaksiyon olduğu gibi diğer ilaçlar arasında da benzerlikler bulunur.

    İlaç alerji diğer alerjik hastalıklara göre tedavisi daha kolaydır alerjisi olan ilaçtan uzak durduğunda şikayetleri olmaz. Hastanın alerjisi olan ilaç bulunup benzerlerinde uzak durduğunda şikayetleri olmaz bu arada hastanın tedavisi için alternatif ilaçların saptanması gereklidir. Bu nedenle, bir ilaca bağlı alerjik bozukluk olduğundan şüpheleniliyorsa, ilaç alerjisi teşhis ve tedavisinde deneyimli bir alerji uzmanına danışılması önerilir.

    YETİŞKİNLER ALERJİ UZMANINA GİDERKEN NE YAPMALI ?

    İlaç alerjisinde alerjiye yol açan ilacı saptamak bazen zor olabilir. Yeni bir ilacı kullanmaya başladığında veya daha önce kullanmış olduğu ilacın alımından sonra bazı alerjik reaksiyonlar görülüyorsa bu ilacın mutlaka bir yere not edilmesi gereklidir. Doktora gitmeden önce bazı bilgilerin yazılması önceden hazırlık yapılması tanı koymaya yardımcı olacaktır.

    Bu hazırlıkları şöyle sıralayabiliriz:

    -Yetişkin hastalar ilaç kullanımından sonra gösterdiği belirtileri not etmeli. İlaç alerjilerinde ciltteki lezyonlar bazen dakikalar bazen haftalar içinde görülebileceği için mutlaka hastanın lezyonların olduğu dönemde gelmesi veya görüntülemesi fotoğrafını çekmesi doktorun tanı koymasında yardımcı olur.

    -Yetişkin hastalar bazen birden çok ilaç kullanabilir bu kullandığı ilaçları ve en son hangi ilacı kullandığını not etmesi uygun olur.

    -ilaçlarla ilgili oluşan reaksiyonların hangi ilaç aldıktan sonra oluştuğu hastane kayıtlarında yer alıyorsa veya hekim tarafından not edildiyse bu notların mutlaka getirilmesi uygun olur.

    -İlaç alerjilerinde bazen eşdeğer ilaçlar arasında farklılık olabileceği için mümkünse şüpheli ilacı yanınızda getirin.

    -Alerji, öksürük veya antidepresan ilaçlar muayeneden 1 hafta önce bırakılması uygun olur. Teşhis için alerji testi gerekebilir ve bu ilaçları kullanıyorsa testin sonucunu etkilenebilir.

    – Testlerin tekrar yapılmasını önlemek için önceden yapılan test sonuçlarınızı yanınızda getirin.

    -Anafilaktik şok geçiren hastaların testleri en az 6 hafta sonra yapılacağı için bu süre için başka ilaç kullanmadan beklemesi uygun olur.

    -Doktorunuza sormak istediğiniz soruları önceden not edip doktorunuza sorun. Çünkü muayene sırasında aklınıza gelmeyebilir, muayenenin verimliliği açısından önemlidir.

    İlaç alerjilerinde alerji uzmanlarının size soracağı bu sorular ilacın saptanmasında yardımcı olacaktır önceden bu sorulara hazırlıklı olmak tanı koymada yardımcı olur.

    Şüpheli hangi ilaca tepki vermiş olabilirsiniz?

    İlacı alerji olmadan önce ne zaman almaya başladın ve alerjik reaksiyon olmadan ne kadar süre önce almayı bıraktın ?

    İlaç kullandıktan ne kadar sonra belirtiler fark ettiniz ve ne tür şikayetler yaşadınız?

    Belirtileriniz ne kadar süre devam etti ve azalması için ne yaptınız?

    Reçeteli ve tezgah üstü başka hangi ilaçlar alıyor musunuz ?

    Bitkisel ilaçlar tüketiyor musunuz, vitamin veya mineral takviyeleri alıyor musunuz? Öyleyse, hangileri?

    Bu soruların hastalar tarafından cevaplanması tanı için istenecek tetkikleri kolaylaştıracaktır.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ ALERJİSİ TEŞHİSİ NASIL KONULUR?

    Günümüzde hastalıkların tedavisi için yeni ilaçlar geliştirilirken bu ilaçlara karşı vücudumuz tarafından alerjik reaksiyonlar oluşmaktadır. İlaç alerjileri aslında çok yaygın alerjik hastalıklardan değildir fakat her geçen gün yeni ilaçlarla birlikte daha sık görülmeye başlamıştır.

    İlaç alerjisinin tanısı, kapsamlı bir şekilde geçmişte kullandığı ilaçların hikayesinin alınması ile başlar bununla birlikte ilaca bağlı alerjik reaksiyonlarla uyumlu muayene bulgularının ve semptomların belirlenmesi ile yapılır. Hikaye ve fizik muayene sonuçlarına bağlı olarak cilt testi, kan testleri ve ilaç provakasyon testlerinin yapılması ile tanı konabilir. Bu nedenle, ilaç alerjisinden şüpheleniliyorsa, bu tanı yöntemlerinde deneyimli bir alerji uzmanının hastayı değerlendirmesi önemlidir.

    ilaç alerjisi olduğundan şüphenilen hastanın değerlendirilmesi, ilaçlar ile ilişkili olarak, ilacın uygulama tarihleri, ilacın formülasyonu, dozajı ve uygulama yolu, ile ilaca bağlı oluşan klinik semptomlar ve bunların zamanlaması ve süresi dahil olmak üzere, hasta tarafından alınan tüm reçeteli ve reçetesiz ilaçların detaylı öyküsünü içermelidir.

    Ayrıntılı öyküye ek olarak, dikkatli bir fizik muayene, reaksiyonun altında yatan olası mekanizmaları tanımlayabilir ve bu sayede tanı için daha sonraki istenecek testlere rehberlik edebilir.

    Deri prick testi (SPT) ve intradermal testler (alerjen cilt içine enjekte edilen test) gibi deri testleri, serumda spesifik IgE testleri yapılabilir.

    Yama testi, potansiyel alerjenler 48 saat boyunca hastanın sırtına koymayı ve ardından reaksiyonları değerlendirmeyi içerir. İlaç yama testi, çeşitli gecikmiş (tip IV) cilt reaksiyonlarını, özellikle ilaç sonrasında oluşan makülopapüler döküntülerin teşhisi için yararlıdır, ancak genellikle SJS veya TEN’in teşhisi için yararlı değildir

    Son çalışmalar, bazofiller hem immün aracılı hem de immün-aracılı olmayan reaksiyonlarda yer aldığından, ilaç allerjisinin teşhisinde bazofil aktivasyon testide kullanılmaya başlamıştır. Testin beta-laktam antibiyotiklerine, NSAID’lere ve kas gevşeticilere olası alerjilerin değerlendirilmesinde yararlı olduğuna dair bazı kanıtlar bulunmasına karşın, tanı yöntemleri arasında yaygın olarak kabul edilmeden önce başka doğrulayıcı çalışmalara ihtiyaç olduğu kesindir.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ ALERJİSİ TANISINDA DERİ TESTLERİ GEREKLİ Mİ?

    Deri prick testi (SPT) ve intradermal testler (alerjen cilt içine enjekte edilen test) gibi deri testleri, IgE aracılı (tip I) reaksiyonların teşhisi için yararlıdır.

    Deri testleri penisilin için standartlaştırılmıştır özel solüsyonlar ile yapılır. Lokal anestezikler, kas gevşeticiler için yararlıdır (fakat nadiren pozitiftir) ve insülin veya monoklonal antikorlar gibi yüksek molekül ağırlıklı protein maddeleri için çok duyarlıdırlar. Bu ilaçlara karşı pozitif cilt testleri, antijen spesifik IgE varlığını teyit eder ve tip I aşırı duyarlılık reaksiyonunun teşhisini destekler.

    Her şeyden önce ilaç testleri sırasında özellikle cilt içi testler sırasında alerjik reaksiyonlar oluşabileceğinden, anafilaksi tedavisinin yapılabileceği, her türlü önlemlerin alındığı bir merkezinde alerji uzmanları tarafından yapılması gereklidir. Testleri yanlış yapılması ve yorumlanması hastanın yanlış olarak alerjik olarak tanımlanmasına yol açabilir. Cilt testleri hastanın ilaca karşı duyarlılaşmasına yol açabilir. Bu nedenle gerekmedikçe yapılmamalıdır. Bu nedenle, bir ilaca bağlı alerjik bozukluk olduğundan şüpheleniliyorsa, ilaç alerjisi teşhis ve tedavisinde deneyimli bir alerji uzmanına danışılması önerilir.

    Sınırlı sayıda ilaç için serumda spesifik IgE testleri mevcuttur. Bununla birlikte, bu testler maliyetlidir ve cilt testlerinden genellikle daha az duyarlıdır. Ayrıca bunların çoğu için kan testleri yeterli değildir.

    YETİŞKİNLERDE İLAÇ ALERJİSİNİN TEDAVİSİ NASILDIR?

    İlaç alerjisinin tedavisi için en etkili strateji, alerjiye yol açan ilacın saptanması sonrasında bu ilacın alımının önlenmesi veya tedaviden çıkarılmasıdır. Tedavi alerjiye yol açan ilaç grubu ile ilişkisi ve kimyasal benzerliği olmayan alternatif ilaçlarla devam edilmelidir. Alternatif ajanlar seçilirken ilaçlar arasındaki çapraz reaktivite mutlaka göz önüne alınmalıdır.

    İlaç alerjisi gelişmesi riskini azaltmak için gerekmedikçe ilaç kullanılmamalıdır. İlaçların öncelikle ağız yolu ile alınan formlar tercih edilmelidir.

    Tüm kas içi ve damar yolu ile yapılacak uygulamalarının bir sağlık merkezinde yapılması, gerektiğinde sağlık merkezinde 30 dakika beklenilmesi önemidir.

    İlaç alerjilerinde oluşan reaksiyonları için tedavi büyük ölçüde destekleyici ve semptomatiktir. İlaç alerjisi sonrasında kullanılacak ilaçlar sadece şikayetlerini kontrol etmek içindir. İlaç alerjisinin tekrar oluşmasını engellemez.

    Kortikosteroid içeren kremler ve oral antihistaminiklerle ciltle ilgili şikayetleri iyileştirebilir.

    Kortikosteroidler ağızdan veya damar yolu ile uygulanabilir ve ciddi sistemik reaksiyonları tedavi etmek için kullanılabilir.

    Anafilaksi durumunda, tercih edilen tedavi, intramüsküler enjeksiyon yoluyla uygulanan adrenalindir (epinefrin)

    SJS ve TEN gibi şiddetli ilaç reaksiyonlarında, ciltte oluşan lezyonlar yoğun bakım veya yanık ünitesi ortamında en iyi şekilde tedavi edilebilir.

    Alerjisi olduğu ilaca kesin bir tıbbi gereksinim olduğu ve başka alternatifinin bulunmadığı durumlarda, ilaç karşı duyarsızlaştırma tedavisi uygulanabilir. İlaca karşı uygulanan duyarsızlaştırma işlemi çok riskli ve zor bir yöntemdir. Hastaların ilaca karşı duyarsızlaştırma işleminden sonra ilaç her gün alması gereklidir. İlaç duyarsızlaştırma prosedürlerinin başlatılması, ilacın artan dozlarının uygulanması yoluyla hastanın immünolojik bir yolla ilaca yanıtını geçici olarak değiştirir. İlaç toleransı genellikle sadece ilaç verildiği sürece korunur; Hasta önceden bir ilaca karşı duyarsızlaştırıldıysa ve sonra aynı ilacın tekrar kullanması gerekiyorsa, prosedürün aynı şekilde tekrarlanması gerekir. İlaç duyarsızlaştırma prosedürleri sadece resüsitasyon ekipmanı bulunan merkezlerde alerji hekimleri tarafından yapılmalıdır

    İlaç alerjilerinin tedavisinde en önemli parça gelecekteki reaksiyonların önlenmesi için hasta ve hasta yakınlarının bilgilendirilmesidir.

    Hastaya kaçınılması gereken ilaçlarla ilgili yazılı bilgi verilmelidir. Hastaneye gittiğinde alerjisi olduğu ilaçlar konusunda mutlaka doktorları ve sağlık personeli haberdar edilmeli ve bilgilendirilmelidir. Hastanın aile hekimi ilaç alerjisinden haberdar edilmelidir.

    Alerji uzmanları tarafından oluşturulan alerjisini belirten alerjik bilezikler / kolyeler veya kartlar hastaya verilmedir.

  • Kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanseri önlenebilir bir hastalıktır

    Kanser tanısı hasta için son derece kaygı verici, ürkütücü ve ümit kırıcı bir durumdur. Gerçekte de kanser erken evrede teşhis edilemez ise hem hasta ve yakınları hem de doktor için yaşanacak zor bir süreci öngörmek zor değildir. Bu nedenle kanseri, erken tanı ile tedavi edilebilir veya önlenebilir bir hastalık durumuna getirebilmek tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ulusal sağlık politikası haline getirilmiştir. Bu bağlamda 1-7 Nisan arası çeşitli etkinlikler ve bilgilendirme toplantıları ile toplum da kanser konusunda bilinçlenme ve farkındalık oluşturma amacı ile “Erken teşhis hayat kurtarır” sloganı ile kanserle savaş haftası olarak anılmaktadır.

    Kalın bağırsak Kanseri Önlenebilir Bir Hastalıktır:

    Genel olarak kanser oluşumuna bakıldığında %90 çevresel,%10 oranında genetik faktörlerin sorumlu olduğu görülmektedir. Çevresel faktörler arasında sigara, alkol, obezite, içinde çeşitli katkı maddeleri olan paketlenmiş veya dondurulmuş gıdaların tüketilmesi, radyasyon, zehirli atıklar ile temas, bunlar ile bulaşmış gıdaların tüketilmesi veya havanın solunması ve enfeksiyonlar yer almaktadır. Genetiğimizi değiştirmek elimizde değildir, ancak yukarıda sayılan çevresel faktörleri kişisel ve yönetimsel olarak toplumsal düzeyde azaltarak birçok kanseri önlemek mümkündür. Örneğin içinde katran dahil elliye yakın zehirli maddeyi barındıran ve başta akciğer kanseri olmak üzere çok sayıda sindirim sistemi organı kanserinin nedeni olan sigaranın bırakılması ve sağlıklı beslenmenin öğrenilerek şişmanlık veya obesitenin önlenmesi kişisel olarak ilk yapılması gereken en basit önlemlerdir. Kalın bağırsak kanseri, oluşumunda çevresel etkenler ve genetiğin önemli oranda katkıda bulunduğu bir kanser türüdür. Kolon kanserlerinin %95 i kalın bağırsakta bulunan poliplerden gelişir. Polipler kalın bağırsağın yüzeyini örten tabakanın (mukoza) anormal büyümesi sonucu gelişen ve bağırsak kanalı içine doğru büyüyen oluşumlardır. Kolonoskopi olarak adlandırılan ışıklı elastik bir alet ile kalın bağırsağın içi görülerek teşhis edilip, aynı işlem esnasında polibin kalın bağırsak duvarına yapıştığı yerden kesilerek çıkarılması (bu işlem polipektomi olarak adlandırılır) ile tedavi edilmesi mümkündür. Çıkartılan poliplerin patoloji ile incelenmesi gerekir. Patolojik olarak incelenen polipler ya kanser öncüsü olan adenomatöz polipler veya hiperplastik olarak adlandırılan iltihabi polip olabilirler. Kalın bağırsak kanseri öncüsü olan polipler adenomatöz poliplerdir. Bunların polipektomi iyapılarak çıkartılması kanseri önleyici en etkili yöntemdir. Ailesel (anne, baba, kardeş gibi birinci derece akrabada) kalın bağırsak polip veya kanser hikayesi olan kişilerin bu yönden doktora başvurup gerekli tarama testlerini yaptırması kolon kanserini önlemede ilk ve en önemli adımdır.

    Ailesel risk faktörü olmayan kişilerde kolon kanser veya polip görülme sıklığı yaşla beraber artış göstermekte, kırk yaşından sonra her on yılda bir risk iki kat artmaktadır. Bu nedenle elli yaş üzeri kadın ve erkek tüm toplumda kalın bağırsak polip veya kanserinin erken tanısına yönelik yılda bir kez yapılacak “gaitada gizli kan testi” en basit tarama yöntemidir. Bu test Sağlık Bakanlığının kanser taramalarına yönelik, ülke genelinde Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) tarafından yapılmaktadır. Testin negatif olması kanser veya polip olmadığını %100 göstermez, ancak pozitif olması hastaya mutlaka kolonoskopi yapılmasını göstermesi bakımından önemlidir.

    Kalın barsak polip ve kanserlerinin, kalın bağırsağın sol tarafında daha çok görülmesi nedeniyle kalın bağırsağın sol tarafının “fleksibl sigmodioskopi” olarak adlandırılan daha kısa bir ışıklı alet ile incelenmesi diğer bir tarama yöntemidir.

    Elli yaş üzeri ailesel kolon polip veya kanser hikayesi olmayan kişilerde yılda bir yapılacak gaitada gizli kan testi, 5 yılda bir yapılacak fleksibl sigmoidoskopi veya 10 yılda bir yapılacak kolonoskopi kolon kanserini önlemede en etkili yöntemlerdir.

    Erken Teşhis Hayat Kurtarır;

    Kanser türlerinin uyarılarını erken keşfetmek, bulgularını araştırmak ve ileri tetkik için hastaların sevk edilmesi erken tanı şansını arttırmaktadır. Bu nedenle, kanserde erken tanı programları ile; toplumun, sağlık çalışanlarının ve yöneticilerin bilgisi ve erken tanı olanakları konusunda farkındalıkları arttırılmalıdır. Bireylerin kendi vücutları hakkında bilgi sahibi olması ve olağan dışı bir değişikliğin fark edilmesi konusunda bilgilendirilmesi gereklidir. Kanserde erken teşhis tedavinin başarılı olmasında ilk ve en önemli adım olması nedeniyle gerek sağlık çalışanları gerek bireyler kanserde erken teşhisin değeri hakkında bilgilendirilmelidir.

    Kalın bağırsak kanserinde erken teşhis için ne yazık ki çok erken bir ipucu yoktur. Kalın bağırsağın sağ tarafı daha geniş ve gaita da bu kısmında daha cıvık ve sulu olduğu için bu kısım kanserlerinde tümörün büyüyerek bağırsağı tıkaması epey bir zaman alacağından bağırsak tıkanıklığı şikayeti ile teşhis edilen hastalarda tümör genellikle ileri evrededir, çevre organlara ve ya karaciğer gibi diğer organlara metastaz yapmıştır. Ancak erken dönemde polip veya kanserin üzerinin ülsere olup kanaması ile gaitada gizli kan tespiti, demir eksikliği kansızlığı veya demir deposunun azaldığını gösteren kan ferritin düzeyi düşüklüğü erken teşhis için önemli bulgulardır. Kalın bağırsağın sol kısmı veya anüse yakın bölümü olan rektumda hem gaitanın suyunu kaybederek daha sert kıvama gelmesi hem de bu bölümde bağırsağın daha dar olması nedeniyle bu bölge kanserlerinde makattan kırmızı renkli kan gelmesi, dışkı üzerine çizgi şeklinde bulaşmış kırmızı kan görülmesi, ishal veya kabız şeklinde gaita yapma düzeninin bozulması, dışkı çapının incelmesi veya tam boşalma hissinin olmayışı gibi belirtiler daha erken görülür ve kanseri daha erken dönemde teşhis etmeye götürecek belirtiler olabilir.

    Kırk yaşından sonra veya kadınlarda menapozdan sonra demir eksikliği kansızlığı, ferritin düşüklüğü veya gaita da gizli kan pozitifliği saptandığında yada ailesel kalın bağırsak polip veya kanser hikayesi olanlarda kolonoskopi yapılması kolon polip ve veya kanserini erken teşhis etmede; polibi, polipektomi ile çıkartmak kanseri önlemede en etkili yöntemdir.

  • Ülkemizde en çok görülen 10 kanser ve korunma yolları

    Dünyada kanser hastalarının sayısı ne yazık ki hızla artıyor….

    İstatistiklere göre 2008 yılında ortaya çıkan yeni vaka sayısı 12,4 milyon iken bunun 2030 yılında ikiye katlanarak 26,4 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu rakamlar kanserin insanlık için ne denli büyük risk oluşturduğunu gösteriyor.

    Günümüz onkoloji bilgisi, hastalığın ortaya çıkmadan önlemesinde büyük gelişmeler sağlamıştır. Önleyemediğimiz durumlarda ise erken tanı birçok kanser için mümkündür ve bunun yaşamsal önemi vardır. Gayrettepe Florence Nightingale Hastanesi, medikal onkoloji bölümünden Prof. Dr. Coşkun Tecimer, ülkemize en sık görülen kanser türlerine ve korunma yollarına dikkat çekiyor;

    1- Akciğer kanseri: Anne ya da babasında akciğer kanseri olan, sigara içen ve öksürüğü olan kişilerde spiral tomografi çekilebilir.

    2- Prostat kanseri: Genellikle erken dönemde belirti vermez. Bu nedenle 50 yaşından itibaren erkeklerde yılda bir kez kanda PSA dediğimiz prostat spesifik antijene bakmak gerekir. Bu bir tümör belirteci olup prostat kanserli hastalarda yükselir.

    3- Meme kanseri: Küçük kitlelerin fizik incelemeyle tanısı pek mümkün değildir. Bu nedenle 40 yaşından itibaren kadınlara yılda bir kez mamografi yapılmalıdır. Gerektiğinde buna meme ultrasonografisi ve meme MR´ı eklenebilir.

    4- Deri kanserleri: Yüzeyde oldukları için genellikle fark edilirler. Ancak bazen kendi gözümüzle ulaşamadığımız deri kısımları olduğundan yılda bir kez dermatolojik inceleme yapılmalıdır. Burada saçlı deri gibi lezyonların saklanabildiği yerler de kontrol edilir. Ayrıca bizim fark edemediğimiz ben ve diğer cilt lezyonlarındaki değişiklikler dermatolog tarafından saptanabilir.

    5- Mide kanserleri: Rutin çek-up programı yoktur. Ancak gastrit diye geçiştirilen bazı mide rahatsızlıkları kanser belirtisi olabilir. Bu kişilere gastroskopi denilen üst endoskopik tetkik yapılmalıdır. Böylelikle yakınmaların nedeni anlaşılır. Biyopsi yapılarak kanser olup olmadığına karar verilir.

    6- Mesane kanseri: Rutin çekap programı yoktur. Hastalıktan kuşkulanıldığında sistoskopi denilen tetkikle idrar kanalından mesaneye girilerek bakılır ve gerekirse biyopsi alınır.

    7- Kalın barsak kanseri: Kalın barsaklardaki polipler zamanla kansere dönüşebilir ve bunlar hiç belirti vermezler. Bu nedenle 50 yaş üzerindeki herkese periyodik olarak kolonoskopi yapılmalıdır. Bu tetkikte bir tüp ile anüsten girilerek tüm kalın barsak gözlenmektedir. Polip bulunursa bunlar endoskopi sırasında çıkarılır ve tedavi tamamlanmış olur. Birçok kişi kolonoskopiden çekinmektedir. Oysa ki günümüzde bu tetkikin yapılması çok kolaylaşmıştır. Tetkik sırasında hasta uyutulduğu için herhangi bir acı ya da ağrı duymamaktadır. Kansere dönüşebilen polip bulunmuşsa kolonoskopinin bir yıl sonra tekrarı gerekir. Normal bulunan kişilerde 3 ile 10 yıl arasında tetkiki tekrarlamak gerekir. Ayrıca yılda bir kez dışkıda gizli kan bakılmalıdır. Dışkıda kan bulunan kişilerde kalın barsak kanseri olabileceğinden kolonoskopiyle barsaklar incelenmelidir.

    8- Tiroid kanseri: Rutin çekap programı yoktur. Kuşkulanılan durumda elle boyun muayenesi ve tiroid ultrasonografisi yapılmalıdır. Kuşkulu nodüllerden biyopsi alınmalıdır.

    9- Rahim kanseri: Rutin çekap programı yoktur. Rahim kanserlerinin % 20 kadarı belirti vermez. Bunlarda `pap smear´ denilen test yapılabilir. Bu testte rahim ağzından sürüntü alınmaktadır. Aslında `pap smear´ testi rahim ağzı kanserlerini oluşmadan yakalamada çok önemli bir testtir. Cinsel yaşam başladıktan sonra yılda bir kez yapılmalıdır. Ancak rahim ağzı değil de rahim kanserini yakalamada etkinliği azdır. Rahim kanserinden kuşkulanılan durumlarda `pap smear´a ek olarak karın bölgesinin tomografi ya da MR´ı çekilebilir.