Etiket: Hasta

  • Kolonoskopi kolonoskopi nedir, kolonoskopi’yi ne zaman kimler yaptırmalıdır?

    Kolonoskopi, kalın barsağın tamamının ve gerektiğinde ince barsağın son kısmının yumuşak, bükülebilir, ucunda kamera bulunan bir aletle incelenmesidir. Kolonoskopinin yapılabilmesi için işlem öncesi barsak boşaltıcı ilaçlarla barsak temizliği gerekmektedir.

    Günümüz teknolojisinde bu işlem, hem barsak hastalıklarının tanısında hem de tedavisinde en iyi yöntemdir.

    Kalın bağırsak kanserlerine büyük ölçüde polip denilen küçük ve iyi huylu olan urların yol açtığı bilinmektedir. Ancak, bu urlar zaman içinde kötü özellikler kazanabilmekte, yani kanserleşebilmektedirler. Kolonoskopi yardımı ile bunları çıkartmak ve hastayı kolon kanserinden kurtarmak mümkün olmaktadır. Kolonoskopi sayesinde, iltihabi bağırsak hastalığı tanısı koymak, barsak kanamalarını durdurmak, barsak darlıklarını genişletmek, hemoroidlere tedavi uygulamak da mümkün olmaktadır.

    Kliniğimizde kolonoskopi işlemi güvenli ve temiz bir ortamda uyutularak yapılmaktadır. Hasta hiçbir şekilde ağrı duymaz ve işlemi hissetmez. İşlem sonrası günlük işlerine dönebilir.

    Kolonoskopi’yi ne zaman kimler yaptırmalıdır?

    Hiçbir şikayetiniz yoksa, eğer yaşınız 50’nin üzerindeyse , Kalın bağırsak kanserinin erken tanısı ve önlenmesi için; her 5 yılda bir kolonoskopi yaptırmalısınız. Kolonoskopiyle poliplerin bulunup çıkarılması ile kalın bağırsak kanser gelişimi tamamen önlenebilmektedir.

    Makattan kanaması olanlar (Hastalar genellikle basurum hemoroidim ve çatlağım var diye düşünerek oyalanır)

    Dışkısında gizli kan pozitif saptananlar

    Birinci dereceden akrabalarında (anne, baba, kardeşlerde) kolon kanseri ve polip öyküsü olan kişiler

    Büyük abdest değişikliğinde olanlarda,

    Müzmin ve sebebi bilinmeyen ishali olanlar

    Şişkinlik, gaz kabızlık sorunu olanlar

    Nedeni açıklanamayan kilo kaybında

    Tedavi ile geçmeyen ve nedeni bulunamayan karın ağrısı olanlarda

    Menapoz sonrası kadınlarda demir eksikliği anemisi tesbit edilmesi durumunda

    Erkeklerde demir eksikliği olması halinde her durumda

    İltihabi barsak hastalığı olan , Ülseratif kolit hastalığı olan hastalara da takip amaçlı Kolonoskopi yapılmalıdır.

  • İbs spastik kolon, irritabl bağırsak sendromu

    Karın ağrısı, karında şişkinlik, gaz, dışkılama değişikliği, kabızlık yada ishal gibi şikayetlerle seyreden , insanın yaşam kalitesini inanılmaz derecede bozabilen kronik bir hastalıktır. “Spastik kolon”, “Huzursuz barsak”, “Hassas Barsak” yada “İrritabl barsak sendromu” gibi isimleri de bulunmaktadır.

    Gastroenteroloji kliniğine başvurma nedenleri arasında ilk sıradadır. Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir.

    Nedeni tam bilinememektedir. Bağırsaklarda veya başka organlarda herhangi bir organik bozukluk yoktur. Yapılan tüm tetkik ve tahlillerde bir anormallik saptanmaz. Kişilik yapısının ve kişinin psikolojik durumunun, stresinin önemli olduğu düşünülür. Stres dönemelerinde hastanın şikayetlerininin daha da arttığı gösterilmiştir. Geçici bir hastalık değildir. Yaşam süresini kısaltmaz.

    Bazı hastalarda kabızlık ya da çok sulu ishal görülür. Hastaların bir kısmında ise hem kabızlık hem ishal görülür. Hastalık tehlikeli değildir ve tehlikeli komplikasyonlara yol açmaz.

    Ama, insanın yaşam kalitesini inanılmaz olumsuz etkiler ve İşyeri, okul gibi yerlerde hasta için oldukça rahatsız edicidir. Hastayı hayatından bezdirebilir.

    Bazı besinler bağırsak hareketlerinde değişmelere yol açar. Kahve, çay, kola, alkol, baharatlı yiyecekler, süt gibi besinler bu soruna yol açabilir. Bazı insanların sindirim sistemi bazı yiyeceklere karşı hassastır. Doktora başvuran kişiler özellikle bir besini yedikten sonra başladığını belirtebilir. Süt, kahve, yağlı yiyecekler, alkol bu besinler arasında sayılabilir. Hastalığa neden olmasalar da şikayetlerin artmasına yol açabilirler.

  • İyi ki tansiyonum çıktı

    Hekimlik hayatımda 30 yılı aştım. Hastalarıma ve öğrencilerime yönelik 10’dan fazla kitabım var. Uzun süredir araştırmalarıma odaklandım ve kitap yazmıyordum. Şimdiye kadar en çok bilgiyi hastalarımdan öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum. Ama artık hastalarımdan öğrendiğimi hastalarıma/topluma aktarmam gerektiğine inanıyorum.

    İç hastalıkları ve nefroloji (böbrek hastalıkları) uzmanıyım. Çok sayıda böbrek hastası tedavi ve takip ettim, halen de ediyorum. Nedeni ne olursa olsun böbrek hastalığı tedavisinde en çok yararı kan basıncını iyi kontrol ettiğim hastalarımda sağladım. Hastalarıma daha yararlı olabilmek için hipertansiyonla (yüksek tansiyon) daha fazla ilgilendim. Kendim de hipertansiyon hastası olunca neredeyse hobim oldu. Şimdi hem hekim hem hasta olarak tansiyonla yaşıyorum.

    Yıllar geçtikçe hipertansiyonun sadece tıbbi bir hastalık olmadığını gördüm. Hipertansiyon aslında tedavi edilebilir sosyal bir problem. Hipertansiyon tedavisi konusunda büyük gelişmeler olmasına rağmen gelişmiş ülkelerde bile kan basıncı kontrolü istenilen oranlardan çok uzaklarda. Ülkemizde hipertansiyon hastalarının neredeyse yarısı hastalığının farkında değil, farkında olanların da ne yazık ki yarısının kan basıncı kontrol altında değil. Üstelik kan basıncı ölçmenin/ölçtürmenin çok kolay ve yaygın olduğu günümüzde…

    Artık hipertansiyonun hem tıbbi bir hastalık hem de sosyal ve bulaşıcı (mikrobik olmasa da) bir sorun olduğuna inanıyorum. Hastalarımda da bu bakış açısını yerleştirmeye çalışıyorum. Hipertansiyon için çok güzel, etkili ve hastanın yaşam kalitesini bozmayan ilaçlar var. Yapılması gereken yaşam düzeni değişikleri de var (az tuzlu yemek, kilo vermek, hareket etmek…) ama genellikle kimse buna uymuyor. Kendime “Hastalarım neden etkili tedavi olamıyorlar, onlara nasıl daha fazla yardımcı olabilirim?” diye sormaya başlayınca bu kitap ortaya çıktı. Hastalarımın içindeki ışığı yakabilirsem tedavilerinde çok daha başarılı olacağıma inanıyorum. Onların daha uzun ve sağlıklı yaşamalarına katkıda bulunacağım.

    Kitabı yazarken hastalarımın tecrübelerinden çok yararlandım. Bazı bölümlerde onların ifadelerini/düşüncelerini kullandım. Keyifle okuyacağınız, çoğu bölümde kendinizi ve yakınlarınızı bulacağınız bir kitap yazmaya çalıştım. Bazı bölümlerini okuttuğum hastalarımın kitabı öğretici, eğlenceli bulması, dilinin sadeliğine şaşırarak “Hiç tıp kitabı gibi değil” demesi motivasyonumu artırdı. Bilgi kirliliğinin çok yaygınlaştığı günümüzde karşılaştığınız sorunlara yardımcı olmayı, aklınızdaki sorulara yanıt vermeyi hedefledim. Önemli bulduğum konuları daha kalıcı olması amacıyla birçok kez vurguladım.

    Yakın zamanda kardeşim kadar çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybettim. Birlikte çok sayıda kitaba editörlük yaptık, pek çok araştırma planladık, gerçekleştirdik. Mesleğinde çok başarılı bir hekim ve öğretim üyesiydi, ama hastalığıyla yüzleşmekten hep kaçtı. Kalp krizi geçirdiği zaman bile inkâr etmeyi tercih etmişti. Gerçeklerden uzaklaşanlar eninde sonunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalırlar. Hastaları yanlış yönlendiren, gerçeklerden kaçan, hastayı istismar eden pek çok kişi var. Hastaları olumsuz etkileye- rek yanlış yönlendiriyorlar. Üstelik hastayı bu olumsuz etkilerden koruması gereken sistem de ne yazık ki iyi çalışmıyor. Arkadaşımın kendi gerçeğiyle yüzleşmeye vakti bile olmadı. Sevenlerini arkasında bırakarak terk edip gitti.

    Onun ölümü beni derinden etkiledi. Hipertansiyon hastalarına, hipertansiyon hastası olmak istemeyenlere, arkadaşlarıma ve hipertansiyonu öğrenmek isteyenlere daha fazla yardımcı olmak amacıyla kitap projemi hızlandırmaya karar verdim. Hasta olarak, hekim olarak, öğretim üyesi olarak, arkadaş olarak, yol gösterici olarak yazdım. Üstelik bu sefer “Hocanın hem dediğini hem de yaptığını yapın” diyerek.

    Yararlı olması dileğiyle.

  • Ödem-proteinüri-nefrit

    Normalde günde 100-150 mg protein idrarla kaybedilir, bunun bir kısmı albümindir. İdrarla günlük albümin kaybı ise 30 miligramın altındadır. İdrarda protein kaybı çoğu kez basit idrar incelemesi ile tesadüfen saptanır. Normal idrar testleri idrarda proteini negatif, eser, +, ++, +++… gibi veya yok, 30, 100, 300, 500 gibi değerlerle ifade edilir. Basit idrar incelemesinin bir tarama testi olduğu unutulmamalıdır.

    İdrarda protein saptanınca ileri inceleme gerekir. Öncelikle idrarla protein kaybının miktarı saptanır, protein kaybı ciddi ise de nedeni araştırılır.

    İdrarla protein kaybının miktarını anlamak için ya 24 saat idrar toplanır ya da bir idrar örneğinde protein/kreatinin oranına bakılır.

    Ciddi proteinüri var ise böbrek kaynaklıdır. Doğrudan böbrek hastalığına bağlı olabildiği gibi başka bir hastalığın böbreği etkilemesi sonucu da olabilir. Örneğin şeker hastalığı böbreği etkileyerek proteinüriye neden olabilir.

    Proteinüri şiddetli ise kanda albümin düşebilir ve vücutta şişmeler (ödem) başlar.

    Proteinüriye yol açan böbrek hastalığını anlamak için böbrekten parça almak (böbrek biyopsisi) gerekebilir.

    İdrarla günlük albümin kaybının 30-300 mg arasında olması mikroalbüminüri olarak tanımlanır.

    Proteinürinin değişik tipleri de vardır, idrarla kaybedilen proteinin tipine bakarak böbrek hastalığının nedeni hakkında bilgi edinilebilinir. Proteinüri geçici veya pozisyonel olabilir.

    Proteinüri saptanınca bunun değerlendirilmesi nefroloji uzmanı tarafından yapılmalıdır.

    ÖDEM (VÜCUTTA ŞİŞME)

    Ödem vücutta sıvı birikmesidir ve yaygın karşılaşılan bir sorundur. Şişlik ayaklarda, bacaklarda, ellerde, parmaklarda (yüzük çıkarılamaz) ve göz kapakları etrafında fark edilir. Hemen akla böbrek hastalığı gelir. Akciğerlerde su birikebilir. Ciddi bir hastalığın belirtisi olabilir.

    Ödeme yol açan hastalıklar 6 başlık altında incelenebilir:

    1.Böbrek hastalıkları

    2.Karaciğer hastalıkları

    3.Kalp hastalıkları

    4.Hormonal hastalıklar

    5.Damar tıkanmaları

    6.Diğer hastalıklardır.

    Böbrek hastalıklarında idrarın renginde koyulaşma, yüksek tansiyon izlenebilir. Karaciğer hastalıklarında sarılık öyküsü olabilir. Kalp hastalıklarında hasta sırtüstü yatamaz, nefes darlığı vardır. Gece tek yastıkta yatarsa nefes darlığı olur. Hasta merdiven çıkamaz, en küçük hareketle bile nefes darlığı izlenebilir. Tiroid bezinin az veya fazla çalışmasında, böbrek üstü bezi hastalıklarında ödem olabilir.

    Böbrek, karaciğer, kalp ve hormonal hastalıklarda şişlik genellikle yaygın ve çift taraflıdır. Damar hastalıklarında ise şişlik tek taraflı olabilir ve tutulan damarın yerine göre değişir; örneğin sağ bacak damarlarında problem varsa şişlik sadece sağ bacaktadır.

    Ödemi olan hastalarda öncelikle bu hastalıklar araştırılır. Bu amaçla çeşitli laboratuvar incelemeleri gereklidir. Bazı durumlarda ödeme yol açan bir hastalık saptanamaz. Bu durum idiyopatik (nedeni bilinmeyen) ödem olarak isimlendirilir.

    İdiyopatik ödem genellikle genç-orta yaşlı bayanlarda görülür. Adından da anlaşıldığı gibi nedeni belli değildir ancak gerginlik, fazla kilo, karbonhidrat tüketimi, bol tuzlu diyet gibi nedenler ödeme yol açabilir. İdiyopatik ödem tanısı, ödem yapan diğer hastalıkların ekarte edilmesi ile konur.

    Ödem tedavisine başlamadan önce ödeme yol açan hastalık araştırılır ve tedavi altta yatan hastalığa göre planlanır. Ödemli hastaların önemli bir kısmında tedavinin ilk şartı tuz kısıtlamasıdır. İdrar söktürücü ilaçlar şişlikleri azaltabilir ancak bu ilaçlar kesinlikle doktor kontrolünde kullanılmalıdır.

    NEFRİT: GENEL BİLGİLER

    Böbreğin temel fonksiyonlarından birisi idrar üretmektir. Her 2 böbrekte idrar üretimine yol açan yaklaşık 2 milyon küçük ünite (nefron) vardır. Bir nefron temel olarak 2 kısımdan oluşur.

    1.Böbreğe gelen kanın süzüldüğü filtre (glomerül)

    2.Süzülen kanın idrara dönüştüğü uzun, yer yer kıvrımlı borular (tübül)

    Böbreğin iltihabi hastalıkları nefrit olarak isimlendirilir. Nefrit nedenleri mikrobik olan ve olmayan olmak üzere ikiye ayrılır:

    1.Mikrobik nefritler (piyelonefrit): Piyelonefritin diğer bir ismi de üst idrar yolu infeksiyonudur.

    2.Mikrobik olmayan nefritler: Böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları ikiye ayrılır.

    A.Glomerülonefrit

    B.Tübüler nefrit (Tübülointerstisiyel nefrit)

    NEFRİT: GLOMERÜLONEFRİT

    Nefronda ağırlıklı olarak glomerülde iltihap vardır. Türkiye’de kronik böbrek yetmezliğinin sık nedenlerinden birisi glomerülonefrittir. Belirti ve bulgular glomerülonefritin tipine göre değişir.

    Hastanın muayene edilmesi, kanda üre ve kreatinin bakılması ve basit idrar incelemesi ile glomerülonefrit tanısını koymak genellikle çok kolaydır. Muayenede glomülonefrit bulguları el, ayak ve göz kapaklarında şişme, idrar renginde koyulaşma (idrar çay rengini alabilir) ve yüksek tansiyondur. İdrar incelemesinde kanama (hematüri) ve protein kaybı (proteinüri) glomerülonefrit lehine bulgulardır.

    Glomerülonefrit tanısında asıl zorluk glomerülonefrite yol açan hastalığın saptanmasıdır. Glomerülonefritin tipini anlamak için böbrek biyopsisi yapılmalıdır yani böbrekten mikroskopik inceleme için parça alınmalıdır. Birçok hastanın biyopsi denince aklına kanser gelmektedir ancak böbrek biyopsisinin amacı kanser aramak değil glomerülonefritin tipini anlamaktır.

    Glomerülonefritler ne tür sorunlara yol açar?

    Pratikte glomerülonefritler 5 şekilde karşımıza çıkar. Hastanın hiçbir şikayeti olmayabileceği gibi ileri böbrek yetmezliği de olabilir.

    1.İdrar incelemesinde anormallikler: Hastada hiçbir belirti ve bulgu yoktur. Başka bir nedenle doktora giden hastaya yapılan idrar incelemesinde kanama veya protein kaybı saptanır.

    2.Nefrotik sendrom: İdrarla günde 3-3.5 gramdan fazla protein kaybı vardır. Hastanın el, ayak, yüz ve diğer bölgelerinde üzerine basınca iz bırakan şişlikler vardır. Ayrıca kanda albümin seviyesi düşer, kolesterol düzeyi artar.

    3.Ani başlayan glomerülonefrit: Bu hastalarda ön plandaki sorunlar idrarda kanama, yüksek tansiyon ve vücutta sıvı birikmesidir. Çocuklarda streptokok infeksiyonlarını takiben gelişen nefritlerin çoğu bu gruba girer.

    4.Kronik (müzmin, uzun süreli) glomerülonefrit: Bu hastalarda idrarla kanama, protein kaybı, yüksek tansiyon ve şişlik vardır, hastalık uzun sürelidir, sinsi olabilir. Hipertansiyonlu hastalarda idrar tahlili bu nedenle önemlidir.

    5.Hızlı ilerleyen nefrit: Kısa sürede böbrek yetmezliği gelişir ve hasta diyaliz tedavisine ihtiyaç duyar.

    Nedenleri

    Glomerülonefrit nedenleri 2 gruba ayrılabilir:

    1.Nedeni bilinmeyen

    2.Bilinen bir hastalığa bağlı: Bu hastalıklara örnek olarak geçirilmiş solunum yolu infeksiyonu, romatizmal hastalıklar, hepatit verilebilir

    Tedavi

    Her hastada farklıdır. Böbrek biyopsisinin sonucu ve hastada mevcut olan sorunlara göre tedavi planlanır. Sadece çocuklarda, eğer nefrotik sendrom var ise önce tedavi verilip, daha sonra düzelmezse/gerekirse böbrek biyopsisi yapılabilir. Glomerülonefrit tedavisi nefroloji uzmanı denetiminde olmalıdır. Eğer varsa hipertansiyon tedavisi ihmal edilmemelidir. Tedavide başarısızlık kalıcı böbrek yetmezliğine yol açabilir ve hasta sürekli diyaliz tedavisine ihtiyaç duyabilir.

    NEFRİT: TÜBÜLER NEFRİT

    Nefronda ağırlıklı olarak tübüllerde iltihap vardır, hastalığın ilerlemesi ile glomerüllerde de hasar oluşur. Hem ani hem de kalıcı böbrek yetmezliğine yol açabilirler. Tübüler nefritlerin önemli kısmı önlenebilir niteliktedir. Tübüler nefritlerde adından da anlaşılacağı gibi tübül fonksiyonlarında bozulma olur. Tübüler nefrit ile glomerülonefriti birbirinden ayırmak genellikle zor değildir.

    Hastalarda başlıca belirti ve bulgular

    Sık idrara çıkma

    Gece uykudan uyanıp idrara gitme

    Yüksek tansiyon

    İdrarla tuz, şeker, amino asit, protein kaybı

    D vitamini ve kan üretim hormonu (eritropoietin) yapımında azalma

    Kansızlık

    Su ve tuz dengesinde bozulma

    Böbrek yetmezliğidir.

    Nedenleri

    1.İlaçlar: Özellikle uzun süre, yüksek dozda, bilinçsiz ağrı kesici kullanımı.

    2.Bulaşıcı hastalıklar

    3.Bazı kanserler

    4.Orak hücreli anemi (kansızlık)

    5.Gut hastalığı

    6.Bağışıklık sistemi hastalıkları

    7.İdrar yolu tıkanmaları, kaçakları

    8.Diğer nedenler.

    Tedavi

    Öncelikle tübüler nefrite yol açan hastalık araştırılır ve bu hastalık tedavi edilir. Eğer neden bulunamaz ise hastada bulunan belirti ve bulgulara göre tedavi planlanır.

    BÖBREKTEN PARÇA ALMA (BİYOPSİ)

    Böbrek hastalığının nedenini anlamak için böbrekten parça almak gerekebilir. Parça almak deyince hastanın aklına genellikle kanser gelir. Nefroloji pratiğinde ise parça almanın amacı çoğu kez kanser değildir. Günümüzde ultrasonografi yardımı ile böbrekten parça almak oldukça kolay bir işlemdir ve riskleri çok azalmıştır. Özel durumlarda böbrek biyopsisi açık veya laparoskopik yapılabilir.

    Böbrek biyopsisinin başlıca riskleri kanama ve ağrıdır ancak gerekli ön hazırlıktan ve işlem sonrası yakın takiple ultrasonografi yardımı ile biyopsi yapılması bu riskleri minimuma indirmiştir. Biyopsinin riskleri olduğu doğrudur ama biyopsi yapmamanın da riskleri vardır. Biyopsi zaten hastaya yararlı olabilecek bir tedavi seçeneği olduğu zaman gündeme gelir.

    Biyopsi yapılabilecek durumlar:

    1.İdrarla protein kaybında, yaşa ve miktarına göre değişir

    2.İdrarda nedeni açıklanamayan kanamada

    3.Nedeni açıklanamayan hızlı ilerleyen böbrek yetmezliğinde

    4.Böbrek boyutlarının normal olduğu nedeni açıklanamayan böbrek yetmezliklerinde

    5.Uzun süren ani böbrek yetmezliklerinde

    6.Bazı durumlarda şeker hastalarında

    7.Bazı sistemik hastalıklarda

    8.Bazı ailesel böbrek hastalıklarında

    9.Böbrek hastalığının nedeninin anlaşılamadığı diğer durumlarda

    10.Nakil yapılmış böbrekte (gerekirse)

  • Mide kanamasında ilk ne yapmalı?

    Uzmanlar mide kanamasının, özellikle son yıllarda arttığını ve bunun başlıca sebeplerinin ise, olumsuz yönde değişen yeme alışkanlıkları, artan ilaç kullanımı ve stresli yaşam olduğunu belirtiyorlar. Gelişen teknolojiler sayesinde mide kanamasında yaşanan ölüm sayısı azalsa da bu hastalık hala tehlikeli olarak adlediliyor.

    Mide kanaması nedir, neden olur?

    Mide kanaması iç kanamalar grubuna girer, genellikle midedeki rahatsızlıklardan ötürü olur. En sık görülme sebebi ülser ve gastrittir. Mide ülserinde mukoza tahriş olur, mide damarının delinmesi sonucunda kanama yaşanır, gastritte ise delinme olmaz ancak midede biriken yaralardan kanama olabilir. Bazen basit bir ilacın kullanılması bile kanama yaratabilir.

    Belirtileri nelerdir?

    Hasta kusar ve ağzından kan gelir. Rengi genelde koyu olur ve kahve telvesine benzer. Bazı durumlarda kanlı ve koyu renkli dışkı da görülebilir. Baş dönmesi, halsizlik, bayılma, susuzluk hissi, ağızda kuruma, tansiyon düşüklüğü ve daha ileri durumlarda hayati bir tehlike olan şok durumları da belirtiler arasındadır.

    Mide kanaması geçirdiğimizde ilk olarak ne yapmalıyız?

    Mide kanaması geçiren hastaya kesinlikle ağızdan bir şey verilmemelidir. Su ya da bir yiyecek verilerek hasta kusturulmaya çalışılmamalıdır. Hayati bulgular kontrol edilmeli, kusulan kanın geri yutulması engellenmeli ve acilen ilk yardım ekibi çağırılmalıdır.

    Tedavisi ne şekilde yapılır?

    Hastaneye ulaştırılan hastaya doktor müdahalesinin ardından gerekli durumlarda serum ve kan nakli yapılır. Bu hastadan hastaya ve rahatsızlığın durumuna göre değişkenlik gösterir. Sonrasında yine genellikle olarak, endoskopi yapılır ve damar yoluyla ilaç verilir. Endoskopik işlemin yapılmasının sebebi ise kanama sebebini bulmak ve ona göre müdahale etmektir. Nadir durumlar da endoskopik işlemin yanı sıra durum daha kötü ise cerrahi müdahale de yapılabilir.

  • Tansiyon kontrolü için 5 altın kural!

    Türkiye’de her üç yetişkinden birinde görülen hipertansiyon, gerekli önlemlerin alınmaması durumunda önemli hastalıklara ve organ hasarlarına yol açıyor. Beslenme şekilleri, mevsim geçişleri, psikolojik durum ve kullanılan ilaçlar gibi faktörlere bağlı olarak ortaya çıkabilen hipertansiyon, yaşam tarzı değişiklikleri ile kontrol altına alınabiliyor ya da bazı durumlarda ilaç tedavisi gündeme geliyor.

    Enseden başlayan baş ağrısı en belirgin şikayet

    Kan basıncı yüksek olduğunda, özellikle enseden başlayan baş ağrısı, burun kanaması, nefes darlığı gibi şikayetler ortaya çıkabilir. Tansiyon yüksekliği bazı kişilerde de hiçbir belirtiye yol açmayabilir ve kişinin günlük yaşamını sürdürmesine bir engel teşkil etmeyebilir. Hasta uzun yıllar hipertansiyon sorunu olduğunu bilmeden yaşayabilir. Ancak hastalık kontrol altına alınmadığında, özellikle böbrek, göz, kalp gibi organlar bu durumdan olumsuz etkilenir.

    Erkekler kadınlara göre daha fazla risk altında

    Hipertansiyonun %95’inin saptanabilen bir nedeni yoktur. Ancak % 5 hastada sekonder hipertansiyon olarak adlandırılan, altta yatan başka nedene bağlı kan basıncı yükselmesi görülmektedir. Hipertansiyon genellikle 35-50 yaşları arasında görülür. Erkekler tansiyon hastalığı açısından kadınlara oranla biraz daha risk altındadır. Genetik yine hipertansiyonda da önde gelen nedenlerin başındadır.

    5 altın kurala dikkat ederek hipertansiyondan korunabilirsiniz!

    Hipertansiyondan korunmak ya da hastalığı kontrol altına almak ise bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile mümkündür. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizin yanı sıra stres kontrolü gibi faktörler, tansiyon değerlerinin yükselmesini engeller. Bazı hastalar için ise doktor kontrolünde ilaç tedavisi ile kan basıncı değerleri kontrol altına alınabilir.

    Günde 10 bin adım atın!

    Hipertansiyona karşı şu önlemler alınabilir:

    1. Tuzu azaltın: Aşırı tuz tüketimi tansiyon hastalığını en başta tetikleyen nedenlerdendir. Günlük tuz tüketim miktarı 2 gr’ın altında olmalıdır. Tuz hem sağlıklı kişilerde tansiyon hastalığı oluşması açısından risk oluşturur hem de hipertansiyon hastalığı olan kişilerde ilaçlarını düzenli kullansalar bile kan basıncı seviyelerinin normale gelmesini engeller. Tuz kaynağı olarak sadece sofra tuzunu düşünmek de yanlıştır. Tuzlu peynirler, tuzlu zeytin, salça, turşu, yağda kavrulmuş kuruyemişler, salamura yiyecekler gibi günlük besinlerin içindeki gizli tuz kaynaklarının da tüketime dikkat edilerek, bu yiyeceklerin sınırlandırılması gerekir.

    2. Kilo verin ve hareket edin: Aşırı kilolu olan kişilerin yaklaşık %40’ında yüksek tansiyon görülmektedir. Genç hipertansiyon hastalarının ise yaklaşık üçte biri fazla kiloludur. Fazla kilonun kan basıncı üzerinde de olumsuz etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle ideal kiloda olmak tansiyonu dengeleyen bir faktördür. Sürekli hareket halinde olmak kan basıncını düzenler. Bu nedenle günde 10 bin adım kuralına uyacak şekilde hem sağlıklı kişilerin hem de tansiyon hastalarının hareket etmesi önemlidir.

    3. Şekeri azaltın: Şeker hastalarında yüksek tansiyona sık rastlanır. Yine tansiyon hastalarında da şeker hastalığı gelişebilmektedir. Genelde iki hastalık bir arada görülmektedir. Çünkü her iki hastalık da kan damarları üzerinde olumsuz etki yaratır. Bu sebeple tansiyon hastalarının ilerleyen dönemlerde şeker hastalığına yakalanmamak için mutlaka şeker tüketimini azaltmaları gerekmektedir.

    4. Alkol tüketimi: Alkol kullananlarda yüksek tansiyon görülme sıklığı artar. Hipertansiyon hastalığı olanların da ilaçlarını düzenli kullanırken alkol miktarını da azaltarak kan basıncını dengede tutmaları mümkündür.

    5. Stres: Uzun çalışma saatleri, masa başı çalışma düzeni ve düzensiz beslenme tansiyonu olumsuz etkiler. Çalışma hayatının stresi de göz önüne alındığında çalışanlar hipertansiyon ve hipertansiyona bağlı sorunlar için risk altındadırlar. Stresten uzak bir yaşam sürmek birçok hastalık gibi hipertansiyon için de koruyucudur.

    Yemeği dışarıda yiyecekseniz bunlara dikkat edin!

    Yemeğe çok aç karnına gitmeyin.

    Menüyü dikkatle inceleyin ve tuzsuz, az yağlı, yağsız ürünleri seçin.

    Porsiyonları oranlı tüketin.

    Kırmızı et yerine beyaz et tercih edin.

    Tatlı yerine meyve yiyin.

    Ara sıcaklardan kaçının.

    Su tüketimini artırın ve şekerli içeceklerden uzak durun.

    Yemeklerde tuz yerine limon ve baharat kullanın.

  • Ozon tedavisi uygulamaları hakkında

    Ozon Tedavisi “Alternatif Tıp” değil, bir “Tamamlayıcı Tıp” unsurudur. Bütün dünyada yüzlerce bilimsel çalışmayla kanıtlanmış etkili bir tedavi yöntemidir.

    Ozonterapinin en önemli özelliği, hastaya ve hastalığa özgü olmak üzere vücuda farklı yollarla verilebilmesidir.

    Tedavi uygulamalarından biri veya birkaçı hastaya veya hastalığa göre seçilerek uygulanır.

    Majör Yöntem

    En yaygın kullanılan bu metotla ortalama 100 ml ( 50 ile 250 ml) kan; Ozona dayanıklı malzemeler ile steril kapalı ortama alınır. Belirli dozdaki ozonla karıştırıldıktan sonra, tekrar kişiye geri verilir.

    Minör Yöntem

    Kişiden alınan 2-5 cc kan, aynı hacimde ozon gazıyla karıştırılarak kas içine enjekte edilir.

    Cilt Altına Uygulama Yöntemi

    Belirli doz ve hacimde ozon gazı ince uçlu bir iğne ile cilt altına , bazı durumlarda cilt içine enjekte edilir.Kırışıkşık ve gevşemeleri düzeltir.

    Vücut Boşluklarına Ozon Gazı Enjekte Edilmesi

    Rektal-(makat) yoluyla, vajinal ve kulak yoluyla püskürtme ile ozon verilir.

    Eklem İçine Ozon Gazı Verilmesi

    Eklem rahatsızlıklarında uygun bir iğne ile belirli dozda ozon gazının eklem içine verilmesidir.

    Torbalama yöntemi ile Ozon Gazı Uygulanması

    Kol bacak gibi bölgeler ozona dayanıklı torbalar içerisinde ozon gazı uygulanır.

    Ozonlanmış Ürünlerin Kullanılması

    Ozonlu su, ozonlu yağ gibi ozonlanmış sıvıların haricen sürülmesi şeklinde uygulanır.

    Ozon Sauna Uygulamaları

    Cilt yüzeyinden ısı arttırılıp cildin nemlendirilmesi sonucunda buharlı bir ortamda tüm cilde ozon emdirilmesi yöntemidir.

    OZONUN KULLANILDIĞI BAZI HASTALIKLAR

    Kronik bronşit

    Sistit

    Bronşial astma

    Böbrek yetmezliği

    DM (Şeker Hastalığı)

    Üregenital tüberküloz

    Akut tromboflebit

    Spontan abartus

    Diyabetik ayak

    Gebelik anemisi

    Migren

    İntrauterin fetus enf

    Artrozis (eklem hastalıkları)

    Fetoplasental yetmezlik

    Kanser

    Bakteriyel vajinozis

    Kronik hepatit B,C

    Vulvar distrofi

    Aterosklerotik damar hastalığı

    Peritonit

    Akne

    Sistemik skleroz

    Osteomiyelit

    Ülseröz deri lezyonları

    Pürulan artrit

    Pürülan, trofik ülserler

    Kronik piyelonefrit

    Psöriyazis (sedef)

    Kronik gastrit

    Kollajenozis

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar

    Diş hekimliğinde

    Kolit

    İyileşmeyen yaralar

    Kronik prostatit

    Ülser

    Romatizmal Hastalıklar

    Ağrılar

    Fibromiyaljiler

    Kronik Yorgunluklar

    İyileşmeyen Yaralar

    Diyabet (şeker hastalığı) yaraları, enfekte olmuş ve iyileşmeyen yaralar, yatakta uzun süre yatmaya bağlı ortaya çıkan bası yaraları (dekubitüs ülserleri), dolaşım bozukluğuna bağlı bacaklarda ortaya çıkan ciddi yaraların tedavisi, ozon tedavisinin temel uygulama alanlarından biridir.

    Ozon tedavisi yara bölgesine gelen kan ve oksijeni arttırmış olur.Aynı zamanda yara oluşmasına sebep olan bakterileri öldürerek tedavi sağlanır. Ayrıca çeşitli nedenlere bağlı cilt alerjileri, ekzemalar ozon tedavisine cevap verirler. Ameliyat sonrası zor iyileşen yaralar ve yara izlerinde de ozon önerilmektedir.

    Kanserin Tedavisi ve Önlenmesi

    Nobel ödülü sahibi bilim adamı Dr. Otto Warburg, kendisine Nobel ödülü kazandıran çalışmasında: Vücuttaki “onkojen”ler stres, kirlilik, radyasyon yanında oksijensizlik gibi faktörlerle uyarılarak kanser başlatabiliyor. Bu nedenle kanserin temel nedeni oksijensiz yaşamdır, yani “anaerobiosis”tir. Normal hücreler oksijene gereksinim duyarlar, oysa kanser hücreleri oksijensiz yaşayabilir. Oksijen eksikliği, kanserin yayılmasını da kolaylaştırır. Kanser hücreleri, oksijen açısından zengin bir ortamda varlıklarını sürdüremediğinden, yeterli oksijen sağlanırsa, tümör dokusunun beslenmesinin bozulduğu ve tümör hücrelerinin öldüğü tespit edilmiştir.

    Ozon tedavisinin, direkt kanser hücrelerini öldürücü etkisi yanında, bağışıklık sistemini güçlendirici, kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerini engelleyici etkisi de vardır.Kemoterapi-radyoterapinin tümör üzerindeki öldürücü etkilerini arttırarak tamamlayıcı tedavi olarak oldukça başarılı bir şekilde kullanılmaktadır..

    Burada ozonu immun sistem (bağışıklık sistemi) aktivasyonunda da kullanmaktayız. İmmun hücreler – örneğin lenfositler, yardımcı ve baskılayıcı hücreler, lenfositler ve natural katil hücreler – cytokin denilen interferonu da içeren haberci proteinleri üretmek için ozonun başlattığı biyolojik reaksiyonlar yoluyla aktif hale getirilir. Aslında, ozon vücudun kendi interferon ve interlökinlerini artan miktarlarda üretmesini sağlar.

    Ozonlanmış kanın hastaya verilmesiyle, pozitif olarak artan bir immün reaksiyonu başlatılır, bu aynı zamanda vücudun genel direncinin ve zindeliğinin artmasına katkıda bulunur.

    Dolaşım bozuklukları

    Ozon tedavinin dolaşım bozukluklarındaki başarısı çok sayıda tıbbi çalışma ile kanıtlanmış olduğu gibi, bacaklarda hissedilen soğukluk , kısa yürüyüşler sonrasında ayaklarda ortaya çıkan ve dinlenmeyle geçen ağrılar gibi alarm veren semptomlarda azlamalar tedaviyle kısa sürede ortaya çıkmaktadır.

    Kas, Eklem ve Romatizmal Hastalıklar

    Vücudumuzdaki doğal ağrı kesicilerin açığa çıkmasını sağlayarak ağrı kesici özellik gösterir Kemik deformasyonu ve eklem harabiyetlerinde, eklem içine yapılan ozon enjeksiyonları ile hem eklem içinde hava yastığı oluşturulmakta, hem de eklem kıkırdak dokusunun yeniden tamiri sağlanmaktadır.

    Ayrıca Romatoid artrit gibi bağışıklık sisteminin sapması ile ortaya çıkan hastalıklarda , bağışıklık sistemini regüle ettiğinden diğer medikal tedavilerle kombine edildiğinde dramatik iyileşmeler gözlenmektedir.Ayrıca yoğun adele ağrıları, yorgunluk, uyku bozuklukları ile seyreden ve çok yaygın rastlanan bir hastalık olan fibromiyaljide de ozon başarılı tedavi yöntemlerinden biridir.

    Enflamasyonlu eklem hastalıklarından evre 1 ve 2, yani ağır kemik deformasyonlarının olmadığı durumlarda, medikal ozon uygulamalarına iyi cevap alınmaktadır. Gonartroz ya da diz ve omuz eklemlerindeki aktif artritlerde ozon tedavisine cevap verir. Bağışıklık sistemini güçlendirme ve kıkırdak metabolizmasını aktive etme özelliklerine ek olarak burada ozonunçok etkili olan antienflamatuar özelliğinden faydalanılmaktadır.

    Migren Tipi Başağrısı

    Botoks uygulamalarında olduğu , ilgili bölgelere cilt altı, kas içi ozon uygulamaları ile , 3-12 ay gibi sürelerde atakların şiddet ve sıklığı azaltılmaktadır. Üstelik botoksun dezavantajları ve riskleri olmadan.

    Virüslerden Kaynaklanan Hastalıklar

    AIDS, zona, uçuk, Hepatit B, C gibi viral hastalıklarda, ozon bağışıklık sistemini güçlendirir ,aynı zamanda virüse direkt teması ile virüsün vücuttan atılmasında etkili olur.

    Böbrek Fonksiyonlarının Düzenlenmesi

    Ozon sauna ter bezlerini uyararak terlemeyi arttırma yolu ile lenfatik sistemde birikmiş toksinlerin, ağır metallerin, kimyasal maddelerin atılmasını hızlandırarak böbreğe yardımcı olur. Toksinleri etkisiz hale getirerek, deri, akciğer, böbrek ve bağırsak yolu ile atılmasını sağlar.

    Böbrekten 24 saat boyunca çalışmasını gerektiren ağır metallerin boşaltım işini, saunada terleme yolu ile 15 dakikada yerine getirir. Bu nedenle ağır böbrek hastalarına ev tipi ozon saunası önerilmektedir.

    Deri Hastalıklarında Ozon Tedavisi

    Ozon, virüs bakteri ve mantarları öldürdüğünden bunların sebep olduğu deri enfeksiyonlarını tedavi eder. Ter kokularını önler. Daha temiz, daha yumuşak yenilenmiş bir cilt sağlar. Bölgesel kan dolaşımını arttırır. Kan, lenf ve deri hücrelerine nüfuz eden ozon sayesinde dokuların iyileşmesi ve kendini yenilemesi hızlanır.

    Göz Hastalıkları

    Yaşa bağlı dolaşım bozuklukları gözü de etkilemektedir. Gözde retina adı verilen görme merkezindeki ve optik sinirdeki harabiyetler çeşitli derecelerde görme bozukluğu oluşturmaktadır. Burası görme odaklanmasının enkeskin oluğu noktadır.Bundan dolayı oluşan lekeler optik sinir atrofisine kadar giden çeşitli derecelerde etkili olmaktadır.

    Yapılan klinik çalışmalarda (Siena Üniversitesinde ), ozon tedavisi sonrası 6-8 ay içerisinde görmede iyileşmeler kaydedilmiştir. Tedavinin devam ettirilmesi halinde görme performansında artış gözlenmiş veya daha kötüye gidişin durdurulmakta olduğu belirlenmiştir. Sarı nokta hastalığı da denen Makula dejeneransında da ilerlemenin durmasını ve bazen gerilemesini sağlamaktadır.

    Bağırsak Hastalıkları

    Proktitis ve kolit gibi iltihaplı bağırsak hastalıklarında özellikle erken dönemde rektal Ozon gazı püskürtülmesi şeklinde yapılan bölgesel uygulamanın çok yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Birçok durumda arka arkaya 10 seans ozon uygulanması yeterli olur. 248 hasta üzerinde yapılan proktitis klinik çalışmasında sadece hastaların ’unda birkaç 10 seanslık uygulama gerekmiştir.

    Troid Hastalıkları

    Hashimoto troidit gibi bağışıklık sistemi sapmalarına bağlı durumlarda ozonterapi immün sistemi regüle ederek; diğer sebeplere bağlı troid bezi yetersizliklerinde de , troid bezini aktifleştirerek etkili olur.

    Astım , Kronik Bronşit, Alerjik Hastalıklar

    Semptomların, özellikle dispnenin çabucak düzelmesini , allerjik etkiye bağlı rinit ve bronşial spazmın çabucak çözülmesini sağlar ve yeni atak oluşum sıklığını azaltır.

    Kadın Hastalıkları

    Tedaviye dirençli alt genital enfeksiyonlarda bakteri, mantar, virüs öldürücü etkisi ve hormonal durumu düzenleyici rolüyle etkili olur.

    Cinsel Fonksiyonların Düzenlenmesi

    Ozonterapi alanlarda cinsel fonksiyonlarda artış gözlenmiştir.

    Nörolojik Hastalıklar

    Multiple skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi nörolojik hastalıklar ile Myotoni, Muskuler Distrofi veya Spastik çocuklardaki kas-sinir hastalıklarında başarılı sonuçlar alınabilmektedir.

    Yaşlılıkta Ozon Tedavisi
    Sağlıklı yaşlanmayı ve genç kalmayı sağlamak amacıyla pek çok yöntem denenmektedir (“Anti-aging” “geriye yaşlanma” yeniden canlanma ) Bunların hedefi, uzun yıllar gençliğinizi korumak ve dinç kalmayı sağlamaktır. Serbest radikaller, buldukları dokularla birleşerek onları, fonksiyonlarını yapamaz hale getiriyor. Bu etki 30 yaşında başlıyor, 40’lı yaşlarda artarak ilerliyor ve 50’li yaşlardan itibaren dramatik bir şekilde çoğaltarak fark edilen bir yaşlanmaya ve pek çok hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor.Bunun giderilmesi için yapılması gerekenlerden biri de “ozonterapi”dir.

    Ozon sayesinde oksijenin dokular tarafından daha iyi kullanımını sağlanır, bağışıklık sistemi harekete geçirilir. Bunu takiben vücudun kendi antioksidanlarını ve serbest radikallere karşı savaşan diğer hücreleri de aktive olurlar.

    Hücreler tıpkı insanlar gibi solurlar. Bunun için hücre seviyesindeki ortamda oksijen moleküllerinin bulunması şarttır.Yaşlanma nedeniyle uzun süredir yeterince oksijenlenmeyen hücreler ozon tedavisinden sonra artık fonksiyonlarını daha yüksek oranda gerçekleştirebilmektedirler. Fiziki kapasitede azalma, yürüme güçlüğü ve baş dönmesi gibi belirtiler ile kendini gösteren beyindeki dolaşım bozukluklarında olumlu etkileri mevcuttur. Ozon uygulanan kişilerde yaşlanmayı önleyici etkilerin yanı sıra yaşam kalitesinin önemli düzeyde arttığı bilinmektedir.

    Selülit

    Ozon farklı mekanizmalarla sellülitte etkilidir. Ciltte biriken yağ asitleri ile etkileşerek yağ zincirlerinin kırılmasına ve vücuttan atılmasına neden olur. Ayrıca alyuvarların oksijen taşıma kapasitesini arttırarak, kılcal damarlarda kan akımının düzelmesi ile yağ dokusu hücrelerinin metabolizmaları normal hale döner. Yapılan çalışmalarda ozonterapinin, sellülitin geleneksel tedavisinden daha etkili olduğu ortaya çıkarılmıştır.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    Çağımız hastalıklarından biri kronik yorgunluk sendromudur. Bu hastalıkta kişiler yorgunluk gerektirecek bir iş yapmadığı halde kendini yorgun hissetmektedir. Hatta o gün hiç hareket etmediği halde sanki tonlarca yük taşımış gibi kendini bitkin hissederler ve kesinlikle kıpırdayacak güçleri bile kalmamıştır. Dilimizde “Canlı Cenaze Sendromu” olarak tanımlanan bu hastalık son yıllarda her geçen gün daha çok sayıda insanı pençesine almaktadır.

    Tedavisi oldukça güç olan bu kronik yorgunluk sendromunda ozon önemli düzelmeler sağlayabilmekte ve hücre seviyesinden başlayarak vücutta hastalığın yol açtığı kötü etkileri anlamlı düzeyde silebilmektedir. Stres, yoğun çalışma temposu ile oluşan zihinsel ve bedensel yorgunluk ,ozon (O3) tedavisine çok iyi yanıt verir.Ozonun kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin metabolizma akivasyonu ile genel iyilik hali oluşur ve kişiler kendilerini yenilenmiş hissetmektedirler.Ozon fiziksel dayanıklılığı arttırmaktadır

    Stresle Mücadele

    Günlük yaşam mücadelesi, iş yoğunluğu, mesleki sıkıntılar, endüstriyel olarak hazırlanan gıda ürünleri, çevre kirliliği, nikotin, alkol, kahve, manyetik kirlenmeler, yanlış yaşam biçimi ve hatalı beslenme, hareketsizlik, hastalık ve enfeksiyonların her biri yaşamımızda başlı başına bir stres nedeni oluşturur.

    Ozon tedavisi hastalıkların ve enfeksiyonların tedavisinde etkili olurken, kirlilik ile vücudumuzda biriken toksinlerin atılmasını sağlar. Ayrıca stres hormonu olarak adlandırılan adrenalini vücutta yıkarak stresimizi azaltır.

    Detoks İçin Ozon Terapi (Toksinlerden Arınma)

    Soluduğumuz hava, yediklerimiz ve içtiğimiz su, toksinler ve kirletici maddeler yavaşça vücudumuza girerler ve cildimiz vasıtası ile emilirler. EPA (A.B.D Çevre Koruma Ajansı) verilerine göre, yiyeceklerimizde 3000’den fazla kimyasal bulunmaktadır ve yetişkinler her yıl 2 kg.kadar zirai ilaç artığı tükettikleri gıdalarla birlikte almaktadırlar.

    Ozon uygulama yöntemlerinden biri olan ozonlu sauna ile birikmiş toksin ve kimyasal maddeler deri yolu ile atılır. Aynı zamanda dokuların oksijenlenmesi sağlanmış olur.Ozon sauna derinin üçüncü bir böbrek, ikinci bir akciğer sistemi gibi çalışmasını sağlar.

    Beyin fonksiyonları Zeka ve Ozon Terapi

    Bir çok sebeple akciğerlerimizden kana geçen oksijen az olabilir yada beyine giden kan akımı yetersiz olabilir, işte bu durumlarda oksijen (ozon) tedavisi çok önemlidir.Kanın direkt oksijenlenmesini arttıran ozon tedavisi en ideal ve doğal yoldur. “serbest radikal” denilen elektronlarını kaybetmiş zararlı maddelerin beyin işlevlerini yavaşlatıcı etkisi en iyi ozon tedavisi ile giderilebilir. Ayrıca sınava hazırlanan öğrencilerde kullanılan ozon konsantrasyonunun belleği arttırdığı, hafızayı güçlendirdiği gözlenmiştir.

    Karaciğer enflamasyonu (Hepatit A, B, C)

    Karaciğerin enflamasyonu, tıbbi ozon için klasik tedaviler arasında sayılır. Hepatit A (HVA = hepatitis virus A) diğerlerine göre problemsiz ve tamamen iyileşebilirken, virüsün diğer şekli, hepatit B (HVB = hepatitis virus B) ve hepatit C (HVC = hepatitis virus C) sıklıkla kronik bir şekilde seyreder.

    Burada klasik tıbbi tedavi metodlarına ilave olarak, ozonlu kan transfüzyonu ya da rektal yolla ozon/oksijen gazının kontrollü bir şekilde verilmesi ile viral yük azalmış başarılı sonuçlar alınmıştır.

    OZON NASIL ETKİLER?

    Ozon, beyaz kan hücrelerinin (savunma hücreleri olup, enfeksiyonlara karşı korurlar) oluşumunu arttırır, fonksiyonlarını düzenler. Bakteri, virüs ve mantarları öldürür.

    Kanın kıvamını azaltır, alyuvarların (kandaki kırmızı oksijen taşıyan hücrelerin) elastikiyetini arttırarak kılcal damarlardan geçişini hızlandırır, akışkanlığını sağlar. Damar duvarlarındaki plakların yumuşamasını ve küçük kan damarlarındaki tıkaçların çözülmesini sağlayarak dolaşımı düzenler.

    Bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonlara direnci arttırır. Bağışıklık sistemini düzenleyici özelliği ile, bağışıklık sisteminin sapmasından kaynaklanan hastalıklarının tedavisinde iyileştiricidir.

    Hızlı büyüyen kanser hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını engeller.

    OZON TEDAVİSİ İLE VÜCUDUMUZDA HANGİ DEĞİŞİKLİKLER OLUŞUR

    Eklem ağrılarını ve kas rahatsızlıklarını iyileştirir. Kaslarda biriken toksini gidererek kasları gevşetir ve yumuşatır, esnekliği arttırır

    Damar duvarlarını yeniler, güçlendirir ; tansiyonun düzenlenmesinde fayda sağlar.

    Pankreası güçlendirerek şeker hastalığına faydalı olur

    Bağışıklık sistemini güçlendirir.

    Enfeksiyon hastalıklarına karşı vücudun direnci arttırır.

    Beyin fonksiyonlarını ve hafızayı kuvvetlendirir.

    Depresyon ve sıkıntıyı ferahlatıcı etkisi vardır. Stres hormonu olarak bilinen Adrenalini okside ederek genel bir sakinlik sağlar. Depresyon kaynaklı gerginliği gidermeye yardımcı olur

    Deri kan dolaşımını arttırarak cilt yenilenmesini, sıkı ve pürüzsüz görünüm oluşmasını sağlar. Daha temiz, daha yumuşak ve daha gençleşmiş bir cilt sağlar.

    Hücre ve dokulara giden kan dolaşımını artırarak dokuların yenilenme hızı ve dayanıklılığını artırır ve görevlerini daha iyi yapmalarını sağlar .

    Kan ve Lenf sistemini temizler.

    Derinin üçüncü bir böbrek yada ikinci bir akciğer sistemi gibi çalışması sağlanır.

    Hormon ve enzim üretimini normale döndürür.

  • Kreatinin nedir, ne değildir?

    Bir çok hasta böbrek hastalığı ile tesadüfen yaptırdığı bir kan tahlilinde kreatinin değerinin yüksek çıkması sonucu tanışır ve morali bozulur. Kreatinin yüksekliği sık olan bir problemdir (ülkemizde 6-7 erişkinin birinde böbrek problemi, yaklaşık 20 yetişkinin birinde de kreatinin yüksekliği vardır) ve hastaların çoğu farkında bile değildir. Bu nedenle farkına vardığınız için sevinmeniz bile mümkündür çünkü artık böbreklerinize daha fazla dikkat ederek onları koruyabilirsiniz. Bu sayfada kreatinin hakkında hastaların ve hasta yakınlarının en çok sorduğu, en çok merak ettiklerini bulacaksınız.

    Kreatinin nedir?

    Kreatinin kas hücrelerinde oluşan, böbrek aracılığı ile vücuttan atılan, böbreğin görevini iyi yapıp yapmadığını gösteren ve ölçümü kolay bir maddedir.

    Üre nedir?

    Yaşam için vücudumuzda çok sayıda biyokimyasal olay olur. Örneğin proteinler birçok olaya katılır ve sonunda parçalanır. Parçalanan proteinler üre haline gelir ve vücuttan atılır.

    Böbrek yetmezliğinde üre ve kreatinin neden yükselir?

    Üre ve kreatinin böbrekten süzülerek atılır. Böbrek yetmezliğinde böbreğin süzme görevi azaldığı için üre ve kreatinin birikmeye başlar. Kanda üre veya kreatinin ölçülerek böbrek yetmezliği olup olmadığı ve varsa böbrek yetmezliğinin derecesi saptanır.

    Kanda üre ve kreatinin yükselmesinin hepsi böbrek yetmezliğine mi bağlıdır?

    Özellikle hafif yükselmelerde başka nedenlerle (örneğin protein veya kaslarla ilgili sorunlar) de yükselebilir ama bu nedenlerden burada bahsedilemeyecektir. Üre ve kreatinin yüksekliğinin böbreğe mi böbrek dışı bir nedene mi bağlı olduğunu size ancak bir böbrek hastalıkları (nefroloji) uzmanı söyleyebilir.

    Kaslarda ne tür sorun olabilir?

    Ağır spor yapanlarda kas kitlesi artmış olduğu için kanda kreatinin yükselebilir. Öte yandan, kas kitlesi çok azalmış kişilerde kanda kreatinin normal sınırlarda olmasına rağmen böbrek hastalığı olabilir.

    Üre mi önemli kreatinin mi?

    İkisi de önemlidir. Böbrek yetmezliği deyince daha çok üre anlaşılması alışkanlık olmuştur. Eski zamanlarda kanda üre düzeyine bakmak kreatinin düzeyine bakmaktan daha kolay olduğu için üre bakılırdı. Otomatik makinelerle artık kreatinin bakabilmek çok kolaylaşmıştır. Üre, kreatinine göre böbrek dışı çok sayıda faktörden etkilenir, bu nedenle daha az hassastır, yanılgılara açıktır yani üre yüksek olduğu halde böbrek normal olma olasılığı daha yüksektir. Yani böbrek yetmezliği için kreatinin daha önemlidir ama kreatinin yüksek olmasına rağmen böbrek de normal olabilir.

    İki böbrek de mi hasta?

    Kreatinin yüksekliğinin nedeni böbrek hastalığı ise 2 böbreğin de hasta olması gerekir. Bir böbreklerini yakınlarına bağışlamış kişilerde tek böbrek vardır ve bu böbrek sağlam olduğu sürece kreatinin yükselmez.

    Su içmekle kreatinin düşer mi?

    Bir miktar düşebilir ama kalıcı böbrek hasarı varsa normale gelmez. Önemli olan kreatininin düşmesi değil yükselmemesi veya yavaş yükselmesidir.

    Et yemesem kreatinin düşer mı?

    Düşebilir ama bunun nedeni çoğu kez böbreklerin daha iyi çalışması değil beslenme bozukluğuna bağlı kasların zayıflamasıdır. Kaslar zayıflarsa kreatinin üretimi azalacağı için kanda kreatinin düşebilir. Üstelik et gibi proteinler daha az yendiği için sebze, meyveye ağırlık verilmesi bir de potasyum sorununa neden olabilir. En iyisi doktoru dinlemek.

    Kreatinin yükselmesini nasıl önleyebilirim?

    Genel olarak gereksiz ilaç kullanımını önlemek, ilaç gerekirse bilinçli kullanmak, yeterli sıvı almak, etkin kan basıncı kontrolü (şikayet yoksa bile arada ölçerek) ve nefrolog takibini aksatmamak gerekir. ‘Diyaliz hastası olmaktan nasıl kurtulurum?’ isimli bölüm size yararlı olabilir.

    Tansiyon takibi neden önemlidir?

    Tansiyonun yüksek seyretmesi böbrek yetmezliğinin hızlı ilerlemesine ve kreatinin değerinin yükselmesine neden olur. Sizlere ‘İyi ki Tansiyonum Çıktı’ isimli kitabımı (Doğan Kitap, 2016) öneririm.

    Kreatinin yükselmesi böbrekten başka bir hastalığın belirtisi olabilir mi?

    Evet. Hekimlik hayatım boyunca kreatinin değeri yüksek olduğu için gelen hastalarımda çok değişik hastalıkların tanısını koydum. Bazı kan hastalıkları ve hormonal bozukluklarda ilk bulgu kreatinin yükselmesi olabilir, bu nedenle ilk değerlendirme çok önemlidir.

    Böbreklerimden hiçbir şikayetim yok, doktorum böbreğimin hasta olduğunu söyledi, böyle bir şey mümkün olabilir mi? Erken böbrek yetmezliği nasıl anlaşılır?

    Böbrek yetmezliğinin erken döneminde hastada hiçbir belirti ve bulgu olmayabilir. Bu dönemde böbrek hastalığı sadece kanda üre veya kreatinin ölçümü yapılarak anlaşılabilir. ‘Böbrek hastalığı sinsidir’denmesinin nedeni de budur. Üre ve kreatininin yükselmesi hissedilmez. Hafif yükseklikler gerek hasta gerekse de hekim tarafından önemsenmeyebilir, ihmal edilebilir.

    Kanda üre ve kreatininin normal düzeyleri nedir?

    Normal değerler üre için 20-50 mg/dl ve kreatinin için 0.8-1.2 mg/dl’dir. Bu değerler laboratuvarlara göre küçük farklılıklar gösterebilir.

    BUN diye bir şey duydum, bu nedir?

    Normal değerleri farklı olmakla birlikte pratik olarak üre, BUN’ın 2 katıdır. Üre diye konuşmak alışkanlık olmuştur. Bazı laboratuvarlar üre bazıları ise BUN şeklinde raporlar. BUN, kan üre azotunun kısaltılmış şeklidir.

    Normal BUN değeri nedir?

    10-20 mg/dl.

    Yükselmiş üre, BUN veya kreatinin düzeyi ile böbrek yetmezliğinin derecesi arasında bir ilişki var mıdır?

    Evet. Böbrek yetmezliğinin derecesini anlamak için kan kreatinin düzeyini temel alan formüller kullanılarak böbreğin süzme görevi ölçülür. Böbreğin süzme görevini göstermek için kullanılan tıbbi terim kreatinin klirensidir. Pratikte kullanılan birimi ml/dakikadır.

    Kreatinin klirensi neden önemlidir?

    Kan kreatinin düzeyi böbrek yetmezliğinin derecesini üre veya BUN’dan daha iyi yansıtır. Yaş, cinsiyet, ırk ve kas kitlesi gibi faktörler kan kreatinin düzeyini etkilediği için bu faktörlerin etkisini azaltmak amacı ile kreatinin klirensi kavramı geliştirilmiştir.

    Böbrek yetmezliği/hastalığı kreatinin klirensine göre evrelendirilir ve tedavi planı buna göre yapılır.

    Kreatinin klirensimi nasıl öğrenebilirim?

    Kreatinin klirensini hesaplamak için ideali 1 gün (24 saat) süre ile idrar toplamak ve gerekli ölçümleri yapmaktır ancak bu pratik olmadığı için bazı formüller ve tablolar geliştirilmiştir. Günümüzde birçok hastane kan kreatinin düzeyini raporlarken altına küçük bir uyarı ile kreatinin klirensini (GFR, GFD, eGFD, eGFD şeklinde) de raporlamaktadır.

    Bu formüllerle bulunan değer ne kadar doğrudur?

    Bu formüllerle bulunan değerlerin gerçek değerlerle arasında küçük farklar vardır ama nefroloji pratiğinde bu farkın önemi çok azdır. Bu formüller böbreğin süzme fonksiyonunun hızla değiştiği geçici böbrek yetmezliğinde kullanılamazlar.

    24 saat idrar toplamak şart mıdır?

    Eskiden çok yaygın kullanılırdı ancak bu formüller sayesinde hastaların çoğunda artık 24 saat idrar toplamak gerekmez. Ağır spor yapanlarda kreatinin yüksekliğinin böbrek hastalığı mı kas kitlesinin artması mı sonucu olduğu 24 saat idrar toplayarak anlaşılır.

    Tahlil kağıdımda kreatinin klirensi, GFR, GFD, eGFD, eGFD şeklinde bir bilgi yok, nasıl öğrenebilirim?

    MDRD formülüne göre hazırlanmış aşağıda belirtilen 2 tablo aracılığı ile hastalar kendi kreatinin klirensini yaklaşık olarak hesaplayabilir.

    Erkek hastalar için tablo

    Kreatinin düzeyi
    Yaş 1 1.5 2 2.5 3 4 6 8
    20 101 63 46 35 28 20 13 9
    25 97 61 43 34 27 20 12 9
    30 93 58 42 32 26 19 12 8
    35 90 57 41 31 25 18 11 8
    40 88 55 40 31 25 18 11 8
    50 84 53 38 29 24 17 11 8
    60 81 51 36 28 23 16 10 7
    70 79 49 35 27 22 16 10 7
    80 76 48 34 27 22 15 10 7

    Örnek: 20 yaşında kreatinin düzeyi 1 mg/dl olan erkek bir hastada kreatinin klirensi 101 ml/dakikadır.

    Kadın hastalar için tablo

    Kreatinin düzeyi
    Yaş 1 1.5 2 2.5 3 4 6 8
    20 75 47 34 26 21 15 10 7
    25 72 45 32 25 20 14 9 7
    30 69 43 31 24 19 14 9 6
    35 67 42 30 23 19 14 8 6
    40 65 41 29 23 18 13 8 6
    50 62 39 28 22 18 13 8 6
    60 60 38 27 21 17 12 8 5
    70 58 36 26 20 16 12 7 5
    80 57 36 25 20 16 11 7 5

    Ayşe Hanım 40 yaşında. 72 kg ağırlığında. Kan kreatinin düzeyi 2.5 mg/dl. Kreatinin klirensi kaç?

    Tabloya göre 23 ml/dakika.

    Öğrenmem için bu tablolar dışında bir yöntem var mı?

    Bazı web sayfaları veya cep telefonu uygulamaları ile de öğrenebilirsiniz.

    Kreatinin klirensini hesaplamam, öğrenmem ne işe yarar?

    Böbrek yetmezliği olan bir hastada tedavi planlanırken kreatinin klirensi temel alınır. 2002 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde Ulusal Böbrek Vakfı kreatinin klirensini temel alarak kalıcı böbrek hastalıklarını sınıflandırmış ve hastalar için bir tedavi planı hazırlamıştır. Burada bu evrelendirme sistemi sunulacak ve hastalar uygulamaları gereken tedavi hakkında aydınlatılacaktır. 2012 yılında yeni bir evreleme sistemi daha geliştirilmiştir, bu sistemde idrarda kaybedilen protein miktarının da önemi vardır ancak hastalar için daha pratik ve anlaşılabilir olması nedeni ile burada eski evrelendirme sistemi kullanılmıştır.

    Kalıcı böbrek hastalığı evrelendirmesi

    Evre Tanımlama Kreatinin klirensi

    (KrK) (ml/dak)

    – Artmış risk ≥60

    (risk faktörleri +)

    1 Böbrek hasarı var ama KrK normal veya artmış ≥90

    2 Böbrek hasarı var, KrK hafif azalmış 60-89

    3 Orta derecede azalmış KrK 30-59

    4 Şiddetli derecede azalmış KrK 15-29

    5 Son dönem böbrek yetmezliği < 15

    Bu bilgiler ışığında kreatinin klirensinizi ve hastalığınızın evresini hesaplayabilirsiniz. Özetle söylemek gerekirse kreatinin yüksek olması diyaliz demek değildir, hem diyaliz hastası olmamak/eğer gerekecekse başlangıcını geciktirmek hem de önlenebilir sorunlara hazırlıksız yakalanmamak için takipleri aksatmamak gerek. Böbreklerinize iyi baktığınız sürece onlar da size iyi bakacaktır.

    Önerilen kaynaklar:

    1.‘Diyaliz hastası olmaktan nasıl kurtulurum?’ isimli bölüm (www.tekinakpolat.com)

    2.’İyi ki Tansiyonum Çıktı’, Doğan Kitap 2016.

    3.Ürem Kreatininim Yüksek Diyalizi Nasıl Önlerim, 2016. İndirmek için (www.tekinakpolat.com).

  • Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Hakkında Neler Biliyoruz?

    Bipolar Bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle kişinin kendisine ve çevreye zarar veren, tedavi edilmediği takdirde intihar yoluyla ölüme yol açabilen, kişinin duygu durumunda aşırı ve zıt yönlü değişiklikler gösteren zihinsel bir hastalıktır. Bipolar bozukluk çeşitli dönemlere ayrılır. Hastalık dönemlerini ele almak gerekirse, mani dönemi duygu durumun çok yükseldiği, hastanın aşırı coşkulu olduğu dönemdir. Bu dönemde hastada abartılı düşünceler veya projeler, kendini olduğundan çok daha yüksekte hissetme, büyüklük düşünceleri, kendini aşırı enerjik hissetme, uyku gereksiniminde azalma, sonuçlarını düşünmeden heyecanlı veya eğlenceli faaliyetlere kalkışmak (çok fazla para harcama, aşırı hızlı araba kullanma) görülen belirtilere örnektir. Yükselen duygu durumunun şiddet seviyesine ya da psikoz belirtilerine bağlı olarak, mani veya hipomani olarak isimlendirilir. Diğer yandan depresyon dönemi veya çökkünlük dönemi ise yukarıda yazılan durumun tam tersidir. Depresyonda ise hastada mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk, özgüvende azalma, değersizlik hissetme, abartılı suçluluk veya pişmanlık duyguları, eskiden zevk aldığı faaliyetlerden zevk alamama, iştahsızlık veya uykusuzluk gibi değişiklikler, ölüm ve intihar düşünceleri, bedeninde nedeni açıklanamayan ağrılı tablolar ortaya çıkabilir. Karma döngü dediğimiz dönem ise gün içinde değişen duygu durum mani ve depresyon belirtilerinin aynı anda yaşanmasıdır.

    MANİ DÖNEM:

    • Benlik saygısında abartılı bir artış.

    • Uyku gereksiniminde azalma.

    • Her zamankinden daha konuşkan.

    • Dikkat dağınıklığı.

    • Düşüncelerde hızlanma.

    DEPRESYON (MAJÖR) DÖNEMİ:

    • Çökkün duygu durumu.

    • Etkinliklere karşı ilgide azalma.

    • Yeme istediğinde artma veya azalma.

    • İçsel gücün kalmaması (enerji düşüklüğü).

    • Düşünmede ve odaklanmada güçlük çekme.

    Bipolar bozukluğun kesin bir nedeni henüz belirlenememiş; fakat, çevresel ve genetik etmenlerin rol aldığı düşünülmektedir. Bir diğeri ise beynimizde ki sayısız hücreler arası iletiyi sağlayan kimyasal maddelerin taşınmasında ortaya çıkan değişikliklerdir.

    Beyinde iletiyi bozarak düşünce, bellek, öğrenme ve duygu durumun düzenlenmesini etkiler. Stresli veya travmatik olaylar da bipoların ilk hastalık döneminin ortaya çıkmasına neden olabilir veya ilerleyen nedenleri tetikleyebilir. Yapılan araştırmalara göre bipolar bozukluk genellikle 20’li yaşların başında görülmeye başlar. Kadın ve erkek de eşit oranda görünür. Fakat depresyon dönemi kadınlarda daha fazlayken mani döneminin sıklığı da erkeklerde daha fazla görülür.  Her hastalığın olduğu gibi bipolar hastalığın tedavi yöntemi vardır. Bu hastalıkta kişinin kendi kendine tedavisinin yanı sıra sosyal destek (aile) tedaviye yardımcı olması gerekmektedir.

    Bipolar bozukluk görülen kişilerde günlük yaşamında yardımcı olabilecek öneriler;

    • Hastalığınızı içinizde yaşamaktansa güvendiğiniz, eşiniz ve dostunuzla mutlaka paylaşmayı deneyin.

    • Mümkün olduğunca uyku düzeninizi oturtturun. Düzenli uykuya önem verin.

    • Sosyal yaşantınızda stresi azaltın. Size stres oluşturabilecek ortamlardan ve kişilerden uzak durun. Öyle bir imkanınız olmasa dahi kendinizi olumsuzluklara kapatın. Olumsuz düşünceler içinizde büyüdükçe çığ gibi olur. Beyninizde sizi kemirip durur. Buna müsaade etmeyin.

    • Düzenli egzersizler yapmaya çalışın. Mesela; Kulaklığınızı takıp keyifli bir yürüyüş için güzel bir aydayız.

    • Rutin işlerinizi azaltmayın. Her gün yapmanız gereken işleri ertelemeyin. Meşgul olacağınız etkinlikler her zaman sizin için avantajdır.

    Yakınlarına öneriler;

    • Bipolar bozuklukta aile ve çevre desteği büyük önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalara göre; çevresinden sevgi ve destek gören bipolar bozukluğa sahip kişiler daha hızlı iyileşme gösterirler, manik ve depresif dönemlere daha az girerler ve hastalık belirtilerini daha az yaşarlar.

    • Bipolar bozukluk ailede çeşitli stres ve gerginliğe sebep olabilir. Aile bireyleri hastalığı ve yaşanabilecek zorlukları en başta kabullenerek bu problemlerle başa çıkabilirler. Unutmamak lazım ki, ruhsal hastalıklar hiç kimsenin suçu değildir. 

    • Tedavinin sonuncunda yaşanan sıkıntıların büyük oranda geçmesine rağmen, bazı belirtilerin uzun süre devam ettiği görülmektedir. Bu sebeple her zaman gerçekçi olmak ve çok büyük beklentiler içerisine girmemekte fayda var.

    • Duygusal, sosyal destek vermenin yanı sıra, bipolar tanısı almış olan hastaya yardım etmenin en iyi yolu onu doktora gitmesi ve tedavisine düzenli devam etmesi konusunda desteklemektir.

    • Bipolar bozukluk yaşayan kişinin durumunu tam olarak anlayabilmesi mümkün olmayabilir. Bu konuda yakın çevrelere büyük iş düşüyor. 

    DİKKAT !!!

    Mani dönemindeyken kişiler kendilerini aşırı derecede iyi hissederler ve problemleri olduğunu düşünmezler. Depresyonda ise bir şeylerin ters gittiğini fark ederler fakat yardım çağrısında bulunabilecek enerjileri olmaz. Eğer yakınınız bipolar bozukluğu kabullenmek istemiyorsa, bu konuda onunla zıtlaşmayın. Bu fikir ona ürkütücü geliyor olabilir. Bu durumda kendisine destekleyici sözler ile yanında olduğunuzu hissettirerek terapiste gitme önerisini sunabilirsiniz. Bipolar bozukluk gerçek bir hastalıktır. Tıpkı günümüzde ki şeker ve tansiyon hastalığı gibi. Bu yüzden düzenli bir tedavi gerektirir. Psikoterapiler, kişinin ruh halini değiştirmede etkilidir. Hasta yakınlarının bu süreçte yaşanacak krizlerin üstesinden gelebilmeleri için sakin ve dikkatli olmaları gerekir. Hastaya destek olurken hasta ile sınır koyma dengesini korumak oldukça önemlidir. Kendinize iyi davranın.

    Bipolar bozukluğa yakalanan ünlüler;

    Marilyn Monroe;Doktoru Hyman Engelberg, “Marilyn, manik depresifti… Ruh halindeki büyük dalgalanmalar yüzünden çok zor günler geçirdi” diyor.

    Vincent Van Gogh; Yaşam öyküsü incelenerek bipolar bozukluk tanısı konan dünyaca ünlü ressam.

    Britney Spears; ‘Tutarsız davranışları, ani duygusal patlamaları, karar vermekte zorlanması onun bipolar olduğunu gösteriyor.’

    Amy Winehouse;  ‘Bunun adı bipolar bozukluk; bildiğiniz manik depresif hastalık.’

    Nurseli İdiz;  ‘Bu hastalığı alkolizm ile karıştırıyorlar, beni yıllarca alkolik ilan ettiler; oysaki ben bu hastalığın pençesindeyim.’

  • Kanser taramada yeni ufuklar-1

    Maalesef dünyada 40-80 yaş arası popülasyonda ölüm sebebi olarak kardiyovasküler hastalıklara ait olan ilk sırayı 2013’ten sonra kanser almıştı. Özellikle 2000’li yılların ikinci onyılından itibaren başlayan kanser tedavisindeki muhteşem olarak niteleyebileceğimiz gelişmelere rağmen, kansere yakalanma oranlarında düşme ve erken tanı, onkoloji alanının en önemli hedef konusu idi. Bununla ilgili en önemli bilgilerden birisi 18 Ocak 2018 de Science dergisinde yayımlanan bir makalede geldi. ‘’Detection and localization of surgically resectable cancers with a multi-analyte blood test’’ adlı, Johns Hopkins Üniversitesi merkezli Cohen JD ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, konvansiyonel tarama yöntemlerinden (PSA, Kolonoskopi, Mamografi ve Jinekolojik muayene-smeer) farklı olarak yeni bir yöntem kullanıldı.

    CancerSEEK adı verilen ve rutin yolla alınan kan örneğinde yapılan testte, kanda dolaşan bazı proteinler ve çıplak (hücre içinde olmayan) DNA’da mutasyonlar analiz edildi. Analiz edilmesi planlanan bu proteinler ve DNA mutasyonları tümörle ilişkilendirilmiş-tanımlanmış faktörlerdi. 1005 hastada (ki bu hastalar over, karaciğer, mide, pankreas, özefagus, kolorektal, akciğer veya meme kanseri hastaları idi ve metastaz saptanmamıştı) test edilen CancerSEEK’in, ortanca değer olarak %70 duyarlılığı yani 1005 kanserli hastanın %70’inde kanseri saptadığı belirtildi. Özellikle over, karaciğer, mide, pankreas ve özefagus kanserlerinde %98’e ulaşan kanseri saptama oranı (sensitivite) mevcuttu.

    Bu kısaca şu demek: Siz, kanseri olan ancak daha kanser tanısı konmamış ve kontrol amaçlı size gelmiş 100 kişiye bu testi uygularsanız, 100 hastanın 70 ile 98’ine metastaz yapmadan kanser tanısını koyabiliyorsunuz. Tabii ki her testin sağlıklı olan kişileri yanlışlıkla hasta olarak nitelememesi önemli.

    Çalışmada bu yönde yapılan ve bildirilen sonuçta, 812 sağlıklı (kanser olmayan) kontrol grubunda, 7 hastada kanser yönünde yanlış pozitif sonuç verilmiş. Ancak bu sonuç istatistiki olarak %99 spesifite demekti ve çok iyi bir değerdi. Yine kısaca bu şu demek: Size kanser şüphesi ile gelen ama gerçekte sağlıklı olan 100 kişiye bu testi yapıyorsunuz ve 99’una rahatlıkla sağlıklı olduğunu doğru bir şekilde belirtebiliyorsunuz. %2-30 yanlış negatif sonuç veya %1 yanlış pozitif sonuç kafanızı karıştırabilir ama tıbben bunlar çok iyi sonuçlar. İlerleyen günlerde bu çalışmanın detaylarını, onkolojiye katacağı değeri ve eleştirel yönlerini sunacağım.