Etiket: Hareket

  • Bel fıtığı ve anatomisi

    – Omurgada boyun, sırt ve bel bölgesinde üç adet doğal eğrilik (kavis) vardır.
    – Bu eğrilikler sayesinde omurgamız üstüne düşen yük miktarını en aza indirir ve esnek bir biçimde hareket edebilir.
    – Omurga, omuriliği ve sinirleri korur; vücudumuzun hareketini sağlar.
    – Omurlar birbirlerine “disk” dediğimiz yastıkçıklar ile yaslanmışlardır.
    – Diskler aslında omurların birbirine sürtünmesini engelleyen jöle kıvamında amortisörlerdir
    – Disklerin görevi yürüme, oturma, yük kaldırma sırasında oluşan sarsıntıları emmek, omurların üzerine düşen yükü eşit olarak azaltarak, ağırlığı dengeli biçimde alt seviyelere iletmektir.

    -Her disk iki bölümden oluşur: sağlam liflerle örülmüş dış bölüm yumuşak ve jölemsi iç bölüm.
    – Sağlam dış bölüm yumuşak ve jölemsi iç bölümü korur ve esnek hareketi sağlar.
    -Omurga bu oluşumlar dışında bağlar ve kaslar tarafından desteklenir. Bağlar, diskleri ve omurları yerinde tutan sağlam şeritlerdir.
    – Kaslar ise hareketi denetler, omurgayı destekler ve sağlamlılık kazandırır.
    -Omurilik beyinimizin verdiği emirleri vücudumuzun diğer bölümlerine taşınmasından sorumludur.
    – Omurilik üst bel bölgesinde sonlanarak bacak kaslarına, idrar kesesine, cinsel organlara giden sinir dalları verir. Bu sinirler bacağın hareketini, hissini, idrar çıkarma, dışkılama ve cinsel fonksiyonu sağlar.

  • Kadınlarda yaşa göre omurga ağrıları ve dikkat edilmesi gerekenler

    Çocuklarda Omurga Gelişimi: Omurga sistemi, vücudumuzu birbiriyle devamlı iletişim halindeki kaslar sayesinde ayakta duran bir sistemdir. Ana yapısını kemik iskelet, bunlara hareket kabiliyeti veren eklemler ve güç üreten kaslardan oluşur. İlk 10 yaş bu yapının sağlıklı ve dayanıklı olması için temellerin atıldığı dönemdir. Eğer kalıtsal bir hastalık yoksa beslenme şekli önemlidir ve bu dönem tüm çocuklarda ortak şekilde seyreder. Yetersiz kalsiyum ve D vitamin alımı sonucu raşitizm en sık karşılaşılan problemdir.

    Kız çocuklarında erkek çocuklarından farklı olarak 9. ve 10. yaşlardan sonra hormonların etkisiyle kemikler uzamaya, kemik kitlesi artmaya ve kaslar kalınlaşmaya başlar. Bu hızlı büyüme dönemi ortalama 14-15 yaşına kadar devam eder ve bu dönemde oldukça şiddetli eklem ve kemik ağrıları olarak görülebilir. Kimi zaman özellikle geceleri ortaya çıkan sırt ve uzun kemik ağrıları nedeni ile ilaç kullanılması gerekebilir. Ancak bunlarda korkulacak bir durum yoktur. Bu dönemdeki hızlı boy uzaması duruş ve oturuş bozukluklarına ve bazen kalıcı şekil bozukluklarına neden olabilir. Bu durumun önlenmesinde düzenli yapılan spor koruyucu rol oynar ve omurga sistemini düzenler. Kimi zaman göğüslerin büyümesi ve utanma duyusu ile beraber öne eğik oturup saklama eğilimi de görülebilir. Psikiyatrik yardım alınması bu durumlarda faydalı olacaktır. Diğer yandan bu tür şikayetlerin altından omurga da skolyoz (eğrilik) çıkabileceğini göz önünde bulundurarak uzun süreli ve inatçı omurga ağrıların varlığında omurga sisteminin radyolojik olarak görüntülenmesi faydalı olacaktır. Çekilen direk röntgenler kemik yapısı, kalitesi, olası doğumsal veya sonradan kazanılmış anormallikler konusunda yeterli bilgi verir. Yirmili yaşlara kadar kemik uzaması devam etse de kızlarda daha erken sonlanacaktır.

    Teknoloji Toplumu: Teknolojinin gelişimi ile daha az hareket eden toplumlar haline gelmek bir çok sorunu da berberinde getirmektedir. Yirmili yaşlarla birlikte bir kısım hanımlar çalışma hayatına atılarak bedenen çalışan, oğunu masa başında geçirmeye başlarlar. Günün yaklaşık 8 saatini bu şekilde geçiren hanımlarda bir süre sonra hareketsizliğe bağlı boyun ve sırt ağrıları ortaya çıkar. Bunun çözümü, sık sık kısa molalar, masa başı egzersizleri ve haftada üç gün 45 dakika, 1 saat civarında yürüyüşler, düşük aktiviteli sportif hareketler yada mümkünse tek başına yüzmedir. Burada önemli olan, bu tür aktiviteleri uzun süreli ve istikrarlı olarak devam edilmesi ve hayatımızın bir parçası haline getirilmesidir. Bir başka basit çözüm ise kısa mesafelerde asansör ve araba kullanmamak, mümkün olduğu kadar hareketli kalmak olabilir.

    Hanımlar 20 li yaşlardaki risk: % 80-90 ilk hamileliklerinin gerçekleşmesidir. Özellikle ağırlık artışının en fazla olduğu son 3 ayda, annelerde bel ve sırt ağrıları ön plana çıkar. Bu dönem annenin tüm vücut sınırlarının sonuna kadar zorlandığı metabolizmasının, hormonal ve ruhsal dengesinin tamamen değiştiği, ihtiyaçlarının çok artığı ve ruhsal fiziksel her türlü desteğe ihtiyacı olduğu bir dönemdir. Bu dönemde annenin iç huzuru, çok ağır olmayan ancak tamamen hareketsiz kalmadan yapacağı düzenli fiziksel aktiviteler, doğum sırasında anneyi ve sonrasında çocuğunun sağlığını olumlu etkileyecektir. Bu egzersizler günlük bir saat sakin bir çevrede yürüyüşler, mümkün olursa yüzme veya spor salonunda uygun egzersiz programları şeklinde olabilir. Yirmili yaşlar aynı zamnada büyük oranda anne olunduğu yaşlar olup, özellikle hem çalışıp hemde emziren annelerin genel yorgunluk, uykusuzluk ve omurga ağrılarını yoğun yaşadıkları dönemleridir. Bu dönemde annenin, hem bebeğinin bakımı hem de kendi sağlığı açısndan 3-6 ay süre aktif çalışmaması veya düşük yoğunlukta çalışması önerilebilir.

    Otuzlu yaşlarla birlikte nispeten durağan hayat, gebelikler ve beslenme alışkanlıkları ile beraber kilo artışı belirginleşmeye başlar. Bu artışla birlikte eklemler, omurga ve kaslarda zorlanmalar, çabuk yorulmalar kimi zaman belli kas gruplarını içeren kronik ağrılar ortaya çıkar. Kilo artışı ve hareketsiz yaşantı, kimi zaman tam tersi hem iş hemde evde çalışan, çocuklara ve eşine bakan kadın artık çok yorulmakta ve vücut sınırları zorlanmaktadır. Aşırı zorlanmış, yorgun bir vücut, sttres, bel ve boyun fıtıklarının ortaya çıkışını tetikler veya sebep olur. Altı aydan uzun süren, aralıklı gelen, bacaklara veya kollara vuran ağrılar, omurgada fıtığın habercisi olabilir. Bunun tespiti muayene ve gereğinde ileri tetkiklerle mümkündür. Ancak daha önemli olan vücudumuza nazik davranıp, onu hırpalamadan dinlenmesi için gereken zamanı verip, gereken kontrollerini zamanında yaptırmaktır.

    Kırklı yaşlarla birlikte vicuttaki hormonal değişimler, geçirdiği hastalıklar, kilo vicudun genetik yapısı gibi pek çok faktörün etkisi ile omurgada ve başka eklemlerde dejanaratif süreçler ön plana çıkmaya başlar. Kilo ile sıkıntılar artık bu dönemde sistemik hastalıklar olarak, örneğin omurgada daralma, fıtıklar, dizlerde dejeneratif hastalıklar gibi kas-iskelet sistemi hastalıkları olarak ilk bulgularını verir. Bunların takibi düzenli muayene ve tetiklerle mümkündür. Hormonal değişimin başlangıcından itibaren normal şartlarda yıllık kemik yoğunluğu ölçüme ve gereğinde ilaç tedavisi uygulanması ilerki yıllar için koruyucu rol oynayacaktır.

    Elli yaşlar ve sonrası bu zamana kadar vicudumuza ne kadar iyi, bilinçli davramamız ile ilgili, bir tür ürünlerin toplandığı yaşlardır. Kadının daha önceki yaşantısındaki hayat tarzı, beslenme alışkanlıkları, gebelik sayısı, kilo, varsa sistemik hastalıkları bu dönemde sağlığımzı etkiler ve belirleyici olur. Kemik erimesi ve dejeneratif hastalıkları bu dönemde daha da belirginleşir ve kimi zaman cerrahi tedavi gerektirebilir.

    Hem bedensel hemde zihinsel olarak kendine dinlenecek zaman ayıran, dengeli ve doğal beslenmeye özen gösteren ve ideal kilosunu koruyan, mümkün olduğu kadar bedenen ve zihnen hareketli ve aktif bir hayat sürdüren sigaradan uzak geçirilen bir hayat tarzı, size uzun yıllarda daha hizmet edecek sağlıklı vucudun habercisi olacaktır.

  • Bel için egzersizler

    Bel için egzersizler

    Genel sağlık açısından olduğu gibi bel sağlığı için de sporun ve sağlıklı iken yapılacak egzersizlerin önemi büyüktür. Bel, sırt, karın adalelerini güçlendirmek; eklem ve yumuşak dokuların esnekliğini artırmak için gerekli spor ve hareketlere ömür boyu devam edilmelidir. Ancak bel fıtığı gelişmesine zemin hazırlayabilecek veya bizzat sebep olabilecek mücadele sporları yerine, yüzme, yürüme ve bisiklet sürme gibi sporlar tercih edilmelidir. Yüzlerce egzersiz hareketi içerisinden de rastgele hepsini yapmak yerine belirli hareketlere öncelik tanınması gerektiğini düşündüğümüzden, bele fazla yük bindirmeyen ve gelişmekte olan bir bel fıtığını ilerletmeyecek en emniyetli dokuz hareketi sizler için seçtik. Hikâyesinde daha önce geçirilmiş bir bel rahatsızlığı bulunan veya bel fıtığına muhtemelen aday olan kimselerin bu hareketleri yapmaları faydalıdır. Ancak egzersizler yapılırken dikkat edilmesi gereken birtakım hususlar vardır:

    * Egzersizler havası temiz bir ortamda (hava müsaitse evde pencereler açılabilir) altında sunta veya tahta bulunan halı veya battaniye gibi sert bir zeminde yapılmalıdır. Yumuşak veya deforme olabilen yataklar üzerinde egzersiz ve spor yapılmamalıdır.

    * Bel fıtığı rahatsızlığına yakalananlar hastalığın akut ağrılı döneminde bu hareketlere başlamamalı, istirahati tercih etmelidirler. Şikâyetler geçtikten sonra doktora danışılmalı ve egzersizlere ondan sonra başlanmalıdır.

    * Egzersizlere başlanınca ilk günden itibaren çok çabuk bir iyileşme beklenmemeli, sabırla hareketlere devam edilmelidir. Hareketlerin sayısı ve tempo gün geçtikçe yavaş yavaş artırılmalıdır. Başlangıçta aşırılığa kaçarak daha kötü bir duruma düşülmemelidir.

    * Konunun uzmanı olan doktor başka şekilde tavsiye etmemiş ise ilk bir ay her hareket günde beş defa yapılmalıdır. Daha sonra her ay hareketler beşer beşer artırılarak egzersizlere devam edilmelidir.

    * Ani ve zorlayıcı hareketlerden uzak durulmalıdır. Sizin için seçtiğimiz dokuz çeşit egzersiz risksiz olup daha çok bunlar tercih edilmelidir.

    * Hareketler esnasında veya sonrasında normalde mevcut ağrının artmaması gerekir. Bu yüzden egzersiz sonrası şiddetli ve 15 dakikadan fazla süren bir rahatsızlık ortaya çıkarsa doktora danışılmalıdır.

    * Rahatsızlık bir saatten fazla sürüyorsa o hareket egzersiz programından çıkartılmalıdır.

    * Bel fıtığı ameliyatı olanlar operasyonun üzerinden üç hafta geçmeden egzersizlere başlamamalı, daha sonra başlayarak her hareketin sayısını yavaş yavaş artırmalıdırlar.

    * Bu bilgiler haricinde hastanın kafasında herhangi bir soru oluşursa, uzman doktor hiç tereddüt etmeden hemen aranmalı ve yanlış bir iş yapmaktansa konunun doğrusu uzman hekimden öğrenilmelidir.

    Sırt üstü yatarken önce bir bacağınızı 90 derece kaldırınız. Sonra aynı hareketi diğer bacağa uygulayınız.

    Bacaklarınızı uzatarak sırt üstü yatınız. Bir dizinizi kırınız. O dizinizi elleriniz ile kavrayıp göğsünüze doğru çekerken diğer bacağınızı yere yapıştırınız. Aynı hareketi diğer bacakta tekrarlayınız.

    Sırt üstü yatarak dizlerinizi kırınız. Ellerinizi dizleriniz üzerinde kenetleyip göğsünüze doğru çekerken başınızı dizlerinize değdirmeye çalışınız.

    Sırt üstü yatarken mümkün olduğu kadar bir dizinizi göğsünüze çekiniz, diğerini düz tutunuz. Aynı hareketi diğer bacağa uygulayınız.

    Ellerinizi dizlerinizin üzerinde kenetleyip bacaklarınızı göğsünüze çekiniz. Bu durumda içinizden 10’a kadar sayınız. Bu esnada omuzlarınızı yerden kaldırmayınız. Daha sonra kollarınızı ve ayaklarınızı serbest bırakınız.

    Belinizi yere yapıştırarak öylece tutunuz. İçinizden 1’den 10’a kadar sayınız. Daha sonra serbest bırakınız. Bu hareketi tekrarlayınız. Bu esnada nefesinizi normal şekilde alıp veriniz.

    Ayakta dik durunuz. Ellerinizi masa veya bir iskemlenin kenarına dayayınız. Dizlerinizi kırarak yere çökünüz ve sonra ayağa kalkarak gevşeyiniz.

    El ve dizlerinizin üzerinde dururken kollarınız dik olsun. Önce kedi gibi belinizi çukurlaştırıp 10’a kadar sayınız. Sonra çenenizi göğsünüze doğru çekerken sırtınızı kamburlaştırarak yine 10’a kadar sayınız ve gevşeyiniz.

    Önce diz üstü dik oturunuz. Sonra kollarınızı ileriye doğru uzatınız. Mümkün olduğunca öne doğru eğiliniz ve bu vaziyette 10’a kadar sayınız. Tekrar diz üstü oturur pozisyondaki ilk konumunuza dönünüz.

  • Ankilozan spondilit tedavisinde girişimsel blokların yeri

    Ankilozan Spondilit: Omurgada hareket kısıtlığına neden olan iltihaplı bir romatizma hastalığıdır. Hastalığa bağlı omurgaya esneklik sağlayan bağların kemikleşmesiyle omurga adeta alçıya alınmış gibi sabitlenir. Buda kişide bel ve boyun hareketlerinde kısıtlanmaya ve öne doğru kamburluğa neden olur.

    Daha ileri evrelerde, boyun hareketlerindeki ciddi kısıtlanmayla baş hareket edemez, görüş alanı daralır ve kişi ancak tüm vücudunu çevirerek başına yön verebilir. Bulguları 40 yaşından önce özelliklede 20’li yaşlarda başlar. Kesin tedavisi yoktur ancak tedaviyle şikayetleri azaltmak ve sakatlığın önüne geçmek mümkündür. Burada ankilozan spondilitli bir olgu sunacağız.

    Olgu: 35 yaşında erkek hasta. 10 yıldır ankilozan spondilit tanısıyla takip edilen hastada yaygın bel ve kalça ağrıları vardır. (VAS 9-10) Bu hastamızda ankilozan spondilite bağlı hareket kısıtlılığı var ve yatınca yerle baş arasında 10 cm. aralık kalmaktadır. Bu şikayetler için çeşitli polikliniklere gitmiş ve cevap alamamış. Bunun üzerine algoloji polikliniğine başvurmuştur. Biz burada hastaya tedavi boyunca önceki aldığı medikal tedaviye (TNF Bloker) devam etmesini önerdik. Yaygın ağrılar için hastamıza ilk olarak kaudal epidural blok yaptık ve 15 gün sonra
    kontrole çağırdık. Kontrolde VAS 7-8’di. Bunun üzerine hastamıza önceki bloğa sakroiliak eklem enjeksiyonu yaptık ve 15 gün sonra kontrole çağırdık. Kontrolde VAS 4-5’di. Bunun üzerine önceki iki bloğa ek olarak paraservikal ve lumbal-trokal paravertebral blok eklendi ve 15 gün sonra kontrole çağrıldı. Kontrolde VAS 3-4’dü. Daha sonra önceki üç blokla beraber supraskapular blok eklendi ve 15 gün sonra kontrole çağrıldı. Kontrolde VAS 1-2’ydi, hareketleri çok rahatlamıştı ve yatınca baş yer aralığı 0 cm.’e inmişti. Bunun üzerine önceki 4 bloğu tekrarlayıp 3 ay sonra
    kontrole gelmek üzere girişimsel işlemler sonlandırıldı.

    Sonuç: Ankilozan spondilit hastalığına bağlı oluşan ağrıların tedavisinde, hareketlerin rahatlamasında ve yaşam kalitesinin arttırılmasında girişimsel blokların önemli bir rolü vardır. Bu etkisini bloklar sayesinde oluşan sempatik bloklarla parasempatik aktivite artmakta, buna bağlı olarak vazadiletasyon ve revasklarizasyon sonucu olduğunu düşünmekteyiz.

  • Omuz ağrısı (impingement sendromu)

    Omuz ağrısı (impingement sendromu)

    Omuz Ağrısının Nedenleri?

    Omuz eklemi, vücudumuzda en geniş hareket açıklığına sahip olan eklemdir. Skapula (kürek kemiği), klavikula (köprücük kemiği) ve humerus (omuz) başı kemiğinin bir araya gelmesinden oluşan bir eklemdir. Omuz ekleminin normal hareketlerini yapabilmesi için, bu üç eklemin uyum içinde çalışması gerekir.
    Omuz ağrısına neden olan en sık nedenlerde biri olan omuz sıkışması sendromu, eklem fonksiyonunda bozulma nedeniyle, kolu yukarı kaldırmayı sağlayan kasın tendonunun omuz kemikleri arasında sıkışması sonucu zedelenmesidir. Bu zedelenme sonucunda kol hareketleri ile omuz bölgesinde genellikle üst kola yayılan ağrı ortaya çıkar. Hatta bazen zedelenme ciddi boyutlarda olursa tendonun kopmasına yol açarak omuz eklem hareketlerinde ciddi kısıtlılığa neden olabilir.

    Omuzu 90 derece ve üzerine ağırlıkla birlikte kaldırmak, yukarılara uzanarak iş yapmak, omuz eklemi 90 derece ve yukarı pozisyonda uyumak, zorlayıcı travmalar gibi sebepler omuz kaslarının daha da çok sıkışmasına neden olur. Bunların sonucunda kişi ya zaman içinde yavaş yavaş artan ağrılar veya ani bir hareket sonrası ortaya çıkan omuz ağrılarından ve aynı zamanda hareket kısıtlanmasında da şikayet edebilir. Özellikle kolu geriye götürme, palto giyme hareketi veya yukarı uzanma sırasında omuz ağrısından yakınabilir ve giderek omuz hareketleri kısıtlanabilir. “Donuk omuz” dediğimiz oldukça ciddi omuz eklemi hareket kısıtlanmasıyla sonuçlanabilir.

    Omuz sıkışma hastalığının tanısı özel test hareketleri ile hastayı muayene ederek ve omuz MR tetkiki ile konur. MR tetkiki ile kasın tendonunun sıkışmasının sebebi, zedelenme derecesi ve yırtık olup olmadığı, varsa yırtığın derecesi tespit edilebilmektedir.

    Tedavi
    Tedavide öncelikle 2-4 hafta fiziksel tedavi ve egzersiz uygulanmalıdır.
    Fizik tedaviye yanıt vermeyen ağrılarda omuz kaslarına giden sinire enjeksiyon uygulanması hastanın ağrısında ciddi azalmalar sağlamaktadır. Genel uygulama sinire ısı verilerek (Radyofrekans termokoagülasyon, RFT) ağrıyı ileten liflerin hissizleştirilmesi şeklinde olmaktadır. İşlemin ultrasonografi altında uygulanması başarı şansını artıracaktır. Supraskapuler RFT uygulaması denilen bu işlemle hastaların %80-85 kadarında ağrıda azalma ve omuz eklem hareketlerinde iyileşme sağlanmaktadır.

    USG ile Supraskapuler Sinir Bloğu

    Omuz eklemi için yapılabilecek bir diğer uygulama ise görüntüleme altında omuz eklemini oluşturan 3 ekleme steroid + lokal anestezik uygulamasıdır (3in1 blok). Bu işlem özellikle eklem içinde enflamasyon olan hastalarda ağrının azaltılmasında yüksek oranda başarılı olmaktadır.

    Bu tedavi yöntemleriyle iyileşmeyen veya şikayetleri kısa sürede tekrarlayan ve omuz kası tendonunda ciddi yırtığı olan hastalara cerrahi yöntemler uygulanarak sıkışıklık giderilir.

  • Diz kireçlenmesine ameliyatsız tedavi diz proloterapisi

    Gonartroz ( DİZ KİREÇLENMESİ ) orta ve ileri yaşlarda görülür. 50 yaşın üzerinde kadınlarda daha sık görülür. Hastalık daha erken yaşlarda da görülebilir. Hastalar genellikle kiloludurlar. Daha önce geçirilen eklem operasyonları, travmalar, spor yaralanmaları, iltihaplı romatizmalar, doğuştan gelen bazı bozukluklar en önemli sebepleridir.

    Kireçlenme ya da diğer adıyla osteoartrit, eklem kıkırdağının yapısının bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Kıkırdakta ve kıkırdağının altındaki kemik dokuda değişiklikler sonucu kemikte büyümeler ve eklem kenarında çıkıntılar gelişir.

    Nasıl Seyreder?
    Kireçlenme yavaş seyirli bir hastalıktır. Hasta eklemlerde kısıtlılık ve ağrıya sebep olur.

    Kireçlenme kimlerde görülür?
    Kireçlenme ileri yaş hastalığıdır. Kırk yaşından önce görülmesi nadirdir. 60 yaş civarındaki insanların yaklaşık yarısında kireçlenme bulguları vardır. Hastalık kadınlarda yaklaşık 3 kat daha sık görülür.

    Kilonun kireçlenme üzerine etkisi var mıdır?
    Fazla kilo, ekleme binen yükü artırarak özellikle dizde kireçlenme gelişme olasılığını yükseltmektedir. Kilo artışı hastalarda şikâyetlerin ortaya çıkmasına veya artmasına neden olabilmektedir. Orta derecede bir kilo verilmesi bile kireçlenme riskinde azalmaya yol açar.

    Kireçlenme ailevi midir?
    Bazı ailelerde çok daha sık olarak ve daha erken yaşlarda ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu da ailevi yatkınlıktan kaynaklanmaktadır. Özellikle el parmak eklemlerinde şişlere neden olan türünde kalıtımın katkısı çok belirgindir.

    Başka sebeplerden dolayı da kireçlenme ortaya çıkabilir mi?
    Eklemlerde doğuştan görülen (örneğin kalça çıkığı, kalça eklemi ile yuvası arasındaki uyumsuzluklar) veya sonradan kaza, darbeler gibi eklemde bozukluğa sebep olan yapısal bozukluklar, eklemin işleyişini aksatarak hastalık gelişme riskini artırmaktadır.

    Kireçlenme en çok hangi eklemlerde görülür?
    En sık diz, kalça, el parmak eklemleri, ayak başparmağı ve omurgada görülür.

    Diz kireçlenmesi özellikle bayanlarda sıktır ve şişmanlık ile görülme olasılığı artar.

    Kalça kireçlenmesi erkeklerde de kadınlar kadar sık görülür.

    El parmaklarında kireçlenme, özellikle en uçta bulunan eklemlerde görülür. Başparmak kökünde görülen kireçlenme eklem şişliği ve hareket kısıtlılığı yapar. Ayak başparmağının kireçlenmesi parmağın dışarı doğru eğrilmesine ve/veya hareketlerinin tama yakın kaybına neden olabilir.

    Kireçlenme omurganın en hareketli bölgeleri olan boyun ve belde de görülebilir. Omurga eklemlerindeki hareketi bozarak ağrı ve acıya sebep olur. Ek olarak kemik çıkıntıların sinir kanallarını ya da omurilik boşluğunu daraltmasına bağlı bulgular da ortaya çıkabilir.

    Kireçlenmenin hastalarda ne gibi şikâyetlere sebep olur?
    Hastalar en sık olarak, kireçlenme gelişen eklemlerinde ağrı ve hareketlerde azalmadan yakınırlar. Ağrı genellikle hareket sırasında ya da günün ilerleyen saatlerinde görülür. Eklemlerde ağrı ve tutukluk hastalığın ilk belirtisidir. Şikâyetler genelde dinlenmeyle rahatlar. Hastalık bazen hiçbir belirti vermeden ilerleyebilir. Bazen de hastalık belirtileri olduğu halde röntgen filmleri normal olabilir. Hastalık ilerledikçe eklem hareketleri kısıtlanır yürümek ve merdiven inmek-çıkmak zorlaşır. Bazen topallama olabilir. Eklem kıkırdağındaki bozukluklar ve aşınma ilerledikçe, istirahat sırasında da ağrı görülebilir ve eklem hareketleri günlük yaşam faaliyetlerini aksatacak düzeyde kısıtlanabilir. Hareket sırasında eklemde çıtırtı ve ses duyulabilir. Uzun süren dinlenme sonrası, sabahları veya oturur durumdan harekete geçince, hareketlerde kısa süren bir tutukluk olabilir. Genelde sabahları olan bu durum 30 dakikadan fazla sürmez. Kireçlenme olan ekleme komşu kaslarda zayıflama ve güçsüzlük dikkati çeker.

    Eklemin düzeni bozulur, bacaklarda eğilmeler olabilir. Eklem içinde, dizin arkasında ve eklemin ön tarafında bursalarda iltihaplı şişkinlikler olabilir. İlerlemiş ve rehabilite edilmemiş dizlerde dizi doğrultmak, ya da bükmek zor ve ağrılı olabilir.

    Kireçlenme tanısı nasıl konulur?
    Deneyimli bir doktor kireçlenme tanısını muayene ile koyabilir. Eklemlerde şişlik, açı değişikliği (örneğin dizlerdeki çarpık görüntüler), hareket kısıtlılığı tanıyı kolaylaştırır. Röntgen filmleri kireçlenmenin hem tanısı, hem evrelenmesi hem de tedavisinin planlanması açısından gereklidir.

    Kireçlenme nasıl tedavi edilir?
    Tedavinin temel amacı, ağrı, tutukluk ve şişliği gidermek, hareketteki kısıtlanmayı düzeltmek ve günlük yaşam faaliyetlerinin sorunsuz yapılmasını sağlamaktır. Vücut ağırlığının ideal kiloya inmesi eklem üzerindeki yükü azaltarak acıyı azaltabilir. Günlük işlerin ve önerilen egzersizlerin gün içerisine dengeli bir şekilde dağıtılması çok önemlidir. Hastanın yaşadığı ve çalıştığı ortamın hastanın şartlarına göre düzenlenmesi (örneğin oturup kalkmayı kolaylaştırmak için sandalye boyunun arttırılması) gerekir.

    Bize ağrı tedavisi için başvuran hastaların çoğunluğunu diz kireçlenmesi nedeniyle ağrı şikayeti olan hastalar oluşturmaktadır. Muayene ve enjeksiyon için gerekli kan tahlillerini müteakiben diz proloterapisine başlarız.

    Hastalarımızın çoğunluğu 2. Seanstan sonra ağrılarında azalma hissetmekte ve takip eden seanslar sonrası ise eski yürüyüş konforuna kavuşmaktadırlar. Tedavilerimizde hastalarımızın ilk 3 gün süresince enjeksiyon yapılan dize aşırı derecede yüklenmemesi gerekmektedir. Tedavinin 3. Ayından itibaren ise diz için verilen egzersizleri eksiksiz yerine getirmelidirler. Doktor-hasta iletişimin mükemmel oluşuyla tedavi son derece çok güzel neticeler vermektedir. Günlük faaliyetlerini yapmakta oldukça zorlanan hastalarımız proloterapi ile birlikte eski günlerine ameliyatsız olarak dönebilmektedirler. Tedavilerimize destek olarak uyguladığımız, MSM, kondroidin sülfat, kollajen hidrozilat ve glukozamin en çok bilinen ve kullanılan kıkırdak koruyucu maddelerin yaşlanma seyrinde ortaya çıkan özellikle diz, kalça, el ve ayak bilek eklemlerinde kıkırdağı koruyucu ve onarıcı etkisi olduğunu gösteren birçok çalışma vardır. Özellikle glukozamin-kondroidin-sülfat-MSM karışımını hastaların ağrılarını azaltmada ve eklem hareketini desteklemede faydalı olduğu düşünülmektedir. Biz de hastamıza bu destekleyici ilaçlardan vermekteyiz.

  • Cerrahiye alternatif tedavi proloterapi

    Proloterapi ; 1920 yılından günümüze, uygulanan bir tedavi yöntemidir. Eklemler, kıkırdak, ligamentler ve tendonlar için mükemmel bir tedavi yöntemi olduğu gösterilmiştir. Tedavi yönteminde esas hasarlı bölgeye verilecek proliferatif solüsyonlarla iritasyon oluşturmak. Bu şekilde hasarlı-zayıf bölgede kan akımını arttırmak suretiyle vücudun tamirci hücrelerini ilgili bölgeye çağırarak vücudun kendi kendine tedavi etmesini sağlamaktır.

    Örneğin ; omurgaya bakalım. Omurga tendon, ligament , diskler ve kıkırdaklardan oluşmaktadır. Diskler ve kıkırdak amortisör olarak hizmet veren ve kemiklerin birbirine sürtünmesini engelleyen yapılardır. Ligamentler ise eklemi birinci derecede sabitleyen stabilizatörler olarak işlev görürler. Kemiklerin hareket aralığını sınırladıkları gibi kemikleri birbirine bağlarlar. Tendonlar, kemiklerin hareketini sağlamak için kasları kemiklere bağlarlar. Akut yaralanmalarda, bağlar ve tendonlar yırtılır dolayısıyla eklemin hareket kabiliyeti bozulur. Ardından diskler ve/veya kıkırdak yapılar artan stres, basınç ve sürtünmeyle yıpranmaya başlarlar. Aşınan disk, kıkırdak bir süre sonra sürekli ağrı, daha az hareketlilik, daha az dayanıklılık ve kireçlenmeye başlar.

    Omurganın destek dokularını ( herhangi bir eklem de olabilir ) uyararak etki gösteren PROLOTERAPİ hasarlı dokuları uyararak aşınmayı azaltır, hareketlilik artar, kireçlenme olayı azalır ve hasarlı bölgeler tamir edilir. Her tedavi seansı, tedavi alanlarında daha fazla doku onarımı uyarılması ile sonuçlanır. Böylece, vücudun doğal fonksiyonları harekete geçer. Hemen hemen tüm durumlarda, ağrı önemli ölçüde azalır veya tamamen ortadan kalkar. Proloterapi ligament, tendon, kıkırdak ve / veya diskleri yırtık ve yıpranmış yerlere de uygulanabilir. Tüm eklem ağrıları için etkili değildir. Örneğin; romatoid artrit için proloterapi etkin olmayabilir fakat onun tedavisi için de NÖRALTERAPİ uygulamalarımız mevcuttur. Ancak OSTEOARTRİT VE DEJENERATİF ARTRİT(GONARTROZ-DİZ KİREÇLENMESİ)’DE hastaların proloterapiye cevapları oldukça yüz güldürücüdür.

    Hastalarımız telefonla bizlere ulaşıp uygun randevu gününü aldıktan sonra kendilerini PROLOTERAPİ VE AĞRI KLİNİĞİMİZDE ön muayeneye tabi tutarız. Bunun içinde hastamızın ayrıntılı bir hikayesi, fiziki muayenesi ve laboratuar tetkikleri ( rayoloji, kan tetkikleri vs… ) vardır. Ardından hastamızın durumuna göre NÖROPROLOTERAPİ VEYA PROLOTERAPİ YA DA HER İKİSİNİ BİRDEN UYGULAMAK ÜZERE tedavi seanslarımıza alırız. Öncelikle hastadan aldığımız cevaplar bizim tedavi seans sayımızı belirler bu da yaklaşık kişiden kişiye değişmekle birlikte 4-6 seanstır.

    Günümüzde kronik eklem rahatsızlığı ve ağrısı olan hastalar için mevcut tedaviler ; anti- inflamatuar ilaçlar(NSAIDs) , kortizon, ağrı kesici ilaçlar, egzersiz, cerrahi vs… dir. NSAIDs (aspirin,ibuprofen,celebrex) veya kortizon proloterapi tedavisinin etkinliğini azaltır veya yok eder. Bu nedenle tedavi öncesi ve tedavi sürecinde bu ilaçları kullanmamak tedavinin etkinliği için önemlidir. Buna ek olarak,bu tür ilaçların uzun süre kullanımı organ sistemlerine ve bunun yanı sıra kas-iskelet sistemi üzerine anormal etkileri klinik olarak kanıtlanmıştır . Kortizonlu ilaçların ise pek çok ciddi yerel ve sistemik yan etkileri mevcuttur. Onların kronik kullanımı ya da ağrı tedavisi amacıyla kullanımı doğal savunma mekanizmalarını ortadan kaldırdığı gibi enjekte edilen eklemlerin daha fazla kötüleşmesine, ileride bir kalça ya da diz, eklem protezi ameliyatına neden olabilir. Kortizon ayrıca avasküler nekroz olarak adlandırılan femur başı kan beslenmesi azlığına neden olabildiği gibi şeker hastası olma riskini arttırır ve psikyatrik yönden de önemli yan etkilere sahiptirler. Tedavi esnasında kısa süreli vücuda herhangi bir zararı dokunmayan ağrı kesiciler reçete edebiliriz, gerçi hastalarımız genellikle 2-3. Seanstan sonra kullanmaya gerek duymuyorlar. Tedavimizin 1. Seansından itibaren kasları güçlendirmek, kan akımını arttırmak, hareketliliği korumak amacıyla belirli germe eksersizleri veriyoruz.

    Cerrahi operasyon olarak uygulanan PROTEZ TEDAVİSİ VEYA EKLEM İÇİNDEKİ HASARLI BÖLGELERİN ÇIKARILMASI bedenin kendi dışında müdahalesiyle olduğu için sonuçları da pek yüz güldürücü olmaz. PROLOTERAPİ ile vücut , tamamıyla doğal olarak kendi kendini tedavi eder. Bu şekilde KALICI VE KRONİK AĞRIDAN KURTARAN bir tedavi yapar.

    PROLOTERAPİ VE AĞRI KLİNİĞİMİZDE PROLOTERAPİ ENJEKSİYONLARI SEDO-ANALJEZİ ( NARKOZ OLMADAN DAMARDAN VERİLEN İLAÇLARLA AĞRI DUYMADAN SAKİNLEŞTİRİCİ ALTINDA YAPILAN İŞLEM )İLE YAPILMAKTADIR. Enjeksiyon aralıkları duruma göre 3-4 haftada bir olmaktadır. İlk birkaç gün enjeksiyon alanlarında kızarıklık-şişlik olabilir bunlar geçicidir. 7 -10 GÜN SÜRECİNDE KİŞİNİN AĞRILARI GİTTİKÇE AZALIR.

    Yukarıda bahsettiğimiz gibi PROLOTERAPİ vücudun kendi doğal iyileşme yeteneğini desteklemektedir. Vücudun doğal fonksiyonlarını kullanarak sizi tedavi eden enjeksiyon yöntemidir. Tedavide kişi ameliyat edilmez ya da kendisine ilaç niteliğinde bir solüsyon enjekte edilmez. Ağrı ile birlikte kişi rahatlamaya başlar. Yapılan çalışmalar ileriki yıllarda bile etkinliğini kaybetmeden kişinin AĞRISIZ- HAREKETLİ bir şekilde yaşam kalitesi yüksek olarak hayatına devam ettiğini göstermiştir.

  • Genel arthroloji – genel eklem bilimi

    Eklemler Hakkında Genel Bilgiler

    Eklemler iskeletin çeşitli kemiklerini birbirine bağlayan fonksiyonel bağlantılardır. Embriyonun erken çağlarında komşu kemik taslakları, embryonal bağ dokusu aracılığı ile birbirine aralıksız olarak bağlanmış durumdadır. Embryonal hayatın üçüncü veya öldürücü ayında bazı kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşim içerisinde boşluklar görülür. Bu boşluklar gittikçe büyür ve biri biriyle birleşir ve bu şekilde iki kemik taslağı arasında dar bir aralık meydana gelir. Bu sırada iki kemik taslağını birbirine bağlayan mesenşimin büyük bir kısmı kaybolur. Yalnız en dış kısımları ince bir tabaka halinde kalır ve sonra fibröz bağ dokusu karakterini alarak eklem kapsülünü meydana getirirler. Bazı kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşimin bir kısmında bazı eklemlerde görülen meniscus veya discus adı verilen oluşumlar veyahut diz ve kalça eklemlerinde olduğu gibi, iki eklem yüzeyini birbirine bağlıyan iç bağlar meydana gelirler. Eklem yüzlerini örten kıkırdak tabakası da, kemik taslaklarını birbirine bağlayan ara mesenşimden meydana gelir.

    Şimdi anlattığımız şekilde, yani kemik taslakları arasında bir boşluğun oluşması ile meydana gelmiş eklemler, komşu kemiklerin hareket edebilmeleri için en uygun eklemlerdir. Bu gibi eklemlere diarthrosis veya junctura synovialis denir.

    Gövdenin bazı kısımlarında kemik taslakları arasında boşluklar meydana gelmez ve taslaklar sonradan da birbirine aralıksız olarak bağlanmış durumda kalırlar. Bu şekilde meydana gelen eklemlerde hareket az veya hiç olmaz. Bu gibi eklemlere synarkosis denir. Eklem boşluğu meydana gelmemekle beraber, bunlarda da kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşim, embryonal bağ dokusu karakterini her zaman için muhafaza etmez. Bazı eklemlerde bu ara doku, fibröz bağ dokusu, bazen kıkırdak ve bazen de kemik dokusu şeklinde gelişir. Kemik taslakları arasındaki mesenşimin çeşitli yönlerde gelişerek çeşitli dokular meydana getirmesi, embryonal hayatta başlar ve ekstrauterin hayatta da devam eder. Ara mesenşim fibröz bağ dokusu şeklinde gelişirse, eklemler syndesmosis, kıkırdak karakterinde olursa synchondrosis ve kemik niteliklerini alırsa synostosis denir.

    Bütün organlarımızda olduğu gibi, gövdemizin çeşitli kısımlarında bulunan eklemlerin meydana gelmesi de, gelecekte bu eklemlerin yapacakları göreve göre seyreder. Oluşmuş eklemlerde de komşu kemiklerin durumu, eklem yüzeylerinin şekli ve eklemin yapısına katılan bütün dokuların özelliğinin, eklemin görevine göre ayarlanmış olduğunu görüyoruz. Vücudumuzda bulunan bütün eklemler fonksiyon bakımından birbiriyle az veya çok birbiriyle ilgilidir ve hepsi beraber, bütün gövdenin normal şekil, durum ve hareketlerini sağlayan bir sistem meydana getirirler. Bundan dolayı bir eklemin şekil, durum ve yapısında meydana gelen değişiklikler, başka eklemlerin şekil, durum ve yapısında da değişikliklerin meydana gelmesine sebep olur. Bu bakımdan ayrı ayrı eklemlerin rolü ve önemi aynı derecede değildir ve eklemin yeri, şekli, durumu, yapısı bu özelliklere bağlı olan görevine göre değişir. Bazen tek bir eklemin normal özelliğinin kaybolması, birçok organların ve hatta bütün gövdenin normal durumunun hem morfolojik, hem fizyolojik bakımdan değişmesine sebep olabilir.

    Eklemler, hareket sisteminin en önemli elemanlarından biridir. Hareket, sisteminin aktif organlarını kaslar yaparlar. Kas hücrelerinin sitoplazmasında geçen olaylar sırasında besin maddelerinde saklı olan potansiyel enerji, kinetik enerji haline çevrilir ve kas liflerinin kasılması anında kendini gösteren kuvvet, kasın yapıştığı iskelet parçalarını hareket ettirir. Fakat, iskelet parçalarının hareket edebilmesi için, bu parçaların muhakkak bir veya birkaç eklem aracılığı ile birbirine bağlı olması şarttır.

    Bazı eklemlerin yapı ve şekilleri komşu kemiklerin hareket edebilmeleri için çok az elverişlidir. Fakat böyle olmakla beraber, bu eklemler de vücudumuzun eşitli kısımlarında çok önemli görevler yaparlar. Bu gibi eklemler çoğunlukla küçük kemikler arasında bulunurlar. Az hareket eden fakat sağlam eklemler aracılığı ile birbirine bağlı olan küçük kemikler, bir araya gelerek eklemleriyle birlikte sağlam ve aynı zamanda yaylı, elastiki sütün ve kemerler meydana getirirler. Örneğin ayak iskeleti, burada bir çok küçük kemiklerin az hareket eden eklemler aracılığı ile birbirine bağlanmasından, çeşitli durumda bulunan kemerlerle desteklenmiş bir kubbe meydana gelmiştir. Bir taraftan kemiklerin sertliği ve sağlamlığı, diğer taraftan eklemlerin yapısına katılan dokuların elastikiyeti, bütün vücudumuzun ağırlığını taşıyan ve aynı zamanda bastığımız yüzeyin çeşitli durumlarına uymak zorunluluğunda olan ayak iskeleti için çok önemlidir.

    Eklemler, hareket sistemine ait organlar arasında çeşitli hastalıklara en çok maruz kalan unsurlardır ve hekimlikte çok önemli rol oynarlar. Eklemlerin hastalanmasını kolaylaştıran sebeplerin en önemlisi, görev anında daimi olarak ve çoğunlukla ağır mekanik etkiler altında kalmalarıdır. Bundan başka dışarıdan gelen etkiler bilhassa travmalar ve eklemlerin içyüzünü örten sinovial zarın enfeksiyonlara karşı olan duyarlılığıdır..

    Diarthrosis (juncturae synoviales-Tam hareketli eklem)

    Vücudumuzun yer değiştirme ve çeşitli parçalarının durum değiştirmelerine imkan veren eklemler, diarthros adı verilen oynayan eklemlerdir (oynaklar). Diartrozlarda eklem yapan komşu kemiklerin ekleme katılan parçaların dar bir aralık aracılığı ile birbirinden ayrılmış olmaları şarttır. Komşu kemiklerin bu aralığa bakan yüzlerine eklem yüzleri denir. Eklem yüzleri uzun kemiklerin uçlarında bulunurlar. Kısa ve yassı kemiklerde eklem yüzleri komşu kemiğin durumuna göre ayarlanmış olup, kemiğin çeşitli parça ve yüzlerinde bulunabilirler. Eklem aralığı ve eklem yüzlerinden başka, bütün diartroz1arda komşu kemikleri birbirine bağlayan ve bütün eklemi dıştan saran, bağ dokusundan yapılmış bir eklem kapsülü bulunur. Eklem kapsülü komşu kemiklere eklem yüzlerinin dışında yapışır ve bu şekilde bütün eklem yüzlerini ve eklem aralığını içine alır ve eksiksiz olarak her taraftan kapalı olan bir boşluk (cavum articulare-eklem boşluğu) meydana getirir. Bundan başka bütün eklemlerde komşu kemikler arasındaki bağlantıyı kuvvetlendiren ve eklem kapsülünün dış yüzüne yapışmış durumda ve yönleri eklemin fonksiyonuna göre ayarlanmış bağlar bulunur. Bazı eklemlerde dış bağlardan başka, eklem boşluğunun içerisinde eklem yüzlerine yapışmak suretiyle eklem yapan kemikleri birbirine bağlıyan iç bağlar da vardır. Şimdi bütün diartrozlarda görülen bu oluşumları, yani eklem yüzleri, eklem kapsülü, dış ve iç bağları, şekil, durum ve yapı bakımından ayrı ayrı gözden geçirelim.

    Eklem yüzleri: Bütün eklemlerde, hareketin çeşidi, yönü ve genişliği bakımından en önemli rol oynayan unsur eklem yüzleridir. Hareketlerin maksada uygun olması ve hareket sırasında gövdenin çeşitli durumlarına göre değişen ağırlığın etkisi ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir kuvvetin etkisi ile hareketlerin normal yönünün bozulmaması bakımından da eklem yüzlerinin şekil, durum ve yapıları çok önemli rol oynarlar.

    Geniş hareketlere imkan veren oynaklarda eklem yüzeylerinin biri konveks, diğeri de konkav olur. Bu gibi eklemlerde kemikler belli bir eksen etrafında dönme hareketleri yaparlar. Her bir eksen etrafında, birbirine zıt iki yönde dönme hareketleri yapılabilir. Konkav olan yüz, konveks yüze nispeten çoğunlukla daha küçüktür. Bazı eklemlerde her iki yüz de aynı zamanda hem konvekslik hem konkavlık gösterir. Bu gibi hallerde yüzün konkav1ığının yönü, konveks1iğin yönüne dikey durumda olur. Örneğin, aynı zamanda hem konveks hem konkav olan bir eklem yüzünün konkavlığı önden arkaya ise, konveksliği içten dışa olur. Karşı taraftaki eklem yüzü de hem konkav hem konveks olması icab eder. Bazı eklemlerin her iki taraftaki yüzleri de düz veya düze yakın olurlar. Bu gibi eklemlerde kemikler bir eksen etrafında dönemezler ve eklem yüz1eri yalnız birbiri üzerinde yüzlerin durumuna göre değişik yönlerde kayabilirler. Kayma hareketleri her zaman çok sınırlıdır. Örneğin vertebraların eklem çıkıntıları arasındaki eklemler. Eklem yüzlerinin şekil ve durumları, aynı zamanda eklem eksenlerinin sayı ve yönlerini de tespit ederler.

    Hareketlerin düzenli ve maksada uygun bir şekilde seyredebilmesi için şekil bakımından eklem yüzlerinin birbirine uygun ve daima temas halinde olmaları lazımdır. Temas yüzeyinin büyüklüğü, fazla basınç altında kalan bazı eklemlerde ağırlığın fazla yüzey üzerinde dağılması bakımından da önemlidir. Fakat bir çok eklemlerde komşu kemiklerin ekleme katılan yüzlerinin büyüklük bakımından birbirinden farklı oldukları ve hatta bazen iki eklem yüzeyindeki konkavlık ve konvekslik derecelerinin de birbirinden az çok farklı oldukları görülmektedir. Fakat canlılarda ve kadavrada eklem yüzlerini inceleyecek olursak, kemik yüzlerinde görülen bu eksikliklerin, ekleme ait olan başka oluşumlar ile tamamlanmış olduğunu görürüz. Bu oluşumlar arasında ön planda bütün eklem yüzlerini örten eklem kıkırdağı gelir. Bundan başka bazı ek1emlerde meniscus, discus ve labrum articulare denilen kıkırdak veya fibröz bağdokusundan yapılmış oluşumlar da vardır.

    Eklem kıkırdağı, bütün oynaklarda birbirine temas eden eklem yüzleri, 2-5 mm. kalınlığında bir kıkırdak tabakası ile örtülmüştür. Bu tabaka çoğunlukla hiyalin kıkırdaktan yapılmıştır. Yalnız bir discus articularis ile eklem boşluğu ikiye ayrılmış olan eklemlerde, eklem yüzleri fibröz kıkırdakla örtülmüştür.

    Hiyalin kıkırdağın yapısı bu dokunun çeşitli durumlara göre şekil ve durumunun değişebilmesi bakımından çok uygundur. Bilhassa ara maddede bulunan ve bir taraftan kıkırdak hücrelerini her taraftan saran diğer taraftan hücreler arasında belli yönlerde uzanan liflerin durumunun değişebilmesi fonksiyon bakımından çok elverişlidir.

    Liflerin durum değiştirmesiyle, arada bulunan kıkırdak hücreleri de durumlarını değiştirmek zorunluluğunda kalırlar. Bu sırada hücrelerin harap olmamasını, hücrelerin etrafında sağlam ve elastiki bir kapsül meydana getiren lifler sağlarlar. Eklem kıkırdağının yapısını teşkil eden lifler ve hücrelerin bu şekilde durum değiştirebilmeleri sayesinde kıkırdak tabakası basıncın derecesine göre, çeşitli parçalarında, çeşitli derecede kalınlığını değiştirebilir ve eklem yüzlerinin birbirine daha fazla uymasını sağlar. Eklem üzerine yapılan basıncın artmasıyla, eklem kıkırdağı incelir, fakat aynı zamanda genişler ve bu şekilde birbiriyle temas eden eklem yüzleri büyümüş olurlar. Temas yüzlerinin artması ise, basıncın daha fazla dağılmasını ve etkisinin azalmasını sağlar. Eklem kıkırdaklarının durumunu değiştiren kuvvet ortadan kaybolursa, kıkırdak dokusu elastikiyeti sayesinde tekrar eski durumuna döner.

    Komşu eklem yüzleri arasında büyüklük ve şekil farkları fazla ise, yüzlerin birbirine daha fazla uymasını sağlayan ve iki eklem yüzünün arasına sokulmuş meniskııs veya discus denilen oluşumlar bulunurlar. Bunlar da kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşimden meydana gelirler.

    Eklem meniscusları, çoğunlukla yarımay şeklinde, elastiki ve kollagen lifler bulunduran fibröz kıkırdağa benzer dokudan yapılmıştır ve konkav eklem yüzlerinin yan kısımlarında bulunurlar. Meniscuslar, bir taraftan eklem yüzünü büyütürler, diğer taraftan dokularının elastikiyeti sayesinde ve aynı zamanda yerlerini bir miktar değiştirebilecek durumda bağlanmış olduklarına göre, hareket sırasında basıncın etkisi ile şekil ve durumlanı değiştirir ve bu şekilde eklem yüzlerinin birbirine daha fazla uymasını sağlarlar. Diskuslar ise, eklem yüzünün kenarlarına ve aynı zamanda eklem boşluğunu saran kapsüle de tutunmak suretiyle, bir bölme şeklinde eklem boşluğunu tamamıyla iki kısma ayırırlar, Bu eklemlerde (örneğin çene ekleminde) kemik eklem yüzleri birbiriyle doğrudan doğruya temas etmezler, şekil ve durum değiştirme yetenekliği meniskus’lara nazaran daha fazla olduğuna göre diskuslar, eklem yüzleri arasındaki fazla şekil farklarını da giderebildikleri gibi, aynı eklemde yüzün şeklini değiştirmek suretiyle çeşitli hareketlerin meydana gelmesini de sağlarlar,

    Fibröz bağ dokusundan yapılmış labrum articulare denilen oluşumlar, bir halka şeklinde olup konkav eklem yüzlerinin kenarlarına yapışmış durumdadırlar. Bu oluşumlar eklem yüzünü genişletir ve çukuru derinleştirirler, fakat bu halkalar, çukurun derinleşmesine ve karşı taraftaki eklem yüzünün daha fazla sarılmış olmasına rağmen, dokularının elaskiyeti sayesinde kemik dokusu gibi, hareketlere fazla engel olmazlar,

    Capsula articularis: Eklem kapsülünün, embryonal hayatta kemik taslaklarını aralıksız olarak birbirine bağlayan mesenşim’ in en dış tabakasından meydana geldiğini yukarıda anlatmıştık, Sağlam bağ dokusundan yapılmış bu kapsül, eklem yüzleri ve eklem boşluğunu içine almak ve komşu kemiklerin ekleme katılan parçalarının her tarafına yapışmak suretiyle bu kemikleri birbirine bağlar. Bu şekilde eklem boşluğu, eklem kapsülü ile her taraftan eksiksiz olarak ve hava geçmez bir şekilde sarılmış olur. Bu durum eklem yüzleri arasındaki ilişki ve bütün eklem mekanizması için çok önemlidir.

    Eklem kapsülü yapı ve mekanizma bakımından birbirinden farklı iki tabakadan yapılmıştır. Membrana fibrosa; adı verilen dış tabaka sağlam fibröz bağ dokusundan yapılmıştır. Bu tabaka, komşu kemikleri birbirine bağlamak, dışarıdan gelebilecek etkilerden eklemi korumak, fazla ve lüzumsuz hareketlere engel olmak gibi görevler yapmaktadır. Fibröz tabakanın kalınlığı her yerde aynı değildir ve mekanik etkilerin yönüne göre ayarlanmıştır. Bazı yerlerde kapsül dokusu kalınlaşır, Lifler sıklaşır ve bu şekilde eklem bağları denilen fibröz bağ’ dokusundan yapılmış sağlam bantlar meydana getirirler. Bu bağlardan başka bazı eklemlerde kapsülden ayrı olarak ekleme katılan kemikler arasında uzanan müstakil eklem bağları da vardır. Eklem kapsülünün fibröz tabakası kemiğe yapıştığı yerde kemiği örten periostla uzarır ve kapsül dokusunda bulunan lifler, periost dokusundaki liflerle devam ederler eklem kapsülü çoğunlukla kemiği kıkırdakla örtülü olan eklem yüzlerine yakın olmak üzere, kıkırdak kenarının dışında yapışır. Fakat bazı eklemlerde, örneğin kalça ekleminde olduğu gibi, eklem kapsülü kıkırdak kenarından oldukça uzakta ve kemiğin periostla örtülü olan kısmının bir parçasını da içine alarak kemiğe yapışır.

    Eklemlerin yakınlarına yapışan kas kirişlerinin bir kısmı da eklem kapsülü üzerinde dağılır ve kirişlerden uzanan lifler kapsül dokusuna katılırlar. Bu şekilde meydana gelen hüzmeler de bazı eklemlerde, örneğin, diz ekleminin arka yüzünde olduğu gibi, kapsülü kuvvetlendiren bağları meydana getirirler.

    Membrana synovialis; Eklem kapsülünün sinovial tabakası, bağ dokusundan yapılmış, ince ve yumuşak bir zardır. Bu tabaka eklem kapsülünün iç yüzünü eksiksiz olarak örter ve her iki tarafta eklem yüzlerini örten kıkırdağın kenarında sonlanır. Sinovial tabaka, fibröz tabakaya çok gevşek bağ dokusu aracılığı ile yapışmış olduğuna göre yerinden oynatılabilir. Kapsülün bazı parçalarında bu tabaka bol miktarda yağ hücreleri bulunduran çeşitli şekilde uzantılar yaparlar. Bu uzantılar eklem aralığına sokularak eklem yüzlerinin birbirine tamimiyle uymamasından meydana gelen boşlukları doldururlar.

    Sinovial tabakanın eklem boşluğuna bakan iç yüzü düz ve parlaktır. Fakat burada, periton veya pleura da olduğu gibi, eksiksiz olarak yüzeyi örten bir epitel tabakası yoktur. Bu yüz yassı1aşmış bağ dokusu hücreleri ile örtülmüştür ve bu hücreler yüzeyin düzlüğünü sağlarlar. Damar ve sinir bakımından sinovial tabaka çok zengindir. Sinirler burada zengin ağlar meydana getirirler. Eklemlerin fazla duyarlılığı, sinovial tabaka ve bilhassa eklem boşluğuna sokulan sinovial uzantılarda sensitif sinir uçlarının çokluğundan ileri gelmektedir. Damarların çokluğu burada sinovial tabaka tarafından eklem sıvısının salgı yapması ile ilgilidir. Sinovial tabakanın aynı zamanda sıvıları çabuk resorbe etmek yeteneği de vardır. Eklem boşluğuna şırınga ile dokuları tahrip etmeyen bir sıvı verdiğimiz takdirde, bu sıvı derialtı dokusunda olduğu gibi çabuk resorbe olur. Sinovial tabakanın bu yetenekliği, travma veyahut çeşitli hastalıklar sırasında eklem boşluğunda toplanan sıvıların (eksudat) kaybolmasında çok önemli rol oynar.

    Sinovia adı verdiğimiz eklem sıvısı musin bulunduran, oldukça koyu ve yapışkan bir sıvıdır. Sinaviada tek tük hücre, yağ granülleri ve sinovial uzantılardan kopmuş küçük parçalar bulunur. Eklem aralığını dolduran sinovia, makine yağı gibi eklem yüzlerinin kayganlığını arttırır ve yüzlerin sürtünmesini duyulmayacak dereceye kadar indirir.

    Eklem yüzleri arasında ilişki; hareketlerin istenilen ve maksada uygun bir şekilde yapılabilmesi için, birbiri üzerinde kayan eklem yüzlerinin hareket sırasında sıkı bir temas halinde olmaları ve birbirinden uzaklaşmamaları şarttır. Bu durumu sağlayan etkenlerden biri atmosfer basıncı, diğeri de kasların gerginliğidir. Eklem boşluğundaki basınç, hareket sırasında değişmekle beraber, her zaman atmosfer basıncına nispeten düşüktür. Bundan dolayı dışarıdan gelen hava basıncı, ekleme katılan kemik parçalarını eklem boşluğuna doğru iterek, yüzleri birbirine yaklaştırır. Tabiatıyla aynı basınç her taraftan eklem kapsülü ile eklemi örten bütün yumuşak oluşumlar üzerinde de vardır. Büyük eklemler üzerine yapılan hava basıncı hiç de küçümsenmeyecek derecededir, Örneğin kalça eklemi üzerine her taraftan yapılan basınç 12 – 15 kg. kadardır ve kapsül yırtılmamış ise, femur başını asetabulum’dan çıkarmak zordur. Kapsülde bir delik açıldığı takdirde, eklem boşluğu ile atmosfer arasında basınç ayrımı kalmaz ve kemikleri birbirinden uzaklaştırmak çok daha kolay olur.

    Eklem yüzlerinin sıkı temasını sağlayan ikinci etken de kas kuvvetidir. İki ucu ile ekleme katılan komşu kemiklere yapışmış olan kasın kasılma sırasında meydana getirdiği kuvvet, bir taraftan kemiği oynatır, diğer taraftan da hareket eden kemiği destek noktasına doğru çekmek suretiyle eklem yüzlerini birbirine yaklaştırır.İstirahat sırasında da kasın normal tonusu, eklem yapan kemikleri çekmek suretiyle, yüzleri birbirine yaklaştırır.

    Bir de, hareket sırasında veyahut dışarıdan gelen bir kuvvetin etkisi ile eklem yüzlerinin herhangi bir tarafa kayarak birbirinden uzaklaşmamaları ve yüzlerin normal temaslarının muhafazası da çok önemlidir. Eklem yüzleri arasında bu normal durum bozulursa çıkık denilen durum hasıl olur. Bazen normal yönde yapılan hareket çok geniş ölçüde yapılırsa, eklem yüzlerinin birbirinden uzaklaşmasına sebep olabilir. Gereksiz ve hatta zararlı hareketlere ve çıkıntılara engel olabilmek için mevcut oluşum eklemlere göre değişiktir.

    Bazı eklemlerde eklem yüzlerini yapan kemik uçlarının şekilleri yalnız belirli hareketler için elverişlidir. Örneğin dirsek ekleminde (articulatio cubiti) olekranon, fossa olecrani’ye sokulduğu zaman, ulna’nın fazla arkaya gitmesine ve aynı zamanda her iki kemiğin yanlara kaymasına engel olur. İncisura. trochlearis’in ortasında bulunan crista, ve bu kristanın trochlea humeride bulunan oluğa sokulması da, her iki kemiğin yanlara kaymasına engel olur. Bu durum bize bu eklemde hareketin çeşit ve derecesinin başlıca eklem yüzlerinin şekilleri ile tespit edilmiş olduğunu göstermektedir. Fakat bu eklemde hareket üzerinde daha zayıf olmakla beraber, kas ve bağların da etkisi vardır. Ayak bilek ekleminde (articulatio talocruralis) de hareketin çeşit ve yönleri eklem yüzlerini yapan kemiklerin şekil ve durumu ile tespit. edilmiştir. Burada tibia ve fibula’nın eklem yüzleri, talusun eklem yüzlerini bir çatal gibi içine almış durumdadır. Bu durum talus’a yalnız bir eksen etrafında birbirine zıt iki yönde hareket imkanı vermektedir. Hareketin çeşit, yön ve derecesi eklem yüzlerini yapan kemiklerin şekli ile tespit edilmiş bu gibi eklemlerde. fazla kuvvet etkisi ile, fazla veyahut anormal yönde hareket yapmak zorunluğunda kalınırsa yani çıkık meydana gelirse, çoğunlukla aynı zamanda eklem yüzlerini yapan kemikler de kırılırlar.

    Bazı eklemlerde eklem yüzlerinin şekilleri hareketi frenleyecek veya belli bir yön verebilecek durumda değildir. Bu gibi eklem1erde hareketin maksada uygun olarak seyretmesini daha fazla bağ veya kaslar sağlarlar. Aynı zamanda bu oluşumlar fazla ve uygunsuz yönde hareketlerin meydana gelmesine ve bu şekilde eklem yüzlerinin birbirinden ayrılmasına engel olurlar. Örneğin diz ekleminde (articulatio genu) hareketlerin normal seyrini sağlayan ve çıkıklara engel olan en önemli etken, bu eklemin iç ve dış bağlarıdır, Bazı eklemlerde bu görev daha fazla kaslar tarafından görülür. Örneğin omuz ekleminde (articulatio humeri) olduğu gibi. Burada eklemi üç taraftan saran kuvvetli kaslar, normal durumda humerus başının yerinde kalmasını ve hareketlerinin muntazam seyretmesini sağlar ve aynı zamanda hareketleri frenlerler.

    Bundan başka, belli bir yönde yapılan hareket üzerinde, zıt yönde hareket yaptıran başka kaslar da frenleyici etki yaparlar. Örneğin bacak doğrulduktan sonra tibia’ nın daha fazla ekstensiyon hareketi yapmasına yani daha fazla öne gitmesine, femur’un arkasında bulunan ve bacağı arkaya çeken fleksor kaslar engel olurlar. Kasların bu frenleyici etkisi gövdenin normal durumunun ve dengenin sağlanması bakımından çok önemli olduğu gibi, birçok eklemlerde çıkıkların meydana gelmesine de engel olur.

    Anatomide çeşitli gövde parçalarının çeşitli hareketlerine, hareketlerin yönüne göre çeşitli isimler verilmiştir. Bundan sonra çeşitli eklemlerde cereyan eden hareketleri anlatırken bu isimleri kullanacağımıza göre, burada bu isimleri kısaca izah edelim.
    Ekstensiyon gerilme: Çekme hareketi (extendo – germek, çekmek, yaymak). Bu hareket çoğunlukla arkaya doğru yapılır. Yalnız diz ve ayak bilek ekleminde ekstensiyon hareketi öne doğru yapılır. Bu eklemlerde durumun değişmesi, insanın hayvanlardan farklı olarak iki ayak üzerinde durması ve yürümesinden ileri gelmektedir. Bununla birlikte ayağın öne ve yukarı hareket etmesine dorsal fleksiyon da derler

    Fleksiyon- eğmek: Bükmek maksadıyla yapılan harekettir (flecto – eğmek, bükmek). Fleksiyon hareketi, diz ve ayak bilek eklemlerinde yapılan hareket hariç, öne doğru yapılır.
    Abduksiyon-orta çizgiden uzaklaştırma hareketi (abduco¬-uzaklaştırma alıp götürmek, kaçırmak).
    Adduksiyon-orta çizgiye doğru yaklaştırmak (adduco- kendine doğru çekmek, yakınlaştırmak getirmek).

    Rotansiyon- dönme hareketi (roto – döndürmek) lateral rotasiyon – dışa döndürmek, medial rotansiyon – içe döndürme.
    Sirkumduksiyon – bir nokta etrafında yapılan dönme hareketi çeşitli yönlerde yapılan hareketlerin tedricen birleşmesinden meydana gelir. (Circumduco-bir şeyin etrafında döndürmek).

    Eklemlerin Sınıflandırılması

    Eklemlerde articulatio veya junctura oseum terimleri kullanılır. Eklemler yapı özelliklerine ve hareket yeteneklerine göre üç ana sınıfa ayrılırlar.

    I. Synarthrose (fibröz, oynamaz) eklemler: Bu tip eklemlerde kemik yüzleri doğrudan temastadır. Arada bağ dokusu veya hiyalin kıkırdak bulunur. Ancak bunlar ekleme kaynaşmıştır. Bu eklemler hareket edemezler. Çoğunlukla kafatası kemikleri arasında bulunurlar. Bu eklemin üç çeşidi vardır:
    A. Syndemosis: Bu tipte iki kemik ligamentum interosseus ile bağlanmışlardır. Örneğin: art. tibio fibularis inferior.
    B. Suturae: kemiklerin eklem yüzleri birbirleriyle devam eder. Arada ince bir tabaka bağ dokusu bulunur. Eğer kemiklerin yüzleri bir takım çıkıntılarla birbirine kilitlenmişlerse buna gerçek sutura (sutura vera) denir. Bu tipin de üç çeşidi vardır
    a.Sutura dentata: Kemikler birbirine düzensiz dişlerle kilitlenmişlerdir. Örneğin sutura sagitalis.
    b.Sutura serrata: Eklem iki tarağın birbirine girdiği gibi kilitlenmiştir.
    c.Sutura limbosa: Arada dişlilerle kilitlenme olduğu halde eklem yapan kemikler birbiri üstüne atlamışlardır. Eğer kemiklerin yüzleri düz sahalar halinde karşı karşıya gelerek eklem yapmışlarsa buna yalancı sutura (sutura notha) denir. Bununda iki çeşidi vardır:
    a. Sutura squamosa: Kemikler geniş bir atlama kenarı bırakarak birleşirler. Örneğin; sutura temporoparietalis.
    b. Sutura plana: Burada azçok düz eklem yüzleri birbirine temas etmiştir. Örneğin; sutura intermaksillaris. gibi.
    Eğer iki kemik lamina arasındaki bir yarığa, bir kemik lamina girmişse buna schindylesis denir. Örneğin; rostrum sphenoidale-ala vomer gibi.
    C. Gomphosis: Konik bir çıkıntı bir eklem yuvasına çivi gibi çakılmışsa bu isim verilir. Vücutta yalnızca diş kökleri ile alveoller arasında vardır. Fibröz eklemlerde hareket yeteneği kemikleri bağlayan fibröz liflerin uzunluğu ile orantılıdır. Çoğunlukla hiç hareket etmezler.

    II. Amphiartrose (kıkırdaksı yarı oynar) eklemler: Eklemi yapan kemikler bir kıkırdak aracılığıyla birleşmişlerdir. İki çeşidi vardır.

    1. Synchondroses: Eklemleşen kemiklerin arasını hiyalin kıkırdak doldurmuştur. Bu tip eklemler enkondral kemikleşmede diafiz ile epifiz arasında bulunurlar. Uzun kemiklerde kemiğin uzunluğunun artmasını sağlayan discus epifizialis buna tipik örnektir. Kemiğin büyümesi durduğunda kıkırdağın tamamı da kemikleşmiş olur (synostosis).
    Kaburgalarla sternum arasındaki kostal kıkırdaklar gibi kalıcı sinkondroz örnekleri de vardır.

    2. Symphyses: Eklemleşen kemik yüzleri hiyalin kıkırdakla kaplıdır. Ancak bu yüzler fibröz kıkırdaktan bir disk aracılığıyla birleşmişlerdir.
    Simfizis çok kuvvetli, az hareket eden bir eklemdir. Örneğin: art.intervertebralis anteriores ve symphysis pubis.

    III. Sinovayal (diarthroses) oynar eklemler: Vücuttaki eklemlerin çoğunluğu bu gruptandır. Synovial eklemde eklem yüzleri ayrı ayrı hiyalin kıkırdak ile kaplanmıştır. Eklem kapsülü eklemin çevresini sarar.
    Bu eklemin 4 ortak yapı özelliği vardır.
    1.Cavitas articularis (eklem boşluğu): kıkırdakla kaplı yüzeyler ve eklem kapsülünün iç yüzü arasındaki boşluktur. İçi sinovya sıvısı ile doludur.
    2.Cartilago articularis (eklem kıkırdağı): Eklemi oluşturan kemiklerin eklem yüzlerini kaplayan hiyalin kıkırdaktır. Yüzeyi cilalı ve kaygandır.
    Eklem kıkırdaklarının sinirleri ve kan damatları yoktur.
    3.Capsula articularis (eklem kapsülü): Eklemlerin çevresini zarf gibi saran fibröz kapsüldür. Dışta bir stratum fibrosum, içte ise stratum synoviale isimli iki tabakadan oluşmuştur. İkinci tabaka ayrıca ele alınabilir. Fibröz tabaka eklem yüzlerinin kenarlarına tutunmuştur. Bazen kıvrılarak eklem boşluğuna da girebilir.
    Eklem kapsülleri genellikle fibröz bantlarla kuvvetlendirilmiştir. Bunlar ya kapsülün bir parçasıdır (intrinsik ligamentler) veya kapsülden ayrı bantlar halindedir (ekstrinsik ligamentler) bu ligamentler hareketlerin istenmeyen yönlere kaçmasını engellerler.
    Ligamentler, kollajen lif demetlerinden meydana gelmiştir. Kollajen lifler paralel veya karışık sıralanmıştır. Beyaz gümüş rengindedirler. Bükülebilir, fakat boyları değişmez. Bazı ligamentlerde sarı elastik lifler vardır. Bunlara lig. flava ve lig. nuchae örnek gösterilebilir.
    4. Membrana synoviales: kapsülün iç tabakasını oluşturur. Zar, yumurta akına benzeyen ve synovia adı verilen sıvıyı devamlı olarak eklem boşluğuna salgılar. Bu sıvı eklem yüzlerinin sürtünme etkilerini, kayganlığı nedeniyle en az düzeye indirir. Membran fibröz tabakanın iç yüzüne tam yapışmış değildir. Bağ dokusu, yağ dokusu ve damarlardan oluşmuş katlantıları eklemdeki gereksiz boşlukları doldururlar. Eklem içinden geçen tendo varsa sinovyal zar bu tendonun etrafını da kılıf gibi sarar. Bazı sinovyal eklemler ortak dört özellik dışında ayrı özelliklere sahiptir. Bunları üç guruba ayırabiliriz
    1.Discus articularis; iki kemiği bir arada tutma veya eklem yüzlerini uygunlaştırma gibi görevleri olan fibröz kıkırdak disklerdir.
    2.Labrum articulare; eklem yüzlerini derinleştirmeye yarayan özel fibröz kıkırdak oluşumlardır. Örneğin; labrum glenoidale.
    3.İntraartiküler tendo; kapsülü delerek eklem içinden geçen kas tendolarıdır. Örneğin; m. biceps brachii uzun başı.

    Sinovyal Eklemlerin Çeşitleri
    Bu eklemler hareketlerine göre çeşitlendirilirler. Eklem tek eksen etrafında hareket edebilir. İki eksen veya çok eksen etrafında hareket edebilir.

    Tek eksenliler
    a. Trochlear (ginglymus); eklem yüzleri aşağı yukarı makara şeklindedir. Tek eksen etrafında harekete izin verirler. Bu hareket fleksiyon-ekstensiyon tarzındadır. Örneğin; art.interphalangea, art. humeroulnaris. Bu eklemlerin geniş olanları bir miktar kayma ve rotasyon hareketi de yapabilir. Örneğin; genu eklemi.
    b. Trochoid-pivot; hareket dik eksen üzerinde rotasyon şeklindedir. Bu tipte eklem yüzleri ve ligamentler daha çok bir yüzük şeklindedir. Örneğin; art. radioulnaris proksimalis, art. atlanto-axialis.

    Çift eksenliler
    a. Art. condyloid (elipsoid); burada condil şeklinde bir eklem çıkıntısı oval bir çukurun içine alınır. Bu eklem ekstensiyon-fleksiyon ve adduksiyon-abduksiyon hareketlerine izin verir. Cirkumdiksiyon hareketi de olabilir, ancak rotasyon olamaz. Örneğin; el bileği eklemi.
    b. Art. cellaris; eklem yüzleri eyer biçimindedir. Yukardaki eklemle aynı hareketlere izin verir. Örneğin; art.carpometacarpea pollicis gibi
    Çok eksenli eklemlere ise bir tek örnek vardır. Art. spheroidea-enarthrosis. Burada küre şeklinde bir yuvaya küre şeklinde bir eklem çıkıntısı girmiştir. Her türlü hareketi yapabilir. Örneğin; omuz ve kalça eklemleri.
    Art. plana; eklem yüzleri düzdür. Yalnızca kayma hareketleri yapabilir. Hareketleri ligamentlerle sınırlandırılmıştır. Örneğin; intervertebral eklemler.

    Eklemlerin Sinir ve Damarları

    Sinir uçarı eklem kapsülü ve sinovial zarda sonlanır. Sinirler eklemin yüzeyindeki deri ve eklemi hareket ettiren kasların sinirlerinin dallarıdır. Buna Hilton Kanunu denir. Bu sinir uçları eklemi hareket ettiren kasların reflekslerini düzenleyen, proprioception ve ağrı duyuları taşırlar.
    Kan ve lenf damarları eklemlerin etrafında anastomozlar yaparlar.

    Klinik Önemi

    1. Erişkin hayatın başlangıcından, yaşla birlikte gittikçe ve çok yavaş ilerleyerek eklem kıkırdaklarının yaşlanması olgusu ortaya çıkar. Bu olgu vertebral kolon, kalça, diz ve el eklemlerinde belirlidir. Bu geriye dönmez dejeneratif değişmeler kıkırdakların basıncı absorbe etme ve yağlama yeteneklerini azaltır. Bazı olgularda bu durum hiçbir önemli semptom vermediği halde, bazılarında devamlı ağrı yakınmalarına neden olur.

    2. Athiritis (artrit) terimi bize eklemin enfeksiyonunu tanımlar. Osteoartrit, osteoartroz ve dejeneratif artrit gibi eklem hastalıkları buna örnektir. Ağırlık taşıyan eklemlerde şişmanlık bu hastalıkların ilerlemesini kolaylaştırır.

    3. Snovyal sıvının akışkanlığı ısı ile değişir. Düşük ısılarda sıvı daha az akışkan duruma geçer. Bu olgu eklemlerin soğuk havalardan etkilenmesini kısmen açıklayabilir.

    4. Sinovyal zar içindeki zengin kapiller ve lenfatik pleksuslar eklem boşluğundan güçlü bir absorbsiyon sağlar. Bu nedenle eklemin travmatik enfeksiyonlerı septisemi (enfeksiyon etkeninin kana karışması) ile sonuçlanabilir. Bunun tersine kan içindeki normal ve patolojik maddeler kolaylıkla eklem içine girebilir
    .

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Genel myoloji – genel kas bilimi

    Kaslar Hakkında Genel Bilgiler

    Kaslar hareket sisteminin aktif unsurlarıdır. Hareketi meydana getirebilmek için lazım olan kinetik kuvvet kaslarda meydana gelir. Kuvvetin kaynağı, besin olarak aldığımız ve alimenter organlarında birçok değişikliklere uğradıktan sonra kana karışarak dolaşım organları aracılığı ile kas hücrelerine gelen maddelerdir. Bu maddelerde saklı olan potansiyel enerji, kas hücrelerinde meydana gelen olaylar sırasında kinetik enerji şekline çevrilir. Bir motor gibi kinetik enerji meydana getiren kasların harekete geçebilmesi için bütün motorlarda olduğu gibi (kontakt), bir uyarmaya ihtiyaç vardır. Bu uyarma mekanik, kimikal veya elektrik akımı şeklinde de olabilir. Kasın üzerine yapılan bir darbe, bazı kimikal maddelerin etkisi veyahut elektrik akımı ile kasları harekete geçirebiliriz. Fakat bu gibi dışarıdan gelen uyarmaların meydana getirdiği hareketler normal ve fizyolojik değildir. Bütün canlılarda kasların normal hareketlerini meydana getiren uyarmalar, beyinde veya medulla spinalis’te bulunan sinir hücrelerinden gelirler.

    Kasların çalışması, yapışma noktalarından biri veya her ikisi de hareketli ise, şeklinin değişmesi kısalma, kalınlaşma ve sertleşmesi ile kendini gösterir. Başka kuvvetlerin etkisi ile kasın her iki ucu da sabit kalırsa, kas kısalmaz, fakat sertleşir. Bu gibi hallerde kas herhangi bir hareket meydana getiremez. Fakat böyle olmakla beraber kas yine çalışır belirli bir kuvvet meydana getirir ve bu kuvveti başka bir kuvvete karşı koymak için kullanılır. Örneğin elimizde bir ağırlığı belirli bir yükseklikte tutabilmemiz için o anda hiç bir hareket yapmadığımız halde, kol ve ön kol kaslarımızın çalışması ve ağırlığa karşı koyabilecek derecede bir kuvvet meydana getirmeleri lazımdır. İkinci bir ömek olarak da, vücudumuzun bir, parçasının belirli bir durumda kaslar tarafından tespit edilmesini gösterebiliriz. Bu sırada da bu işe katılan kaslar çalışırlar, fakat kısalmaz, şekillerini değiştirmez ve tespit ettikleri organı harekete getirmezler.
    Kasların kısalması, kalınlaşması ve sertleşmesi ve yapıştıkları organı harekete geçirmeleri, kas hücrelerinin kendilerine has olan ve kontraktilite (kısalma yetenekliği) adı verilen spesifik nitelikleri sayesinde mümkün olmaktadır.

    Kas dokusu; kas hücrelerinin yapısı, hücrenin fonksiyonuna göre ayarlanmıştır ve kasılma sırasında hücrenin çeşitli unsurları şekil ve durumlarını değiştirebilecek durumdadır. Şimdi insan vücudunda görülen çeşitli kas dokularını kısaca gözden geçirelim.

    Mikroskobik yapı bakımından insan vücudunda görülen kasları düz kaslar, çizgili iskelet kasları ve yürek kasları olmak üzere üç gruba ayıra biliriz. Mikroskobik yapı bakımından olduğu gibi, bu üç çeşit kaslar fonksiyon bakımından da birbirinden farklıdır. Bunlardan düz kaslar ve çizgili yürek kaslarının çalışmaları isteğimize tabi olmayıp autonom sinir sistemi tarafından idare edilirler. Çizgili iskelet kaslarının çalışmaları isteğimize tabidir ve cerebro spinal sinir sistemi tarafından idare edilir.

    Cerebro spinal sistem tarafından idare edilen çizgili kasların çalışması çok zaman haberimiz olmadan refleks yolu ile meydana gelebilirler. Diğer taraftan autonom sinir sistemi tarafından idare edilen bazı düz kasların çalışması üzerinde cortikal merkezlerin çok büyük etkisi vardır. Biz burada düz kas liflerinin yapısını ve özelliklerini kısaca gözden geçirdikten sonra başlıca çizgili iskelet kaslarını inceleyeceğiz. Çizgili yürek kasları ise, cardiovasculer sistemi anlatırken bahsedilecektir.

    Düz kas lifleri, çoğunlukla iç organlarımızın ve damarlarımızın duvarlarında bulunurlar. Fakat bundan başka çeşitli organlarımızı birbirine bağlayan bağlar içerisinde ve çeşitli organların çeşitli parçalarında görevli olan düz kas lifleri de vardır. Düz kas lifleri yavaş, kasılırlar ve kasılma olayının herhangi bir devresinde duraklayarak o anda aldıkları şekil ve durumu fazla enerji sarf etmeden ve fazla yorulmadan uzun müddet muhafaza edebilirler. Bundan dolayı düz kas lifleri, genellikle hareketlerin yavaş oluşmasına, fakat bu hareketler sonucunda meydana gelen durumun uzun müddet muhafaza edilmesi gereken organlarda bulunurlar.

    Düz kas lifleri iğ biçiminde, en çok 0,5 mm. kadar uzunlukta, 3 – 4 mikron kalınlıkta, soluk renkte ve tek çekirdekli hücrelerdir. Çekirdek oval biçiminde olup hücrenin ortasında bulunur. Sarkoplazma içinde birbirine ve hücrenin uzunluğuna paralel durumda çok ince fibriler (miofibril) bulunur. Kas hücrelerinin kasılma yetenekliği başlıca bu miofibrillere bağlıdır. Burada miofibriller, çizgili kaslardan farklı olarak, düz ve homojendir ve ışık kırma yetenekliği bütün kısımlarında aynıdır. Bazı düz kas hücreleri çok küçük olurlar (22 – 25 mikron). Bu gibi küçük hücreler yan uzantılar ile birbiriyle birleşir ve bir sinsitium meydana getirirler. Bu şekilde düz kas hücrelerinden meydana gelen sinsitiumlar bilhassa düz kas liflerinin ince bir tabaka halinde büyük yüzeyleri örttükleri ve yahut başka dokular arasına katılarak uzardıkları yerlerde görülürler. Organ boşluklarını sınırlayan duvarlarda bulunan düz kas lifleri, birbirine paralel olarak sıralanır, huzmeler ve tabakalar meydana getirirler. Komşu kas lifleri çok ince membranlar ile birbirine bağlanmıştır. Bu membranlar, kasılma ve esneme sırasında liflerin normal durumlarının değişmemesini sağlarlar. Daha kalın olan huzmeler bir bağ dokusu ile çevrilmiş olup bu doku aracılığı ile birbirine ve komşu organlara tutunurlar. Bazı düz kas huzmeleri bu gibi elastiki kirişler aracılığı ile, bazıları doğrudan doğruya elastiki membranlara tutunarak muskulo elastik sistemler yaparlar. Bu gibi sistemlerde kasların uzaması veya kısalması liflerin elastikiyet kuvvetinin derecesini değiştirir ve bu şekilde sinirler tarafından idare edilen kaslar, aktif olarak çeşitli durumlara göre elastikiyet kuvvetinin etkisini ayarlayabilirler.

    Düz kas lifleri de, başka kaslarda olduğu gibi, fazla çalışma sonucunda hem uzunluk, hem kalınlık bakımından büyüyebilirler (hypertrophie). Fakat bütün, hücrelerde olduğu gibi, yalnız belirli bir dereceye kadar büyür. Düz kas lifleri için bu sınır eski hacminin sekiz mislidir. Gebelik sırasında uterus duvarındaki düz kas liflerinin büyümesi, fazla çalışma sonucu olmayıp hormonların etkisi ile olur ve doğum için bir hazırlıktır. Düz kas lifleri mitoz’la bölünerek sayılarını da arttırabilirler. Az çalıştıkları takdirde, iskelet kaslarında olduğu gibi, düz kas lifleri de küçülür ve sayıları da azalır (atrophie). Bütün düz kaslar sinirlerini autonom sinir sisteminden alırlar.

    Çizgili iskelet kasları, hareket sisteminin aktif unsurları olup hareket için lüzumlu kuvveti meydana getirirler. Kas (musculus) ismi verilen bu hareket organların hacim itibariyle büyük bir kısmını, kuvveti meydana getiren ve kontraktilite denilen kasılma yetenekliği olan kas lifleri yaparlar. Bundan başka kasların kiriş (tendo, tendines) denilen ve çeşitli kaslarda çok değişik şekiller gösteren parçaları vardır. Kirişleri meydana getiren dokular kas dokusundan hem yapı, hem fonksiyon bakımından çok farklıdır. Kirişlerin kasılma yetenekliği yoktur ve hareket sisteminde oynadıkları rol pasif olup, görevleri kas liflerinin meydana getirdiği kuvveti iskelet parçalarına iletmektir.

    Kas Kirişleri: Kirişler, kasların meydana getirdiği kuvveti iskelet parçalarına ulaştıran yardımcı oluşumlardır. Kirişlerin büyüklük ve şekilleri ait oldukları kasların şekil ve fonksiyonlarına göre çok değişiktir.

    Kiriş dokusunun en önemli kısmını kalın kollagen lifler meydana getirirler. Bir kaç kollagen lif birbirine paralel durumda bir araya toplanarak ince huzmeler yaparlar. Bu ince huzmeler arasında kiriş hücreleri (fibroblast) bulunurlar. İnce kiriş huzmeleri bağ dokusu aracılığı ile birbiriyle birleşerek daha kalın huzmeler meydana getirirler. Kollagen lif huzmeleri, kısa kirişlerde birbirine paralel olarak, uzun kirişlerde ise hafif kıvrıntılar yaparak dalgalar şeklinde uzarırlar. Kas kasıldığı zaman evvela bu dalgalar kaybolur, huzmeler doğrulur. Bundan sonra kirişin ilettiği kas kuvveti tam olarak kemik üzerinde etkisini gösterir ve kemiği harekete getirir. Kasın kuvveti ile kirişin çekme kuvvetine karşı olan direnme yetenekliği arasındaki nispet bütün kaslarda kirişin lehine olarak ayarlanmıştır. Hiç bir kas yalnız kendi kuvveti ile kirişini koparamaz. Kiriş kopma vakalarında muhakkak başka kuvvetlerin de etkisi olması lazımdır.

    Kas ile Kirişler arasında ilişki: Kirişler her zaman yalnız kasların uçlarında yer almazlar. Bazen kirişler yassı tabaka halinde kasın bir kısmını örterler, bazen de çeşitli uzunluk ve kalınlıkta huzmeler şeklinde kasın içine sokulurlar. Yalnız kasın uçlarında görülen yuvarlak kirişlerin de kasın içine sokulan uzantıları vardır. Bu şekilde kas hücrelerinin kirişle birleşme alanı çok büyümüş olur.

    Kasların çeşitli parçaları: Kasların kalın kısımlarına venter denir. Uçlardan birinin yapışma yerine origo, diğerinkine insertio denir. Yapışma noktalarından, hareket etmeyen veya az hareket eden noktayı kasın başlangıcı (origo) olarak kabul edilir.

    Daha fazla hareket eden ve insersio denilen nokta, kasın sonlanma kısmı olarak kabul edilir. İskelet kaslarında çoğunlukla hareket sırasında kas uçlarından birinin yapıştığı nokta sabit kalır (punctum fixum). Diğer ucun yapıştığı nokta ise sabit noktaya doğru hareket eder (punctum mobile). Çoğunlukla sabit kalan veya az hareket eden iskelet parçaları gövdenin ortasına daha yakın (proksimal) kısımlarda, çok hareket eden parçaları ise daha uzakta (distal) bulunurlar. Fakat bu durum gereğine göre değişebilir. Bazı hareketler sırasında sabit kalan nokta, aynı kasın meydana getirdiği başka hareketler sırasında punctum mobile rolüne geçer. Origo her zaman punctum fixum’a, insersio da punctum mobile’ye isabet etmez. Fakat kas uçları isimlerinin her zaman için aynı kalması, oryantasyon bakımından lüzumlu ve faydalıdır.

    Kasın başlangıç ucuna yakın olan kısmına baş (caput) denir. Bazı kasların çeşitli kemiklere veya aynı kemiğin çeşitli yüzlerine yapışan bir kaç parçası bulunur. Bu parçalar kasın ortasına veya sonuna doğru birleşerek genel bir kiriş meydana getirir ve bu kiriş aracılığı ile kemiğe yapışarak sonlanırlar. Bu şekilde 2, 3 ve 4 başlı kaslar meydana gelirler. Bazı kasların çeşitli parçaları kirişle birbirine bağlanmış olurlar. Bazı kaslarda bu gibi kirişler yuvarlak huzme şeklinde (m. digastricus), bazılarında yassı plak şeklinde olup intersectio tendinea adını alırlar (m. rectus abdominis). Kasın çeşitli parçaları ve kirişlerin durumu, kasın bulunduğu yere, topografik icaplara ve ilgili eklemlerin durum ve fonksiyonlarına göre ayarlanmıştır.

    Eklemlerin hareketine engel olmamaları için kasların kalın kısımları çoğunlukla eklemlerden uzakta bulunurlar. Örneğin parmakları harekete getiren kasların kalın parçaları, parmak eklemlerinden uzaklarda, ön kolun yukarı kısımlarında bulunurlar ve kasların kuvveti ince uzun kirişler aracılığı ile falanks’ lara iletilir. Kalın kaslar parmakların üzerinde veya yakınlarında yer almış olsalardı, parmakların geniş ve çevik hareketler yapmaları olanaksız olurdu. Yalnız, eklem yüzleri çeşitli yönde ve geniş hareketlere elverişli olan, fakat bazı hareketlerin frenlenmesi icap eden eklemlerin yakınlarında kalın kaslar bulunurlar. Örneğin omuz ve kalça ekleminde olduğu gibi. Bu eklemlerin yüzleri çok geniş hareketler için elverişlidir. Fakat bazı yönlerde geniş hareketlerin yapılması gereksiz, bazıları hatta gövdenin durumu için zararlı ve tehlikeli de olabilirdi. Bu gibi eklemlerde kalın kaslar eklemleri sarmak suretiyle bazı hareketleri frenler ve aynı zamanda çıkıklara da engel olurlar.

    Kasların yapı ve durumları ile fonksiyonu arasındaki ilişki :

    Kasların fonksiyonu üzerinde etki yapan en önemli faktörler, kası meydana getiren liflerin sayısı, uzunluğu ve kas kirişlerinin kemiklere yapışma tarzıdır.

    Bir hareketin meydana gelebilmesi için evvela kas kuvvetinin ağırlık kuvvetini yenmesi lazımdır. Aksi takdirde çalıştığı halde ve belirli bir kuvvet meydana getirmesine rağmen, kas kısalamaz ve yapışma noktası hareketsiz kalır. Örneğin elimize fazla ağır bir cisim alır ve ön kolumuzu bükmek istersek, bu hareketi yaptıran kasların meydana getirdiği kuvvet, ağırlık kuvvetini yenmek için yeterli değilse, ön kolumuz hareketsiz kalır. Bu sırada kasların meydana getirdiği bütün kuvvet, yalnız ağırlığı kaldırmak için kullanılmıştır. O halde hareketin meydana gelmesi için, hareketi yaptıran kasların daha fazla kinetik enerji meydana getirmeleri lazımdır.

    Kası meydana getiren kas liflerinin her biri ayrı ayrı motor gibi çalışır ve kanla gelen besin maddelerini yakarak kinetik enerji meydana getirir. Şu halde bütün kasın kuvveti, motorların büyüklük ve sayısına, yani kas liflerinin kalınlık ve sayısına bağlı olması gerekir. Bundan dolayı bir kasın kuvveti, kası meydana getiren bütün liflerin transvers kesitlerinin toplamı ile ölçülür ve bu toplama kasın fizyolojik kesiti denir.

    Devamlı çalışma sonucunda kas lifleri kalınlaşır ve çoğalırlar (hipertorfi ve hiperplazi). Bu gibi kaslar daha fazla kuvvet meydana getirir ve daha ağır işler yapabilirler.
    Bir kasın en kalın yerinden yapılan transvers kesite kasın anatomik kesiti denir. Kası meydana getiren liflerin hepsi de aynı uzunlukta ve birbirine paralel durumda iseler, anatomik ve fizyolojik kesitlerin büyüklüğü aynı olur ve bu gibi kaslarda kasın kuvvetini kalınlığına göre tespit edebiliriz. Fakat bu durum çok az kaslarda görülür. Kasların çoğunda liflerin uzunluğu aynı olmadığı gibi, durumları da birbirine paralel değildir. Bu gibi kaslarda bütün liflere isabet eden tek bir kesit yapmak olanaksızdır ve kuvveti meydana getiren bir çok kas lifleri, kesitin dışında kalırlar. Bundan dolayı kasın kalınlığına göre kasın kuvveti hakkında bir hüküm vermek doğru değildir. İnce, yassı ve geniş kaslarda anatomik ve fizyolojik kesitlerin ayrımı çok büyüktür ve bu gibi kaslarda kasın kalınlığı, kasın kuvveti hakkında hiç bir fikir veremez.

    İnsersiyon açısı: Kasın meydana getirdiği kuvvetin tamamı çoğunlukla hareket için kullanılmaz. Kuvvetin hareket için kullanılan kısmının miktarı, yapışma noktasında kirişle kemik arasında meydana gelen açının genişliğine bağlıdır. İnsersiyon açısı adı verilen bu açı, ne kadar geniş olursa, kas kuvvetinin yapışma noktası üzerinde hareketi sağlayan etkisi de o kadar fazla olur. İnsersiyon açısı 900 yi bulduğu zaman bu kas kuvvetinin tamamı hareket için sarf edilir. Bu gibi durumlarda fizyolojik kesitleri pek fazla olmayan kaslar da ağır gövde parçalarını harekete getirebilirler (uyluğun dış rotator kasları gibi) .

    İnsan vücudunda kasların çoğu dar açı yaparak kemiğe yapışırlar. Bu gibi kasların kasılma sırasında yapışma noktasına etki yapan kas kuvveti, kuvvet bileşkesi kanununa göre ikiye bölünür. Kuvvetin bir kısmı kiriş yönünde kemik üzerine çekme etkisi yapar ve kemiği harekete getirir. Diğer kısmı, kemik ekseni yönünde etki yaparak kemiği ekleme doğru çeker ve ağırlığı karşılar. Alt ekstremiteler gibi ağır parçalarda yukarıdan gelen uzun kasların hepsinin insersiyon açıları dardır.

    Hareketin yönü: Her bir eksen etrafında birbirine zıt iki yönde hareket yapılabileceğini eklem konusunda görmüştük (transvers eksen etrafında fleksiyon ve ekstensiyon, vertikal eksen etrafında dış ve iç rotasiyon, sagittal eksen etrafında abduksiyon ve adduksiyon hareketleri gibi) .

    Hareketlerin yönünü tespit ederken, hareket sırasında hareketli noktanın hareketsiz noktaya yaklaşacağı ve bu anda en yakın yolu izleyeceğini hatırdan çıkarmamalıdır.

    Aynı yönde hareket yaptıran kaslara sinergist, aksi yönde hareket yaptıranlara antagonist kaslar denir. Bir kas kasıldığı zaman bu kasın antagonisti çekilir ve uzar. Bu çekilme bir uyarı mahiyetinde etki yaparak, antagonist kasta da bir derece gerginlik yaratır. Bu gerginliğin derecesi gereğe göre değişebilir. Bazen antagonist kas gerginliğini arttırmak suretiyle hareketi frenler, bazen de gereğinde tamamiyle durdurabilir. Bu olaylar sentral sinir sistemi tarafından yönetilir ve durumun ihtiyacı ve gövdenin yararı bakımından en uygun bir şekilde ayarlanır. Birbirine antagonist olan kaslar aynı zamanda ve aynı kuvvetle çalışırlarsa, hareket meydana gelmez ve kemik belirli bir durumda tespit edilir.

    Tonus: Canlılarda kaslar istirahat sırasında da belirli derecede gerginliklerini her zaman muhafaza ederler. Bütün cisimler gibi insan vücudu ve çeşitli parçaları da daimi olarak yer çekimi etkisi altında bulunurlar. Daimi bir uyartı mahiyetinde olan bu kuvvet, refleks yolu ile kaslara etki yapar ve kasları az, fakat daimi bir gerginlik durumuna getirir. Kasların istirahat sırasında da muhafaza ettikleri bu daimi gerginliğe tonus denir. Kas tonusu ağırlık kuvvetine karşı koyan kuvveti meydana getirir ve gövdemizin ve çeşitli parçalarının belirli durumlarda kalmalarını sağlar. Yer çekimi gövdemizi devamlı olarak öne ve aşağıya çekmektedir ve bu kuvvete karşı koyan kas tonusu olmasaydı, vücudumuz dik durumunu muhafaza edemezdi. vücudumuzun çeşitli parçalarının istirahat sırasındaki durumlarını da bu parçalara ait olan kasların tonusu tespit eder. Bütün kasların tonusu aynı derecede değildir. Kollarımız istirahat sırasında ve aşağıya doğru sarkık durumda iken, ön kollarımız hafif fleksiyon durumunda kalırlar. Bu durum fleksorların tonusunun ekstensorlara nispeten daha fazla olduğunu göstermektedir. Genellikle daha çok kullanılan kasların tonusu daha yüksek olur. Tonusun derecesi şahsa göre de çok değişiktir ve insanlarda vücut duruşunda görülen farklılıklar, tonus ayrımlarından ileri gelmektedir. Aynı şahısta bile çeşitli sebeplerden dolayı kas tonusu değişmektedir. Yorgunluk gibi bedeni olaylardan başka, neşe, heyecan, sıkıntı ve korku gibi çeşitli ruhi durumların da kasların tonusu üzerinde önemli etkileri vardır.

    Omurganın şekil ve hareketleri: Baş ve gövdenin ağırlığını taşımak ve destek görevini yapmakla yükümlü olan columna vertebralis, düz bir sütun şeklinde olmayıp çeşitli kısımlarında ve değişik yönde eğrilikler gösterir. Bu eğriliklerden, görev bakımından en önemlileri sagittal eğriliklerdir. İnsanlarda ikisi öne, ikisi arkaya doğru konveks olmak üzere, omurganın dört sagittal eğri1iği vardır. Bunlardan cervikal ve lumbal parçalarda bulunanları öne doğru, thorakal ve sakral parçaya ait olanları arkaya doğru konvekstir. Bu bakımdan insan omurgası ile dört ayaklı hayvan omurgası arasında önemli ayrımlar vardır.

    Dört ayaklı hayvanlarda gövde ve iç organların ağırlığını taşıma bakımdan, omurganın thorakal, lumbal ve sakral parçalarını meydana getiren ve arkaya doğru konveks olan kısmı en önemlisidir. Omurganın bu parçası, bir köprü kemeri gibi, ağırlığı aynı zamanda hem ön, hem arka bacaklara iletir ve her iki tarafta sağlam desteklere dayanır. Bundan dolayı dört ayaklı hayvanlarda denge stabildir (kararlı denge). Yalnız başın ağırlığını taşıyan omurganın cervikal parçası, hayvanın cinsine ve boynun uzunluğuna göre başka şekilde gelişir ve değişik sayıda eğrilikler gösteren elastiki bir sütun halini alır.

    İnsanlarda dengenin ayarlanması ve bu olayla ilgili olarak, omurga şeklinin hayvanlardan ayrı olmasının sebebi, insanların iki ayak üzerinde hareket etmesidir. İki ayak üzerine kalmakla insanlarda baş ve gövde ağırlığının omurga üzerine yüklenmesi, denge durumunu tamimiyle değiştirmiştir. Bu faktörlerin etkisi ile insanlarda görülen tipik eğrilikler oluşur ve omurganın son şekli yavaş yavaş meydana gelir. Yeni doğmuş çocuklarda omurganın tipik eğrilikleri yok denilecek derecede azdır.

    Omurganın, başın ve gövdenin dengesini sağlayabilecek nitelikleri olmadığı için çocuk dünyaya geldikten sonra ilk aylarda başını ve gövdesini dik durumda tutamaz. Bir müddet sonra ense ve sırt kaslarının ve omurga bağlarının gelişmesi ve kuvvetlenmesiyle omurganın boyun parçası başın ağırlığını taşıyabilecek ve dengeyi sağlayabi1ecek elastiki bir sütun haline gelir. Bu sırada omurganın boyun parçasında konveksliği öne bakan boyun eğriliği (cervikal lordoz) meydana gelir. Bir taraftan başın ağırlığı, diğer taraftan omurganın dik durumunu sağlayan kuvvetlerin (kas kuvveti ve bağların elastikiyet kuvveti) etkisi ile meydana gelen bu eğrilik omurganın bu parçasını bir yay haline sokar ve başın ağırlığının taşınması ve dengenin sağlanmasını kolaylaştırır bir müddet sonra çocuk gövdesini dik tutmaya ve bu şekilde oturmaya alışır. Çocuğun ayağa kalkmasıyla presakral vertebralar ile sakrum ve pelvis arasındaki durum değişir ve ayın zamanda baş ve gövdenin ağırlığı, pelvis aracılığı ile, o ana kadar ağırlık taşıma görevinden uzakta kalan alt taraflara yüklenir. Ayağa kalkma sırasında pelvis kemiklerine yapışmış olan sakrum da bütün pelvis ile beraber bir miktar durumunu değiştirir, fakat vertikal durum alan presakral vertebra’ları tamimiyle izleyemez. Bundan dolayı intrauterin hayatta sakrum ile omurganın lumbal parçası arasında görülen ve sakrum’un konkavlığı yüzünden meydana gelen hafif büklüm artar ve promontorium denilen çıkıntı meydana gelir. Bir müddet sonra gövdenin ağırlığı, diğer taraftan gittikçe fazla gelişen ve kuvvetlenen sakrospinal kasların etkisi ile omurganın lumbal parçasında konveksliği öne bakan ikinci eğrilik (lumbal lordoz) meydana gelir. Boyun parçasında olduğu gibi burada da lumbal lordozun şekil ve derecesinin tespitinde ağırlığa karşı koyan kas kuvveti ve bağların elastikiyet kuvvetinin önemli etkileri vardır. Bu eğriliğin en çıkıntılı noktası dördüncü bel vertebra’sı yüksekliğindedir. Lumbal lordoz, omurganın bel parçasını gövdenin ağırlığını taşıyan ve dengenin sağlanmasına yardım eden elastiki bir yay haline getirir.

    İki ayak üzerine kalkma sonucunda meydana gelen lumbal lordoz, göğüs parçasında da devam etmiş olsaydı, karın ve göğüs boşluklarının barındırdıkları ağır organlarımız fazla öne gelmiş olurlardı ve bu durum, dengenin sağlanmasını zorlaştırırdı. Bu elverişsiz durumun meydana gelmemesi, boyun ve bel eğrilikleri arasında aksi yönde başka eğriliğin meydana gelmesi ile önlenmiştir. Altıncı, yedinci boyun vertebralarından başlayarak on birinci, on ikinci göğüs vertebra’ larına kadar uzanan ve konveksliği arkaya bakan bu eğriliğe thorakalkifoz denir. Thorakal kifozun meydana gelmesi ile göğüs boşluğu sagittal durumda genişlemiş ve aynı zamanda bu boşlukta bulunan organların ve gövdenin yukarı kısmında asılı olan üst tarafların ağırlığı kısmen arka tarafa çekilmiş olur.

    Omurganın bu eğrilikleri küçük çocuklarda evvela yalnız fonksiyon anında, yani ayakta durdukları zaman meydana gelirler ve çocuğun boyunun uzamasıyla tekrar kaybolurlar. Sonra yavaş yavaş vertebra corpusları ve bilhassa intervertebral diskusların şekilleri eğriliklere uygun olarak gelişmeye başlar ve buluğ çağına doğru eğriliklerin belli şekilleri meydana çıkar ve daimi olarak kalırlar. Bu sırada eğri1iklerin meydana gelmesi ve muhafazası bakımından önemli rol oynayan bağların gelişmesi, uzunluk ve gerginlik derecesi, omurganın genel durum ve şekline uygun olarak ayarlanır.

    Hastalık yüzünden hiç bir zaman ayağa kalkmamış ve bütün hayatlarını yatakta geçiren kimselerde omurganın tipik eğrilikleri meydana gelmezler. İhtiyarlıkta vertebra corpuslarının ve intervertebral diskusların incelmesi yüzünden omurga genellikle kısalır. Ağırlık etkisinin değişmesiyle, vertebra corpuslarının şekilleri de değişir. Bilhassa thorakal parçada corpuslarının ön kısımları incelir ve bundan dolayı bu parçanın arkaya doğru konveks olan eğriliği artar ve kamburluk meydana gelir. İncelmiş diskuslar ihtiyarlıkta kısmen kemikleşebilirler. Vertebra’ larda meydana gelen bütün bu değişikliklerin etkisi ile pelvis ve kalça eklemleri üzerine düşen ağırlığın etkisi de değişir. Sonuçta bütün gövdenin duruşu ve insanın yürüyüşü ihtiyarlara mahsus bir şekil alır. Omurga elastikiyetinin azalması yüzünden fazla kas kuvveti sarf etmek gerekir, insan çabuk yorulur ve bir çok hareketlerin yapılması zorlaşır.

    Sagittal eğriliklerden başka omurga insanlarda frontal yönde de sağa ve sola doğru hafif eğrilikler göstermektedir. Skalioz adı verilen bu eğrilikler küçük çocuklarda görülmez ve ancak 7 ile 10 yaş arasında meydana çıkarlar.

    Omurganın dümdüz bir sütun veya yalnız bir yönde eğik kavis şeklinde olmayıp, çeşitli yönde ve şekilde eğrilikler yapması, ağırlığın taşınması ve dengenin sağlanması bakımından çok önemlidir. Omurga tek bir kavis şeklinde olsaydı, ağırlığın artmasıyla fazla eğildiği zaman, bütün ağırlığın etkisi kavsin konveks tarafının en çıkıntılı noktada toplanır ve buradaki vertebra ve bağlar çok fazla ağırlık etkisi altında kalmış olurlardı. Bir çok eğrilikler yapan omurgada ise aynı ağırlık bir çok kavisle dağılır ve bu şekilde ayrı ayrı parçalar üzerine düşen görev azalmış olur. Omurga dümdüz bir sütun halinde olsaydı yürüyüş sırasında da ağrılığa karşı topraktan gelen tepkinin büyük bir kısmı doğrudan doğruya kafatası tabanına iletilir ve her adım atışımızda kafa ve beynimiz büyük sarsıntıya uğrardı. Bilhassa sıçrama sırasında artan tepkiyi azaltan elastiki yay olmasıydı kafa tası tabanı üzerine etki yapan kuvvet çok fazla olur ve hatta omurganın üst ucu kemikleri parçalayarak kafatası içerisine sokulabilirdi. Nitekim çok yüksekten ayak üzerine düşen insanlarda omurganın eğrilikleri ve elastikiyeti fazla gelen tepkiyi dağıtmak ve hafifletmek için yetmez ve omurga tabanını parçalayarak kafatası içerisine sokulur.

    Omurganın bütün parçaları her yönde ve aynı derecede hareket yapamazlar bunun başlıca sebebi çeşitli parçalarda bulunan inter vertebral eklemlerin yüzlerinin şekil ve durumları ve yönlerinin başka başka olmasıdır.

    Eklem yüzlerinin şekil ve durumu ve frenleyici etkilerinin kuvvetli olması yüzünden birbirine yakın vertebralar arasında yapılabilen hareketler çok az olmakla beraber bir çok eklemlerde aynı zamanda yapılan hareketleri bir araya getirmek suretiyle omurga çok çeşitli yönde ve geniş hareketler yapabilmektedir. Omurga hareketlerinin bir çok eklemlere dağıtılmış ve komşu vertebra’lar arasında hareketlerin az olması medulla spinalis’in korunması bakımından çok elverişlidir. Hareket sırasında omurganın şekli değişir ve vertabral kanal içinde bulunana medulla spinaliste bu duruma uymak zorunluluğundadır. İki veya birkaç komşu vertabra fazla hareket yapar ve durumlarını fazla değiştirirse o parçalar ve canalis vertebralis’in (vertebral kanalın) de şekli birden değişirdi ve kanala uymak zorunluluğunda olan medulla spinalis bükülür kopmak veya zedelenmek tehlikesine uğrardı.

    Boyun vertebralarında eklem yüzleri düz veya hafif konkav olup önden arkaya doğru eğik durumdadırlar. Eklem yüzlerinin eğikliği ortalama 45o kadaradır. Yüzlerin bu durumları değişik derecede olmakla beraber boyun vertebralarına hemen hemen her yönde hareket imkanı vermektedir. Göğüs vertabralarınkine benzerler fakat durumları başkadır. Burada eklem yüzleri frontal’e yakın ve bir miktar birbirine dönmüş durumdadır. Eklem yüzlerinin frontal durumları öne ve arkaya eğilme hareketleri için elverişli değildir ve omurganın göğüs parçasında bilhassa orta kısımda bu hareketler çok azdır. Yana doğru eğilme hareketleri boyun parçasına nispeten daha az olmakla beraber yapılabilir ve yukarıya gittikçe genişler. Omurganın lumbal parsçında eklem yüzleri sagittale yakın durumdadır ve bundan dolayı bu parçada dönme hareketleri hemen hemen olanaksızdır. Bu parçada en çok yapılabilen hareket öne ve arkaya doğru eğilmedir.

    Vertikal bir eksen etrafında omurganın sağa ve sola çevrilmesi en çok boyun parçasında yapılabilir ve aşağı doğru gittikçe azalır. Bel omurgalarının eklem çıkıntılarının sagittal durumları çevirme hareketleri için elverişli değildir. Bundan dolayı insanlar sağa veya sola dönme hareketleri yaparken pelvis sabit kalırsa gövdenin yalnız göbekten yukarı olan kısmı hareketlere katılır. Fakat genellikle omurganın bütün parçalarının katılması ile genişler hareketler yapıldığı zaman pelvis de harekete katılır ve hareketlerin önemli miktarda genişlemesini sağlar. Bilhassa öne doğru eğildiğimiz zaman pelvis’in de kalça eklemleri aracılığı ile yaptığı bütün hareketler omurganın durumuna etki yapar. Ayakta durduğumuz zaman bütün hareketler sırasında pelvis hareket merkezi görevini yapar ve gövdenin temel desteğini yapan omurganın durum ve hareket lerinin ayarlanmasında çok önemli rol oynar. Bundan dolayı pelvis ile gövde alt taraf kemikleri arasında çok sayıda ve kuvvetli kaslar bulunur.

    Üç esas eksen etrafında yapılan bu hareketlerin birleşmesi ve pelvisin de katılması ile gövdenin sirkumduksiyon denilen dönme hareketi meydana gelir.
    Omurga aynı zamanda çeşitli parçaları ile çeşitli yönlerde hareketler de yapabilir. Örneğin bel parçasını öne ve aynı zaman da göğüs parçasının üst kısmıyla boyun parçasını arkaya doğru eğebiliriz.

    İskelet Kaslarının Adlandırılması Ve Sınıflandırılması

    Vücudumuzda bulunan yaklaşık 600 kas şekil,boyut, yerleşim özelliği, yapışma yerleri, fonksiyonları ve çalışma düzeni özellikleri dikkate alınarak adlandırılıp sınıflandırılmıştır.
    Bazı kasların adlandırılması gövde şekline göre yapılmıştır. Kare şeklindeki kaslar quadrat kas (Örneğin, m. quadratus lumborum).çember şeklindeki kaslar orbicüler kaslar (Örneğin, m. orbicularis oris) silindirik kaslar teretik kaslar (Örneğin, m. teres majör) olarak adlandırılmıştır.

    Kaslar sahip oldukları kas liflerinin düzenlenişine göre de dik seyirli (Örneğin, m.rectus femoris) oblik seyirli (Örneğin, m. obliguus externus) ve horizontal seyirli (Örneğin, m. transversus abdominis) kaslar olarak adlandırılmıştır. Kas lifleri çekme hattına oblik olarak yerleşmişse pennat kaslar denir. Pennat; kasların, unipennat, bipennat (Örneğin, m. rectus femoris) ve multipennat (Örneğin, m. deltoideus) tipleri vardır.

    Kaslar yerleşim yerlerine göre yüzeyel ve derin, içyan, dışyan, ön ve arka grup infa ve suprahyoid vb. şekilde gruplanmışlardır. Benzer şekilde m.supraspinatus ve m.infraspinatus spina scapulae’ye göre adladırılmıştır.

    Bazı kaslar, yapışma yerlerine göre adlandırılmıştır. Örneğin, m. sternothyroideus, m. omohyoideus ve m. coracobrachialis’in adlandırılması bu şekilde yapılmıştır.

    Fonksiyonlarına göre kaslar, fleksor, ekstensor, adduktor, abduktor ve rotator kaslar olarak 5 gruba ayrılmıştır. Örneğin, radiokarpal eklemde fleksiyon hareketi yaptıran bazı önkol ön grup kasları m. flekor carpi ulnaris vb.adlandırılmıştır.

    Çalışma düzeni yönünden de kaslar esas hareket ettirici (prime mover). Antagonist, fiksator ve sinerjisi kaslar olarak gruplanırlar. Belli bir hareketin yapılmasında esas rolü üstlenen kasa/kaslara prime mover kas/kaslar denir. Örneğin, diz eklemi ekstensiyonunda m.quadriceps femoris prime mover olarak rol oynar. Prime mover kas/kasların hareketine zıt olarak çalışan kaslara antagonist kaslar denir. Esas hareket ettirici (prime mover) kas kasların etkili ve verimli bir şekilde çalışabilmesi için prime mover kasın başlangıcını sabitliyen kaslara fiksatör kaslar denir. Fiksatör kasların özel bir grubunu oluşturan sinerjist kaslar, prime mover kasın hareketi esnasında orta pozisyonda kalan eklemlerde istenmeyen hareketleri engelleyen kaslardır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Egzersiz ve beslenme

    Tüm canlıların doğal ömürleri kendi genetik yapı ve maruz kaldıkları dış etkenlerle belirlenmektedir.

    İnsan da, en gelişmiş canlı olmasına rağmen bu kuralın kapsamı dışında değildir. Hatta bütün canlıların hayat ve çevre şartlarını olumlu-olumsuz en çok etkileyen varlık olduğu gibi, aynı zamanda insanlık olarak da pek çok yönden bundan etkilenmekte, bu da insanın hayat süresine ve kalitesine direkt etki etmekte.

    Yaşam kalitesinin genel ifadesi olarak “sağlıklı yaşam” kavramını kullanmaktayız. Sağlıklı yaşamın ana etkenlerinden biri sağlıklı beslenme, diğeri de hayatın vazgeçilmezi olan egzersizdir. İnsan vücudu hareket için yaratılmıştır. Monoton, hareketsiz bir hayat tarzı, insanı yıpranma ve yaşlanmaya götüren bir süreçtir.

    Zaman denilen bu akıntıya karşı durulamasa da, en azından sürüklenmeden doğal seyrinde akıp gitmek dengeli bir beslenmenin yanında, dengeli egzersizle mümkündür.

    Egzersizde maksat; en azından günlük yaşam aktivitelerini kimseye muhtaç olmadan ömrünün sonuna kadar sürdürebilmek için gerekli vücut hareketliliğini sağlamaktır. Bundan fazlası, mesleki-sosyal faaliyetleri, her yaşa ve zevke uygun zevkleri, hobileri, hareketliliği sürdürebilirlik olmalıdır.

    Bütün bunlar için en azından

    Range Of Motion (Eklem Hareket Açıklığı)nı koruyacak egzersiz faaliyetleri,

    Vücut ağırlığını taşıyacak kemik ve kas yapısını koruyucu, güçlendirici, esnekliği ve hareketliliği sağlayacak egzersiz faaliyetleri,

    olarak da, varsa bel fıtığı, boyun fıtığı veya dejeneratif osteoartrit gibi rahatsızlıklar için tedavi egzersizleri sağlıklı yaşamın olmazsa olmazlarıdır…

    Kişisel zevk ve ilgi alanlarına göre sportif faaliyetler hayata çeşni katan güzelliklerdir. Sedanter hayat dediğimiz günümüz insanının doğal hayat seyri, bırakın bunları sağlayacak faaliyetleri, günlük hayat fonksiyonlarını kısıtlayacak bel-boyun fıtıkları, eklem-bağ zedelenmelerine sebep olacak hareket ve çalışma şekillerinden ibarettir ki, nezle-grip gibi geçici rahatsızlıklardan sonra dünyada en çok iş gücü kaybına sebep olan rahatsızlık bel ağrılarıdır.

    Bu yüzden eklem hareket açıklığımızı, omurga esnekliğimizi, kemik ve kas gücümüzü korumak için düzenli egzersiz yapmalıyız. Hayatımıza hareket katmalıyız.

    Bunu da pratik bir şekilde, haftada bir kaç gün özel olarak yürüyüş yüzme vb. aerobik spor yapmanın yanı sıra, arabamızı uzak otoparklara park edip yürümek, toplu taşımada varacağımız yerden 1-2 durak erken inmek, 1-2 durak sonra binmek, asansör kullanmamak gibi değişikliklerle, spora ekstra zaman ayırmadan da sağlayabiliriz.

    Spor; şekerden tansiyona, stresten depresyona kadar pek çok rahatsızlıktan koruyucu, tedaviye destek olduğu için sağlıklı yaşamın olmazsa olmazı, vazgeçilmezidir.

    Ama insan bedeni spor esnasında kurtulmak istediğimiz yağları değil, büyük oranda karbonhidratları yakarak enerjisini karşıladığı için kilo vermede, yeterli ve doğru bir çözüm değildir.

    Sağlıklı yaşam; ancak sağlıklı beslenme, sağlık için egzersizle sağlanır ve sürdürülebilir!.