Etiket: Güven

  • Özgüven ne demektir?

    Özgüven ne demektir?

    Özgüven, tüm insanlar için temel ve çok önemli bir duygusal gerekliliktir. Kendimize biçtiğimiz “özdeğerimiz” oranında “özgüvenimiz” vardır. Yani özgüvenimiz, bir anlamda kendimizi ne kadar değerli bulduğumuzun, ne kadar değer verdiğimizin bir göstergesidir. Kendimizi belli bir ölçüde değerli bulmadığımız durumlarda temel gereksinimimiz karşılanmadığı için sıkıntı yaşarız.

    Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, kendimizin farkında olma yani “farkındalık” özelliğimizdir. Yaşantımızın ilk yıllarından itibaren, çeşitli faktörlerin de etkisiyle kendimize bir kimlik oluşturur, sonra bu kimliğe bir değer kazandırırız. Yani kim olduğumuzu tanımlar sonra bu kimliğin sevip, sevmediğimiz özelliklerine karar veririz. İşte özgüven sorunu burada, bizim yargı gücümüzün sonucunda ortaya çıkar. Bir nesneyi, rengi, sesi ya da şekli sevmemek, ondan hoşlanmamak sadece zevklerle ifade edilebilir ve bizi hiç rahatsız etmezken kendimize ait bir özellikten hoşlanmamak veya bazı ayrılmaz parçalarımızı reddetmek ruhsal dengemizin sarsılmasına neden olur.

    Özgüven; değişmeyen, durağan bir durum ya da duygu hali değildir. Farklı zaman, durum ve ortamlarda farklı güven ya da güvensizlik duygularına sahip olabiliriz. Her insanın bazen kendine güvendiği, bazen de güvenmediği durumlar olabilir. Kimi insanlar, yaşantılarının bazı alanlarında (akademik başarı, teknik beceri vb.) kendine fazla güvenirken, diğer bazı alanlarda (fiziki özellikler, görünüm, sosyal ilişkiler, vb.) fazla güven duymayabilirler. Ama çoğumuz kendimize daha çok güvenmek, her durum ve ortamda daha rahat, kendini daha iyi hisseden olmayı isteriz. Yeni bir işe girdiğimizde bütün yeteneklerimizi sergilemeye, sınırlarımızı zorlayarak performansımızı artırmaya, aşağılık duygusunun bizi etkilemesine fırsat vermemeye, diğerleriyle iyi ilişkiler kurmaya ve bizi değerli görmelerini sağlamaya çabalarız. Ancak bazı kişiler, bunları çok istemelerine rağmen gerçekleştirmekte zorlanır. Kedine güvensizlik ve özgüven eksikliğinin, doğuştan gelen bir kişilik özelliği olduğuna inanır, bu durumu kabullenirler.

    Çevremizde her gün bir sürü kendinden emin ve güvenli insanı gördükçe “bunu nasıl başardıklarını, buna nasıl sahip olduklarını” anlamaya çalışırız. Özgüven doğuştan sahip olunacak ya da kolayca erişilebilecek bir duygu hali değildir. Toplumdaki bir çok insanın güveni, aslında “kendine güvenli gibi” görünme halidir. Çünkü yapılan iş, yaşanan veya çalışılan yer ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz toplum bizden özgüvenli davranış bekler. Bu beklenti herkes tarafından bilindiği için bireyler güvensizliklerini göstermekten kaçınır, kendinden emin ve güvenliymiş gibi davranır. Ya da “miş gibi” davranışını göstermekte zorluk çekeceği durum ve ortamlardan kaçınmaya, oralarda mümkün olduğunca bulunmamaya çalışır. Çünkü bireyin kendini yetersiz, eksik hissettiği ya da yargılayıp, reddettiği özelliklerinin ortaya çıkacağı, pekişeceği ortamlar acı veren durumlardır. Nasıl ki bedendeki bir yaranın büyüyüp, deşilmesini ve kanamasını önlemek için bandaj, pansuman yaparak kapatmaya çalışırsak; kendini reddetmenin vereceği acıyı arttıracak her türlü etken ve ortamdan da kaçınırız. Pansuman yapılan yaranın kanaması bir süre sonra durur, kabuk bağlar ve zamanla çoğu kez izi bile kalmaz ama kimliğe değer katan özelliklerdeki herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik hissi “örtmeye”, “bastırmaya”, “yok farz etmeye” çalışmakla “yok edilemez”. Aksine bu duygunun üzerine gitmek yani bireyin kendiyle ilgili farkındalığını artırmasıyla değişebilir. Kişinin farkındalığının gelişmesi demek, kendi hakkında olumlu ve gerçekçi değerlendirme yapabilmesi demektir. Bu durum, kişinin kendisiyle ilgili beklentilerinin gerçekçi olmasını sağlar. Özgüvenin yüksek olması demek, abartılmış biçimde “her şeyi yapabilirim, her şeye gücüm yeter” duygusu içinde olmak demek değildir. Güvenli kişi, kendisiyle ilgili gerçeklerin, neyi başarıp-neyi başaramayacağının farkında olan; değiştirebilecek ya da geliştirebilecekleri için çaba gösteren, değiştiremeyeceklerini kabul etmeyi ve bu haliyle kendini sevmeyi bilen kişidir. Özgüveni yüksek birey, kendisiyle ilgili bazı beklentileri gerçekleşmese bile kendini kabul etmeyi ve kendisiyle ilgili olumlu düşünmeyi sürdürebilendir. İçgörüsü yüksek, yeteneklerinin ve sınırlarının farkındadır. Yeteneklerine olan güveni nedeniyle başkalarının onayına ihtiyaç duymaz, kendini kabullendiğinden diğerlerine kabul ettirmeye çalışmaz.

    Bunun tam tersi durumdaki güvensiz kişilerin, kendileriyle ilgili duyguları, diğerlerinden alacakları onay ve geri bildirime bağlıdır. Yetenek ve sınırlarının farkında değildir. Bu körlük, sürekli olarak başarısız olma kaygısı yaratır. Kendine verdiği değer düşüktür, öyle ki bazen olumlu geri bildirim, iltifat ve takdirleri görmezden gelebildiği gibi bazen de diğerlerinin kendisiyle alay ettiklerini düşünüp, alınabilir. Bu kişiler, kendini daha fazla yargılamamak, reddetmemek ve yaralanmamak için çevresine koruyucu duvarlar örer, savunmalar geliştirirler. Kendilerine karşı öfke veya suçlama duyabildiği gibi sürekli her iş ve durumda mükemmel olma çabası da gösterebilir. Başaramadığı durumlarda diğerlerini suçlama, sürekli şikayet etme, gerekçeler öne sürmeler olabildiği gibi duyduğu sıkıntı ve acı veren bu durumu unutmak için alkol veya uyuşturucuya sığınabilirler.

    Özgüvene sahip olmak bir çocuk için neden önemli?

    Bireyin kendini iyi hissetmesi; başarılı, dengeli ve haz aldığı bir yaşama sahip olup, olmaması ile özgüvenin yüksekliği ya da güvensizlik duyguları paralel süreçlerdir. Yaşamdan haz alabilmek için özgüvene ihtiyacımız vardır. Bu temel ihtiyacın karşılanmaması hayatı çekilmez kılabilir. Özgüven yaşamın ilk yıllarından itibaren yavaş yavaş gelişen bir duygudur. Çocukluk döneminde bu duygunun gelişmesine olanak tanınmaz, eksik bırakılırsa yetişkin dönemde telafi edilmesi mümkün olmayabilir. Özgüvenli çocuklar, geleceğin özgüvenli yetişkinleri olacaktır.

    Çocuklarda Özgüven Gelişimini Neler Etkiler?

    Özgüvenin gelişiminde özellikle çocukluk döneminin ilk yıllarında (3-4 yaş) ana-baba tutumları, yetiştirme biçimi bireyin kendisi hakkındaki duygularının oluşumunda ve özgüvenin derecesinde son derece önemlidir. Daha sonra arkadaş ve sosyal çevreden aldığı tepkiler de çok önemli bir rol oynar. Çocuk çevresinden aldığı tepkiler doğrultusunda kendine ilişkin olumlu ya da olumsuz bir benlik algısı edinir. Çocuklar, arkadaş veya sosyal çevre içinde bazen haksızlık ve istismara maruz kalabilirler. Bundan ne yönde ve ne derece etkilenecekleri aileden aldıkları temel güven duygusunun yeterliliğiyle doğru orantılıdır. Aile içinde sevildiğini, değerli bulunduğunu hisseden bir çocuk, çevreden gelecek olumsuz tepkilerden pek fazla etkilenmeyecek, etkilense bile çok kısa sürede bunu atlatacaktır.

    Ebeveynlerden biri ya da her ikisi, aşırı derecede eleştirel ve yüksek beklentili, mükemmeliyetçi ise ya da aşırı korumacı ve bağımsızlığı engelleyiciyse, çocuğun kendine ilişkin duygu ve yargısı; yeteneksiz, yetersiz ve değersiz olduğudur.

    Ebeveynler, aşırı korumacı tavırlarıyla çocuklarını koruduklarını, onlara iyilik ettiklerini düşünürler. Çocuğunu aşırı sevgi ve ilgiye boğan, zorluk yaşamasın diye her şeyi kendisi yapan ve fazlaca kontrol eden ebeveyn tutumu; sorumluluk alamayan, anne babaya bağımlı, problem çözme becerisi, özetle özgüveni gelişmemiş çocuklar oluşturur. Oysa ebeveynler, çocuğun girişimlerini destekler, gelişimini alkışlar, hata yaptığında doğrusunu bulmasına/yapmasına yardımcı olur, onu bu haliyle sevmeye ve kabullenmeye devam ederlerse çocuk da kendini kabul etmeyi, sevmeyi ve kendine güvenmeyi öğrenir.

    Yapılan bir başka yanlış tutum ise çocuğu bir başka çocukla kıyaslamadır. Kardeşi, kuzeni ya da komşu çocuğuyla kıyaslanan çocuk; kendini yetersiz hissettiği gibi başarmayı kendisi için değil diğer çocuğu geçmek için ister hale gelip bir yarış atına dönüşür.

    Özetle; büyükleri tarafından sevgi gören, gereksinim duyduğu ilgi ve yakınlığı bulan, fikirlerine değer verilip ve önemsenen, güven duyulan ve sorumluluk verilen, iyi yaptığı şeyler için övülen, gurur duyulan, yaptığı hatalarda doğruya uygun biçimde yönlendirilen ve sahip olduğu özellikleriyle kabul edilen çocuğun özgüveni gelişir.

    Ama sevildiğini, önemsendiğini hissetmeyen, beklediği yakınlık ve ilgiyi göremeyen, sürekli eleştirilen ve olduğu gibi kabul edilmeyen, sürekli başkalarıyla kıyaslanan çocuk kendini değersiz hisseder ve özgüveni gelişmez. Bu çocuklar; yaşadığı aile, çevre, okul ve toplum içinde çeşitli sorunlara neden olur.

    Çocuklarda Zayıf Özgüvenin Göstergeleri

    Özgüveni zayıf çocuklar; duygusal, sosyal ve akademik konularda zorluklar yaşarlar. Bu durum okulda ve yaşamın diğer alanlarında kendini çeşitli şekillerde belli eder. Çocuk ya aşırı kontrol kullanarak, duygusal anlamda aşırı kırılgan ve hassas, yeni deneyimlere kapalı, çekingen bir kişilik geliştirir ya da aşırı kontrolsüzlük ile zorba davranan, asi, otoriteyle çatışan, sürekli problem yaratan tutum ve davranışlar sergilerler.

    a. Aşırı Kontrollü Davranışın Göstergeleri

    Anne ve babaya bağımlı

    Utangaç ve içine kapanık

    Yeni aktivitelere girmekte isteksiz

    Başka çocuklarla kaynaşmakta sıkıntı çeken

    Yeni durumlarla karşılaştığında ürkek davranan, uyum sağlayamayan

    Davranışlarının olumlu biçimde düzeltilmesinden bile hemen incinen, rahatsız olan

    Kendini aşağı görme alışkanlığı edinmiş

    Yanlış yapmaktan ve başarısızlıktan çok korkan

    Sürekli diğerlerini memnun etme çabası içinde olan

    b. Aşırı Kontrolsüz Davranışın Göstergeleri

    Saldırgan ve zorba

    Öfkeli, kızgın

    Sık sık okuldan kaçan

    İşbirliğine yanaşmayan

    Yardım almak isteyen

    Sürekli sevilip sevilmediğini soran

    Hoş görülmeyeceğini bile bile derslerini ihmal eden

    Kendi hataları için sürekli başkalarını suçlayan

    Görevlerini yerine getirirken özensiz davranan

    Sorumluluklarının bilincinde olmayan

    Herkesten üstünmüş gibi davranan

    Yalan söyleyen

    Kendisine ve başkasına ait eşyaları hor kullanan

    Aşırı kontrolsüz davranışlar gösteren çocuklar, kendilerine, başkalarına zarar verdiği ve çevreyi rahatsız ettiği için daha fazla dikkat çeker, ailesi ya da öğretmenleri tarafından sürekli olarak uyarılır, cezalandırılır. Bu çocuğun güvensizliğini daha da pekiştirir.

    Aşırı kontrollü çocuklar, kimseyi rahatsız etmedikleri için bu tutumları önemsenmez, sorun olarak görülmez, ancak bu da aynı biçimde etki yaparak çocuğun özgüven yetersizliğinin pekişmesine neden olur.

    Anne-baba ne yapmalı? Anne-babaya tavsiyeler…

    Evdeki herkesin birbirine güvendiği bir ortam oluşturun.

    Güvenli bir ortamda yetişen çocuk, duygu ve düşüncesini, sevgisini, başarı ya da başarısızlığını, hayal kırıklıklarını aile fertleriyle rahatça paylaşabilir. Bu onun özgüveninin gelişmesini sağlar.

    Onunla ilgili duygularınızda açık olun.

    Sevginizin onun başarı ya da başarısızlığına bağlı olmadığını, varlığının sizin için ne derece önemli olduğunu ve ne olursa olsun onu daima seveceğinizi ona hissettirin.

    Çocuğunuzun gerçek kapasitesinin farkında olun.

    Zayıf yanlarını görmezlikten gelmeyin, dürüst olun, ancak onları eleştirirken tüm kişiliğine yaymayın. Çocuk kendindeki eksiklik ve kusurların farkında olmalı, kabullenmelidir. Bunun yanı sıra güçlü olduğu yönleriyle de gurur duyabilmelidir.

    Davranışlarınızla ona model olun.

    Onda görmek istemediğiniz davranışları ona ya da başkalarına karşı göstermeyin. Çocuklar size ya da diğerlerine sizin ona davrandığınız gibi davranacaktır. Ona şiddet kullandığınızda, şiddetin normal olduğu mesajını verirsiniz.

    Çocuğunuzun yanlışlarını, onu suçlamadan ve onun tüm kişiliğini eleştirmeden tartışın.

    Yaptığı yanlışları, ona saldırıp eleştirmeden konuştuğunuzda bunu anlamak ve düzeltmek için çaba sarf eder. Onun tüm kişiliğine değil yaptığı hataya hitap ederek konuşun.

    Ondan beklentileriniz onun yaşına ve seviyesine uygun olsun.

    Her çocuğun farklı bir kapasite ve seviyesi vardır. Çocuğunuzun neyi yapıp, neyi yapamayacağının farkında olun. Başka çocukların başarabildiği şeyleri o da başarmak zorunda değildir. Bir şeyi yapamayacağını bildiğiniz halde bunu ondan bekleyip sonunda hayal kırıklığı yaratmayın. Ulaşabileceği hedefler amaçlayıp başarılı olmalarını sağlayın.

    Özgüvenli olmak kibirli, kendini beğenmiş olmak değildir.

    Kendine güven duymak kendini beğenmiş ya da kibirli davranmak demek değildir. Özgüvenli davranış; Kabul görmüş olmanın verdiği kendini rahat, iyi ve güvenli hissetme durumudur. En küçük başarısında şımaran, kibirli davranışlar gösteren çocuğun aslında kendine olan güveni ya yok ya da çok düşük demektir. Böyle bir durumda çocuğunuzun bi özgüven sorunu olduğunu fark edip hemen önlem alın.

    Çocukların birbirlerinden farklı olduklarını ve her çocuğun kendine özgü bir yeteneği olduğunu unutmayın.

    Her çocuğun kendine özgü farklı özellikleri, yetenekleri ve başarılı olduğu alanlar vardır. Çocuğunuzun ilgi alanı ve yetenekleri doğrultusunda faaliyetlere katılmasına imkan sağlayarak onun sahip olduğu kapasitesini ortaya çıkarması, kendisiyle ilgili yeni keşifler yapması için destekleyin.

    · Çocuğunuza sorumluluklar verin.

    Kendisine güvenilip sorumluluk verilen çocuk, kendini yararlı ve önemli hisseder.

    · Onun her şeyine değer verdiğinizi ve takdir ettiğinizi belirtin.

    Sadece çok özel yetenek ya da başarısında değil, küçük bile olsa yaptığı güzel ve doğru davranışları için onu övün ve bunun ne kadar önemli olduğunu belirtin.

  • ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSU NASIL GELİŞİR?

    ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSU NASIL GELİŞİR?

    Gerek başkaları ile kurduğumuz ilişkilerde karşı tarafa duyduğumuz güven, gerekse kendimizle kurduğumuz ilişkide içimizde oluşturduğumuz içsesimizin pozitif olması, bebeklik döneminde temel ihtiyaçlarımızı karşılayan kişilerin tutumu ve bizimle kurdukları ilişki ile doğrudan ilişkilidir. Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik iyi duygular geliştirmesi sonucu kendisini iyi hissetmesi demektir. Başka bir deyişle kendisi olmaktan memnun olması ve bunun sonucu kendisi ve çevresiyle barışık olması demektir. Kendine güven gösterilen çocuğun güveni gelişir. Üstelik kendine bağlanan umutları pekiştirmek, verilen olanakları değerlendirmek için güç ve çaba harcar. Bu nedenle, çocuklarla konuşurken kendilerine güvendiğimizi, onların seçiminin bizim için değerli olduğunu inandırıcı olarak belirtmeliyiz.

    Çocukluk döneminde ihtiyaçların zamanında ve tam karşılanması ile oluşan “temel güven duygusu”, sosyalleşme sürecinde edinilen deneyim ve yaşantılarla “benlik algısı”na dönüşerek, içimizdeki özgüven duygusunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, çocuğun bebeklik döneminden itibaren bakımını sağlayan, onunla doğrudan ilişkide bulunan anne-babaların, bakım veren yardımcı kişilerin, sonrasında okul dönemi ile birlikte öğretmenlerin ve arkadaşların özgüven gelişiminde rolü oldukça önemlidir.

    Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir.

    ÖZGÜVENLİ ÇOCUKLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ:

    yapabildikleri ve yapamadıklarıyla,

    olumlu ve olumsuz duygularıyla,

    yetenekleriyle, korkularıyla,

    kendini doğal olarak kabul edebilir,

    kendiyle barışıktır,

    duygularını kabul eder,

    daha cesurdur,

    doğal olarak dürüsttür,

    yalan ve gizliliğe ihyiyaç duymaz,

    empati duygusunu geliştirebilir,

    başkalarıyla iletişimi iyidir,

    kendine değer verir,

    kendi olmaktan mutludur,

    başarısız olduğu zamanlarda da değerli biri olduğunu hisseder,

    motive, enerjik, canlıdır,

    kendini gerçekleştireceğine inanır.

    ÇOCUĞUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN ANNE VE BABALAR NELER YAPABİLİR?

    • Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun gelişim düzeyine ve yeteneklerine uygun, gerçekçi olmalıdır.

    • Yetersizliklerinden çok başarılarının ve yeterli yönlerinin üzerinde durulmalı ve vurgulanmalıdır.

    • Gerçekleştirmek istediği iş, tam istenilen biçimde sonuçlanmasa bile süreçle ilgili değerlendirme yaparak çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “….bu konudaki çaban beni çok mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.

    • Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. Çocuğun Bir sorumluluğu nasıl yapacağı ile ilgili bir öngörümüz var ise bunu da çocuğa belli etmemek çocuğun önyargılı işe başlamaması açısından önemlidir.

    • Yaşadığı ve karşılaştığı sorunlar onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatif çözümler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır.

    • Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek olunmalı, model oluşturulmalıdır.

    Çocuğunuza kendini ifade etmeyi ve isteklerini etkin bir biçimde dile getirmeyi öğretin. Bu konuda kendini geliştirirse toplum içerisinde kendine güveni daha fazla olur.

    • Çocuk haksızlığa uğradığını düşündüğünde bunu ifade etmesine izin vermeli, sorularla durumun gerçekliğini fark etmesi için fırsat tanınmalıdır.

    • Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir.

  • AYRILMA ANKSİYETESİ

    AYRILMA ANKSİYETESİ

    Ayrılık anksiyetesi, kişinin bağlandığı kişiden veya evden ayrılamaması veya evden ya da kişiden uzaklaştığında yoğun bir kaygı ve huzursuzluk duyması ile tanımlanır. Bu bozukluk çocuklarda anneye ya da temel bakım verene yapışma, anneden uzakta olduğunda ağlama krizleri olarak görülür. Bu çocuklar okul çağına geldiklerinde okula uyum problemi gös- terebilirler. Ayrılma anksiyetesi olan çocuklar sabahları okula gitmemek için tutturabilir, hasta olduklarını söyleyerek okulu reddedebilir, okulun yarattığı stres sebebiyle somatik belirtiler yaşayabilir ve gerçekten de mide bulantıları, karın ve baş ağrıları yaşayıp devamsızlık yapabilirler. Bu bozukluk lise çağındaki ergenlerde de okuldan kaçma olarak görülebilir.

    Ayrılma anksiyetesi, temelini Bağlanma Kuramı’ndan alır. Bağlanma kuramı, anne ile bebeğin kurduğu güvene dayalı bağdır. Bebek doğumundan itibaren ilk iki yıl içinde tamamen anneye bağlı bir canlıdır; tehlikelerden korunmak ve hayatta kalmak için anneye muhtaçtır. Annenin bu dönemde bebeğin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılaması, ona sıcak ve güvenli bir ortam sunması güvenli bağlanmanın oluşması için elzemdir. Güvenli bağlanmada bebek, acıktığında doyurulacağını, ağladığında ilgilenileceğini, tehlikelerden korunacağını bilir.

    Bu, çocuğun ileriki yaşlarında dış dünyaya ve kendine duyacağı güven duygusunun ilk ve en önemli adımıdır. Çünkü güvenli bağlanma, çocuğun hayatı ve kendisini keşfederken ihtiyaç duyduğu tehlikeler- den uzak, güvenli ortamı sağlar. Böylece çocuk, dış dünyayı sakince inceleyebilir, keşif ve gözlemlerle öğrenebilir ve anneden faydalı geri dönütler alabilir.

    Anneye güvenli bağlanmış çocuklar, anneleri odadan çıktıklarında huzursuz lanırlar; anne geri geldiğinde de sevinç gösterirler. Daha büyük yaşlardaki çocuklar ise, huzursuzluk yaşasalar da annenin mutlaka geri döneceğini düşünerek kendi kendilerini sakinleştirebilir. Bu, güvenli bağlanmanın en büyük ayırt edicisidir.

    Ayrılma anksiyetesi de güvenli bağlanmanın olmadığı, çocuğun bebeklikte bakım verenine sağlıklı değil, kaygılı ve güvensiz şekilde bağlandığı durumlarda sıklıkla görülür. Bunun dışında, aşırı kaygılı/evhamlı/ korumacı ebeveyn tutumları, çocuğa gösterilen tutarsız ilgi veya sıcaklıktan uzak tutumlar, bebeklikte uzun süre ayrı kalma, çocuklukta yaşanan ayrılık temalı travmatik yaşantılar da ayrılma anksiyetesine sebep olabilir.

    Ayrılma anksiyetesinde okul reddi yaygınca görülse de çocuğun anneden ayrılamaması daha ön plandadır. Yapılan çalışmalar, ayrılma anksiyetesinde görü- len okul reddinin temelinde çocuğun okula gitmek istememesinden ziyade anneden ayrı bir ortamda bulunmayı kaldıramamasının olduğunu öne sürmek- tedir. Bu sebeple çocuklar okula gitse bile annelerinin onları okul bitene kadar beklemesini, pencereden baktığında görebileceği bir yerde durmasını talep eder. Daha ileriki yaşlarda da annelerine onların olmadığı bir ortamda zarar gelebileceği endişesiyle annelerinden uzaklaşamaz ve tek başlarına okula gitmekte zorlanırlar.

    Ayrılık anksiyetesinin önüne geçmek için bebekle 0-2 yaş arasında kurulacak olan güvenli bağlanma esastır. Aynı şekilde, memeden kesme ve tuvalet eğitimleri esnasında da güven veren ve sıcak tutum devam ettirilmeli, ama aynı zamanda tutarlı ve net bir biçimde sınır koyulmalıdır. Çocuğa yaşına uygun görevler verilmeli ve bu görevleri tek başına yapması teşvik edilmelidir.

    Aşırı korumacı davranılmamalı, çocuğun keşfetmesine ve hata yapmasına izin verilmeli; o keşfeder ve oynarken annenin onun güvende olması için gerekli şeyleri yapacağını ve gitse bile geri geleceğini bilmesi sağlanmalıdır.

    Kritik yaş aralığında (0-2) uzun süreli ayrılıklardan ka- çınmak gerekir; fakat 2 yaşından sonra çocuğu kısa süreli ayrılıklarla (yaşına uyumlu olarak belli bir zaman çocuğu bakıcıya bırakmak gibi) okula hazırlamak da oldukça önemlidir.Kaygılı çocuklarda aşamalı maruz bırakma ve aile terapisi; devamsızlık ve uyum problemleri olan ergenlerde de bilişsel davranışçı terapi de oldukça fayda vermektedir.

  • BAĞLANIM KURAMI VE PSİKANALİZ

    BAĞLANIM KURAMI VE PSİKANALİZ

    Bağlanım kuramının psikodinamik terapi konsepti içinde ancak elli yıl sonra kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişmedir. Bu elli yıllık reddedişin sebebi, temelde, BK’nın kullandığı ve kendisini oturttuğu farklı bir kuram zemini ve metodolojik tasarımıdır. Çünkü, BK, psikanalitik bir temele sahip olmakla birlikte aslında sistemik psikoloji/psikiyatri yönelimlidir ve psikanaliz, bunu, kendi varlığına ilişkin bir tehdit olarak algılamıştır uzun bir süre. Ama bugün psikanaliz içerisinde de bebeklerin ve çocukların direkt olarak gözlemlenmesiyle kazanılan erken dönem psişik süreçlere yönelik olarak geniş bir kabul de mevcuttur. Özellikle Stern ve Lichtenberg’in çalışmaları psikanalize yeni bir düşünüş modeli getirmiş ve disiplinler arası diyalogu desteklemiştir. Günümüzde Psikanaliz ve BK arasındaki diyalog daha iyi bir durumdadır. Çünkü günümüzde öngörülemez hale gelmiş olan dünyamızın bizde yarattığı dezorganize oluşun duygusal zemindeki yansımalarıyla uğraşmak, psikanalizin (başlangıç) temel uğraşı olan, bireyin, bir kültürel yapı içinde (kendine özgü) arzu edilmeyen dürtülerini nasıl bastırdığıyla uğraşmayı anlamaktan evla hale gelmiştir. Çünkü günümüz postmodern insanının merkezi problemi güvensizlik ve bağlanamamaktır. BK da tam bu noktada kendi yaklaşımı içerisinde güven ve güvensizlik sorununa odaklanmaktadır.

    PSİKANALİZİN BAĞLANIM KURAMINA ELEŞTİRİSİ

    “Çok mekanik, dinamik değil ve psikanalizi yanlış anlayarak yorumlamaya dayanıyor.”. Bowlby, dürtü dinamiğini, ödipus komplexini, bilinç-dışı fantezileri ve süreçleri ve karmaşık bir yapıya sahip olan içselleştirilmiş motivasyon ve çatışma çözümleme süreçlerini/sistemlerini kaale almamıştır ve onaylamamıştır. BK, bedensel ayrılık deneyimini tek bir açıklayıcı değişken olarak ele almıştır kuramında. Olumsuz bağlanmayı, örneğin anne korkusunu, önemsememiştir, kuramında ona bir ağırlık vermemiştir. Ayrıca benlik gelişimindeki o bildik freudiyen evreleri de göz ardı etmiştir. Buradan bakıldığında Bowlby, psikanaliz camiasında kabul edilmesini güçleştirecek her şeyi de yapmıştır aslında :). Bowlby’nin buradaki amacı, gerçekliği gözlemlemek, araştırmak ve temsillerini yakalamak olmuştur; temsiller dünyasının gerçekliğini araştırmak değil! Ancak günümüzde BK, psikanaliz içinde bir işleve ve öneme sahiptir ve bunun yansımaları: dolaysız gözlem, bebek ve çocuk araştırmaları, kendilik/benlik deneyimi, empatinin (hemhal oluş) anlamı, duygusal ayna (yansıtma) katkılarıdır.

    Yukarıda saydığım bu alanlar psikanaliz içindeki mitolojik kavramlar olan ödipus ve elektra komplexleri ile sorgulanabilir metaforlar olan otizm, simbiyotik ilişki, içe alma gibi yorumları ideolojik olmayan bir sorgulamayla birlikte merak, şüphe ve bilimsel bir gereklilik yaklaşımıyla empirik olarak incelenmesine olanak sağlamıştır.

    PSİKODİNAMİK KURAMLAR

    Deneyim, davranışın birincil kaynağıdır ve bu deneyimlerin yorumlanması, bize, terapötik değişimin yolunu açar. Deneysel psikoloji, kendini yorumdan uzak tutar ve ağırlığı güvenilir gözlem’e verir. Spekülatif kuram oluşturmaktan kaçınır.

    1. Freud’un, 1,5 yaşındaki yeğeni Ernest Freud’u sistematik gözlemi. Haz İlkesinin Ötesinde kitabını yayınlaması. Yeni doğan servisindeki ve yoğun bakımdaki çocukları travma ve ayrılık kaygıları bağlamındaki gözlemleri.

    2. Anna Freud: Çocuk psikanalizinin kurucusu. Analitik çocuk gözlemleri. Çocuk gelişim evrelerinin gözlemleri. Alt gelir gruplarından gelen çocuklar için deneysel anaokullarını kurması.

    3. Rene Spitz: II. Dünya Savaşı sonrası, hapishaneler ve akıl hastanelerindeki çocukların direkt olarak gözlemlenmesine dayalı veriler sunmuştur. Anaklitik depresyon kavramını ilk kez kullanmış ve bir yaşındaki çocukların ben gelişiminde tanımladığı psişik organizatörler konseptini geliştirmiştir.

    4. Margareth Mahler: 60’lı yılların başında bir ve iki yaş çocuklarını ayrışma ve bireyleşme zemininde incelemiştir. Otistik ve simbiyotik gelişim evrelerini tanımlamıştır. Mahler’e kadar geçerli olan çocuk resmi, pasif, ayrışmamış ve kendini güdülerine bırakmış bir varlık olduğu yönündedir. Simbiyotik ilişki, burada, daha çok çocuğun ilişkisine dönük olarak kullanılmıştır. Ancak günümüzde çok açık bir perspektif ve paradigma değişimi söz konusudur. Bebek/çocuk, aktif bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Dornes, yetkin bir bebek tanımı yapmıştır. Stern, organize edici prensip olarak bebekte/çocukta, benlik alımlamasının gelişmesinden bahsetmiştir. Mahler, bebeğin anne ile kaynaşması ve onunla bir olmasını birincil bir deneyim ve ayrışmayı, bu kaynaşmadan hareketle gelişen bir dürtü olarak tanımlamıştır. Stern ise, ayrı varlıklar olduğunu alımlamanın bebekte/çocukta birincil bir deneyim olduğunu ve bu deneyimin ortaklıklarımızın gelişiminde ve ayrı bir birey olabilmemizde bize güvenli bir zemin sunduğunu kavramsallaştırmıştır. Buna karşın BK araştırmacıları da psikanalize yakınlaşarak yakınlık ilişkileri araştırmaları, benlik psikolojisi ve narsisizm kuramıyla ilgilenmeye başlamışlardır.

    5. John Bowlby: BK’nın kurucusu. Bowlby, anne ve çocuğu -günümüzde bu ilişkiye baba da dahil edilmiştir- birbirine geçişken ve kendini düzenleyen bir sistemin katılımcıları olarak tanımlamıştır. Bu sistem içindeki anne ve çocuk arasında oluşan BAĞlanım, karmaşık bir sistem olan İLİŞKİnin yalnızca bir parçasıdır. BK, etoloji (gelişim biyolojisi) ve gelişim psikolojisi perspektifi içeren sistemik ve psikanalitik yaklaşımları birbirine bağlar. BK’nın temel postülası, çocuğun duygusal gelişimindeki erken dönem etkilere odaklanmaktadır ve bireyler arasında tüm yaşam biyografilerinde oluşan güçlü duygusal bağlanımların ortaya çıkışını ve değişimlerini açıklayabilmektedir. Bowlby, zamanla, başlangıçtaki patolojik bakış açısını normal gelişim psikolojisi bakış açısına doğru yönlendirmiştir. İlgilendiği soru şudur: “Anne ve çocuk arasındaki ilişkinin asli doğası nedir?”.

    Bowlby’nin bu soruya yanıt arayan üç makalesi vardır:

    1.Dürtü kuramı (S. Freud), bebeğin nesne ilişkilerini (benlik temsili) nasıl kurduğuna dair yeterli açıklama sunmamaktadır. Bebekler, nesneyle (yani anneyle) yalnızca dürtülerini doyuma ulaştırmak için bağ kurmamakta; ek olarak güvenlik ve ilişki sundukları için de o nesneye yaklaşmaktadır. Fairbairn, öncelikli olanın haz ilkesinin giderilmesinin olmadığını, aksine, nesne’nin (anne) kendisi olduğunu dile getirmiştir. Bowlby ise, bebeğin amacının nesne’nin (anne) kendisi olmadığını, aksine o’nun varolma ve duygu-durumu (emniyet, güvenlik) olduğunu vurgular.

    2. Ayrılık Kaygısı Üzerine. “Ayrılık kaygısı, bebeğin/çocuğun bağlanma ihtiyacı aktif hale geldiğinde ve ama bağlanım kişisi ulaşılamaz olduğunda ortaya çıkar.”.

    3. Küçük çocukların süreklilik içeren bir yitirme/kaybetmeye dair acı ve yas deneyimlerini irdeler. Bu deneyimlerin sonucu olan üç tipik tepki gözlemler: PROTESTO, ÇARESİZLİK VE AYRILIK. Protesto: çocuk tehdit edici ayrılığın farkındadır. Ağlama, öfke, ebeveyni arama, başkalarıyla bedensel temas kurmama davranışları sergileme. Çaresizlik: Aktivitelerden geri çekilme, monoton ağlamalar, hüzün, diğer çocuklara ve sevdiği oyuncaklarına dönük agresif davranışlar sergileme. Ayrılık: Toplumsallığa geri dönüş, ilişkisellik tekliflerini (artık) reddetmeme, temel ilişki nesnesine aşırı dikkat çekici sapkın davranışlar sergileme.

    Bowlby’nin psikanalistlerce eleştirilme nedenleri:

    1. Bağlanma ihtiyacını haklılamak adına dürtü kuramını eleştirmesi

    2. Motivasyon kuramının temeline ana kaynak olarak etolojiyi (gelişim biyolojisi) koyması

    3. Ödipus komplexinin anlamını aşağılayıcı tavrı

    4. Meta psikolojiyi reddetmesi

    5. Bilişsel psikolojiye önem vermesi (temsiller kuramı ve ilişki şemaları)

    6. İntrapsişik dinamik yerine kişilerarası ilişkileri vurgulaması

    7. Araştırmaya olan ilgisi ve klinik Kasuistik’e olan ilgisizliği

    Melanie Klein grubunun Bowlby eleştirisi: “Bizler, otoplastik olarak üretilen fantezilerin, gerçeklik algımızı ve gerçekliği işleme biçimimizi belirlediğine ve reel deneyimlerimizin içsel olarak ortaya çıkan fantezilerimizi yalnızca uyarladığına (modification) inanıyoruz.”. Bu eleştiriye Bowbly’nin cevabı ise şöyledir: “Fantezilerimin içeriği, dışımızdaki dünya ile kurduğumuz deneyimlerden etkilenir ve onlar tarafından şekillendirilir yalnızca!”.

    Bowlby’nin BK’na dair ifadeleri:

    1. BK, insan olarak bizlerin, diğer insanlara güçlü duygusal bağlar geliştirme eğilimimizi bir konsept içine taşımayı denemiştir.

    2. Bağlanım, bir insanın başka bir insana kendini bağlantılandırdığı ve birbiriyle zaman ve mekanı aşan bir bağ kurduğu duygu taşıyıcı bir banttır. Birden fazla kişiye bağlanılabilir ama onlarca değil. Ruhsal ve bedensel acılar, bağlanımın açık göstergeleridir. Bağlanım, duygusal gelişimi zorunlu kılar. Ayrılık kaygısı ve genel olarak kaygı, bağlanım ihtiyacını aktive eder, güçlendirir.

    3. Bağlanma davranışı, kendimizden daha güçlü ve daha akıllı olarak alımladığımız ve tercih edilmiş olan kişiyle yakınlık ve ilişkisellik üretme amacında olan her türdeki davranış formudur. Ağlamak ve çağırmak, aramak, peşinden gitmek, sürekli askıntı olmak, paçasına yapışmak ve protesto etmek gibi. Artan yaşla beraber bağlanma davranışı türlerinin sıklığı ve yoğunluğunda azalma olur. Ama bağlanma ihtiyacı temel olarak varlığını sürdürür. Yetişkinlerde, bağlanım davranışı türleri, eğer kişi mutsuz, hasta ya da kaygılı/korkulu ise daha bir belirginleşir. Yukarıdaki seçenek kişinin çocukluk deneyimleriyle bağlantılıdır.

    4. Her yaştan insan için gerçerli kural: herhangi bir zorluk/tehlike vs belirdiğinde, sosyal desteğe sahip olan, hayatında aradığı güveni sunan vs. insanlar bulunan insanlar hem çok mutlular hem de kendilerini daha kolay gerçekleştirebiliyorlar: a)arzuları engellenen bir çocukta öfke ortaya çıkar, kaygısı, güvensiz ilişkilerle artar, aradığı desteği ve güveni ardında bulduğunda dünyasını keşfe başlar.

    Bir Davranış Sistemi Olarak Bağlanım.

    1. Tebessüm, sesler çıkarmak /agu agu, konuşmak , bağırmak, çığlık atmak, bağlanım davranışının ifade biçimleridir. İster olumlu ister olumsuz algılansın bu repertuvarı duyanda bir cevap verme tepkisi uyandırır. Bu repertuvar hayatta kalmak için gereklidir, hem güvenlik ihtiyacını giderilmesini garantiler hem de temel ihtiyaçların giderilmesini güvenceye alır. “bebek ağlıyor acıktı galiba!”

    2. Bağlanım davranışı yakınlık ihtiyacı kurduğumuz ve devamını sağlamlaştırdığımız psikolojik mekanizmaları içerir. a)çocuk kendisine bakan kişinin ilgisini uyandırmak için sinyaller üretir (örn tebessüm). b) Ağlamak ve çığlık gibi kaçınmacı davranışlar c) çocuğun , yönelim kişisine yaklaşmak için hareket etmesiyle kaslarını aktif hale getirir.

    3. Çocuğun, kendi içsel sisteminin yönettiği amaç başlangıçta fizikseldir, yani annenin yakınlığının devamını sağlamak . bu fiziksel ihtiyaca olan yakınlık, sonrasında psikolojik bir ihtiyaç olan yakınlık duygusuyla yer değiştirir; çünkü amaç nesnenin kendisi değil aksine bebeğin kendi varoluşsal ve duygusal, durumsal dengesidir. Bu psikolojik ihtiyacın çocukta sağlıklı bir devamlılık kazanması yönelim kişisinin bağlanım davranışı repertuvarına bağlıdır. Bebek/çocuk ve ebeveyn arasındaki bağlanım türü, çocuğun daha sonraki yaşam biyografisine dair ilişkilerinde kullanacağı çalışma modellerini inşa eder (bilişsel davranışçı yaklaşım açısından düşünülürse, ilişki şemalarının gelişimine tekabül eder.

    Bu içsel çalışma modelleri ya da bağlanım türleri dört tanedir:

    1. Güvenli Bağlanım: Anne çocuğun tepkilerine duyarlı , anında tepki veren ve teskin eden; çocuğun ilişki ihtiyacını kabul eden , ama çocuğun ilgisi çevredeki nesnelere yayıldığında da destekleyen sağlıklı bağlanım.

    2. Güvensiz /Kaçınıcı Bağlanım: çocuğa istemeye istemeye bir ilgi. “dostlar alışverişte görsün”. Çocuğun yalnızlığını içe kapanmasını giderek pekiştirici ebeveyn tutumları (Buradaki psikodinamik: “yalnız başıma uslu uslu oynar ve annemi yardıma çağırıp rahatsız etmezsem annem beni sever ya da onun onayına mazhar olurum!”) Bu çocukların yakınlık ilişki ihtiyacına ebeveynler tarafından büyük bir ket vurulmuştur ve kendilerini reddedilmiş hissederler. Reddedilmeye dair hiç gösteremedikleri ve bir türlü ifade edemedikleri temel bir öfkeye sahiptirler. O yüzden yüzlerinde öfkelerini gizleyen bir maskeyle dolaşırlar.

    3. Güvensiz / İkircikli bağlanım: Keyfi anneler. bir var bir yoklar. bazen çok sıcak ve sevecen ve anında ilgili, teskin edici ve bazen de reddedici ilgisiz. sürekli talepkarlar ve askıntılar ve yetişkinliklerinde çevrelerine karşı ilgisiz ve meraksız. Bağlanım davranışı sistemleri , kronik olarak aktif halde. Labratuvar ortamı deneylerinde / gözlemlerde , yabancılara karşı çaresizlik davranışı içeren bir repertuvara sahipler. kaygı düzeyleri yüksek. Bağlanım kişisinden biraz uzak kaldıklarında çaresizlikleri, beceriksizlikleri, güvensizlikleri ve öfkeleri (anneye karşı) hemen su yüzüne çıkıyor ve sakinleştirilmeleri çok zor. Bu bağlanımdaki çocuklar ve sonrasındaki yetişkinler, güvensiz ve ikircikli (ambivalent), çünkü kişilik yapıları hem bir yakınlık arzusu ve hem de kızgınlık duygularının karışımından oluşmaktadır.

    4. Güvensiz-Dezorganize Bağlanım: Ebeveynlerle travmatik deneyimi olan çocuklar bunlar. Örneğin borderline kişilik gelişimi.Ebeveynlerin kendilerinin henüz çözümlememiş oldukları bir travma varken, çocuk sahibi olmaları ve bu travmayı çocuklarına aktarmaları söz konusu. Bağlanım davranışında hiç bir güvenli zemin yok. Yetişkinlikte kendi içsel bağlanım ihtiyacına tamamen ket vurma, empatik kur(a)mama (örn. anti-sosyal kişilik-sosyopati vs). Çok yüzeysel, genel, tek yönlü, katı ve biçimsel ve içinde bulundukları yaş ve gelişim evresiyle örtüşmeyen bağlanım kuruyorlar. Çocukluklarında suistimale/tacize/tecavüze uğramış ya da aşırı ihmal edilmiş çocuklar genellikler bu tipte bir bağlanım geliştiriyorlar. Klinik uygulamalarda bu bağlanım tipindekiler borderline kişilik bozukluğu ya da agorafobi tanısını sık alıyorlar. Forensik tanılar da sık konuluyor. Şizofreni tanıları da yine sıklıkla mevcut bu grupta.

    Birbirini tamamlayıcı ilişki kombinasyonları (güvenli-güvenli; kaçınıcı güvensiz-ambivalent güvensiz; dezorganize, travmatik-dezorganize,travmatik), bir yanıyla ideal partner ilişkilerini oluşturabilirler; öte yanıyla da bu partnerler birbirlerinde duygu durum küntlüğüne/katılaşmasına yol açabilirler. Özellikle kaçınıcı tipte kurulan partner ilişkilerinde. Wardetzki (2003), ambivalent tipin iki katlı kaygısından söz eder. Yakınlaşmadan duyduğu kaygı ve terk edilme kaygısı. Yakınlaşıldığında yutulacağından korkar ve kendinden uzaklaşıldığında da yalnız kalacağından. Onun partnerine olan bu ambivalent tutumu, sevgi duygularını göstermesi, vermesi ve kabul etmesinde yetersiz kalmasına yol açar.

     

  • Çocuğum Benden Ayrılıp Okula Gitmek İstemiyor?

    Çocuğum Benden Ayrılıp Okula Gitmek İstemiyor?

    AYRILMA ANKSİYETESİ
    Ayrılık anksiyetesi, kişinin bağlandığı kişiden veya evden ayrılamaması veya evden ya da kişiden
    uzak- laştığında yoğun bir kaygı ve huzursuzluk duyması ile tanımlanır. Bu bozukluk çocuklarda
    anneye ya da temel bakım verene yapışma, anneden uzakta oldu- ğunda ağlama krizleri olarak
    görülür. Bu çocuklar okul çağına geldiklerinde okula uyum problemi gös- terebilirler. Ayrılma
    anksiyetesi olan çocuklar sabah- ları okula gitmemek için tutturabilir, hasta olduklarını söyleyerek
    okulu reddedebilir, okulun yarattığı stres sebebiyle somatik belirtiler yaşayabilir ve gerçekten de
    mide bulantıları, karın ve baş ağrıları yaşayıp de- vamsızlık yapabilirler. Bu bozukluk lise çağındaki
    er- genlerde de okuldan kaçma olarak görülebilir.
    Ayrılma anksiyetesi, temelini Bağlanma Kuramı’ndan alır. Bağlanma kuramı, anne ile bebeğin
    kurduğu güvene dayalı bağdır. Bebek doğumundan itibaren ilk iki yıl içinde tamamen anneye bağlı
    bir canlıdır; tehlikelerden korunmak ve hayatta kalmak için anne- ye muhtaçtır. Annenin bu dönemde
    bebeğin yaşam- sal ihtiyaçlarını karşılaması, ona sıcak ve güvenli bir ortam sunması güvenli
    bağlanmanın oluşması için elzemdir. Güvenli bağlanmada bebek, acıktığında doyurulacağını,
    ağladığında ilgilenileceğini, tehlike- lerden korunacağını bilir.
    Bu, çocuğun ileriki yaşlarında dış dünyaya ve ken- dine duyacağı güven duygusunun ilk ve en
    önemli adımıdır. Çünkü güvenli bağlanma, çocuğun hayatı ve kendisini keşfederken ihtiyaç
    duyduğu tehlikeler- den uzak, güvenli ortamı sağlar. Böylece çocuk, dış dünyayı sakince
    inceleyebilir, keşif ve gözlemlerle öğrenebilir ve anneden faydalı geri dönütler alabilir.
    Anneye güvenli bağlanmış çocuklar, anneleri odadan çıktıklarında huzursuz lanırlar; anne geri
    geldiğinde de sevinç gösterirler. Daha büyük yaşlardaki çocuk- lar ise, huzursuzluk yaşasalar da
    annenin mutlaka geri döneceğini düşünerek kendi kendilerini sakin- leştirebilir. Bu, güvenli
    bağlanmanın en büyük ayırt edicisidir.
    Ayrılma anksiyetesi de güvenli bağlanmanın olmadı- ğı, çocuğun bebeklikte bakım verenine sağlıklı
    değil, kaygılı ve güvensiz şekilde bağlandığı durumlarda sıklıkla görülür. Bunun dışında, aşırı
    kaygılı/evhamlı/ korumacı ebeveyn tutumları, çocuğa gösterilen tu- tarsız ilgi veya sıcaklıktan uzak
    tutumlar, bebeklik- te uzun süre ayrı kalma, çocuklukta yaşanan ayrılık temalı travmatik yaşantılar
    da ayrılma anksiyetesine sebep olabilir.
    Ayrılma anksiyetesinde okul reddi yaygınca görülse de çocuğun anneden ayrılamaması daha ön
    planda- dır. Yapılan çalışmalar, ayrılma anksiyetesinde görü- len okul reddinin temelinde
    çocuğun okula gitmek istememesinden ziyade anneden ayrı bir ortamda bulunmayı
    kaldıramamasının olduğunu öne sürmek- tedir. Bu sebeple çocuklar okula gitse bile anneleri- nin
    onları okul bitene kadar beklemesini, pencereden baktığında görebileceği bir yerde durmasını talep

    eder. Daha ileriki yaşlarda da annelerine onların ol- madığı bir ortamda zarar gelebileceği
    endişesiyle annelerinden uzaklaşamaz ve tek başlarına okula gitmekte zorlanırlar.
    Ayrılık anksiyetesinin önüne geçmek için bebekle 0-2 yaş arasında kurulacak olan güvenli
    bağlanma esastır. Aynı şekilde, memeden kesme ve tuvalet eğitimleri esnasında da güven veren
    ve sıcak tutum devam ettirilmeli, ama aynı zamanda tutarlı ve net bir biçimde sınır koyulmalıdır.
    Çocuğa yaşına uygun görevler verilmeli ve bu görevleri tek başına yapması teşvik edilmelidir.
    Aşırı korumacı davranılmamalı, çocuğun keşfetme- sine ve hata yapmasına izin verilmeli; o
    keşfeder ve oynarken annenin onun güvende olması için gerekli şeyleri yapacağını ve gitse bile
    geri geleceğini bilmesi sağlanmalıdır.
    Kritik yaş aralığında (0-2) uzun süreli ayrılıklardan ka- çınmak gerekir; fakat 2 yaşından sonra
    çocuğu kısa süreli ayrılıklarla (yaşına uyumlu olarak belli bir zaman çocuğu bakıcıya bırakmak gibi)
    okula hazırlamak da oldukça önemlidir.Kaygılı çocuklarda aşamalı maruz bırakma ve aile terapisi;
    devamsızlık ve uyum prob- lemleri olan ergenlerde de bilişsel davranışçı terapi de oldukça fayda
    vermektedir.

  • Çekingen Çocuklarda İletişim Becerisi Geliştirmenin Altın Kuralları

    Çekingen Çocuklarda İletişim Becerisi Geliştirmenin Altın Kuralları

    Çocuğun davranışına değil, altında yatan ihtiyaca odaklanın.

    Psikanaliz bakış açısıyla bu konuyu ele alacak olursak; çekingenlik konusunda çocuğun gelişimsel
    olarak hangi yaşta olduğu büyük önem arz etmektedir. Eğer çocuğunuz 2-3 yaşlarında ise aynı zamanda
    tuvalet eğitimde sıkıntılar var ise bu durum dışkıyı içinde tutma etrafındakilerden çekinme olarak
    kendisini gösterebilir. Dışkısını dışarıya bırakma korkusu güden bir çocuk, zamanla duygularını da tıpkı
    dışkı gibi içinde saklayabilir. Bu yüzden öncelikle bu dönemde çocuğu rahat ve sıkıştırmadan eğitim
    vermeye gayret etmeli ve bu dönemde bir sıkıntı olup olmadığını gözden geçirmelisiniz.
    Ya da çocuğunuz henüz 3-4 yaşlarda ve çekingen olduğunu düşünüyorsanız, o yaşta kendisinin
    yapmasını istediği şeylere karşı attığı adımlarda sizin ona karşı ”Hayır sen yapamazsın, senin boyun
    yetmez, dur dökersin ben yedireyim” gibi cümleler kuruyor olmanız muhtemel.

    Genelde yetişkinler girişken olmamak durumu ile çekingen olmak durumunu karıştırırlar.
    Çocuğun kişilik özellikleri değerlendirilirken bulunduğu gelişim dönemi ve yaşamış olduğu ekosistem de
    oldukça önemlidir. Çocuklar kendilerini güvende hissettikleri ortamda oldukça rahat davranırlar. Hatta
    Japonya ‘da anaokulları sırf bu yüzden ses yalıtımı olmayan sınıflardan oluşmuştur. Çünkü sessiz
    ortamlar çocuklarda kaygıyı artıran bir faktördür. Çocuklar sesli ortamlarda kendilerini daha güvende ve
    rahat hissederler.
    Çocuğun kendisini kaygılı hissetmesi, güvende hissetme ihtiyacından kaynaklı bir davranış olan
    ”çekingenlik” sergileniyorsa ise kurduğumuz bağın ne türden bir bağ olduğunu inceleyip, gözden
    geçirmeliyiz. Çocuğunuza karşı oldukça hassas ve çok üstüne düşen bir ebeveyn iseniz bu onun size
    karşı bağlanmasını sağlayacak, sizin olmadığınız ortamlarda kaygılı ve kararsız bir bağlanma türü
    sergileyecektir.Ona ev içi ufak sorumluluklar vermeli ve tek başına başarabildiğini hissettirmelisiniz.

    Bu çekingenlik durumu aniden ortaya çıktı, ne yapmalıyım?
    Farz edelim ki çocuğunuzla bir markette alışveriş yaparken aniden ortadan kayboldunuz ve çocuğunuz
    dakikalarca sizi ağlayarak aradı. Size önemsenmeyecek kadar basit gelen ufak bir anı, bir detay bile
    çocuğunuzun size karşı olan güveni‘’bağlanma yaralanması’’ ile yerini güvensizlik ve tedirginlik, kaygı
    durumlarına bırakabilir. Ufak bir güven zedelenmesi aniden bir çekingenlik durumu yaratmış olabilir.
    Böyle durumlarda çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun ona bir kişi olarak açıklama yapmak
    durumundasınız. Karşınıza alıp göz göze iletişim kurarak ona yaşattığınız duygunun farkında
    olduğunuzu ve bu durumun sizde de aynı şekilde kötü hislere sebep olduğunu açıklayın. Gerekiyorsa
    aynı anı yeniden yaşatarak ne yapmış olsa daha kısa sürede buluşabilirdiniz? Problem durumu nereden
    kaynaklanıyor, eğlenceye dönüştürerek drama dahi yapıp kötü duyguların yerini güven duygusu ile
    değiştirebilirsiniz.
    Neler Yapmalıyım?
    1-Çocuğunuza kendini ifade etmesi için fırsatlar verin.
    2-Konuşmak istemediği zamanlarda ufak oyunlarla fikrini belli edebileceği drama ortamı yaratın.
    3-Çocuğunuzun problemini asla ama asla sahiplenmeyin.
    4-Problemini sizinle paylaştığında ise aşağıdaki sıralamayı izleyin;

    Ne oldu?
    Sen bu konu hakkında ne düşündün?
    Ne hissettin?
    Ne yaptın?

    Başka ne yapabilirdin? şeklinde kendisinin olayları analiz ederek kontrol altına almasını sağlayın.
    5-Kendisinden büyük ve küçük çocuklarla vakit geçirmesine izin verin.
    6-Çocuk konuşurken mutlaka sözünü bitirmesini bekleyin.
    7-Eğer dilimizi kullanmamış olsaydık neler olurdu?Hikayesini yazdırın, resimler anlatmasını isteyin.
    8-Fikirlerini rahatça söyleyebileceği ortamlar yaratın, bir fikri olduğu için teşekkür edin.Fikrinin olumsuz ya
    da olumlu olmasının önemli olmadığını düşünmesinin ve paylaşmasının önemli olduğunu hissettirin.
    Ve son olarak asla yargılamayın, daima algılayıcı ve empatik bir ben dili kullanın.

  • Ergenlik ve Aile

    Ergenlik ve Aile

    Aile içi iletişim hepimiz için önemli ve ihtiyaç duyduğumuz bir kavramdır. Anne ve babanın, bebeği ile iletişimi onu dünyaya getirmeye karar verdiği an ile başlar.

    0-6 yaş dönemin de aileye olan bağlılık çocuk tarafından en yoğun düzeydedir. Bu dönemde ve ergenlik dönemin de yaşananlar çocuğun kişisel gelişimine ve yetişkinlik dönemine en etki eden dönemlerdir . Anne-baba ile kurulan güvenli ve güvensiz bağlanma türleri bu dönemde gelişim gösterir.

    İlkokul döneminin başlaması ile , çocuk ebeveynlerinden sonra güven duyduğu ve öğretileri olduğuna inandığı öğretmenini tanır. Ailenin çocuğunu teslim ettiği öğretmene karşı bir bağlılık başlar. Bazen çocuklar, ebeveyni ve öğretmeni arasında çatışmalar yaşarlar. ” Hayır anne sen doğru anlatamadın, öğretmenim öyle değil, böyle anlatıyor ” yada ” yarın ödevimi yapmazsam, öğretmenim üzülür ” gibi söylemlerle ailesi gibi güven duyduğu öğretmenine karşı sorumluluk alır. Ergenlik döneminin başlaması ile çocuğun, sosyal çevreye karşı farkındalığı artar ve yaş ilerledikçe sosyal yaşam da güven duyacağı ilişkiler geliştirir. Bu döneme kadar yaşanan sorunlar sadece anne-baba ile paylaşılırken, daha sonra hem anne-baba ve ek olarak arkadaş çevresi ile paylaşımlar artar.

    Bu süreçlere kadar;

    Duygusal, güven ve sevgi ortamını sağlayan , çocuğunun yaşadıklarını kabul eden, , çocuğunun yaşantısına saygı gösteren,olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurarak açıklamalarda bulunan, sınırları anlatan ebeveynler bizlere ”uyumlanmış bir aile” yaklaşımını yansıtır ve maalesef ki çok azımızın uyumlanmış bir ailesi vardır.

    Kaygılı, güvensiz, hayatın zorluklarına karşılık yaşamış olduğu stresi çocuğun suçu gibi çocuğa yansıtmak, dinlememek, kalabalık önünde azarlamak, eleştirmek gibi durumlara maruz kalmış bir çocuk yaşı ilerlediğinde ,

    ” ben küçükken ailem çok meşguldü, duygusal bağımız gelişmedi ” mesajı alır…

    15 yaşındaki bir ergenin yaşamış olduğu sorunlarını sadece kendi yaşında ki akranları ile konuşması, onlardan duygusal destek alması ve etrafında güven duyulacak insanlara sahip olması tabiki çok güzeldir. Ancak insanın yaşı kaç olursa olsun duygusal desteği ve koşulsuz kabulü her zaman ailesin de arar. Bu durumu karşılayamayan, duygusal olarak bağ kuramayan ailelerin çocuklarında yanlış arkadaşlıklar,alkol ve madde kullanımı, akademik başarısızlık, depresyon, kaygı bozuklukları,yeme bozuklukları ve şizofreniye kadar gidebilecek patolojiler meydana gelebilir.

    Eğer çocuklarınıza sadece ev ödevlerini düzenli yapmasını,odasını toplu tutmasını ve ev işlerine yardım etme gibi sorumluluklar yüklemek, çocuklarınızın sizden uzaklaşarak sadece akranları ile fazla ilişki kurma, aile içi çatışma,geç saatlere kadar dışarıda kalma isteği, fazla para harcama isteği gibi patoloji belirtileri karşımıza çıkmaktadır.

  • Hayatın Getirdiklerine Güven!

    Hayatın Getirdiklerine Güven!

    Hayatın Getirdiklerine Güven!

    Her insan, gelişi ile birlikte birçok şey getirir hayatımıza.Fakat o kişiyi tanımadan, deneyimlemeden, iyi mi kötü mü karar veremeyiz.

    Hepimizin hayatı gelgitlerle dolu. Zaman ise o kadar hızlı ki, ne olup bittiğini anlayabileceği bir vakit tanımıyor insana. Küçükler büyümek ister. Büyükler ise küçük olmak, hatta geçmişe dönmek ister.

    Peki, hayat bu kadar kısayken, bu değerli ömrümüze kimleri almalı, kimleri almamalıyız?

    Neler yapmalıyız?

    Bu sorular aklımızda dönüp dururken asla gerçek cevabı bulamayacağız. Deneyimlemeden öğrenemeyeceğiz, öğrenemeyeceksin, öğrenemeyeceğim. Bu bir gerçek.

    Tabii gerçek olan başka bir şey daha var:

    “Adalet!”

    Etrafımızdaki insanların, ailemizin, çevremizin, eşimizin, dostumuzun, çocuğumuzun kısacası sevdiklerimizin adaleti şaşabilirken, evrenin adaleti asla şaşmaz!

    Bu evrende öyle bir adalet var ki; bugünün hesabını diğer güne bırakmadan tecelli eden, “şaşmaz” bir terazi… Bu terazi, haklıyı haksızı, doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, insana dair hangi duygu varsa tüm hepsini dengeleyebilir.

    Danışanlarımdan, “kimseye güvenmiyorum!” cümlesini çok sık duyuyorum. Çevremden de “annene/babana bile güvenme” sözlerini yine aynı sıklıkla duyuyorum. Güven ya da güvenme, sev ya da sevme, kabul et ya da kabul etme ama şunu bil ki; insan her yaptığından sorumludur. Hatta düşündüklerimizden bile sorumluyuz. Her yaptığın, o bahsettiğim “şaşmaz” teraziye koyulup tartılıyor.

    Ve bir gün; “ben bunları hak edecek ne yaptım?” dediğinde, bil ki bir yerlerde birilerinin canını yakmışsın. Birilerinin kalbine ateşi koymuşsun. İnancını, güvenini yok etmişsin. Yani, birilerini derinden sarsmışsın…

    İşte hayat; öyle güzel bir denge üzerine kuruludur ki, kalp gözü açık olabilenler bunu görüp fark edebilir.

    En zor anında, her “pes ettim!” dediğin anda, hayata gülümseyebilmek ümidi ve daha güzel insanlarla buluşabilmeniz dileğiyle…

  • MUTLU ANNE MUTLU ÇOCUK

    MUTLU ANNE MUTLU ÇOCUK

    Anne-Çocuk İlişkisi Nasıl Başlar?

    Anne ve çocuk arasındaki ilişki doğum anından itibaren güven duygusu ve sevgiyle başlamaktadır.Güven duygusunun özünü anne-çocuk arasındaki tutarlılık ve süreklilik meydana getirmektedir.Güven duygusu, çocuğun gelecekte diğer bireylerle kuracağı ilişkiyi de şekillendirmektedir.Çocukla oluşturulan güven ilişkisinde sevgi ihtiyacının karşılanması önemli bir rol oynamaktadır.Yaşamın ilk yıllarından itibaren çocukla kurulan duygusal iletişim çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

    Çocuğun doğduğu günden itibaren tüm dünyası annesidir.Annenin çocuğuna gülümsemesi, bakım vermesi, ve sevgisini hissettirmesiyle birlikte anne-çocuk arasında karşılıklı sıcak bir ilişki başlar.Aralarındaki bu olumlu ilişki güvenin temelini oluşturur.Böylece anne bebek arasında mutlu bir ilişki başlamış olur.

    /p>

    Mutlu Anne-Mutlu Çocuk İlişkisi Nasıl Olur?

    Mutlu anne, çocuğunun duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını doğru anlayıp, güven verici, sakinleştirici bir tavırla ihtiyaçlarını karşılayabilen kişidir.

    Mutlu anne- çocuk ilişkisinde önemli bir adım annenin çocuğuna sınırlar çizmesi yani gerektiğinde ona ‘hayır’ diyebilmesidir.Sınırlar çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar.Sınırları olmayan bir çocuk kendisini boşlukta hisseder.Çocuğa sınır koymanın amacı, kuralları olan güvenli bir hayat hissinin oluşturulabilmesidir.2 yaşından itibaren çocuklar sınırları zorlamaya, ebeveynlerini denemeye başlar ve 6 yaşına kadar bu durum devam eder.Kuralları olan, güvenli bir hayat hissini oluşturmuş çocuk mutlu bir çocuktur.

    Annenin çocukla kaliteli zaman geçirmesi yani onunla oyunlar oynaması, sosyal etkinliklere katılması, çocuğunu dinlemeye ve anlamaya çalışması çocuk ve anne arasındaki mutluluğu arttırmaktadır.

    Mutlu çocuklar, ebeveynlerinden gördükleri sevgiyi ve ilgiyi aynı şekilde geri yansıtırlar.Annesi tarafından kabul görmüş, onaylanmış, ihtiyaçları karşılanmış bir çocuk çevresiyle olan ilişkilerinde de son derece uyumlu, insancıl ve pozitif olacaktır.

    Ebeveynleri tarafından ayrı bir birey olarak kabul edilen çocuklar yaşamlarında daha mutlu ve sağlıklı ilişkiler kurabilirler.Annesi tarafından yaşına özgü sorumluluklar almış ve bunları yerine getirmeye çalışan bir çocuk yaşıtlarından daha aktif, başarılı ve yetenekli olacaktır.Üzerine almış ve yerine getirmiş olduğu bu sorumluluklar çocuğun kendisine olan özgüvenini arttıracak ve ileriki hayatında daha mutlu olmasını sağlayacaktır.

    Annenin olumlu davranışları çocukla olan ilişkisini de olumlu şekilde etkilemekte böylece hem çocuk hem de anne bu ilişkide mutlu olmaktadır.Kısacası annenin çocuğun ihtiyaçlarını farkedebilmesi, gelişimine uygun şekilde ona destek olması, koşulsuz sevgi ve kabul göstermesi, onu birey olarak kabul etmesi mutlu anne çocuk ilişkisinin anahtarıdır.

  • ALDATMAK

    ALDATMAK

    TDK sözlüğün de;

    1. Beklenmedik bir davranışla yanıltmak
    2. Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden yararlanarak onun üzerinden kazanç sağlamak
    3. Birine verilen sözü tutmamak
    4. Yalan söylemek
    5. Bir şeyin görünürdeki durumu, o şeyin niteliği bakımından yanlış bir kanı vermek
    6. Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak, iğfal etmek
    7. Karı ve kocadan biri eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek
    8. Oyalamak, avutmak anlamların da tarif edilmektedir.

    Aldatmak aldatan ve aldatılan iki tarafta da travmalar yaratmaktadır. Aldatan eş söylediği yalanların ortaya çıkması korkusuyla sürekli gergin ve tedirginken gittikçe eşten uzaklaşır sürekli olarak suçluluk duyguları ve vicdanı ile baş başadır. Aldatılan taraf ise aldatıldığını öğrendiği andan itibaren hayata karşı güvenini kaybeder. Eğer geçmişten gelen bir özgüven eksikliği ve değersizlik duygusu mevcutsa bu duygular su yüzüne çıkar ve kendini suçlayarak nedenler aramaya başlar. Kendini eksik, yetersiz, çirkin, yaşlı vs. hisseder. yapılan araştırmalara göre aileyi iki şey güvenli ortamdan çıkarır. Biri ölüm diğeri aldatmadır. Hatta aldatma aileyi ölümden daha çok hırpalar çünkü aldatma ölüm gibi doğal bir olay değildir.

    Bir an gelir ve hayatının tüm akışının değiştiğini hissedersin. Artık sen o eski sen değilsindir. Kırılmış kızgın kendini kandırılmış hissedersin ve büyük bir boşluk oluşmuştur içinde yerini dolduramadığın kocaman bir boşluk. Yalanlar tek tek ortaya çıkmaya başlamıştır tüm güvenin yok olup gitmiştir artık kime ve nasıl güveneceğini bilemezsin hayatının bir yalanın parçası olduğunu öğrendiğin andan itibaren sorgulamaya başlarsın her şeyi yıllardır aynı yastığa baş koyduğun, aynı şeylere gülüp aynı şeylere ağladığın insan artık bir yabancıdır senin için…

    Ne zamandır ,kim le, neden ….gibi arda arda sorular sorar kalbin.

    Neydi eksik olan tamamlamaya çalıştığı? Çok mu çirkinim ya da yaşlı, yetersiz miyim …?

    Yıllardır kaç kere aldatıldım?

    Oysa Ona ne kadar da güvenmiştim.

    Biz birlikte yaşlanacaktık birlikte torunlarımızı sevecektik…

    Gelecek bir anda yok olmuştur senin için. Karanlıktır yürümen gereken yol ve sen karanlıktan

    korkarsın. An ve an değişir duyguların

    Evet evet boşanıyorum ondan…

    Ama ben onsuz nasıl yaşarım hala çok seviyorum.

    Aptalsın işte hala nasıl sevebilirsin O seni aldattı.

    Asıl korkutan seni değişimdir. Boşanma kararı da alsan affedip devam da desen artık değişim başlamıştır evlilik için. Her iki durumda da karar sana ait olmalıdır. Affedip evliliği yeniden  yapılandırma kararı verdiysen eğer ve bu sorunu her ikiniz için de kazanç haline getirmelisin. Sorunlar tüm açıklığı ile konuşulmalı ve her iki tarafta isteklerini söylemelidir karşı tarafa. Yok, eğer boşanma kararı aldıysan bu durumda da korkularınla yüzleşmeli ve bundan sonra ki hayatını yapılandırmak için güçlü ve güvenli adımlar atmalısın. Sadece yalnız kalma korkusu, onsuz nasıl yaşarım gibi korkularla evliliğe devam etme kararı almamalısın. Güveni yeniden inşa etmek zordur. İtiraf ve kabullenme güvenin oluşması için gerekliliktir. Ve bu güven oluştuğunda ayrılıkta beraberlik te daha kolay olacaktır.

    Aldatma ardından arkadaşlardan ve aileden nasihatler almak çoğunlukla fayda göstermez. Dertleşmek ve konuşmak isteyeceksinizdir ancak onlar size kendi hayat tecrübelerine göre yol gösterecek ve öğütler vereceklerdir. Bu sizin hayat tarzınıza uygun olmaya bilir. Bu durumda sizi yargılamadan dinleyecek tamamen objektif olacak birine ihtiyaç duyarsınız ve profesyonel yardım almak sizin ve aileniz için en doğru yaklaşım olacaktır.