Etiket: Güven

  • Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma

    Çocuklarda ve Yetişkinlerde Bağlanma

    Kişiler arası çekim ve ilişkilerin dinamiği konusunda ortaya atılan teorilerden biri olan bağlanma teorisi, anneye veya rahatlatıcı bir başka figüre bağlanmanın, çocuğun yaşamını sürdürmesinde önemli bir işlevi olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımdaki sosyal psikologlara göre (Bowlby, Ainsworth, vb.), bazı kişilerle sıcak-yakın ilişki ihtiyacı, insan doğasının temel bir boyutudur. Zira, hem insanda gözlenen bağlanma ihtiyacı, yeni doğmuş çocuğu çevresel tehlikelerden korumaya yönelik biyolojik ve sosyal bir süreçtir.

    BAĞLANMA NEDİR ?

    Psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.

    ÇOCUKLARDA BAĞLANMA

    Bağlanma, çocuk ile annesi, babası veya bakan kişi arasında oluşan olumlu, sağlıklı ve güçlü duygusal bağ kurulması anlamı taşımaktadır.

    ÇOCUKLARDA BAĞLANMA TARZLARI

    Güvenli Bağlanma: Çocuk anneyi bir güven temeli olarak kabullenmekte, anneden ayrılıp bir yabancı ile yalnız kaldıktan sonra teselli edilebilmekte, anneye yapışma gereksinimi az olmakta, yalnız bırakıldıktan sonra annesi girdiğinde annesini olumlu karşılamakta ve annesini net bir şekilde yabancıya tercih etmektedir.

    Güvensiz/Kaçınmacı Bağlanma: Çocuk annesi ile temas kurmaktan kaçınmakta, özellikle anne odadan çıkıp tekrar geldiğinde ondan uzak durmakta, annenin temas kurma çabalarına karşı direnç göstermekle birlikte bir temas arayışı içinde görülmektedir. Süreç boyunca anneye de yabancıya da aynı şekilde davranmaktadır.

    Güvensiz/Dirençli Bağlanma: Çocuk anneden ayrıldığında çok şiddetli huysuzlanmakta ve anne geri döndüğünde çocuğu rahatlatma çabaları başarısız olmaktadır. Çocuğun farklı zamanlarda hem temas aradığı hem de temastan kaçındığı gözlenmiştir. Çocuk annesi ayrılıp geri döndükten sonra kızgınlık ve şiddet davranışları gösterebilmekte, yabancıdan gelen temas ya da rahatlama çabalarına direnç göstermektedir.

    Güvensiz/Dağınık Bağlanma: Çocuk şaşırmış, endişeli, dikkatsiz davranışlar göstermekte, güçlü bir yakınlık arayışının hemen ardından güçlü bir sakınma davranışı gösterebilmektedir. Annesine doğru giderken başka yönlere bakabilmekte, bağlantılı olmayan duygusal dışavurumlar gösterebilmektedir.

    Bağlanma durumlarını yaratan tek bir sebep yoktur; ailenin davranışları, çocuğun özellikleri, aile ve kültür etkili olur.

    YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA

    Bağlanma Kuramı’na göre, çocuk bebeklikten itibaren annesi ile yaşadığı deneyimleri ve onunla geliştirdiği ilişkisini ilerleyen yaşlarda her türle yakın ilişkisinde model olarak kullanır; kişinin benlik modeli ile başkaları modeli bu sayede gelişir. Benlik modeli, kişinin ne ölçüde kendini sevgiye layık, değerli bir birey olarak gördüğüdür.

    Başkaları modeli ise kişinin diğer insanları ne ölçüde güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya hazır bireyler olarak algıladığıdır. Bebekliklerinde annelerine her ihtiyaç duyduklarında gecikmeden annelerinden ilgi gören ve bu sayede güvenli bağlanan bireyler, olumlu birer benlik ve başkaları modeli geliştirirler. Duygu ve düşüncelerini başkalarına açmaktan, ihtiyaçlarını ifade etmekten çekinmezler, kolaylıkla yakın ilişkiler kurabilirler. Öte yandan, bireylerin benlik ve başkaları modellerinden birisinin ya da heri ikisinin birden olumsuz olması mümkündür.

    YETİŞKİNLERDE BAĞLANMA TİPLERİ

    Güvenli bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, hem kendilerin hem de başkalarını olumlu görme eğilimindedirler. Yakın ilişkilere değer verirler, bu tür ilişkileri başlatmakta ve sürdürmekte başarılıdırlar. Ancak bu ilişkiler sırasında kişisel özerkliklerini yitirmemeyi de başarırlar.

    Kayıtsız bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler, kendilerini olumlu, başkalarını olumsuz görme eğilimindedirler. Bağımsızlıklarına düşkündürler, kimse ile kolay kolay yakın ilişki geliştirmezler. Başkalarına duydukları gereksinimi ve yakın ilişkilerin önemini reddederler.

    Saplantılı bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip bireyler kendileri hakkında olumsuz, başkaları hakkında olumlu düşünme ve hissetme eğilimindedirler. Başkalarının onayını kazanmak bu kişiler için çok önemlidir. Başkalarını zihinlerinde idealize ederler. Yakın ilişkilerinde karşı tarafa çok bağımlıdırlar ve duygularını abartılı bir biçimde ifade ederler.

    Korkulu/kaygılı bağlanma

    Bu bağlanma tarzına sahip olanlar, hem benlik hem de başkaları modeli olumsuz olan bireylerdir. Kendilerine de başkalarına da güvenmezler.

    BAĞLANMA KURAMI VE BİR ARAŞTIRMA

    Bağlanma süreciyle ilgili çalışmalar John Bowlby’nin (1960) Tavistock Kliniğinde,tanıdığı ve sevdiği kişilerden ayrılmak zorunda kalan küçük çocukların kişilik gelişimi üzerinde bu durumun etkilerini incelemesiyle başlamıştır.

    Bowlby’nin Bağlanma Kuramı:

    Bowlby kuramını, birincil bakıcısından (caregiver) çeşitli zaman aralıkları boyunca ayrılan bebeklerin davranışlarını gözleyerek oluşturmaya başlamıştır. Bebek, anneden ayrılığa bir dizi duygusal tepki göstermektedir.Dolayısıyla Bağlanma Kuramı, bebek-anne arasında kurulan duygusal zincirin fonksiyonlarıyla ilgilidir ve bağlanma kuramı temel olarak bu zincirin, çocuğun benlik kavramının oluşumu ve sosyal dünya hakkındaki görüşlerinin gelişimi üzerindeki etkilerine odaklanmıştır.

    Buna göre bebeğin bağlanma davranışları amaçları doğrulayan bir davranışsal sistemle kontrol edilmektedir. Bu sistemde, onu koruyan ve gözeten bir yetişkine (çoğunlukla anneye) yakınlığını sürdürmeye dair bir “amaçlar seti” yer alır ve çocuğun güvende olması ile hayatta kalmasını destekleyen biyolojik bir fonksiyon taşır.

    Dolayısıyla, biyolojik temelli bağlanma sistemi, yaşam döngüsü boyunca koruma ve gözetmenin evrimsel bir fonksiyonunu yerine getirir. Bowlby’nin “Bağlanma” isimli ilk kitabında, doğal ayıklanma süreciyle herkesin bir bağlanma davranış sistemiyle donatılmış olduğu ve bağlanma sisteminin kaygı, korku, hastalık ve yorgunluk koşulları altında etkinleşmeye özellikle eğilim gösterdiği vurgulanır. Gerçekten böylesi durumlarda insan yavrusunun onu anne-babasına yakın tutan bir mekanizmaya gereksinimi vardır.

    Bowlby (1982) bunları bakıcıya yakınlığı destekleyen ve sürdüren sinyal ve durumlar adını vermiştir.(Akt. Crain, 1992).

    Buna göre insanoğlunun uzun süreli çaresizliği nedeniyle gelişiyor gibi görünen bağlanma sistemi, üç temel duygusal tepki ile kendini göstermektedir.

    1.SİNYAL

    Açık sinyallerden birincisi bebeğin “ağlamasıdır”. Ağlamanın yanı sıra bebek, anneyi aramaya başlar ve başkalarının yatıştırma çabalarını “protesto” eder.

    2.SİNYAL

    İkinci sinyal edilgen bir tavır takınma ve açık bir mutsuzluğu işaret eden “keder“ havasına bürünmedir.

    3.SİNYAL

    Üçüncü tepki, Bowlby’e göre sadece insanlarda görülen “bağlanmanın çözülmesi”dir (detachment) ve anne geri geldiğinde aktif ve görünürde savunmacı bir görmezden gelme ve anneden kaçmayı içerir.

    Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir.

    Birinci bağlanma Evresinde (Doğumdan 3 aya kadar)

    Bebekler herkese benzer nitelikte tepkiler verirler. İnsan seslerini dinlemekten, insan yüzlerine bakmaktan hoşlanırlar. Bowlby, diğer görsel uyarıcılar yerine insan yüzünün bu etkisini en güçlü bağlanma davranışlarından biri olan “sosyal gülücüğü” ortaya çıkaran genetik bir yanlılık olarak değerlendirmiştir. Bowlby’e göre gülme ağlanmayı destekler çünkü bu bakıcıyla yakınlığı sürdürür. Gerçekten gülmenin kendisi sevme ve gözetme etkileşimini destekleyen bir nitelik taşır.

    İkinci BağlanmaEvresinde (3-6 Ay),

    Bebeğin sosyal tepkileri seçici olmaya başlar ve tanıdıkları kişiler onlar için çarpıcı hale gelir. Yabancıları fark etmeleri ve onlardan korkmaya başlamaları bu evrenin başat özelliğidir.

    Bowlby, çocuğun bağlanmasının ardışık evreler boyunca geliştiğini önermiştir

    Üçüncü Bağlanma Evresi (6 Ay-3 Yaş)

    Bebeğin “ayrılma kaygısı” sergilemeye başlamasını kapsar. Bebek, bağlanma figüründen her ne kadar ayrı kalmak istemiyorsa da, bakıcıyı güvenli bir üs olarak kullanarak çevreyi keşfetmek istediğinde ondan uzaklaşabilir. Yüksek ses gibi korkutucu uyarıcılar çocuğun çevreyi keşfetmekten vazgeçerek anneyle fiziksel yakın temas kurma arayışına girmesine yol açar. Benzer şekilde küçük bir çocuk hasta ya da yorgun olduğunda anneyle yakın kalma gereksinimi keşfetme gereksinimine ağır basacaktır; dolayısıyla Bowlby bağlanma siteminin çeşitli uyarılma düzeylerinde aktif hale geldiğini vurgulamaktadır. Bir yaşından itibaren çocuk annenin erişebilirliği ve onun ihtiyaçlarına cevap verecek olup olmamasına dair genel bir fikir oluşturmaya başlar ve böylece bağlanma süreci önemli bir evreyi aşmış olur.

    Dördüncü Bağlanma Evresinde (3 Yaş- Çocukluğun Sonu)

    Çocuk artık bakıcının plan ve niyetlerini hesaba katabilir ve niçin onu yalnız bıraktığına dair yordama yapmaya başlayabilir. Kuşkusuz yalnız kalma, insan yaşamının büyük korkularından biridir ve ardındaki önemli biyolojik gerekçeleri kavramak yetişkin davranışını anlamada önem taşır. Bowlby ayrılmanın etkilerine özel bir önem vermiştir. Ayrılık uzun süreli değilse bir süre sonra anneyle sıcak bağ yeniden kurulur fakat aksi halde çocuğun bütün insanlardan ümidini kesmesi ve yetişkinlik yıllarında bile başka kişilerle derin bağlanmalar oluşturamaması tehlikesi ortaya çıkar ki bu tür kişiler başkalarını sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere kullanır fakat asla gerçekten sevemezler.

    Bowlby’nin bağlanma kuramının temel önerileri

    Bowlby bu kişilere «duygusuz karakter» adını vermiştir ve böylece ayrılığın çocuklar üzerindeki derin etkilerinin tüm yaşamı son derece etkileyeceğini vurgulamış; etolojik yaklaşımın, çocuğun ebeveyni yakın tutma gereksiniminin, canlıların hayatta kalmasını mümkün kıldığını ve bunun da yeme ve cinsellik gibi diğer biyolojik gereksinimler gibi temel olduğunu söylediği için önem taşıdığına inanmıştır.

    1. Öneri:

    “Bir birey ne zaman isterse (gereksinim duyarsa) bir bağlanma figürünün erişilebilir olduğuna inandığında, herhangi bir gerekçeden ötürü böylesi bir inanca sahip olmayan bireye göre daha az şiddetli ya da kronik korku eğiliminde olacaktır.” Diğer bir deyişle kendine güvenmek ve kaygıdan arınmış olmak, o bireyin geçmişteki ve o andaki bağlanma ilişkisinin kalitesine bağlıdır.

    2. Öneri:“Bağlanma figürünün gereksinim duyulduğu anda erişilebilirliğine ya da yokluğuna inanma toyluk yılları boyunca (bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde) yavaş yavaş ve kademeli olarak gelişir ve bu yıllarda oluşan beklentiler yaşamın geri kalan kısmında görece değişmeden kalır.” Dolayısıyla ikinci öneri, bağlanma zincirinin gelişiminde, buna özellikle duyarlı bir gelişim dönemi olduğu iddiasını taşımaktadır. Diğer bir deyişle bağlanma ilişkileri kişilik gelişimini etkiler; dolayısıyla güvensiz ya da bozucu (abusive) bağlanma kalıcı psikolojik sorunlara yol açabilir.

    3. Öneri:“Toyluk yılları boyunca gelişen bağlanma figürünün erişilebilirliği ya da yokluğuna dair beklentiler, bireyin şu anda sahip olduğu deneyimlerin oldukça doğru yansımaları görünümündedir. ” Görüldüğü gibi üçüncü öneri bireyin deneyimlerinin rolü ile ilgilidir. Bu, oldukça önemli bir iddiadır.Buna göre, yetişkinlik yıllarındaki korku ve beklentiler çocuksu yanlış anlamalar ya da fanteziler yerine ana-baba, kardeş, arkadaş gibi gerçek bağlanma figürleriyle yaşanan somut deneyimlerden köklerini alır

  • Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuklar oyun aracılığıyla öğrenir ve büyürler. Yetişkinler yaşadıkları sorunları kelimelere dökerek ifade edebilirken çocukların dili ise oyundur. Oyun ile çocuk ifade edemediği bilinçli ve bilinçdışı yaşantılarını ortaya çıkarır. Çocuklar çözülmemiş duygularını ve yaşantılarını semptom ile dışa vurmak yerine oyun terapisi ile yaşadığı sorunları oyun içerisinde ifade etme imkanı bulur. Bu terapilerde çocuğun duyguları ve davranışları terapist tarafından koşulsuz bir şekilde kabul edilir. Çocuk koşulsuz kabul edildiğini hissettikçe, iç dünyasını açığa çıkaracak ve problemleri üzerinde güvenli bir ortamda çalışma imkanı bulacaktır.

    Oyun, çocukların beraber oyun oynadığı kişilerle bağ kurmasını sağlar. Güvenli bağlanmalar işlevsel ve sağlıklı ilişki kurabilmeye olanak tanır. Çocuk merkezli oyun terapisinin içerisinde çocuklar, oyun ile kendilerini ifade etmeden önce terapiste güvenme ihtiyacı duyarlar. Güvenli ortam sağlandıktan sonra çocuklar duygularını ve davranışlarını bu ortam içerisinde keşfederler. Çocuklar terapist tarafından güven veren, koşulsuz kabul edici bir ortamda oyun oynadıklarında, terapistin de kendilerine duydukları güvenini hissederler. Bu da beraberinde çocukların kendilerine güvenmelerini, kendi duygu ve davranışlarını kabul etmelerini ve bu duygu ve davranışlarından sorumlu olmalarını sağlar.

    Çocuk merkezli oyun terapisinde terapist, çocuğu ve çocuğun oyunun koşulsuz kabul eder, hoşgörülüdür ve empatik bir tutum içerisindedir. Ebeveynler veya yetişkinler ile evlerde, okullarda sınırlandırılmış oyunların oynanması, çocuğun hayal dünyasının oyuna yansıtılmasına imkan tanıyan oyunların azalması olumsuz etkilere sebep olabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist çocuğun kendisini keşfetmesini ve kendi duygu ve davranışlarının sorumluluğunu almasına olanak tanıyarak çocuğun benliğinin kabul edildiğini hissettirmiş olur. Böylelikle çocuklar kendi düşünce, duygu, davranışları üzerinde yeterlilik kazanırlar.

    Çocuk ile terapist oyun terapisinde terapötik ilişki kurarlar. Bu ilişki ile beraber çocuklar yaşadıkları problemleri sevildiklerini, koşulsuz kabul edildiklerini hissederek çözebilirler. Çocuk merkezli oyun terapisi çocuklara kendileri gibi olabildikleri, kendi doğalarını, özlerini sergileyebilecekleri güvenli bir ortam sağlar. Bu ortam içerisinde çocuk gerçek hayatında yaşadığı sorunları ve problemleri oyununa aktarır. Oyun içerisinde yaşadığı sorunuyla karşı karşıya gelir, dürtülerini, kaygılarını, arzularını ifade etme imkanı bulur ve bu esnada terapist çocuğun duygularını koşulsuz kabul eder ve yansıtır. Bu süreç problemlerin çözülmesine olanak tanır ve terapist ile çocuk arasında kurulan terapötik ilişki çocuğu iyileştirir.

    Ebeveynler çocukların problemlerini çözme sorumluluğunu aldıklarında, farkında olmadan çocuğa bağımlılık ve çocuğun kendi duygusuyla baş edemediği, baş edemeyeceği yönünde örtük mesajlar gönderirler ve bu sebeple çocuğun benlik saygısı, kendine duyduğu güven azalır. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist yargıda bulunmaz, yönerge vermez, yönlendirmez, tavsiyede bulunmaz, eleştirmez, soru sormaz. Terapist çocuğun kendi problemlerini çözebileceğine, bu becerilerine saygı duyar ve böylelikle çocukların süreç içerisinde sorumluluk duyguları gelişir, kendi problemlerini kendi de çözebileceklerini öğrenirler.

    Oyun terapisi 3-12 yaş arası çocuklar için uygundur. Seansların süresi 30 ile 45 dakika arasında değişir. Oyun terapisi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı bozuklukları

    • Korkular

    • Tırnak yeme, Parmak emme

    • Ayrılık Kaygısı

    • Depresyon

    • Yeme, Uyku, Tuvalet Problemleri

    • Kardeş Kıskançlığı

    • Arkadaşlık ilişkileri

    • Sosyal Beceri sorunları

    • Uyum sorunları

    • Davranış bozuklukları

    • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    • Sınır Problemleri

    • Öfke kontrolü

    • Boşanma süreci

    • Kayıp, Yas

    • Travma

    Çocuğunuz bu tür problemler yaşıyor ise uzman desteği eşliğinde oyun terapisi seansları ve ebeveynin de sürece katılımıyla çocuğun yaşadığı sorunları aşabilmeleri hedeflenmektedir.

  • Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Romantik ilişki nedir? Sınırları nelerdir? Hangi durumda bir ilişki, ilişki olmaktan çıkıp baskı ve şiddete döner? Daha önce bu soruların cevabını düşünmediyseniz, bir düşünün lütfen. Ülkemizde biriyle romantik bir ilişki içinde olmak, flört, nişanlılık, evlilik vs, iki kişinin tek vücut olması, elmanın iki yarısı gibi tanımlanır. Hâlbuki romantik ilişki dediğimiz ilişki biçimi iki insanın, birey olarak bireyselliklerini kaybetmeden ortak bir alanda ilerlemelidir. Yani tek vücut olmak değil, kesişen kümeler halinde hayatı paylaşmaktır. Partnerlerin kendi bireysel yaşamları devam ederken, ortak bir alanda buluşmalarıdır. Unutmayalım ki bir ilişkinin üç temeli vardır; güven, sevgi ve saygı. İki kümenin kesişim noktasında mutlu bir ilişki için bu üçü aynı anda var olmalıdır.

    Peki yoksa?

    İnsanlara bir ilişkiyi ayakta ne tutar diye sorduğunuzda, verecekleri cevap sevgi olacaktır. Ancak bir ilişkinin en önemli temellerinden biri de güvendir. İlişkideki birçok problem de sevgi eksikliğinden değil, güven eksikliğinden ortaya çıkar. Bu da saygının olmamasıyla birleşince çoğu ilişki partnerlerden birinin diğerine duygusal şiddet uygulamasıyla sonuçlanır. Nedir bu duygusal şiddet?

    Öncellikle, duygusal şiddet partnerinize bağırmanız, onunla ayrılmak istemeniz, kavga etmeniz değildir. Herkes öfkelenebilir ve her zaman sabitliğini koruyamaz. Duygusal şiddet, belli bir süreç boyunca devam eden, karşındakini kontrol etmeye çabası içeren her türlü aşağılama, tehdit, korkutma davranışıdır. Bu davranışlar beraberinde, güvensizlik ve suçluluk hissini, özgüven eksikliğini getirir. Bahsi geçen kontrol etme davranışları içinde telefon karıştırmak, takip etmek, mutsuzluk için karşındakini suçlamayı sayabiliriz.

    Duygusal şiddet de fiziksel şiddet gibi bir döngü içinde ilerler. Şiddeti uygulayan kişi öncesinde mükemmel görünür, güven kazanır, herkese kendini hayran bırakır sonrasında partnerini güçsüzleştirmek için hamlelere başlar. Size gösterdiği yüzü ile insanlara gösterdiği yüzü aynı değildir ve insanlara duygusal şiddete maruz kaldığınızı söylediğinizde inanmayabilirler çünkü bu insanlar çok iyi rol yapar, çok iyi güven kazanırlar. Kurtulamayacağınızı düşünüp hapsolmuş hissedersiniz. Kaçmaya karar verdiğinizde şiddeti uygulayan kişi bir anda değişmiş gibi görünür,  size söyler verir, her şeyin farklı olacağını söyler; ikinci bir şansı, hatta üçüncü, dördüncü ve beşinciyi de kazanır. Böylelikle siz şiddet döngüsünün içine girmiş olursunuz. Arkadaşlarınızı, dostlarınızı hatta ailenizi bile sizden uzaklaştırmış olacağı için kimden yardım isteyeceğinizi bilemediğiniz bir duruma gelebilirsiniz. Bu sebeple farkındalık kazanmak bu konuda, özellikle ülkemizde oldukça önemli. Çünkü sizi kısıtlıyorsa, kiminle görüşeceğinize, kıyafetinize, görünüşünüze karışıyorsa, sizi sürekli takip ediyor, “nerdesin?” “kimlesin?” sorularını ısrarla sorup sizi bunaltıyorsa bu duygusal şiddetin belirtileridir. Unutmayın ki sadece kadınlar değil erkekler de duygusal şiddetin kurbanı olabilirler. Günümüzde özellikle sosyal medya üzerinden kadınlar da erkeklerin hayatlarını kontrol etmek için kısıtlayıcı davranabiliyorlar.

    Duygusal şiddet görüp görmediğinizi anlamak için aşağıdaki ifadelerin üzerine düşünebilirsiniz. Duygusal şiddetin en öne çıkan belirtileri şunlardır;

    • Sürekli devam eden eleştiriler ya da manipüle ve kontrol için çabalama

    • Utandırıcı ve suçlayıcı biçimde, insanların önünde aşağılayıcı bir dil kullanma

    • Sözlü taciz, isimler takma ve etiketleme

    • Ceza olarak affetmeme

    • Cezalar verme ya da ceza tehditleri

    • İlişki dinamik bir süreçtir; bu dinamik süreçte kişinin kendi payını reddetmesi

    • Akıl oyunlarıyla kendinizden şüphe etmenizi sağlamaya çalışma

    • İletişim kurmayı reddetme

    • Arkadaşlarınızdan ve ailenizle aranıza mesafe koymaya çalışarak sizi izole etmesi

                      Unutmayın ki duygusal şiddet de bir tür şiddettir ve sizin için ağır sonuçları olabilir. Nasıl ki fiziksel şiddet kullanan bir insanla birlikte olmamanız gerekiyorsa duygusal şiddete meyilli bir insanla da birlikte olmamalısınız. Çünkü değerlisiniz. Duygusal şiddet öz değerinizi size sorgulatır ve özgüveninizi yok edebilir. Buna izin vermeyin. Yalnız olmadığınızı hatırlayın.

  • Ailede güven ve mutluluk

    “En çok ne isteriz ?” sorusuna çok çeşitli cevaplar verilebilir. Ancak; “mutlu bir aile ortamının olması” dileği belki de en iyi bilinenidir. Mutlu ve sağlıklı bir aile ortamının sağlanabilmesi için aile kurumunun temel gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Aile bireylerinin, değerli olma, güvende olma, yakınlık ve dayanışma, sorumluluk gibi temel duygu ve gereksinimleri karşılanıldığından emin olunmalıdır.

    Aile içindeki etkileşim çocukları “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse, çocuk farklı yollarla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanabilir. “Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey, kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymayacaktır.

    Aile içindeki bireyler kendilerinin aile içinde emniyette olduğunu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusunu hissetmek ister. Bu duygu da aile içinde kazanılması gereken bir duygudur. Unutulmaması gereken bir konu da, çocuğun ev içinde kendini ne kadar güvende hissettiğidir. Özellikle şiddete maruz kalma açısından TV, yaşına uygun olmayan internet ortamının yaratabileceği tehlikeler düşünülerek ev ortamı yapılandırılmalıdır. TV karşısında yemek yenilmesi, ev ortamının televizyona göre dekore edilmesi, aşırı şiddete yönelik haber programları, çocuk ve gençleri özendirecek magazin programları, çocuklar için evin güvenliğini bozacak etkenler olabilmektedir. Kendisini güvende hissetmeyen çocuk, ailenin dışında bir yere yönelerek aile ile olan bağlarını koparabilir.

    Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa, aile dışında bireyin karşılaştığı stres oluşturan olumsuz olaylar çok da yıkıcı olmaz. Güven duygusunun yaşandığı aile, dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılardan kendisini koruyabilir. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bireyler yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu bireylerin öz saygı ve öz güven gelişimleri de problemli olur. Dolayısıyla ailede ve sosyal ortamda sağlıklı ilişkiler kurmakta sorun yaşarlar.

    Sorumluluk duygusu aile sistemi içindeki gelişmeyle başlar. Anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil, herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk verilmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar; kendi yaşamını biçimlendirmekte zorlanan, sürekli başkalarının yönetiminde olma ihtiyacı hisseden bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler, yaşamlarında yer alan olaylardan da sürekli başkalarını sorumlu tutarlar.

  • Çocuklarda İstismar

    Çocuklarda İstismar

    Anne, baba veya çocuğun bakımı, sağlığı ve korunmasından sorumlu kişilerin giriştiği veya girişmeyi ihmal ettiği eylemler sonucunda çocuğun her türlü fiziksel, ruhsal, cinsel veya sosyal açıdan zarar görmesi, sağlık ve güvenliğinin tehlikeye girmesi olarak tanımlanabilir. İstismar edilmiş çcoukların, başlarına ne geldiğini anlamaları gerekmekte yaşlarına uygun şekilde açıklanmalıdır. Çocuklara, uğradıkları istismarın asla kendi hatalarından kaynaklanmadığı ve bu konuyla ilgili konuşma hakkına sahip oldukları anlatılmalıdır. Ayrıca kendileri gibi istismara uğrayan ve ihmal edilen birçok başka çocuk olduğunu da öğrenmeleri gerekmektedir. İstismar her yerde yaşanabilir. Bu durumun sosyo ekenomik düzeyle ya da nerede yaşadıklarıyla ilgisi yoktur.

    Çocuklar, onları bunaltan zor duyguları anlamak ve ifade etmek için yardıma ihtiyaç duyarlar. Yaşadıkları birçok kayıp için yas tutmaları gerekmektedir. Çocuklar daha sonra hissettikleri zor duygularla nasıl yüzleşebileceklerini ve bunlarla sağlıklı bir şekilde nasıl başa çıkabileceklerini öğrenebilirler.

    Çocuklar yetişkinler tarafından istismara uğradığında ya da gerekli şekilde korunmadığında, onlara güvenmeleri oldukça zordur. İnsanlara mesafe koymak isteyebilirler, ama aynı zamanda yakınlığa ve güven duygusuna da ihtiyaç duyacaklardır.

    İstismara uğrayan çocuklar kendisini istismar edeni bir başka birisine söylediği andan itibaren kendi içinde bir hafifleme ve rahatlama yaşamaya başlayacaktır. Önemli olan ona güvenebilmek ve onu iyi bir şekilde dinleyebilmektir. Kendisi bir yakınına böyle bir olayı söylediği andan itibaren aslında bir yardım çağrısı yapmaktadır. Kendisini suçlamaya hazır konumda olduğu için ondan gelen yardım çağrısını anlayıp bu durumu gerekli birimlere söylemek gerekmektedir böylelikle kendisine güvenildiği ve korunabileceği duygusunu onda hissettirmiş olabiliriz. Bu durumda ondan yaraları kapatmanın öncelikli bir yoludur.

    İstismara uğrayan çocuklar hayatta kalmanın bir yolun olarak güçlü olanın, yani istismar eden kişinin tarafını tutabilirler. Şiddetin yaşandığı evlerde yaşayan çocuklar öfkelerini yönetmek konusunda zorlanabilmektedir. Kendisini ayakta tutabilme yolu olarak güçlüyü rol model alabilme riski vardır. Güven problemi yaşayan çocuklarda bu durum maalesef sık görülebilmektedir. Gelecek nesillerin de istismarcı olmalarını önlemek için onlara eğitim destek ve daha iyi yetişkin modeller sağlanmalıdır.

    İstismara uğrayan çocuklar kendilerini genellikle umutsuz, değersiz ve güçsüz hissederler ve kendi yararlarına yönelik hareket edemezler. Bu konuda uzmanlaşmış profosyonellerden psikolojik yardım almaları gerekmektedir.

  • Neden Eğitimde Yeteri Kadar Başarılı Değiliz?

    Neden Eğitimde Yeteri Kadar Başarılı Değiliz?

    Eğitim pozitif bir kavram ve bence negatifliğin içinde varlığını yeterince göstermesi mümkün olmuyor. Peki, negatif olan ne? Baştan aşağı toplumun sahip olduğu zihniyet desem… Nasıl yani? Sizce de fazla insanın değerinin yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla belirlendiği bir toplum değil miyiz? Ve bu maalesef en küçük yapı taşımız olan ailede başlar ve hayat boyu devam eder. Şöyle küçük bir örnekle açıklayayım ne demek istediğimi. “Çocuk matematik sınavından 95 alıp bir heyecanla eve gider, ailesiyle paylaşıp takdirlerini almak için sabırsızlanıyordur. Eve gider, başarısını onlarla paylaşır ve ebeveynin ilk merak ettiği senden yüksek alan var mı?”

    Hayatın acımasızlığıyla erkenden tanışan çocuğun bütün motivasyonu gider. Bu kaç yaşında olursa olsun bir insanın motivasyonunu hiç eder, iş hayatında bir yetişkinseniz bile onla aynı duyguyu yaşamışsınızdır. Hayal edin siz işiniz için elinden geleni yapmışsınızdır ve patronunuz yaptığınız kısımları hiç umursamayarak, eksikleriniz ya da hatalarınızın altını çizer. İşte o an yaşadığınız duyguları düşünün, aklınızdan geçen düşünceleri düşünün, kaldı ki bir çocuğun üzerindeki etkisini hayal edin. Asla umduğu takdiri bulamayacağını anlamıştır o yaşta. Hanginiz bunu yaşamadınız ve yaşatmaya devam edeceğiz farkındalık oluşmadığı sürece. Mükemmeliyetçi ve eleştirel tutum sanılan gibi geliştiren ve kamçılayan bir tutum değildir hatta tam aksine kaçınmaya, başarısızlık korkusundan çabalamamaya sebep olur. Hayatın böyle bir şey olduğu, insanların gözünde değerinin yaptıklarınla değil yapmadıklarınla belirlendiği bir gerçek. Maalesef ki bardağın dolu değil boş tarafıyla ilgilenen bir toplumuz. Daha halk söyleyişiyle açık arayan bir toplumuz. Bence bu da ebeveyn mirası, en başında gördüğümüz tutum bu, eksik olan kısma odaklanmak öğretilmiş. Ama bari ailemiz inansın, güvensin bize ve bizlerde kendine güvenmeyi öğrenelim ki, bizi olabildiğince demoralize etmesin insanların eleştirileri değil mi? Ne de güzel olurdu bu zihniyet biraz değişse. Biz kendimizin farkında olduktan sonra inanın etkilemez o eleştiriler. Değişimi biz başlatsak ucundan köşesinden güzel olmaz mı?

    Doğal bir tepki değimlidir sizce çocuğun gördüğü tutum karşısında çalışmaktan soğuması, çocuk kendi sınırlarını zorlayıp aldığı 95 de bile “5 puan nerden gitti” tepkisiyle karşılaşacağına, nasıl olsa eleştirileceğim bari gerçekten çalışmayarak eleştirileyim diye düşünür. 95 sadece durumun önemini vurgulamak için uç bir örnek kimi zaman 70, 60 bir 100 notuna denktir. Önemli olan çabadır nerden nereye geldiğidir. Her çocuğun ilgi alanı, kapasitesi, becerileri farklıdır, her biri çok farklı renkler ve eğitimde bu göz ardı edilmemeli. Çocuğun çabaları takdir edilmediği noktada, tam tersi bir yapı da gelişebilir tabii. Hayatı boyunca anne babadan alacağı takdir için çabalayıp durur ve niye bu kadar çabaladığının farkında bile değildir, ebeveynin taleplerini kendi istekleriymişçesine benimseyerek kendini yıpratır durur, belki çok başarılı da olur. Ancak bu evlatlar hep çok ama çok mutsuz olur. Küçük yaşta strese bağlı olan birçok hastalığa sahip olurlar. Ben onlara çocuk değil proje diyorum. Mükemmeliyetçi ebeveynin projesi diyorum. Her konuda olduğu gibi ebeveynlikte de ayarımız yok; ya gereksiz derece abartılı güven ve takdir ya da hiç seviyesinde güven ve takdir. Ve inanın ikisi de aynı sonucu doğurur. Uç noktalar zararlıdır, tehlikelidir. Her şeyi olduğu gibi bunu da ayarında ve dengede tutmalıyız.

    Temel bakış açısı bu kadar problem barındırırken eğitimde neden yeterince başarılı değiliz sorusunun cevabı çok açık bence. İnanç ve güven eksikliğinden kaybedilen binlerce eğitim zafiyeti var. Kendine güvendiği noktada yapacaklarının sınırı olmayan bir milletiz ancak başta ebeveyn kırar o kendine olan inancı, sonra eğitim hayatından karşısına çıkan hocalar, tek tek sayısı artar pes ettiği derslerin ve sonra neden eğitimde başarısızız. Çünkü kendine güvenin savunma mekanizması olarak var olduğu bir toplumuz. Gerçekten kendine güvenen ve ortaya bir şeyler koymaktan çekinmeyen insan sayısı çok az. Üretmiyoruz, çalışmıyoruz çünkü kendimize gerçek anlamda güvenmiyoruz. Çünkü ebeveyn mirası eleştiriler var, asla takdir edilmeyiş var bilinçaltımızda. Peki, sorunu belirledik, bunun bir çözümü var mı? Tabii ki var, ebeveyni ya da insanları değiştiremeyeceğimize göre kendi bakış açımız üzerine çalışmalıyız. Öncelikle hayat sizin hayatınız. Kimse için yaşamıyorsunuz, bütün çabalar kendi hayatımız için. Motivasyonunuz bu olmalı, birilerinin takdirine muhtaç olmamalısınız, olsa güzel olurdu tabii, motivasyon olurdu ama inanın olmasa da olur, yine başarabilirsiniz ve işin sonunda “herkese rağmen, her şeye rağmen” deme fırsatınızı kendiniz yaratmış olursunuz. Sevgiyle kalın, umutla kalın, iyilikle kalın.

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Güven duygusu çocuk daha doğar doğmaz gelişmeye başlayan en temel duygulardan biridir. Bebekliğin ilk 0 – 12 ayları arasında güvenin temelleri atılmaya başlanır. Bebek ağladığında annenin onun ihtiyacını karşılama süresinin uzunluğu, biçimi (örneğin; emzirirken kucağında bebeği tutuş şekli), gösterdiği ilgi ve sevgi çocuktaki güven duygusunun oluşumunu birebir etkiler. Daha ilerki yıllarda annenin ve  babanın çocuğu disipline etme şekli, çocuklarına gösterdikleri ilgi ve sevginin düzeyi de gene çocuktaki güven duygusunu etkiler.

    Özellikle 0-6 yaş arasındaki bir çocuk ailesi tarafından sevildiğinin ve değer gördüğünün bilincine erişirse kabul gördüğünü anlar ve güven duygusu geliştirir. Özgüvenin temelleri de böylece atılmış olur. Bunun tam tersi olarak eğer aile çocuğuna, yeterli ilgi, sevgi ve bakım vermediyse çocuk hayata karşı güvensiz, şüpheci ve çekingen bir tutum takınır. Unutmayın, ailesine karşı güven besleyemeyen birisi elbette ki dışarıdaki dünyaya hiç güvenmeyecektir.

    Özgüven duygusu nasıl geliştirilir?

    • Kendi başına bir şeyler başarabilmesi için çocuğunuza fırsatlar yaratın.

    • Kendi kararlarını vermesi için onu destekleyin.

    • Düşüncelerine itiraz ederken ya da reddederken kullandığınız dile dikkat edin.

    • Çocuğunuzu sadece “çocuğunuz” olduğu için sevin. Uslu durduğu ya da okulda başarılı olduğu için değil. Sevgi asla koşula bağlanmamalıdır.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla asla ve asla kıyaslamayın; çünkü bu onun olduğu gibi kabul görmediğinin ispatıdır.

    • Çocuğu sert kurallar ve katı cezalarla asla disipline etmeye çalışmayın. Bu da çocuğu ürkek ve pasif kılar.

    • Yaratıcılıklarını destekleyici aktiviteler oluşturun.

    • Çocuğunuza “yaramaz, söz dinlemez, yalancı” gibi olumsuz etiketler yapıştırmayın.

    • Olumsuz bir noktaya değinecekseniz, öncelikle olumlu yönlere vurgu yapın. Örneğin: “Soruyu çözerken şu noktaya kadar çok iyi gitmişsin, fakat o noktadan sonrası seni biraz zorlamış” gibi.

    ERGENLİK ÇAĞINDA ÖZGÜVEN

    Eğer bireyin çocukluk çağında sağlıklı temellere bağlı bir güven anlayışı varsa, ergenlik çağını özgüvenle ilgili ciddi sorunları olmadan geçirecektir. Tam tersi bir durum söz konusuysa, özgüven problemi ergen için çok daha ciddi bir problem haline gelebilir. Çocukken çok da umrunda olmayan toplum baskısı ergenlik çağında artık bireyi oldukça etkileyen bir konu haline gelmiştir. Aile dışındaki bireyler tarafından kabul görme, farkedilme ve sevilme mevzuları artık ergenin odak noktası haline gelmiştir ve eğer bu konuda  kendine güveni yoksa bu süreci çok sancılı atlatacaktır.
     

    PEKİ NE YAPMALI?

    • Unutmayın ergenlik geçici bir dönemdir. Yaşadığınız sıkıntıların büyük çoğunluğu süreç içerisinde giderek azalacaktır.

    • Ona sevildiğini, saygı gördüğünü hissettirin.

    • Arkadaşlarını olumsuz eleştirmeyin. Unutmayın, birini ne kadar çok karalarsanız o kişi o kadar kahraman olur.

    • Çocuğunuz ergenlik döneminde olduğu için yoğun duygusal davranışlar sergileyebilir. Bu tip durumlarda bir yetişkin gibi davranın ve aynı tepkiyi siz de vermeyin. Dengeleyici olun.

    • Yaptığı hataları telafi edebilmesi için çocuğunuza fırsat verin.

    • Çocuğunuzun söylediklerini eleştirirken kullandığınız dilin yapıcı olmasına özen gösterin.

    • Çocuğunuzu gerçekten dinlemeye ve anlamaya çalışın.

    • Suçlayıcı dil kullanmayın.

    • Ona güvendiğinizi belli edin; yoksa o da kendisine güvenmeyecektir.

    • Koyduğunuz kuralların çocukluk dönemindekiyle aynı kalmadığından emin olun. Artık eskiye oranla biraz daha esnek kurallarınız olmalı. Artık o bir çocuk değil, bir yetişkin adayı.

  • Ruh sağlığının temel kavramı: bağlanma

    RUH SAĞLIĞININ TEMEL KAVRAMI: BAĞLANMA

    Bebeklik dönemi olarak tanımlanan 0-2 yaş arası, çocuğun, fiziksel, zihinsel ve duygusal yönlerden en hızlı geliştiği dönemdir. Bu nedenle, bu dönemde çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. Anne ‘‘yeterince iyi’’ olmalı, yani çocuğunun gereksinimlerinin ne olduğunun farkında olmalı ve yaşadığı endişeleri yatıştırabilmelidir.

    Bağlanmanın çocuk açısından yaşamsal bir değeri vardır. Bağlanma terimi , bebeklerle anne-babaları ya da bakım verenleri arasında kurulan, duygusal olarak olumlu ve yardım edici bir ilişkinin varlığını ifade eder. İlk yıllarda anne ile kurulan bağ, çocuğun gelecekteki kişiliğinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Anne-çocuk arasında oluşan karşılıklı sevgi bağının ileriki yaşantıya olan en büyük katkısı, daha sonra diğer insanlarla kurulan tüm ilişkilerde güven duygusunun oluşmasıdır.

    İnsan hayatı için bağlanmanın 3 temel işlevi vardır:

    1. Dünyayı keşfederken geri dönülebilecek güvenli bir liman olma,

    2. Fiziksel gereksinimleri karşılama,

    3. Hayata dair bir güvenlik duygusu geliştirebilme şansı.

    Buna göre; anne tarafından bir ölçüde karşılanan güvenlik duygusu çocuğun dünyayı algılayışını belirler:

    GÜVENLİ bağlanmaya sahip çocuklar anne giderken normal bir gerilim yaşarlar, anne geri döndüğünde ise mutlu ve sevinçli bir karşılama içine girerler.
    KARARSIZ bağlanma tarzındaki çocuklar ise anne giderken aşırı bir üzüntü ve ayrılamama davranışı gösterirken, anne geri döndüğünde anneye öfkeli ve reddedicidir. KAÇINGAN çocuklarda ise, ayrılış anı sakin ve neredeyse tepkisizken, buluşma anneyi reddedici ve uzaklaştırıcı özelliktedir.

    Güvenli bağlanma, duygusal sağlığın bir kaynağı olarak görülür. Çocuğa ‘‘ötekinin’’ onun için orada olacağı ile ilgili güven verir ki, bu da onun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurma kapasitesine zemin oluşturur. Güvenli bağlanmaya sahip çocukların anneleri, çocuğun ağlamalarına duyarlı, çabuk güldürebilen, ve de farklı gereksinimlere uygun tepkiler verebilen annelerdir. Kararsız bağlanan çocukların annelerinin ise, genellikle tepkilerinde tutarsız oldukları saptanmıştır. Mesafeli, duygusal olarak zor ulaşılan ve ihmalkar olan annelerin çocuklarının ise kaçıngan bağlanma tarzına sahip oldukları bulunmuştur.

    BEBEKLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Bağlanma, her iki tarafın da birbirlerinin gereksinimlerini karşılamasına bağlı olarak gelişen bir süreç olduğu için iki taraflı bir ilişkidir. Bu bağlanmanın oluşmasında sadece annenin ( ya da bakımverenin ) değil bebeğin de bazı davranışları özellikle etkili olur.

    Bebeğin, anne-babasıyla iletişimde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlara ‘‘ bağlanma davranışları’’ denir.Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

    Bağlanma sürecinde yaşanan sorunlar nedeniyle bebeklik-çocukluk döneminde yaşanan ruhsal rahatsızlıklar, genel olarak üç başlık altında toplanır ki, bunlar;

    1. Bebeklik depresyonu

    2. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu

    3. Tepkisel bağlanma bozukluğu.

    ERGENLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Ergenlik çok önemli bir geçiş dönemidir; bu dönemde çok önemli değişiklikler olur; dolayısıyla bağlanma özellikleri de revizyona uğrar.

    Ergenlik dönemindeki bağlanmanın diğer yaş gruplarından farklı olan tarafı, baskın sürecin anne babadan ayrılma ve bireyselleşme, aile dışında yeni ilişkiler geliştirmesidir.

    Erken çocukluk dönemindeki bağlanmanın kalitesi, bu dönemde ergenin akranları ve erişkinlerle sosyal ilişkiler kurma ve geliştirmesi konusunda önemli bir rol oynar. Bu anlamda, ergenlik dönemi bağlanmanın sağlamlaştığı ve pekiştiği bir dönemdir

    Bağlanma stilleri aynı zamanda ergenlikte psikopatolojiye yol açan faktörlerden bir tanesidir.

    Kararsız bağlanması olan ergenlerin sorunlarını abartarak ilgi çekmeye çalıştığı, kaçıngan ergenlerin ise, sorunlarını görmezden gelmeye meyilli olduğu belirtilmiştir

    Anksiyete, depresyon, düşünce bozuklukları ve sosyal kabul görme gereksinimi; kararsız bağlanma tarzına sahip ergenlerde diğer gruplara göre daha çok görülmektedir. Öte yandan davranım bozukluğu, madde kötüye kullanımı ve bunlara bağlı olarak antisosyal kişilik bozukluğu, kaçıngan bağlanma tarzına sahip ergenlerde daha sık görülen psikopatoloji kategorileridir.

    Bağlanma süreci ile ilgilenen pek çok kuramcı, kişinin erişkin hayatında diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin niteliğini ve insanlardan beklentilerini belirleyenin, bu kişinin yaşamın erken dönemlerinde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisi olduğunu kabul eder.

    Sonuç olarak;

    Bebeklikten yetişkinliğe yaşam boyu bağlanmanın etkileri göz önüne alındığında, koruyucu ruh sağlığı açısından, anne-bebek bağlanmasındaki kalitenin önemi bir kez daha ortaya çıkar.

    Bu nedenle mümkün olan en erken dönemden başlanarak anne bebek ilişkisine önem verilmesi, uygun desteğin sağlanması ve gerektiği yerde müdahale edilmesi güvenli bağlanmanın gelişmesi için gerekmektedir.

    KAYNAKLAR

    1. Solmuş T. Bağlanma, Evlilik ve Aile Psikolojisi. 1. Basım. İstanbul: Sistem Yayıncılık; 2010. s. 260- 262.

    2. Tüzün O ve Sayar K. Bağlanma Kuramı ve Psikopatoloji. şünen Adam 2006; 19(1):24-39

    3. Soysal AŞ, Bodur Ş, İşeri S. Bebeklik dönemindeki bağlanma sürecine genel bir bakış. Klinik Psikiyatri 2005; 8: 88- 89.

  • Cocuklari alkol ve ilaç bagimliligina karsi korumada 6 kural

    Cocuklari alkol ve ilac bagimliligi gibi tehlikelere karsi korumada bir tane recete yoktur. Ama Amerikada yapilan uzun süreli bilimsel calismalarin gösterdigine göre cocugun ruhsal ve sosyal gelisimi bagimlilik gelisiminde rol oynamaktadir.

    Ruhsal acidan saglam, mutlu cocuklar ileride daha az bagimlilik davranislarinda bulunuyorlar.

    Diger yandan cocuklar bagimli olmadan önce bircok uyari sinyalleri veriyorlar. Bu yedi kuralla sizlere cocuklarinizi nasil bu tür davranislardan koruyacaginizi göstermek istiyoruz.

    1- Cocuklarin rusal acidan güvene ihtiyaclari vardir.

    Bu kural cocugun saglikli bir gelisim gösterebilmesi icin en önemli unsurlardan biridir. Bunun anlami cocugun ebeveynlerinin ve ona yakin olan kisilerin sevgisinden emin olmasidir. Kisinin sadece cocugunu sevmesi yeterli degildir, önemli olan onu gösterebilmesi ve bunu da cocugun hissedebilmesidir.

    Cocuklar eriskinlerden farkli sekilde duygulari ile basa cikarlar. Duygularini daha direct ve daha yogun sekilde gösterirler. Bu durum karsisinda büyükler herzaman gerekli sabti ve anlayisi gösteremeyebilirler. Harika ebeveyn diye birsey yoktur ve olamayacaktir.

    Ama burada önemli kural: cocugunuz size sarilmak istediginde kesinlikle geri cevirmeyin, özellikle de bir tartisma sonrasi bunu yapmayin. Ebeveyn olarak herzaman barismaya yatkin olun ve cocugunuzu sakinlestirmeyi bilin. Bir cocuk icin en kötü ceza ebeveynlerin ona yüz cevirmesidir. Cocuklar herzaman direct ten temasi isterler, oksanmak isterler ve onlara sarilinmasini isterler.

    Yani ruhsal güven su demektir: ben stresli olabilirim ve bu zaman icinde sana zaman ayiramayabilirim, veya tartisabiliriz de ama benim seni sevdigimden herzaman emin olabilirsin.Seni sen oldugun icin ve her yönünle seviyorum.Cocuklar bu sekilde güveni digger insanlara güvenebilmek icin de ihtiyac duymaktadirlar. Kendine öz güveni olan ve ihtiyaclari oldugunda ebeveynlerine gidebileceklerini bilen cocuklar eriskin yaslarda bagimliliga yatkin olmamaktadirlar.

    2- Cocuklarin övgüye ihtiyaclari vardir

    Cocuklarin övgüye ihtiyaclari vardir. Ersikin olarak cocuklarin sadece basarilarini degil, ayni zamanda cabalamalarini da övmeliyiz.Genelde erken yaslarda cocuklara basarili olmalari icin baski yapmaktayiz ve basarili olma düsüncelerini onlara asilamaktayiz.
    Cocugumuzu digger cocuklarla kiyaslamakta ve belirli standardlari uygulamaktayiz.

    Cocuklarin burada ihtiyaclari olan deneyim; ebeveynlerin onlara güvenmeleri ve kisiliklerinin tamamiyle ebeveyn tarafindan taninmasidir. Burada basari önemli degildir, önemli olan güclü ve sakin bir kisiligin gelisimidir.

    3- Cocuklarin belirli ölcüde özgürlüge ihtiyaclari vardir.

    Cocuklar kendi deneyimlerini edinmeliler. Ailelerin bu noktada koruyucu kimliklerini biraz degistirmeleri zor gelebilir. Bazen cocuklarin kötü deneyimleri yasamalari gerektigini Kabul etmek istemezler. Yani cocuk elbetteki düsüp dizini paracalayacaktir veya yasitlariyla kavga edecektir. Yani özgürlük kendi deneyimlerini edinmek, arasitirmak, oynamak, kosmak hareket etmek demektir. Bu cerceve icinde cocuklar kendi gerceklerini algilamayi ögrenirler ve ilk basarilarini elde ederler. Bunu ne anne-baba olarak sizzler ögretebilirsiniz ne de televizyondan ögrenebilirler.Burada önemli olan cocuklara sinirlarin konmasidir. Cocuklar sonucta celiski cikabilecegini bilseler de bunu isterler. Bu sinrlar cocuga güven verir, onlari daraltmaz. Ailenin devamliligi da burad önemlidir.Beraber bazi olaylari yasamak, beraber sofraya oturmak gibi.

    4- Cocuklarin gercekci öncülere ihtiyaclari vardir.

    Cocuklar kendilerini eriskinlerin duygu ve düsüncelerine göre yönlendiriler, eriskinlere hayranlik duyarlar ve ve onlar gibi olmak isterler. Cocuklarin eriskinlerin neler düsündüklerini ve gercekde nasil davrandiklarini kolaylikla ayirt edebilirler. Cocuklara alkolün ve sigaranin zararli oldugunu söylüyoruz ve her firsatta sigara ve icki kullaniyoruz. Bu celiskileri nasil giederbiliriz?

    Bu durumda tek yardimci dürüstlüktür. Cocukdan saklamak ferine cocuga alkolün ve sigaranin sagliksiz oldugunu anlatmak gerekli. Ve ayni zamanda da kendi kücük zayif noktalarini cocuga dürüstce bildirmek de cocugun size olan güvenini artirir.

    Cocuklarin öncülere ihtiyaclari vardir ve bunlar gercekci olmalidir. Bu gercekcilik icinde büyüklerin de zaaflari oldugunu ve her zaman insanüstü davranamayacagimizi cocuga anlatmak gereklidir.

    5- Cocuklarin harekete ve dengeli beslenmeye ihtiyaci vardir

    Cocuklar hoplayip ziplayip yorulmak isterler.Bunun icin gerekli alana ihtiyaclari vardir. Bu yüzden bircok apartman dai resi onlara kücük gelir. Sokaklar ise tehlikelidir, ve oyun alanlari bu ihtiyaclari karsilamaz. Cocuklar saglam kafanin saglam vücutta bulundugu deneyimine ihtiyaclari vardir.

    Bunun kadar önemli diger bir nokta ise saglikli beslenmedir. Cok fazla sekilde sekerleme ve yiyecek sadece cocuklar icin üretilmektedir. Reklamlar saglik ve basari sözünü vermektedirler. Sekerlemelere karsi ebeveynler sorumlu davranmalilar. Cocuklari avutmak icin seker veya cikolata verilmesi yanlistir. Ayni zamanda duygusal tatmini yine sekerlemelerle saglamak da yanlistir.

    Alkol ve madde bagimliligina paralellik burada yatmaktadir: Bagimlilik maddelerin veya alkolun insanlarin üzgün durumdan kurtulmasina yardimci olmasi ile baslar. Burada asil yardim edecek, güvenilir bir insan olmalidir.

    Simdiki cocuklar günümüzde 20-30 yil öncesine göre daha farkli sartlarda yetismektedirler. Büyük ailelerin yerini daha kücük aileler almakta , ebevynler calismakta, böylece okul öncesi egitim kurumlarinin önemi cok daha fazla artmaktadir.

    6- Cocuklarin hayallere ve yasam amaclarina ihtiyaclari vardir

    Bagimliliga karsi en etkin koruma ruhsal denge, özgüven ve Ben-güclülügüdür.

    Böylece cocuklar kendi ayaklari üzerine basan, gercekci ve elestiri kabul edebilen yetiskinler haline gelebilirler.

    Burada yetistirme tarzi cok önemlidir. Cocukalrin aile icinde acik, dürüst, karsilikli elestiri ve övgüye yer verilen ve kesin evet veya kesin hayir in kullanildigi bir aile portamina ihtiyaclari vardir.

  • Özgüven Gelişimi

    Özgüven Gelişimi

    Özgüven, kısaca kendimize verdiğimiz önem olarak tanımlanmaktadır. Bu özellik bizde doğuştan yoktur ancak geliştirilebilir niteliktedir. Bu konuda ailenin etkisi oldukça büyüktür. Anne-babanın desteğiyle çocuğun özgüven gelişimine de katkı sağlanabilir. Sevgi dolu yetişen bir çocukla, sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk arasında özgüven gelişimi konusunda büyük farklar vardır. Aile; sevgi, ilgi, destek konularında gerekli özveriyi sağlarsa çocuğun özgüven gelişimi sağlıklı bir şekilde ilerler. Özgüven, aynı zamanda çocukların başarılı bireyler olabilmesinde de en büyük etkilerden biridir. Kendine güvenen kişilerin başarma konusunda gereksiz kaygıları yoktur. Bu sebeple daha yaratıcı, daha girişken kişiler olmakla birlikte başarısızlık konusunda karamsar fikirlerden uzaktırlar.

    Özgüven gelişimi nasıl desteklenmelidir?

    -Kendini değerli hissetmeli

    Çocuğun özgüveninin gelişmesi için kendini iyi hissetmesi ve kendiyle barışık olması önemlidir. Çocuğa değer vererek ve gelişimine destek sağlayarak kendilerini iyi hissetmelerini, böylelikle de kendileriyle barışık olmalarını sağlayabiliriz

    -Çocuktan beklentiler yaşına uygun olmalı

    Ailelerin çocuktan beklentilerinin yaşına uygun olması oldukça önemlidir. Bu beklentilerin çocuğun yaşının altında olması ya da hiç olmaması, çocuğun kendini geliştirmesi konusunda desteklenmemiş olduğunu gösterir. Böylelikle çocuk beklentilerin karşılanması konusunda ailenin ona güvenmediği hissine kapılır, kendini değersiz ve yetersiz hisseder.

    Yaşının üzerindeki beklentiler de çocuğu olumsuz etkilemektedir. Çocuktan yapabileceğinden fazlasını beklemek onu zora sokar. Kendisinden beklenilenin üstesinden gelemediğinde hevesi ve motivasyonu düşer, yetersizlik hissine kapılır.

    -Huzur ve güven olmalı

    Yetiştiği ortamın huzurlu ve güvenli olması, bir birey olduğunun ve ona değer verildiğinin farkında olması, duygu ve düşüncelerine önem verilmesi, yönlendirmenin ve desteğin verildiği bir ortam olması, kabul görmesi ve hislerinin tanınması çocuğun özgüven gelişimine katkı sağlamaktadır.

    -Örnek olunmalı

    Anne-baba çocuğa davranışlarıyla örnek olmalıdır. Özgüveni tam olan aileler bunu da çocuklarına yansıtır. Hatalarını, eksik yönlerini çocuğa itiraf etmekten kaçınmamalılar. Özgüven, aynı zamanda eksikliklere, başarısızlıklarla barışık olup onlara da sahip çıkmaktır. Pozitif yaklaşmak çocuğa da güven vermektedir. Anne-baba çocuğuna güvenirse çocukta kendine güvenir ve daha cesaretli olur. Bu konuda başka çocuklarla kıyaslama yapmak çocuğu olumsuz etkilemektedir. Her çocuğun farklı yetenekleri, farklı gelişim özellikleri, farklı karakterleri vardır. Aynı kefeye sokmaya çalışmak, aynı beklentiye girmek başaramadığı noktalarda çocuğu karamsarlığa, içe kapanıklığa iter.

    -Karar vermeleri için fırsat verilmeli

    Anne-babalar çocuklara karar vermeleri, kendilerine küçük hedefler koymaları ve bu hedeflere ulaşmaları konusunda destek vermelidir. Kendi seçimlerini yapmaları ve bunları yaşamaları konusunda fırsat verilmelidir.

    -Sorumluluk almalı

    Gerekli yerlerde, gerekli yönlendirmelerle birlikte çocuklara sorumluluk almaları konusunda destek verilmelidir. Çocuğun aldığı zor sorumluluklarda ya da ona verilen zor görevlerde anne-babanın desteğini almak da çocuğa iyi gelecektir. Çocuk sorumluluk konusunda ilk olarak yönlendirilmeli, destek verilmeli, zorlandığı noktalarda bunun açıklaması yapılmalı ve destek yavaş yavaş azaltılmalıdır.

    -Suçlanmamalı ve karakteri eleştirilmemeli

    Yaptığı yanlışlar ve başarısızlıklar konusunda onu suçlayıp, eleştirmek vazgeçmesine sebep olurken, açıklayıcı konuşmalar yaptığımızda durumu anlayamaya ve çaba harcamaya teşvik etmiş oluruz.