Etiket: Gün

  • D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamininin güçlü ve sağlıklı kemikler için olmazsa olmaz olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Ancak D vitamini son dönemlerde kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi bir dizi hastalıkla da sıkça ilişkilendirilmektedir. D vitamininin bu hastalıklardan koruyucu etkisi üzerine birçok çalışma yapılmakta ve sunulmaktadır. Ancak bu çalışmalar birbirleriyle çelişkili sonuçlar vermekte ve bu konuda kafa karışıklıklarına neden olmaktadır. Bu yüzden bu yazımızda D vitamini ve kanserden korunmadaki etkisine dair kanıta dayalı, güvenilir bilgileri sizlerle buluşturmak istedik.

    D vitamini nedir, görevleri nelerdir?

    D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum ve fosfat minerallerinin emilimini artırarak, kemiklerde gerekli mineralleşmeyi sağlayan ve kemiklerin büyümesi, güçlenmesi, yeniden şekillenmesi için gerekli olan bir vitamindir. Kuvvetli kemik ve dişler için olmazsa olmaz bir bileşiktir. Eğer yeterli D vitamini olmazsa, kemikler ince ve kırılgan olur, şekil bozuklukları görülür. D vitamini bunun yanında bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, hücre büyümesini düzenler, vücudu kas zayıflığına karşı korur, yangıyı (iltihab) azaltır. Ayrıca kalp atışının düzenlenmesi, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için de gereklidir.

    D vitamini kaynakları nelerdir?

    İnsanlar D vitaminini güneşe maruziyet ile kendi ciltlerinde üretebilir, bunun yanında bazı besinlerden veya vitamin takviyelerinden alabilir. Güneşten gelen ultraviyole ışınları cilde çarptığında D vitamini sentezini tetikler. Günlük D vitamini gereksinimi; genel olarak kollar, bacaklar ve yüzün 20-30 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilse de, gerekli güneş ışığı miktarı; günün ve yılın hangi zamanında olunduğu, kişini yaşı, deri rengi, bulunduğu yer, kıyafeti, güneş koruyucu krem kullanıp kullanmaması ve varsa diğer tıbbi sorunlarına göre değişir. Güneş iyi bir D vitamini kaynağı olmasının yanında, yaydığı Ultraviyole ışınlarıyla hem cilt yanıklarına neden olmakta hem de cilt kanseri için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalar cilt kanserinden korunmak için güvenli güneş ışığı miktarını henüz belirleyememiştir. Fakat güneş ışığına maruziyetin kısıtlı olması, özellikle güneş ışınlarının en dik açılarla geldiği öğle saatlerinde ve yaz aylarda dikkatli olunması gerekmektedir.

    D vitamini doğal olarak birçok gıdada bulunur. Morina balığı karaciğeri yağı, sardalye ve somon gibi yağlı balıklarda yüksek miktarda; yeşil yapraklı sebzeler ve yumurta sarısında da az miktarda D vitamini mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir, ancak ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur.

    Güneşe maruziyet, yiyecekler, vitamin takviyeleriyle elde edilen D vitamini, aktif hale gelmek için vücutta 2 yerde hidroksilasyon denilen işleme uğramalıdır. Bunlardan ilki karaciğerde, diğeri böbrekte gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu organlarda oluşan problemlerde de aktif D vitamini miktarı etkilenmektedir. Tıp Enstitüsü’nün (İnstute of Medicine) önerilerine göre yetişkinler için günlük gerekli D vitamini miktarı 600 IU (uluslar arası birim) iken, bu miktar 70 yaş üzeri için 800’dür. D vitaminin aşırı miktarda alımı ise, yan etkilere neden olabilir. Bu yüzden hiç kimse günlük 4000 IU’i aşmamalıdır.

    D vitamini nasıl etki eder?

    Yapılan laboratuar çalışmalarında; D vitamininin kanserden korunmadaki rolü üzerine güçlü biyolojik kanıtlar elde edilmiştir. D vitamini; hücre büyümesi ve yangının sınırlanmasını düzenleyen, kanser hücrelerinin yayılmasına izin veren sinyal moleküllerini azaltan bazı genleri engelleyebilir veya aktive edebilir. D vitaminin bu süreçlerdeki rolü, araştırmaların son derece aktif bir alanıdır.

    D vitamininin kanserden koruduğu düşüncesi ilk nereden gelmiştir?

    İlk olarak, ABD’de bölgelere göre çizilen kanserden ölüm oranları haritasında; güneşe maruziyetin az olduğu kuzey eyaletlerinde bazı kanser türlerinin anlamlı derecede daha fazla, güney eyaletlerinde daha az olması D vitaminin bazı kanser türlerinden korunmada etkili olduğu fikrinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü güneş, D vitaminin ana kaynağını oluşturmaktadır. Ancak elbette ülkenin farklı bölgeleri arasındaki bu fark, o bölgelerde yaşayan insanlar arasındaki başka farklılıklardan da kaynaklanıyor olabilir. Bu yüzden bu konuyu araştırmak için çalışmalar başlatılmıştır.

    Şimdiye dek D vitamini ile kanserden korunma arasında en güçlü ilişki, kalınbağırsak kanserinde görülmüştür. Birçok çalışmada kanda D vitamini seviyesi yüksek olanlarda, düşük olanlara kıyasla kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede düşük bulunmuştur. 50 yaş üzeri kolonoskopi uygulanan 3121 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, günlük yüksek miktarda D vitamini alanlarda (>645 IU) kanserleşme ihtimali yüksek kanser öncüsü lezyonlar anlamlı derecede daha az görülmüştür. 10 ayrı Avrupa ülkesinden katılımcılarla yapılan bir başka kapsamlı çalışmada da, güçlü bir ilişki gözlenmiş ve teşhis öncesi kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda kalınbağırsak kanseri riski daha düşük bulunmuştur. Menopoz sonrası 1179 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada da, günlük kalsiyum (1400–1500 mg) ve D vitamini (1100 IU) desteği alanlarda 4 yılda kanser gelişme oranları anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. 16000 katılımcı ile yapılan bir başka çalışmada ise, D vitamini durumuyla genel olarak ölüm oranları arasında ilişki bulunmazken, kalınbağırsak kanserinde ölüm oranları yine kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda daha az görülmüştür. Ancak yaklaşık 36bin menopoz sonrası kadın üzerinde yapılan bir çalışmada; kadınlar bir gruba düzenli olarak günlük 400 IU D vitamini ve 1000 mg kalsiyum verilirken, diğer gruba verilmemek üzere 2 gruba ayrılıp, 7 yıl izlendiğinde gruplar arasında kalınbağırsak kanserine yakalanma oranları açısında anlamlı bir fark görülmemiştir.

    D vitaminin diğer kanser türleriyle ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda ise, yararına ilişkin net kanıtlar sağlanamamıştır. 10 ayrı çalışmanın verilerinin birlikte değerlendirilip analiz edildiği bir çalışmada, teşhis öncesi kandaki d vitamini düzeyiyle lenf, böbrek, yumurtalık, rahim, mide, yemek borusu kanserleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Prostat ve pankreas kanseriyle ilişkisine dair yapılan çalışmaların sonuçları ise tutarsızdır, hatta bazı çalışmalarda, D vitamininin yüksek seviyelerde bu kanser türlerinin riskini artırıyor olabileceği iddia edilmiştir. Yapılan bir derleme çalışmasında kandaki yüksek D vitamini değerleri, pankreas kanseri riskinde artışla ilişkili bulunmuştur. 10 yıldan fazla devam eden geniş çaplı bir başka araştırmada da, D vitamininin agresif meme kanserinden korunmada etkili olduğu, yetersiz D vitamini seviyesinin birçok kanser türünde riski arttırdığını göstermiştir. Fakat yaklaşık 5500 menapoz sonrası kadının katılımcıyla, 2013’te yapılan bir başka çalışmada da, D vitamini alımının meme kanseriyle bir ilişkisi bulunamamıştır. Çalışmalar arasındaki bu tutarsızlığın kullanılan metodların farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu yüzden aynı metodların kullanıldığı 21 ayrı araştırmayla, D vitaminin kalınbağırsak ve meme kanseri riskiyle ilişkisinin değerlendirildiği kapsamlı bir çalışmaya başlanmıştır. Devam eden çalışmanın sonuçları büyük olasılıkla gelecek yıl yayınlanacaktır, yayınlandığında biz de sizlerle muhakkak paylaşacağız.

    Ne Yapmalıyım?

    Sonuç olarak; D vitamininin kanser riskiyle ilişkisi olduğu düşünülse de; hangi dozlarda yararlı, hangi dozlarda zararlı, hangi kanser türlerinde etkili olduğu net olarak bilinmemektedir. Bunun için iyi tasarlanmış, kapsamlı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yapılacak çalışmalar için anahtar, bazı kanser türlerinin riskini azaltan, ancak diğerlerinin riskini artırmayan ideal D vitamini miktarının belirlenmesi olacaktır. Ancak şu zamana kadar D vitaminin herhangi bir kanser türünden korunmada etkili olduğuna dair net bir şey söylemek mümkün değildir. Bu yüzden kanserden korunmak adına D vitamini kullanımı özendirilmemelidir. Bu noktada, şu an için mümkün olduğunca çok gıda çeşitliliğiyle kemik sağlığı için gerekli D vitaminin karşılandığından emin olun ve D vitamini takviyesine ihtiyaç duyup duymadığınızı doktorunuzla değerlendirin. Sağlık durumuna göre doktorunuz kanınızdaki D vitamini seviyesini ölçülebilir, ancak kanserden veya diğer ciddi hastalıklarda korunmak için rutin kan D vitamini ölçümü önerilmemektedir.

  • Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Bugüne kadar besinler ve hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda kesinleşen bilgi, tükettiğimiz ürünlerin içerisindeki bazı maddelerin bizleri koruduğu, bazılarının ise hastalıklara karşı korunmasız hale getirdiğidir. Bugünkü yazımızda da bu araştırmalardan birinden, baharatlı yiyeceklerin sağlığımıza etkisinin araştırıldığı bir çalışmadan bahsedeceğiz. Geçtiğimiz günlerde İngiliz Tıp Dergisi’nde (BMJ) yayınlanan bir çalışmaya göre; kararınca ve düzenli baharatlı besin tüketimi başta kanser olmak üzere birçok hastalığa bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayabilir.

    Baharatlar, neredeyse insanlık tarihinden günümüze dek mutfaklarımızın olmazsa olmazlarından olmuştur. Yediklerimize tat katmanın yanı sıra, konserve yapımında, kumaş boyamada, hatta makyaj ürünlerinde dahi kullanılmaktadır. Şimdilerde ise, baharatlı yiyecekler sağlığımıza olan faydalarıyla ön plana çıkmaktadır. Birçok araştırmada baharatlı gıdaların, iştahı azaltarak obezite ve diyabete karşı koruyucu rol oynadığı gösterilmiştir. Yine önceki yazılarımızdan birinde bahsettiğimiz gibi; acı biberin içinde bulunan kapsaisin adlı maddenin, kalın bağırsak kanserine karşı koruyucu etkisinin olabileceği belirlenmiştir. Sindirim sistemine yararları, kanser türleri üzerine faydalı olabileceği ve antibakteriyel etkileri de araştırılan diğer özellikleridir. Bu araştırmalarda günlük tüketimden ziyade genel baharatlı yeme alışkanlıkları temel alınarak yapılmıştır. Anlatacağımız araştırma ise günlük baharatlı besin tüketimi ve yaşam kaybı riski arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır.

    Baharat kullanımının bir hayli yüksek olduğu Çin’de yapılan çalışmada; Çin’in 10 farklı yerinden yaklaşık yarım milyon kişinin bilgileri kullanılmıştır. Bu araştırmada kişilere haftalık ne sıklıkta baharatlı besin tükettikleri ve haftada 3’ün üzerinde tüketim yapanlara ek olarak ne tür baharatlar kullanıldıkları sorulmuştur. Araştırma sonucuna göre; baharatlı gıdaları haftada 3-7 gün tüketenlerde, haftada birden daha az tüketenlere kıyasla kanser, kalp-damar ve solunum hastalıklarına bağlı yaşam kayıplarının daha az görüldüğü bildirilmiştir. Taze ürünlerin kurutulmuşlara göre daha fazla etkili olduğu da ifade edilmiştir.

    Sonuç olarak; elde edilen bu sonuçlar, baharat sevenlere müjde niteliği taşımakla birlikte; sağlığınız adına baharatlı gıdaları önermek için henüz erkendir. Nitekim çalışma gözlemsel bir çalışma olduğundan, yeterince güçlü de değildir. Bu yüzden bu konuda da beslenmemizi düzenli tutmalı, baharatlı gıdaları aşırıya kaçmadan tüketmeliyiz.

  • Egzersiz ile kanser ilişkisi

    Günümüzde bireyler yaşamın karmaşası ve güçlüğü altında artan bir tempoda çalışmakta ve kendine ve sağlığına ayırdığı vakit her geçen gün azalmaktadır. Oysa fiziksel aktivite sağlıklı yaşamın vazgeçilmezlerinden birisidir. Gün içinde yoğun bir iş yaşamında bile pasif bedensel hareketler sergilemekteyiz. Belli bir ritme uymayan ve temposuz bu hareketler bizleri yorsa da sağlığımız için gerekli olan fiziksel aktivitenin yerini almamaktadır. Bu durum zaman içinde beslenme saatlerinin düzensizliğine, tuvalet alışkanlığımızda bozulmaya, sağlıksız gıda alımına ve dolayısıyla sağlıksız yaşama neden olmaktadır. Günümüze değin yapılan çok sayıda bilimsel araştırma düzenli egzersiz yapmanın kanser riskinde azalmaya neden olduğunu kanıtlamıştır. Düzenli egzersiz vücudumuzda birçok olumsuzluğa yol açan insülin ve insülin ilişkili proteinlerin düzeyini azaltmakta, bayanlarda östrojen düzeyini kontrol altına almakta ve özellikle barsak kanseri riskini azaltan barsak pasaj süresinin uzamasını engellemektedir. Vücudumuzda insülin ve insülin ilişkili proteinlerin artışı hücreleri uyarmakta ve kontrolsüz hücre çoğalmasını tetikleyerek kanser oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Öte yandan kanser tanısı aldıktan sonra düzenli egzersiz yapmanın da birçok faydası kanıtlanmış durumdadır.

    Fiziksel aktivitenin azalması bireylerde barsak hareketlerini azaltmakta ve dışkıda oluşan çok sayıda istenmeyen kanserojen maddelerin barsak yüzeyine temas ederek kanserleşme sürecini başlatmasına neden olmaktadır. Bayanlarda özellikle ileri yaşlarda (menapoz sonrası) östrojen hormonunun en önemli kaynağı yağ dokudur. Yağ dokunun orantısız artışı hormon düzeylerinde artışa neden olmakta ve bu durumda bayanlarda meme, rahim kanseri, erkeklerde ise prostat kanseri riskini artırmaktadır.

    Tüm bu gerekçeler göz önüne alındığında her gün sağlığınızın elverdiği ölçüde egzersiz yaparak başta prostat ve kolon kanseri olmak üzeri birçok kanser türünden korunabilirsiniz. Vücudunuzun hareketsiz kalmak için programlanmadığını bilmeniz önemlidir. Bu nedenle, yapacağınız her türlü aktivite size fayda sağlayacak, sağlıklı kiloda kalmanıza yardımcı olacaktır. Doktorunuzdan yardım alarak yaşınıza ve sağlık durumunuza uygun egzersizleri ne süreyle ve ne sıklıkta yapacağınız konusunda karar verebilirsiniz.

    Genel olarak yetişkinler, her hafta en az 150 dakika hafif egzersiz veya 75 dakika ağır bir egzersiz yapmalıdır. Ya da eşdeğer bir programı hafta boyunca belirli günlere dağıtılabilir. Çocuklar ve yetişkinler, her gün en az 1 saat hafif veya ağır egzersiz yapmalıdır. Ağır bir egzersizi tercih edenler, haftada en az 3 gün bu fiziksel aktiviteyi sürdürmelidir. Oturma, uzanma, televizyon seyretme, bilgisayar kullanma gibi hareket gerektirmeyen aktiviteleri yaşamınızda sınırlamalısınız. Az bile olsa yapılan fiziksel aktivite, sağlığınız için fayda sağlayacaktır. Çocuklarınızın TV ve bilgisayar başında geçirdikleri zamanı kısıtlayın. Onlara düzenli egzersiz yapmalarını öğütleyin. Böylece çocuğunuz sağlıklı ve dinç kalacak, aşırı kilo alması önlenmiş olacaktır.

  • D vitamini

    D vitamini, yağda çözünen ve sardalye, ton balığı, kılıç balığı gibi yağlı balıklarda, karaciğer, peynir ve yumurtada bulunan bir vitamindir. Ayrıca bazı ülkelerde süt ürünleri, meyve suyu ve tahıllara eklenmektedir. Bununla beraber, %80-90’ını güneş ışığı etkisi ile vücudun kendisi üretir. Güneş ışığı, yiyecekler ve destek olarak alınan D vitamini aktif değildir. Karaciğerde kalsidiol yani 25-hidroksi vitamin D (25(OH) D)’ye dönüşür, daha sonra böbrekte fizyolojik olarak aktif olan kalsitriol yani 1,25-hidroksi vitamin D (1,25(OH)2 D)’ye dönüşür.

    D vitamini, bağırsaktan kalsiyum emilimini sağlayarak gerekli kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar. Eksikliğinde kemik gelişimi ve yeniden yapılanma bozulacağı için kemikler ince ve kırılgan olur. D vitamini, aynı zamanda hücre büyümesi, nöromuskuler ve immun fonksiyonda, ve enflamasyonda önemli rol oynar. Hücre yapımı, değişimi ve ölümünde rol oynayan proteinleri kodlayan genler de D vitamini tarafından düzenlenir. Serum 25(OH) D seviyesi yarılanma ömrü ortalama 15 gün olduğu için, D vitamin seviyesini belirleyen en iyi indikatördür. Buna karşın, yarılanma ömrü ortalama 15 saat olan 1,25(OH) D, iyi bir indikatör olmadığı için bazı özel durumlar haricinde bakılmamalıdır. Normal 25(OH) D seviyesi ile ilgili tam bir görüş birliği yoktur, genel yaklaşım açısından 30-50 ng/mL arası olması uygundur. Normal şartlarda günlük 400-800 IU D vitamini yeterlidir. Kişi ihtiyacını yiyecekler ve güneş ışığı sayesinde karşılayamıyor ise takviye almalıdır. Bazı kaynaklar günde 2000 IU vitamin D alımını önerse de yüksek doz alımının artı herhangi bir faydası yoktur. Günde 1000 IU üzeri doz alanlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 1 nmol/L yükseltirken; 600 IU altı dozlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 2,3 nmol/L yükseltir. Günlük alınan dozun yanı sıra, mevcut 25(OH) D seviyesi de etkinlikte önem arz eder, düşük olanlarda yararlınım daha fazladır.

    Yüksek doz vitamin D takviyesi, osteoporoz (kemik erimesi), prostat, meme ve kolon kanserlerinin, diyabet, hipertansiyon, multipl skleroz, vitiligo gibi çeşitli hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde önerilmektedir, fakat osteoporoz dışındakilerde etkinliği tartışmalıdır. Bazı çalışmalar etkin gösterirken, bazılarında hiçbir faydası görülmemiştir. Hatta bazı çalışmalarda, kanser riskini arttırabileceği de belirtilmiş.

    Ülkemizde son zamanlarda yüksek doz vitamin D takviyesi çılgınlığı görülmektedir. 25(OH) D seviyesine dahi bakılmadan sık aralıklarla Devit 3 ampul bazı meslektaşlarımız veya kişinin arkadaşları tarafından hararetle tavsiye ediliyor. Her bir ampul 300.000 IU D vitamini ihtiva etmektedir, yağda çözünen bir vitamin olduğu için, fazlasının vücutta birikerek vitamin D zehirlenmesine yol açabileceği göz ardı edilmekte. D vitamin fazlalığı, kalsiyum yüksekliğine yol açarak, ciddi kalp ritim bozukluklarına, damar ve doku kireçlenmesi neticesinde, kalp, damar ve böbrekte hasara neden olabilir.

    Kesinlikle, 25(OH) D seviyesini kontrol etmeden yüksek dozda D vitamini almayınız, yararından çok zararını görebilirsiniz.

  • Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan uyku, beyindeki dikkat ve öğrenme süreçlerinin gelişiminde çok önemlidir. Mental aktivitenin özel bir formudur. Aktif ve nöronal bir süreçtir. Beyinde uykunun başlatılması ve sürdürülmesi ile ilgili özel alanlar vardır. Hayatın her döneminde önemli olsa da özellikle beyin gelişimi ve büyümenin en hızlı olduğu dönem olan bebeklik ve çocukluk dönemlerinde daha da ciddi önem kazanmaktadır. Normal bir uykunun tarifini yapmak zordur. Çünkü uyku – uyanıklık döngüsü yaşa, cinsiyete, aydınlık – karanlık durumuna, egzersiz durumuna, stres ve hastalıklara göre değişkenlik göstermektedir. Güne başlarken fiziksel ve ruhsal açıdan hazır hissettiren, dinlendiren uyku normal bir uykudur.

    Yaşamın ilk yıllarında günün çoğu saati uykuda geçer. Yenidoğan bebekler günde ortalama 14 – 16 saat uyurlar. Hem gündüz hem de gece uyudukları için gece uykusu kavramı tam olarak yoktur. 1 yaş civarı gece uykusu kavramı netleşmeye başlar. Gündüz uyku ihtiyacı 3 yaş civarı azalarak son bulur. Sabah uykuları ise 1 – 2 yaştan sonra devam etmez. Yaş büyüdükçe vücudun uyku ihtiyacı azalır ve ergenlik döneminde erişkine yakın uyku saatleri (8 – 10 saat) yerleşmiş olur.

    Çoğumuz hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirmekteyiz. Uyku süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte bu süre 4- 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Uyku süreleri genetik faktörlerin etkisi ile kişiden kişiye değişiklik gösterir. Doğuştan itibaren belirlenmiş olan bu süreyi belli limitler dışında değiştirmek mümkün olmamaktadır. Süreyi kısaltmak zorunda kaldığımızda “uyku yoksunluğu” sonucu görülen istenmeyen belirtilerle karşılaşmaktayız. İş hayatı, verimlilik ve trafik kazaları ile uyku ve uyku bozukluklarının ilişkilerinin ortaya konması uyku bozukluklarının ayrı bir disiplin olmasında önemli kaldırım taşlarını oluşturmuştur.

    Uykunuzu Test Edin!

    • Haftada 2-3 gece uykuya dalmakta güçlük çekiyorum.
    • Akşam saatlerinde veya yatağa girdiğimde bacaklarımda isimlendiremediğim bir huzursuzluk hissediyorum.
    • Yatakta sürekli bacaklarımı hareket ettirmek zorunda kalıyorum.
    • Yeterli süre uyumama rağmen gün içinde yorgun ve uykulu oluyorum.
    • Gece içinde nefes alamama hissi ile uyanıyorum.
    • Horlamamın yan odalardan duyulacak kadar şiddetli olduğu söyleniyor.
    • Uykuda nefesimin durduğu söyleniyor.
    • Gece içinde en az bir kez tuvalete gitmek zorunda kalıyorum.
    • Geceleri baş, boyun veya göğsümde terleme oluyor.
    • Sabah yorgun ve baş ağrısı ile uyanıyorum.
    • Toplantılarda, okurken veya TV seyrederken uyuyakalabiliyorum.
    • Uykululuk nedeniyle eskisi kadar uzun süre araba kullanamıyorum.
    • Çok sık rüya görüyorum.
    • Geceleri uykudan bağırarak ve korku ile uyandığım ve saldırgan hareketlerim olduğu söyleniyor.

    Yukarıdaki sorulardan üç veya daha fazlasına evet cevabı veriyorsanız, bir uyku hastalığınız olabilir. Uyku hastalıkları günlük aktivitenizi ve sosyal yaşantınızı bozmasının yanı sıra; çok daha ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilir.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    İnsanlar genellikle üzgün veya düşük modda hissettikleri anlar veya zaman dilimlerinden bahsederken “depresif” kelimesini kullanırlar. Stresli veya zor bir dönemden geçerken kendinizi bu şekilde hissetmeniz normaldir. Ancak, ruh halinizin birkaç gün değil de haftalar boyunca düşük olduğunu düşünüyorsanız veya neden bu kadar kötü hissettiğinizden emin değilseniz, daha ciddi bir şey olabilir.

    Sıklıkla ‘majör depresif bozukluk’ tanısı konan ‘Depresyon’, iki haftadan uzun süren hüzün duyguları ya da düşük duygudurum duygularını ifade eder ve günlük yaşamınıza girmeye başlar. Depresyonun yalnızca bir klinik psikolog veya psikiyatrist tarafından doğru şekilde teşhis edilebilecek bir durum olduğunu unutmayın.

    Depresyona ne sebep olur?

    Tek bir depresyon nedeni yoktur ve muhtemelen yaşanan olaylar (travma veya size yakın birini kaybetme gibi) ve biyolojik faktörlerin (genetik, hormonlar veya belirli kimyasalların dengesizliği gibi) bir araya gelmesiyle gelişir. Depresyondan etkilenen insanlar genellikle olumsuz düşünme kalıpları yaşarlar ve normal aktivitelerini yapmayı bırakarak semptomlarını daha da kötüleştirebilirler. Başka bir deyişle, depresyon bir ‘kısır döngü’ haline gelir: ruh haliniz çok aşağıda, hiçbir şey yapmaktan hoşlanmıyorsunuz, bu yüzden zevk aldığınız şeyleri yapmayı ya da yapmanız gerekenleri (okul çalışması ya da günlük işler gibi) yapmamak sizi daha da kötü hissettirir.

    Depresyonun bazı belirtileri nelerdir?

    Depresyondan muzdarip herkes depresyonu farklı şekilde yaşayacaktır, ancak bazı ortak belirtiler ve semptomlar vardır. Depresyon hafif ila şiddetli arasında değişebilir. Depresyonunuz varsa, deneyimleyebileceğiniz bazı belirtiler şunlardır:

    • Depresif duygu durumu
    • Genellikle ilgi duyulan aktivitelerde ilgi ve istek azalması.
    • İştah artması veya azalması
    • Uykusuzluk ve aşırı uyuma isteği.
    • Hiçbir şeyden zevk almıyormuş gibi hissetmek
    • Enerjinin düşmesi ve sürekli yorgun hissetmek
    • Suçluluk yada değersizlik duyguları hissetmek
    • Konsantrasyon güçlülüğü
    • Umutsuzluk, karamsarlık ve intihar eğilimi
    • İş ve sosyal hayatında işlev kaybı

    Yukarıdaki belirtiler en az iki hafta boyunca gözlemlenirse bir ruh sağlığı uzmanından yardım alınmalıdır.

    Depresyon sadece birinin ruh halini etkilemekle kalmaz uzun süreli etkilerinde aynı zamanda biyolojik olarak da etkiler.

    Çoğu insan bu duygu ve davranışlardan bazılarını farklı zamanlarda ve şekillerde deneyimler. Depresyonla arasındaki fark, semptomların daha şiddetli olması, daha sık ortaya çıkması ve zamanla kaybolmamasıdır.

    Tipleri

    Kalıcı depresif bozukluk (distimi olarak da bilinir) en az iki yıl süren depresif bir ruh halidir. Kalıcı depresif bozukluk tanısı konan bir kişi, daha az şiddetli semptomların olduğu dönemlerle birlikte majör depresyon ataklarına sahip olabilir, ancak semptomlar, kalıcı depresif bozukluk olarak kabul edilmesi için iki yıl sürmelidir.
    Doğum sonrası depresyon, birçok bebeğin doğumdan sonra yaşadığı “bebek mavileri” (doğumdan sonra iki hafta içinde ortaya çıkan nispeten hafif depresif ve anksiyete belirtileri) çok daha ciddidir.

    Postpartum depresyon geçiren kadınlar, hamilelik sırasında veya doğumdan sonra (postpartum depresyon) tam gelişmiş majör depresyon geçirir. Doğum sonrası depresyona eşlik eden aşırı üzüntü, endişe ve tükenme duyguları, bu yeni annelerin kendileri ve / veya bebekleri için günlük bakım faaliyetlerini tamamlamalarını zorlaştırabilir.

    Psikotik depresyon, bir kişinin şiddetli depresyonu artı yanlış bir şekilde yanlış inançları (sanrılar) rahatsız etmek veya başkalarının duyamayacağı veya göremediği şeyleri (halüsinasyonlar) duymak veya duymak gibi bazı psikoz biçimlerine sahip olduğunda ortaya çıkar. Psikotik belirtiler tipik olarak suçluluk, yoksulluk veya hastalık sanrıları gibi depresif bir “tema” ya sahiptir.

    Mevsimsel duygulanım bozukluğu, daha az doğal güneş ışığının olduğu kış aylarında, depresyonun başlangıcı ile karakterizedir. Bu depresyon genellikle ilkbahar ve yaz aylarında yükselir. Genellikle sosyal geri çekilme, artmış uyku ve kilo alma eşlik eden kış depresyonu, mevsimsel duygudurum bozukluğunda her yıl beklenen şekilde geri döner.

    Bipolar bozukluk, depresyondan farklıdır, ancak bu listede yer almaktadır çünkü bipolar bozukluğu olan bir kişi, majör depresyon kriterlerini karşılayan (“bipolar depresyon” olarak adlandırılan) son derece düşük ruh halleri yaşar. Fakat bipolar bozukluğu olan bir kişi, aşırı yüksek – euphoric veya irritabl – “mani” denilen ruh halleri veya “hipomani” denilen daha az şiddetli bir formda da yaşar.
    DSM-5’in tanısal sınıflandırmasına yeni eklenen diğer tip depresif bozuklukların örnekleri arasında yıkıcı duygudurum bozukluğu bozukluğu (çocuklarda ve ergenlerde tanı konan) ve premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) bulunmaktadır.

    Belirti ve bulgular

    Aşağıdaki belirtilerden ve semptomlardan birçoğunu günün çoğunda, neredeyse her gün, en az iki hafta boyunca yaşıyorsanız, depresyondan muzdarip olabilirsiniz:

    Kalıcı üzgün, endişeli veya “boş” ruh hali
    Umutsuzluk duyguları veya karamsarlık
    sinirlilik
    Suçluluk, değersizlik veya çaresizlik duyguları
    Hobiler ve aktivitelerdeki ilgi veya zevk kaybı
    Azalmış enerji veya yorgunluk
    Hareket etmek veya daha yavaş konuşmak
    Huzursuz hissetmek ya da hala otururken sorun yaşamak
    Yoğunlaşmak, hatırlamak veya karar vermek zorluğu
    Zorluk uyku, sabah erken uyanış veya aşırı uyku hali
    İştah ve / veya kilo değişiklikleri
    Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihar girişimleri
    Net bir fiziksel sebep olmaksızın ağrılar, ağrılar, kramplar veya sindirim problemleri ve / veya tedavi ile bile rahatlama

    Depresyonda olan herkes her semptomu deneyimlemez. Bazıları çok fazla deneyim yaşayabilirken bazı insanlar sadece birkaç semptomla karşılaşır. Majör depresyonun teşhisi için düşük duygudurumun yanı sıra çeşitli persistan semptomlar gereklidir, ancak sadece az sayıda ama üzücü – semptomları olan kişiler “subsendromal” depresyonlarının tedavisinden yararlanabilirler. Semptomların şiddeti ve sıklığı ve ne kadar sürdüğü, kişiye ve hastalığına bağlı olarak değişecektir. Semptomlar ayrıca hastalığın evresine bağlı olarak değişebilir.

    Risk faktörleri

    ABD’de en sık görülen ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Güncel araştırmalar depresyonun genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin birleşiminden kaynaklandığını düşündürmektedir.

    Depresyon her yaşta olabilir, ancak genellikle yetişkinlikte başlar. Depresyon, çocuklarda ve ergenlerde meydana geldiği kabul edilmektedir, ancak bazen düşük ruh halinden daha belirgin sinirlilik ile kendini gösterir. Yetişkinlerde birçok kronik duygudurum ve anksiyete bozukluğu, çocuklarda yüksek kaygı seviyeleri olarak başlar.

    Özellikle orta yaş ve yaşlı erişkinlerde depresyon, diyabet, kanser, kalp hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi diğer ciddi tıbbi hastalıklar ile birlikte olabilir. Depresyon olduğunda bu koşullar genellikle daha kötüdür. Bazen bu fiziksel hastalıklar için alınan ilaçlar depresyona katkıda bulunan yan etkilere neden olabilir. Bu karmaşık hastalıkları tedavi etmede deneyimli bir doktor, en iyi tedavi stratejisine yardımcı olabilir.

    Risk faktörleri şunları içerir:

    Kişisel ya da aile depresyon öyküsü
    Büyük yaşam değişiklikleri, travma veya stres
    Bazı fiziksel hastalıklar ve ilaçlar

    Depresyon yaşadığınızı düşünüyorsanız ne yapmalısınız?

    Depresyon belirtileri yaşadığınızı düşünüyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanını ziyaret edin. Depresyon ile ilgili farklı tedaviler mevcuttur. Psikiyatristiniz ve psikoloğunuz kişisel durumunuza ve deneyimlerinize uygun bir tedavi planı oluşturmak için sizinle birlikte çalışabilir. Aşağıdaki gibi teknikler içerebilir:

    Bilişsel davranışçı terapi gibi psikolojik tedaviler

    Kişiler arası psikoterapi

    Problem çözücü psikoterapi

    Destekleyici psikoterapi

    İlaç (genellikle anti-depresanlar)

    Yaşam tarzı değişiklikleri: düzenli egzersiz, iyi beslenme ve uyku rutinlerini uygulama.

    Panik Atak Tedavisi

    Anksiyete

  • Detoksla yaza sağlıklı girin

    Mevsim değişiyor, gün ışığından yararlanma saatleri ile birlikte hava sıcaklıkları artıyor. Yeni mevsime hazırlanmak için en iyi yöntem ise doğayı taklit etmek olarak tanımlanıyor. Sabahın ilk ışıkları ile uyanmak, mevsime göre giyinmek, açık havanın keyfini çıkarmak ve mevsimin sunduğu taze sebze ve meyveleri tüketmek kışın rehavetini üzerimizden atıp yenilenmemizi sağlıyor.

    Doğru egzersiz programları ile vücut yorgunluğunu üzerinizden atın

    Yazın gelmesi ile birlikte gün ışığına maruz kalış süresindeki artış hormonal değişikliklere neden olmaktadır. Eğer kişi bu gece gündüz arasındaki gün ışığının değişimlerine uyku saatlerini adapte edemezse kortizol ve üreme hormonlarının gün içindeki salınım grafiği de gün ışığı sürelerine uyum gösteremez. Bu hormonlar anabolizan; yani bizi güçlü olmaya beslenmeye, üreme fonksiyonlarında artışa teşvik eden hormonlardır. Bu hormonların mevsimin değişmesi ile birlikte sabah saatlerindeki doğal artışları gecikir ya da beklenen dönemlerde salınım şiddetini kaybeder. Böylece sabahtan başlayan ve gün boyu devam eden bir yorgunluk hali oluşur. Egzersiz için güçlerinin olmadığı görülür ve zamanla bu kısır döngüye kendilerini bırakırlar. Beslenme davranışları değişir, kilo kontrolü zorlaşır. Bu kısır döngüye düşmemek ve inatla vücudumuzun kabul edebileceği şiddette egzersize yönelmek gereklidir.

    Uykunuzu alın ve kapalı ortamlardan uzak durun

    Mevsim değişimlerinde yeterince ve kaliteli uyku önemlidir. Uyuma ortamında yeterli karanlık olmasına da özen göstermek gerekir. Mevsim değişimleri sırasında hormon değişimlerine ek olarak ortaya çıkabilecek immün sistemimizdeki değişimlerde enfeksiyon hastalıklarına yakalanma konusunda hassas bir pencere dönemi oluşturabilir. Bunun için çevredeki enfekte kişilerden ve kapalı ortamlardan uzak durmak uygun olacaktır.

    Metabolizmayı dışarıdan hormonlar ile canlandırmak doğru değil

    Metabolizmayı dışarıdan alınan hormonlar ile arttırmaya çalışmak doğru değildir. Her bireyin yaşam tarzının getirdiği değişikliklere bağlı olarak (gece çalışma gibi) hormonlarında küçük ama anlamlı değişiklikler olmaktadır. Ama bu değişiklikleri düzeltmek ilaçlarla değil, mümkün olduğunca yaşam şeklini doğaya ve mevsimlere uyarlama şeklinde olmalıdır. Tiroit hormonu, insülin gibi devamlı ilaç kullanmakta olan hastaların özellikle mevsim geçişlerinin olduğu bu dönemlerde ilaçlarının dozlarında değişiklikler olup olmayacağını mutlaka doktorları ile görüşerek kontrol etmelidirler.

    Doğa gibi yap, yenilen

    Yenilenme, arınma için doğayı taklit etmek en önemli yöntemdir. Özellikle mevsim geçişlerinde vaktinde yatmak, yeterli ve kaliteli uyku, sabahın ilk ışıkları ile birlikte kalkmak, sabahları kapalı ortamlarda spor yapmak yerine açık havada yürüyüşler yapmak sabah dinçliği için en önerilmesi gereken uygulamalardır. Mevsim sebze ve meyveleri de beslenme zincirine eklenmelidir. Coğrafyamızdaki geleneksel mutfağımız içinde kalarak; ama daha az kalorili beslenmeye özen göstermek gerekir. Yemeklerde porsiyonları küçültmek hedeflenmelidir. Her zaman vurgulandığı gibi hazır gıdaları da olabildiğince daha az tüketmek gerekir.

    Moda diyet ve detoksların kanıtlanmış bir yararı yok

    Sansasyonel, moda diyet ve detoks listelerinin gösterilebilmiş (pozitif bilimsel) bir yararı yoktur. Faydası gösterilebilen tek yöntem; daha az kalorili beslenmek, kişinin fizyolojisine uygun daha fazla egzersiz yapmak, içeriği bilinmeyen, katkı maddelerinden ve hava-çevre kirliliğinden uzak yaşamak, stresle baş edebilmeyi öğrenmek ve dünyaya daha olumlu bakabilmektir.

    Yanlış detokslar hormon dengesine zarar verir

    Gelişi güzel ve içeriğinde ne olduğu resmi onaylı raporlar ile ortaya konmamış detoks uygulamalarının hormonlara beklenmedik etkileri olabilmektedir. Ancak detoks uygulamaları yapılacak ise bunu sağlığınızı bozmayacak şekilde, doktor kontrolünde yapılmalıdır. Bu detokslar öncesinde kişinin kardiyolojik açıdan değerlendirilmesi de uygun olur. Özellikle diyabet, hipertansiyon, kalp (koroner ve ritim bozuklukları olanlar) ve böbrek hastaları, karaciğer fonksiyon bozukluğu olanlar, kemoterapi gören kişiler doktorlarına danışmadan bu tür uygulamaları yapmamalıdırlar. Bir başka riskli grup da gençlerdir. Genç yaşlardan itibaren bu tür yöntemleri uygulamak kişilerin vücut dengelerinin bozulmasına ve ileri yaşlarda kilo ve metabolik olumsuzluklar ile giden hastalıklara aday olmalarına neden olabilmektedir.

    Hayatınıza detoks dokunuşu…

    · İşlenmiş, hazır gıdalar yerine, doğal ürünleri tercih edin.

    · Mevsiminde bol sebze ve meyve tüketin.

    · Kapalı ortamlarda değil açık havada yürüyüş, spor yapın.

    · Az kalorili beslenmeye çalışın.

    · Bol su tüketin.

    · Yaşadığınız ortamı sık sık havalandırın.

    · Yeterince ve kaliteli uyku uyumaya çalışın.

    · Kullandığınız kozmetik ürünlere dikkat edin, güvenli ve doğal olanları kullanmaya özen gösteriniz.

    · Kimyasal temizlik ürünlerini aşırı kullanmayın.

    · Stresle baş edebilmeyi öğrenin.

    · Kendinize zaman ayırın, sevdiğiniz aktiviteleri yapın ve tazelenin.

  • Hoş Geldin Eylül, Hoş Geldin Hüzün!

    Hoş Geldin Eylül, Hoş Geldin Hüzün!

    Sonbahar Depresyonu ve Korunma Yolları

    Eylül ayı ile birlikte güneş etkisini azaltmaya başladı. Mevsimler ve doğanın değişimi ruh halimizi etkileyen önemli unsurlardan. Bunun yanında işe ve okula dönüş, sorumlulukların artması, havaların serinlemesi eklendiğinde kişiler birtakım ruhsal sorunlar yaşayabiliyor. Bu nedenle genelde eylül ayı hüzün mevsimi olarak tanınmaktadır.

    Yazın enerjisinden kışın durağanlığına geçişte uyum sürecini kolaylaştırmak için sonbahar depresyonu, diğer adıyla “Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu” nu tanımak, belirtileri ve etkileyen faktörlerini incelemek faydalı olacaktır.

    Sonbahar depresyonu eylül, ekim aylarında başlayıp, mart ayına kadar sürmektedir. Güneş ışığındaki azalmaya bağlı olarak yaşanan, belirtilerinin belli mevsimlerde yaşandığı bir depresyon türüdür. Her yıl belli aylarda ortaya çıkar ve bir süre sonra etkisini kaybeder. Diğer depresyon türlerinde olduğu gibi mevsimsel depresyonun da hafif, orta ve ağır dereceleri vardır. Hafif mevsimsel depresyon, kişinin günlük yaşamını sürdürmesine engel olmasa da, ağır düzeyde olduğunda kişinin yaşam kalitesini ve işlevselliğini oldukça etkileyebilmektedir.

    OLUŞUMUNDA ETKİLİ FAKTÖRLER

    Azalan Güneş Işığına Bağlı Hormon Değişimleri:

    Bahar ve yaz mevsimi ile birlikte güneş ışınları dünyaya dik açıyla gelir ve gözlerimiz yoluyla vücudumuzda kimyasal enerjiye dönüştürülür. Bu işlemler sırasında da mutluluk hormonu olarak bilinen “serotonin” üretimi artar. Aynı şekilde beynimizde bulunan epifiz bezi de “melatonin” üretiminden sorumludur ve bu hormon karanlık, ışıksız ve kasvetli ortamlarda yoğun olarak üretilir ve uyku hormonu olarak da bilinir.

    Sonbaharda güneş ışıklarının zayıflaması serotonin hormonunun salgılanmasını azaltıp, melatonin hormonunun üretimini artırır. Melatonin hormonu, insanın fiziki hareketlerini yavaşlatan, uykulu ve bitkin yapan sakinleştirici görevindedir. Kişiyi daha az enerjik, yorgun ve isteksiz yapar. Daha az mutluluk, daha fazla uyku odaklı oluruz.

    Psikolojik Nedenler:

    Yaprakların kuruyup sarardığı günlerin ardından kasvetli kış günlerinin ve soğuk havaların geleceğini bilmek, kapalı yerlerde kalma zorunluluğu, sorumluluklar, yazın rahat ve hareketli günlerinin bittiğini düşünmek depresif ruh halini tetiklemektedir.

    Bunların yanı sıra depresyona genetik yatkınlığın olması, tüm bu faktörler ile birleştiğinde mevsimsel depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır.

    GÖRÜLME SIKLIĞI

    Mevsimsel duygudurum bozukluğunun genel popülasyonda görülme sıklığı ise % 4-6’dır. Bu oran yaşanılan bölgenin ekvatora uzaklığı arttıkça yükselmektedir.

    Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Ailede depresyon ve diğer ruhsal sorunların varlığında ise, belirtilerin ortaya çıkma ihtimali yükselmektedir.

    BELİRTİLERİ

    • Mutsuzluk, ümitsizlik
    • Değersizlik düşünceleri
    • Uyku bozuklukları (aşırı uyuma/ hiç uyuyamama)
    • Enerji düşüşü, çabuk yorulma
    • Yeme bozuklukları
    • Kaygı
    • Sinirlilik
    • Konsantrasyon güçlükleri
    • Çabuk öfkelenme
    • İş, sosyal ve özel alanda ilgi kaygı
    • Ani ruh hali değişiklikleri
    • İntihar ve ölüm düşünceleri

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Mevsimsel duygudurum bozukluğu tedavisinde tedavi yöntemleri, sorunun kaynağına göre şekillenmektedir.

    PSİKOTERAPİ

    Olumsuz duygu, düşünce ve davranışlarla başa çıkma konusunda psikoterapi oldukça etkili bir tedavi yöntemidir. Bilişsel davranışçı terapi teknikleri yaygın olarak kullanılır. Amaç, birey için bunaltıcı olan negatif örüntü ve problemlerin, onlar ile ilgili düşünce tarzlarını değiştirmelerini sağlamaktır. Üzüntülü ruh hali ile ilgili yeni düşünme yollarının keşfedilmesi, bireylerin işlevselliğini önemli ölçüde artırmaktadır.

    FOTOTERAPİ (PARLAK IŞIK TEDAVİSİ)

    Doğal gün ışığının özellikle sabah saatlerinde alınmasının duygudurum üzerine olumlu ve kalkındırıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Parlak ışık tedavisi de bu amaçla kullanılabilir. Bu tedavi için kullanılan cihazlar artık taşınabilir özellikte olup UV ışığı filtrelemektedir.

    Araştırmalar sabah erken parlak ışık tedavisi duygudurumda kalkınmaya ve buna bağlı olarak depresif belirtilerde düzelmeye yol açtığını; sirkadyen ritmde düzenleyici etkisi olduğunu; ilaçların etkilerini artırdığını ve uyku kalitesinde düzelmeye yol açtığını göstermektedir. Melatonin sirkadyen ritmde önemli rol oynayan bir maddedir. Gece ve karanlıkta salınımı artar; gündüz ve ışıkta ise azalır. Melatonin depresyona yol açabilen bir hormondur. Melatonin salınımının parlak ışıkla baskılanması anti-depresan etkiye yol açar. İlaç tedavisinin yapılamadığı gebelik durumlarında da kullanılabilen bir yöntemdir.

    SONBAHAR DEPRESYONU HERKESİ ETKİLER Mİ?

    Mevsim geçişleri, herkesi geçici ya da hafif olarak birkaç gün süreyle etkileyebilir. Ancak asıl mevsimsel depresyon iki hafta kadar sürer. En çok eylül-ekim ortası arasında görülür. Ama iki haftayı geçmesine rağmen kişinin depresif hali yani ruhsal çökkünlüğü devam ediyorsa işinde, ailesinde ve sosyal ortamında işlevselliğini kaybetmiş ya da bedensel yakınmaları devam ediyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. İlerleyici bir hastalık olması nedeni ile erken müdahale önemlidir.

    ÖNERİLER VE KORUNMA YOLLARI

    • Mutlaka güneş ışığından faydalanın. Hava güneşli olmasa bile sabah ya da öğlen saatlerinde 20-30 dakika dışarıda zaman geçirmek mevcut gün ışığından faydalanma açısından önemli bir yere sahiptir.
    • Egzersiz yapmak depresyon ile baş etmede önemli yer tutmaktadır. Bağışıklık sistemini güçlendiren ve ruh halini düzenlemeye yardımcı olan egzersizin haftada 3 kere ve en az 30 dakika yapılması önerilmektedir. Spor ve yoga bedensel ve ruhsal rahatlama için önerilen aktivitelerdir.
    • Depresif ruh halinde yeme düzeni bozulabilir. Bu nedenle karbonhidrat ve şeker alımını kontrol altında tutmak gerekir. Dengeli ve sağlıklı beslenme önemlidir. Omega 3 ve D vitamini açısından zengin yiyeceklerin tüketilmesi önerilmektedir. Ruh halini düzenlemeye yardımcı yiyecekler arasında, meyve, sebze, bitter çikolata ve balık yer alıyor.
    • Kapalı alanda çalışırken çalışma ortamlarının ısı ve ışık dengesinin kontrol edilebilir olması önemlidir. Kapalı, loş mekânlar depresif ruh halinizi besleyecektir, bu tür mekânlardan kaçınmalısınız.
    • İlgi duyulan bir çalışma yapın, dikkati başka yönlere kaydıracak uğraşlar edinmek önemlidir. Sevdiğiniz bir hobi edinin.
    • Neşeli arkadaş toplantıları düzenleyin, yalnız olmak yerine kalabalık ortamlarda olun.
    • Sosyal aktivitelere daha fazla zaman ayırın. (sinema, tiyatro vb.)
    • Depresyon, kişinin kendi kendine halledebileceği bir sorun değildir. Kendi haline bırakmak ve yalnız kalmak ya da durumu mevsimsel basit bir yorgunluğa bağlamak sorunun çözümünü daha da zorlaştıracaktır.
    • Alkol tüketimine dikkat edin. Alkol tüketimi bu dönemde artabiliyor ve kısır döngü başlıyor. Bireyler, yaşadıkları sıkıntı ya da ruhsal sorunlarını alkol ile bastırmaya çalışabilir. Alkol, kısa süre rahatlık verse de yaşanan sıkıntının kökleşmesine ve başka problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
    • Yaşadığınız durumu “utanılacak bir durum, zayıflık” olarak tanımlamayın.
    • Depresif ruh halindeyken önemli kararlar vermeyin.
    • Günü planlayarak yaşayın. Bu planda mutlaka severek yaptığınız aktiviteler de yer alsın. Mümkün olduğunca günü doldurmak ve sizi meşgul edecek aktiviteler ile uğraşmak size iyi gelecektir.
    • Tedavide en önemli kuralın uzmanların önerilerine uymak ve uygulanan tedaviyi kararlılıkla sürdürmek olduğu unutulmamalıdır.
  • Kanserde immunoterapi ve bağışıklık sistemi

    Bağışıklık sisteminin ne kadar önemli olduğu artık çok iyi biliniyor. Onun korunmasının, güçlendirilmesinin ve dengeli çalışmasının gerekliliği çeşitli yayınlarla topluma anlatıldı.

    Hastalıklar ile savaşırken bağışıklık sisteminin silahşorları olan akyuvarlar yani lökositler bizim için en önemli hücrelerdir. Bunların yeterli sayıda ve fonksiyonlarının sağlıklı olması bizi hastalıklardan korur veya hastalıkları kolaylıkla atlatmamızı sağlar. Akyuvarların birçok alt kolları vardır. Makrofajlar, dentritik hücreler, natural killer (doğal öldürücü hücreler) , B ve T lenfositler, monositler ve bu hücrelerden salınan binlerce faktör, enzim vb. bağışıklığımızı oluşturan, dengede tutan faktörlerdir. Bağışıklığımız neden bozuluyor da biz hastalanıyoruz? İşte bu tüm bilim adamlarının yıllar yılı araştırdığı ve hastalıklarla mücadelede odaklandığı konu budur! Birçok mikrobik hastalıklara karşı antibiyotiklerin, antivirallerin keşfi, aşıların ortaya çıkarılması bu yolla sağlanmıştır.

    Günümüzde İmmünoloji ve bağlantılı bilim dallarının yeterli önemi kazanmadığını düşünmekteyim. Sağlam bir bağışık sistemi, oluşan her kanser hücresini her an fark eder ve aynen mikropları ve yabancı cisimleri temizlediği gibi yok eder. Peki, bu neden herkeste çalışmaz? Aslında herkeste çalışabilir. İmmunoterapi burada devreye girer. Biz bağışıklığımızı tam olarak sağlıklı hale getirirsek kanseri yenebiliriz!

    Öncelikle bağışıklığımız neden bozulmuş olabilir gelin bir göz atalım.

    Gece uykusu: Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerinin başında gece uykusunu vaktinde, çok düzgün uyumak ve sabah dinç kalkmak gelir. Bunu sağlayabiliyor muyuz? Sağlayamıyorsak nedenlerini bulup düzeltmeliyiz.

    Vücut sıcaklığımız: Sabah yataktan kalmadan uyanır uyanmaz ölçümleyeceğimiz beden sıcaklığımız bağışıklık ve metabolizmamızın en önemli göstergelerindendir. Aynı zamanda tiroid bezimizin de çalışıp, çalışmadığını bize gösterir. 36,5ºC civarı bir sıcaklığımız olmalıdır.

    Beslenme: Bu konuda sayfalarca yazı yazılabilir, ancak en önemli faktörler; tedavi esnasında şeker, rafine gıda, unlu mamullerin tümü, her tür ekmek asla tüketilmemelidir. Şekere dönüşen alkol ve benzeri gıdalar da derhal terkedilmelidir!

    Güneş ve D vitamini: Güneşten gerektiği kadar faydalanılmalıdır. D vitamin seviyesinin uygun düzeyde (80-120 ng/ml) olması için her gün en az 20 dakika güneş görülmelidir.

    B12 ve folat (Folik asit): B12 seviyesinin 500pg/ml üzerinde, folik asit seviyesinin de 15 ng/ml üzerinde olması uygundur. Böylece vücutta DNA sentezi düzgün yürüyecek, lökositler sağlıklı üretilecek, kemik iliği doğru çalışacak ve bağışık sistemi güçlenecektir.

    Bağırsak flora dengesi: Tiroid fonksiyonları, kortizol seviyesi, pankreasın çalışması, insülin direnci, kolesterol, karaciğerin dengesi gibi birçok ana faktörü etkileyen en önemli husus bağırsak flora dengesidir. Alerjilerin tümü, anjiyo-ödem, ürtiker, egzama, sedef, vitiligo gibi cildi etkileyen tüm hastalıklar yine bağırsakların bozukluğunun değişik nedenler ile oluşması sonucu gelişmektedir.

    Gıda duyarlılıkları: Glüten hassasiyeti ve laktoz in-toleransı en önemlileridir. Yapılan araştırmalar, glüten hassasiyeti olduğunu düşünen birçok hastanın aslında çölyak-dışı glüten hassasiyetine (ÇDGH ) sahip olabileceğini ve glütenden de fazlasına hassasiyet geliştirmiş olabileceklerini göstermiştir. (New York Times “Well” adlı blogunda kaleme alan Jane Brody). Glüten, buğday, arpa ve çavdarda bulunur. Çölyak hastalarında bu protein oto- immün tepkisine yol açıp, bağırsaklara zarar vermesine sebep olur. Ulusal Çölyak Farkındalık Kurumuna göre, Amerika’da iki ila üç milyon insan çölyak hastasıyken, 18 milyon insanda ise glüten hassasiyeti saptanmıştır. Wallstreet Journal soruyor: “Glütensiz bir diyet daha mı sağlıklıdır?” Yapılan son araştırmalara göre, bahsi geçen 18 milyon glüten hassasiyeti bulunan Amerikalının bir kısmının ÇDGS hastası olabileceği tahmin ediliyor. 2011’de yapılan bir araştırmada, Monash Üniversitesinde görevli olan gastroenterolog Peter Gibson, 34 tane IBS (irritabl bağırsak sendromu) hastasını muayene ediyor ve bu hastaların çölyak olmadığı halde glütene kötü tepki verdiklerini saptıyor. Araştırmalarının sonucunda ÇDGS nin var olabileceğini savunuyor. Daha da önemlisi, başka araştırmalar ÇDGS hastalarının sadece glütene değil, bazı karbonhidratlara da hassasiyetleri olabileceğini göstermektedir. Bu karbonhidratlar fermente olabilen oligosakkaritler, disakkaritler, monosakkaritler ve polyollardır. (Sorbitol, xylitol, maltitol ve isomalt gibi şeker türü alkol ve tatlandırıcılarda bulunan, birden fazla hidroksil grubu barındıran alkol türleri içeren karbonhidratlar). Araştırmacılar henüz sorunun çölyak hastalarında olduğu gibi oto-immün bir tepkiden mi, yoksa glütenin salınım yaptığı kimyasallardan ötürü mü oluştuğundan emin değiller. Başka bir araştırmada Gibson, incelediği 37 tane IBS ve ÇDGS hastalığına sahip kişilerin sadece %8’inde glütene özellikle tepki verildiğini saptıyor. Bu sonuç araştırmacıları semptomlarda esas sorumlu olan Fodmap (Polyol) karbonhidratlarına yönlendirdi.

    Yeni ‘Glütensiz’ amblemler ne anlama geliyor? IBS’den şikâyetçi hastalar, Fodmap (polyol) karbonhidratlarını altı ila sekiz hafta tüketmediklerinde, sıkıntılarının azaldığını ve hatta kaybolduklarını görmekteler. Uzmanlar bu tür hastaların Fodmap’ları tamamen diyetlerinden çıkarmalarını ve sorunların ortadan kalktıktan sonra tekrar yavaş ve azar azar diyetlerine katıp hassasiyetlerini kendi kendilerine ölçmelerini öneriyorlar. ÇDGS tanısını yüzeysel olarak koymak için, Mayo Clinic’te Görevli olan Joseph Murray, çölyak hastalığı kan testinin negatif olması, bağırsak biyopsisinin, bağırsakta bir zararın olmadığını göstermesi, semptomların başka hiçbir açıklamasının olmaması, glütensiz bir diyette semptomların kaybolması, glüteni tekrar diyete dahil ettiğinizde semptomların geri dönmesine dikkat edilmesini öneriyor.(Brody, “Well,” New York Times, 10/6).

    Bu gün bir çok bağırsak şikayeti olan hastanın; kabızlık, şişkinlik, aşırı ishal atakları gibi altında yatan ana nedenlerinin gıda intoleransları ve bağırsak flora bozuklukları ile bunlara bağlı gelişmiş metabolik hormonal bozukluklar ve yetmezlikler, emilim bozukluklarına bağlı gelişmiş demir, B12, folat, D vitamin, çinko selenyum magnezyum eksiklikleri ve sonuçları kaynaklı olduğunu biliyoruz. Bir kişinin kolesterolü çok yüksek ise bağırsak florası çok bozuk demektir. Bir kişinin ürtikeri varsa bağırsak ve midesinde kötü huylu bir bakteri ve/veya mantar mutlaka araştırılmalıdır. Eğer bunlar çok önce tespit edilir ve önlenirse kanser dâhil birçok hastalığa karşı korunmuş oluruz. Kanserde İmmunoterapi tüm bağışıklığı bozan nedenleri tek tek ele aldığı için çok önemli bir tedavi şeklidir. Bağışıklığı onaran, güçlendiren bir tedavidir. Kemoterapi ve radyoterapiden çok farklıdır. Bağışıklıktaki bozukluğu gidererek, hedefe yönelik tedavi uygular. Bu da tedavide yanıtı güçlendirir, yan etkiyi minimalize eder.

    CEA seviyesinin önemini önceki makalelerimde de anlatmıştım. Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerindendir. Yeni belirteçlerden biri de bağırsakta salgılanan kalprotektin miktarı, bağırsaktaki inflamasyon ve permeabilitenin yani geçirgenliğin göstergesidir. Bir de bağırsaktaki mukozal bağışıklık seviyesidir. Günümüzde bunların hepsini ölçümleyebiliyoruz. Glüten duyarlılığının olması kişide kanser riskini 5 kat arttırmaktadır. Glüten duyarlılığı olan kişinin glütenden fakir beslenmesi bu riski normalize edebilmektedir. Aynı durum laktoz duyarlılığı için de mümkündür. 18 yaşından büyük, ve büyüme, gelişme çağını tamamlamış tüm erişkinlerde laktoz duyarlılığı olsun olmasın süt içilmesini önermiyoruz. Çünkü süt tüketiminin vücutta bir çok growth hormon -IGF -1(büyüme hormonları) ve benzeri yolakları uyardığını ve bağışıklığı kötü yönde etkilediğini artık biliyoruz. Bu hormonların uyarılması en çok kanser hücrelerinin beslenip büyümesi ve vücuda kolayca yerleşmelerine yol açmaktadır.

    Bağırsak florasının bozulmaması için, yetiştirme kümes hayvanları, bunların yumurtaları, yetiştirme büyük ve küçükbaş hayvanlar, yetiştirme balık ve türevleri tüketilmemelidir. Bunlar aynı şeker gibi bağırsağımızın çürümesine, bağışıklığımızın bozulmasına yol açar. Alfatoksin içeren karabiber, pulbiber, yerfıstığı gibi gıdalardan da mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. Kızartmaları, margarinleri, toksik yağları saymama gerek yok sanırım.

    Peki ne yemeliyiz? İyi koşullarda hazırlanmış soğuk sıkım çörekotu yağı, üzüm çekirdeği yağı, EPA DHA sı yüksek omega 3’ler hindistancevizi yağı özütü MCT, zerdeçal, spiruluna gibi yosunlar, koenzim Q10, alfa lipoik asit, C vitamini, antioksidanların tümü ve beta glukan bağışıklığı destekleyen etkinliği kanıtlanmış gıdalardır.

    Kanserde immunoterapi bağışıklıkta oluşmuş arızaların tamiri ile meşgul olduğu için başarılıdır. Günümüzde bilim dünyası bu tedaviden uzak kalınamayacağını, hatta daha fazla yakınlaşması gerektiğini anlamıştır. Bugüne dek binlerce antibiyotik üretildi ama mikroplar hep galip geldi ve direnç geliştirdiler, bizi yenmeyi başardılar. Bunun çözümünün vücudumuzun doğal savunma sisteminin güçlendirilmesi olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.

    Zararın neresinden dönsek kardır diyerek, daha bilinçli beslenerek, bağışıklığımızı güçlendirelim. Bunu bir yaşam şekli haline getirelim.

    Sağlıcakla kalın.

  • Depresyon Ne Değildir?

    Depresyon Ne Değildir?

    “ Hayat ne kadar da zor… Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Sabahları mutsuz uyanıyorum. Bir şeyler yapıyorum ama eskisi gibi keyif vermiyor. İş hayatımda aksilikler ve zorluklar peşimi bir türlü bırakmıyor. Ülkenin durumu iyiye gitmiyor ve daha çok endişeleniyorum. Geleceğim hakkında endişeliyim. Arkadaşlarımla aynı aktiviteleri yapmak artık beni sıkıyor. Ailemle aramda sorunlar var. Sanırım beni anlamıyorlar. Özel hayatım içinden çıkılmaz bir hal aldı ve nasıl yola koyacağımı bilmiyorum. Sanki her geçen gün, her şey daha da kötüye gidiyor. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyor ama yeteri kadar gücüm yok. Sebebini bilmediğim bir mutsuzluk var üstümde. Çok uzun zamandır huzursuz hissediyorum.”
    ;

    Bu paragrafı okuduğunuzda, içinden bir ya da birkaçı için ‘evet’ dediğinizi duyar gibiyim. Peki, gerçekten hepimiz depresyonda mıyız?

    Son zamanlarda depresyon kelimesini günlük hayatımızda çok sık duyuyoruz ve kullanıyoruz. Çevremizde sanki herkes depresyondaymış gibi bir algı oluşmaya başladı ve öyle ki, birbirine teşhis koyanlar, tavsiye verenler hatta ilaç önerisinde bulunanlar bile var.  Ruh sağlığımız açısından oldukça önemli olan bu konuya karşı farkındalığımızı geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

    Yukarda verdiğim örnekler hemen hemen hepimizin gün içerisinde aklımızdan geçen olumsuz düşünceleri ve yorumlarından bazıları. Gün içerisinde olduğu kadar dönem dönem de bu olumsuz düşünceleri fazlaca düşündüğümüz zamanlar olabilir. Hayatımızı düzene sokmak kolay bir iş değildir ve hayatın mayasından dolayı; sorunlar biz var olduğumuz sürece devam edecektir. Önemli olan onları nasıl algıladığımız, karşılama biçimimiz ve üstesinden gelme becerilerimizi güçlendirmeyi öğrenebilmektir. Bunun için yaşadığımız duygu değişimlerini doğru değerlendirmek ve kendimizi tanımakla işe başlayabilir.

    Depresif belirtiler diye tanımladığımız ölçütler aslında burada ortaya çıkmaktadır. Umutsuzluk, mutsuzluk ve keyifsizlik gibi duygularımızın zaman zaman artması ‘depresif hal’ olarak adlandırılır. Yukarıdaki örneklerden de görüleceği gibi, zorlayıcı yaşam koşulları arasında zaman zaman depresif belirtiler gösterir ve depresif hissederiz. Bu belirtiler iniş çıkış halindedir ve düzensiz bir grafik olarak karşımız çıkar. Bu yüzden; depresif ruh hali içerisinde olmak depresyon tanısı almakla aynı şey değildir. Depresyon; insan hayatını derinden etkileyen ve kesin tanı konulduğu takdirde müdahale edilmesi gereken ciddi bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatride kullanılan DSM-5 tanı ölçüt kriterlerine göre, en az 2 hafta süre içerisinde; enerji kaybının olması, sürekli yapılan aktivitelere karşı ilgisizlik, isteksizlik, erteleme, sinirli ve gergin olma, yorgunluk, bitkinlik, değersizlik ve suçluluk hissi dolayısıyla işe yaramaz hissetme, uyku ve yeme problemleri depresyon belirtileri arasında gösterilebilir. Depresif ruh halinden en büyük farkı, yaşanılan duygu ve düşünce süreçlerinin daha derinden hissedilmesi ve günlük hayatta işlevselliğin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Depresif ruh halinde olan bireyler ise sıkıntı, gerginlik, isteksizlik gibi duyguları yaşarken günlük hayatlarına da bir şekilde devam etmektedirler. Ancak, depresyonda değiliz demek işleri hemen yoluna koymaya yetmez ne yazık ki. Depresif hissederken de depresyon sancıları çekebilir, işleri yoluna koymak zorlaşabilir. Peki, ne yapacağız? Etrafımızdaki herkese her şeyden şikayet eden, mutsuz ve umutsuz bireyler olarak mı devam edeceğiz hayatımıza?

    Önce kabul etmekle başlayacağız. Kendimizi ve sorunlarımızı olduğu gibi kabul etmeye çalışacağız. Olumsuz düşünce ve duyguların, herkes tarafından zaman zaman yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilecek donanımda olduğumuzu kabul edeceğiz. Kendimizi seveceğiz.

    Sonra değiştirebileceğimiz durumları bir bir ortaya çıkaracağız. Farklı yolları deneyeceğiz. Farklı düşünmeyi deneyeceğiz. ‘Gece gündüz sorunlarımı düşünüyorum ama olmuyor, her şey beni buluyor’ gibi yakınmaların hiçbir işe yaramadığını ve bu yakınmaların çözümden çok uzakta olduğunu fark edeceğiz. Belki de sorunlarımıza sürekli aynı yerden bakıyoruzdur, belki de çözüm diye uğraşırken labirentin içinde kaybolmuşuzdur… Değiştiremeyeceğimiz durumlar için ise tahammül seviyemizi geliştireceğiz. Hayatta her şey istediğimiz gibi olmayabilir. Eminim herkes çok isterdi; sihirli bir değneği olsun; değdirdiği her olumsuz durumu düzeltiversin şıp diye. Ama henüz öyle sihirli bir değneğimiz yok ve yeri geldiğinde tahammül etmeye her şeyden çok ihtiyacımız var unutmayacağız.

    İşler her zaman yolunda gitmeyecek, kabul ediyorum bazen kolay olmayacak. Sorunlar daha fazla sırtımıza binerken, çözmek için gereken motivasyonumuz daha az olacak. Ama geldik bir kere bu dünyaya. Eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla kabul edip çözüm odaklı yaşayacağız. Enerjidepolarımıza yükleneceğiz mesela. Benim enerji depom sevdiğim insanlar. Onların yanında olmak, onlarla vakit geçirmek, yeri geldiğinde eğlenmek, yeri geldiğinde hüzünlenmek ama her şeyi paylaşmak; benim hayattaki vazgeçemeyeceğim enerji depom. Durun bir dakika ve liste yapın. Enerji depolarınızı keşfedin. Aile üyelerinizden biriyse bu, koşun sarılın. Doğaya karışmaksa, en yakın parka atın hemen kendinizi. Evde yayılan bir kek kokusu huzur verecekse size, yumurtaları hazırlayın mutfakta. Önemli olan olayların ve düşüncelerin değişebileceğine inanmak ve bunun için küçük adımlarla da olsa yürümeye başlamak. Peki, ne demek bu küçük adımla? Sorunumuz her ne ise kocaman bir dağ olmuş ve dağın öteki tarafına geçmemiz bekleniyor. Nasıl ve nerden başlayacağımızı bilemiyoruz. Hani derler ya; ‘bir başlasam devamı gelecek…’, işte tam da bu noktada devreye giriyor küçük ama azımsanmayacak adımlarımız. Önce sizi yormayacak o ilk adımı atmalısınız. Sorunun tümüne değil, ilk adımınıza odaklanın. Her gün bir yenisini ekleyerek yolun yarısına geldiğinizi göreceksiniz bir gün. Yatakta uzanmış sorunu düşünmektense, kabuslar görüp sabaha yorgun ve bitkin uyanmaktansa o ilk adımın ne olduğunu bulmalı ve yürümeye başlamalıyız.

    Tüm bunları gözden geçirdikten sonra sizin için durumun çok daha ciddi olduğunu düşünüyorsanız, küçük adımlarla yürümeye başlayacak kadar bile enerjinizin olmadığını hissediyorsanız, gün içinde gelip geçici değil de sürekli aynı olumsuz düşünceler içindeyseniz ve günlük işlerinizi halledemiyorsanız şayet,  bir uzmana danışmaktan çekinmeyin lütfen. Depresyon tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır unutmayın. Sorgusuz sualsiz, yargısız bir şekilde dinlenmek,  yükünüzü paylaşmak, anlaşılmak ve yeni bakış açıları kazanmaktır belki de ihtiyacınız olan. Nefes alıyoruz ve önümüzde yeni bir gün var. O zaman yarın değil tam da şimdi, kendimize dokunma zamanı…