Etiket: Gün

  • Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Hayat Koşarak Bitmez: Yavaşlayın!

    Günlerimizi öyle hızlı yaşıyoruz ki sanki her an bir yere yetişecekmiş gibi. Bu durum konuşmamıza dahi yansımadı mı? Sanki biri kovalarcasına hızlı hızlı konuşmak, kendimizi ifade edememek, konuşmak yerine acele ederek el mimiklerini kullanmak, iletişimimiz de git gide hızlıca yok oluyor… Her gün başlı başına ayrı koşturma. Hafta sonları, tatil günleri, bir bayram tatili izni nefes almak için bile hızlı hareket ediyoruz hemen gidip gelelim de aradan çıksın diyoruz. Değerlerimizde hızlıca bizden uzaklaşıyor… Kısacası her şeyi koşarak yapmaya o kadar alışmışız ki değerlerimizden tutunda iletişimize kadar bu durum dört bir yanımızı sarmış. Gündüz işe yetişme temposu, evrakları yetiştirme, çocuğu okula bıraktın koştur koştur eve gelince de çocuk telaşı, yemek yetiştirme, yapılacak işler, uyku saati diyorsunuz oh derken kendinize vakit ayırırken sizde yorgunluktan uyuyup kalmışsınız… Yavaşlayın! Hayatı vitese takmış bir şekilde ilerliyoruz, devamlı aynı şeyler, vücudunuz yoruluyor, hem fiziksel yorgunluk yaşıyorsunuz hem de beyin yorgunluğu! Çoğu kez duyduğum şeylerden biri fiziksel yorgunluk bir şekilde geçiyor da beyin yorgunluğu nasıl geçecek.

    Evet, sevgili okurlarım nasıl geçecek? Büyük bir şehirde yaşadığımız için hayatın zorluklarına rağmen devamlı mücadele etmek zorundayız. Hayat bazısına doğuştan fırsat vermemiştir. İnsanlar fırsatları kendi oluşturmak için çalışır. Kendilerini çok fazla çalışmak zorunda hissederler. Durup soluklanmaya vakit yoktur sürekli bir yerlere yetişme çabası içindedir. Hatta hayatın güzelliklerini kaçırdıklarının farkında olurlar. Dünyaya bir kez geldiklerinin de bilincindedirler. Ama zorunlulukları hayallerinin önüne geçer ve koşmaya kaldıkları yerden devam ederler. Ve zamanla ruhumuz yaşlanır… Durup dinlenemiyoruz. Hayal olarak kalıyor. Ödenmesi gereken faturalar, banka işleri, evin düzeni, ev alışverişi, okul, sosyal hayat… Yapılması gereken şeyler evet ama bunu koşturarak değil kendinizi dinleyerek yapmalısınız. Elbette bunlar yapılacak şeyler biz koşsak da koşmasak da illa ki yapılması gerekenler bir şekilde yapılıyor. 

    Önemli olan sindirerek koşturmak… Bir de üstüne bu kadar şeyi yapıp vicdan azabı çekenler yok mu? Her şeyi yapmalarına rağmen çocuğumun şuyu eksik ona yetişemedim, onu haftanın 5 günü aradım şimdi 3 günü arıyorum vicdan azabı çekiyor üstüne koşmaya devam ediyor. Yahu en son ne zaman sinemaya gittin? Hayatın neresinde kalmıştın? Yaş geldi geçiyor eskisi gibi olabilir mi her şey? Ya da istediğin halde olmuyor mu? Eski sağlığın yok mu? En önemlisi ruh sağlığı yaşamış olduğun bu koşturma seni psikolojik olarak yıpratır ve hastalıklar ortaya çıkar; depresyon, panik atak, kaygı, memnuniyetsizlik… Çaresi var mı elbette var ama iş işten geçmesin. Eskisi gibi olabilir mi kırılan bir vazoyu tamir etseniz ne kadar birbirine bağlanır ki…  Her birimizin hikâyesi, yaşam deneyimi ayrı ama hemen hemen dikkat edin herkesin yaşadığı şeyler benzer. Ta ki bir gün bir şekilde düzende bir yanlışlık olduğunu anlayıncaya kadar… Belki fırsat yaratıyorsunuz ama alışık olmadığınız için anı nasıl değerlendireceğinizi bilmiyorsunuz içinde bulunduğunuz anı unutup sanki maratondaymışsınız gibi koşmaya devam ediyorsunuz. E bu hız fazla olunca etrafınızdakileri göremiyor sağlığınızda ihmal ediyorsunuz. Sevgiden geçmeyen her gün bana kalırsa kayıp gündür. İş bu illa ki yapılır önemli olan severek sindirerek yapmak. 

    Hayatta kendiniz için bir iyilik yapın; 

    Doğanın kusursuz huzurundan faydalanın, işlerinizin koşuşturmasına bir ara verin yavaşlayın! 1 günde olsa kendinizi doğanın yeşiline bırakın. Kafanıza gereğinden fazla bir şey takmayın. Söylemesinin kolay olduğunu biliyorum fakat zaman sihirli bir ilaçtır. Zamanla kafanıza bir şey takmamayı öğreniyorsunuz. Kişilere veya eşyalara bağımlı olmayın! Yeniliklere açık olun, dışarıdan izlemek yerine içerisine girin o tadı alın ve kendiniz alışkanlıklar yaratın. Üşendiğiniz ve ya yorulduğunuzda hep aynı hep aynı şeyler diye isyan ettiğinizde durun ve derin bir nefes alın. Belki sizin isyan ettiğinize başkaları sahip olmak istiyordur. Kıymetini bilmediğiniz şeyleri elinizden çıkıp gittikten sonra kıymete binmesi hiçbir şey ifade etmez. Bir gün ölecekmiş gibi yaşadığınıza inandığınız gibi uygulamasında yaparsanız hem yoğun temponuz sırasında acı çekmemiş olursunuzHerkes kalbinin renginde yaşar hayatı ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakiler . Demem o ki siz yavaşlayın etrafınızdakilerde yavaşlasın siz sevin etrafınızdakilerde sevsin… En önemlisi siz kendinize değer verin etrafınızdakilerde size değer versin. Şimdi derin bir nefes alın! Hayatınıza geri baktığınız kendiniz için bir şeyler yapmış olun. Gücünüz ruhunuzda gizli…

  • Çağımızda Depresyon

    Çağımızda Depresyon

    Günümüzde hemen hemen herkesin depresyondayım! Dediği depresyon kavramı gerçekte nedir?

    Depresyon kavramı, günümüzde kendini en üst sıralara yerleştirmiş olan bir kavramdır. Aslında depresyon temel olarak kişinin yaşamdan, yaşadıklarından zevk almama durumudur. Hayata dair içinde bulundurduğu yaşama sevinci, umut gibi duyguların yerine üzüntü, karamsarlık gibi olumsuz duyguları barındırmasıdır. Bazı insanlar bu duyguları gün geçtikçe daha yoğun ve uzun süre yaşarlar. Fiziksel ve zihinsel sağlığı etkileyen ve hayatı her geçen gün daha zor hale getiren yaygın ve ciddi bir tıbbı hastalıktır. Bunun yanı sıra her hastalıkta olduğu gibi depresyonunda genetik yatkınlığı vardır. Depresyon ruhsal bozukluğun, fizyolojik nedenlerin yanında aile bireylerinde depresyon öyküsü olanlarda depresyonun görülme olasılığını arttırıyor.

    Başlıca nedenlerini nelerdir?

    • Doğum, lohusalık dönemi

    • Genetik yatkınlık

    • Evlilik, aile içi sorunlar

    • Kayıplar,

    • Benlik saygısının azalması

    • Değersizlik, suçluluk

    Başlıca belirtileri nelerdir?

    • İsteksizlik, aşırı halsizlik

    • Sosyal İlişkilerden kaçma, içine kapanma

    • Yemek yiyememe/aşırı yemek tüketimi

    • Aşırı uyuma hali/uykuya dalamama/uykusuzluk

    • Umutsuzluk, hayattan zevk almama

    • Günlük aktivelerde yavaşlama

    Halk sağlığı olarak günümüze gelen depresyon hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü yapmış olduğu araştırma sonucu dünya nüfusunun yüzde 4,3’ünün yani dünya çapında 300 milyondan fazla kişinin depresyonda olduğunu belirtiyor.

    Depresyonun cinsiyet ile ilişkisini gösteren çalışmalarda ise erkeklerde depresyon oranı kadınlara göre daha az olduğu görülmüştür (Tarhan, 2013,97). Kadınların yüzde 12’sinin, erkeklerinse yüzde 6’sının depresyonla mücadele ettiği belirlendi. Depresyonla ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarla ilgili sorumlulukların ve beklentilerin artmasıyla birlikte kadınlar, dramatik olarak değişmeye başlarlar ve bazı dönemlerde depresyonun açığa çıkma durumu yüksek düzeyde artar. Bireyin bu dönemle birlikte; yaşadıklarını yordama, kişilik kazanma, cinsiyeti ön plana çıkarma, birey olarak kendi başına karar verme, diğer fiziksel, sosyal değişiklikler ortaya çıkar. Açığa çıkan bu değişiklikler, erkeklerde ve kadınlarda farklılık gösterir ve kadınlar depresyon ile daha sıkı ilişkilidir. Günümüzün sorunlardan biri olma özelliğini taşıyan depresyon tedavi süreci gerektiren bir hastalıktır. Unutmamak lazım ki depresyon tedavi edilebilir ve etkili birçok tedavi yöntemleri mevcuttur. Kişinin iki haftadan daha uzun süren depresif bir dönem geçirmiş olması gerekir. Hafif depresyon belirtileri mevcutsa birincil tedavi yöntem (sosyal çevresi ve ailesi) varsa tedavisiz bir şekilde bir süre sonra iyileşebilir. Fakat ağır depresyon (iştahsızlık, intihar düşüncesi, fiziksel durumun kötüye gitmesi) mutlaka bir psikiyatriden yardım almalıdır.            Tedavi yöntemi olarak size tavsiyem;

    • Sosyal olma ve egzersiz yapma, çok sık duyduğunuz egzersiz yapın sözünden sıkılmış olabilirsiniz fakat egzersiz endorfin seviyelerini yükseltir hafif depresyona karşı yardımcı olabilir. Fırsatınız varken hareketlenin! 

    • Sevdiklerinizle zaman geçirmeyi ihmal etmeyin!

    • Kendinize hobiler edinebilirsiniz.

    • Bol bol temiz hava alın. Nerede nasıl dediğinizi duyar gibiyim ama eminim kaçamak yapabileceğiniz bol yeşillikli alanlar vardır. Oksijen serotonin düzeyini yükselten etkenlerden biridir.

    • Yeni yerler keşfedip, doğanın sesine kulak verin

    • Pozitif düşünen insanlarla ilişki kurun. Moralinizi yerine gelmesini sağlayıp keyif almanıza yardımcı olur.

    • İyi şeyler düşünüp iyi şeylere odaklanın. Hayatta kötülük, kötü düşünce yok diyemem var, hem de çok fazla var ama yaşamak içinde pek çok sebep var bir sürü iyilik, güzellik de var. Güzellikleri görmeniz dileğiyle.

    En önemlisi hastalığınızı önce siz sonrasında yakın çevrenizin kabul etmesi doğru yardım almak için gereklidir. Bu hastalık sadece sizin değil dünyada ki birçok insanın başına gelmektedir. Kendinizi bu hastalığı sadece ben yaşıyorum düşüncesine kaptırmayın. Psikoloji ilmine güvenin, seçmiş olduğunuz tedavinin yolu ne olursa olsun, profesyonel destek almak kendiniz gibi hissetmeye başlamanın ilk adımıdır. Kendinize bu iyiliği yapın. Unutmayın 

    İlk adımınızı ben atıyorum bir kahve alın ve izlenmesi gereken filmlerden birisini seçin! 

    Ordinary People-Sıradan İnsanlar- 1980-Imdb; 7,8

    The Hours – Saatler-2002-Imbd; 7,6 

    Interiors-İç Dünyalar-1978- Imbd; 7,5

    Girl Interrupted – Aklım Karıştı – 1999 – IMDb: 7,3

    Side Effects – Acı Reçete – 2013 – IMDb; 7,1

  • Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Hemen hemen herkesin dilinde olan bu hastalık hakkında pek çok kulaktan kulağa dolaşan bilgiler mevcut. Hadi gelin Alzheimer nedir? Alzheimer’ın görülme sıklığı nedir? Doğru bilinen yanlışları nelerdir? Hep birlikte bakalım.

    Gün içerisinde unutkanlık ile başlayan ilerleyen zamanlarda bu unutkanlığın sık oluşu bir hastalık habercisidir. Bu hastalıklardan biride Alzheimerdır. İlerleyen yaş ile birlikte beyindeki hücrelerin sayısında azalma meydana gelir ve devamında beyindeki sinir hücrelerinin ölmesi beyin sinyallerinin çalışmamasına neden olur. Buda zaman içerisinde hafıza, bellek, davranış, mantıklı düşünme ve iletişim gibi problemler ortaya çıkarır. Bunun yanında kişiliğin değişmesi ve bazı psikolojik sorunlara sebep olur. Bu hastalığın belirtileri siz farkına varmadan yavaş yavaş gelişir ve erken fark edilip tanı konmazsa zaman içerisinde daha kötüye gidebilecek ciddi bir hastalık haline gelir. Hastalığın nedenleri arasında; kafa sarsıntıları, ağır depresyon, şeker ve tansiyon, kolesterol yüksekliği gösterilmektedir. Tabi genetik yatkınlıkta bu nedenler arasında yer alıyor. Tekrarlayıcı kafa sarsıntısı beyindeki kılcal düzeyde ki damarlarda kanamaya neden olduğu için oldukça risk teşkil etmekte. Profesör boksörlerin ve futbolcuların Parkinson hastalığının yanında Alzheimer hastalığının görülme olasılığı artırıyor. Ağır depresyondaki kişinin de bu hastalığa yakalanma riski iki kat artıyor. Belirtilerine geçmeden önce Alzheimer 3 ana döneme ayrıldığını ve bu dönem içerisinde belirtilerinin katlanarak devam ettiğini vurgulamak isterim;

    Erken Evre;

    • Tanıştığı kişilerin adlarını hatırlamakta zorluk çekerler.

    • Sosyal yaşantılarında rutin olarak yapmış oldukları işleri yerine getiremezler.

    • Eşyalarını koyduğu yeri hatırlamama ve kaybetme gibi zorluklar ortaya çıkar.

    Orta Evre; En uzun evre ve yıllarca sürebilir.

    • Kafa karıştırıcı sözler, aşırı sinirlilik ve kızgınlık hali mevcuttur.

    • Ev adreslerini hatırlamada ciddi zorluk çekerler ve telefon numaralarını dahi hatırlayamazlar.

    • Hangi ay ve günde olduklarını hatırlamazlar.

    • Uykuları aşırı düzensizdir. Genellikle gün boyunca uyuyup geceleri uyumazlar.

    Geç Evre;

    • Kontrol etme yeteneği tamamen yok olur.

    • Günlük bakımlarını yapamaz hale gelirler. Bu evrede 24 saat bakıma ihtiyaçları vardır.

    • Konuşma, ağzındakini yutma gibi fonksiyonunu kaybederler. Konuşmak istemezler ve göz kontağı kuramazlar.

    • Ev içerisinde amaçsız gezintiler ortaya çıkar.

    • Halüsinasyon görmeye başlarlar. Yakınındaki kişilere zarar verme olasılığı maalesef ki artar.

    Tahmin ettiğiniz üzere Alzheimer ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Uzmanlar; yaşlılarda (65+) Alzheimer riskinin daha fazla olduğunu söylüyorlar. Yapılan araştırmalara göre de ülkemizde 600 bin dünya genelinde ise 47 milyon kişi bu hastalığın pençesinde… Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; Türkiye 2050 yılında dünya da en fazla Alzheimer hastası olacak 4 ülkeden biri olabileceğini ifade ediyor. Şöyle düşünelim 80 yaşında olduğumuzu hayal edelim ve karşınızda birisinin oturduğu düşünün. Kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım ama ikinizde birisinin Alzheimer hastası olma olasılığı çok yüksek. Belki ben değilimdir diye düşünmüşsünüzdür. Fakat o zamanda siz hastaya bakan kişisiniz. Bu nedenle Alzheimer hastalığı geniş bir kitleyi kapsayan ciddiyeti oldukça fazla halk sağlığı sorunudur. 

    DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

    YANLIŞ: Alzheimer’ın kesin iyileştirici ilaç tedavisi vardır?

    DOĞRU: Alzheimer’ın ilaç tedavisi vardır fakat kesin iyileştirme söz konusu değildir. İlaçlar sadece evrelerin gecikmesine yardımcı olur. İlerlemeyi önleyen ilaçlar mevcuttur.

    YANLIŞ: Alzheimer ve bunama (demans) aynı şeydir?

    DOĞRU: Alzheimer bunama hastalığıdır. Alzheimer olan kişi bunama hastasıdır fakat her bunama hastası Alzheimer değildir.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastaları hastalığın farkında değildir?

    DOĞRU: İlk evrelerinin farkındadırlar. İlk evrelerinden sonra zaman geçtikçe farkına varmazlar.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastalığı önlenemez?

    DOĞRU: Önleminizi aldığınız sürece her hastalığını yenme oranınız mutlaka artacaktır. 

    Öncelikle diğer yazılarımda ifade ettiğim gibi hastalığınızı tanıyın. Eminim ki tedavi yolları olacaktır. Ama unutmayın ki en büyük tedavi kişinin kendisindedir. Kendinize değer verin her koşulda kendinizi sevin. Kendiniz için hobiler edinebilirsiniz bu her zaman için zihninizi canlı tutar. Alzheimer hastalığı için beyni her zaman aktif tutmak gerekir. Kolesterol şekerinizi kontrol ettirin özellikle belli bir yaştan sonra kilonuza dikkat edip düzenli beslenmeye özen gösterin. Beslenme demişken size tavsiyem GDO gıdalar, trans yağlar nerede nasıl yapıldığını bilmediğiniz yerlerde yemek yerine mutfağınızı keyifli hale getirip sağlıklı beslenebilirsiniz. Her şeyinizi kendiniz yapabilirsiniz örneğin bakkaldan yoğurt almak için çocuğunuzu boşuna göndermeyin evde kendinizin yapması hem meşguliyet açısından hem de sağlık açısından oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. Aynı zamanda müziğin size eşlik etmesini sağlayın (müzik dinlemek beyninizin sağ lobunu faaliyete geçirir. Sağ lob ise duygularla alakalıdır.) Bunun yanında da eş ve dostlar ile sohbet sizi seven insanlarla birlikte olmak stresinizi azaltır ve sizi canlı tutar. Günlerinizi planlayın beyniniz için avantajdır. Çünkü beyni aktif tutar ve aynı zamanda heyecanlandırır! Ve son olarak günlük tutmaya tutamazsanız bile haftanın 3-4 günü yazmaya özen gösterin harika bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Hem motor hareketlerinizi hem de zihinsel olarak kelimelerden uzaklaşmamış olursunuz güzel bir yatırım!  Yaşınız ilerleyebilir ama içinizde hep çocuk kalın. Aman yaşım geçti demeyin ruhunuzu dinç tutmak için elinizden geleni yapın. Her yaşın ayrı güzelliği olduğunu unutmayın.

  • Sıcak ve nemli havada alınması gereken 10 önlem

    Hava sıcaklıklarına ek olarak nem oranın da yükselmesi, çocuklar ve yaşlılarla birlikte; kalp, astım, diyabet gibi kronik rahatsızlığı olanları da olumsuz etkiliyor. Mevsim normallerinin üzerine çıkan sıcaklıklar aşırı nemin etkisiyle ciddi sağlık sorunlarına neden olurken, dikkat edilmediği takdirde hayati tehdit edecek boyutlara varabiliyor.

    Sıcak çarpması komaya neden olabilir

    Hava sıcaklıklarının arttığı dönemlerde en çok karşılaşılan sağlık sorunu, sıcak çarpmasıdır. Önemli ve tehlikeli durumlara neden olabilen sıcak çarpması yüksek ateş, terleyememe, halsizlik, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, bulantı ve nabız hızlanması gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Çocuklar, yaşlılar, kronik rahatsızlığı olan ve açık tenli insanların daha fazla etkilendiği sıcak çarpmasında, komaya kadar gidebilen sinir sistemi bozuklukları yaşanabilmektedir. İlerleyen aşamasında algılama ve koordinasyon yeteneği ile birlikte görme netliğinde bozulma, göz çukurlarının belirginleşmesi ve bilincin kaybolması ortaya çıkabilir.

    Yetişkinlerde de isilik görülebiliyor

    Sıcak ve nemli havalarda aşırı terlemeye bağlı olarak deri tahrişi olabilir. İsilik başta bebekler olmak üzere her yaşta görülür. Kızarık bölgeler kuru tutulmalı, daha serin ve daha az nemli ortamlarda bulunmaya özen gösterilmelidir.

    Klima ile serinlemek isteyenler dikkat!

    Yaz aylarında aşırı sıcak ve nemden etkilenmemek için en sık başvurulan serinleme yöntemlerinin başında klima gelmektedir. Ancak dikkat edilmezse klima da ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Özellikle, bakım ayarları zamanında yapılmayan ve düşük derecelerde çalıştırılan klima çocuk, yaşlı ve alt solunum yolu rahatsızlığı bulunanları olumsuz etkileyebilmektedir. Klimanın 23-24 derece aralığında çalıştırılması ve direk temas edecek şekilde soğuk havaya maruz kalınmamasına dikkat edilmelidir. Zatürre gibi ciddi hastalıkları neden olabilen yanlış klima kullanımı, alerjik bünyeli kişilerin şikayetlerini artırabilmektedir. Bununla birlikte uzun süre sıcak ortamda kaldıktan sonra aniden klimalı soğuk bir ortama girmek kalp damarlarında spazm etkisi yaparak büzülmelere ve krizlere neden olabilmektedir. Ev ve işyerinde kullanılan klima gibi otomobillerde de soğuk havaya direk maruz kalmaktan kaçınılmalıdır.

    Kalbinizi sıcaktan ve nemden koruyun

    Sıcak ve nemli havalar kalp hastaları için dikkat edilmesi gereken dönemlerin başında gelmektedir. Aşırı nem ile birlikte su ve tuz kaybı kanın pıhtılaşma oranında değişikliklere neden olarak kalbin çalışmasını etkilemektedir. Cildi besleyen damarlar aşırı sıcaklarda genişleyerek vücut ısısını sabit tutmaya çalışmaktadır. Bu durum da kalbin daha fazla çalışmasına neden olmaktadır. Sıcak ve nemli günlerde kalp krizi riskini azaltmak için; sıvı tüketmek, yağlı besinlerden uzak durmak ve güneşin zararlı etkilerinden korunmak hayati önem taşımaktadır.

    Su tüketiminde aşırıya kaçmayın

    Sıvı tüketimi yaz aylarından en fazla dikkat edilmesi gereken konuların başında gelmektedir. Yüksek sıcaklık ve nemin etkisiyle vücut terleme yoluyla su ve tuz kaybetmektedir. Kanın koyulaşmasına neden olan su ve tuz kaybının karşılanabilmesi, özellikle kalp sağlığı bakamından önem taşımaktadır. Ancak gereğinden fazla sıvı tüketimi vücudun tuz dengesini bozarak ritm bozukluklarına neden olabilmektedir. Temiz olmayan su veya iyi yıkanmayan sebze ve meyveler enfeksiyon hastalıkları ile birlikte yaz aylarında sık görülen ishale neden olabilmektedir. Sıvı- tuz dengesini bozan ishal ciddi tansiyon sorunlarına yol açabilmektedir.

    Yüksek nem nefesinizi kesebilir

    Sağlıklı kişilerin bile yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen yüksek nem oranı astım hastalarının zor bir dönem yaşamasına neden olabilmektedir. Alerjenler ve viral enfeksiyonların yanında aşırı sıcak ve nem astım krizlerini tetikleyebilmektedir. Sıcaklıkların yükseldiği ve nem oranının %60’ları geçtiği günlerde astım hastalarının evden çıkmaması gerekmektedir. Ancak sıcak hava ve nem ile birlikte ev ortamında küf mantarı ve ev tozu akarlarının artmasına neden olarak astım hastalarını etkileyebilmektedir. Astım hastalarının ilaçlarını yaz mevsimine göre ayarlanması ve tedavilerine aksatmaması gerekmektedir.

    Şapkasız çıkmayın

    Gün içinde güneşin zararlı etkilerinden korunmanın en basit yöntemi şapka, şemsiye ve güneşin zararlı etkilerinden koruyucu yüksek faktörlü kremler kullanmaktır. Özellikle güneşin cilt üzerindeki olumsuz yakıcı etkisini yeterince hissedemeyen diyabet hastaları terleme bozukluğu nedeniyle ciddi sorunlar yaşayabilmektedir. Aşırı sıcaklar nedeniyle kan şekerinin yükselmesi kan akışkanlığını azaltabilmektedir. Şekerin yükselmesiyle ortaya çıkan sıvı kaybı sıcağın da etkisiyle inme, kalp krizi ve beyin kanamalarına neden olabilir

    Sıcak migreni tetikleyebilir

    Sıcaklık ve nem oranının artması migren krizlerini de etkilemektedir. Aşırı sıcaklarda bol sıvı tüketimi, kaliteli camlara sahip güneş gözlüğü kullanımı ve saçların ıslatılması gibi önlemler ön plana çıksa da mecbur kalınmadıkça güneşe çıkılmaması migren ataklarından korunmanın en iyi yoludur.

    Bu süreci rahat atlatabilmek için…

    Mevsime uygun, vücudun sıcaklığını çok yükseltmeyecek, terletmeyecek, açık renkli kıyafetler giyin. Güneşten korunmak için geniş kenarlı şapkalar takın.

    Günlük sıvı ihtiyacınızı ihmal etmeyin. 2,5 – 3 litre su ile birlikte, vücudun kaybettiği elektrolitler için mineralli su tüketmeyi unutmayın.

    Özellikle 11.00 – 16.00 saatleri arasında güneşlenmeyin. Spor için akşam saatlerini seçin.

    Soğuk ya da sıcak su yerine ılık su ile duş almayı tercih edin.

    Klimayı 23-24 derece arasında çalıştırın. Klimaların nem alıcı özelliğini devreye sokmak daha sağlıklı olacaktır.

    Hijyen kurallarıyla birlikte sindirimi daha kolay besinler tercih edin. Ağır, salçalı ve yağlı yemeklerden uzak durun.

    Hem rahatlama hem de vücutta oluşan ödem için el ya da ayaklarınızı buzlu su dolu bir kovanın içine 10-15 dakika batırın.

    Tatil planlarınızı nem oranının düşük olduğu bölgelerden seçin.

    Sürekli kullanılan ilaçlar için yaz ayarlaması yaptırmayı unutmayın.

    Çocuklara gelişigüzel vitamin takviyesi vermek yerine meyve sebze yedirin.

  • D vitamini ve sağlımız

    D vitamini ve sağlımız

    D vitamini, hormon benzeri fonksiyonları olan bir grup yağda çözünen vitamindir. Türkiye bol güneş ışığına sahip coğrafi bir konumda olmasına rağmen, gebe kadınlar, bebekler, çocuklar ve yetişkinlerde D vitamini eksikliği gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Özellikle kış aylarında güneşten az faydalandığımız için D vitamini sentezi hemen hemen hiç olmamaktadır.

    Bu nedenle D vitamini eksikliği bir hastalık göstergesi olacağı gibi, yetersizliğiyle birlikte bir çok sağlık sorunları da ortaya çıkmaktadır. Diyetisyen Selvi Pamukçu ile hazırladığımız ve siz değerli okuyucularımızın ilgiyle okuyabileceği bu makalenin dikkat çekeceğini umuyorum.

    D Vitamininin Vücuttaki Sentezi

    Bitkisel ve hayvansal kaynaklı olarak alınan D vitamini öncülleri deride ve vücutta sentez edilir. D vitamini iki şekilde oluşur.

    Deride güneş ışığı yardımı ile;

    Yeterli D vitamini alımı günde 20 dakika boyunca kol, bacak ve yüzün ışığa maruz kalması yeterli olabilir. D vitamini

    Tüm D vitamini yapımının yüzde 80’i deride olur,

    Geri kalanın yüzde 20’si ise diyetle bitkisel kaynaklardan ergokalsiferol (D2 vitamini) ve hayvansal kaynaklardan kolekalsiferol (D3 vitamini) alınır

    2. Diyetle besinlerden vitamin D2 ve vitamin D3 alınmasıyla ;

    Hayvansal besinlerden alınan kolekalsiferol(D3) ile bitkisel besinlerden alınan ergokalsiferol (D2), ince bağırsaklardan emilir. Emilen D Vitamini Karaciğerde metabolize olur. D Vitamininin fazlası Karaciğer, yağ ve kas dokularında depolanır. Vitamin D’nin bir kısmı, karaciğerde 25-hidroksikolekalsiferole [25(OH)D3] veya 25-hidroksiergokalsiferole [25(OH)D2]’ye çevrilir. D Vitamininin depolanmayan önemli bir kısmı 25(OH)D3’e dönüşerek kana geçerse de az bir kısmı karaciğerde işlenerek safra yoluyla bağırsağa taşınır ve ince bağırsaktan tekrar emilir(enterohepatik dolaşım). Plazmada bulunan 25(OH)D3 veya 25(OH)D2, böbrek hücrelerine gelir ve hidroksilaz enziminin etkisiyle hücre içinde 1.25(OH)2D3 veya 1.25(OH)2D2’ye dönüşerek aktif D Vitamini Metabolitini oluşturur.

    D vitaminin vücuttaki rolü

    D vitamini bağırsaktan kalsiyum ve fosfor emilimini kolaylaştırıp, böbreklerden fosfor geri emilimini uyararak kemik mineral metabolizmasını doğrudan etkilemektedir.

    İskelet sistemi ve D vitamini ; Eksikliği ile iskelet sisteminde belirtilerle ortaya çıkan hastalıklar raşitizm ve osteomalasidır. Raşitizm, özellikle süt çocuklarında ve ilk yaşlarda çok görülür. Raşitizmde kemikler yumuşar ve kolay bükülür hal alır. Bacaklarda X veya O biçimi çarpıklıklar olur. Osteomalasi ise yetişkinlerde yaygın olarak görülür ve kemikler daha yumuşaktır. Vücutta kalsiyum emilimi ve kemik mineral yoğunluğu düşüktür. Sık doğum yapan, yetersiz ve dengesiz beslenen, güneşten yararlanamayan kişilerde risk artar.

    Diyabet ve D vitamini ; D vitamini pankreastan insülin salgılayan beta hücrelerini uyararak insülin salınımını arttırır. Serum 25-OH-D ile insülin duyarlılığı arasında pozitif ilişki gözlenmiştir. Ayrıca D vitamini yangısal madde üretimi ve lenfosit çoğalmasını azaltarak Tip 1 diyabet oluşuma riskini ve özellikle açlık kan şekerini düşürdüğü gözlenmiştir.

    Obezite ve D vitamini; Vitamin D eksikliği deri altında yağ birikimini artırabilir. Obezitede yağ dokusu arttığı için D vitamini bu dokuda daha fazla depolanmaktadır.

    Ortak genetik ve çevresel ortamlarda gelişen, bel çevresi kalınlığı, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozukluk, kan şekeri yüksekliği ile karakterize bir kardiyometabolik risk faktörleri olarak tanımlanan metabolik sendroma bağlı olan D vitamini eksikliğinin dünyada populasyonu yüzde 30- 60 olarak görülmektedir.

    D vitamini alımı, BKİ (Beden Kitle İndeksi )’ni azaltır ve birlikte kan basıncını düzenleyerek tansiyonu dengeleyebilir. Ayrıca D Vitamini bazı kanserlerin (meme, prostat, kolon rektum kanseri) otoimmün hastalıkların, kalp hastalıklarının gelişimini önler.

    D vitaminin eksikliği riski taşıyan grupları şu şekilde sıralayabiliriz

    Hamile ve emziren kadınlar

    Bebekler ve <5 yaşındaki çocuklar

    <65 yaş üzeri insanla

    Güneşten az yararlananlar veya kapalı ortamda çalışanlar

    Koyu cilt yapısına sahip olanlar(Afrika ve Güney Asya kökenli gibi)

    Ayrıca eksikliğinin nedenlerine baktığımızda diyetle yetersiz D vitamini alımı olanlarda, obezite (şişmanlık), yağ emilimi bozukluğu yapan hastalıklarda (kistik fibrozis, çölyak, whipple, crohn hastalıkları), katabolizmayı arttıran ilaçlar (glukokortikoidler) kullananlarda, karaciğer yetmezliği, nefrotik sendrom, kronik böbrek yetmezliği, genetik hastalıkları (vitamin D bağımlı rikets tip 1-2-3), hipertroidizmi olan kişilerde ve anne sütü kullanan bebeklerde bu vitaminin eksikliği bulgularına çok sık rastlanmaktadır.

    Serum D vitamini düzeyleri

    Kişide vitamin D düzeyini değerlendirmek için genellikle serum 25- Hidroksi vitamin D (25-OH D) ölçümü yapılır.

    25(OH)D düzeyi; 20 ng/ml D’den düşük ise D vitamini eksikliği,
    21 ile 29 ng/ml arasında ise D vitamini yetersizliği,
    30 ile 80 ng/ml arasında ise normal D vitamini düzeyi,
    80 ng/ml’den yüksek ise yüksek D vitamini düzeyi,
    150 ng/ml’den yüksek ise D vitamini intoksikasyonu olarak belirlenmiştir.

    D Vitamini kaynakları

    Bu vtaminin yoğun olduğu diyetlerle, bitkilerde bulunan ergokalsiferol (D2 vitamini) ve hayvan dokularında bulunan kolekalsiferol (vitamin D3) şeklinde alınabilmektedir. Aşağıdaki tabloda gördüğümüz üzere asıl D vitamini, kaynağı Güneş ışığı olup besinlerde ise en fazla sırasıyla derin yağlı su balıklarında (somon, sardalya, uskumru, ton balığı), morina balığı ciğeri ve yumurta sarısında bulunmaktadır.

    D Vitamini

    Doğal Kaynaklar

    Morina karaciğer yağı ∼400–1,000 IU/çay kaşığı vitamin D3
    Somon ∼600–1,000 IU/100 gr vitamin D3
    Sardalya ∼300 IU/100 gr vitamin D3
    Uskumru ∼250 IU/100 gr vitamin D3
    Ton balığı 236 IU/100 gr vitamin D3
    Shiitake mantarları ∼100 IU/100 gr vitamin D2
    Yumurta sarısı ∼20 IU/yumurta sarısı vitamin D3 /D2

    D Vitamini eksikliği önleme ve tedavi yaklaşımı

    Bu önemli vitaminin eksikliğini önlemek için, Endokrin Topluluğu kendi uygulama rehberlerinde bebeklerde ilk bir yıl için günlük 400-1000 IU (2000 IU’ye kadar güvenli), 1-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenler için günlük 600-1000 IU (4000 IU’ye kadar güvenli), 18 yaş üzeri erişkinler için ise günlük 1500-2000 IU (10,000 IU’ye kadar güvenli) vitamin desteği önermektedir.

    Ülkemizde ve dünyada bu vitaminin yetersizliği yaygın olarak görülmektedir. Bu durumun kısıtlı güneş ışığına maruz kalma ve diyetsel faktörlerle ilişkili olacağı düşünülerek, kişilere vücudun ihtiyacını karşılamak için uygun beslenme kaynaklarından yeterli D vitamini alımı sağlanmalı ve takviyesi yapılmasının uygun olacağı görüşündeyiz.

    Her gün 30 dk kadar baş, yüz, el, kol ayak ve bacakların güneş ışınlarıyla doğrudan temas ettirilmesi ile birlikte yeterli ve dengeli beslenme çerçevesinde her gün 1 yumurta, 2 su bardağı tam yağlı süt yada ürünleri, haftada 1-2 yağlı balık tüketilmesiyle yetişkin insanlar D vitamini ihtiyacını karşılayabilmektedir.Bu koşulları sağlayamayanlara doktor kontrolünde ek D vitamini verilmesi gerekir.

    Referanslar;

    Fatma Uçar1, Mine Yavuz Taşlıpınar1, Ayşe Özden Soydaş1, Nurgül Özcan. Ankara Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesine Başvuran Hastalarda 25-OH Vitamin D Düzeyleri. Eur J Basic Med Sci 2012;2(1):12-15

    Belkız Öngen Ceyda Kabaroglu Zuhal Parıldar. D Vitamini’nin Biyokimyasal ve Laboratuvar De¤erlendirmesi. Türk Klinik Biyokimya Derg 2008; 6(1): 23-31

    Laird E, McNulty H, Ward M et al. Vitamin D deficiency is associated with inflammation in older Irish adults. J Clin Endocrinol Metab. February 2014.

  • Çocukların Dikkatini Geliştirmek İçin Yöntemler

    Çocukların Dikkatini Geliştirmek İçin Yöntemler

    Yol Çizme

    Çocuğunuz anaokulu (yuva, ilkokul vs.) ve ev arasındaki yolu bir kağıda çizsin ya da boyasın. Takıldığı noktada ona ufak bir ipucu verebilirsiniz. Böylece kafasında haritayı çizecek, yolları binaları ve caddeleri hatırlamaya çalışacak.

    * Bağlılık Oyunları

    Yemekte veya arabada bir yere giderken ara sıra bu güzel bağlılık oyununu oynayabilirsiniz. Örneğin siz ona çeşit çeşit hayvanları sayıyorsunuz (balık, papağan, maymun, köstebek…), çocuğunuz da ardından nerede yaşadığını söyleyecek (havada, karada, suda).

    * Sen Ne duyuyorsun?

    Birlikte yürüyüş yaptığınızda veya bir yere giderken, duyduğunuz seslerin nereden geldiğine dikkat edin.

    İşitme duyusunu çalıştırırken konsantre yeteneği gelişiyor. Neler işitiyorsun? Bu araç sesi bir tıra mı ait? Öten kuşlar var mı? Martı mıydı o? Pazarda esnaflar “gel gel domatesin kilosu 2 lira” dediğinde çocuğunuza sorun, kaç lira dedi?

    * İlk Kim Gördü?

    Konsantrasyon işitme duyusu sayesinde geliştirilebildiği gibi görme duyusuyla da gelişir. Örneğin, dışarıda alışverişte, doğada, her yerde ilk kim sarı araba, çiçek veya hayvan gördü. Kırmızı ceketli başka çocuk hangimiz görecek. Çocuğunuz söylediğinizi bulmak için konsantre olacaktır. Tabi abartmamak gerek, 10 dakikalık etkinlikler bunlar. Saatlerce sıkmayın çocuğunuzu.

    * Hmm Bu Ne Olabilir?

    Eğlenceli bir konsantrasyon oyunu, kahvaltıda veya akşam yemeğinde sofrada yapabilirsiniz. Yemekleri tabaklara koyduğunuzda çocuğunuz gözünü kapatsın ve tadına bakarak bugün menüde ne yemek var tahmin etsin. Daha zoru sadece kokusunu alarak tahmin etmek.

    * Günlük Tutmak

    Çocuğunuza güzel kilitli anahtarlı bir günlük alın. İsterse her akşam günün özetini yapar. Onu yaparken bütün gün neler yaptı onlara konsantre olur. Yazma, cümle kurma yeteneği de gelişir.

    Not: Kesinlikle günlüğüne onun izni olmadan bakmayın. Bakıp üstelik eleştiri yaparsanız bu saygısızlık olur ve hiç etik bir davranış değildir.

    * Diğer Etkinlikler

    En yaygın ve faydalı konsantrasyon oyunları : yapboz, kağıt evi kurmak, hafıza oyunları

     Mandala resim boyaması çocukları rahatlatıyor ve konsantre olmalarını sağlıyor.

  • Yaz gelmeden zayıflama telaşı ile hasta olmayın

    Kısa sürede fazla kilolardan kurtulma isteğiyle zayıflama ilaçları ve bitkisel karışımlara başvurmak, pek çok hastalığı beraberinde getirerek hayati riske de neden olabiliyor. Ancak sağlıklı kilo vermenin yolu, uzman kontrolünde doğru yaşam tarzı değişikliklerinden geçiyor. Memorial Etiler Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Uz. Dr. Özlem Kaplan, zayıflama ilaçlarının zararlı etkileri ve kalıcı kilo kontrolü için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.

    Zayıflama ilaçlarının ve bitkisel ürünlerin bitki içerikli olması zararsız anlamına gelmiyor

    Şişmanlık özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve Batı toplumlarında günlük yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları ve fiziksel aktivitenin azlığı nedeniyle giderek yaygınlaşan önemli bir sağlık sorunudur. Son yıllarda pek çok kişi, diyet ve egzersiz yapmadan bir an önce kilo vermek amacıyla çeşitli ilaç, bitki ve bitkisel ürünler kullanmaktadır. Toplumda bitkisel ürünlerin zararsız olduğuna dair yanlış bir inanış bulunmaktadır. Tüm bu ürünlere internet üzerinden kolayca ulaşım olması, geniş kitleler tarafından bu ilaç ve bitkisel ürünlerin yaygın kullanımına yol açmaktadır.

    Vücudunuzun dengesi bozulabilir

    Bu ürünlerin uzun süreli kullanımı sonucunda çeşitli istenmeyen etkiler görülebilir. Kilo verdirdiği ileri sürülen ürünlerin içerisinde dışkılamayı kolaylaştırıcı, idrar çıkışını ve terlemeyi arttırıcı, sindirim sistemini uyarıcı ve gaz giderici etkisi olan bitkilerin olduğu gözlenmiştir. Bu ürünlerin sürekli kullanımı vücuttan sıvı ve elektrolit kayıplarına neden olması nedeniyle hayati tehlike oluşturabilmektedir. Mide ve bağırsağın hareket kabiliyetini bozarak karında şişlik, kramplar, bulantı ve kusma neden olabilir. Sıvı ve elektrolit kayıpları sebebiyle de kişilerde yorgunluk, depresyon, tansiyon düşüklüğü, kalpte ritim ve ileti bozuklukları, solunum kaslarında zayıflık, kramplar gibi tablolar oraya çıkmaktadır. Ayrıca bu şekilde verilen kilolar sıvı kaybına bağlı olduğu için kalıcı değildir.

    Bu konuda farkındalık oluşturulması çok önemli

    Belirtilen risk faktörleri göz önünde bulundurularak, toplum bu zayıflama ilaçlarının neden olabileceği istenmeyen etkiler konusunda bilinçlendirilmeli, bu ürünleri kullanmak isteyen kişiler önce kapsamlı bir sağlık kontrolünden geçirildikten sonra doktor, diyetisyen ve eczacının kontrolünde kullanmaları sağlanmalıdır. Ayrıca bu tip ürünlerin ilaç olarak değerlendirilip standardizasyonunun sağlanması ve Sağlık Bakanlığından ruhsat alarak eczanelerde satışa sunulması toplum sağlığının korunması adına daha faydalı olacaktır.

    Sağlıkla zayıflamak istiyorsanız uzman yardımı alın

    Bedenen ve ruhen iyi hissetmek, hastalıklardan uzak, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmek için ideal kiloda olmak önemlidir. Günümüz yaşam koşullarında artık daha hareketsiz bir yaşam tarzının benimsenmesi, fast food ürün tüketimlerinin artması ile beraber kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklar da artmaktadır. İdeal kilo, “Beden Kitle İndeksi” ile ölçülmektedir. Beden Kitle indeksi; normal kilolu, fazla kilolu ve obez gibi sınıflandırılmaların yapılmasında kullanılan ölçüttür. Beden Kitle İndeksi, bireyin kilosunun boyunun karesine bölünmesiyle bulunur.

    BKİ = kg / m2
    BKİ < 25 = normal kilolu
    25 < BKİ < 30 = fazla kilolu
    30 < BKİ = obez olarak sınıflandırılır.

    Sağlıklı ve aynı zamanda kalıcı olarak haftalık kilo kaybı; kişinin yaşı, metabolizması ve fiziksel aktivitesi göz önünde bulundurularak yaklaşık olarak 0,5 – 1,5 kg arasındadır. Güne canlı ve zinde başlamak, öğle veya akşam öğünlerinde açlık krizleri yaşamamak için kahvaltı atlanmamalıdır. Gün içerisinde az ve sık beslenme modeli benimsenmelidir. Beslenme programında yeterli vitamin ve mineral olmasına dikkat edilmelidir. Meyve, sebze, tam tahıl ve yağ oranı düşük protein kaynakları dengeli bir şekilde tüketilmelidir. Metabolizmanın devamlılığını sağlaması, bağırsak hareketlerinin düzenlenmesi, vücutta oluşan zararlı maddelerin atımı için mutlaka yeteri kadar su tüketilmelidir.

    Yemekleri iyi çiğnemek, porsiyonları biraz küçültmek, tuzu daha sınırlı kullanmak, asansör yerine merdivenleri tercih etmek, kısa mesafeleri yürümek gibi küçük değişikliklerle kilo verme süreci desteklenebilir. Kişi kilo verme sürecinde değiştirdiği davranışlarına devam etmelidir. Fiziksel aktiviteyi ve dengeli beslenmeyi terk ettiği süreçte vücut tekrar kilo almaya başlar.

    Yaz gelmeden ideal kiloya ulaşmak için 10 öneri

    Güne mutlaka sağlıklı bir kahvaltı ile başlanmalıdır.

    Ana ve ara öğünler atlanmamalıdır, çünkü atlanılan her öğün gün içinde daha çok yemek yenmesine neden olur.

    Bütün besin grupları günlük beslenme düzeninde yer almalıdır.

    Yemek pişirme yöntemlerini gözden geçirilmelidir. Kızartma yerine; ızgara, fırın veya haşlama yöntemlerinden birini tercih edilmelidir.

    Günlük alınması gereken tuz miktarı yaklaşık olarak 6 gr yani bir tatlı kaşığı kadarolmalıdır.

    Sağlıklı yağları tüketmek önemlidir. Zeytinyağı, fındık fıstık, ceviz gibi kuruyemişler, avokado sağlıklı yağ gruplarındandır.

    Süt, yoğurt, peynir grubunu yarım yağlı tüketilmelidir. Yağlı kırmızı et yerine yağsız olanı tercih etmeye çalışılmalıdır.Kurubaklagiller veya sebze yemeklerinin az yağ ile hazırlanmış olmasına dikkat edilmelidir.

    Haftada 2 kere balık tüketilmelidir.

    Bol su içmek önemlidir.

    Gün içinde hareketli olunmalı, kişiye özel egzersizler belirlenerek düzenli yapılmalıdır.

  • Kabızlık ve doğru dışkılama alışkanlıkları

    Doğru dışkılama her gün sabah, günde bir defa, kahvaltı sonrası aynı saatte, rahat, hızlı ve kolay dışkılama yapılmasıdır. Kabızlık ise bağırsak alışkanlıklarında zor ve seyrek dışkılama şeklindeki değişiklik, dışkının çok sert veya çok küçük olması, zor veya seyrek(haftada en az üç kez) dışkılama olarak tarif edilebilir.

    Kabızlığı olan kişiler dışkılama sonrası bağırsakların tam boşalmama hissi nedeniyle sık dışkılama ihtiyacı da duyabilirler. Her şeyden önce kabızlık bir hastalık değil, kişiden kişiye değişen ve farklı şekillerde yorumlanan subjektif bir şikâyettir ve çok yaygın bir sorundur. Kabızlık için pek çok faktör katkıda bulunur, yaşlandıkça kabızlık sorunu daha sık ortaya çıkar ve düzensiz dışkılama alışkanlığı zaman içerisinde kaçınılmaz olarak hemoroid, fissür gibi anal hastalıklara neden olur.

    KABIZLIK TANISI NASIL KONULUR ?

    Kabızlık genellikle öykü ve fizik muayene ile teşhis edilebilir.Bu şikâyet ile gelen hastada fizik muayenenin bir parçası da rektal bölgenin muayenesidir. Rektal muayene; kitle, darlık veya anormalliliği hissetmek ve dışkıda kan olup olmadığını kontrol etmek için rektum içerisinin eldivenli parmak ile kontrol edilmesidir.

    Çoğu kişi kabızlık tedavisini evde kendi başına yapar. Ancak aşağıdaki şikayetlerin herhangibirisi kabızlığa eşlik ediyorsa mutlaka gastroenteroloji uzmanına başvurulmalıdır.

    Kabızlık yeni başlangıçlıysa,

    Üç haftadan daha uzun süren kabızlığınız varsa,

    Ailede kalın bağırsak kanseri öyküsü varsa,

    Tuvalet kâğıdında veya dışkıda kan görüyorsanız,

    Kilo kaybı varsa,

    Ateş varsa,

    Zayıflama öyküsü varsa

    Dünya sağlık örgütü kolon kanseri taraması amacıyla, hiçbir şikayeti olmasa bile 50-60-70 yaşlarında herkese birer kez kolonoskopi, arada kalan yıllarda da yılda bir kez dışkı da gizli kan tetkiki yapılmasını önermektedir.

    KABIZLIK TEDAVİSİ NASIL YAPILIR ?

    Kabızlık tedavisi yemek alışkanlıklarını değiştirmek, lifi yüksek gıdalar tüketmek ve gerekirse laksatif ilaçlar(mushil ilaçları) kullanmayı içerir. Bir sağlık kuruluşuna başvurmadan önce, evde bu tedaviler denenebilir. Ancak birkaç gün içinde bağırsak hareketi yoksa daha fazla yardım için bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.

    Yaşam tarzı değişiklikleri; bağırsak hareketleri en çok yemeklerden sonra aktive olur bu nedenle dışkılama için en uygun zaman yemekten hemen sonradır. Eğer bağırsak hareketleri ile ilgili vücut sinyalleri göz ardı edilirse, sinyaller zamanla zayıf ve güçsüz hale gelir ve dışkılama hissi giderek azalır. Sabah kafein içeren içecekler tüketmek bağırsak hareketlerini artırmak için yararlı olabilir. Ayrıca su içilmesine engel bir hastalık yok ise günde en az 2 litre sıvı tüketilmesi ve düzenli egzersiz yapılması da kabızlığın önlenmesi için yapılması gereken yaşam tarzı değişiklikleridir.

    Diyetteki fiber içeriğinin artırılması: Diyetin lif içeriğinin artırılması ile kabızlık ortadan kaldırabilir veya rahatlatabilir. Diyet içeriğindeki lif için önerilen miktar günde 20-35 gramdır.

    Birçok meyve(turunçgiller, kuru erik, kayısı, şeftali), sebze (bezelye, fasülye, mercimek), bazı kahvaltılık tahıllar(yulaf, kepek) ve çerezler(badem, yer fıstığı) diyet lifi için mükemmel kaynaklardır ve kabızlık tedavisinde özellikle yararlı olabilir.

    Ancak diyet içeriğindeki lifi çok artırırsak buda karında şişkinlik veya gaza neden olabilir. Bu nedenle dışkı daha sık ve yumuşak hale gelene kadar önce az miktarda lif ile başlayıp lif miktarını artırarak yan etkiler azaltılabilir.

    KABIZLIK TEDAVİSİNDE NELERİ KULLANMAMALIYIZ

    Kabızlık tedavisinde yumuşatıcı laksatifler,doğal ürünler ve ev yapımı lavmanlar çok tavsiye edilmez.

    Yumuşatıcı laksatiflerin yan etki riski daha fazladır ve etkisi ise diğer tedavilerle aynıdır. Birçok doğal üründe olduğu gibi kabızlık için kullanılan doğal ürünlerde de ticari olarak temin edilebilen laksatiflerde bulunan aktif maddeler bulunur. Bununla birlikte, bunların dozu ve saflığı dikkatli bir şekilde kontrol edilmez ve bu ürünler genel olarak tavsiye edilmez. Ev yapımı lavman preparatları(çeşitli gibi sabunlu lavmanlar) bağırsak iç yüzeyi için son derece rahatsız edici olabilir ve bunlardan kaçınılmalıdır.

    Uzm.Dr.Ufuk AVCIOĞLU

    Gastroenteroloji

  • Hissizleşiyor Muyuz?

    Hissizleşiyor Muyuz?

    Gergin geçen ve yüksek strese maruz kaldığımız bu günlerde üzerinde pek durmadığımız ama önemi yadsınamayacak bir konu da psikolojimiz.Terör eylemleri, şiddet olayları, toplum içi öfke patlamaları ve gazete manşetlerinde hemen hemen her gün okuduğumuz cinayet haberleri. Tüm bunlar, sosyal bir yaşantının parçası olan biz insanı nasıl etkiliyor dersiniz. Kaçımız ne hissettiğimizi düşünüyor, duygularımızın ne olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Hissizleşiyor muyuz acaba?

    İnsanoğlu çevresi ile mutlak uyum içinde bir varlıktır ve yaşadığı çevreye, olaylara adapte olmaya çalışır ki yaşamını sürdürebilsin. Bunu farkında olarak yapmaz. Fakat bu farkında olmama durumu sürecin kolay olacağı anlamına da gelmez. Şöyle bir düşünelim, sahip olduğunuz hayattan ne kadar keyif alıyorsunuz, geleceğinizi düşündüğünüz zaman içiniz mi kararıyor yoksa umutlu ve pozitif duygularla mı doluyorsunuz. 2 basit temel soru üzerinde durduk aslında ama bunu genişletmek de mümkün. Örneğin, yaptığınız aktiviteler size sıkıcı gelmeye mi başladı, monoton bir yaşantının içerisinde boğulduğunuzu mu hissediyorsunuz, gün içerisinde modunuz sık sık değişiyor ve keyif aldığınız şeyler size artık gereksiz yada geçici mutluluk gibi mi görünüyor. Tüm bu sorular karşısında sizi memnun etmeyen cevaplar alıyorsanız korkmanızı gerektiricek bir durum yok. Çünkü çoğu insanın bu günlerde yaşantıladıkları durum çok benzer. Bunun sebebi dış faktörlere bağlı olarak yoğun bir günlük strese maruz kalmamız ve bu stresin bizi depresyona yaklaştırması veya depresyona sokması. Okuduğumuz terör haberleri, şehit haberleri, tecavüz ve cinayet haberleri üzerimizde derin etkiler oluşturabiliyor. Üzülüyoruz, tepki vermek istiyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz ama bu duyguların hepsi kısa süreli oluyor. Bunların hepsi otomatik bir şekle dönüşmüş durumda; öfkemiz, üzüntümüz, her bir duygumuz, yaşanması gerektiği için yaşanıyor ve sonra beynimiz tarafından bastırılıyor, bunu halk arasındaki ‘’içine atmak’’ deyimi gibi düşünebiliriz. Bastırma işlemi, baş edemediğimiz duygu ve olaylarla mücadele etmek için farkında olmadan geliştirdiğimiz bir defans mekanizmasıdır. Peki bastırma işlemi yaparak yani içimize atarak aslında ne yapmış oluyoruz, bu bizim için faydalı mı?

    Kimi durumlar için evet diyebiliriz, ama ‘’bastırma’’ işlemi her olumsuz duygu ve olay için gerçekleşiyorsa bu insanı öğrenilmiş çaresizlik dediğimiz olguya itebilir. Öğrenilmiş çaresizliği terimsel anlamına girmeden basitçe şöyle düşünebiliriz, bir cam tarafından ikiye ayrılmış bir odadasınız ve odanın diğer tarafına geçmeye çalıştığınızda sürekli olarak cama çarpıp içeriye giremiyorsunuz, bir süre sonra o cam ortadan kaldırılsa bile siz sürekli çarptığınız için orada cam olmadığını fark etmeyip, odanın diğer tarafına geçmeye bile çalışmıyorsunuz, yaşantılamış olduğunuz negatifliği genelleyip denemekten bile vazgeçiyorsunuz. Peki öğrenilmiş çaresizlik neden bu kadar önemli. Bunun sebebi ne kadar öğrenilmiş çaresizliğe maruz kalırsanız depresyona girmeye de o kadar yaklaşma riskiniz yüksek. Okuyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz, ama bir şey değişmeyecek nasılsa diye bastırıp rutin hayatımıza dönüyoruz. Değiştirmek için hiç bir şey yapmıyoruz. Sabah mutsuz uyanıyoruz, işe, okula mutsuz gidiyoruz ve bu mutsuzluk döngüsünü tüm hayatımıza bulaştırıyoruz. Küçük şeyler bizi mutlu etmiyor.

    Mevsimsel geçişlerde kişilerin duygusal yönden değişimler yaşadığı, alışma sürecinde daha kırılgan ve depresif olduğu zaten biz psikologların yıllardır kabul etmiş olduğu bir gerçek. Fakat artık sadece mevsimsel geçişleri değil, yaşantısal geçişleri de ciddi şekilde hisseder olduk. Siyasi gündem, sosyal gündem ve konular birinci elden psikolojimizi ciddi bir şekilde etkiliyor gibi görünüyor. Son bir kaç senedir özellikle hareketli ve değişken bir gündeme sahip olan ülkemizde, biz henüz gündemde olan probleme ayak uyduramazken, gündem değişiyor ve yeni bir probleme maruz kalıyoruz. Bununla beraber stabil olmayan, bizi tatmin etmeyen farklı duygular yaşantılamaya başlıyoruz. Bu durum ile baş etmek için yapabileceğimiz şeylerde var tabiki. Bunların başında yaşadığımız durumun farkında olmak ve kabullenmek gerekiyor, ‘’hayatım böyle işte’’ fikri yerine sorumluluğu ele almak fikrini kendimize yerleştirmemiz gerekiyor. Düzenli şekilde yapılan egzersiz ve meditasyonun depresyon ve stres konusunda etkin olduğu araştırmalarca kanıtlanmış durumda. Ağır bir egzersiz programı olmasa da gündelik ve düzenli tempolu yürüyüşler, egzersiz faaliyetleri sizi daha iyi ve zinde hissetirecek, pozitif duygular ve düşünceler konusunda destekleyecektir. Kendinize sevdiğiniz bir aktivite bulun ve çok uzun olmasada mutlaka günde belirli bir süre bu aktiviteye ayırmaya çalışın. Bu aktivite sizin kendinizin bulması ve benimsemesi gereken bir aktivite olmalı. Gün içerisinde çok sinirli ve mutsuz hissettiğiniz anlarda nefes egzersizleri yapabilirsiniz, nefesinizi saymak, derin ve yavaş nefes alıp vermek size kendinizi dinletecek ve rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Eğer tüm bunlara rağmen bahsettiğim duygu ve durumları ciddi bir şekilde yaşantılıyorsanız, kesinlikle profesyonel bir yardıma başvurmanız gereklidir. Şunu unutmamalıyız ki nasıl boğazımız ağrıyınca doktora gidiyorsak, psikolojik destek almak da bunun kadar doğal ve gereklidir. Bu yüzden nasılsa geçer fikri veya ‘’benim hayatım böyle’’ düşünceleri içerisinde kaybolup, kendinize eziyet etmek yersiz ve gereksiz olacaktır.

  • Rus Uyku Deneyi

    Rus Uyku Deneyi

    Rus Uyku Deneyi geçen yıl gayet popüler bir psikoloji dergisinde denk gelip bir hayli merak ettiğim bir konu oldu. Tabi araştırmalarımın sonunda ulaştığım sonuç bambaşka. Hikayemiz şöyle: İkinci dünya savaşı bitmiş Rusya da tutuklu 5 siyasi suçluya bir ay boyunca uykusuz kalacakları bir deneye katılmayı kabul ederlerse, özgür bırakılacakları sözü verilir. Kalacakları odada su, yiyecek, kitap vb. şeyler mevcuttur. Uyumamaları içinse odanın oksijen seviyesi kontrol altına alınmış ve odaya yatak bırakılmamıştır.

    *5. Gün : Katılımcılar konuşmayı kesmiş. İletişim için yanlarındaki mikrofona fısıldamaya başlamışlar.

    *9. Gün : Deneklerden ikisi saatlerce çığlık atmış, bu durum ses telleri hasar görene kadar devam etmiş. Tüm denekler mikrofonlara fısıldamayı bırakmış.

    *14. Gün: İçeriden artık sesler gelmiyordu. Araştırmacılar içeri gireceklerini söyleyince denekler artık özgür olmayı istemediklerini belirtti.

    *15. Gün: İçeri giren askerler denekleri kanlar içinde bulur. Odadaki yiyeceklerin çoğu durmasına rağmen denekler birbirlerini yaralamış , kendilerinin ve arkadaşlarının etini yemiştir.

    ELEŞTİRİ

    1. Bu deneyle ilgili hiçbir resmi evraka ulaşılamamıştır.

    2. Bu hikaye ilk olarak Ağustos 2010 da korku hikayelerine bayılan ergenlerin çok sevdikleri Creepy Pasta adlı sitesinde yayınlanmıştır. 2014 te tekrar gündem oldu.

    3. 17 yaşında ki Randy GARDNER 1965 yılında guinnes rekorlar kitabına geçmek için 266.5 saat(11 gün) uykusuz kalmış ve kesinlikle hikayedeki gibi uç derecede anormal davranışlar sergilememiştir. Halsizlik, dikkatsizlik gibi yoğun belirtileri vardı sadece.

    4. Bilim tarihinde 8-10 gün arası süren sayısız uykusuzluk deneyi mevcut ve hiç birinde bu tarz davranışlar gözlenmemiştir.

    5. Deney etik dışıdır ( Bu eleştirimi eleştirebilirsiniz).

    6. Ne oksijen ayarlama ne de farklı bir gaz, deneyde idda edildiği gibi insanları 15 veya 30 gün uykusuz tutamaz.

    ÖZET: Bu bir deney değil, korku hikayesi. Ciddiye almayın . Size bunu gerçekmiş gibi anlatan biri olursa …