Etiket: Gün

  • Depresyon

    Depresyon

    Geçmiş yıllardaki depresyon vakalarının istatistiksel verilerine bir göz atarsanız tedirgin edici bir artışın olduğunu fark edersiniz. Depresyon vakaları 2005’ten bu yana artış göstermekte; hem de her geçen yıl katlanarak. Bu şekilde devam ederse dünyadaki her insanın hayatında en az bir kez depresyon ya da anksiyete bozukluğu yaşayacağı öngörülebilir. Bu hiç de iyi bir haber değil. Bu artışın sebebi ile ilgili olarak birçok kuram öne sürülmesine rağmen uzmanlar arasında fikir ayrılıkları devam etmekte. Hatta bazı otoriteler bu sonuçların günümüzde depresyonun daha kolay tespit edilebilmesinden kaynaklı olduğunu ve önceden bu rahatsızlığın tespiti daha zorken sayının da buna bağlı olarak daha az göründüğünü savunmaktalar. Bazı otoriteler ise kültürel değişimin eseri olduğu konusunda uzlaşmakta. Peki, neler oluyor? Gerçekte bu artışın sebebi nedir?

    İnternet
    İnternet kullanımının yaygınlaşması hayatımızı kolaylaştırmasının yanı sıra ne yazık ki insanlarda aynı zamanda birçok psikolojik probleme de gebe oldu. İnternet bağımlılık yapar. İnternette yapılan mesajlaşmalar ve oynanan oyunlar esnasında elde edilen ödüllendirilme hissi beyinde dopamin dediğimiz mutluluk hormonunun salgılanmasına sebep olur. Dopamin salgılatan çoğu madde (sigara, alkol, çikolata vb.) ya da aktivite genellikle bağımlılık yapar. Dolayısıyla kimyası değişen beynin depresyona yakalanma riski de artmış olur. İnternet ayrıca kendimize vakit ayırmamıza ve dinlenmemize de engel olur. Birçoğumuz işten eve geldiğimizde rahatlamak ve dinlenmek yerine genellikle bilgisayarımıza ya da telefonumuza yöneliriz. Gün içerisinde yorulan beyin duygu ve düşüncelerini organize etmek ya da gün içerisinde yaşanan olayları sentezlemek adına dinlenmeye ihtiyaç duyar. Beynimize bunu yapmasına izin vermediğimiz takdirde ise depresyona davetiye çıkarmış oluruz. İnternetin bir diğer olumsuz tarafı ise bize standardize edilmiş bir mükemmellik olgusu aşılamasıdır. Sosyal medyada gördüğümüz yüksek hayat standartlarına sahip insanların paylaşımları kendi hayat kalitemizi sorgulamamıza sebep olur. Bu da dolaylı ya da direkt olarak memnuniyetsizlik duyguları yaşamamıza sebep olur. Bu durum da beraberinde depresyonu getirebilmektedir.

    Kentselleşme Ve Yaşam Biçimi
    Temiz hava ve dışarıda geçirilen zamanın akıl sağlığımıza olan olumlu etkileri tartışılmaz. Kentselleşmenin bir olumsuz tarafı da insanların doğa ile temasını koparmasıdır. Bu durum insanların rahatlamalarına ve daha sağlıklı bir şekilde yaşamalarına engel olup depresyona yakalanma riskini arttırmaktadır. Kentselleşme beraberinde yalnızlığı ve yabancılaşmayı da getirmektedir. İnsanlar birlerinden uzaklaşmakta bu durum sıkıntılara sebep olmaktadır. Stres de yine kentselleşmenin bir başka olumsuz sonucudur. Trafik, yüksek suç oranları, gürültü ve hayatın koşuşturması gibi etkenler de depresyonun artışına katkıda bulunmaktadır. Her ne kadar günümüz çok yoğun gibi görünse de birçoğumuz masa başı işlerde çalışmakta ya da türlü sebeplerle yeterince hareket etmemekteyiz. Bunun üstüne bir de hazır ve genetiği değiştirilmiş gıdalar ile yapılan sağlıksız beslenme alışkanlıklarını eklersek kalp ve beyin sağlığımız ciddi anlamda zarar görür. Kalp sağlığımız etkilendiğinde beynin ihtiyacı olan oksijen yeterince pompalanmaz. Sağlıksız beslenme aynı zamanda beynin ihtiyacı olan vitamin ve minerallerin yoksunluğuna sebep olur. Tüm bu faktörler beynimizin kimyasını bozarak bizi depresyona açık hale getirir.

    Olumlu Sonuç
    Gidişat çok olumsuz gibi görünse de olumlu olan bir şey var. Uzmanlar her geçen gün depresyonun tanı, teşhis ve tedavisine yönelik birçok yöntem geliştirmektedir. Ayrıca artık günümüzde depresyonun tedavisine yönelik çalışan birçok uzman psikolog ve psikiyatrist bulunmaktadır. Dolayısıyla akıl sağlığımızı korumak ve düzeltmek adına hizmet almamız oldukça kolay hale gelmiştir. Kişiler depresyona sebep olan faktörlerin neler olduğu konusunda bilinçlendikçe hayat şartlarını bu faktörlere göre yönlendirip depresyona yakalanma risklerini düşürmektedirler. 

  • İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    İhmal Edilmiş Ruhlar ve Bedenler

    Dile kolaydı değil mi özel bakıma ihtiyacı olan özel bir çocukla yaşamak, anlatması uzaktan bakınca kim bilir ne kolaydı? Peki ya yaşaması.?

    Hem bir çocuktan öğrenemeyeceğiniz kadar çok hayat tecrübesi öğrenmeniz, hem büyümeniz hem de büyütmeniz. Ne tuhaftı değil mi? Hem bu kadar yıpranıp hem de o çok kıymetliniz tek bir yeniliği başarınca tüm yorgunluğunuzun bir anda kuş gibi uçup gitmesi. Anlatsalar inanmazdınız belki, ‘Yok artık, bir çocuğa da bu kadar bağlanılır mı hiç!’ diye belki şaşırırdınız. Eğer bunca mücadeleyi veren siz olmasaydınız, ilk gününden son gününe kadar çocuğunuzun her bir gelişimine şahitlik etmeseydiniz anlatılan başarı öykülerine bu derece gözleriniz yaşarmazdı. Otizm tanısı almış çocuğunuzun sabah kalktığı andan gece yatana kadar her bir adımına şahitlik etmeseydiniz belki bir yerlerde duyacağınız yorgun savaşçı anne-babaların muhteşem öykülerinde ne anlatmak istediğini tam olarak kavrayamayacaktınız. Ve belki ne kadar çok yorulmuş olabileceklerini de..

    Sahi hiç düşündünüz mü ya da hiç denk geldiniz mi otizm tanısı almış bir çocuğa sahip anne-babaların sadece bir günlük rutinlerini. Bazen sadece tek bir kazak giydirmek için saatlerini harcadıklarına tanıklık ettiniz mi mesela? Ve onlara bakım verirken kendilerini ne derece boşverdiklerine? Kendi uykuları, kendi öğün saatleri, kendi sağlıkları kısacası kendi bakımlarını ne derece hiçe saydıklarını hiç gördünüz mü? Bunu bir ‘su kaynağı’ metaforuyla örneklendirmek isterim: Ormanın içinde büyük bir su kaynağı düşünün, herhangi bir denizle bağlantısı olmayan; suyu, gücü hiç bitmez gibi duran. Bu su kaynağından her gün 500 kg su çektiğinizi düşünün. Kaç hafta veya kaç ay dayanacaktır? Bu su kaynağı yeraltı suları veya yağmur sularıyla beslenmediği sürece yenilenemeyecek, bu nedenle bir süre sonra suyu azalacak ve havzası kuruyup gidecektir. İşte insan ruhu da tam olarak benzer mekanizmayla çalışır. Dış kaynaklarla beslenmeyip-bakım almayıp sadece besler ve bakım verirse bir süre sonra tükenme noktasına gelecek veya bakım verirken çok isteksiz ve mutsuz olacaktır ya da tamamen bakım veremeyecek kadar yorgun düşecektir. Başka bir deyişle, insanın çocuğuna, ailesine, sevdiklerine bakım verirken önce kendi öz-bakımını yapması ve kendi içsel gücünü yenilemesi şarttır. Çünkü hiçbir ruhsal enerji yenilenmeden devam edemez.

    ‘Peki söylemesi hoş ama bu bakım veren kendi bakımını nasıl yapmalı?’ dediğinizi duyar gibiyim. Öncelikli kural, kendinize bakım verirken bunu bakım verdiğiniz çocuğunuz içinde yaptığınız bir iyilik olarak düşünmeniz gerekli. Siz iyi olmadan bakım verdiğiniz çocuğunuz da yeterince iyi olmayacaktır, unutmayın! Çocuğunuza bu denli ‘en iyisini’ sunmaya çalışırken kendiniz için ne yaptığınızı düşünün. Mesela sağlıklı besleniyor musunuz, günlük su içme miktarını yerine getiriyor musunuz, haftada birkaç kez  15 dk. da olsa her şeyi bir kenara bırakıp yürüyüş yapıyor musunuz? Bunlar fiziksel sağlığınızla ilgili çok temel gereklilikler. Ya ruhsal sağlığınız için neler yapıyorsunuz? 10 dk. bile olsa bir yakınınızla dertleşebiliyor, duygularınızı ifade edebiliyor musunuz? Çok değil arada farklı alanlara yönelmek adına kısa süreli de olsa söyleşi, toplantı, seminer, konser vb. etkinliklere katılıyor musunuz? Peki ya psikoterapi? Pek çok kişi psikoterapiye gitmenin akıl hastalığıyla bağlantılı olduğunu düşünse de esasında psikoterapi seansları bireyin ‘kendine iyi gelmek ve bakım vermek’ için yapabileceği en anlamlı alanlardan biridir. Bunun için özel psikoterapi merkezlerindeki psikologlara ulaşabileceğiniz gibi belediye, rehabilitasyon merkezi vb. kurumlarda bulunan psikologlardan psikoterapi talebinde bulunabilirsiniz. Bazen grup bazen de bireysel olarak gerçekleştirilen psikoterapi seansları sadece ‘kendi’nize odaklanıp ruhsal gücünüzü arttırmanızda ve çocuğunuza bakım verirken daha güçlü olmanızda yararlı olabilir. 

    Her ne kadar başka insanlarla diyalog kurmanın, sosyalleşmenin insan ruhuna çok iyi geldiğini savunsam da diyorsanız ki terapiye veya bir etkinliğe gidecek zamanım olmuyor, o halde bir kitap okuyarak mola verin kendinize, belki sadece 5-10 dakika… Veya evinizde sevebileceğiniz anlamlı bir şey yapın yaratıcılığınızı kullanarak sadece kendiniz için.

    Unutmayın her ne kadar yetişkin de olsanız özel bir bakıma ihtiyaç duyan özel bir çocuğun ebeveyni de olsanız sizin de içinizde sizden bakım bekleyen bir çocuk var. Ve o çocuk mutlu olmadan siz de yeterince mutlu olamazsınız. O yüzden içinizdeki çocuğu unutmayın.

  • Kış Depresyonuna Dikkat

    Kış Depresyonuna Dikkat

    ‘Kış depresyonu’ olarak adlandırılan ve erkeklere oranla daha çok kadınları etkisi altına alan bu hastalıktan korunmak mümkün mü? Havaların soğuması, gün ışığından daha az yararlanmamız ve daha az sosyalleşmemiz bir çok sebep var kışın depresyona girmek için. Belki de en kötüsü kadınların bu depresyona daha sık yakalanması. Peki kış depresyonundan nasıl korunuruz, kış depresyonunu yenmek için ne yapmalı, kış depresyonu nasıl geçer? İşte birçoğumuzu ilgilendiren bu hastalıktan korunmak için 4 altın öneri… Kışın pek çok kişiyi etkileyen mevsimsel duygu durum bozukluğuyla ilgili dikkat edilmesi gerekenler var. Mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak bilinen ‘kış depresyonu’ nun, kişinin motivasyonunu düşürerek, isteksizlik ve yaşamdan zevk almama gibi sorunlara neden olduğunu bilinmektedir. 

    DEPRESYON DAHA ÇOK KADINLARI ETKİLER

    Depresyon, kişinin duygularıyla dışa cevap verebilme sürecinde ortaya çıkan bir bozukluktur. Yaşamdan zevk alamama, içe kapanma ve sosyal ortamlardan uzaklaşarak giderek yalnızlaşma gibi belirtiler ile kendini gösterir. Depresyona giren kişi, kendisine mutluluk veren aktivitelerden, artık zevk almaz hale gelir. Kadınlar, erkeklere oranla 2 kat daha fazla depresyona girmektedir. Gebelik ve loğusalık dönemleri, hormonal değişiklikler, yaşanan travmalar, duygusal açıdan daha hassas olan kadınlarda depresyon sorununu daha çok ortaya çıkarmaktadır.

    KIŞ RENKLERİ RUH HÂLİNi OLUMSUZLASTIRIR

    Kışın güneşli gün sayısı diğer mevsimlere göre daha azdır. Gün ışığı ise insana mutluluk veren seratonin hormonunun salgılanmasına yardımcı olmaktadır. Bu nedenle güneşli günlerde insanlar daha neşelidir. Kış mevsiminde ise güneşin etkileri azaldığından, hüzün ve çaresizlik duyguları ortaya çıkmaktadır. Özellikle negatif ruh hâli kışın kendini gösterir. Soğuk günlerde tercih edilen koyu renkli kıyafetler bile psikolojik açıdan olumsuz etkiye sahiptir. Kat kat giysiler ve üşüme hissi de başlı başına bir olumsuzluk göstergesidir. Güneşli gün sayısının az olduğu Baltık ülkelerinde yapılan araştırmalarda, toplumda depresyonun daha sık görüldüğü ve intiharların depresyona bağlı olarak geliştiği belirlenmiştir.

     

    KAPALI MEKANLAR SOSYALLEŞMEYİ ENGELLER

    Kışın havanın soğuk olması nedeniyle kapalı mekanlarda geçirilen zamanın uzaması insanları sosyal ortamlardan da uzaklaştırmaktadır. Bu da kişinin sosyal açıdan yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Özellikle alışveriş merkezlerinde çok vakit geçiren kişiler, kalabalıklar içinde yalnızlık hissi yaşamaktadır. Bu ortamlarda viral kaynaklı enfeksiyona yakalanma riski de yüksektir ve enfeksiyonun yol açtığı hastalıkların uzun süre devam etmesi kişinin psikolojisini olumsuz etkiler.

    KIŞIN DEPRESYONU YENMEK İÇİN BU UYARILARI DİKKATE ALIN!

    Kış depresyonu ile başa çıkmanın çeşitli yolları vardır: 

    – Günlük 3 öğün hâlinde beslenin. Öğün saatlerini atlamayın. 

    – Zamanınızı etkin ve planlı kullanın. Eğlenmeye ve sosyal aktivitelere kesinlikle zaman ayırın. Sosyal medya alışkanlığınız varsa kısıtlamaya gidin. 

    – Uyku düzeni için planlama yapın. Alıştığınız düzenin dışına çıkmayin yani fazladan kesinlikle uyumayın. Uyku düzenini bozacak faaliyetlerden uzak durun. Gün içinde kendinizi yorgun hissettiğiniz anlarda 10-15 dakika gözlerinizi kapatıp kendinizi dinleyin. 

    – Gün ışığından mümkün olduğunca uzun süreli yararlanmaya çalışın. Kışın güneşli günlerde kapalı mekanlarda fazla vakit geçirmemeye çalışın.

  • Kışa girerken d vitamini eksikliği

    D vitamini; yağda eriyen vitaminler arasında yer almakta olup aynı zamanda VÜCUTTA SENTEZLENİP DEPOLANABILEN BİR HORMONDUR.

    Kaynakları bakımından farklı, fakat yapı ve oluşumları bakımından birbirine benzeyen 2 türlü D vitamini vardır. Bitkiler içinde bulunan, bir ön vitamin olan VE ciltte toplanan D2 VİTAMİNİ VE Vücutta sentezlenen Hayvansal kaynaklı besinler içinde de alınabilen ( BALIKLAR; ÖZELLIKLE SOMON BALIĞI, SARDALYA VE YUMURTA SARISI, DANA KARACİĞERİ) D3 VİTAMİNİDİR. SANILANIN AKSİNE Süt D vitamini içeriği yönünden zengin değildir

    Son yıllarda, D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin, yaygın kanserler, KALP VE DAMAR HASTALIKLARI, OBEZİTE, , ENFEKSİYONLARA EĞİLİMİN ARTMASI,SIK GRİP VE BENZERİ SOLUNUM YOLU HASTALIĞINA YAKALANILMASI, OTOIMMUN DEDİĞİMİZ VÜCUDUN KENDİ KENDİNE YARATTIĞI İLTİHABİ HASTALIKLAR dahil olduğu bir çok kronik hastalıklar İLE İLİŞKİLİİ OLDUGU bulunmuştur. Aynı zamanda D vitamini eksikliği osteoporoz, ( KEMİK ERİMESİ) düşme ve kırıklar için bir risk faktörüdür.

    D VİTAMİNİ İÇİN EN ÖNEMLİ KAYNAK GÜNEŞ IŞIGIDIR. Haftada en az 2 kez saat 10:00 ile 15:00 arasında yüz , kolların VE AYAK BİLEĞİNDEN DİZLERE KADAR BACAKLARIN güneş koruyucu sürülmeden 20-30 dakika direkt (arada cam,tül olmadan) gün ışığına maruz bırakılması vücut için en önemli d vitamini kaynağıdır.

    D vitamini eksikliğinin BELİRTİLERİ: Halsizlik, Yorgunluk, saç dökülmesi, Depresyon eğilimi, Vücutta kramplar, YAYGIN KEMİK VE EKLEM AĞRILARI, TERLEME (ÖZELLİKLE BAŞ VE ENSEDE) VÜCUTTA UYUŞMA ve karıncalanma hissi , kilo alma, yüksek tansiyon, baş ağrısı, konsantrasyon eksikliği, kabızlık veya ishal gibi sindirim SİSTEMİ sorunlarI GİBİ birçok şikayete yol açabilir.

    Peki kimler d vitamini eksliği için risk grubundadır;

    yaşlılar, 0-24 ay çocuklar, doğurganlık çağındaki kadınlar, gebe ve emziren kadınlar , Koyu renk cilt rengine sahip olanlar ve yetersiz güneş ışığı alan erişkinler, Yaz aylarında güneş koruyucularını sık kullanan kişiler, kronik karaciğer ve böbrek rahatsızlığı olanlar, barsaklarda emilim kusuru olan hastalar ( sık sık uzun süreli ishal olanlar, çöliak hastalığı olanlar) obezite tedavisinde uygulanan gastrik- bypass ameliyatları sonrasında ve obezite tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, , Mide veya barsakların bir kısmı alınan kişilerr, uzun süre kortizon kullananan kişi,ler, epilepsi (sara hastalığı) tedavisi nde kullanılan bazı ilaçlar, Düşme öyküsü olan yaşlı yetişkinler ve huzurevlerinde kalan yaşlılar, herhangi bir travma olmadan kırık öyküsü olan yaşlı yetişkinler RİSK GRUBUNDADIR.

  • Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?

    Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?

    Bu devirde insan ruhunu anlama çabası bir çeşit “saatleri ayarlama enstitüsü” mesaisine dönüşüyor. İşinizi ne kadar ciddiye alırsanız alın uğraşınız çoğunlukla çağ dışı kalıyor.

    İnsana dair temel bilgi, kuram ve bilimsel veriler elbette var ama siz bir fikri ortaya atarken gelen yeni bir güncelleme bilgiyi olmasa da onun sunumunu, çerçevesini değiştiriyor. Bu nedenle çağ hızla akıp geçerken, saniye farkıyla gündem dışı, saat farkıyla oyun dışı kalabilirsiniz. Bu çağ tam da bu nedenle oldukça hüzünlü. Hem gözünüzü kulağınızı açık tutmak, hem de insana dair olanı anlamlandırabilmek için ele aldığınız noktaya odaklanmak zorundasınız. Son dönem sosyal medyasında öne çıkan, gündem sarsan olaylar bana bunu düşündürüyor. İnsana dair inançlarımız değişmese de fikirleriniz güncelleniyor. Bu akışa izin vermek gerekiyor.

    Kullanım alanını bir yana bırakarak diplomatik bir krize neden olan fırçayla başlayalım. Diplomatik düzeyde veya kitleler üzerindeki etkisi açısından işin boyutunu bir kenara bırakalım. Ünlü milli futbolcu Emre Belözoğlu fırça uzatma motivasyonunun ardındaki süreçlere odaklanalım. Bu olay etki alanı açısından çok sıra dışı görünebilir ama aslında değil. İçinde bulunduğumuz dönem aslında hepimize birilerine fırça, sopa hatta pala sallama olanağı veriyor. Kendi sosyal medya hesaplarımızda hemen her gün birilerine giydiriyor, birilerini soyuyor, canımız istediğinde de merhamet gösteriyoruz. Ama elbette bizim dışavurumlarımız olayın simge biçiminde küçültülmüş hâli. Bu adam belki akşamdan çantasına fırçayı attı. Gece riskli bir şey yapacak olmanın verdiği gerginlikle uyumaya çalıştı ve ertesi gün er meydanına çıktı. Ya da belki son anda lavaboda buldu, muziplik olsun dedi ve ortama çomağını soktu. Bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz bu kişinin kilitli hesaplardan atılan paylaşımlardan daha göze görünür, dişe dokunur bir eylem ortaya koyması. Bu bir tür teşhircilik. Görünür olma isteği, birileri tarafından onaylanırken birilerinin zehirli oklarına hedef olarak dikkat çekme arzusu. Bu noktada belirtmek istediğim şey şu. Bir anda hayatımıza giren bu adamın sahip olduğu büyüklenmeci, teşhirci hal sadece ona özgü değil, insan doğasının bir parçası. Biz hepimiz gelişirken dönemsel olarak belli yaş dönemlerinde bu büyüklenmeci teşhirci halleri yaşıyoruz. Ama kuramsal olarak bu ihtiyaçlarımız tutarlı bir şekilde karşılanırsa sağlıklı ve bütün bir kendilik geliştiriyor ve yetişkin hayatlarımıza bu düzeyde taşımıyoruz. Herkesin ruhsal gelişiminin ideal ölçüde tamamlanmadığı düşünülerse neden sizin değil de bu adamın tam ekran bir şova gereksinim duyduğu anlaşılabilir.

    İnsan ruhu üzerine tekrar düşünmemizi –uyaran- sağlayan bir başka olaysa Şampiyonlar Ligi Finali’nde Tottenham-Liverpool maçının ilk yarısında mayosuyla sahaya atlayan Kinsey Wolanski isimli kadın. Wolanski bu eylemi ortaya koyduktan sonra on binlerce takipçi edindiği gibi bu olayın bir iş bulmasına olanak verdiğini söylüyor. Yani ortada bu kez daha belirgin bir ikincil kazanç var. Anlık veya planlı olması fark etmez, “Ben buradayım, milyarlarca insandan farklıyım, beni görün, benimle heyecanlanın” diyen kadın işi bir adım öne taşıyor. Çünkü teşhirciliğin, göz hapsinin, gözler önünde olmanın çok prim yaptığı bir çağ bu çağ. Bu full ekran görsel malzemeyi sadece milyonlarca ekrana taşımıyor aynı zaman da nemalanıyor. Bu hesabını kitabını yaptığı bir şey miydi bilemeyiz ama şunu biliyoruz ki bir davranışa neden olan düşünsel süreçler ve karar verme mekanizmaları arzu ve ihtiyaçlarımızdan etkilenecektir. Bu çerçevede selfie çılgınlığı dediğimiz durumu düşünelim. Çok selfie çekip sosyal medyada yayınlamanın bir ruhsal bozukluk olduğuna dair kuvvetli bir inanç var. Ben ise bir tanı kategorisi gibi yaklaşmaktan ziyade şu ana kadar bahsetmeye çalıştığım kendilik süreçleriyle çok ilgili olduğunu düşünürüm. Peki, selfie paylaşmak sadece bir arzu ve ihtiyacın dışavurumu mudur yoksa kişi bu şekilde ikincil kazançlar da elde eder mi? Ben kesinlikle evet diyorum. Bu illaki maddi bir kazanç olmak zorunda değil. Görüşmediği sosyal ağına ben buradayım demek için, bugün modum düşük beni anlayın demek için, maddi koşullarım böyle statümü bu doğrultuda tanımlayın demek için… Kısacası ortamına ve bağlamına göre görünür olmak için bile teşhircilik arzularının ötesinde bir bilişsel süreç gerekiyor.

    Son olarak da zaten “görünür” olanın dışavurum örneği: Sevgili Melek Mosso’nun “açın, açılın” çıkışı. Bunu da büyüklenmeci bir kendilik veya teşhircilik sınıfına sokmak sanatçının davranışını onaylamadığım anlamına gelmiyor. Ama içerik olarak şu ana kadar konuştuklarımızı çok güzel tamamlayarak bir de önemli ilave yapıyor. Şöyle ki, Melek Mosso’nun kadın giyim kuşamı konusunda fikrini öğrenemeyebilirdik eğer ifade etmeseydi. Ama etti ve bu teşhirci olmasa da bir dışavurum. Bir fikrin, inancın dışavurumu herkesi mutlu etmese de şu anki kadar çalkantı yaratmazdı. Ama işin içinde bir röportaj değil bir sahne şovu var, net hatta olukça sivri bir çıkış var. Bu noktada sanatçının amacı sadece fikrini ifşa etmek değil. İhtiyaç duyduğu kendini ifade etmekten ötesi. Benim anladığım kadarıyla o diyor ki: bu toplumsal mesele benim de meselem ve benim bunu en göze çarpan şekilde ifade etme arzum var. Tam da burada daha önceki örneklerde bahsettiğimiz ikincil kazanç durumuyla karşı karşıyayız. Melek Mosso bir sanatçı olarak teşhirciliği kitleleri reste davet için kullanıyor. Kendi adıma kitleleri etkileme kapasitesine sahip kişilerin göze gelmeyi göze alarak görünür olmalarını ve göze batmalarını olgunlaşmış bir kendilikle bağdaştırabiliyorum. Çünkü teşhir edilende bütünsel bir kendiliğe ait bir politik duruş var.

    Burada ele aldığımız tüm örnekler için büyüklenmeci, teşhirci bir arzunun altını çizdik. Ama bu söylediğimiz gibi hepimizin içinde dönem dönem yükselebilen görülme, fark edilme, onaylanma ihtiyaçlarımızla aynı yelpazede. Yanılmıyorsam yine çok yakın dönemde genç bir kadın yarı çıplak bir vaziyette partneriyle bir fotoğraf yayınlamıştı. Belki bu genç kadın daha önce tek tük selfie paylaşmış, göz önünde olmayı çok da arzulamayan bir kişi olarak anlık ve dürtüsel bir ihtiyaçla da mahremini teşhir etmiş olabilir. Kısacası teşhir edilen ve teşhir eden olmak arasında çok kalın bir çizgi yok. İnsanların aynalanma ihtiyaçlarını karşılarken aslında biz de aynalanıyoruz. Bu süreç tek taraflı değil. Bu çağ göz gezdirmeyi, göz süzmeyi, göz hapsine almayı besleyen bir çağ. Bu nedenle insan ruhunu anlama çabamızda bireye indirgenmiş tanısal veya klinik betimlemelerden öteye gitmek gerekiyor.

    Çünkü işin içinde sadece teşhircinin psikopatolojisi değil, bunun arkasındaki gelişimsel süreçler, sosyo-kültürel etkiler ve ihtiyaçlar var. Aynı şekilde gösterilene kafasını çevirmediği müdettçe görenin de aynı süreçleri var. Üstüne üstlük gösteren ve gören arasındaki ilişkiyi belirleyen sosyopolitik dinamikler var (bkz:fırça). Bu nedenle psikolojiyle ilgilenen insanlar olarak istemesek de bir noktada gündeme dâhil oluyor ve fırsat buldukça da güncellemelerimizi bunun gibi köşe yazılarıyla aktarmaya çalışıyoruz.

  • Mide botoksu nedir? Zayıflayabilirmiyim?

    MİDE BOTOXU: Botulinum toksin A’ nın endoskopik yolla midenin belirli bölümlerine verilmesi işlemidir. Bu yöntemle midenin kasılmasını engellenir ve midenin boşalma sürecini uzatmak hedeflenir.

    Bu yöntem ile:

    Midenin boşalmasında gecikme

    Erken doygunluk hissi

    Gıda alımının azalması

    Açlık hormonu olan Ghrelin hormonunun azalması sağlanır.

    Bu yöntem diyetle desteklenmediği sürece sonuç vermemektedir.****

    Diğer cerrahi girişimler gibi mide hacmini sınırlandırmadığı için ve davranış değişikliği kazandırmadığı için sadece mide botoxu ile kalıcı zayıflama mümkün olmamaktadır.****

    Mide Botoksu Hangi Hastalar İçin Uygundur?

    En ideal hasta grubu vücut kitle indeksi 27 ile 35 arasında olanlardır.

    10-20 kg arasında kilo vermeyi hedefleyenler

    18 yaşın üstünde, 55 yaşın altındaki hastalar

    En az geçmiş 6 ay boyunca diyet ve egzersizle anlamlı kilo kaybı sağlayamayan hastalar

    Mide Botoksunun Etki Süresi Nedir?

    Mide botoksunun tam olarak etki göstermesi ortalama 7 gün içinde olmaktadır. Etki süresi 4-6 aydır. Etkinin 6 aydan uzun sürmesi ilacın özelliklerinden dolayı mümkün değildir.

    6 aydan sonra işlem tekrarlanabilir.

    Mide Botuxunda Hastanede Kaç Gün Kalınır?

    İşlem hafif anestezi altında 10-15 dakika sürmektedir. Hastalarımız aynı gün taburcu olmaktadır. Hastanede yatış gerekmez.

    Mide Botoxu Kimlere yapılmaz?

    Botoks alerjisi olanlarda, mide ülseri, gastrit, on iki parmak bağırsağı ülseri gibi durumlarda uygulanması önerilmiyor ve öncelikle bu problemin düzeltilmesi gerekiyor. Bu nedenlerle Endoskopi ile işlem öncesi mutlaka midenin değerlendirilmesi gerekir.

    Yan etkileri?

    İşlem sonrası çok sık olmayarak bulantı, şişkinlik şikayetleri olabiliyor.

    DİYET:

    İşlem sonrası midenin kasılma ve gevşeme fonksiyonu kaybolacağından, midenin mevcut duruma adapte olmasını sağlamak için ilk 5 gün kişilerin sıvı ve yumuşak gıda ağırlıklı beslenmelerini öneriyoruz.

    1. & 2. Gün:Şeffaf ve tanesiz sıvı ağırlıklı beslenme

    3. & 4. Gün: Yumuşak gıdalar ağırlıklı beslenme (püre, yoğurt, ayran gibi yumuşak gıdalar, meyve püreleri, yumuşak sebze)

    5. & 6. Gün: Katı gıdaya başlanabiliyor.

    Bundan sonraki süreç sağlıklı ve düzenli beslenme kuralına uyun

    Saygılarımla

  • Ebeveyn-Çocuk Bağını Güçlendirecek Alışkanlıklar

    Ebeveyn-Çocuk Bağını Güçlendirecek Alışkanlıklar

    Her ilişkide olduğu gibi, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağ, günlük rutinlerinize kolayca dahil edilebilecek bazı alışkanlıklarla daha da güçlendirilebilir.

    1)Birlikte yemek yemek
    Etkileyici bir araştırmaya göre, çocuklarla düzenli öğünler sırasında bağlantı kurmak; olumlu zihinsel faaliyetlerde, duygusal ve sosyal becerilerde; olumlu davranışlarda ve akademik performansda artma olasılığı olduğu bulunmuştur.
    Her gece akşam yemeği yemek için zaman bulamıyor olsanız bile, mümkün olduğu kadar aile yemeklerini planlayın.

    2) Gününüz hakkında konuşmak
    Onlara, “Gününün en güzel parçası neydi?” veya “bugün olan en komik şey neydi?” gibi ayrıntılı bir şekilde cevap vermelerini isteyecek sorular sorabilirsiniz. Kendiniz hakkında bir şey paylaşarak, çocuğunuza onu bir insan olarak değerlendirdiğinizi ve ona güvenmek için ona yakın hissettiğinizi gösterirsiniz, bağınızı güçlendirirsiniz ve ona sizin için önemli olduğunu gösterirsiniz .

    3) Birlikte oynamak
    Çocuklarınızla bağ kurmanın en iyi yollarından biri birlikte eğlenmektir.
    Dışarı çıkın ve birlikte bisiklet sürün ya da bir futbol topu ile oynayın. Ya da eğlenceli bir aile masa oyunu ile neşe dolu bir kazanan ya da kaybeden olmayı öğrenebileceği, sosyal becerileri ve iyi davranışlar üzerinde çalışmayı teşvik edecek faaliyetler gerçekleştirin.
    Şunları yapabilirsiniz eğlenceli el sanatları aktiviteleri yapabilir veya mutfakta birlikte yemek pişirebikir veya birlikte bazı harika çocuk filmleri izleyebilirsiniz . Hem eşinizle hem de iyi bir arkadaşınızla yaptığınız gibi, bunu yaparken hem zevk hem de bağlantı kurduğunuz bir şey yapın.

    4) Sarılmak
    Sarılmak ve kucaklamak, çocuğunuzla bağlantı kurmanın ve ebeveyn-çocuk bağını güçlendirmenin sadece harika bir yoludur, üstelik araştırmalar hastalanma ihtimalinizi bile azaltabileceğini göstermektedir. Bu yüzden çocuğunuza, gün boyunca ne kadar çok sevgiyle onu sevdiğinizi bilmesini sağlayın, o da size geri sarılarak büyüyecektir.

    5) Saygılı olmak
    Çocuklar bazen bıkkın olabilirler ve kesinlikle hata yapabilirler. Ancak anne babalar, çocuklara saygılı davranmanın, disiplinli çocuk yetiştirmek kadar önemli olduğunu akılda tutmalıdır .
    Çocuğunuz onu disipline etmenizi gerektiren bir şey yapsa bile, onunla sakin ve sevecen bir şekilde konuşabilirsiniz. Öfke ya da fiziksel ceza kullanmanın sadece daha az etkili olduğunu araştırmalar göstermiştir. Aynı zamanda çocuğunuzla ilişkinizin kalitesine de zarar verebilir.
    Ayrıca çocuklara “Teşekkürler” ve “Lütfen” deyin ve çocuklarınızla aynı şeyi yapmasını hatırlatın. İyi davranışlar , sadece ev dışında kullanabileceğiniz bir şey olmamalı – birbirinizi saygı ve nezaketle tedavi etmek sizi bir araya getirmekle kalmayacak, aynı zamanda evinizi yaşamak için daha keyifli bir yer haline getirecektir.

    6)Çocuklara Yardım Etmesine İzin Vermek
    Ev işleri yapmak, çocuğunuzun iyi bir insana dönüşmesine yardımcı olmanın bir yoludur.
    Çocuklar doğal olarak yardımcı olmayı severler ve onlara işlerini ve sorumluluklarını verdiğinizde , özgüvenlerini artırır ve değerli hissettirirsiniz. Onlara ne kadar iyi bir iş yaptığını ve yardımlarını ne kadar takdir ettiğinizi söyleyin. Sadece sizi daha da yakınlaştırmayacak, aynı zamanda çocuklarınızın başkalarına yardım etmeyi seven kendinden emin ve nazik insanlara dönüşmesine yardımcı olacaktır.

    7) Ne kadar sevdiğinizi gösteren şeyler yapmak
    Çocuğunuzu ne kadar sevdiğini göstermek için her gün küçük şeyler yapmak , bir not yazmak ve yemek çantasına takmak ya da hafta sonları yapmak için eğlenceli şeyler planlamak veya konuştuğunuzda ona tam dikkatini vermek gibi. Çocuğunuza her gün sizin için ne anlama geldiğini gösterin. Böylelikle siz ve çocuğunuz arasındaki bağı güçlendirip, kalıcı ve sarsılmaz hale getirecek bir şey yapmış olacaksınız.

  • Kolonoskopi öncesi aç kalmayın!

    Toplumdaki inanışın aksine kolonoskopi yapılacak hastalar üç gün boyunca aç kalmamaktadır. İnsanlarda alınan besinler beslenme alışkanlığına göre 3-5 gün içerisinde sindirilmekte ve posası dışarı atılmaktadır. Bizim kolonoskopi öncesi 3 gün posasız gıda tüketilmesini önermemizin nedeni bu süreçte bağırsakta daha az posa birikmesi ve son gün içilecek müshil grubu ilacın tüm bağırsağı düzgün bir şekilde temizlenmesini sağlamaktır. Bağırsak temizliği ne kadar iyi yapılırsa hastanın işlem konforu ve bağırsak değerlendirilmesi o kadar iyi olacaktır. Bağırsağın kirli kalması durumunda işlemin tekrar yapılması gerekmektedir.

    Bu ne hastanın ne de doktorun istediği bir durumdur. Bu 3 günde posalı gıdalar kısıtlanmakla beraber proteinli gıdaların alınmasında sakınca yoktur. Kırmızı et, süt ve süt ürünleri, beyaz et ve yumurta bol protein içermesi nedeniyle besleyicidir. Tamamına yakını emilir ve posa bırakmaz bu nedenle serbestçe tüketilebilir. Bunun yanında bol posa bırakan sebze, meyve, kuruyemiş, baklagiller ve ekmek tüketmek uygun olmayacaktır. İşlemden önceki gün ise bol sulu, pürtüksüz gıdalar yemek daha uygundur. İşlem öncesindeki gün haşlama et ya da tavuk suyu, çay, nescafe, tanesiz komposto suyu, posasız meyve suları, ıhlamur gibi berrak içecekler tüketilebilir. Akşam 18.00 civarında hafif gıdalar aldıktan sonra çeşitli müshil grubu ilaçlar tüketmek gerekmektedir. Bu hastanın yaşına, beslenme özelliklerine günlük su tüketimine göre doktor ve hastanın kararı ile belirlenir.

  • Psikolojiniz Kanseri Yenebilir

    Psikolojiniz Kanseri Yenebilir

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde farklı şehirlerde olsa da aynı kaderi paylaşan milyonlarca kadının hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine şahit oluyoruz. Öncelikle şiddet toplum sağlığının en büyük sorunlarından birisidir. Şiddet ülkemizde ve dünyada git gide artan ve ölüme neden olan ciddi bir kavramdır. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının nedenleri arasında: birinci sebep cinsiyet ayrımı, erkeğin kadın üzerinde kendi egemenliğini kurmak istemesi, güç gösterisi, kontrol ve denetim altında tutmak, ekonomi… Hepsi kadına yönelik şiddetin başlığı altında toplanabilir. Şiddete maruz bırakılan kadınlar çaresiz ve güvensizlik içinde yaşamaya devam ederler. Belki de erkek şiddetin boyutunu arttırarak kadının ölüme neden olur.

    Bir candan bahsettiğimizi unutmamalı ve şiddetin o yaygın ‘cinnet’ hali diye adlandırılmamalıdır. Şiddetin kimi durumların haricinde ( alkol ve madde kullanımı ) kontrol kaybı olduğunu düşünmüyorum. Bir seçim, zor kalma durumunda erkeklerin kendini net bir şekilde ifade edemediği durumlarda kaldırılan bir yumruk olarak adlandırıyorum. Peki, bu şiddet türlerini ne kadar iyi biliyoruz. Hangi şiddet türüne maruz kaldığınızı biliyor musunuz?

    ŞİDDET TÜRLERİ

    1)FİZİKSEL ŞİDDET: Doğrudan temasla bedene zarar vermedir. Tehdit edici beden hareketleri, jest ve mimikler, yüksek ses her türlü tutum ve davranış fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddetin en sık rastlanan tutumları;

    • Yumruk atmak, tokat atmak, bağırmak, tekmelemek

    • Sert bir cisim fırlatmak, boğazını sıkmak, bağlamak

    • İntihar etmeye zorlamak

    • Kasten öldürmek

    • Bir yerlere kitleme

    2)PSİKOLOJİK ŞİDDET: Kızgınlık, öfke ve nefret göstermek, kendini yetersiz hissettirmek, suçluluk duygusu oluşturmak, aşağılamak, alay edip sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, zayıf noktalarından devamlı vurmaya çalışmak psikolojik şiddetin en temel unsurlarıdır. Psikolojik şiddet gözle görülmese de kişinin içinde büyük ve kapanması zor yaralar açmaktadır. En sık rastlanan tutumları;

    • Duygusal ihtiyaçlarını (aşk, sevgi, destek, değer) karşılamamak

    • Yaralayıcı ve küçük düşürücü davranışlara maruz bırakmak

    • Fiziksel görüntüsü, kişiliği, ailesi hakkında hakaret etmek ve onurunu kırmak

    • Başkalarının yanında hakaret etmek, küfür etmek

    • Hastalıklı, zayıf, muhtaç ve bağımlı hissettirmek

    3)EKONOMİK ŞİDDET: Günümüzde öyle bir zamana geldik ki sevgiden, ahlaki değerlerden, saygıdan daha değerli olan para tehdit ve kontrol edici bir unsur haline gelmiştir. Yaşamın devam etmesi, ihtiyaçların karşılanması için para cezalandırmak için kullanılırsa ekonomik şiddet söz konusu olur. Ekonomik şiddetin başlıca örnekleri;

    • Kişinin çalışmasına izin vermemek, çalıştığında ise yükselmesine izin vermemek

    • Kişiyi parasız bırakmak veya küçük miktarlarda para bırakarak gündelik işlerini halletmesini beklemek

    • Para biriktirmesine, hesap açmasına kendi ayakları üstünde durmasına engel olmak

    • Para için yalvartma veya maddi gelirini sömürmek

    • Zorla borç almak, kredi çektirmek

    Türkiye gelişiyor derken gerileyen bir unsur var ki oda şiddet. Tüm dünyada kadınlar şiddet kurbanı olmaya devam ediyor! Hangi şiddet türü olursa olsun, şiddetin her türlüsü fiziksel ve ruhsal açıdan kalıcı hasarlar bırakır. Kadına uygulanan şiddetin ortaya çıkması çok sayıda faktörlere bağlıdır.

    Toplumsal rol faktörleri; kadın ve erkeğe yüklenen roller ve modeller. Şöyle bir örnek verecek olursam; Kadına ve erkeğe rol vermeye anne karnında başlamıyor muyuz? Aman oğlum olacak, her şeyi mavi olsun! Evimizin oğlu! Ah kızım sana şimdi pembe bir oda takımı alırız, anasının kızı işte! Büyüdüğünde annene ev işlerine yardım edersin! Erkeğe araba, silah almayı, kız çocuğuna da bebek almayı aman ihmal etmeyin! Küçüklükten aşılamış olduğumuz bu roller küçücük bedenlere zorla ebeveynler tarafından aşılanır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 48 ülkede yürütülen bir araştırmada kadına yönelik şiddetin yerleşik kadın-erkek rolleriyle haklı gösterilmeye çalışıldığını göstermektedir. Peki ya atasözlerimiz? ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.’ Şiddeti meşrulaştıran faktörler arasında sayabiliriz. Maalesef çocuk yetişmeyi bilmeyen bir toplumuz. Toplumumuz ilerlese de hala ‘sen söyle erkeksin’ hâkim… Görev bölümü çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda erkek kendi egemenliğini ortaya çıkarıyor. Aslında bunları biz yaratıyoruz. Ebeveynlerin üzerine düşen çok fazla görev var. Çocuk ailede ne görürse onu rol model alarak ileriye taşır.

    Değinmek istediğim şiddete dur demeye küçük yaşlarda engellemek, geleceğe sevgi ve ahlaki değerlerin şiddetle değil saygı ile var olacağını aşılamak gerekir. Şiddetin her geçen gün artması faktörleri arasında şiddet döngüsü dediğimiz durumun gerçekleşmesi söz konusudur. Beni seviyor da dövüyor! Evimi bırakıp gidemem! Bir gün dövmekten vazgeçer umudu! Diye diye kadınlarımız maalesef ki canice şiddete ve ölüme maruz kalıyor. Yapılan araştırmalar sonucu; her 2 kadından birisi şiddete maruz kalıyor. Her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Diğer araştırmalara göre, şiddete maruz kalan kadınların 44%’ü maruz kaldığı şiddeti, en yakınlarına dahi anlatmıyor. Kadınların 89% ‘u destek almak için hiçbir kuruma başvurmuyor.

     Peki, bunun için neler yapılmalı? Cumartesi sabahı elinize çayınızı alıp dikkatle okumanızı ve çevrenizdekilerle paylaşmanızı diliyorum. 

    • Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için çözüm odaklı kuvvetli bir devlet politikası ve şiddeti önleyici tutumun geliştirilmesi gerekir. Emniyette ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele’ etme gibi ayrı bir birimin açılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Hukuki hakların zayıf olduğu, politikaların yetersiz ve uygulama bakımından eksik olduğu gözler önünde. Verilen cezaların yüksek cezai yaptırımlar olmasını sağlayacak şekilde tekrar düzenlenmelidir. 

    • Kadın ve erkeklerin toplum içinde eşit konumda olması için toplumsal cinsiyet rol modellerin adaletini sağlamaya özen gösterilmeli. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapmalı. 

    • Kadın odaklı çalışmaların yanı sıra ben erkeklere de eğitim verilmesinden yanayım. Tabi kültürel örf ve adet, ataerkillik buna ne kadar müsaade eder tartışılır…

    • Özellikle medyaya baktığımda şiddet ile alakalı gerektiği kadar haber yapmıyor. Hele ki günümüz çağında sosyal medya 70 milyon insana hitap ederken… Şiddet nedir? Faktörleri nelerdir yeteri kadar bilinçli miyiz? Yalnızca kayıpları konuşmak yerine metodları tartışmak nerede eksik kaldığımızı akıl birliği ile gündeme getirmeliyiz. 

    Ülkeyi olumsuz yönde etkileyen şiddet bir sosyal problemdir. Son olarak kadınlar, kadınlarımız güçlü yarınlar için ayakları üzerinde durup eminim ki çok daha başarılı ve omuz omuza vererek mücadele etmeye devam edecektir. Kadın, hem anne hem ev kadını, hem eş… Birden fazla kimliği olan emekçi kadınlarımıza hak ettiği değeri verelim.

  • Toplumun Kanayan Yarası Şiddet

    Toplumun Kanayan Yarası Şiddet

    Her gün televizyonlarda, gazetelerde, internet sitelerinde farklı şehirlerde olsa da aynı kaderi paylaşan milyonlarca kadının hem fiziksel hem de psikolojik şiddetine şahit oluyoruz. Öncelikle şiddet toplum sağlığının en büyük sorunlarından birisidir. Şiddet ülkemizde ve dünyada git gide artan ve ölüme neden olan ciddi bir kavramdır. Erkeğin kadına şiddet uygulamasının nedenleri arasında: birinci sebep cinsiyet ayrımı, erkeğin kadın üzerinde kendi egemenliğini kurmak istemesi, güç gösterisi, kontrol ve denetim altında tutmak, ekonomi… Hepsi kadına yönelik şiddetin başlığı altında toplanabilir. Şiddete maruz bırakılan kadınlar çaresiz ve güvensizlik içinde yaşamaya devam ederler. Belki de erkek şiddetin boyutunu arttırarak kadının ölüme neden olur.

    Bir candan bahsettiğimizi unutmamalı ve şiddetin o yaygın ‘cinnet’ hali diye adlandırılmamalıdır. Şiddetin kimi durumların haricinde ( alkol ve madde kullanımı ) kontrol kaybı olduğunu düşünmüyorum. Bir seçim, zor kalma durumunda erkeklerin kendini net bir şekilde ifade edemediği durumlarda kaldırılan bir yumruk olarak adlandırıyorum. Peki, bu şiddet türlerini ne kadar iyi biliyoruz. Hangi şiddet türüne maruz kaldığınızı biliyor musunuz?

    ŞİDDET TÜRLERİ

    1)FİZİKSEL ŞİDDET: Doğrudan temasla bedene zarar vermedir. Tehdit edici beden hareketleri, jest ve mimikler, yüksek ses her türlü tutum ve davranış fiziksel şiddettir. Fiziksel şiddetin en sık rastlanan tutumları;

    • Yumruk atmak, tokat atmak, bağırmak, tekmelemek

    • Sert bir cisim fırlatmak, boğazını sıkmak, bağlamak

    • İntihar etmeye zorlamak

    • Kasten öldürmek

    • Bir yerlere kitleme

    2)PSİKOLOJİK ŞİDDET: Kızgınlık, öfke ve nefret göstermek, kendini yetersiz hissettirmek, suçluluk duygusu oluşturmak, aşağılamak, alay edip sürekli eleştirmek, küçük düşürmek, zayıf noktalarından devamlı vurmaya çalışmak psikolojik şiddetin en temel unsurlarıdır. Psikolojik şiddet gözle görülmese de kişinin içinde büyük ve kapanması zor yaralar açmaktadır. En sık rastlanan tutumları;

    • Duygusal ihtiyaçlarını (aşk, sevgi, destek, değer) karşılamamak

    • Yaralayıcı ve küçük düşürücü davranışlara maruz bırakmak

    • Fiziksel görüntüsü, kişiliği, ailesi hakkında hakaret etmek ve onurunu kırmak

    • Başkalarının yanında hakaret etmek, küfür etmek

    • Hastalıklı, zayıf, muhtaç ve bağımlı hissettirmek

    3)EKONOMİK ŞİDDET: Günümüzde öyle bir zamana geldik ki sevgiden, ahlaki değerlerden, saygıdan daha değerli olan para tehdit ve kontrol edici bir unsur haline gelmiştir. Yaşamın devam etmesi, ihtiyaçların karşılanması için para cezalandırmak için kullanılırsa ekonomik şiddet söz konusu olur. Ekonomik şiddetin başlıca örnekleri;

    • Kişinin çalışmasına izin vermemek, çalıştığında ise yükselmesine izin vermemek

    • Kişiyi parasız bırakmak veya küçük miktarlarda para bırakarak gündelik işlerini halletmesini beklemek

    • Para biriktirmesine, hesap açmasına kendi ayakları üstünde durmasına engel olmak

    • Para için yalvartma veya maddi gelirini sömürmek

    • Zorla borç almak, kredi çektirmek

    Türkiye gelişiyor derken gerileyen bir unsur var ki oda şiddet. Tüm dünyada kadınlar şiddet kurbanı olmaya devam ediyor! Hangi şiddet türü olursa olsun, şiddetin her türlüsü fiziksel ve ruhsal açıdan kalıcı hasarlar bırakır. Kadına uygulanan şiddetin ortaya çıkması çok sayıda faktörlere bağlıdır.

    Toplumsal rol faktörleri; kadın ve erkeğe yüklenen roller ve modeller. Şöyle bir örnek verecek olursam; Kadına ve erkeğe rol vermeye anne karnında başlamıyor muyuz? Aman oğlum olacak, her şeyi mavi olsun! Evimizin oğlu! Ah kızım sana şimdi pembe bir oda takımı alırız, anasının kızı işte! Büyüdüğünde annene ev işlerine yardım edersin! Erkeğe araba, silah almayı, kız çocuğuna da bebek almayı aman ihmal etmeyin! Küçüklükten aşılamış olduğumuz bu roller küçücük bedenlere zorla ebeveynler tarafından aşılanır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 48 ülkede yürütülen bir araştırmada kadına yönelik şiddetin yerleşik kadın-erkek rolleriyle haklı gösterilmeye çalışıldığını göstermektedir. Peki ya atasözlerimiz? ‘Kızını dövmeyen dizini döver.’ ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.’ Şiddeti meşrulaştıran faktörler arasında sayabiliriz. Maalesef çocuk yetişmeyi bilmeyen bir toplumuz. Toplumumuz ilerlese de hala ‘sen söyle erkeksin’ hâkim… Görev bölümü çok erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda erkek kendi egemenliğini ortaya çıkarıyor. Aslında bunları biz yaratıyoruz. Ebeveynlerin üzerine düşen çok fazla görev var. Çocuk ailede ne görürse onu rol model alarak ileriye taşır.

    Değinmek istediğim şiddete dur demeye küçük yaşlarda engellemek, geleceğe sevgi ve ahlaki değerlerin şiddetle değil saygı ile var olacağını aşılamak gerekir. Şiddetin her geçen gün artması faktörleri arasında şiddet döngüsü dediğimiz durumun gerçekleşmesi söz konusudur. Beni seviyor da dövüyor! Evimi bırakıp gidemem! Bir gün dövmekten vazgeçer umudu! Diye diye kadınlarımız maalesef ki canice şiddete ve ölüme maruz kalıyor. Yapılan araştırmalar sonucu; her 2 kadından birisi şiddete maruz kalıyor. Her 4 saatte 1 kadın tecavüze uğruyor ve öldürülüyor. Diğer araştırmalara göre, şiddete maruz kalan kadınların 44%’ü maruz kaldığı şiddeti, en yakınlarına dahi anlatmıyor. Kadınların 89% ‘u destek almak için hiçbir kuruma başvurmuyor.

    Peki, bunun için neler yapılmalı? Cumartesi sabahı elinize çayınızı alıp dikkatle okumanızı ve çevrenizdekilerle paylaşmanızı diliyorum. 

    • Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için çözüm odaklı kuvvetli bir devlet politikası ve şiddeti önleyici tutumun geliştirilmesi gerekir. Emniyette ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Cinsel Suçlarla Mücadele’ etme gibi ayrı bir birimin açılması gerektiğini düşünüyorum.

    • Hukuki hakların zayıf olduğu, politikaların yetersiz ve uygulama bakımından eksik olduğu gözler önünde. Verilen cezaların yüksek cezai yaptırımlar olmasını sağlayacak şekilde tekrar düzenlenmelidir. 

    • Kadın ve erkeklerin toplum içinde eşit konumda olması için toplumsal cinsiyet rol modellerin adaletini sağlamaya özen gösterilmeli. Herkes kendi üstüne düşen görevi yapmalı. 

    • Kadın odaklı çalışmaların yanı sıra ben erkeklere de eğitim verilmesinden yanayım. Tabi kültürel örf ve adet, ataerkillik buna ne kadar müsaade eder tartışılır…

    • Özellikle medyaya baktığımda şiddet ile alakalı gerektiği kadar haber yapmıyor. Hele ki günümüz çağında sosyal medya 70 milyon insana hitap ederken… Şiddet nedir? Faktörleri nelerdir yeteri kadar bilinçli miyiz? Yalnızca kayıpları konuşmak yerine metodları tartışmak nerede eksik kaldığımızı akıl birliği ile gündeme getirmeliyiz. 

    Ülkeyi olumsuz yönde etkileyen şiddet bir sosyal problemdir. Son olarak kadınlar, kadınlarımız güçlü yarınlar için ayakları üzerinde durup eminim ki çok daha başarılı ve omuz omuza vererek mücadele etmeye devam edecektir. Kadın, hem anne hem ev kadını, hem eş… Birden fazla kimliği olan emekçi kadınlarımıza hak ettiği değeri verelim.