Etiket: Gün

  • Cilt sağlığınız ve güzelliğiniz için en güvenli lazer uygulamaları

    Günümüzde güzellik ve estetik kaygısı kadınlarda olduğu kadar erkekler için de ön plandadır. Sivilce izleri, damarsal hastalıklar, lekeler, yaşlanmanın etkileri, istenmeyen dövmeler, yara izleri, tüylenme ve deri kanserleri lazerle güvenli bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Ancak lazer uygulamalarında, en iyi sonucu elde etmek için bu konuda tecrübeli bir dermatoloji uzmanından yardım alınması çok önemlidir.

    Tedaviden sonra en az 15 gün güneşten kaçınılmalı

    Melazma adı verilen gebelik maskesi, çiller, güneş lekeleri, doğumsal ya da sonradan ortaya çıkan benler, dövmeler gibi pigmente deri rahatsızlıklarının tedavisinde lazer tedavileri başarı ile kullanılmaktadır. Leke tedavisinde doğru hasta seçimi de çok önemlidir. Esmer tenli kişilerde işlem sonrası leke kalma ihtimali yüksek olabileceği için genellikle açık tenli hastalar tercih edilmektedir. Tedavilerin sonrasında hasta 15 gün güneşten korunmaz ise leke tekrarlayabilmektedir.

    4-8 hafta aralıklarla uygulanan tedavi başarılı sonuç veriyor

    Benlerde öncelikli tedavi seçeneği cerrahi müdahale olsa da çok sayıda ve küçük beni olan kişilerde lazer tedavisi uygulanabilmektedir. Dövmelerde ise en başarılı sonuçlar siyah ve mavi renkli olanlarda alınmaktadır. Diğer renklerdeki dövmelerde tam anlamıyla silinme olamayabilir. Şarap lekesi olguları, hemanjiyomlar, yüzdeki damar genişlemeleri (rozase ya da gül hastalığı gibi), çilek anjiyom, venöz göllenmeler ve örümcek venler gibi hastalıklarda lazer tedavisi uygulanabilmektedir. Bu hastalıklarda Nd: YAG, argon ya da PDL lazerler tercih edilmektedir. 4-8 hafta aralıklarla tekrarlayan seanslar uygulandığında başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Doğumsal damarsal benlerde fonksiyonel bir problem yoksa kendiliğinden gerileme ihtimalinden dolayı en azından 5 yaşına kadar beklenmesi önerilmektedir.

    İstenmeyen tüylerden kurtulmanın en etkili yolu lazer epilasyon

    Vücuttan istenmeyen tüylerin uzaklaştırılmasında kullanılan lazer tedavisi, ağrılı, uzun ve iz oluşturma riski olan iğneli epilasyon ve diğer tedavilere alternatif bir seçenektir. Bu amaçla Alexandrite, diod ve Nd: YAG lazerler kullanılmaktadır. Lazerle elde edilen sonuç kalıcı tüy azalmasıdır. İşlem sonrası %5-10 oranında incelen tüyler kalabilmektedir. Yüz bölgesinde ve incelen tüylerde Nd:YAG lazer tercih edilmektedir.

    Lazer epilasyon mutlaka bir dermatolog eşliğinde yapılmalı

    İşlemin dermatolog gözetiminde, güvenilir cihazlarla ve uygun dozlarda uygulanması çok önemlidir. Uygun olmayan doz kullanımlarında yanıklar ve lekeler oluşabilmektedir. İşlem kış aylarında yapılmalıdır. Deride bronzluk varsa işleme başlamadan önce bronzluğun açılması beklenmelidir. İşlem 4-8 hafta aralıklarla kontrol uygulamaları ile beraber 10-12 seans sürmektedir. Güneş ışınlarına bağlı yaşlanma ile oluşan kırışıklıklar ve akne izlerinin tedavisinde lazer yıllardır kullanılmaktadır. Bu amaçla CO2,Er:YAG ve Nd:YAG lazer kullanılmaktadır. Oluşturulan yüksek ısı ile kollajen liflerde artış meydana gelmektedir. Siğiller, yara izleri, sedef hastalığı, vitiligo (ala hastalığı), tırnak mantarında da kullanılmaktadır.

    Detaylı bilgi için www.handeulusal.com’u ziyaret edebilirsiniz.

  • Gebelik Belirtileri

    Gebelik Belirtileri

    Gebelikte sık görülen ancak başka nedenlerle de görülebilen belirtiler vardır.

    Tüm hamileliklerde görülen adet kesilmesi; hamilelik korkusu, stres, yorgunluk, yolculuk, aşırı kilo alma ya da verme, hormonsal sorunlar, emzirme, doğum kontrol hapını bırakma durumlarında da görülebilir. Gebeliğin 2 – 8 haftasından sonra görülebilen sabah bulantıları; gerginlik, yiyecek zehirlenmelerinde de olabilir. Gebelikten 6 – 8 hafta sonra görülebilen sık idrara çıkma; idrar yolları iltihabı, gerginlik, şeker hastalığı gibi durumlarda da karşılaşılabilir. Ağrılı, şiş ve sızlayan göğüsler, gebe kalındıktan sonra ilk bir kaç gün içinde görülebildiği gibi; adet günlerinin yaklaştığı günlerde ve doğum kontrol haplarının kullanıldığı günlerde de yaşanabilir. Gebeliğin ilk üç ayı içinde meme ucu çevresinin koyulaşması ve meme ucu çevresindeki küçük bezlerin kabarması hormonsal dengesizlik durumlarında da yaşanabilir. Yine gebeliğin ilk üç ayında görülen göğüste ve karında deri altında pembe mavi çizgiler, yine hormonsal dengesizlikten kaynaklanan problemden görülebileceği gibi daha önceki gebeliğin etkisinden de olabilir. Gebeliğin ilk üç ayında görülen yiyeceklere aşırı istek duyma, stresten, adet günlerinin yaklaşmasından ve kötü beslenmeden olabilir.

    Gebe olunması kuvvetli belirtiler de şunlardır :

    Adet kanamasının gecikmesinden de kaynaklanabilen rahim ve rahim ağzının yumuşaması, döllenmeden 2 – 8 hafta sonra görülebilir. Tümör ve fibroidlerden kaynaklanabilen rahim ve karnın genişlemesi yine gebeliğin 8 – 12 hafta arasında yaşanmaya başlanır. Bağırsak kasılmalarından da olabilecek aralıklı ve ağrısız kasılmalar gebeliğin başında başlayabilir ve gebelik ilerledikçe sıklığı artar. Bağırsak gaz ya da kasılmalarından kaynaklanabilecek duygu, gebeliğin 16 – 22. haftalarından sonra bebeğin hareketlerinden dolayı hissedilebilir.

    Döllenmeden 4-6 hafta sonra ultrasonda bebeğin görülmesi; gebeliğin 10 – 20 hafta arasında tespit edilen bebeğin kalp atışı; gebeliğin 16. haftasından sonra karında hissedilen bebek hareketleri gebe olunduğunun kesin kanıtıdır.

  • Güneşten koruyucu kremler faydalı mı? Zararlı mı?

    Güneşin sağlığa zararları konusundaki toplum bilinci gün geçtikçe artmaktadır. Ancak yapılan çalışmaların sonuçları henüz korunma konusunda yeterli önlemlerin alınmadığını göstermektedir. Ayrıca güneşten koruyucu kremlerin faydaları yanı sıra zararlı etkileri olabileceği konusunda da tartışmalar devam etmektedir. Tüm tartışmalara rağmen doğru seçildiğinde ve kullanıldığında güneş korucuların en etkin etkin ve güvenli korunma yöntemlerinden biri olduğunu unutmamak gerekir.

    Güneşin zararlı etkileri nelerdir?

    * Güneşe fazla maruz kalındığında güneş yanığı ve güneş çarpması gelişebilir. Bebekler ve yaşlılar güneşten daha kolay etkilenirler.

    * Güneş deri kanserine neden olabilmektedir. Özellikle çok sayıda güneş yanığı geçirenler, çocukluk çağından itibaren sık ve yoğun güneşe maruz kalanlar risk altındadır. Özellikle açık tenli kişilerde bu risk daha yüksektir.

    * Güneş deri yaşlanmasına ve deride lekelenmeye neden olur.

    * Bazı kişilerde güneş gören alanlarda kaşıntılı döküntüyle ortaya çıkan güneş alerjilerine neden olabilir.

    Güneşin zararlı etkilerinden nasıl korunabiliriz?

    * Güneşin güçlü olduğu öğlen saatlerinde (10:00-16:00 arasında) güneş altında kalmamak.

    * Güneşten korunmak için geniş kenarlı şapka, gözlük, tişört gibi giysiler kullanmak.

    * Kar, deniz ve kum güneş ışınlarını yansıtarak güneş yanığını arttırabileceğini unutmamak.

    * Güneşte koruma faktörü en az 30 olan güneşten koruyucu kremler kullanmak.

    Güneş koruma faktörü nedir?

    Güneşten bize ulaşan ve gözle görünmeyen ışınlar ultraviole ışınları olarak adlandırılır. Ultraviole A (UVA) ve ultraviole B (UVB) olmak üzere 2 farklı dalga boyu vardır. UVB ışınları güneş yanığından sorumlu dalga boyudur. UVA ışınları ise derinin daha derin tabakalarına kadar ulaşabilir. Her iki dalga boyu da deri kanserini ve deri yaşlanmasını arttırır. Güneş korucularının üzerinde yazan güneş koruma faktörü (SPF) ürünün UVB’den ne kadar koruduğunu gösterir. Örnek olarak SPF 15 olan bir güneşten koruyucu krem kullanıldığında UVB’ ye bağlı kırmızılık cevabı 15 kat daha uzun sürede ortaya sürede ortaya çıkacaktır. ( Güneş altında koruyucu sürmeden 10 dakikada kızarıklık beliriyorsa, koruyucu ile bu süre 150 dakikaya uzayacaktır.)

    Güneşten koruyucu seçerken nelere dikkat etmemiz gerekir?

    * Hem UVA hem de UVB dalgalarına karşı geniş etkili koruyucu olması çok önemlidir. Sadece UVB’ yi bloke eden koruyucular deride güneş yanığını engelledikleri için güneşte uzun süre kalınmasına olanak sağlayacak ve zararlı UVA ışınlarından da korumadıkları için faydadan çok zarar verecektir.

    * En az koruma faktörü 30 (SPF 30 ) olan bir ürün seçmek gerekir.

    * Cildi yağlı olanlar jel veya yağsız ve su bazlı ürünleri, kuru ciltli kişiler krem bazlı ürünleri seçebilir. Vücut korumasında ise sprey ürünlerin kullanımı daha pratik olabilir. Suya dayanıklı ürünler terleyince ve suda etkinliklerini daha uzun devam ettirebilirler.

    Bebeklerde ve gebelerde hangi güneş korucularını tercih etmeliyiz?

    Güneşten koruyucu kremler içeriklerine göre kimyasal ve fiziksel koruyucular olarak iki gruba ayrılırlar. Fiziksel koruyucular güneş ışınlarını yansıtan titanyum dioksit ve çinko oksit gibi mineral filtreler içerirler. Mineral içerikli ürünler daha az kimyasal içerdikleri için bebek ve gebelerde tercih edilebilir. Çocukluk çağında geçirilen güneş yanıkları deri kanseri riskini arttırmaktadır. Bu nedenle çocukların güneşten korunmaları çok önemlidir.

    Güneşten koruyucu kremler deri kanserinden koruyor mu?

    Sık görülen deri kanserleri basal hücreli kanser ve skuamöz (yassı) hücreli kanser ve ölümcül olabilen malign melanomdur. Güneşten koruyucu kremlerin skuamöz hücreli kanserden koruduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Malign melanomdan koruyup koruyamadıkları konusu ise tartışmalıdır. 2011 yılında yayınlanan çalışmada düzenli güneşten koruyucu kullanmanın melanom riskini azalttığı raporlanmıştır. Ayrıca güneşten koruyucular yeni ben oluşumunu da önlemekdedir.

    Güneşten koruyucu kremlerin nasıl kullanılması gerekir?

    Yapılan çalışmalar güneşten koruyucu kremlerin yanlış kullanıldığını göstermektedir. Bu nedenle yeterli etki gösterememekte bazen de faydadan çok zarar vermektedirler.

    * Güneşe çıkmadan 15-30 dakika önce uygulanmaları gerekir.

    * Güneş koruma faktörü en az 30 olmalıdır.

    * Ürünün kutu üzerinde yazan faktör kadar koruyabilmesi için kalın tabaka olarak sürülmesi gerekir. Bu doz 2 mg/ cm² olmalıdır. Çalışmalar genellikle bu miktarın dörtte biri kadar dozun kullanıldığını göstermektedir. Yüz, ense, kulak, kol ve bacakları korumak için gerekli koruyucu miktarı 2 çorba kaşığı kadar olmalıdır.

    * İki saatde bir tekrar sürülmeleri gerekir.

    * Yüzme ve kurulanma sonrasında tekrar sürülmeleri gerekir.

    * En önemlisi güneşten koruyucu kremler bize gereksiz bir güven vermemeli ve güneşte kalma süremizi arttırmamalıdır.

    Güneşten koruyucu kremler D vitamini üretimini azaltır mı?

    Vücudumuzda D vitamini üretiminin % 90’ı güneş ışınları ile olmaktadır. Teorik olarak yüksek koruma faktörlü koruyucular vücudun tüm güneş gören alanlarına düzenli olarak her gün uygulandığında D vitamini eksikliği ortaya çıkabilir. Bu durumda D vitaminin ağızdan alınması gerekir. Güneş korucular genellikle günlük hayatta bu şekilde tüm güneş gören alanlara yeterli miktarda uygulanmamakta ve çoğu zaman uzun saatler güneşte kalınan tatil dönemlerinde kullanılmaktadırlar. Bu durumda ise D vitamini eksikliğine neden olmamaktadırlar.

    Güneşten koruyucu kremlerin zararlı etkileri var mıdır?

    Güneşten koruyucu kremlerin içindeki kimyasal maddeler özellikle PABA ( paraamininobenzoik asid ) ve oksibenzon egzemaya veya güneş alerjisine neden olabilir. Bu nedenle derisi alerjik veya hassas kişiler ve güneş alerjisi olan kişiler mineral filtre içeren koruyucuları tercih edebilirler. Bebeklerde ve gebelerde ise hormon benzeri etkileri konusunda tartışmaların devam ettiği paraben maddesini içermeyen ürünler tercih edimelidir.

  • Melanom nedir?

    Deriye rengini veren melanin adlı pigmenti üreten melanosit adı verilen hücrelerden oluşan deri kanseridir. Melanom diğer deri kanserlerinle karşılaştırıldığında sık görülmese de kan veya lenf dolaşımıyla vücuda yayılabildiği için en ölümcül olanıdır.Bu nedenle erken tanısı çok önemlidir. Benler üzerinde gelişebilir veya beni taklit eden bir leke şeklinde normal deride ortaya çıkabilir. Düzensiz koyu renkli bir leke veya kabartı şeklinde başlayabilir. Benlerde asimetri, kenar ve renk düzensizliği, hızlı büyüme veya değişiklik olması melanom belirtisi olabilir. Melanom sıklığı gün geçtikçe artmaktadır.

    Kimler melanom için risk altındadır?

    Açık tenli, çilli, güneşte kolay kızaran ancak bronzlaşamayan, sarı veya kızıl saçlı, ve renki gözlü kişiler
    Aile bireylerinde melanom olması
    Çok sayıda bene sahip olmak
    Atipik (düzensiz) benlere sahip olmak
    Sık olarak güneş yanığı geçirmiş olmak ( özellikle çocukluk çağında)

    Melanom tanısı nasıl konur?

    Yukarıda sayılan risk faktörüne sahip kişilerin doktor kontrolünde olması önemlidir. Ayrıca bu kişiler büyük ayna karşısında küçük ayna yardımı ile tüm vücut derisini kendi kendilerine muayene edebilirler. Muayene sırasında saçlı deri, kulak arkaları, genital bölge, avuç içi, ayak tabanı, parmak araları ve tırnaklar unutulmamalıdır. Bu muayene yılda 2-3 kere yapılabilir.

    Atipik benleri olan kişilerin cilt doktoru kontrolünde olması önemlidir. Şüpheli benler dermatoskop (deri mikroskopu) ile incelenir ve gerekli görünen benler izlem ve ve kontrol için kayda alınır. Bende değişiklik fark edildiği zaman cerrahi olarak çıkarılarak patolojik olarak incelenmesi gerekir. Melanomun tanısı şüpheli lekenin tam olarak çıkarılması veya geniş bir leke ise biopsi alınması ve patolojik olarak incelenmesi ile konur.

    Melanom nasıl tedavi edilir ?

    Melanomun tedavisi hastalığın evresine göre değişir. Sadece deride olan erken evre melanomun tedavisi geniş olarak çıkarılmasıdır. Kanserin ne kadar geniş çıkarılacağına kanserin derideki kalınlığına göre karar verilir. Erken tanı konmuş 1 mm’den ince melanomu olan hastalarda iyileşme oranı çok yüksektir (% 98). İlerlemiş melanomda lenf bezi tutulumu olabilir ve lenf bezlerinden de biopsi alınması gerekebilir. Kanserin vücuda yayılıp yayılmadığını anlamak için radyolojik görüntüleme yöntemleriyle hastayı taramak gerekebilir. Ayrıca ilerlemiş melanomda kemoterapi, interferon gibi biolojik ajanlar kullanılabilir.

    Melanomdan nasıl korunabiliriz?

    Güneşten korunma, özellikle çocukluk çağından başlayarak güneş yanıklarını engellemek çok önemlidir. Ayrıca ailesinde melanom öyküsü olan, çok sayıda beni olan veya düzensiz benleri olan kişilerin kendi kendilerini muayene etmeleri ve cilt doktoru tarafından izlenmeleri erken tanı açısından çok önemlidir.

  • BESLENMENİN ÜREME SAĞLIĞINA ETKİSİ

    BESLENMENİN ÜREME SAĞLIĞINA ETKİSİ

    Sağlıklı olmak ve sağlıklı yaşamak insan mutluluğunun önemli bir öğesidir. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek ise toplumun mutluluğunun önemli bir unsuru durumundadır.
    Günümüzde sağlıklı kalabilmek ve sağlıklı nesiller yetiştirebilmenin, beslenme alışkanlıklarının hızla değişmesi ile birlikte her geçen gün zorlaştığı bilinmektedir. Bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın, daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği düşünülürse, anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler.
    Ne yediğimiz, ne tür beslenme alışkanlıklarına sahip olduğumuz, üreme sağlığımız üzerinde oldukça etkilidir.
    Günümüzde yaşam stresinin artması, beslenme alışkanlıklarının değişmesi, katkılı yiyecekler, “fast-food” adı verilen batı tarzı beslenmenin yaygınlaşması, doğal ve geleneksel beslenme tarzının terk edilmesi, hava, su ve besin kirliliği, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıkların çoğalmasıyla birlikte üreme sağlığımız hızla bozulmakta, infertilite(kısırlık) problemleri, sağlıksız gebelikler, düşükler, anomalili bebekler, alerji ve kanser başta olmak üzere pek çok hastalığın görülme sıklığı hızla artmaktadır.
    Alkol, sigara, kafein ve katkılı gıdalardan uzak durup beslenme düzenimizi gözden geçirerek sağlıklı gıdalara yönelmeliyiz.
    Öncelikle sigara, alkol, kahve, çay, suni tatlandırıcılar ve kolalı içeceklerden uzak durulmalıdır. Sigaradaki nikotin ve katran benzeri zararlı maddeler erkeklerde sperm yapısını ve hızını olumsuz etkilemektedir. Sigara ve alkol kullanımı erkek infertilitesi(kısırlığının)nin başta gelen sebeplerindendir.
    Yapılan araştırmalara göre sigaradaki nikotin, kadının yumurtalıklarında da genetik anormalliklerin artmasına sebep olmakta ve bu duruma paralel olarak erken menopoz dahi görülebilmektedir.
    Sigara içen kadınların gebe kalma oranları içmeyenlere göre daha düşük yapma riski de daha yüksektir. Gebeliği sırasında sigara kullanan kadınların bebeklerinde plasental dolaşımın bozulmasına bağlı olarak intrauterin gelişme geriliğine ve fetus ölümlerine rastlanmakta ve de düşük doğum ağırlıklı bebekler dünyaya gelmektedir. Bu bebeklerin ilerleyen çocukluk çağı kanserleriyle daha sık karşılaşma riski altında oldukları gösterilmiştir.
    Benzer şekilde, gebelik öncesi ve gebelikte katkılı ve doğal olmayan besinlerle beslenme ve cep telefonları, bilgisayarlar da dahil olmak üzere yoğun radyasyona maruz kalmanın anne karnındaki fetusu olumsuz etkileyebileceği bilinmektedir.
    Alkol de sigara gibi hem erkekte hem de kadında üreme sağlığı için ciddi bir tehdit unsurudur. Erkeklerde sperm hareketliliğini ve sayısını azaltmakla birlikte alkol kullanan çiftlerin bebeklerinde kalp hastalıkları başta olmak üzere organ anomalilerinin görülme sıklığı artmaktadır. Alkol kullanan kadınların, kullanmayan kadınlara göre gebe kalma oranı daha düşüktür.
    Kahve ve kolalı içeceklerdeki kafeinin de özellikle kadınlarda gebe kalma oranlarını azalttığı, hamilelikteyse düşük riskini arttırdığı ve bebeklerin doğum ağırlığını olumsuz yönde etkilediği yapılan bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir.
    Günlük yediğimiz, içtiğimiz gıdaların ne kadar sağlıklı olduklarına dikkat ettiğimiz kadar gebeliğe hazırlanırken hangi gıdaları özellikle tüketmemiz gerektiği konusunda da bilinçli olmalıyız. Gebelikten en az 45 gün öncesinden başlayıp gebelik boyunca devam edilen folik asit alımının fetusta özellikle beyin-omurilik sisteminin hatalı gelişimi ile karakterize olan nöral tüp defektleri riskini azalttığı kesin olarak kanıtlanmıştır. Gebelik planlayan kadınların günde en az 400 mikrogram folik asit almaları önerilmektedir. Yeşil yapraklı sebzelerde, fındık, badem ve baklagillerde yoğun olarak bulunan folik asitin sağlıklı gebelik için oldukça önemli olduğu unutulmamalıdır.
    Günümüzde sağlığımızı olumsuz etkileyen önemli bir sorun da genetiği değiştirilmiş gıdalardır. Mısır, soya, kanola ve pamuk gibi genetiği değiştirilmiş gıdalar, kısırlık, alerji ve kanser başta olmak üzere birçok hastalığın artmasına neden olmaktadır. GDO olarak tanımlanan bu ürünlerin bağışıklık sistemini bozarak alerjileri ve pek çok immünolojik sitem hastalığına sebep olabileceği yapılan araştırmalarla gösterilmiştir.
    Günümüz dünyasında genetiği değiştirilmiş yaklaşık 1600 gıda maddesi vardır. Bu ürünler mısır ve soya başta olmak üzere katkı maddesi olarak kullanılmakta olup bebek mamaları, tatlılar, bisküvi ve krakerler, hazır çorbalar dahil pek çok ürünün içinde yer almaktadır. Yapılan araştırmalarda, gıdaların ömrünün uzatılması sürecinde oynanan genlerin zehirli proteinler üretebildiği ve bu proteinleri yiyen böcek ve kuşlarında öldüğü gösterilmiştir. Ayrıca GDO’ lu tohumlardan elde edilen yemleri tüketen tavuk ve diğer hayvanlar ve bunlardan elde edilen et ve süt ürünleri de sağlığımızı aynı şekilde tehdit etmektedir.
    GDO ürünlerden tamamiyle uzak durabilmek günümüz koşullarında pek mümkün değildir. Ancak, mevsiminde olmayan gıdaları tüketmeyerek, dondurulmuş gıdaları kullanmayarak, doğal ürünlere yönelerek ve aldığımız ürünleri iyi sorgulayıp katkısız gıdaları tüketmeye özen göstererek sağlıklı beslenme bilincini kazanmalıyız.
    GDO’ lu ürünlerin çoğunluğunun ithal ürünler olduğu dikkate alınırsa, idarecilerimiz de toplum sağlığı konusunda daha duyarlı olup bu tür ürünlerin titizlikle denetlenip ülkeye girmelerini engelleyerek toplum sağlığını koruyucu adımlar atmaları gerekmektedir.
    Sağlıklı beslenme konusunda tüm toplum fertlerinin, özellikle de çocuklarımız ve gençlerimizin aileden başlayarak doğru eğitilip bilinçlendirilmesi hepimizin vazifesidir.
    Sağlıklı olmak, sağlıkla yaşamak ve her yönüyle sağlıklı nesiller yetiştirebilmek dileğiyle sağlıcakla kalın.

  • BESLENMENİN ÜREME SAĞLIĞINA ETKİSİ

    BESLENMENİN ÜREME SAĞLIĞINA ETKİSİ

    Sağlıklı olmak ve sağlıklı yaşamak insan mutluluğunun önemli bir öğesidir. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek ise toplumun mutluluğunun önemli bir unsuru durumundadır.
    Günümüzde sağlıklı kalabilmek ve sağlıklı nesiller yetiştirebilmenin, beslenme alışkanlıklarının hızla değişmesi ile birlikte her geçen gün zorlaştığı bilinmektedir. Bugünkü bilgilerimiz bize bu uğraşın, daha doğum öncesi dönemde başlaması gerektiğini göstermektedir. Sağlığın ve sağlıksızlığın nesiller boyunca aktarılabileceği düşünülürse, anne ve babalar genetik özelliklerinin yanı sıra kendi sağlıklarına gösterdikleri özenle bebeklerine sağlık aktarabileceklerini bilmelidirler.
    Ne yediğimiz, ne tür beslenme alışkanlıklarına sahip olduğumuz, üreme sağlığımız üzerinde oldukça etkilidir.
    Günümüzde yaşam stresinin artması, beslenme alışkanlıklarının değişmesi, katkılı yiyecekler, “fast-food” adı verilen batı tarzı beslenmenin yaygınlaşması, doğal ve geleneksel beslenme tarzının terk edilmesi, hava, su ve besin kirliliği, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıkların çoğalmasıyla birlikte üreme sağlığımız hızla bozulmakta, infertilite(kısırlık) problemleri, sağlıksız gebelikler, düşükler, anomalili bebekler, alerji ve kanser başta olmak üzere pek çok hastalığın görülme sıklığı hızla artmaktadır.
    Alkol, sigara, kafein ve katkılı gıdalardan uzak durup beslenme düzenimizi gözden geçirerek sağlıklı gıdalara yönelmeliyiz.
    Öncelikle sigara, alkol, kahve, çay, suni tatlandırıcılar ve kolalı içeceklerden uzak durulmalıdır. Sigaradaki nikotin ve katran benzeri zararlı maddeler erkeklerde sperm yapısını ve hızını olumsuz etkilemektedir. Sigara ve alkol kullanımı erkek infertilitesi(kısırlığının)nin başta gelen sebeplerindendir.
    Yapılan araştırmalara göre sigaradaki nikotin, kadının yumurtalıklarında da genetik anormalliklerin artmasına sebep olmakta ve bu duruma paralel olarak erken menopoz dahi görülebilmektedir.
    Sigara içen kadınların gebe kalma oranları içmeyenlere göre daha düşük yapma riski de daha yüksektir. Gebeliği sırasında sigara kullanan kadınların bebeklerinde plasental dolaşımın bozulmasına bağlı olarak intrauterin gelişme geriliğine ve fetus ölümlerine rastlanmakta ve de düşük doğum ağırlıklı bebekler dünyaya gelmektedir. Bu bebeklerin ilerleyen çocukluk çağı kanserleriyle daha sık karşılaşma riski altında oldukları gösterilmiştir.
    Benzer şekilde, gebelik öncesi ve gebelikte katkılı ve doğal olmayan besinlerle beslenme ve cep telefonları, bilgisayarlar da dahil olmak üzere yoğun radyasyona maruz kalmanın anne karnındaki fetusu olumsuz etkileyebileceği bilinmektedir.
    Alkol de sigara gibi hem erkekte hem de kadında üreme sağlığı için ciddi bir tehdit unsurudur. Erkeklerde sperm hareketliliğini ve sayısını azaltmakla birlikte alkol kullanan çiftlerin bebeklerinde kalp hastalıkları başta olmak üzere organ anomalilerinin görülme sıklığı artmaktadır. Alkol kullanan kadınların, kullanmayan kadınlara göre gebe kalma oranı daha düşüktür.
    Kahve ve kolalı içeceklerdeki kafeinin de özellikle kadınlarda gebe kalma oranlarını azalttığı, hamilelikteyse düşük riskini arttırdığı ve bebeklerin doğum ağırlığını olumsuz yönde etkilediği yapılan bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir.
    Günlük yediğimiz, içtiğimiz gıdaların ne kadar sağlıklı olduklarına dikkat ettiğimiz kadar gebeliğe hazırlanırken hangi gıdaları özellikle tüketmemiz gerektiği konusunda da bilinçli olmalıyız. Gebelikten en az 45 gün öncesinden başlayıp gebelik boyunca devam edilen folik asit alımının fetusta özellikle beyin-omurilik sisteminin hatalı gelişimi ile karakterize olan nöral tüp defektleri riskini azalttığı kesin olarak kanıtlanmıştır. Gebelik planlayan kadınların günde en az 400 mikrogram folik asit almaları önerilmektedir. Yeşil yapraklı sebzelerde, fındık, badem ve baklagillerde yoğun olarak bulunan folik asitin sağlıklı gebelik için oldukça önemli olduğu unutulmamalıdır.
    Günümüzde sağlığımızı olumsuz etkileyen önemli bir sorun da genetiği değiştirilmiş gıdalardır. Mısır, soya, kanola ve pamuk gibi genetiği değiştirilmiş gıdalar, kısırlık, alerji ve kanser başta olmak üzere birçok hastalığın artmasına neden olmaktadır. GDO olarak tanımlanan bu ürünlerin bağışıklık sistemini bozarak alerjileri ve pek çok immünolojik sitem hastalığına sebep olabileceği yapılan araştırmalarla gösterilmiştir.
    Günümüz dünyasında genetiği değiştirilmiş yaklaşık 1600 gıda maddesi vardır. Bu ürünler mısır ve soya başta olmak üzere katkı maddesi olarak kullanılmakta olup bebek mamaları, tatlılar, bisküvi ve krakerler, hazır çorbalar dahil pek çok ürünün içinde yer almaktadır. Yapılan araştırmalarda, gıdaların ömrünün uzatılması sürecinde oynanan genlerin zehirli proteinler üretebildiği ve bu proteinleri yiyen böcek ve kuşlarında öldüğü gösterilmiştir. Ayrıca GDO’ lu tohumlardan elde edilen yemleri tüketen tavuk ve diğer hayvanlar ve bunlardan elde edilen et ve süt ürünleri de sağlığımızı aynı şekilde tehdit etmektedir.
    GDO ürünlerden tamamiyle uzak durabilmek günümüz koşullarında pek mümkün değildir. Ancak, mevsiminde olmayan gıdaları tüketmeyerek, dondurulmuş gıdaları kullanmayarak, doğal ürünlere yönelerek ve aldığımız ürünleri iyi sorgulayıp katkısız gıdaları tüketmeye özen göstererek sağlıklı beslenme bilincini kazanmalıyız.
    GDO’ lu ürünlerin çoğunluğunun ithal ürünler olduğu dikkate alınırsa, idarecilerimiz de toplum sağlığı konusunda daha duyarlı olup bu tür ürünlerin titizlikle denetlenip ülkeye girmelerini engelleyerek toplum sağlığını koruyucu adımlar atmaları gerekmektedir.
    Sağlıklı beslenme konusunda tüm toplum fertlerinin, özellikle de çocuklarımız ve gençlerimizin aileden başlayarak doğru eğitilip bilinçlendirilmesi hepimizin vazifesidir.
    Sağlıklı olmak, sağlıkla yaşamak ve her yönüyle sağlıklı nesiller yetiştirebilmek dileğiyle sağlıcakla kalın

  • TÜP BEBEK

    TÜP BEBEK

    Tüp bebek yöntemi , doğal yollarla ve daha basit yardımcı tedaviler ile gebelik elde edilemeyen çiftlerde başvurulan en son basamak yardımcı üreme yöntemidir. En kısa anlatımla kadının yumurta hücresinin erkeğin sperm hücresi ile laboratuar ortamında döllenmesinin gerçekleştirilmesi ve bunun tekrar anne rahmine nakledilmesidir.

    Dünyada ilk başarılı tüp bebek 1978 yılında gerçekleşmiştir ve o günden bu güne 2 milyondan fazla çift bu yöntemle bebek sahibi olmuştur.

    Kimlere Tüp Bebek Uygulanır ?
    Her iki tüp kapalı ise
    Sperm sayı, hareket, morfolojide yetersizlik
    Aşılama tedavisinden sonuç alamayan hastalar
    Şiddetli endometriozis
    Erkek ejekulatında sperm hücresinin olmaması

    TÜP BEBEK AŞAMALARI
    Birinci aşamada çiftin öyküsü detaylı incelenir. Yaş, evlilik yaşı, sistemik hastalık varlığı ,sigara alkol gibi alışkanlıklar, mesleki özel durumlar (kimyasal maddeye maruziyet, vardiyalı iş sistemi,sık yolculuk, vs ) irdelenir. Bu görüşmede öncelikle erkeğin semen analizi değerlendirilir. Bir problem varsa uroloji ile konsulte edilir. Kadında bazal hormonal değerlendirme (siklusun 2. yada 3. günü), jinekolojik muayene yapılır. Gereken hastalarda rahim filmi (HSG),histeroskopi, laparoskopik değerlendirme yapılır. Bu görüşme sonrasında hastaya özel bir tedavi programı belirlenir, hastayla tedavi başarısı paylaşılır ve ayrıntılı olarak tedavi aşamaları mümkünse bir çizelgede anlatılır.

    İkinci aşama hormonların baskılanmasıdır. Tedavide amaç yeterli sayıda kaliteli yumurta hücresi elde edebilmek için vücudun hormonal işleyişini kontrol altına almaktır. Bu amaçla bir önceki menstruel döngüde ya da adetle beraber tedavi başladığında belirli günlerde koldan enjeksiyon şeklinde tedavi düzenlenir ( Uzun protokol ).

    Üçüncü aşama yumurtaların uyarılması dönemidir. Tüm tedavi protokollerinde adetin 2. yada 3. gününde temel ultrason değerlendirmesi, kanda FSH, LH, TSH, Prolaktin ve estrojen ölçümü yapılır. Hastaya uygun tedavi kombinasyonu ve doz seçimi yapılır ve hasta belirli aralıklarla ultrasonografi kontrollerine çağırılıp follükül ( yumurta hücresini içinde barındıran yapı )ölçümü yapılır. Follüküller istenen çapa, rahim iç zarı istenen kaliteye geldiğinde yumurta hücrelerini ortaya çıkarabilmek için hCG enjeksiyonu (çatlatma iğnesi) yapılır ve çift 34 – 36 saat sonra yumurta toplamı işlemine çağırılır. Bu tedavi dönemi kliniğimizde ortalama 8- 12 gün sürmektedir.

    Dördüncü aşama yumurtaların toplanmasıdır. Ameliyathane şatlarında transvajinal ultrasonografi yardımı ile her bir follükül sıvısı vakum sistemi ile bir tüp içine aspire edilir. Saniyeler içerisinde yumurta hücresini araştırmak üzere embriyologa teslim edilir. İdeal olanı hasta başına 6 -12 yumurta elde edebilmektir. Ama bu sayı 1 tane olabildiği gibi 20 nin üzerine de çıkabilir. Çok nadiren hiç yumurta bulunamadığı da olabilir. Bu işlem lokal ya da genel anestezi ile yapılır.İşlem 10-30 dakika kadar sürer, 2-4 saat kadar klinikte takip edilir ardından hasta evine gidebilir.

    Beşinci aşama döllenme dönemidir. Toplanan yumurta hücreleri inkübatore yerleştirilir. Olgun yumurta 4-6 saat sonra döllenme için hazır hale gelir. Kadından yumurta toplandığı sırada erkek de sperm örneğini verir. Menisinde canlı sperm bulunamayan hastalardan cerrahi yöntemlerle sperm elde edilme yoluna gidilir. Klasik tüp bebek yönteminde her bir yumurta hücresine 200 bin kadar sperm hücresi uygun laboratuar ortamında bir araya bırakılır döllenmesi beklenir 16-18 saat sonra döllenen embriyolar takip edilir. Günümüzde artık klasik tüp bebek yöntemi neredeyse terk edilmiş, mikroenjeksiyon sistemine geçilmiştir. Bu yöntemde ise her bir yumurta hücresi tek bir sperm ile döllendirilmekte yine 16-18 saat sonra iki hücre aşamasına gelmiş embriyolar tekrar kültür ortamında takibe alınır.

    Altıncı aşama embriyo transferidir. Döllenen yumurtalar 2-5 gün kadar takip edilir. Transfer işlemi yine ameliyathane koşullarında jinekolojik muayene pozisyonunda ve ağrısız bir işlem olarak gerçekleştirilir. Embryo durumuna göre 3. ya da 5. gün transfer edilir, bazı durumlarda 2. ve 4. gün de tercih edilebilir. Genellikle 10 dakika kadar sürer. Ultrasonografi eşliğinde yapılır. Bu dönemde hastanın yeterli sayıda kaliteli embriyosu var ise kullanılmayacak embriyolar dondurulabilir. Karşılaşılabilecek olumsuz şartlarda tekrar ilaç kullanımı ve yumurta toplama işlemine gerek kalmadan dondurulmuş embriyolarını kullanma imkanını verir. İşlemden sonra hasta 1- 2 saat dinlendirilir ve evine gönderilir.

    Yedinci aşama hasta için en zor geçen 10-12 günlük bir dönemdir. Bu aşamada hasta destek tedavisi alır. Doktorunun tercihine ve hastanın klinik durumuna göre bu dönemde kullanılan ilaçlar farklılıklar gösterebilir. 12. günde kanda gebelik testi ( beta hCG ) yapılır. Testi pozitif olan hastalar belirli aralıklarla kontrole çağırılırlar. Gebeliğin ilk 12 haftasında gebelik yakın takipedilir.

    Sağlıklı gebelikler ve sağlıklı bebekler dileği ile…

  • Fraksiyonel co2 lazer

    Fraksiyonel Karbondioksit Lazer (E CO2)

    Dış görünümüne önem veren herkes pürüzsüz bir cilde sahip olmak ister. Ancak geçmişten kalan akne, yara, yanık izleri ve çatlaklar bazen güzelliğimize gölge düşürebilir.

    Fraksiyonel CO2 Lazer nedir ve nasıl çalışır?

    Normal yaşlanma prosesine, güneş hasarı ve hava kirliliğinin zararlı etkileri de eklendiğinde kollajen yıkımı hızlanır. Kollajenin ciltteki miktarı azaldıkça kırışıklıklar gözlenmeye başlar. Cilt gençleştirmede kullanılan fraksiyonel CO2 lazerler, tüm cilt yüzeyini etkileyen konvansiyonel CO2 lazerlerin aksine, ciltte mikroskobik kolonlar açarlar. Bu kolonlar çok ince kanallardır. Bu bölgelerdeki esas hedef sudur, yani kollajen, kan damarları, keratinositler gibi su içeren yapılar, seçici termal hasara uğrarlar. Termal hasar oluşan bölgenin hemen yanındaki hasar görmemiş bölgelerdeki canlı hücreler hasarlı alana göç ederek buradaki onarım mekanizmasını uyarırlar. Böylece cilt altında yeni kollajen üretimi başlar. Yeni jenerasyon fraksiyonel CO2 lazerlerin en büyük özelliği cildin üst yüzeyine hasar vermeden işlevlerini cildin altında gerçekleştirmeleridir. Böylece cildin üst yüzeyinde çok daha hızlı bir iyileşme oluşur ve kişiler sosyal hayatlarına kısa süre içinde dönebilirler.

    Daha önce üretilen Er:Glass ve Er:Yag lazerlerin dalga boylarının kısa olması sebebiyle yeterli cilt derinliğine ulaşılamamakta, bu nedenle de etkileri sınırlı olup, bazen çok sayıda uygulamaya rağmen istenilen noktaya varmak mümkün olamamaktaydı. Bu sınırlamanın aşılması amacıyla dünya çapında gelinen son nokta CO2 lazer sistemlerinin fraksiyonel versiyonudur.

    Fraksiyonel lazer uygulamaları sırasında tedavi edilen cildin kalınlığı kimyasal peeling veya dermabrazyonda olduğu gibi göz kararı veya tecrübeye dayalı şekilde değil, inilen derinlik kesin olarak bilinir. Güçlü olmasına karşın fraksiyonel özelliği sayesinde uygulama sonrası iyileşme hızı çok yüksektir ve iyileşme süresi kısadır. Dalga boyu daha uzun olduğu için, daha derin dermisde etkisini gösterdiğinden benzer sistemlere göre etkisi çok daha yüksektir.

    Fraksiyonel CO2 Lazer Hangi Alanlarda Kullanılır?

    Cilt Yenileme, yüz gençleştirme:
    Yüz, göz kapakları, boyun , dekolte bölgelerindeki, el üstündeki kırışıklıklar ve çizgilerin giderilmesi ve genital bölge estetiğinde kullanılır.

    İz Tedavisi:

    Yüz, sırt ve göğüste oluşan akne izleri (sivilce izleri) ve çukurları, yara ve yanık izleri ve deri çatlaklarının görüntüsünün düzeltilmesinde kullanılır.

    • Cildin geniş gözenekli ve kaba görünümünün giderilmesi

    • Ciltte meydana gelen güneş lekesi, yaşlılık lekesi, doğum sonrası oluşan lekeler ve yüzeysel pigment bozukluklarının giderilmesi

    • Kötü yara iyileşmesi (hipertrofik skar) ve yara kabarmalarının (keloid) azaltılması

    • Bazı cilt kanserlerinin tedavisi

    • Piyojenik granülom tedavisi

    • Rinofima ve otofima tedavisi

    • Doğumsal veya sonradan oluşan benlerin tedavisi

    • Göz kapaklarında oluşan kolesterol plaklarının (ksantalezma) tedavisi

    • El, ayak, genital bölge gibi yerlerde oluşmuş siğil ve kondülomların tedavisi

    Fraksiyonel CO2 Lazer Sonucu Ciltte Oluşan Değişiklikler Nelerdir?

    Fraksiyonel CO2 lazer uygulaması sonrası, ani olarak cilt altı kollajen liflerinde %30 oranında kısalma meydana gelir. Sonraki 1 – 3 aylık süreçte ise cilt altında yeni kollajen oluşumu ve cilt altı bağ dokusunda yeniden düzenlenme meydana gelir. Tüm bunların sonucu olarak cilt gençleşmesi olarak adlandırılan ciltte gerilme, cilt üzerindeki pürüzlerde, lekelerde ve izlerde yüksek seviyede azalma olur. Ciltteki gözenekler daralarak cildin yapısı 2 – 5 yıl önceki durumuna geri döner.

    Fraksiyonel CO2 Lazer Uygulaması Ağrılı mıdır?

    Uygulama sırasında yanma ve acı hissi olur. Bu his lokal anestetik kremler kullanılarak azaltılabilir.

    Fraksiyonel CO2 Lazer Uygulaması Kaç Kez Yapılır?

    Fraksiyonel CO2 lazer sisteminde seans sayısı sorunun şiddetine göre ve uygulamanın gücü ve derinlik ayarlarına bağlı olarak değişmektedir. Hafif – orta derece kırışıklıklar ve izlerde 2 – 3 seans yeterli iken çok derin sivilce izleri ve kırışıklıklarda tedavi 3 – 5 seans olarak düzenlenir. Seansların aralığı 1 – 1.5 aydır.

    İyileşme Sürecinin Özellikleri Nelerdir?

    Fraksiyonel CO2 lazer uygulaması sonrası pansuman gerekmez. Ciltte ilk gün kızarıklık ve ödem meydana gelir. Sonrasında 3 – 7 gün süren noktasal kabuklanma dışında bir şikayet olmaz. Hasta 3. günden itibaren makyaj yapabilir. CO2 fraksiyonel lazerin bu avantajı hastanın günlük yaşamına devam etmesine olanak sağlar.

    Uygulama Öncesi Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Hasta uygulama öncesi güneş ve solaryumdan 1 ay uzak kalmalıdır. Kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaçlar (aspirin,heparin), retinoid içeren ilaçlar (isotretionin), ışığa duyarlılığa neden olan ilaçlar (tetrasiklin, naproksen, östrojen, progesteron, doğum kontrol hapları, klorokin) alınmamalıdır. Uygulama öncesinde cildi aşındırıcı dermabrazyon ve peeling gibi tedaviler veya cilt germe operasyonu uygulanmışsa mutlaka uygulama yapan doktora söylenmelidir. Hastada geçmişte herpes (uçuk) çıkarma öyküsü var ise, mutlaka uygulama öncesinde ilaç almalıdır.

    Uygulama Sonrası Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Uygulamadan 2 gün sonra ılık duş alınabilir. Ödem ve inflamasyonu azaltmak için soğuk kompres uygulanabilir. Uygulama sonrası ciltte oluşabilecek kabuklanmayı azaltmak için cilt nemli ve temiz tutulmalıdır. İlk hafta içinde bu nemlendirme işlemi günde 3 – 4 kez tekrarlanmalıdır. Hastanın cilt tipine ve çevre koşullarına bağlı olarak iyileşme sonrası güneş koruyucular kullanılmalı, cilt soyucu kremler ise en az 1 ay kullanılmamalıdır.

    Tedavi kimlere uygulanmaz?

    • Kişide son 3 ay içinde izotretinoin kullanma öyküsü varsa bu tedavi uygulanmaz.
    • Hamilelere uygulanmaz.
    • Deride aktif enfeksiyonu ve aknesi olanlara uygulanmaz.

  • Kızlık Zarı Dikimi

    Kızlık Zarı Dikimi

    Zar dikimi günümüzde ilgi gören ve çok tercih edilen yöntemler arasında yer alıyor. Bu yüzden kızlık

    zarı dikimi aynı zamanda bekaret dikimi olarak da adlandırılıyor. Bu kadar çok talep görmesinin yanı

    sıra hala zar dikimi hakkında bilinmeyen pek çok şey bulunuyor. Zar dikimi hakkında bu kadar çok

    soru sorulmasının nedeni, bu konu hakkında yeterli bilgi sahibi olunmaması ya da yanlış bilgilere

    sahip olunması olarak görülebilir.

    Kızlık zarı çeşitli nedenlerden dolayı yırtılabiliyor. Ancak bu nedenlerin bilinmemesi ve yanlış

    anlamalar, kadınları toplum içerisinde ve özellikle aile çevresinde zor durumlara düşürebiliyor. Bu

    yüzden birçok kadın gizlice kızlık zarını diktiriyor ya da onarımını sağlıyor. Bazı durumlarda aileler reşit

    olmayan kızlarını jinekologlara getirebiliyorlar.

    Kızlık Zarı Dikimi Nasıl yapılıyor?

    Zar dikimi operasyonları basit bir şekilde yapılabiliyor. Tıp biliminde bu konudaki gelişmeler, bu tür

    operasyonların daha kolay ve daha kısa bir sürede yapılabilmesine olanak sağlıyor. Günümüzde zar

    dikimi operasyonları zarın yapısına göre farklı olmakla birlikte 10 ya da 15 dakika kadar sürüyor. Bazı

    kadınlar zar diktirme operasyonları ile birlikte vajina daraltma operasyonu da yaptırmak istiyorlar. Bu

    durumda operasyon 20 dakika kadar sürebiliyor.

    Kızlık zarı dikimi iki tür yöntemle yapılıyor. Kalıcı kızlık zarı dikimi en çok tercih edilen yöntemler

    arasında yer alıyor. Bu yöntemde de en etkili olan ise Flep yöntemi. Flep yönteminde vajina arka

    duvarından alınan doku, vajina üst ve yan duvarlarına dikiliyor. Eğer bu yöntemde lazer cihazı

    kullanılıyorsa dikiş yerine lazer ışınları ile kesme ve yakma işlemleri yapılıyor.

    Bu işlemin herhangi bir riski bulunmuyor. Ayrıca operasyondan sonra yara ya da dikiş izi kalmıyor.

    Lazer ile yapılan operasyonlarda iyileşme daha çabuk oluyor ve kanama meydana gelmiyor.

    Kalıcı kızlık zarı dikimi, cinsel birleşmeden yıllar sonra bile yaptırılabiliyor. Ayrıca doğum ya da kürtaj

    olunmasının da operasyona hiçbir etkisi bulunmuyor.

    Geçici kızlık zarı dikimi genellikle evlilikten ya da cinsel birleşmeden 2–3 gün Öncesinde yaptırılıyor.

    Bunun nedeni operasyonun etki süresinin en fazla bir hafta olmasıdır. Bir hafta sonrasında tekrar

    yırtılma kendiliğinden meydana gelebiliyor. Evlilikten kısa bir süre öncesinde en çok bu yöntem tercih

    ediliyor.

    Kızlık Zarı Dikiminden Sonra Ne Yapılmalı?

    Mümkünse operasyon yapılan günde dinlenilmesi gerekiyor. Kişinin durumuna göre bu süre 1 ya da 2

    gün sürebiliyor. Ağır kaldırmamak ve ağır aktivitelerden kaçınmak olduk önemli. Ayrıca Vajen

    bölgesinin kuru kalması gerekiyor. Bu yüzden bir hafta kadar denizden ve havuzdan uzak durmak

    gerekiyor.

    Operasyondan sonra birkaç gün boyunca, operasyon yapılan bölgeye pansuman yapılması gerekiyor.

    Doktorun tarif etmesi ile pansuman işlemi kişi tarafından evde de yapılabiliyor. Bisiklete ya da ata bir

    süre binilmemesi gerekiyor. Kabızlık operasyonun bir numaralı düşmanlarından bir tanesidir. Kabızlığı

    önlemek için bağırsakları yormayan yumuşak yiyeceklerin yenilmesi tercih edilmelidir.

  • Kadında Kısırlık İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular

    Kadında Kısırlık İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular

    KADIN ÜREME SİSTEMİ FİZYOLOJİSİ

    Menstürasyon; menarştan menopoza kadar kadının fertil

    döneminde düzenli aralıklarla görülen fizyolojik karakterde

    vajinal kanamalarla karakterizedir. Adet kanamalarının düzeni

    hipotalamustan salgılanan GnRH’nin hipofizden salgılanan

    FSH ve LH’ nin ve ovarian seks steroidlerinin arasındaki

    koordinasyona ve buna bağlı hedef organ endometriumdaki

    siklik etkileşimlere bağlı olarak gerçekleşir. Genellikle

    ovulatuar sikluslar ortalama 28 gün sürmekle beraber  21 – 40

    gün arasında değişen düzenli sikluslara

    rastlanabilmektedir. Perimenarşial veya perimenapozal kadınlarda sikluslar gonadotropin

    seviyelerindeki dalgalanmalara bağlı olarak anovulatuar daha kısa veya daha uzun aralıklarla

    da oluşabilir.

    Overlerde gonadotropinler foliküler ve luteal dönemler olarak iki dönemi belirler. Foliküler

    dönemin endometrial dokudaki karşılığı proliferatif, luteal dönemdeki karşılığı ise sekretuar

    dönemdir.

    Foliküler veya proliferatif dönem mensesin ilk gününden ovulasyona kadar olan süreyi içerir.

    Luteal veya sekretuar dönem progesteron etkisi altında meydana gelir. Ovulasyon sonrası

    dönemdir. Endometrial bezler gelişir. Embriyonal implantasyona hazır hale gelir, endometrial

    bezler kıvrılır, sekresyonları artar. Stromal ödem oluşur. Desidual reaksiyon meydana gelir.

    Luteal faz değişiklik göstermeyip 14 gün sürerken, foliküler faz değişkenlik gösterir 7 – 21

    gün sürebilir.

    Yaşam boyu yaklaşık 400 folikülde ovulasyon meydana gelecektir. Gelişme için foliküllerin

    seçilme mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Gelişmeyle başlayan foliküllerin sayısı

    rezidüel over rezervine bağlıdır. Foliküler fazın ilk beş gününde yükselen FSH 3 ila 30 antral

    foliküllerin büyümesini sağlar. Bu foliküllerden yalnız bir tanesi ovulasyona uğrayacak

    diğerleri ise atrofiye uğrayacaktır. FSH uyarısı folikülleri preantral foliküllere dönüştürür.

    Androstenodion ve testosteron, teka ve interstisyel hücrelerden salgılanarak östrojen sentezi

    için kaynak oluştururlar. Teka hücrelerince sentezlenen bu androjenler granüloza hücrelerine

    diffüze olur. Granüloza hücrelerinde androjenlerin FSH uyarısı ile aromatizasyonu sonucu

    östradiol üretimi gerçekleşir. Östrojen sentezindeki teka ve granüloza hücrelerinin bu ortak iş

    bölümüne “iki hücre, iki gonadotropin teorisi” denir. FSH ve ostradiol ikisi birlikte

    foliküllerin FSH reseptör sayısını arttırırlar. Östrojen geribildirimi (feedback) dominant

    folikül dışındaki foliküllerin tümünü inhibe eder. FSH reseptörü açısından zengin folikül

    dominans kazanır.

    Dolaşımdaki FSH, foliküler fazın ikinci yarısında düşerken, artmış östrojen FSH’nin

    sinerjistik etkisi ile artan LH reseptör oluşumuna geçişi sağlar. LH salgılanması düşük

    düzeylerdeki östrojenle inhibe edilirken ancak yüksek düzeylerdeki östrojenle uyarılır. Bunu

    sağlayan iki kritik özellik vardır:

    • 200 pg/ml yi aşan konsantrasyonlar

    • 50 saati geçen östrojene maruz kalma.

    Artan östrojen pitüter benzin GnRH’ya duyarlılığını arttırırken, GnRH’nın etkisi ile LH piki

    olana kadar sürer.

    Ovulasyon; siklustan siklusa değişkenlik göstermekle beraber genellikle LH doruk düzeye

    ulaştıktan 10 – 12 saat sonra ovulasyon oluşur. LH’nın ani artışı östraidol pikinden 24 – 36

    saat sonra meydana gelir. LH en yüksek düzeye ulaştıktan sonra östraidol düşmeye başlar.

    LH’nın ani artışı mayozun sürdürülmesini, granüloza hücrelerinin lüteinizasyonunu, kumulus

    ooforusun genişlemesini sağlar. Yine LH’nın bu artışı progesteronda sürekli bir yükselmeyi

    indükler. Progesteron ile folikülün hacmi hızla artar. Progesteron, FSH ayrıca LH etkisi ile

    salgılanan proteolitik enzimler ve PG F2α ovumun salınmasına yol açar.

    Oositin salınması ile lüteal faz başlar. Progesteron düzeyleri ovulasyondan sonra hızla

    yükselir. Progesteron, LH ani artışından 8 gün sonra maksimum düzeye ulaşır. Lokal ve

    santral yolla ayrıca östrojen ve inhibin A nın da etkileri ile yeni foliküllerin gelişmesi inhibe

    edilir. Fekondasyon gerçekleşmezse 6 – 8 gün sonra progesteron düşmeye başlar ve siklus

    sonunda iyice düşmesi ile adet kanaması başlar.

    KADIN İNFERTİLİTESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Sağlıklı bir gebeliğin oluşması

    ve devamı için gerekli ön koşullar şu şekilde sıralanabilir.

    1. Erkekte testislerde sağlıklı sperm üretimi

    2. Üretilen spermin cinsel ilişki (koitus) ile vajen içinde arka fornikse boşaltılması

    3. Kadında düzenli ovulasyon olması

    4. Ovulasyonda atılan ovumun tuba tarafından tutulması

    5. Kadında servikal kanal, uterin kavite ve tuba lümenlerinin yapı ve işlevlerinin normal ve

    erkek gameti (spermatazoa) ve dişi gameti (ovum)’nin geçişlerine uygun şekilde açık olması

    6. Tubanın ampulla kısmında döllenmenin (fertilizasyon) gerçekleşmesi

    7. Döllenmiş yumurtanın endometrial boşluk yönünde ilerlemesi

    8. Over hormonlarına yanıt veren ve döllenmiş yumurtanın gömülmesine (implantasyon)

    olanak veren sağlıklı endometrium varlığı

    9. Oluşan erken gebeliğin sağlıklı bir şekilde devamını sağlayacak uterin yapı ve hormonal

    desteğin varlığı

    10. Fetus ve plasentanın beslenme ve oksijenlenmesi için yeterli genel sağlık oksijeni.

    O halde kadın infertilitesinde ovulasyon olup olmadığı ve iki germ hücresini birleştiren yol

    vajina, servikal kanal, uterus kavitesi ve tubalarında bir patolojinin olup olmadığının

    araştırılması gereklidir. Bunlara ilave edilecek önemli bir husus da tubaperitoneal

    patolojilerdir. Araştırmaya geçmeden önce dikkatli bir anamnez alınması ve fizik muayene

    yapılması araştırmada neye öncelik vereceğimiz konusunda bizi yönlendirir.

    OVULATUAR BOZUKLUKLAR Ovulatuar faktör adı altında çeşitli patolojiler yer alır.

    Bunlar folikülün gelişmesi, ovulasyonun olmaması, ovulasyonun olup lüteinizasyonun

    yetersiz olması, folikülün rüptüre olmasına rağmen oositin atılamaması, içinde oosit

    olmamasına rağmen folikülün olgunlaşması, folikülde matürasyon bozukluğu sonucu atrezi

    gelişmesidir. Ovulatuar disfonksiyon kadına bağlı infertilitenin % 30 – 40’ını oluşturur.

    İnfertil hastalarda ovulasyonun olup olmadığı mutlaka tespit edilmelidir. Bu amaçla yapılan

    testler şunlardır:

    • Menstürel hikaye.

    • Serum progesteron düzeyi ölçümü.

    • Bazal vücut sıcaklığının monitörizasyonu.

    • LH monitörizasyonu.

    • Endometrial biyopsi.

    • Ultrasonografi ile ovulasyonun gözlenmesi. Menstürel Hikaye: Normalde ovule olan

    kadınlar genelde 21 – 35 günde bir düzenli adet görürler. Adet miktarı ve süresi sabittir. Adet

    öncesi göğüslerde şişkinlik, hassasiyet, dismenore gibi premenstrüel ve menstrüel

    semptomların varlığı da muhtemel ovulasyonun belirtileridir. Serum Progesteron Düzeyi

    Ölçümü: Serum progesteron düzeyi foliküler fazda genelde <3 ng/ml. dir. Ovulasyon

    sonrasında korpus luteumun oluşmasıyla birlikte luteinize olan granüloza hücrelerinden

    progesteron düzeyi LH eğrisinin başlamasından yaklaşık 12 saat önce anlamlı bir artış

    gösterir. Serum progesteron düzeyinin yükselmesi ovulasyonun indirekt bir bulgusudur.

    Progesteron ölçümü sekresyonun pik yaptığı midluteal dönemde yapılmalıdır.

    Ovulasyon olduğunu ispatlamak için midluteal fazda progesteron düzeyi en az 6,5 ng/ml.,

    ideali 10 ng/ml. veya daha fazla olmalıdır. Progesteronun pulsatil salınımından dolayı

    siklusun 20 – 24’üncü günleri arasında en az 3 ayrı günde alınan progesteron değerinin

    ortalaması dikkate alınmalıdır. Ayrıca yeterli progesteronun salgılandığı luteal fazın süresi de

    önemlidir ve ondört gün sürmelidir. Bazal Vücut Isısının Monitörizasyonu: Ovulasyon

    olduğunu göstermenin diğer bir yolu bazal vücut ısısının monitörizasyonu ile mümkündür.

    Bazal vücut ısısı foliküler fazdan düşüktür, ovulasyondan sonra luteal fazda vücut sıcaklığı

    foliküler faza oranla 0,1 – 0,30C artar. Ovulatuar kadında bazal vücut sıcaklığında izlenen bu

    bifazik patern siklusun ilk gününden itibaren, her sabah aynı saatte yapılan ölçümlerle

    kolaylıkla tespit edilebilir. Bazal vücut sıcaklığının en düşük seviyesi ovulasyondan bir gün

    önce yada ovulasyon günü izlenir. Ovulasyondan sonra oluşan korpus luteum tarafından

    salgılanan progesteronun hipotalamusa termojenik etkisi vardır. Vücut ısısının yükselmeye

    başlaması, progesteron konsantrasyonu >5ng/ml. olduğunda gerçekleşir. En fertil dönem

    bazal vücut sıcaklığının midsiklus pikinden 7 gün önceki dönemdir.

    LH Monitörizasyonu: Kan ve idrarda seri LH ölçümleri yapılabilir. LH eğrisinin

    başlangıcından 34 – 36 saat sonra ve LH pikinden 10 saat kadar sonra ovulasyon olur. Günlük

    LH üretiminin yaklaşık olarak %10’u idrarla atılır. LH tipik olarak sabah saatlerinde salınır ve

    ancak birkaç saat sonra idrarda ölçülebilir. Günde iki kez alınacak olan idrarda seri LH

    ölçümleri ile ovulasyon zamanını belirlemek mümkündür.

    Endometrial Biopsi: Ovulasyonun en güvenilir görüntüleme yöntemlerinden biri endometrial

    biopsidir. Geç luteal dönemde novak küreti veya pipel ile alınır. Endometrium biopsisinde

    doku fundusun ön veya arka duvarından alınmalıdır, vaskülarizasyonu daha zayıf olan alt

    segment tercih edilmemelidir.

    Endometrium biopsisi ile progesteronun endometrium üzerinde yaptığı değişiklikler

    saptanarak, siklusun ovulatuar olup olmadığı, sekretuar değişikliklerin siklus ile uyumlu olup

    olmadığı, endometrit, neoplazi yada tüberküloz gibi bir patolojinin olup olmadığı saptanabilir.

    Anovülatuar bir kadında endometriumda sekretuar değişiklikleri gözlenmez, endometrium

    proliferatif hatta hiperplazik olarak saptanır.

    Ultrasonografi İle Ovulasyonun Gözlenmesi: Ovumun atılmasından önceki ve sonraki

    olayların takibine dayanır. Öncelikle mensesin üçüncü gününde transvaginal ultrasonografi ile

    overler bazal olarak değerlendirilir. Spontan sikluslarda, siklusun 5 – 7. günlerinde dominant

    folikül seçilir. Ovulatuar gelişimin son dönemlerinde preovulatuar folikül günde 2 mm. büyür

    ve capı 20 mm. olduğunda ovulasyon gerçekleşir. Ovulasyondan sonra folikül küçülür,

    kenarları belirsizleşir, internal eko dansitesinde artma izlenir ve cul de sacta serbest sıvı

    izlenir.

    Peritoneal ve Tubal Faktörler : İnfertil çiftlerin %30-35 inde rastlanır. Pelvik inflamatuar

    hastalık (PID) anamnezi, septik abortus, appendiks rüptürü, geçirilmiş tubal cerrahiler,

    ektopik gebelik, nedeniyle yapılan operasyonlar akla tubal pasajı engelleyebilecek

    bozuklukları getirmelidir. Peritoneal faktörler ise genellikle PID, endometriozis yada

    geçirilmiş cerrahi sonrası oluşan peritubal ve periovarian adhezyonlardır. İlk PID atağından

    sonra tubal adhezyon riski %10-15, ikinci PID den sınra tubal adhezyon riski % 23, üçüncü

    ataktan sonra risk %54’tür.

    İnfertil kadınların tubalarını değerlendirmek için çeşitli teknikler kullanılır. Tubal pasajı

    değerlendirmede kullanılan en yaygın yöntem histerosalpingografi(HSG)dir. HSG siklusun

    erken proliferatif döneminde siklusun 6-10. günleri arasında yapılır. Tanıda HSG orta

    derecede sensitif iken, spesifitesi %90’ a yakındır. HSG ile genel infeksiyon riski %1’ den az

    iken yüksek riskli grupta %3’ dür.

    Genel olarak 3 film yeterlidir; 1 tanesi radyoopak madde uterin kaviteyi doldurduğunda 1

    tanesi de geç radyoopak madde peritoneal kaviteye geçiş olduktan sonra çekilir. HSG de

    bilateral tubal patoloji saptanmışsa ileri tetkik gereklidir. Tubal ve peritoneal patolojilerin

    tanısında en iyi teknik laparoskopidir. Laparoskopi yapılarak tubaların motilitesi, fimbrial

    uçların yapısı ayrıntılı olarak değerlendirilir.

    Servikal Faktör: Servikal mukusun özellikleri sperm reseptivitesini yansıtır. Servikal mukus

    preovulatuar dönemde (28 günlük siklusun 12-14. günleri) özellikleri açısından incelenir.

    Daha spesifik olmak gerekirse idrarda LH surge’ünün ertesi sabahı da test yapılabilir.

    Spermatozoa için reseptif preovulatuar mukus bol, ince, berrak, asellüler ve alkalendir.

    Serviks salgılarının özellikleri:

    • Ovulasyon öncesinde ve sırasında sperm penetrasyonuna izin verir; diğer zamanlar

    penetrasyona izin vermez.

    • Spermatozoayı vagenin uygun olmayan ortamından ve fagosite olmaktan korur.

    • Spermatozoanın enerji gereksinimlerine destek verir.

    • Spermatozoayı motilite ve morfolojilerine göre seçerek filtre eder.

    • Spermatozoa için kısa süreli rezervuar görevi görür.

    • Sperm kapasitasyonunu başlatır.

    Servikal mukusun salgılanmasında over hormonları rol oynamaktadır. Servikal epitel

    hücrelerinin salgısını 17 beta östradiol artırırken progesteron inhibe etmektedir.

    Preovulatuar servikal mukus spermatozoa için son derece reseptiftir. Postovulatuar

    progesteron etkisindeki mukus ve anovulatuar olup düşük östrojen düzeyleriyle seyreden

    dönemlerdeki mukus ise kalın az miktarda ve mat görünümdedir.

    Ovulasyon öncesi gerçekleşen östrojen piki sonrası servikal glandlarda maksimum

    stimülasyon olur, servikal mukus miktarı önemli ölçüde artar. Berrak ve elastik bir hal alır. Bu

    özellik Spinnbarkeit testi ile değerlendirilir. Ayrıca mukustaki östrojen etkisini gösteren Fern

    testinde ise servikal mukus lam üzerine yayılıp kurumaya bırakıldıktan sonra yapılan

    mikroskobik incelemede eğreltiotu (fern) yaprağı benzeri dallanma görüntüsü ortaya çıkar.

    Servikal mukusun reseptivitesi , spermin mukus içine penetre olup olmadığı ve servikal

    faktörün infertilite üzerine etkisi postkoital test (Sims-Huhner testi) ile değerlendirilir.

    Postkoital test, LH pikinin olduğu tahmin edilen zamanda yapılır. Test öncesi 48 saat

    öncesinden cinsel ilişki yaşamayan çiftin girdiği ilişkiden 2-8 saat sonra servikal mukus

    servikal kanaldan, eksternal os ve posterior forniksten alınarak makroskopik ve mikroskopik

    olarak değerlendirilir.

    Uterin Faktör: Uterusun kongenital anomalileri, uterin sineşiler, myoma uteri, endometrial

    polipler, tüberküloz, endometrit ve neoplaziler gibi çeşitli patolojiler uterin faktörü oluşturur.

    1. Uterus Anomalileri:

    a) Kongenital

    b) Edinsel

    2. Endometrial fonksiyon bozuklukları ve luteal faz defekti . Kongenital Uterin

    Malformasyonlar: Uterin anomalilerin insidans değerlendirmelerinde % 0,03- % 75 arasında

    bildirilmiş rakamlar vardır. Doğumların % 0,25 kadarında saptandığını belirten yayınların

    yanında infertilite çalışmalarında % 3,5 düzeyinde olduğunu belirten geniş serili çalışmalara

    bakıldığında, infertilite olgularında anomali beklentisinin 10-15 misli fazla olduğu ortaya

    çıkmaktadır.

    Bu anomalilerde genellikle ilk ve ikinci trimesterde gebelik kaybı meydana gelmekle beraber,

    implantasyon bölgesinde anomali mevcut ise implantasyonu da bozabilir. En sık görülen ve

    infertilite ile en fazla ilişkisi olan kongenital uterin malformasyon; uterin septumdur. Septum

    uteri fertil ve infertil kadınlarda eşit oranda (%1) görülmesine karşın, tekrarlayan spontan

    abortusu olan kadınlarda daha fazla (%3) görülür. Gerek septumu kaplayan endometriumun

    reseptivitesinin bozuk oluşu, gerekse septal kan akımının bozukluğu fertiliteyi olumsuz

    etkilerken günümüzde morbiditesi az ve başarı ile uygulanan histeroskopik cerrahi ile kolayca

    tedavi edilmektedir. Tedavi sonrası canlı doğum beklentisi %75’ lere ulaşırken, tedavi öncesi

    abortus %60’ dan fazla olmaktadır.

    Uterusun edinsel anomalileri: Leiomyomlar, endometrial polipler ve asherman

    sendromudur.

    Myoma uteri: İnfertilite nedenleri arasında %10 sıklıkta yer aldığı bildirilmekle beraber,

    infertilitenin tüm nedenleri ekarte edildikten sonra geriye sadece myoma uteri kalan hasta

    oranı %2-3’ tür. Myoma uteri olan kadınlarda fertilite oranı düşüktür.

    Submüköz ve intramural myomlar, endometrial kavitenin distorsiyonu, kornual obstrüksiyon

    ve uterotubal bileşkeyi kontrol eden nöromüsküler mekanizmanın bozulmasına neden

    olabilirler.

    • Asherman sendromu: En önemli nedeni endometrial küretaj ve geçirilmiş intrauterin

    enfeksiyonlardır. Hipomenore, amenore ve dismenore ile kendini gösterebilir. Tedavisinde

    histeroskopik yaklaşımla adhezyolizis yapılır. Adhezyolizis sonrası % 25-70 gebelik başarısı

    sağlanır.