Etiket: Gün

  • HİPNOZ NEDİR?

    HİPNOZ NEDİR?

    Beni Kimse Uyutamaz”!

    Hipnoz sanıldığının aksine uyku değil, belli ve hedeflenen bir amaca odaklanmış bir uyanıklık halidir. Buna rağmen birinin çıkıp -sanki çok meraklısıymışım gibi gözümün içine bakarak- “Beni kimse uyutamaz” iddiaları oldukça sık rastladığım bir durum. Hipnoz ile uykunun yakın ilişkili kavramlar oldukları yanılgısına belki siz de düşüyorsunuz. Sanırım hipnoz sözcüğünün yakın tarihine baktığınızda hipnoz ve uykuyu niye birbirine yakıştırıldığını anlayabiliriz. İlk defa İngiliz cerrah James Braid (1795-1860) tarafından kullanılan “hipnotizma” terimi, Yunanca ‘uyku’ anlamına gelen ‘hypnos’ kelimesinden gelir. Bu isim benzerliği dışında hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur ve kesinlikle bir uyku hali değildir.

    Hipnoz’un Tanımı

    Hipnozun doğasını anlamak mevcut bilgi kaynaklarımızla imkansız. Bu nedenle ancak hipnozun nasıl bir deneyim olduğundan bahsedebiliriz. Hipnoz; bilinçli zihin bir anlamda devre dışı bırakılarak yani zihni es geçerek bilinçaltı zihninize telkinler yerleştirmektir. Amaçlarımız açısından hipnoz, kişinin, o andaki gerçeğin farkında olmasına rağmen ondan ayrı olduğu hissine sahip yoğun bir fiziksel ve zihinsel rahatlama durumu olarak görülebilir. Ben bunu rüya içinde rüya görmeye benzetiyorum. Gerçeğin farkında bir yandan dışındasınız.

    Hipnoz’un Tarihi

    Hipnoz terimi yaklaşık 150 yıl öncesinde kullanılmaya başlansa da Eski Mısır, Persler, Yunanlılar ve Romalıları içeren dünyanın eski uygarlıklarının çoğu telkinin gücünü ve hipnotik durumun kullanışlılığının farkına varmışlardır. Özel bir terapi olarak hipnozun kullanımı 18. yüzyıla kadar dayanır. 1950’li yıllarda bilimselliği tartışılan ve bu nedenle sahne hipnozcularının keşfedip yaygınlaştırdığı hipnoz ancak 1953 yılında İngiliz Tıp Cemiyeti tarafından resmen bir tedavi aracı olarak tescil edilmiştir. Türkiye de ise 2016 yılının başında bakanlığın yaptığı “Tamamlayıcı Tıp” tanım alanının içine alınarak kabul edilmiştir. Şimdilik üniversitelerde eğitimi verilmemektedir.

    Hipnozun Pratikte Kimlere, Nasıl Faydası Olabilir?

    Alternatif Tıp çalışmaları içerisinde hipnoz kendine sağlam bir yer edinmiş görünüyor. Kişiler hangi meslekten olurlarsa olsunlar hipnoz öğrenilebilir ve bu durum mesleki etkinliği arttırmak için kullanılabilir. Bunlardan bir kısmını, kalanını hayal gücünüze bırakarak, örneklendirmek isterim;

    Hipnoz’un çözüm olarak kullanıldığı bazı özel durumlar

    1

    Zayıflama

    Diyet ve egzersizler belirli bir ölçüye gelmenizi sağlıyor. Ancak sıkıntıya gelince tekrar yemenizi engellemiyor. Hipnoz burada bilinçaltında yeni yeme alışkanlığını benimsemeyi sağlıyor.

    2

    Fobiler

    Size mantıksız gelen ama başına geleni aciz bırakan karanlık, kapalı yer, uçağa binme vb korkular akıl mantık dinlemiyor. İlaçlarsa yatıştırıcı etkiden öteye gitmiyor. Hipnoz bu sorunlara bire bir geliyor.

    3

    Öğrenme İsteksizliği

    Ailelerin “Çocuğum niye ders çalışmıyor” sorusuna cevap verebilmeleri pek de kolay değil. Özel ders veya özel ilgi de gençleri bunaltabiliyor. Hipnozla sağlanan derslerini sevme ve disiplinli çalışma alışkanlığı gencin hayatının dönüm noktasını oluşturuyor.

    4

    Sigarayı Bırakma

    Daha önce hiç sigarayı bırakmaya teşebbüs etmeyenlere önermem. Bu konuda onlarca defa bırakıp ancak tekrar başladıysanız bir de hipnozu deneyin derim

    5

    Özgüven Eksikliği

    Toplum önünde konuşma, kararlılık, başladığı işi bitirme, çekingenlik, utangaçlık, kendisi hakkında olumsuz düşünme gibi durumlar birçok sorunumuzun başını çekmiyor mu? Hipnoz bu konuda ilaç gibi.

    6

    Cinsel Problemler

    Erkeklerde ereksiyon, kadınlarda orgazm veya birleşme sorunu olarak tanımlayabileceğimiz soruna Viagra gibi ilaçlara bağımlı olmak istemeyenler veya Hafsa Sultan Macunu dışında çözüm arayanlar için önerilebilecek bir yöntem.

    7

    İstemsiz alışkanlıklar

    Tırnak yeme, saç koparma gibi tik olmuş alışkanlıklar da insanı toplum içinde zor durumda bırakıyor. Özellikle yetişkinlerde. Doktora gidip de sormaya bile utanıyor insan. hipnoz bu tarz sorunları aşmada da işe yarıyor

    8

    Altını ıslatma

    Yakında geçer diye ya sabır çekilen bu illet de Türk toplumunda son derece yaygın. Çocuk ilkokula başladığında psikolojisini ciddi anlamda kötü etkileyebilen bu rahatsızlığın kaynağı çoğu zaman ürolojik değil psikolojik. Evlenmek üzere olan veya askere bu sorunla giden kişiler bile olabiliyor. Son çare olmasa bile burada da hipnozun etkili olduğundan bahsedebiliriz.

    9

    Uykusuzluk, sinirlilik, duygusal sorunlar

    Bu durumlarda hipnozun neredeyse %100 etkili olduğu söylenebilir. Karakter bozukluğu olmadığı sürece kesin cevap alabileceğiniz durumlar

    10

    Dil Öğrenme

    Yabancı dil öğreten kurumlarda en yaygın sorun öğrenememek. Burada hatayı kuruma yüklemek haksızlık olur. Öğrenilen bilgilerin çok hızlı unutulması, öğrenenin yeterince tekrar etmemesi ve dili özümseyememesi durumunda bilinçaltında güçlü bir iz bırakan hipnoz yöntemi uygulanmaktadır.

    Hipnoz ve Bilinçaltı İlişkisi

    Bilinçli zihniniz hipnozun etkisi altına girdiğinde, düşüncelerin (telkinlerin) artan etkileri doğrudan bilinçaltına ulaşarak harekete geçer. Üstelik zihninizin bilinçaltı aşaması gerçek benliğinizin yakın müttefikidir. Çünkü geçmiş yaşamlarınızdaki deneyimlerinizin tüm anıları bilinçaltınıza gömülüdür ve bilinçaltınız neyin gerçek olduğunu bilmekten çok da uzak değildir. Mantık yürütememesi nedeniyle, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemez. Fakat içgüdüsel olarak gerçeğe doğru çekilir.

    Şimdi bu kadar laftan bir şey anlamadığınızı düşünebilirsiniz. Sanırım bir örnek verirsek daha iyi anlaşılır. Şöyle ifade edelim;

    Yaşadığımız bir deprem anı korku ve heyecan gibi duygularımızı o kadar keskinleştirir ki, her an tekrar deprem olabileceği ve ölebileceğimiz fikri düşüncelerimizde tekrar ede ede bilinçaltına kayıt olur. Bu korku ve heyecan uyku düzenimizi bozmaktan kalbimizde ritim bozukluğuna yol açmaya dek farklı ve son derece ciddi sorunlar zemin hazırlayabilir.

    Örneğimizde de görüldüğü üzere, düşüncelerimiz sadece zihinsel durumumuzu, hislerimizi ve duygularımızı değil, fiziksel bedenimizin hassas hareketlerini ve düzenlemelerini de etkiler. Bu değişimler gönüllü ve bilinçli olarak ortaya çıkmazlar. Bilinçaltı zihnimize aktarılan yoğunluğun etkinliği oranında belirlenir ve genellikle beklenmedik bir anda bize sürpriz yaparlar.

    Kimler Hipnoz Yapabilir?

    Yasalarımızda bunun tanımı net olarak yapılmamıştır. Yine de konunun suistimale açık yönlerini göz önünde bulundurarak Tıp doktorları, psikologlar ve bu konuda eğitim almış muhtelif mesleklerden herkesin hipnoz uygulayabileceği söylenebilir.

    Hipnoz bu yönüyle kulağa sanki birine kontrolü veriyor, denetimimizi kaybediyormuş gibi gelse de aslında bu ilişkilerimizde karşılıklı güvene dayalı olarak her gün yaşadığımız bir durum. Gün içinde farkına varmadan da kişi birini hipnoz edebilmekte veya birileri hipnotik etki altına girip çıkabilmektedir.

    Hipnoz Gücünü Telkinlerden Alır

    “Bir insana kırk gün delisin dersen delirir” atasözümüz telkinin gücünü açıklaması yönüyle ilginçtir. Şimdi beğendiğiniz bir insanın olumsuz özelliklerine odaklanıp ne kadar çirkin olduğunu düşünmeye başlayın (tabi güçlü bir inançla). Birkaç gün içinde o kişiden soğumaya başlayacağınızı garanti edebilirim. Bu örneği kasıtlı olarak verdim. Çünkü insanlar olumsuz şartlanmalara odaklama konusunda daha beceriklidirler. Sevmediğiniz bir kişiye ısınmak ya da alışmak için ise daha güçlü bir telkin uygulamak gerekebilir

    Günlük Hipnotik Durumlar

    Aşk bir hipnozdur. Kişi etkisi altında kaldığı bu duruma mantıksal kılıflar bulsa da aslında bu etkinin gücüne teslim olmuştur. Yoğun bir dikkatle kitap okurken veya televizyon seyrederken ya da biriyle konuşurken bize seslenen diğer kişiyi duyamamamız yine hipnotik bir etkiden kaynaklanır. Akşam yatarken sabah 04.00’de kalkmamız gerektiğini düşünerek yatmamız sonra da gözümüzü açtığımızda saatin tam 04.00 olduğuna şahit olduğunuz durumlar olmuştur. Aslında bu durum da kendi kendimize yaptığımız hipnotik telkinlerin ürünüdür. Uzun süre tiryakisi olduğu sigarayı bırakanlardan dinlediğim “Şöyle bir olay oldu sonra müthiş bir tiksinti geldi işte o gün bu gündür sigarayı bir daha ağzıma almadım” ifadeleri de aslında hipnotik etkinin sağlandığını gösterir. Bazen saatlerce sürecek bir işi çok kısa süre içinde yapıp sonra da bunu nasıl yetiştirdiğimizi hayretle düşündüğümüz durumlar da hipnotik etkiyle açıklanır.

    Hayatımız Hipnoz

    Pek çok insanın fark etmediği şey; telkin almak için hipnotik durumda olmak gerekmediğidir. Telkine yatkınlığın hipnoz esnasında arttığı doğrudur; ancak tam uyanıkken de telkine açık hale gelebilirsiniz.

    Hayatınızı sürdürürken hiç durmadan kendi kendinize telkinler veriyorsunuz. Bilinçli zihindeki malumatın doğrudan bilinçaltı zihne kaydığı ileri sürülmektedir. Bu yüzden her bilinçli düşünce zihninizin daha derin kısmının inşasına katkıda bulunur. Bu demektir ki, hipnoterapi ve kendi kendine hipnozun zaman içindeki etkileri, büyük ölçüde inanç sisteminizi etkileyen düşünceleriniz vasıtasıyla bilinçaltınıza geçirdiğiniz gündelik telkinlerinizin türüne bağlıdır. Belki de kader olarak tanımladığınız hayatınızı şekillendiren düşüncelerinizdir.

    Son olarak şunu unutmayın ki; “İçinizdeki güçle ne kadar çok ilişki kurarsanız hayatınızın her alanında o kadar özgür olursunuz.”

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Uyku Psikolojisi

    Uyku Psikolojisi

    Hiçbir canlı yoktur ki uykuya ihtiyaç duymasın. İhtiyacından az uyuyanlarda veya uyku alamama sorunu yaşayanlarda en yaygın görülen uykusuzluk belirtileri; sinirlilik, unutkanlık, dikkat dağınıklığı ve gerginliktir. Peki, gereğinden fazla uyku uyuyorsanız ne olur? Bu durumda da depresyon ve türevlerinin oluşturduğu kimi rahatsızlıklar söz konusu olabilir veya ortaya çıkabilir. Yaradılışımız bir ömrün yaklaşık üçte birini uykuda geçirmeye programlanmıştır. Bu kadar uzun bir süre kesinlikle boş geçen bir zaman olarak algılanmamalı ve uyku süreci gün içindeki yaşananların düzenlenmesinin ve yeni güne hazırlanmanın bir parçası olarak kabul edilmeli.

    İşte uyku hakkında bilinmesi gereken bazı bilimsel gerçekler;

    1. 15 dakikalık bir süreç içinde uykuya dalmanız normal kabul edilir. Bundan daha kısa süre içinde uyumanız ne kadar uykusuz kaldığınızı gösterirken, daha uzun sürede uykuya dalmak aşırı stresin belirtisidir ve kaliteli bir uykuya geçiş için henüz hazır olmadığınız anlamını taşır.

    2. Psikolojik destek isteyen bir kişiye ilk iş uyku düzeni hakkında sorular yöneltirim. Sorunlu uyku uyuyan bir kişinin psikolojik sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. Bir anlamda uyku düzene girerse; pek çok sorun uykuda kalibre edildiği için kişinin yaşadığı sorunlarda daha kolay halledilebilir hale gelir.

    3. Uyumak için yatak yorgana gerek yok. Bazen gün içinde, gözlerimiz açıkken bile birkaç dakika şekerleme yaptığımız olur. Bir trans hali olan bu kısa uyku bile bedenimizin ve zihnimizin o anki ihtiyaçlarını karşılamada yeterlidir. Bu durum şarjı biten bir cep telefonunu hızlı şarj etmeye benzer. Nitekim böyle bir şekerleme sonunda kendimizi çok zinde hissederek günün kalan saatlerini daha verimli geçirebiliriz.

    4. Rüyalarımız; algılarımız içinde önemli bir yer tutar. Düşler dünyası günlük hayattaki algılarımızın entegrasyonunun gerçekleştiği ve bilinçdışı yapılanmalarının kodlarının oluştuğu yerdir. Bilimsel rüya tabirleri kadim zamanlardan günümüze kadar gelen oldukça önemli kaynaklardır. Bu kaynaktan yararlanarak pek çok sorun bilinçaltı düzeyde iyileştirilebilir.

    5. Bilinçaltımız günlük gerçekler ile rüyalarımızdaki gerçeklikleri ayırt edemez. Bu nedenle rüyalarımızdan da en az uyanıkken gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimiz kadar etkilenebiliriz. Bu etkilerin yarattığı sorunları temizlemek için biz psikologlar Hipnoz, EMDR, EFT, hipnoterapi gibi araçlardan yararlanıyoruz.

    7. Uyku; uyanıklığın bir parçası ve bir anlamda devamıdır. Aynı zamanda insanın gerçeğinin sadece bu bedende deneyimlediklerinden ibaret olmadığının en önemli kanıtıdır. Önsezilerimiz, olacakları daha önceden görebilmemiz, farklı boyutlarla bağlantımız uykudayken daha kolay gerçekleşir.

    8. Tüm rüyaların bir amacı ve belirgin bir anlamı olmak zorunda değildir. Kimi rüyalar yalnızca yaşadıklarımızın ya da yaşamak istediklerimizin dışavurumunun bir aracıdır.

    9. Gün bittiğinde, gece uykusu aşamasına geçerken gözlerin kapanması ile birlikte tamamen ışıktan soyutlanmamız gerekir. Bu iş için uykuya yardımcı göz bantları gibi aparatlardan da faydalanılabilir. Çok az bir ışık bile uyku düzenimizi ve uykumuzun kalitesini bozar. Kapalı dahi olsa göze ulaşan ışık beyindeki ‘nöral anahtarı’ kapatır ve sağlıklı uyku için gereken vücut kimyasallarının salgılanmasının bloke edilmesine neden olur.

    10. Uyku düzenini bozan en kötü alışkanlıklardan biri yatmadan önce internette geçirilen kontrolsüz zamandır.

    Uykuya Daha Kolay Geçmek İçin Öneriler

    • Her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkın. Bioritminiz ne kadar uykuya ihtiyacınız olduğunu bilir. Herhangi bir sebepten dolayı geç yattığınız günlerde bile aynı saatte kalkmaya devam edin. İhtiyacınıza göre gün içinde 1 saat uyuyabilir veya çok yorulduğunuzda o gün daha erken yatabilirsiniz.

    • Yatmadan yarım saat önce zihinsel aktivitelerinizi yavaşlatın. Cep telefonu, bilgisayar ekranı gibi uyku kaçıran şeyler sizden uzak olsun. Kendinizi hafifçe uykuya hazırlık sürecinin içine bırakın.

    • İnternette kolaylıkla bulabileceğiniz çeşitli meditasyon müzikleri uykuya dalmanıza yardımcı olabilir.

    • Yatağa girdiğinizde zihninizin çok konuştuğuna şahit oluyorsanız bir süre nefes egzersizleri uygulayın. Aşağıdaki egzersizi her yatağa girdiğinizde yaparsanız kısa süre içinde uykuya geçebilirsiniz;

    Gözlerinizi kapatıp 4 saniyede burundan nefes alın. Nefes alırken bir gülü ya da sevdiğiniz başka bir aromayı kokladığınızı düşünün. Aldığınız nefesi 7 saniye ciğerlerinizde tutun. İçinizde tuttuğunuz nefesin vücudunuz ve zihninizdeki bütün negatiflikleri toplandığını hayal edin. 8 saniyede nefesinizi ağızdan vermeye başlayın. Nefesinizi verirken 20 santim uzağınızdaki bir mumu üflediğinizi düşünün. Bütün bunları gülümseyerek yapın ve birkaç kez tekrar edin. Aldığınız oksijen parasempatik sinir sisteminizi harekete geçirecek ve kısa süre içinde uykuya dalacaksınız. Yatmadan önce fazla soğuk ya da aşırı sıcak olmayan bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getirin.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Aile Ve Sağlıklı Çocuk İlişkisi ..

    İlişkiler pinpon oyununa benzer. Karşı taraf hızlandığında, ya hızlanır ya da topu yavaşlatırsınız. Var olan bu karşılıklı tempo, hiç durmadan devam eder, ta ki iki taraftan biri oyunu bırakana kadar. Ebeveyn çocuk iletişiminde oyunu bırakan taraf genellikle ebeveyn olur. Olması gereken budur, ancak yanlış olan çoğunlukla oyunun yavaşlatılmadan bırakılmasıdır. Tempoyu yavaşlatmak, çocukla kurulan iletişimin sağlıklı olmasıyla sağlanır. Gerçekten anlaşıldığını hisseden çocuk, kendini ebeveyne teslim eder ve sınırlarını bilir.

    Aile ortamında çocuğa kendini anlatma özgürlüğü vermek, aileyi ilgilendiren kararlarda çocuğa fikrini sormak, seçenekler sıralamak ne kadar önemliyse, ailede, evde ve toplumdaki kuralların sınırlarının aile tarafından belirlenmesi de bir o kadar önemlidir. Neyi nerede yapacağını veya yapmayacağını bilen çocukla oynanan pinponun temposunu belirleyen ailedir. Ebeveyn gün boyu pek çok durumla ilgili farkındalık yorgunluğu hissederken, çocuk tüm enerjisini isteklerine yöneltebilir ve hiç durmadan oyunu hızlandırabilir. Çatışma kaçınılmaza doğru yol alırken, pes etmek ve ertelemek ise ebeveynin rutini olmaya yüz tutar. Anne ve baba günlük enerji değişimine bağlı olarak çocuğa verdiği cevaplarda tutarsızlaşabilir. Bunu farkeden çocuk ise, oyunun kurallarını değiştirmeye başlar..Oysaki onun istediği zorlanmaktır..

    Günümüz koşullarında ebeveynlerin çocuk gelişimi ile ilgili verilere ulaşması çok basit. Onlarca kitap, makale, psikolog, pedagog, psikiyatr ve danışmanın olduğu, internetin çocukla ilgili her türlü bilgiye erişimimizi kolaylaştırdığı bir dönemdeyiz. Ne gariptir ki gün geçtikçe ebeveyn olarak etkili olmak, yönlendirici olmak, yeterli olabilmek ve hiçbir basamağın atlanmadığını hissedebilmenin de bir o kadar zorlaştığı bir dönemdeyiz. Oysaki arketipsel olarak ebeveyn davranışı özde yatmakta.. İç ses tüm yazılanlardan tüm söylenenlerden çok daha önemlidir. Psikoloji de özünde her bireyi yek olarak değerlendirmeyle başlar. Davranışların, tanı ve kriterlerin kategorileştirilmesi sadece işi kolaylaştırmak içindir. Her ebeveyn ve her çocuk özeldir. İlişkiler özeldir. Akışa bırakıldığında, anne ve baba ne zaman çocukla beraber yatıp ne zaman yatmaması gerektiğini, ne zaman hayır demesi gerektiğini ne zaman kural koyması gerektiğini, hangi durumlarda çocuğun kendisini kullandığını, hangi ağlamanın içten olup hangisinin olmadığını bilir. Zaman yönetimi zorlaştıkça, çocukla geçirilen zaman azaldıkça kaçınılmaz olarak yaşayarak öğrenmenin yerini bilgiye hızla koşmak almıştır. Günümüz bilgisi, çocuğun özgürlüğüne odaklanırken, ebeveynleri kendi rollerinden uzaklaştırmaya başlamıştır.

    Ebeveyn rolünü üstlenen ve kendi sınırlarını çizen çocuk ise yolunu kaybeder.. 

    • Her koşulda kabul gören ve oyunun kuralını kendi belirleyen çocuğun gerginliği gün geçtikçe artar.
    • Beklentileri gerçekçi olmaktan çıkar. 
    • İstekleri tercihlerine göre özelleşmekten çıkar, neyi ne zaman ve neden istediğini bilmemeye başlayan çocuk, isteklerinin anında yapılmasını bekler ve zorlanmaya başlar. 
    • Çoğunlukla karar vermekte güçlük çeker.
    • Yapabilecekleri konusunda kendini yetersiz hisseder ve hiç durmadan başkalarının kendisine hizmet etmesini bekler.
    • Ev ortamı içerisinde ebeveynlerinden hangisinin, onun kurallarına göre hareket edeceğini bilir ve iletişimini onunla sürdürmeyi tercih eder. Çoğunlukla o kişiye saygısını azaltır.
    • Ev içerisinde kurallarla ilgili kendi yönergelerini benimseten çocuklar, sosyal bir ortamdaki, örneğin okuldaki kurallarla karşı karşıya kaldıklarında çok yoğun hayal kırıklığı yaşarlar ki bu durum okul isteksizliğinin en belirgin sebebidir.
    • Etrafındaki her bireyin dikkatini çekmek için çok yoğun mesai harcayarak enerjilerini tüketirler.
    • Hedefledikleri istekleri, emir niteliği taşımaya başlar. Bu durum bencilleşmelerine sebep olurken, empati gelişimlerini sekteğe uğratır..
    • İsyankar ve kaygılı bir kişilik geliştirirler.

    Ebeveyn kontrollü çocuk yetiştirmek, ebeveyn kontrollü çocuk bisikleti edinmek olmamalı… Merdivenleri kendi başına çıkan çocukların ellerinden tuttukça, yemeklerini kendi sipariş edebilecekken sözlerini kestikçe, ayakkabılarını kendi bağlayabilecekken müdahale edildikçe, yapabileceklerini bilmemize rağmen onlara yardım ettikçe onları zayıflaştırdığımız bir gerçek.. Ama özgürlük tanımanın ne kadar ince bir çizgide olduğunu bilmek ve sınırları belirlemek verebileceğimiz en büyük zenginliktir.

  • İYİ EBEVEYN…

    İYİ EBEVEYN…

    İlişkiler pinpon oyununa benzer. Karşı taraf hızlandığında, ya hızlanır ya da topu yavaşlatırsınız. Var olan bu karşılıklı tempo, hiç durmadan devam eder, ta ki iki taraftan biri oyunu bırakana kadar. Ebeveyn çocuk iletişiminde oyunu bırakan taraf genellikle ebeveyn olur. Olması gereken budur, ancak yanlış olan çoğunlukla oyunun yavaşlatılmadan bırakılmasıdır. Tempoyu yavaşlatmak, çocukla kurulan iletişimin sağlıklı olmasıyla sağlanır. Gerçekten anlaşıldığını hisseden çocuk, kendini ebeveyne teslim eder ve sınırlarını bilir.

    Aile ortamında çocuğa kendini anlatma özgürlüğü vermek, aileyi ilgilendiren kararlarda çocuğa fikrini sormak, seçenekler sıralamak ne kadar önemliyse, ailede, evde ve toplumdaki kuralların sınırlarının aile tarafından belirlenmesi de bir o kadar önemlidir. Neyi nerede yapacağını veya yapmayacağını bilen çocukla oynanan pinponun temposunu belirleyen ailedir. Ebeveyn gün boyu pek çok durumla ilgili farkındalık yorgunluğu hissederken, çocuk tüm enerjisini isteklerine yöneltebilir ve hiç durmadan oyunu hızlandırabilir. Çatışma kaçınılmaza doğru yol alırken, pes etmek ve ertelemek ise ebeveynin rutini olmaya yüz tutar. Anne ve baba günlük enerji değişimine bağlı olarak çocuğa verdiği cevaplarda tutarsızlaşabilir. Bunu farkeden çocuk ise, oyunun kurallarını değiştirmeye başlar..Oysaki onun istediği zorlanmaktır..

    Günümüz koşullarında ebeveynlerin çocuk gelişimi ile ilgili verilere ulaşması çok basit. Onlarca kitap, makale, psikolog, pedagog, psikiyatr ve danışmanın olduğu, internetin çocukla ilgili her türlü bilgiye erişimimizi kolaylaştırdığı bir dönemdeyiz. Ne gariptir ki gün geçtikçe ebeveyn olarak etkili olmak, yönlendirici olmak, yeterli olabilmek ve hiçbir basamağın atlanmadığını hissedebilmenin de bir o kadar zorlaştığı bir dönemdeyiz. Oysaki arketipsel olarak ebeveyn davranışı özde yatmakta.. İç ses tüm yazılanlardan tüm söylenenlerden çok daha önemli. Psikoloji de özünde her bireyi yek olarak değerlendirmeyle başlar. Davranışların, tanı ve kriterlerin kategorileştirilmesi sadece işi kolaylaştırmak içindir. Her ebeveyn ve her çocuk özeldir. İlişkiler özeldir.  Akışa bırakıldığında, anne ve baba ne zaman çocukla beraber yatıp ne zaman yatmaması gerektiğini, ne zaman hayır demesi gerektiğini, ne zaman kural koyması gerektiğini, hangi durumlarda çocuğun kendisini kullandığını, hangi ağlamanın içten olup hangisinin olmadığını bilir. Zaman yönetimi zorlaştıkça, çocukla geçirilen zaman azaldıkça kaçınılmaz olarak yaşayarak öğrenmenin yerini bilgiye hızla koşmak almıştır. Günümüz bilgisi, çocuğun özgürlüğüne odaklanırken, ebeveynleri kendi rollerinden uzaklaştırmaya başlamıştır.

    Ebeveyn rolünü üstlenen ve kendi sınırlarını çizen çocuk ise yolunu kaybeder.. 

    • Her koşulda kabul gören ve oyunun kuralını kendi belirleyen çocuğun gerginliği gün geçtikçe artar.
    • Beklentileri gerçekçi olmaktan çıkar. 
    • İstekleri tercihlerine göre özelleşmekten çıkar, neyi ne zaman neden istediğini bilmemeye başlayan çocuk, isteklerinin anında yapılmasını bekler ve zorlanmaya başlar.
    • Çoğunlukla karar vermekte güçlük çeker.
    • Yapabilecekleri konusunda kendini yetersiz hisseder ve hiç durmadan başkalarının kendisine hizmet etmesini bekler.
    • Ev ortamı içerisinde ebeveynlerinden  hangisinin, onun kurallarına göre hareket edeceğini bilir ve iletişimini onunla sürdürmeyi tercih eder. Çoğunlukla o kişiye saygısını azaltır.
    • Ev içerisinde kurallarla ilgili kendi yönergelerini benimseten çocuklar, sosyal bir ortamdaki, örneğin okuldaki kurallarla karşı karşıya kaldıklarında çok yoğun hayal kırıklığı yaşarlar ki bu durum okul isteksizliğinin en belirgin sebebidir.
    • Etrafındaki her bireyin dikkatini çekmek için çok yoğun mesai harcayarak enerjilerini tüketirler.
    • Hedefledikleri istekleri, emir niteliği taşımaya başlar. Bu durum bencilleşmelerine sebep olurken, empati gelişimlerini sekteye uğratır..
    • İsyankar ve kaygılı bir kişilik geliştirirler.

    Ebeveyn kontrollü çocuk yetiştirmek, ebeveyn kontrollü çocuk bisikleti edinmek olmamalı… Merdivenleri kendi başına çıkan çocukların ellerinden tuttukça, yemeklerini kendi sipariş edebilecekken sözlerini kestikçe, ayakkabılarını kendi bağlayacakken zamandan tasarruf ettikçe, yapabileceklerini bilmemize rağmen onlara yardım ettikçe onları zayıflaştırdığımız bir gerçek.. Ama özgürlük tanımanın ne kadar ince bir çizgide olduğunu bilmek ve sınırları belirlemek verebileceğimiz en büyük zenginliktir.

  • Selamlaşmak …

    Selamlaşmak …

    Bazen bir selam, bir günaydın, bir merhaba insanı yaşama bağlar, yaşam sevincini geliştirir. İnsanlar arasındaki soğukluğu, kopukluğu, küskünlüğü giderir. İnsanlar arasındaki samimi ilişkilerin oluşmasına neden olur. Yolda, işte, gerçek ve sanal dünyada, telefonda, karşımızdaki insana önce “Merhaba” veya “Selam” deriz. Ben daha çok Merhaba’yı kullanırım. Bunca yıl “Merhaba” kelimesinin gerçek anlamının ne olduğunu da hiç düşünmemiştim. Gerçekte neyi ifade ediyordu acaba? Geçenlerde şöyle bir araştırdığımda neler buldum neler…

    Merhaba: Günaydın ya da Hoşgeldiniz anlamında bir esenleşme sözüymüş. Kelimenin kökeni Farsça. Kelimeyi ikiye ayırdığımızda “mar” ve “heba” kelimelerinde oluşuyor. “Mar” Farsça’da yılan demek, “Heba” ise heba etmek, yok etmek. Yani asıl anlamı “aramızdaki yılanı öldürelim, düşmanlığımızı yok edelim”, demek. Farsça’da genel kullanım anlamı ise “Benden size zarar gelmez” Böylece her merhaba diyen kişi size iyi niyetini göstermektedir.

    “Merhaba” …yani “benden size zarar gelmez”. Merhaba kelimesinin içinde bir rıza, bir güven, itimat ve sadakat var. İçtenliği, samimiyeti, güveni karşındakine hisseterebilmek var ..

    Peki Selam ne demek ?

    Selam, huzur, selamet, sağlık, barış, rahatlık, kurtuluş gibi anlamlara geliyor. Selam vermek, bir kimseye yapılacak en güzel hürmet. Selam, bir insanın, karşılaştığı kimseye iyilik, sağlık ve afiyet dilemesi, iyi dileklerde bulunmasıdır. İnsanlardaki güzel huylardan biri de, birbirlerine selam vermeleri ve almalarıdır. Selamlaşmak, insanlar arasında düşmanlığa sebep olan kızgınlık ve dargınlık, nefret ve kin gütmek vs. gibi kötü huyları yok eder. Karşılıklı sevgi ve saygının doğmasını sağlar. Her dinde ve her toplumda selamlaşmaya ait sözler ve hareketler ayrı ayrıdır. Her toplumun dini inancı ve ahlaki yapısına göre selam vermek ve almak için kullandıkları sözler ve yaptıkları el, baş ve diğer beden hareketleri ayrı ayrı olmaktadır.

    Herhangi bir insana verdiğimiz selam, ona değer verdiğimizin, onu sevdiğimizin göstergesidir. O insana selam vermekle aslında onu sevdiğimizin ve değer verdiğimizin mesajını vermiş oluruz. Bundan dolayıdır ki o kişide de bize karşı güzel duygular beslemeye başlar ve arada karşılıklı bir sevgi, saygı durumu oluşur.

    Maalesef günümüzde öyle bir durum oluşmuştur ki aynı apartmanda yaşayıp belki yıllarca her gün selamlaşıp da iki çift laf etmeyen, birbirinin halini hatırını sormayan insanlar bulunmaktadır. Böyle bir selam, samimiyetsiz, kuru bir selamdan başka bir şey değildir. Selamlaşmanın bir amacı da insanların durumlarını sormak, varsa sıkıntılarını öğrenmek ve imkanlar dahilinde onlara yardımcı olmaya çalışmaktır. Yoksa insanlar birbirinin adını bile bilmeden her gün selamlaşsalar ne olur?

    Merhaba deyince aklıma hep bu toprakların balıkçısı Cevat Şakir gelir, Halikarnas Balıkçısı her söze “Merhaba” diyerek başlar. Çünkü o, bu dünyadan göçerken bile, Hatay’daki Merhaba Apartmanı’nda, yattığı odanın penceresine dönüp, “Sanırım ki yolcuyum. Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim. Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın, açın pencereleri. Son defa görmek istiyorum güneşi. Son defa görmek istiyorum özgürlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…” diyecek kadar aşıktır bir merhabaya… Sabahattin Eyüboğlu onun için ”Ve belki de bu yüzden Dünyanın sisini, pusunu ne temizler? Poyraz bir, Balıkçı’nın merhabası iki…” der. Balıkçıya neden Merhaba dendiğinde şöyle açıklamış: “Her şeyden önce erkekçe bir söylenişi var merhabanın…Üstelik anlamı da güzel. ‘Rahat edin. Benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra, aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Sabah şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Akşam şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye, aklımızı meşgul etmeye gerek yok. Bunların yerine basarım merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü, eski harflerle yazıldığı zaman yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…” Sonra bir başka kaynakta, Balıkçı’nın anlattığı minik bir öykü var merhaba ile ilgili: “Çok eski zamanlarda, uzun yolda karşılaşan iki seyyah,  yekdiğerine zarar vermeyi düşünmediğini, düşmanca bir niyeti olmadığını anlatmak için, yaylarını gerip oklarını uzaklara atar ve ‘Mir heba’ yani ‘Okum boşa gitsin’ derlermiş. Zaman içinde bu söz, ‘Merhaba’ olarak girmiş konuşma dilimize…”

    Çevremizdeki insanlarla güzel bir iletişim içinde olmak, onlarla dost veya arkadaş olmak, onlara duyduğumuz sevgiyi belli etmek istiyorsak selamlaşmayı asla kesmemeliyiz. Birine karşı küskün veya öfkeli de olsak, onun verdiği selama mutlaka karşılık vermeli; bize atılan her adım için, biz onlara karşı on adım yürümeliyiz. Selamlaşmanın, insanlar arasındaki muhabbeti, sevgiyi ve saygıyı artırdığını unutmamalıyız.

    Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi yazımın da sonuna geldik. Şairin de dediği gibi ben bunu bir ayrılık saymıyorum bir buluşma sonrası, yeni bir buluşma için, MERHABA demek için hoşçakalın…

  • DEPRESYON: GÜNEŞİ OLMAYAN ÜLKE

    DEPRESYON: GÜNEŞİ OLMAYAN ÜLKE

    Hepimiz çoğu zaman kendimizle ve dış dünyayla ilgili olumsuzlukları ya görmezden geliriz ya da çok fazla dikkate almamaya çalışırız. Neşemizi kaçıracak, moralimizi bozacak türden olaylar, yaşantılar, kişiler ya da düşüncelerden kaçınma davranışı içinde oluruz. Daha çok kendimizle ilgili olumlu şeyleri dikkate almaya ve olumlu yönlerimize odaklanmaya çalışırız. Bu durum bir çeşit denge halidir. Ruh sağlığımızı korumak amacıyla farkında olarak ya da olmayarak sergilemiş olduğumuz bu tutum bizi aslında korumaya yöneliktir. Fakat öyle zamanlar vardır ki kimi insanlar hayatlarının belli dönemlerinde bu mekanizmayı ters yönde kullanmaya yönelirler. Hep kendileri ve çevreleri ile ilgili olumsuz düşüncelere kapılırlar. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye başlar, olumlu olan hiçbir şeyi dikkate almazlar. Zamanla bu düşünceler bir de bakmışsınız ki kendinizi olur olmaz her konuda suçlamaya, kendinizi değersiz görmeye kadar ilerlemiş.
    İşte depresyon dediğimiz şey de kişinin ruh dünyasının yavaş yavaş kararmasıdır. Ruh dünyamızda gün batımı başlamıştır ve güneş yavaş yavaş batmaya başlar. Gün batımından sonra da güneşin doğması için çok uzun süre beklemek gerekir. Aslında depresyonu yaşayan kişiler için güneş hiç doğmayacakmış gibidir. Depresyonda olan kişinin iç dünyasında, artık güneş hiç doğmayacakmış algısı oluşur. 
    Son derece çökkün bir duygu halinde olan kişi, kendisini aşırı değersiz hisseder, gelecekten beklentisi kalmamıştır, eskiden kendisine keyif veren etkinlikler anlamını ve değerini yitirmiştir. Dünyayı artık sürekli negatif kutuptan yorumlar. Her şey onun için bir acı kaynağına dönüşür. Yakın çevrenin desteği ise yeterli değildir. 
    Takma kafana,
    Zamanla geçer,
    Dert ettiğin şeye bak,
    Senden daha kötü durumda olan insanları düşün,
    Kur’an oku, namazlarını aksatma, dua et
    Git biraz gez dolaş, tatil yap
    Yakın çevrenin teselli adına yaptığı bu ve benzeri pek çok yorum depresyona girmiş kişinin dünyasında hiçbir karşılık bulmaz.
    Depresyonda olan kişinin konuşması, hareketleri ve düşüncesinde de yavaşlamalar söz konusudur. Kimi zaman da depresyonda olan (Kaygılı) kişiler aşırı hareketli olabilirler. Sürekli bir ileri bir geri gidip gelir, ellerini ovuşturur, yerlerinde duramaz ve ritmik bacak hareketleri sergilerler. 
    Depresyona girmiş olan kişiyle ilgili olarak yakın çevrenin yaptığı yorumlar da çok isabetli olmamaktadır. Genellikle depresyon öncesi yaşanan olumsuz bir olaya takılıp kalınmaktadır. Unutmayınız ki depresyonu tek bir sebebe bağlamak çok da isabetli değildir. Genellikle depresyonu hazırlayan bir düşünce sistematiği vardır ve bu düşünme şekli nedeniyle insanlardan bir kısmı depresyona daha fazla yatkınlık göstermektedirler. Depresyonun nedeniyle ilgili pek çok farklı görüş de bulunmaktadır. Fakat hepsini burada zikretmek olanaksızdır. 
    Şimdi kısaca maddeler halinde depresyonun ne gibi belirtileri olduğuna bakalım.
    DEPRESYONUN BELİRTİLERİ
    1.Çökkün duygu hali neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde vardır.
    2.Neredeyse bütün etkinliklere karşı ilgide belirgin bir azalma söz konusudur. Daha önce zevk aldığı etkinliklerden zevk alamaz durumdadır.
    3.Kilo vermek istemediği halde çok kilo verme ya da tam tersi, istemediği halde çok kilo alma söz konusudur. Bir ayda kendi kilosunun %5’inden az ya da çok olur.
    4.Neredeyse her gün uykusuzluk ya da aşırı uyuma söz konusudur.
    5.Hareketlerinde gözle görülür biçimde aşırı derecede yavaşlama ya da aşırı hareketlilik söz konusudur.
    6.Bitkinlik ya da içsel gücün kalmaması duygusu söz konusudur.
    7.Değersizlik ya da aşırı veya uygunsuz suçluluk duygularının eşlik etmesi söz konusudur.
    8.Neredeyse her gün düşünmekte ya da odaklanmakta güçlük çekme, kararsızlık yaşama söz konusudur.
    9.Ölüm düşünceleri ya da kendini öldürme düşünceleri söz konusudur.
    Hiç şüphesiz yukarıda sayılmış olan belirtiler bir uzman gözleminden sonra anlam ifade eder. Aksi takdirde okuyucu bu belirtileri okuyarak kendince tanı koymaya çalışmamalıdır. Kaldı ki depresyon günümüzde herkesin bildiği(ni sandığı) son derece istismara açık bir kavramdır. Sık sık ‘Yas’ ile karıştırılan depresyon, her üzüntülü olan kişinin kendi kendisine özensizce koyduğu bir teşhis haline gelmiştir. 
    Yeri gelmişken yas ile depresyon arasındaki önemli farkları da belirtelim.
    YAS İLE DEPRESYON ARASINDAKİ FARK
    Yas tutan kişide baskın olan duygu hali; boşluk duyguları ve yitirilen kişidir
    Depresyonda ise; neredeyse devamlı bir hal almış çökkün duygu hali söz konusudur. Ayrıca mutlu olmak ya da etkinliklerden zevk almak konusunda bir beklenti içerisinde olmama hali vardır. 
    Yas tutan kişide yaşanan üzüntü ve keder duygularının yoğunluğu günler ve haftalar içinde azalma eğilimi gösterir. Bu belirtiler bazen artabilir (kayıpla ilgili anıların canlanması durumunda)
    Depresyonda ise çökkün duygu hali (dolayısıyla keder ve üzüntü duyguları) daha sürekli bir haldedir. Herhangi bir düşünceye bağlı değildir. 
    Yas tutan kişide yaşanan duyguya kimi zaman olumlu duygular ve komiklikler eşlik edebilir. Örneğin gurbette yaşayan bir aile cenaze nedeniyle bir araya geldiklerinde akşam dertleşip sohbet edebilirler. Bu sohbet kimi zaman uygunsuz kaçsa da neşeli bir hal alabilir. Fakat aynı kişiler ertesi gün kederli bir şekilde defin işlemlerini yapabilmektedir. 
    Oysa ki depresyonda olan bir kişide bu durum söz konusu değildir. Genel bir mutsuzluk hali mevcuttur. 
    Yasa eşlik eden düşünceler daha çok ölen kişiyle ilgili düşünceleri ve anıları düşünüp durma şeklindedir. 
    Depresyonda ise düşünce, daha çok kişinin kötümser düşüncelere kapılması ya da kendini yoğun bir şekilde eleştirmesi şeklinde tezahür eder.
    Yasta benlik saygısı –kişinin kendine olan saygısı- genellikle korunmaktadır.
    Depresyonda ise kişi kendisine karşı olumsuz duygular besleme yoluna gider ve kendini yoğun değersizlik duyguları içerisine atar.
    Yasta kendini aşağılama yoktur. Varsa da daha çok ‘rahmetli’ ile ilgili yapılamayan düşünce ve davranışlarla bağlantılıdır.
    Yastaki kişi ölmeyi arzu ediyorsa bile bu durum daha çok ölen kişiye ‘kavuşma’ arzusundan kaynaklı geçici düşüncelerdir.
    Oysa ki depresyonda olan kişide bu düşünceler, değersizlik duygularından dolayı ya da yaşamayı hak etmediği veya acıyla başa çıkamadığı için ortaya çıkabilmektedir.
    Bütün bu verileri göz önünde bulundurduğumuzda her üzüntülü, kederli olan kişiye depresyonda demek imkansızdır. Genellikle gündelik dilde bir kişi bize ‘Depresyondayım’ dediğinde aslında çok mutsuz ve üzüntülü olduğunu ifade etmektedir. Fakat bir kişinin gerçekten de depresyonda olup olmadığı uzman görüşüne bağlıdır. Dolayısıyla her durumda yukarıda belirtmiş olduğumuz depresyon belirtilerini gösteren kişilerin mutlaka bir uzmana başvurmaları gerekmektedir. 
    Depresyonda olan kişinin yardım alma konusunda da isteksiz olabileceğini unutmamak gerekir. Bu nedenle yakın çevresinin, ailesinin bu konuda kişiyi teşvik etmesi ve desteklemesi son derece önemlidir.

    Sağlık, ve mutluluk dileklerimle…
    Yararlanılan kaynaklar:
    1.Orhan Öztürk, Ruh sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, 2004
    2.DSM 5
    Hakan TOKGÖZ
    Klinik Psikolog 
    Konya

  • İNGİLİZCEYİ HİPNOZLA ÖĞRENMEK

    İNGİLİZCEYİ HİPNOZLA ÖĞRENMEK

    Hipnozla İngilizce bir hayal ürünü mü? Herkes hipnoz olur mu? Hipnoza girince yabancı dil beynimize mi sokuluyor? 7 Günde hipnoz öğrenilir mi? Öğrenciler hipnoz edilerek mi İngilizce öğreniyor? Vb. sorular bana en çok sorulan sorulardan biri.

    Çünkü ben hem İngilizce öğretmeniyim, hem psikoloğum hem Türkiye’de hipnoz eğitiminde ilk akla gelen eğitmenlerdenim. Bu formasyonu tamamlayan kaç kişi var acaba ben de merak ediyorum.

    Hipnoz Algıları Açar Öğrenci Öğrenebileceğini Öğrenir

    Hipnozu artık mucizeymiş gibi sunanlara şaşırıyorum. Yer çekimi nasıl görevini görüyorsa hipnotik şuur her keste algıları açık ve telkin almaya müsait bir durum yaratıyor. Bu durum meydana geldiğinde ister kişiye tokluk duygusunu aşılar ve diyetine uymasını sağlarsınız. İsterseniz içinden gelerek ders çalışmasını veya memleket faydalı bir birey olabilmek için inançları uğuruna canlı bomba olmasına şartlandırabilirsiniz. Tüm bunlar olabiliyorsa İngilizce öğrenme becerisini de arttırabilirsiniz o zaman değil mi?

    Eğitimlerde Neler Oluyor?

    İngilizce sınıfta öğrenilmez ama öğrenebileceğinizi öğrenmek için başlangıç düzeyinde bir sınıfa ihtiyaç duyarsınız. Daha önce pek çok sınıfta çaba göstermiş ve bu güne kadar arzu ettiğiniz durumu yaratamamış olabilirsiniz. Bütün bu olumsuz etkilerden korunmak için sınıftan ziyade eviniz kadar rahat edeceğiniz bir öğrenme ortamı yaratılır. Bir günün en verimli saatleri bu öğrenme ortamında geçer böylece kişinin dikkatini bölecek dış etkenlerden korunur. Bu bir hafta süreyle kesintisiz, yüksek bir motivasyonla ve bilinçaltını etkileyen unsurlardan yararlanarak gerçekleştiğinde. Öğrenmek şaşırtıcı olmaz belki öğrenememek daha çok şaşırtıcı olmalıydı diye düşünüyorum.

    Herkes Bu Tekniklerden Yararlanabilir Mi?

    Okullarda veya kurslarda öğrenemeyen öğrenci zamanla direnç ve kompleks geliştirir. 30 yaşın üzerinde ve param var ama zamanım yok diyenlerin çoğu aslında bu dirençlerini kıramadıkları ve kendine güvenemedikleri için alternatif bir yol arıyorlar. İşte hipnozla İngilizce tam bu noktada yabancı dil öğrenmek isteyen adayların dikkatini çekiyor. Talep eden adaylarla telefonda veya yüzyüze bir mülaakaat gerçakleştiriliyor. Uyum ve seviye testine tabi tutuluyor. Sonra 2 veya 4 kişilik öğrenme odalarında güle oynaya bir eğitime başlıyorlar. Tabi bunu 7 gün sürdürse öğrenmemesi mümkün değil.

    Hipnozla Öğrenmedeki Sistem 3 boyutta Ele Alınıyor

    1)GÖRSEL BOYUT

    Bilinçaltının gücünden yararlanılacak imajinasyonlar aktivite edilerek gerçekleşir. Burada telkinler ve kişinin iç dinamiklerinden yararlanılır.

    2)İŞİTSEL BOYUT

    Yeterince duymadığınız bir dili içselleştirmeniz de zordur. Bardağı doldurmadan nasıl boşaltabilirsiniz ki. Yeterince veri girişi olabilmesi için çok sık bu dilin argümanları dinleme yoluyla kişiye aktarılır. Bu dinlemeler gece yatarken de devam eder. Zamanla öğrenmenin kendi sesiyle de entegre olarak sistemin işleyiş mekanizması içerisine dahil olur. Hatta İngilizce rüyalar görmeye başlar.

    3)İÇSELLEŞTİRME BOYUTU

    Düşünmeden konuşabiliyorsanız artık eğitimi içselleştirmişsiniz demektir. Bunun için yeterince tekrar ve uygulamanın içine girmeniz lazım ki bir eğitim ne kadar kullanılırsa o kadar içselleştirilir.

    Sadece 7 Günde İngilizce Öğreniliyor Mu?

    Sadece 7 Günde temel kavramlar ve dilin matematiksel yapısı öğretilir. Bu durum normal kurslarda 2 veya 2.5 ayda verilir. Bu eğitim 3 modülden oluşuyor. Temel kavramlardan sonra bunları geliştirmek için 2. Modüle katılması şiddetle önerilir. 3 Modül artık kendi alanında teknik terimleri de kullanabileceği düzeye getirmeyi hedefler. Tabi artık ders dışında da bütün algıları bu dili entegre etmek üzere çalışır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • TATİL SONU DEPRESYONU

    TATİL SONU DEPRESYONU

     Stres yapan olaylar listesi var.Örneğin tüm dünya da dil din cins ayrımı olmaksızın evlat kaybı en büyük strestir 100 puan verilir, sonra eş kaybı ve aldatılma gelir,boşanma ve işsizlik gibi önemli yaşam olaylarıda yüksek puan alırken listenin aşağılarında evlilik, tatil, terfi, şehir değişikliği gibi güzel olayların da stres puanı olduğunu görerek şaşırırsınız.Tatil ruh ve beden sağlığımızı korumak için gerekli olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış  olan temel ihtiyaçlarımızdandır. Kişinin tatil yapamadığı her yılın kalp krizi oranını arttırdığı tespit edilmiş ve iş performansı düşüp, öfkesinin arttığını da gözlersiniz. Pekçok kişiden tatilin kendilerine zehir olduğunu duyarsınız,Tatili yada her güzel olayı kendinize zehir etmemek için önceden doğru hazırlık yapmalıyız.Tatil hazırlığı içinde iseniz bu sefer planlarınızda değişiklik yapın(örneğin geçen yaz gittiğiniz kayınbiraderinizin yazlığında mutlu olmadıysanız. artık başka seçenek bulun )
              Tatil zamanı, kendimizi en ÖZGÜR bıraktığımız zaman olmalıdır. Biz alışkanlıklarımızın esiri olup mutlu olamıyoruz. Tatil deyince aklımıza deniz güneş bronzlaşmak geliyor. Oysa zihnimizin dinlendirmenin yolu; onu durdurmak yada rutin içinde yaşamak değil ŞAŞIRMAKTIR. Tatil için yaratıcı planlar yapın. Bu yaz tatilinizi bir merakınızı hobiye dönüştürecek uğraşlarla geçirebilirsiniz.
              Yeni tatil planları yapamıyorsanız; örneğin iyi bildiğinizi sandığınız yaşadığınız şehri veya memleketinizi, yeni gezen bir turist gibi dolaşın, müzelerini tarihi ve ören yerlerini gezin ve de mumkun olduğunca yürüyerek…
              Yada bir Pazar günümüzü eski resimlerimizi döküp çocuklarla anılar üzerinde konuşarak eğitici bir eğlenceye dönüştürebilirsiniz. Yada işe giderken serviste hergün aynı rutin işinizi mi düşünüyorsunuz? Hergün 30-60 bin düşünce düşünüyoruz. Ertesi gün bu düşüncelerin %90’nını bir daha düşünüyoruz. Zaten zihnimiz pekçok şeyi tekrarlıyor. Bizde bilinçli olarak yinelemeyelim YENİLEYELİM ve aynı yolda etrafa bakınırken bile yenilikleri tarayalım.
              Tatile kiminle çıktığınız önemlidir. Günlük yaşam rutininizde ötelediğiniz probemleriniz tatilde su yüzüne çıkabilir. Eve tatil sonrası, bayram sonrası, kavga ederek dönen pek çok çift ile uğraşırız biz psikiyaristler. Tatile gitmeden önce gideceğiniz yerleri, yapmak istediğiniz faaliyetleri paylaşın ve müzakare edin ki tatsızlık çıkmasın. Partnerinizin de tatil planlarını dinlemekle yetinmeyin ve duyun ki sorun çıkmasın.
              Tatile çıkmadan önce iyi bir plan yapın. İstek, ihtiyaç ve hayallerinizde çok farklılıklar varsa ayrı tatile çıkmak daha iyi fikir olabilir. Eşinizle aranızda deniz tatilinde bir mayo bile sorun oluyorsa; yayla tatili yada kamp tatilinde uzlaşabilirsiniz. Ben “geçim ehliyim” karşımdakine uyarım diyorsanız sürekli ertelediğiniz kulak asmadığınız meraklarınız, ihtiyaçlarınız, istekleriniz sizi mutsuz yapıp sesizce büyüyen öfkeniz olmadık bir yerde yanardağa dönüşür. Hem kendinize güveniniz zedelenir, kendinizden utanırsınız. Hemde küçüçük bir şey için sorun çıkaran biri gibi görünürsünüz, adınızın önüne kolayca bir sıfat yapıştırılabilir. En başta kendinize artık DÜRÜST olun. Sevdikleriniz uğruna istemediğiniz birşeyi yapmayın. Tatilde amacımız kendimizi şımartmak olmalı ama AZDIRMAK değil. Bu ince çizgiyi koruyamassanız tatil dönüşü yine acı çekersiniz. Sizi tatilde rahat bırakmayan yakınlarınız varsa iş bölümü yapın ve kendinize ait saati bildirin ve bu saati kendinize ayırın.
              Tatilinizin ÇOK VERİMLİ olması hesabınız sizin endişenizi arttırır. Endişede keyfinizi azaltır.
              Tatilde harcanan para için ACINMAYIN. “Hamam giren terler”.
              Sürekli yiyip içtiklerimizi sağlıklı olup olmadığını tartmayın. Doğru beslenmedeki %15 hata payının bir kısmını tatilde kullanın.
              İşi arkanızda bırakın. 
              Tatil; endişeden uzak, dinlenmeye ve yaratıcılığa yakın, eğlence odaklı olmalıdır.
              Tatili senede 3 veya 4 bölmek iş biriktirmek istemeyenler için iyi bir fikir olabilir. Bir kerede 1 aylık tatil sıkıntıları arttırabilir. Tatil dönüşü iş kabusundan kurtulmanın yolu, gitmeden önce işi daha iyi planlamak olmalıdır. Tatilde uyku düzeninizi aşırı bozmak dönüşte uyum zorluğu yaşatır. Sınırsız yemek yemek kilo almamızı sağlar.
              Tatillerimizden birini veya birkaç gününü yakın akraba ve dosta ayırmak sosyal destek ağlarımızı güçlü tutmak çok iyi olduğu gibi tüm tatillerimizi ana baba kardeşlerimizle geniş aile olacağız, diye birlikte geçirmemiz, çekirdek ailemizi parçalamak noktasına getirebilir. Genç çiftler için BAYRAM TATİLLERİ kavga ve boşanma sebebi olabilir. Özellikle büyüklere çok iş düşüyor. Gençlerin birbirine düşmemesi için “oğlum kalk git eşini biraz gezdir” demeniz bir evliliği kurtarabilir.
              Tatilden geri dönüş; trafik, şehir kaosu, iş sorumluluklarının birikmesi, valizler dolusu kirli çamaşır, kurumuş çiçekler, boşanmış buzdolabı, bozulmuş yiyecekler, birikmiş faturalar, boşalmış cüzdan ve kredi kartları, bozulmuş uyku düzeni ve alınmış kilolar sebebi ile pek hoş değildir.     
              Tatil dönüşü istifalar yaşanabiliyor. Genç çalışanlar daha çok tatili, paraya tercih etmeye meyilliler.
              Tatil dönüşü iş verimimizi arttırmak için neler yapmalıyız?
              Tatil ve tatil sonu stresi ile başetmek için nasıl tedbir alınabilir?
              Dönüş gününüze önemli toplantı koymayın, önemli kararlar almayın. Biz psikiyatristler depresyonda veya anksiyete (kaygı) bozukluğunuz geçmeden önemli kararlar almayın deriz. Tatil dönüşü istifaları çok yaygın ve bekleyin, kendinize zaman tanıyın. Tatil sonu okulun ilk günü çocuk ve gençlerde zor gelir ama bir hafta sonra sınıflardan neşeli çıvıltılar yükselir.
    Bir sonraki tatilin hayali, iş motivasyonunuzu arttırır.
              Hergün iyi yaptığınız başarılı olduğunuz işlerinizi gözünüzün önüne getirin.
              İlk iş gününüzde rahat kıyafetler giyin.
              Çok uzun bir tatil yerine kısa kısa tatiller yapın (sık sık yemek yemek gibi) işinde, okulunda, evlilikte birikmiş sorunu olanlar için tatil sonu bezginliği ve iş motivasyonu düşüklüğü daha çok gözleniyor.
              Tatil sonu kadınlar zayıflamak, erkekler sigarayı bırakma kararı alabilirler.
              İş sorunlarınız varsa; patronla konuşun, işin güzel yanlarını görmeye çalışın, başka bir iş yapmaya çalışın ama çözümsüzlüğü kabullenmeyin.
              Kötü bir tatilden çıktığınıza üzülmek yerine en yakın hafta sonu tatili planlayın. “Asla” ve “her zamanlı” başlayan keskin kararlar almayın.
              Aldığınız kararları uygularken sıkıntı çekerseniz sonuçta ortaya çıkacak güzel şeylere odaklanın.
              Herşey dahil tatiller de elinizi sıcaktan soğuk suya sokmuyorsunuz ve bu durum dönüşü zorlaştırıyor.
             Çocuklar içinde tatil dönüşü sıkıntılıdır, anne baba ile eğlenecek vakit bulabilmeleri güzel. Ama okul kapanmadan daha onları yaz aylarında meşgul olacakları spor klüpleri bulunki akranları ile eğlenip bedenlerini sağlıklı geliştirebilmek için fırsat bulsunlar.
    Tatil dönüşü birkaç günü evde geçirmek çocuklar içinde, yetişkinler içinde yumuşak bir geçiş olur.
              Tatil dönüşü evde ki birikmiş tüm işleri 1-2 günde bitirme zorunluluğunuz yok. Su ve hava değişimi bedeninizi yorar, kendinize zaman ayırın. Yumuşak geçiş için kısa yürüyüşler, küçük alışverişler iyi gelir. Tatilin ertesi günü işe gitmek çok kötü olduğu için araya bir gün koymalıyız.
    TATİL SONRASI
              Sabah yorgun kalkma, isteksizlik, karamsarlık, gözlenir.
              Beynimizde Melatonin hormonu karanlık ortamda üretilir. Güneşsiz karanlık havalarda üretilen bu hormon hareketlerimizi yavaşlatır ruhumuzu sakinleştirir ve yeme isteğimizi arttırır.
    Yüzümüze düşen güneş ışını melatonin hormonunu azaltıp bizleri neşeli, aktif yapıyor, iştahımızı azaltıyor. Güneşin ruh sağlığına iyileştirici etkisi mutlak. Dünyada Kuzeye doğru gittikçe depresyon ve intihar oranı yükseliyor. Tatil dönüşümüz sonbahara yaklaşıyorsa, genlerimizde ve genetik mirasımızda da depresyon varsa depresyona girebiliriz. Belirtiler 2 haftadan uzun ve şiddetli ise psikiyatristte başvurmalısınız.
              Mevsimsel depresyon diğer canlılardada görülebilen durgunluk dönemidir: KIŞ UYKUSU.
              Mevsimsel depresyon yenilgi değil birikmiş problemleri çözmek, ruhunuzu tanımak ve sevmek için bir fırsattır.

              Depresyon Tedavisinde İlaç ve terapiden sonar tatil önerebiliriz. Tek başına tatil depresyonu tedavi etmez. Depresyonda olanlara gergin olduğu kişi ve ortamlardan uzak fiziksel faaliyetin yüksek olduğu, meraklarını ve keyiflerini tatmin edecek bir tatil öneririm

  • Kronik yorgunluk sendromu ( chronic fatique syndrome )

    • Kronik yorgunluk sendromu beyini ve vücutta birçok organı ve fonksiyonu etkileyen bir hastalıktır. Günlük aktivitelerinizi yapamayacak ve işlerinizi tamamlayamayacak kadar olan yorgunluk halidir. size burada yorgun bir iş temposu sonrası yorgunluktan ya da bir fiziksel aktivite sonrası yorgunluktan bahsetmiyorum kronik yorgunluk sendromunda günlerce haftalarca yatsanız bile hala yorgun hissedebilirsiniz, ve sıklığı giderek artmakta olan bir sendrom kendisi maalesef ve bu sendromda yorgunlukla beraber birçok semptom görülebilir. Kronik yorgunluk sendromu vücutta birçok sistemi etkileyen bir sendromdur dünya genelinde 20 milyondan fazla insanın bu sendromu yaşadığı kaydedilmiştir. İlk resmi tanısını 1980 yılında almıştır ve o günden bu güne kaydedilen rakam sayısı ise 200 milyon üzerindedir ve her geçen gün artmaktadır.
    • Bu sendromda tek bir etken yoktur diğer tüm kronik hastalıklar gibi nedenler bütünüdür aslında ve çoğu zamanda bir neden sendroma neden olurken aynı neden sendromun sonucu olarak da karsımıza çıkabilir.
    • Genelde grip gibi baslar .Şikâyetlerinizi başta tam da bir soğuk algınlığı geçiriyor gibi tarif edebilirsiniz, zamanla bu şikayetler giderek artar ve kalıcı olmaya başlar.
    • Ve bu sendromun altında birçok besinsel eksiklik bulunmaktadır yazımın ilerleyen kısımlarında bunlara yer vereceğim.
    • Kronik yorgunluk sendromu sıradan kısa süreli bir yorgunluk hali değildir en az 6 aydır bu şekilde hissediyor olmanız lazım ama eğer yorgunluğunuz her gün olmaya başlamış ise bu yönde kötüleşme ihtimaliniz de yüksek o yüzden 6 ay beklemeyerek hayat tarzınızı ve şikâyetlerinizi gözden geçirmekte fayda var, genelde 3 aydan uzun süren yorgunluklarda doktora başvurmanız önermekteyim.
    • Kronik yorgunluk sendromunda dinlenme ve uyku fayda etmez saatlerce uyusanız bile dinlenmiş kalkamazsınız.
    • Fiziksel aktiviteler ve sporlar şikâyetlerinizi daha da arttırabilir. Ertesi gün hatta efor sonrası keyifsizlik diye adlandırılan bir durumla karşılaşabilirsiniz.
    • Bir diğer adı miyaljik encephalomyelitis (ME )dir. Tıbbi terim olarak kronik yorgunluk sendromu ME/CFS şeklinde geçer.
    • Kronik yorgunluk sendromu döngüler halinde olabilir. İyi ve kötü günler olabilir ama iyi günler de normal bir şekilde değil kötü günlere nazaran daha iyi günlerdir.
    • En sık 40-50 yaslarda kadınlarda görülür ama çocuklar ve erkeklerde de görülme sıklığı çoktur.
    • Genelde çoğu vaka orta seviyede rahatsızlıklar gösterir ama her 4 vakadan biri ağır derecede kronik yorgunluk sendromu yasamaktadır

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU NEDENLERİ

    Alttaki nedenler henüz tam olarak tam bilinmese de bu sendromda birçok sistem etkilendiği için ortaya net bir şey koymak da maalesef zordur. En çok şüphelenilen nedenleri size sıralayalım
    1- İmmün sistem sorunları
    2- Mitokondriyle enerji üretimi sorunları
    3- Beyin anormalileri
    4- Kan basıncı sorunları
    5- Enfeksiyon EBV, lyme bacteria, CMV, HHV6, enterovirus, parvovirus B19 alttaki en sık ve en şüphelenilen nedendir.
    6- Genetik yatkınlık
    7- Adrenal yorgunluk
    8- Seratonn, kortizol dengesizlikleri
    9- Düşük NK hücre sendromu
    10- Fibromiyalji
    11- Gıda intoleransları
    12- Disbiyozis
    13- Kronik toksisite ve detoksifikasyon sorunları
    14- Uyku sorunları
    15- Tiroid ve diğer hormon dengesizlikleri
    16- Psikojenik biyolojik disfonksiyon

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU SEMPTOMLARI

    Semptomları sıralarken ve tanı koymamız için iki ana gruba ayırmakta fayda var. Bunlar ana semptomlar ve diğer semptomlardır. Tanı koyarken ana semptomları barındırmalı ve diğer semptomlardan en az 1,2 tanesini bulundurmalısınız.

    ANA SEMPTOMLAR

    1-Yorgunluk
    • Birçok günlük işi yapacak gücü bulamama
    • Uyuma ve dinlenme sonrası yorgunluğumuzun geçmemesi
    • Yorgunluk, halinin 6 ay ve daha uzun sürmesi(Yorgunluk halinin şiddeti kişiden kişiye değişebilir)
    2-Efor sonrası keyifsizlik halsizlik
    • Fiziksel ya da mental bir efor sonrası oluşan semptomlar.
    • Kişinin şikayetleri efor sonrası daha da artabilir belirttiğimiz gibi bu efor mental bir efor da olabilir.
    • Uzun süreli okuma zihinsel aktiviteler sonrası yorgunluk halsizlik

    3-Uyku sorunları
    • Uykuya dalmakta zorlanma
    • Uyuduktan sonra sık sık uyanma
    • Saatlerce uyusanız bile uykunuzu almış ve dinlenmiş olarak kalkmama gibi sorunlar olabilir.

    DİĞER SEMPTOMLAR

    1-Kas ağrıları, eklem ağrıları; Ağrılar genelde sızlama ya da künt ağrı şeklinde tarifler ama aynı zamanda batma yanma karıncalanma bıçak saplar gibi basınç hissi gibi ağrılar da olabilir.
    1- Düşünmede ve odaklanmada zorlanma, basit problemleri bile çözmekte zorlanma günlük hayatta
    2- Ortostatik intolerans, yatar pozisyondan ayakta pozisyona geçtiğinizde oluşan baş dönmesi, halsizlik, görüntü bulanıklığı semptomların yaşanması
    3- Hafıza sorunları
    4- Depresyon
    5- Boğaz ağrısı
    6- Baş ağrısı
    7- Baş dönmesi
    8- İleri derece yorgunluk, ayakta durduğunuzda şikâyetlerin artması
    9- Işığa hassasiyet
    10- Sıcağa ve soğuğa hassasiyet
    11- Genişlemiş lenf nodları
    12- Anksiyete, panik atak
    13- Grip benzeri semptomlar
    14- Kulak çınlaması
    15- Saç kaybı
    16- Kilo problemleri
    17- Göğüs ağrısı
    18- Nöbetler
    19- Premenstrual sendrom
    20- Kas spazmları
    21- Kaşıntılar-vücutta kırmızılıklar
    22- Cümleleri yanlış kurma kelimeleri yanlış söyleme
    23- Görsel bozukluklar
    24- Paralizi
    25- Çarpıntı
    26- Seksüel yetersizlik, cinsel istek azalması
    27- Beyin sisi
    28- Huzursuz bağırsak
    29- Gece terlemesi
    30- Bulantı, kusma
    31- Nefes darlığı
    32- Kronik kuru öksürük
    33- Gıda alerjileri
    34- Kimyasal hassasiyet

    Saydığımız gibi ana semptomların olması ve diğer semptomlardan en az 1 ya da fazlasının olması sizi kronik yorgunluk sendromuna doğru götürür. Bu şikâyetlerin bu sendrom tanısını alması için 6 ay yaşanmış olması lazım tekrar belirtelim ama siz siz olun şikâyetler 3 aydan fazla sürüyorsa bu konuda yetkin bir doktora başvurun.

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU RİSK FAKTÖRLERİ

    Herkes kronik yorgunluk sendromuna yakalanabilir tam olanların nedenleri net olarak hala bilinmemektedir ama sıklıkla bir
    enfeksiyon sonrası semptomlar kalıcı kalmakta ve etkisini devam ettirmektedir enfeksiyon geçse bile. Hadi gelin risk faktörlerine bakalım.
    1- Yaş; 30-50 yas arası daha yüksek risktedir. Ayrıca 13-15 yaş arası da görülme sıklığı artmaktadır.
    2- Cinsiyet, kadınlarda erkeklere göre görülme sıklığı 4 kat daha fazladır.
    3- Genetik yatkınlık genelde aynı ailedeki bireylerde birinde varsa diğerlerinde de olma olasılığı yüksektir özellikle genetik anormallerin olduğu ailelerde bu risk daha da yüksektir.
    4- Bazı hastalıklar
    -Fibromiyalji
    -Huzursuz bağırsak sendromu
    -Çoklu kimyasal hassasiyeti
    -Temporamandibular hastalıklar
    -İnterstisyel sistit
    -Kafa sarsıntısı sonrası sendrom
    -Kronik pelvik ağrısı
    -Kronik prostat
    -Gerilim tipi bas ağrısı
    5-Stress
    6-Toksitite
    7-Enfeksiyonlar
    8-Diyetsel hatalar
    9- Vitamin ve mineral eksiklikleri

  • Gıda intoleranslarında tedavi nasıl olmalı?

    Gıda intoleranslarını tedavi ederken temelde sindirim sisteminin genel işleyiş mekanizmasına odaklanmakta fayda var. Kronik toksisite ve stres mutlaka çözülmeli. Burada intolerans için neler yapabileceğimizden bahsedeceğiz.

    1-Mide Asidini Güçlendirmeliyiz

    Eğer mide asidiniz yeterli değil ise gıdalar doğru oranda sindirilemeyecektir, yeterli asit olmazsa mide pilor kapağı doğru zamanda açılmaz. Bağırsaklara gecen gıdalı karışımın asitlik oranı yeterli olmaz ise bağırsaklara da salınacak pankreatik enzimler, safra salgılanamaz ( çünkü alkali olan bu enzimlerin salgılanmasını mideden bağırsağa gecen salgının asidik olması uyarır ) Sonuç olarak bağırsak PHI bozulur, bağırsak florası bozulur, gıdalar sindirilemez ve sonuç geçirgen bağırsak ve gıda intoleansları ve immün yanıtlar! Bir mide asidi nelere neden oluyor değil mi? Sizlere sürekli tekrarlıyorum sağlıklı bir hayat için doğru şekilde mide asidi şart!
    Mide asidini nasıl arttırabiliriz şeklinde bir yazım olacak ama kısaca önerilerden bahsedersek:

    Limonlu su

    Elma sirkesi ( maya intoleransına ve orana dikkat etmek önemlidir )

    Kereviz sapı suyu

    Doğru nefes alma

    Taze zencefil kullan

    Nane ve maydonoz ( ayrıca diğer yeşillikler )

    Çiğnemek

    Yemek sırasında sıvı tüketmemek

    Yemek öncesinde ve sonrasında (tercihen 1 saat, en az 30 dakika ) sıvı tüketmemek

    2-Eliminasyon Diyeti Yapmalıyız

    Öncelikle sunu belirtmek istiyorum, eliminasyon diyeti hem semptomlarınızı takip etmek acısından hem de hastalığınızı takip etmek acısından yapılabilir. Yani intolerans bulguları veriyorsanız kendi kendinize adım adım bir eliminasyon diyeti yaparak sonuca ulaşabilirsiniz. Ama kronik bir hastalığınız var ise ve bunun altındaki intoleransları saptamak ve kronik inflamasyonu tedavi etmek istiyorsanız bu konuda yetkin bir doktordan yardım almalısınız. Çünkü eliminasyon sürecinde bağırsaklarda ve vücutta belirli gıdaların yarattığı stresi ortadan kaldırıp aynı anda detoksifikasyona ve inflamasyona odaklanarak tedavi oluşturulmalı ki sorunlar kökten geçebilsin.
    Öncelikle şunu da belirtmek isterim sizlerde inflamasyona neden olacak gıdaların hepsi hayatınız boyunca diyetinizde olmamalı zaten!
    Bunlar;

    Paketli ve işlenmiş gıdalar

    Boya ve gıda katkı maddeleri içeren gıdalar

    İşlenmiş şeker içeren her türlü gıda

    Gdolu ürünler ( soya-mısır-tavuk )

    Palm ve kanola yağı içeren ürünler

    ELİMİNASYON DİYETİ NASIL YAPILIR?

    Gıda intoleransı yanıtı gözlemlemek için en iyi yöntemin eliminasyon diyeti olduğundan bahsetmiştik. Bu belki biraz uzun bir yol olabilir ama bu diyeti yaptığınıza değecek.

    Adım adım nasıl yapacağız?

    Bir ay boyunca ne yediğinizi ve ne kadar yediğinizi yazınız. İleri derece intolerans bulgusu veriyorsanız yemekleri nasıl pişirdiğinizi de yazınız. Ayrıca ertesi gün ve o hafta boyunca nasıl hissettiğinizi, tüm semptomlarınızı not ediniz.

    Sonrasında gıdalarınızdan şüphelendiğiniz gıdaları 4 hafta süre ile tek tek çıkararak semptomlarınızdaki yanıtları gözlemleyiniz. Bu süreçteki tüm gelişmeleri not ediniz.

    Eğer yanıtlarınız ileri derece ise hassasiyetiniz olduğunu düşündüğünüz gıdayı hayatınızdan tamamen çıkarmanızda fayda var.

    Eğer şikayetleriniz hafif ve orta seviyede ise eliminasyon yaptıktan belirli bir süre sonra ( 1 ay gibi ) gıdaları az az vücudunuza yeniden tanıtabilirsiniz. Her çıkardığınız gıdayı birkaç gün arayla tek tek vücuda tanıtmanızda fayda var hangisinin ne yanıt vereceğini daha net görebilmek adına. Vücuda yeniden tanıtma döneminde gıdayı aldığınız saati ve zamanı not etmenizde fayda var çünkü semptomlar bazen birkaç saat içinde bazen ise gün içinde gelebiliyor demiştik yukarıda hatırlarsanız.

    Gıdayı vücudunuza yeniden tanıttığınızda yeniden semtomlar veriyor ise bu gıdaya karsı intoleransınız devam ediyor demektir. Eğer yanıtınız yani semptomunuz ciddi ise gıdayı çok uzun bir süre diyetinizden çıkarmanızda fayda var.

    Bir gıdayı tanıttıktan sonra semptom yasadınız diyelim, diğer bir gıdayı tanıtmadan önce daha önceki gıdanın oluşturduğu semptomların geçmesini bekleyiniz. Yeni bir gıda tanıtmadan en az 2 gün semptomsuz olmanız daha doğru bir yanıt almanızı sağlayacaktır.

    Bu eliminasyon dönemini şüphelendiğiniz tüm gıdalara karsı uygulayabilirsiniz.

    Not:Bu süreçte en önemli şeyin bu intoleransların oluşmasına neden olan sindirim sistemleri sorunları, kronik toksisite sorunlarını, inflamasyonu çözmek olduğunu tekrardan hatırlatmak isterim. Bu sorunları çözmezseniz sürekli yeni intoleranslar geliştirmeniz olasıdır.

    3-Gerekliyse Sindirim Sorunları Düzelene Kadar Bir Müddet Sindirim Enzimleri Kullanılabilir

    Özellikle mide asidini desteklemek için BETAİN HCL, onu dışında pankreatik enzimler içeren toplu sindirim enzimleri tercih edilebilir. Bitkisel bir beslenme ile birçok enzimatik sistemin daha aktif olduğunu yıllardır çok net gözlemliyorum. Hastalarıma direk enzim başlamadan bir müddet beslenme ve bazı fitoterapik ajanlarla destek olup gerekirse enzim eklemenin daha doğru bir yol olduğunu düşünüyorum.
    Sindirim enzimi seçerken proteaz ( proteinleri sindiren ) , lipaz ( yağları sindiren ) , amilaz ( karbonhidratları sindiren ) enzimler içermesine dikkat edin.

    4- İntoleranslara Karşı İnflamasyon Oluşmasını Önlemek, İntolerans Yanıtı Azaltmak Ve Bağırsakları Onarmak İçin Bazı Supplementler Kullanılabilir

    *Kuersetin; Bağırsaklardaki inflamasyonu azaltır. Günde 500-1000 mg kullanılabilir. Doğal olarak quercetin içeren gıdalar, elma, yaban mersini, ahududu, brokoli, üzüm, biber, kırmızı soğan.
    *C vitamini; İnflamasyonu azaltır. Böbrek üstü bezlere ve Karaciğere destek verir. Antihistaminik olarak görev yapar. Günde 500 mg- 3 gr arası kullanılabilir.
    *B 5 vitamini; Stres ve inflamason yönetiminde önemlidir. Günde 500-1000 mg kullanılabilir. Adrenal sistemi düzenlemek acısından önemlidir.
    *Nane yağı; Bağırsakları rahatlatır ve inflamasyonu azaltır. Nane yağı mide asidini de artmasını sağlayacak uyarılar oluşturabilir. Nane yağı içeren kapsüller oldukça faydalı olabilir.
    *Keten tohumu yağı; İnflamasyonu azaltır. Günde 1-2 yemek kaşığı kullanılabilir.
    *Bromelain; Ananasın içinde bulunan bir enzim olan bromelain aynı zamanda kuersetin etkinliğini arttırabilir. Bromelain özellikle solunumsal semptom veren alerjilerde öne çıkmaktadır. Ananas alerjisi olan kişilerin bromelain supplementinden uzak durması gerekmektedir.
    *Milk thistle; Karaciğer fonksiyonlarına yardım eder.
    *L Glutamin; Bağırsak onarımında önemlidir. İnflamasyonu azaltır ve stresi azaltır. Kanser hastalarında bile bağırsakları onarmak için kullanılmıştır. Günde 5 gr kullanılabilir.
    *İnülin; Prebiyotik olarak kullanılabilir yalnız inülin kendisi de hassasiyet oluşturabilir o yüzden dikkatli kullanılmasında fayda var.
    *Aleo vera jel; Bağırsak florasını düzenlemede, lümeni toparlamada oldukça önemli yeri vardır. Yıllarca mucize bitki olarak anılmıştır.
    *Probiyotik; Probiyotikler sorunlar başladığında kullanıldığı anda direk şikâyetleri daha da kötüleştirebilir. Şöyle düşünün; sindirim sistemi bozuk bir yapıdayken siz sağlıklı bir flora desteği yapabilir misiniz? hayır! O yüzden öncelikle sindirim sistemi arındırılmalı ve eliminasyon yapılmalıdır. Gerekli detoksifikasyon yapıldıktan sonra probiyotik başlanmalıdır.
    *Omega 3; Omega 3 inflamasyon yanıtını azaltmak için kullanılabilir. En az 1000 mg EPA+DHA içermesine dikkat ediniz günlük omega 3 alımınızın. İleri kronik vakalarda bu oran 3000 mg EPA+DHA oranına çıkabilir.
    *D Vitamini; D vitamini eksikliği intolerans ve alerji tablosuna yol açabilir. D vitamini değerlerini 60-80 arasında tutmakta fayda var. Bunun için de güneşlenme ve gerekirse supplementasyon önemlidir.
    *Kürkümin;İnflamasyonu azaltmak için kullanılabilir
    *Zencefil;Mide asidini arttırmak için ve inflamsyonu azaltmak için ayrıca da zararlı patojenleri temizlemek için kullanılabilir. Zencefil çayı ya da zencefil suyu tüketilebilir.
    *Çinko;Çinko eksikliği ciddi immün düşüklük yapabilir. Lenfatik kanalları etkileyebilir. İnflamasyonu arttırabilir.15 mg çinko idealdir.
    *Magnezyum; Adrenal sisteme destek olmak için ve ayrıca sinirsel uyarı için önemlidir.
    *Meyan kökü; Adrenal sisteme destek olmak için oldukça önemlidir. Ayrıca inflamasyonu ve bağırsak florasındaki flora oluşumunu olumlu yönde etkilediği birçok çalışma ile gösterilmiştir.2 hafta aralıklarla cay olarak ya da tentür olarak tüketilebilir.
    *B6 Vitamini; Adrenal sistemi desteklemek ve histamin yanıtında önemlidir.
    *Koenzim Q10; Mitokondriyi ve adrenal yanıtı desteklemek acısından oldukça önemlidir.
    *Isırgan otu; Alerji altındaki inflamasyona faydalıdır. Alerji semptomlarını da azaltabilir.
    *Havuç ve salata suyu; İçindeki antiallerjenik bileşikler bileşikler intolerans ve alerji tablolarında oldukça etkilidir.

    5-Kronik Enfeksiyonları Tedavi Et

    Burada ise sindirim sistemi üzerine odaklanarak flora bozukluklarını tedavi etmek büyük önem taşımaktadır. Florada bozukluk oluşturacak

    H.pylori

    Mayalar

    Diğer zararlı bakterileri elemine etmek doğru bir yol olacaktır. Bunu yaparken gerçekten çok gerekli olmadığı sürece antibiyotikler tercih edilmemesi taraftarıyım. Uygun fitoterapik ajanlarla ve mide asidini toparladıkça sistem kendi dengesini bulacaktır.

    Burada kullanabileceğiniz ajanlar kekik yağı, Hindistan cevizi yağı, susam yağı gibi ajanlar olabilir.

    6-Bağırsak Florasını Yeniden Yapılandır

    Bağırsak florası ile alerjiler arasında oldukça büyük bir bağlantı vardır.Çok sık antibiyotik kullanma

    Kimyasal içeriklere maruziyet

    İşlenmiş gıda tüketimi

    Çocukken mama ile beslenme, anne sütü emememe

    Sterilize ortamlarda çok uzun süre geçirmek

    Bağırsak sağlığı için önemli gıdaları tüketmeme

    gibi sorunlar sonucu bağırsak floranız bozulmaktadır. Bağırsak florandaki bakterilerin üstünlüğüne göre alerjiye yatkın da olabilirsin, alerjiden korunabilirsin de. Çağımızda çok fazla alerjik çocuk ve hasta olmasının nedenleri yukarıda saydığımız nedenlerdir.
    Yapılan çalışmada bağırsak floranızdaki “Laktobacilli, Sacharomyces boulardii, Bacillus coagulans, L.acidophilus “ bakterilerinin gıda intoleranslarını azaltmakta önemli payı bulunmaktadır.
    Bağırsak florasını yapılandırmak deyince hemen herkes ilk probiyotiklere sarılmaktadır. Bu doğru bir seçenek değildir. Yani ilk yapılması gereken şey değildir. Öncelikle beslenmenizi bağırsak floranıza en iyi gelen beslenme şekli olan, bol lif içeren bitkisel ağırlıklı bir beslenme olarak değiştirmekte fayda var. Bunun üzerine sayısız çalışma bulunmaktadır. Öncelikle eliminasyonu yapıp bağırsaklarımızı yıpratan gıdaları uzaklaştırdıktan sonra yeniden yapılandıracak gıdalara ağırlık vermeliyiz. Bunun için bol sebze-bol meyve, baklagiller, glütensiz tahıllar, yağlı tohumlar, belirli oranda hayvansal gıdalar tüketebilir (intoleransınızın olduğunu düşündüğünüz gıdaları tüketmiyoruz).

    Bu dönemde bağırsak florasını yapılandırmak için fermente edilmiş gıdalar da kullanılabilir. Ev yapımı turşular, kefir, kombucha tüketilebilir. Yalnız tekrar dikkatinizi çekmek isterim çoğu zaman fermente edilmiş gıdalar da size intolerans oluşturabilir(mayalı gıdalar-süt ürünleri içeren gıdalar ). O yüzden kullanırken dikkatli olmanızı öneririm.

    Dirençli nişasta bağırsak floranızın yapılanmasında oldukça önemlidir; peki nelerde olur? Muz ve patates evet yanlış duymadınız muz ve patates dedim! Yıllarca bu gıdalardan uzak durmanızı söylediler değil mi? yapılan birkaç çalışmada bu gıdaların bağırsak florasının yapılanmasında oldukça önemli yere sahip olduğunu gösteriyor.

    Hastalarımda bu iki gıdayı kısıtlamıyor ve oldukça da kullandırıyorum; ben kendim de bu iki gıdayı bolca tüketiyorum ve bilin bakalım ne oluyor? Sağlıktan başka bir şey değil! Kan şekeri yükselmesi falan da olmuyor! (doğru zamanda doğru kombinle yemek bu işin anahtarı). Bunu ben değil bilim söylüyor! Sadece patatesin kızartması asla değil, fırınlanmış ya da haşlanmış olarak tüketmeye dikkat edin! Ve meyveleri her zaman aç karnına tüketmeye dikkat! Dirençli nişasta aynı zamanda baklagillerde de bulunmaktadır.
    Bağırsak florasını yapılandırmak için aynı zamanda polisakkaritlere ihtiyacınız vardır. Bunlar için de en güzel kaynaklar soğan, kabak, aleo vera jel gibi seçeneklerdir.
    En son olarak da uygun bir eliminasyon ve arınma sonrası bağırsak florası için probiyotik takviyeler düşünülebilir.

    7- Adrenal Sisteme Odaklan

    Alerji ya da intoleranstan bahsederken adrenal sisteme mutlaka odaklanmak gerekir. Vücudun düzgün histamin yanıtı verebilmesi ve kronik inflamasyonu çözebilmeniz için sağlıklı çalışan bir aderanal sistem olmalıdır. Adrenal sistem ile alakalı çok ayrıntılı bir yazım olacak. (ADRENAL = BÖBREK ÜSTÜ BEZ )
    Vücudun stres yanıtını düzeltmek ve gerekirse supplement ve fitoterapik ajanlar kullanmak önemlidir.

    8-Ruhsal Sisteme Odaklanın

    Alerjileke reaksiyonlar bilinçaltının kendini koruma girişimleri olarak yer alır bütüncül yaklaşımda. Zihin bir tehdit olduğunu düşündüğünde hipotalamus ve retiküloendotelyal sistemi aktive eder ve sonuçta da antikorlar aktive olur.
    Bilinçaltına yönelmek ve zihnimizi meşgul eden tehditleti keşfetmek alerjik yanıtlarda önemli olabilir. Gerekirse profesyonel bir yardım ile psikoterapi almak, homeopati bu konularda faydalı olabilir.

    9-Diğer Öneriler

    Lenfatik masaj ve lenfatik sisteme odaklanmak toksinlerin atılımı ve yanıtların azalması için önemlidir. Lenfatik sistem aynı zamanda bağışıklık yanıtını regüle eder çünkü.

    Duşlarda önce sıcak sonra en son çıkmadan soğuk suya maruziyet histamin yanıtını düzenler vücutta.

    Böbrek üstü bölgesine masaj yapmak alerjik yanıtları toparlamada ve adrenal sisteme destek vermede önemli olabilir.

    Sonuç Olarak;

    Gıda intoleransları ve alerjileri aynı şeyler değillerdir ama birbirinden ayırmak da zordur. Tedavi kısmındaki adımları takip etmeniz size intoleranslarınızdan kurtulmak konusunda yardımcı olabilir. Ama ciddi semptomlarınız var ise ve kronik bir hastalığınız var ise profesyonel bir yardım almanızı öneririm.