Etiket: Gün

  • YAYGIN ANKSİYETE (KAYGI DURUM ) BOZUKLUĞU

    Kaygı normal şartlarda hayatın bir parçasıdır.Gündelik yaşam da gün içinde sayısız defa kaygılanırız.İşlerimizi yetiştirirken ve gündelik sorunları çözerken en başından bunlarla kolayca baş edebileceğimizi biliriz.Bazen olağan dışı yüksek kaygı uyandıran olaylarla karşılaştığımız da ise olay anında şiddetli sıkıntı duyabilirsek de ( ani ortaya çıkan bir kaza ,hayati bir karar alma anı yada sevdiğimiz bir dostumuzun ölüm haberiyle sarsılma gibi )
    Bunun dışın da günlük yaşamın getirdiği sıradan konularla ilgili hafif kaygılar duyulabilir ki bu doğaldır. Geçilmesi gereken bir sınav, basit sağlık sorunları , maddi ihtiyaçlar , iş sorunları , çocukların okul ve bakım problemleri bu gündelik kaygıların kaynağı olabilir .Görüldüğü gibi ortada kaygı uyandıracak müspet bir neden vardır ve kişi buna sağlıklı bir tepki göstermektedir.Duyulan kaygının şiddeti de yine kişiden kişiye değişir ve bazen alttaki kişilik patolojileriyle artış gösterir…

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nedir?
    Anksiyete Bozukluğu hali söz konusu ise durum farklı olup süreklilik arz eden aşırı ve sebebi belirsiz, ortada gerçek bir neden yokken ya da basit bir nedeni olsa bile kişinin yaşadığı durumla uyumlu olmayan bir kaygılılık ,endişelilik halinden bahsedilmektedir. Bu denli yoğun endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz etkiler. 
    Hatta anksiyete öyle devamlılık arz edebilir ki kişinin gündelik yaşamını sürdürmesini bile engeller hale gelebilir. 
    Kişinin anlamlandıramadığı ve gerçekten sebebini bilmediği ve başa çıkamadığı yoğun bir içsel sıkıntı olarak tariflenebilecek bir durum mevcuttur.Bireyin iç dünyasında sebebini bilmediği bir çatışma yaşanmaktadır..
    Kişinin işler yolunda olsa bile her şeyin kötü gideceğine ve başına olumsuz şeyler geleceğine dair kaygısı vardır. Bu sürekli yorucu bir beklenti haline dönüştüğünde kişi bunalır. Sürekli olabilecek en kötü sonucu düşünür ve dayanılmaz derecede kendini ve dünyayı berbat algılamasını sağlar..
    Mevcut olaylar ve kötü olasılıklar ile ilgili korku ve yoğun kontrol kaybı duygusu vardır. olumsuz beklentilerin geri dönüşsüz olacağına inanır .Yakınları çoğu defa evhamlı ,vesveseli olarak tanımlarlar onları.sürekli kaygılı olmak,giderek kişiyi iyi uyuyamaz , gece sık sık uyanan biri olur bundan dolayı da yorgun düşer ve dikkati azalır, sabah erken işe gitmesi gereken ve araç kullanan kişiler için hiç de iyi olmayan bir duruma girerler..
    Bu engellenemez hale geleni yoğun endişelilik durumunun en az altı ay boyunca yaklaşık her gün ve neredeyse tüm gün boyunca sürmesi durumu anksiyete bozukluğunun yaygınlığının göstergesidir. toplumda yaklaşık %5 kadar bir oranda hayatının herhangi bir döneminde görülebilirse de yaşlılıkta hemen en sık oranda yaşanır denebilir ve yardım ve tedavi desteği gerektirir.
    Kişide yoğun şekilde hatalı düşünce çıkarımları ve tahammül edilmez bir kaygı söz konusudur.
    Yüksek dozda ki kaygı normalde hayati sağlık sorunları ,çocukların güvenliği ve sağlığını tehdit eden durumlar,ailemizin ve sevdiklerimizin hastalık ,ölüm gibi ciddi kayıplarında kendimizle ilgili ayrılık boşanma,iflas ,ciddi maddi kayıplar ,kaza yada iş kaybı gibi durumlar da aşırı stres ve kaygı duymamız kaçınılmaz olur .
    Gerçekte bu tip bir neden yokken yoğun kaygı yaşayan biri sıradan kaygı verici durumları çok önemli ve tehdit edici olarak algılıyor olabilir.bunu yaptığının hiç farkına varmadan aklileştirmeye gidebilir ve anksiyetesini açıklayacak sebepler bulabilir..diğer yandan kişi genelde endişelerinin aşırı ve sebepsiz olduğunun farkında olsa bile kaygılı ruh halini kontrol edemez .
    Bu gibi durumlarda kişinin bir hekime başvurarak nedenine yönelik olarak anksiyolitik veya anti depresan yada çok daha ciddi ve ilaç ile tedavi gerektiren bir anksiyeteye zemin sağlayan sebep klinik durum söz konusu ise bunun tespiti ve tedavisi sağlanmalıdır.Bu tür bir yaklaşıma gerek olmadığı veya ilaç tedavisi ile birlik de psikoterapi yapılması gereği belirlendikten sonra da, PSİKOTERAPİK yaklaşımlar ve destekleyici yöntemlerden faydalandırılır hastalar… 

    Klinik Psikolog 
    Dr.Derya MÜFTÜOĞLU

  • DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    DİKKAT EKSİKLİĞİ, UNUTKANLIK VE BEYİN ETKİN KULLANMA YOLLARI

    Dikkat eksikliği, son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ancak ilaçsız çözüm yolları noktasında yeterince kaynak bulunamayan konuların başında geliyor. Günümüzde hem yetişkinlerin hem de çocuklarımızın başlıca problemlerinden bir tanesi dikkat eksikliği ve unutkanlık olarak karşımıza çıkmaktadır. 
    Dikkat eksikliği ve unutkanlık denildiği zaman akla gelen ilk organımız kuşkusuz beynimizdir. Beyin genel olarak iki ana bölümden oluşmaktadır: sağ lob ve sol lob. Son yıllarda yapılan araştırmalar bizlere beynin her iki lobunun farklı fonksiyonlarda etkin olduklarını göstermiştir. Sağ lob daha çok görsellik, bütünü görebilme, sanatsal faaliyetler gibi konularda etkinken, sol lobumuz ise daha çok akademik faaliyetler, dil öğrenimi, detayları görebilme gibi fonksiyonlarda etkindir. Dikkat eksikliğini gidermede ve unutkanlığı azaltmada temel faktör beynin her iki lobunun da aktif hale getirilmesidir. 
    İnsanların çok büyük bir çoğunluğunda beynin bir lobu baskın bir şekilde çalışmaktadır. Ya sağ lobumuz veya sol lobumuz aktif olarak çalışıyor. Her iki lobu da aktif hale getirebilmek ise unutkanlığı azaltmada ve dikkat eksikliğini gidermede temel teşkil etmektedir. 
    Birçok faktör incelenerek, kişide beynin hangi lobunun aktif olduğunu öğrenmek mümkündür. Bu faktörlerden bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum. Örneğin eğer okul yıllarında sözel dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, sıklıkla rüya görüyorsanız, gördüğünüz rüyaları net bir şekilde hatırlıyorsanız, takım oyunları oynamaktan hoşlanıyorsanız, konuşurken el-kol hareketlerini mimikleri jestleri fazlaca kullanıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanmıyorsanız, gördüğünüz bir yüzü kolay kolay unutmuyorsanız muhtemelen sizin sağ lobunuz aktif çalışıyordur. Bunun tersine okul yıllarında sayısal dersleri daha rahat kavrayıp öğreniyor idiyseniz, nadiren rüya görüyor ve net olarak rüyalarınızı hatırlayamıyorsanız, bireysel sporları yapmaktan daha çok keyif alıyorsanız, konuşurken beden dilinizi fazlaca kullanmıyorsanız, saat tahmini yaparken zorlanıyorsanız, kişilerin yüzlerini hatırlamakta zorluk çekiyor isimleri rahatlıkla hatırlıyorsanız bilin ki büyük bir ihtimalle sol lobunuz aktiftir. 
    Aslına bakmak gerekirse insanevladı doğduğu esnada beyninin her iki lobunu da aktif bir şekilde kullanır durumda doğmaktadır. Ancak yaşadığımız olaylar, durumlar, bunlara verilen tepkiler, dönütler vb şeylerle farkında olmadan bir lobumuzu aktif hale getirirken diğeri istemeden de olsa pasifleşmektedir. Örneğin küçük bir çocuğun resim yaptığını ve bundan ötürü çevresi tarafından övgü aldığını varsayalım. Doğal olarak bu çocuk, resim yapmayı sürdürecek ve bu eylem için kullandığı beyin lobu da (bu faaliyet için sağ lob) aktifleşmeye başlayacaktır. Yani burada “İşleyen demir ışıldar” sözü geçerli olmaktadır. Tabii olarak bunun tersi de geçerlidir. Yani bu durumda da “İşlemeyen demir paslanır” sözü hüküm sürmeye başlamaktadır.
    Fiziksel bir engelimiz yoksa ‘yürüme’ eylemi esnasında zorlanmayız. İki bacağımızı da kullanarak rahatlıkla bir yerden bir yere gidebiliriz ve bu faaliyet bizi çok zorlamaz. Ancak şöyle bir tabloyu zihninizde canlandırmanızı istiyorum. Doğuştan sağlıklı iki bacağa sahip olduğunuz halde tek bacakla yürümeyi size öğrettiklerini ve tek bacakla yürüdüğünüzü hayal edin. Hayatınız boyunca hep tek bacakla yürüdünüz. İki ayağınız olmasına karşın tek ayakla yani sıçrayarak bir yerden bir yere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Bu hem saçma hem gereksiz hem de çok yorucu bir faaliyet olurdu kuşkusuz. Çünkü sıçramak ciddi bir efor sarf etmenizi gerektirir. Aynı zamanda iki bacağınız varken birini kullanmamak en basit ifadeyle akılsızlık olurdu herhalde. Ama ne yapalım size öğretilen bu. Bu durumda yürüme eylemi kuşkusuz bir işkence gibi olacaktı. Bir yerden bir yere gitmek sizi ciddi sıkıntılara sokacaktı. 
    Aslında beynin bir lobunu aktif kullanıp diğerini atıl bırakmak da bu örnekteki tek ayakla yürümeye benziyor. Şimdi soru şu: İki beyin lobumuz varken bir tanesini kullanmak ve bu şekilde bir şeyler öğrenip hafızada tutmaya çalışmak ne kadar isabetli bir davranıştır? Eğer birisi size ikinci bacağınız olduğunu ve bunu yürüme eyleminde kullanabileceğinizi söyleseydi ve siz, doğuştan beri tek bacakla yürümeye alışan siz, kuşkusuz şunu diyecektiniz: “YÜRÜME EYLEMİ SANDIĞIM GİBİ DEĞİŞMİŞ; ASLINDA ÇOK BASİT BİR EYLEMMİŞ.”
    Şimdi size basit bir matematik sorusu sormak istiyorum. Ama gerçekten çok basit. 1+1 kaç eder? Cevap vermekten çekinmeyin, çünkü bunda bir oyun yok. Cevap çok basit: 2 eder. Ama bu, 2 sonucu neye göredir? Eğer 10 luk sistem için sorulmuşsa soru, cevap doğrudur. Ancak 10 luk sistem değil de mesela 2 lik sistemde sorulsaydı soru, cevap değişecekti. Şayet yanlış bilmiyorsam 2 lik sistemde bu sorunun yani 1+1 in cevabı 10 olmalı. (Matematikçi arkadaşlardan özür dileyelim.) Görüldüğü gibi “SİSTEM” değiştiğinde sonuç da değişiyor. Beynimizin de iki lobunu birlikte kullandığımızda “SİSTEM” değişecek ve doğal olarak da sonuç değişecek ve biz beynimizin aslında ne kadar da mükemmel işler başarabildiğini görebileceğiz. Tıpkı tek bacakla yürümeye alışmış kişinin iki bacakla da yürünebildiğini öğrendiği andaki şaşkınlığı ve sevinci gibi. 
    Dikkati geliştirmek, hafızayı güçlendirmek ve bu şekilde unutkanlığın önüne geçebilmek mümkündür. Burada önem arz eden birkaç kavram var. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum. 
    Dikkat ve hafıza konusunda belki de önem derecesi en büyük olan kavram görsellik. Bir bilgi görsel hale geldiğinde unutma olayı da büyük oranda azalır. İkinci önemli kavram ise duygulardır. Hatıraların zihinde kalması ve yıllar sonra da hatırlanabilmesindeki en önemli nokta yoğun yaşanan duygulardır. Burada iki soru sormak istiyorum. 
    Birincisi: On gün önce akşam yemeğinde ne yediniz? 
    İkincisi: Çocukluk yıllarınızda zihninizde kalan anılarınız var mı? 
    Yaptığım seminerlerde katılımcılara genellikle bu iki soruyu sorarım. İlk soruyu katılanların çok büyük bir çoğunluğu hatırlamazken, ikinci soruya hayır yanıtını veren yani ‘ben çocukluğumla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum’ diyen bir tek kişiye bile rastlamadım. Biri on gün öncesine ait bir soru; biri yıllar öncesine. Sizce neden böyle olmaktadır? İşte bu sorunun cevabı yukarıda bahsettiğim kavramda gizli, yani duygular da. İşin içine duygu girdiğinde unutma olayı neredeyse sıfırlanır. Hele bir de yaşanan duygu – olumlu veya olumsuz – yoğunsa unutma neredeyse hiç olmaz. 
    Bir diğer kavram ise farklılıktır. On gün öncesi, yemeği başbakanla yeseydiniz veya çok sevdiğiniz bir sanatçıyla yeseydiniz unutur muydunuz acaba? Farklılık bizim dikkatimizi çeken en önemli şeydir. Çam ağaçlarıyla kaplı bir ormanlık alanda tamamen mora bürünmüş bir çam ağacı görsek sanırım dikkatimizi hemen çeker ve o ağacın resmini çekmek isteriz. Bunun gibi size birisi kedi gördüğünü söylese bu, dikkatimizi çekmez. Ancak bu, konuşan bir kedi olsaydı ve bunu gerçekten görseydik, o anı hayatımız boyunca hatırlayacak ve önümüze gelen herkese anlatacaktık. İki ağaç/kedi arasındaki tek fark, farklılıktır. Farklı olan akılda kalır.
    Tüm bunların yanında ve ötesinde bir kavram daha var. O da tekrar. Öğrenmede, hafızaya almada tekrar olmazsa olmaz şartlardan biridir. Eğer bir şeyleri öğrenmekse amacımız mutlaka tekrar yapmak zorundayız. Burada vurgulamak istediğim şey şu: Dikkatimizi geliştirir ve beynimizin iki lobunu da aktif hale getirebilirsek yapmamız gereken tekrar sayısı ciddi oranda düşmeye başlar. Az zamanda daha kalıcı öğrenmeler gerçekleştirebiliriz.
    Şimdi de yapılabilecek birkaç şeyden bahsederek yazıyı bitirmek istiyorum. Ancak bu yapılacak şeyler için bir şartım var; süreklilik istiyorum. Söyleyeceğim şeyleri HER GÜN tekrarlamanız gerekiyor. Söz dediğinizi duydum galiba. Peki devam ediyorum öyleyse.
    Birinci olarak yatmadan önce her gece dik bir şekilde bir yere oturun ve o günü hatırlama çalışması yapın, ama geriye doğru. Daha doğrusu akşamdan sabaha doğru yapın. Kendinize şu soruyu sorun sürekli; “Az önce ne yaptım?” Bu soruya verdiğiniz cevapla ilgili mümkün olduğunca detay düşünmeyi de unutmayın. Yani “Az önce ne yaptım?” sorusunun karşılığı film seyrettimse filmi şöyle bir gözünüzden geçirin; olayları, konuyu düşünün; aktörü, aktristi düşünün vs. Maç seyrettiyseniz skoru düşünün; golleri kim attı, goller kaçıncı dakikada atıldı vs yi düşünün. Ta ki sabah kalktığınız an’a kadar hatırlamayı sürdürün.
    İkinci olarak ters elinizle işler yapın. Örneğin her gün 15 dakika ters elinizle yazı yazın. Süre tutun ve her gün daha çok kelime yazmaya çalışın ve daha düzgün yazmaya da tabi. Hemen her işinizi arada bir ters el ile yapın. Çayın şekerini ters elle karıştırın mesela, kapıyı ters elle açın, makasla ters elle kesme yapın vb. Unutmayın beyin çaprazlama çalışır. Yani sağ elinizle iş yaparken sol lob, sol elinizle iş yaparken sağ lob çalışır. 
    Üçüncü olarak günlük işlerinizde değişiklikler yapın. Örneğin işe gittiğiniz yolu değiştirin, dolmuştan bir durak önce inin, odanızın şeklini arada bir değiştirin vb. değişikliklerle beynin farklı çalışmasını sağlayın.
    Dördüncü olarak duyularınızı devreye sokun. Marketten veya pazardan bir şeyler alırken onları koklayın. Domatesi, salatalığı, biberi vs yi koklayın. Şekillerini inceleyin. Emin olun ki birçok güzellikler keşfedeceksiniz. Bir şey yerken hop diye ağzınıza atmadan önce bakın, dokunun, koklayın. En azından size Rızık Veren’i de anma şansı yakalamış olursunuz belki. 
    Son olarak televizyon denen illetten uzak durun. En azından seyretme zamanınızı azaltın. Beyni en çok atıllaştıran şey televizyon vb şeylerdir. 
    Ve bol bol kitap okuyun. 
    SAĞLIK VE ESENLİK DİLEKLERİMLE..
    HOŞÇA KALIN..

  • Kabakulak hastalığı

    Kabakulak viral bir hastalıktır. Rubulavirüs diye bir virus nedeniyle olur.

    Virüs vücuda burun ya da boğaz yoluyla girer.Belirtileri 10 gün kadar surer.

    Tükürük bezlerinde şişme ve ağrıya neden olur. Genellikle parotis bezi etkilenir.İki yanak da oldukça şiş görünür.Ateş 39-40 derecelere varabilir.Başağrısı,kulak ağrısı,yutarken ya da ağzı açarken ağrı duyulabilir.Özellikle portakal suyu gibi ekşi şeyler yemek ya da içmek ağrıya neden olabilir.Kaslarda ve eklemlerde ağrı ve yorgunluk bitkinlik hissedilebilir.Nadiren memenjit,orşit (testislerde iltihap) pankreatit gibi ağır tablolara neden olabilir.

    Bazı çocuklar hiç belirti vermeden de hastalık geçirebilirler.Aşılı çocuklarda da hastalık oldukça hafif seyredebilir.,

    Hastalığın kuluçka dönemi 16-18 gündür.25 güne kadar uzayabilir.

    Semptomların başlamasından 2 gün önceden başlayarak ,hastalığın 5-9 uncu gününe kadar hastalık bulaştırılabilir.

    Aşı

    Kabakulak aşısı MMR (kızamık kızamıkçık kabakulak ) aşısı olarak verilir.İlk dozu 12-15 ay ikinci dozu ise 4-6 yaş arası yapılır.

    Enfeksiyon başladıktan sonra etkili değildir ancak henüz çocuk mikropla enfekte olmamışsa korumada etkili olabilir.Çevrede ya da okullarda kabakulak vakaları görüldüğünde aşılandırmanın hızlandırılması ve 4 yaş üstü tüm çocukların iki doz aşı olduklarından emin olunması gerekir.

    Aşıya rağmen kabakulak görülebilmekte ancak şiddeti genellikle daha az olmaktadır.

    Çocuklarınız 4 yaşın üstünde ve ikinci aşılarını olmadılarsa bir an evvel olmalarında fayda var.

  • OKULA BAŞLAMA

    OKULA BAŞLAMA

    Anne baba olduktan sonra heyecan dolu ilklerden birini yaşıyor bir çok aile bugünlerde.

    Çocuklarını ilk defa kreş, anaokulu veya ilkokul kapısına götürürken heyecanla atan minik kalbi

    kim bilir hangi duygularla çarpıyordur diye düşünmekte anne babalar. Acaba öğretmenini sevecek

    mi? Arkadaşları olacak mı? Derslerinde başarılı olacak mı? Diye çocuğumuzun ne hissettiğini ne

    düşündüğünü tahmin etmeye çalışırken bir taraftan tüm bu mevzunun aslında kendi endişemiz

    olduğunun farkına varmayabiliyoruz kimi zaman.. çünkü çocuk yalnızlık veya dışlanmak nedir

    bilmez.. öğretmenini sevmemenin belki de onu ömür boyu eğitim hayatından soğutacağını bilmez.

    Bunu ona farkettiren biz yetişkinleriz. Oysa tüm bu olumsuzluklardan sıyrılıp ona yaşabileceği

    durumlarda duygusal destek verirsek olası tüm zorlukları rahatlıkla aşabilecek ve yoluna devam

    edebilecektir. Unutmayın ki çocuğun ilk öğretmeni anne babasıdır. Ve çocuklar sorunlarla başetme

    becerilerini anne babalarından aldıkları duygusal ve davranışsal tepkilerle geliştirirler. Sorunlarla

    başedebilme becerisi çocuğun gelişmekte olan karakterinin bir uzantısıdır aynı zamanda… bu

    yazıda anne babaların çocuklarının okula başlama sürecine dair endişelerini ele almak istedim.

    Öncelikle okula başlama süreci. Bu konuda birçok yazı var birçok da öneri… çocuğu nasıl okula

    alıştırırız? Salya sümük ağlayan onlarca çocuk. Dönüp arkasını gitse vicdanı elvermeyen, kalsa

    öğretmenden azar işitecek onlarca anne babalar. Aslında mesele bu çocuk nasıl susacak (okula

    alışacak) değil bu yazının amacı da anne babalara küçük pratik bilgiler vermek değil. Mesele bu

    çocuk neden ağlıyor? Peki sorun nerde başlıyor? Cevap şu: sorun okul kapısında başlamıyor. Aşırı

    müdahale edilmiş çocuklar, her işleri çevresindekiler tarafından yapılmış çocuklar okul kapısından

    içeri kendi başına nasıl gireceğini bilemiyorlar. Daha yatağını ayıramamış çocuktan tek başına

    koskoca binaya girip ders almasını istiyoruz. İşte bu noktada ayrılık kaygısı gibi gözlemlenen

    yardım çığlıkları başlıyor. Çocuklarımızı büyütürken biraz daha cesaretli olmamız gerekiyor. Önce

    kendi başına çocuk ne kadarını yapabilir gözlemlemek önemli. Tabi ki beklentimiz çocuğun

    gelişimi ile paralel olmalı. Çocuğun içinde bulunduğu süreç gündemdeki konu ile başaçıkabilecek

    seviyede mi sakince değerlendirilmeli. Karşılaştırma yapılmamalı. Sonrasında yapabildiği noktaya

    kadar izleyip ‘yapmaya hazır olmadığı kadarında’ ona destek olmalı. Bakın burada yapamadığı

    demiyorum çünkü bir zaman sonra yapabilecektir muhtemelen. Sadece yapmaya hazır değildir.

    Nasıl destek olmalı işin sırrı burada başlıyor. Çocuklar ilk defa yaşayacağı şeylerde bilinmezliğin

    verdiği heyecanla farklı tepkiler gösterebilirler. Beyin de çünkü aynı tepkiyi veriyor. Daha doğrusu

    beyin önceden yaşadığı olaylarla tekrar karşılaştığında daha sakin tepki verebiliyor. Bu nedenle

    çocuğu ne ile karşılaşabileceğine dair hazırlamalı. Ben burda ona hikaye anlatmaktansa onun en

    çok neyi merak ettiğini sorardım. Buradan yola çıkmak çocuk için daha sağlıklı olacaktır.

    Devamındaysa nasıl hayal ettiğini öğrenebilirsiniz. Bakalım hayalleri ve gerçekler birbirine yakın

    mı? Çünkü yetişkinde olduğu gibi gerçekler ve idealler arasında bir farklılık varsa ve bu farklılık

    ulaşılmazsa kişi depresyona giriyor. Çocuk bu durumda hemen depresyona girmeyebilir. Ancak

    hayal kırıklığı yaşaması muhtemeldir ve mutsuz olabilir. Ve böylelikle çocuğa muhtemelen

    geçirebileceği bir günü örnek anlatılabilir. Ve en önemlisi takip. Günün nasıl geçti? Bu soru akşam

    saatlerinde çocuğa farklı yollarla sorulabilir aslında… asıl öğrenmek istediğimiz kaç sayfa ödevi

    olduğu değildir çünkü. Okulda ne yaşadı? Bir çok zaman da hiçbirşey yaşamamış olabilir ki

    temennimiz bu yönde. Ancak benim danışanlarıma önerdiğim bir konu var. anne babaların bu

    soruyu her gün sormalarını isterim ben. Hiçbir sorun olmadan geçebilir günler, aylar belki de

    yıllar.. ancak bir gün gerçekten bir sorun oluşursa anne baba olarak çocuğunuzda minimal de olsa

    bir farklılık sezeceksiniz. Hergün rutin olan tepkiden farklı bir tepki verecektir mutlaka. İşte belki

    de çocuğunuzun anlatmaya çekindiği ya da korktuğu, ya da çözemediği o konuyu yakalamış

    olursunuz. Yine tabiki çocuğun üzerine atlamıyoruz panter gibi. İzlemeye alın. ‘monitoring’ yani

    izleme ebeveynlikte çok önemli bir kavramdır. Ve buradaki amacımız çocuğun kendi yapabildiği

    noktaya kadar olan kısmı çözmesine müsaade etmek; hazır/yetersiz olduğu noktada ona destek

    çıkmak.

    Bu yazının içinde bu çocuk nasıl susacak önerileri bulamayacağınızı söylemiştim. Amacım çocuğu

    ağlatmamak zaten. Özetle çocuğun bireyselliğini hissetmesi önemli. Kendi yapabildiği işlerini

    kendisi tamamlamalı, organize olmalı, plan yapmalı, uygulamalı. Kendi zaten bir güce sahip

    olduğunu keşfetmeli ve ona bu fırsat verilmeli. İşte bu noktada bir başka yazının konusu olacak

    olan ‘özgüvenli çocuk’ yetiştirmiş oluyorsunuz. Ve özgüveni olan çocuk okula başlarken ağlamaz.

    Mutlu bir okul hayatı dilerim

  • Çocuklarda uyku sorunu

    ÇOCUKLARDA UYKU SORUNU

    Uyku; büyüme ve gelişme için en önemli faktörlerden biridir. Çünkü büyüme hormonu en çok uyku sırasında salgılanır. Bu nedenle, bebeklerin ve çocukların uyku düzenine özen gösterilmesi gerekir.

    Ancak; bazı durumlarda bebekler ve çocuklar uyumakta zorluk yaşayabilirler. Örneğin;

    Çocuk aç olabilir ya da fazla tok olabilir.

    Gaz sancısı olabilir.

    Bebeklerde kolik belirtiler olabilir.

    Yatağı vücut tipine uygun olmayabilir.

    Gün içinde çok uyumuş olabilir.

    Gündüz yorulacak kadar fiziksel aktivite yapmamış olabilir.

    Evde anne ve babanın belli bir uyku düzeni olmayabilir, dolayısıyla çocuğun model alacağı bir ortam yoktur.

    Çocuğun rahat uyuması için gerekli ortam sağlanamıyor olabilir.(Yüksek sesle konuşma, televizyonun sesini çok açma vb)

    Uykusunda korkuyor olabilir. Bu nedenle uyumuyordur, çünkü her uyuduğunda yine korkacağını düşünür.

    Özellikle çalışan anne babaların çocukları, anne babalarını özledikleri için onlarla daha fazla zaman geçirmek için uyumak istemezler.

    Anne babalara öneriler:

    Çocuğu aç bırakmayın.

    Uyumadan önce sıkıntı verecek ağır yiyecekler yedirmeyin.

    Gaz sancısı olup olmadığından emin olun.

    Bebeğiniz kolik ise, onu rahatlatıcı masaj yapın, müzik dinletin, onunla konuşun.

    Gün içinde çok uyumasına izin vermeyin, 2 yaşından büyük çocuklar için günde 2 saat öğlen uykusu yeterlidir.

    Gün içinde yorulup enerjisini harcayabileceği etkinlikler yapmasına fırsat verin.

    Evde belli bir uyku düzeni sağlayın ve siz de bu düzene uyun.

    Çocuğun uyku saatlerinde evde olmaya özen gösterin. Ev ziyaretlerinizi ve diğer işlerinizi buna göre ayarlayın.

    Çocuğun uyku saatlerinde yüksek sesle konuşmamaya, televizyonun sesini çok açmamaya özen gösterin. Çünkü çocuğun aklı sizde kalır ve uykuya dalamaz.

    Çocuğun uyku ortamını değiştirmeyin. Bir gün bir odada diğer gün başka bir odada uyumasın. Kendine ait bir odası olmasa da, her gün aynı ortamda uyutun.

    Uyku saati yaklaşmadan önce çocuğu uyarın. Bu, kendini uykuya hazırlamasına yardımcı olacaktır.

    Uykudan önce ılık bir duş almasını sağlayın.

    Uyuması için ilaçlar ya da bitki çayları kullanmayın. Bunların yerine ılık bir bardak süt daha etkili ve besleyici olacaktır.

    Çocuğunuz uyku için hazırlandığında ve yatağına yattığında, onu kutlayın.

    Uykuya dalmadan önce ona kısa hikayeler okuyun ya da odasında hafif bir müzik çalın.

  • Kredi kartları ile evlilikler bitmesin…

    KREDİ KARTI SORUNU

    Aile toplumun en küçük ; en küçük olduğu kadar da etkili bir birimidir. Aile, toplumun değer taşı olan bireyleri yetiştirir ve topluma kazandırır. Toplumu oluşturan bireyler ailenin değer yargıları ile, yaşanmışlıkları ile toplumda kendilerine bir yer bulurlar.
    Aile birliği, çocukların eğitilmesinde, onların bedensel ve ruhsal sağlıklarının korunmasında önemli bir yer tutar. Anne-baba, topluma birey kazandırmakta rol-model olmaktadır. Bu nedenledir ki anne-baba ilişkilerinin sağlıklı olması, iletişimin güçlü olması çok önem kazanmaktadır. Kopuk ilişkiler içinde büyüyen çocuklar, ailenin olumsuz özelliklerinden yararlanmakta; kendileri için toplumda onaylanmayan davranış ve tutumları benimsemektedirler. Çünkü, aile kendileri ile ilgili sorunlar yaşamakta ve yeni yetişecek filizleri ile ilgilenememektedirler.

    Evlilik birliği kurulurken, nikah memuru iyi günde ve kötü günde beraberlik sözleri ile başlar sözleşmeye… Evlilikte hep iyi günler yaşanmasıdır, tüm dilekler…Ancak, her zaman iyi gün yaşanamayacağını da herkes bilir.

    Evlilik, sözleşmedir ve taraflar birbirlerine kötü günler yaşatmamak için, sevgi dolu ifadelerle EVET derler. Tüm çaba, sevdiği kişiyi üzmemektir. En azından başlangıçta böyledir. Zaman içinde, istemiyerek te olsa bazı pürüzler yaşanması mümkündür. Burada önemli olan iyi niyetli olmaktır. İyi niyetli olduktan sonra ve art niyet düşünülmedikçe çözülemeyecek problem yoktur. Ancak, harcamanın boyutları doğal sınırlar içinde olmadıkça iyi niyet düşünülemez.

    Evlilik, maddi konuların da ortak kararlarla yürütüldüğü bir kurumdur. Günümüzde KREDİ KARTI kullanımı evlilik birliğini sarsmakta, geri dönülmez yollara sevketmektedir. Kredi kartları bireye özel verilmekte, ya da alınmakta…

    Eşler, kredi kartı ile yapılan harcamalardan artık dönülmez yola girildiğinde haberdar olmaktadırlar. Birçok bankadan kredi kartı alınmakta, yapılan harcamalar ödeme sınırlarının çok üstüne taşmaktadır. Kredi kartı kullanımı tamamen bireye ait; ancak olumsuz etkilenim ailenin TÜM bireylerine ait olmaktadır.
    Kredi kartı kullanımı, psikolojik özellikler taşımakta olup; herkes burada başarılı olamamaktadır. Duygularına ve isteklerine yenik düşmektedir. Sanki, ederi yokmuş, ya da başkası ödeyecekmiş gibi kullanılmakta; sonuç AİLENİN HÜSRANI olmaktadır.
    Kredi kartı kullanımı beceri ve ince hesap işi olmakta, toplumda bilinçli ve eğitim düzeyi yüksek olarak görülenlerde dahi problemler yaşanmaktadır.
    Eşler, birbirlerinin harcamaları ve harcama boyutlarından haberdar olmalı; kötü sürprizler yaşanmamalıdır.
    Kötü sürprizlerle sadece aileler yıkılmamakta; cana kast etmelerde sıkça yaşanmaktadır.
    Aile birliğini korumakla yükümlü devlet bir an önce düzenlemeler yaparak; tüm kredi kartı ekstrelerini eşlerin görmelerini sağlamalıdır.
    Kredi kartları, aile dışındaki harcamaların en kolay şekilde yapıldığı alanlardır. Her zaman için kullanılabilecek para vardır. Nakit sıkıntısı bile yaşamazsınız. Ekstrelerde yalnızca size iletildiği için, kimseye hesap vermek zorunda da değilsiniz. Artık eve posta ile de gelmeyebiliyor. Şifrenizi kendinizin bildiği mail adresine hesap bilgileriniz geliyor. Kazanç aile birliği içinde ortak olarak, aile için kullanılması gerekirken aile dışında çok farklı alanlarda kullanılabiliyor. Bu, internet üzerinden kumar da olabiliyor, aile dışındaki kişiler içinde güzel bir fırsat kapısı oluyor.

    Bunun yanında mesleği ve ödeme gücü olmayan 18 yaşını geçmiş kişilere de kredi kartı verilmemelidir, ya da ödemede destek olacak kişinin sınırlama getirmesi sağlanmalıdır. Bu gençlerde hiçbir zaman bütçe oluşturamıyor ve yaşam becerisi edinemiyorlar…

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG- AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI

  • Stres – Kaygı – Öğrenci

    Stres – Kaygı – Öğrenci

    O şimdi çok stresli dokunmayın sınavı var!

    Stressiz olmuyor ama fazla stres de dengeleri bozuyor

    Neden hep yumurta kapıya gelince harekete geçme alışkanlığımız var ki sanki.. Son anlar olmasaydı hiçbir işimi bitiremezdim diyordu bir arkadaşım. Bir an önce liseyi bitirip üniversiteli olma hayaline çok az bir zaman kaldı. Ancak küçük bir sorun çıkabilir! Ya sınavda kendimi gösteremez istediğim başarıyı elde edemezsem. Bunu düşünürken bir yandan harcadığınız emeğin karşılığını görememe… bir yandan yakınlarınızın yüz ifadesi.. bir yandan bir sürü arkadaşınız bir üniversiteye devam ederken sizin bir yıl daha belirsizliği yaşamanız.. üff bunlar çok ürkütücü ve siz bu durumu düşünmek bile istemiyorsunuz.

    Her ne kadar sonuçlarından kaçamasanız bile kaçındığınız sonun başına gelmesini önleyebilirsiniz.

    Diyojen takdiği

    Ünlü yunanlı filozof diyojen bir fıçıda yaşar ve kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Sokaktaki vatandaşla en asil soylu hükümdarın onun gözünde fark yaratacak bir etkisi yoktur.. Bir gün hükümdarın biri yanından geçerken durur ve onunla konuşmak ister.. seni onurlandıracağım bir ihsan ister misin diye sorar? Diyoje kendinden emin “Gölge etme başka ihsan istemem”. Bu günlerde aileler fırıl fırıl çocukların peşinde dolanıyor.. ve onlara “senin için daha ne yapabilirim” diye aslında bir tür farkında olmadan baskı yapıyor.. Eğer bu süre içinde onları kendinizden uzak tutar ve onların elektriğine kendinizi kaptırmazsanız. Odağınızı yapmak istediklerinize daha kolay kilitlersiniz.. Bazen bu durumlarda yarı bunalım takılmak..kendini odaya hapsetmek..göze daha az görünmek ve görünmek durumunda kaldığı ortamlardan hızla sıvışmak iyi bir takdik olsa gerek..

    Kaygının kaynağını kesmek

    Kaygı bir tür duygu ve o duyguyu besleyen hormanlar var.. Bunları harekete geçiren ise sınavın yaklaşması ya da gireceğiniz sınavın sonuçları değil..! Bu sonuçları düşünerek en olumsuzuna odaklanmanız.. bunu o kadar sık ve düzenli yaptıktan sonra böyle olacağını varsayan düşüncelerinizden kendinizi alıkoyamamanız.. ve düşündükçe kendinizi kötü hissetmeniz..ve mevcut potansiyelinizi kullanamayacak problemler yaşamaya başlamanızdandır… Kaygının kaynağı düşünceler.. Düşüncelerle beslenir. Günde ortalama 60 bin düşünce geçermiş aklımızdan ve bunların büyük bir kısmı negatif düşünceler olduğu söylenir.. Çok defa kişi bunun farkında değildir..hatta kendisine sorsanız hiç de olumsuz düşünmüyordur.. ama içten içe yaşadığı “acaba”lar.. onu yiyip bitirir.. bazen iştahı, uykusu bazen çalışma düzeni bazen bildiklerini unutması ve nihayetinde emeklerinin karşılığı olmayan istenmeyen sonuçları doğurur.. Düşüncelerin iyisi kötüsü olmaz ama düşüncelerin kalitelisi kalitesizi olabilir.. kaygı üreten kalitesiz düşünceler bir süre sonra öğrenme performansınızı olumsuz etkileyecek düzeye gelir.. Bu durumdan sonra ne kadar çalıştığınızın bir önemi yoktur. Bu çalışmalarınızın gerçekci değerini ne kadar yansıtacaksınız bu önemlidir.

    Yeterince hazır değilseniz

    Kaygılanmakta haklısınız çünkü kaygılanmanızı gerektirecek haklı nedenleriniz var. Yine de alacağınız yok. Yani kaygılanarak puanınızı yükseltebilecek durumda değilsiniz. Zamanlamasından dolayı treni bu sefer kaçırmış olabilirsiniz.

    Bilgi düzeyiniz iyi ancak becerilerinizden şüphe ediyorsanız;

    Performans öyle bir şey ki bilmek yetmiyor bilgilerinizi gösterebilecek duygusal ve zihinsel hazırlığınızı da tamamlamış olmanız gerekiyor.. Bir sporcunun teknik becerilere hakim maçta bu becerileri kullanacak duygusal bir zafiyet gösterirse beceri düzeyinde hak etmediği sonuçlara katlanmak durumunda kalacaktır.. Halbuki öğrenciler kendilerini o kadar çok yapacakları ya da yapmayacakları şeylere odaklıyorlar ki kendilerini almış oldukları duygusal ve zihinsel yaradan sızan hayat güçleri günden güne tüketip daha stresli hale getiriyor… Sonra nerede hata yaptım diye kendilerine haksızlık yapacak yanlış yerlerde çözüm arıyorlar..

    Bunlara Zamanım yok!

    Günde kaç km tempolu yürüyüş yapıyorsunuz? Şu anda hangi kitabı okuyorsunuz ve bitince hangisine başlayacaksınız. Bulmaca çözüyor musunuz? Kendinizle her gün yarım saat bir odada sessiz ve zihniniz rolantiye alacak mod ta çalıştırıyor musunuz (Bir tür meditasyon) müzik dinleyip dans ediyor musunuz. Sabahları yarım saat erken kalkıp günü planlıyor ve gün sonunda yaptıklarınızı değerlendirecek 15 dakika kendinizle “değerlendirme toplantısı yapıyor musunuz? Sınavda istediğiniz puanı aldığınızda kazandığınız okulda okuyup bitirdiğinizde neleri başaracağınızı her gün hayal gücünüzü de zenginleştirerek kurguluyor bunu canlandırıyor musunuz? Kendisini zevkle dinlediğiniz bir büyüğünüzle fırsat buldukça kendinizi sıkıştırmadan rahat rahat dinliyor musunuz? Hikaye veya roman okuyor ve kendinizi motive edecek araçlardan yararlanıyor musunuz? Bir günlük tutup mevcut rotanısı bir seyir defteri mantığı içinde kayda geçiriyor ve kendinizi denetliyor musunuz? Yatmadan önce yorgunluktan sızıyor musunuz yoksa belirli bir dinlenme moduna sokup rahat bir uyku mu çekiyor sunuz?

    Birçoğu bu ve buna benzeri sorularımda vaktinin olmadığını söylüyor! Evet yata yata ders çalışın demiyorum ama elinizden geleni ardınıza koymamanız işin gerekini gerektiği gibi yapmanızı engelleyecek ve yukarıdaki şeylerden bazılarına ihtiyaç duyuyor ama bunu kendinizden mahrum ediyorsanız. Bu kaygınızı azaltacak ilacı almaya vaktim yok gibi bir mazeretle sonuçlarına katlanmak durumunda kalabilirsiniz!

    Nasihatler İşe Yaramaz!

    Bu günlerde sık sık duyacağınız “heyecanlanma”, “Kendine güven”, “Sınav kişiliğini ölçmüyor bilginizi ölçüyor”, “Bu sınav her şey değil kazanamazsan da biz seni seviyoruz” ifadelerini büyükler sıkça yineliyor olabilirler.. Peki sizi rahatlatıyor mu?

    Duymak hoşunuza gidebilir ama sizi rahlatmayacaktır. Peki sizin gerçekten rahatlamaya mı ihtiyacınız var? Bazılarının tam tersine kaygısını heyecanlandırıp kendisini sıkıştırmaya ihtiyacı var ama bazılarının gerçekten kendini rahatlatmaya ihtiyacı var. Merak ettiğim şu kendinizi nasıl gerdiğinizi biliyoruz. Peki rahatlatmak için ne yapıyorsunuz? Bu durumda tek bir çözüm olmadığı gibi önerilen çözümlerde öğrencinin nezdinde “biz bunları biliyoruz” şeklinde tepki veriliyor. O zaman soruyorum “ne olsaydı kendinizi daha rahat hissederdiniz ve bu sınavda sınanmaktan dolayı yaşayacağınız kaygıyı yaşamazdınız” Diye. Verilen cevaplarda kişinin yapmadığı ve yapması gereken durumlar ortaya çıkıyor. İşte bunları ertelemeden ve normal rutin hayatınızın içine alarak yapın. Bunları yapmayarak kaygıya daha fazla zemin hazırlamış ve virüs gibi gittikçe baş edilemeyecek konuma gelişmesine neden olabilirsiniz diyorum.

    Eğlenceli olmayan işleri daha eğlenceli hale getirmenin bir yolu olmalı?

    Neden hep büyüklerden bekliyorsunuz. Büyükler hayatı çok ciddiye alıyor ve sizi de kendilerine benzetiyorlar. Sanki hiç öğrenci olmamışlarda.. ya da sizin öğrenim hayatınız mükemmel olsun diye acımasız bir gardiyan gibi çalılıyorlar..!

    Yapmanız gereken şey hem yapmak zorunda olduğunuz bir şeyse genellikle eğlenceli görülmez.. peki daha eğlenceli olması için bu zorunlulukları nasıl yapardınız diye bir soru sorsam alacağım yanıtı merak ediyorum? Komik ya da saçma bulmadan bunları söyleyin.. biliyorum önceleri tuhaf geliyor ama önce belirleyin..ve bunları yazın..

    Şimdi eğlenceli tarafına geldik..! Niye yapmıyoruz?

    Acı çekmeyeceğim diye eziyet çekmeniz gerekmez!

    Güzel şeyler bazen zor oluyor. Bazen sıkıntı çekmeniz ve rahatınızdan fedakarlık yapmanız gerekiyor. Açlık olmasaydı yenilen yemeklerin çoğu zevkli olmayabilirdi.. Mesela doğum bir anne için çok acı verecek bir deneyim ve bu acıya katlanırken onu motive eden bebek hayatının en güzel şeyi olduğunu düşünebiliyor.. O kadar çok acı çektiği halde bebeği kucağına aldıktan sonra doğum sancısından bahseden bir anne hiç tanımadım..? Doğumunuza az kaldı .. Gülümseyin..

    Aynanın karşısında … “az kaldı” deyip aynı anda gülümseyebilirseniz.. stresinizle dost olabilirsiniz… Yoksa düşmanınız olmasını mı istersiniz..?

    O zaman ne duruyorsunuz.. GÜLÜMSEYİN..

    ADİL MAVİŞ

  • Torasik ampiyeme minimal invazif yaklaşım

    Torasik ampiyeme minimal invazif yaklaşım

    Emre DİVARCI, Coşkun ÖZCAN
    Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir

    ÖZ

    Son yıllarda pnömoni insidansı azalmasına rağmen, ampiyem ve parapnömonik efüzyon (PPE) gibi pnömoniye bağlı komplikasyonlarla daha sık karşılaşılmaktadır. Çocukluk çağında saptanan pnömonilerin %28-53’ünde PPE veya ampiyem gelişebilmektedir. Ampiyem tanısı plevral boşluktan alınan sıvı örneğinden yapılan biyokimyasal ve mikrobiyolojik incelemeler ve görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Bu sayede ampiyemin evresi ve yapılması planlanan tedavi yaklaşımı belirlenebilmektedir. Ampiyem tedavisinde amaç, plevral boşluktaki fibrin ve debrislerin erken dönemde uzaklaştırılarak akciğerin ekspanse olabilmesini sağlamaktır. Bu amaçla hastalığın evresine göre antibiyoterapi, torasentez veya tüp torakostomi ile drenaj, torakoskopik debridman, fibrinolitik tedavi veya torakotomi ile dekortikasyon uygulanabilmektedir. Bu derlemede ampiyemde güncel tanı ve tedavi yöntemleri değerlendirilerek torasik ampiyemde minimal invazif yaklaşım yöntemlerinin sunulması amaçlanmıştır.

    Giriş
    Ampiyem, plevral boşluğun enfeksiyonu olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda toplum kaynaklı pnömoni sıklığı giderek azalmaktadır (1). ABD’de her 100000 çocuktan 30-40’ında pnömoni gelişmektedir (2). Pnömoni insidansı azalmasına rağmen, ampiyem ve parapnömonik effüzyon (PPE) gibi pnömoniye bağlı komplikasyonlarla ise daha sık karşılaşılmaktadır (3). Ampiyem sıklığı son yıllarda bir önceki on yıla göre 2-3 katına çıkmıştır (4). Çocukluk çağında saptanan pnömonilerin %28-53’ünde PPE veya ampiyem gelişebilmektedir (5,6). Erişkinlerde ampiyeme bağlı %20’lere varan oranlarda mortalite gözlenebilmesine rağmen, çocuklarda genellikle mortalite gelişmemekle birlikte, yaratabildiği morbidite nedeniyle halen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocukluk çağında gelişen ampiyemlerin çoğunluğu iyi prognoza sahip olmakta ve uzun dönemde normal solunum fonksiyon kapasitelerini geri kazanmaktadır. Bu yüzden torasik ampiyemde tedavi yöntemlerinin etkinliği değerlendirilirken, sonrasında ek girişim gerekliliği, komplikasyon gelişme riski ve hastanede kalış süresi gibi kriterler değerlendirilmektedir. Bu derlemede güncel tanı ve tedavi yöntemleri değerlendirilerek torasik ampiyemde minimal invazif yaklaşım yöntemlerinin sunulması amaçlandı.
    I. Epidemiyoloji
    Ampiyem epidemiyolojisinde en sık karşılaşılan mikrobik ajan Streptococcus pneumoniae’dır. PCV7 gibi pnömokok aşılarının yaygın kullanımı sonrası Staphylococcus aureus’a bağlı pnömoni sıklığı ise giderek artarak ikinci sıklığa yükselmiştir (1,7). Bunların dışında diğer streptokok türleri (S. pyogenes,
    S. milleri), anaeroplar, Haemophilus influenzae tip b, Pseudomonas aeruginosa, Mycoplasma pneumoniae gibi mikrobik ajanlar da etiyolojide rol alabilmektedir. Yine adenovirüs ve influenza gibi virüslere bağlı da PPE gelişebilmektedir. Plevral sıvıdan örnek alınmadan önce hastaların çoğunluğunda antimikrobiyal tedavi başlanmış olduğu için alınan örneklerin yaklaşık 1/3’inde spesifik mikrobik ajan üretilebilmektedir (8).
    II. Evreleme
    Ampiyem, plevral boşluktaki sıvının yoğunluğu ve gelişen fibrin ve septasyonlara göre üç evrede tanımlanmaktadır.
    Evre 1-Eksudatif evre (3-5 gün): Plevral sıvı şeffaf, plevral boşlukta serbest dolaşabilmekte ve düşük lökosit oranına sahiptir. Basit parapnömonik effüzyon (PPE) olarak da adlandırılmaktadır. Genellikle tedavisinde yalnızca antibiyoterapi yeterlidir. Miktarı fazla olan, solunum fonksiyonlarını bozan sıvılar torasentez veya tüp torakostomi ile boşaltılabilmektedir.
    Evre 2-Fibrinopürülan evre (7-10 gün): Komplike PPE olarak da tanımlanmaktadır. Plevral boşlukta fibrin ve pürülan materyal birikmekte, septasyonlara bağlı sıvı lokülasyonları gözlenmektedir. Parapnömonik sıvıda lökosit ve LDH yüksek, pH ve glukoz ise düşük oranda saptanmaktadır. Bu evredeki tedavide amaç, plevral sıvının boşaltılması ve plevra üzerindeki fibrin tabakasının debride edilerek akciğer dokusunun yeterli ekspansiyonunun sağlanmasıdır.
    Evre 3-Organizasyon evresi (2-3 hafta): Plevrada ciddi kalınlaşma ile karakterizedir. Plevra üzerindeki bu kalın fibrin tabakası bası oluşturarak akciğerlerin yeterli ekspanse olmasını engelleyebilmektedir. Günümüzde bu evreye çocuklarda ender olarak rastlanmaktadır.
    III. Tanı
    Ampiyem tanısı plevral boşluktan alınan sıvı örneğinden yapılan biyokimyasal ve mikrobiyolojik incelemeler ve görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Bu sayede ampiyemin evresi ve yapılması planlanan tedavi yaklaşımı belirlenebilmektedir.
    Komplike PPE tanısında Light kriterleri kullanılmaktadır (9). Buna göre, plevral sıvı pH <7.2’nin altında olması, LDH >1000 IU/L’nin üzerinde olması, glukozun <40 mg/dL’nin altında olması veya kan glukozunun <%25’inden daha düşük olması, sıvıdaki lökosit oranın artmış olması (>10000/mm3) ve görüntüleme yöntemlerinde lokülasyon ve septasyonların olması komplike PPE tanısını koydurtmaktadır.
    Pnömoni tanısıyla takip edilen veya pnömoni tanısı yeni konan hastalarda direkt akciğer grafisinde göğüs boşluğunda sıvıdan şüphelenilmesi üzerine ileri radyolojik araştırmalara gerek duyulmaktadır. Akciğer grafisinde pnömonik konsolidasyon ile plevral sıvı ayrımı her zaman kesin olarak yapılamamaktadır. Lateral dekübit grafi ile sıvının yer değiştirdiği ortaya konabilmektedir.
    Ultrasonografi (USG), taşınabilir, ucuz ve radyasyon içermeyen görüntüleme yöntemi olarak günümüzde öncelikle tercih edilmektedir. Ampiyem tanısında plevral sıvı ve lokülasyonların gösterilmesinde oldukça yararlıdır. Bazı yazarlar ultrasonografinin plevral lokülasyonların gösterilmesinde bilgisayarlı tomografiden (BT) daha üstün olduğunu belirtmektedir (10). USG ile plevral boşluktaki sıvının lokalizasyonu işaretlenerek uygun yerden torasentez yapılması sağlanmaktadır. Çeşitli araştırmalarda ampiyem tanısı ve tedavisinde BT’nin ultrasonografiye üstünlüğünün olmadığı gösterilmiştir (11,12).
    Bilgisayarlı tomografi (BT), parankim-plevral lezyon ayrımının yapılmasında daha yararlı olmasına rağmen, toraks içindeki fibrin köprülerini ve septaları gösterememektedir. BT, parankim içi abse ve bronkoplevral fistülün saptanmasında kullanılmaktadır. Operasyon yapılacak hastalarda, öncesinde cerrahi planlama amacıyla kullanılabilmektedir.
    Ampiyem tanısında direkt akciğer grafisi sonrası öncelikle USG kullanılmalıdır. USG ile sıvının lokalizasyonu işaretlendikten sonra buradan yapılan plevral ponksiyon ile sıvıdan örnek alınabilmekte ve toraks tüpü yerleştirilebilmektedir. Plevral sıvıdan yapılan incelemeler ile ampiyemin evresi ve prognozu belirlenebilmektedir. BT, cerrahi girişim kararı verilen hastalarda operasyon planlamasının yapılması açısından yararlı olmaktadır.
    IV. Tedavi
    Ampiyem tedavisi, hastalığın evresine göre geniş bir yelpaze içermektedir. Bazı hastalarda tek başına antibiyoterapi yeterli iken, bazılarında dekortikasyon amacıyla torakotomi gerekebilmektedir. Ampiyem tedavisinde amaç altta yatan pnömoninin tedavisiyle birlikte plevral boşluktaki fibrin ve debrislerin erken dönemde uzaklaştırılarak akciğerin ekspanse olabilmesini sağlamaktır. Bu amaçla yapılabilecek tedavi
    yöntemlerini sıralamak gerekirse

    :- Antibiyoterapi

    – Tek veya çok sayıda torasentez ile drenaj
    – Toraks tüpü ile drenaj
    – Torakoskopik debridman
    – Fibrinolitik tedavi
    – Torakotomi/minitorakotomi ile ampiyem debridmanı
    – Torakotomi ile dekortikasyon’dur.
    Antibiyoterapi
    Ampirik antibiyotik tedavisi öncelikle S. pneumoniae ve S. aureus’u içerecek şekilde düzenlenmelidir. PPE veya ampiyem tanısı sonrası intravenöz geniş spektrumlu antibiyoterapi başlanmalıdır. Sonrasında sıvıdan alınan örneklerde üretilen mikroorganizmaya spesifik
    antibiyoterapi düzenlenmelidir. İntravenöz antibiyoterapi süresi halen tartışmalıdır. Tedavi süresi hastaya özgü düzenlenmelidir. Klasik olarak intravenöz antibiyoterapi 3-4 haftaya kadar sürdürülmektedir. Son yıllarda ateşsiz 24 saatlik izlem ve göğüs tüpü çekildikten
    sonra oral antibiyotik ile taburculuk tercih edilmeye başlanmıştır. Ateşsiz 10 günlük oral antibiyotik tedavisi önerilmeye başlanmıştır. Bu sayede hastanede yatış süresi belirgin olarak düşmektedir (13,14).Torasentez ile drenaj Torasentez, ampiyem tanısında plevral sıvıdan örnek
    alınmak için kullanıldığı gibi tedavide sıvının boşaltılması amacıyla da kullanılabilmektedir. Evre 1 eksüdatif fazdaki sıvılar tek veya çoklu torasentez ile boşaltılabilmektedir. Ulrasonografi kılavuzluğunda yapılan çoklu torasentezin göğüs tüpüyle aynı etkinliğe sahip olduğu gösterilmiştir (15). Ancak tek ponksiyon ile tam olarak boşaltılamayan durumlarda çoklu ponksiyon yerine tüp torakostomi yerleştirilmesi
    öncelikle önerilmektedir (7). Torasentez büyük çocukla da lokal anestezi ile yapılabilirken daha küçük yaştakilerde sedasyon veya genel anestezi altında yapılmalıdır. Toraks tüpü ile drenaj Ampiyem tedavisinde göğüs boşluğundaki pürülan sıvının boşaltılması için en sık tercih edilen yöntem toraks tüpü ile drenajdır (16). Anestezi altında, çocuğun yaşına uygun boyutta toraks tüpü yerleştirilmektedir.
    Geçmişte daha kalın tüpler tercih edilirken, son yıllarda fibrinolitik tedavi amacıyla daha ince tüpler veya pigtail kateterler uygulanabilmektedir. Ultrasonografi eşliğinde daha uygun lokalizasyondan göğüs tüpü yerleştirilebilmektedir (17). Toraks tüpünden gelen sıvı miktarı son 12 saatte 1 ml/kg’nin altına düştüğünde veya günlük 100 ml’nin altında gelmeye başladığında tüp çekilebilmektedir (18,19). Geçmişte
    ampiyem tedavisinde toraks tüpü ile drenaj tek başına kullanılırken, günümüzde yalnızca toraks tüpü ile drenaj uygulanan hastalarda hastanede kalış süresi ve ateşli gün sayısının torakoskopik debridman veya fibrinolitik tedavi uygulananlara göre belirgin uzun olduğu
    saptanmıştır. Bu yüzden tek başına göğüs tüpü ile drenaj, evre 1 eksudatif fazdaki parapnömonik effüzyonların tedavisinde tercih edilmektedir. Evre 2 ampiyemli hastalarda torakoskopik debridman sonrası göğüs tüpü veya toraks tüpü ile birlikte fibrinolitik tedavi önerilmektedir (19-21).
    Torakoskopik debridman Ampiyemde toraks boşluğu içerisindeki plevral sıvıda fibrin birikimine bağlı solid komponentler ve septalar
    ortaya çıkmaktadır. Toraks tüpü ile sınırlı miktarda sıvı ve fibrin drene edilebilmektedir. Fibrin ve solid komponentlerin debridmanı için, geçmişte klasik tedavi yöntemi olarak torakotomi kullanılmaktaydı.Torakotominin sahip olduğu klinik dezavantajlar nedeniyle (ağrı, uzun hastanede kalış süresi, kozmetiksorunlar) öncelikle cerrahi debridmandan kaçınılmakta ve hastalar uzun süre toraks tüpü ile izlenmekteydi. Son yıllarda torakoskopinin çocuklarda yaygınlaşması ile birlikte daha sıklıkla torakoskopik debridman tercih edilmeye başlandı. Daha az ağrı ve daha iyi
    kozmetik sonuçlara ek olarak yalnızca toraks tüpü ile drenaj ile karşılaştırıldığında torakoskopi yapılanlarda hastanede kalış süresi ve ateşli gün süresi belirgin olarak daha kısa saptanmıştır (20,21). 1990’ların başından itibaren yaygınlaşan minimal invazif yaklaşımlar
    ampiyem tedavisindeki cerrahi debridman tercihini öncelikli hale getirmiştir. Açık torakotomi insizyonunun yarattığı ağrı ve kozmetik sorunlar nedeniyle ampiyem tedavisinde torakoskopik debridman altın standart tedavi yöntemi haline gelmiştir. Torakoskopik
    debridmanın zamanlaması da cerrahi tedavinin başarısını etkileyen önemli kriterlerden birisidir. Tanı sonrası erken dönemde debridman uygulananlarda öncelikle toraks tüpü, sonrasında torakoskopi tercih edilenlere göre hastanede kalış süresi ve ateşli gün
    süresi belirgin olarak kısa saptanmıştır (20). Daha kısa hastanede kalış süresi ile birlikte tedavi maliyetleri de azalmıştır.
    Debridman işlemi Hasta lateral dekübit pozisyona alındıktan sonra genellikle skapula alt hizasından itibaren ikinci interkostal aralıktan ilk trokar açık yöntemle bıçaksız şekilde toraksa girilmelidir. İlk trokar yeri operasyon öncesi yapılan radyolojik incelemelere göre plevral sıvının
    en çok olduğu bölgeden de girilebilir. Çocuğun yaşı ve boyutuna göre plevral boşluk 5-9 mmHg basınçlarda, düşük basınçtan başlayıp kademeli arttırılarak, yavaş akım hızında (1 lt/dk.) insufle edilmelidir. Trokardan ilerletilen 30 derece teleskop ile toraksa girildikten
    sonra plevrada teleskopun ucu yardımıyla yapışıklıklar açılmaya başlanmalıdır. Yeterli alan sağlandıktan sonra ikinci trokar sıvının lokalizasyonuna göre ön veya arkadan genellikle bir kot aralığı altta toraksa yerleştirilmelidir. İkinci trokardan ilerletilen
    aletler ve aspiratör yardımıyla plevral kavite içindeki yapışıklıklar açılmalı ve alınabildiği kadarıyla fibrinler temizlenmelidir (Resim 1). Üçüncü trokar aynı zamanda hem tutup hem aspire etmek gerekirse yerleştirilebilmektedir.Fibrinler temizlenirken akciğer üzerindeki yapışıklıkların agresif şekilde ayrılmaya çalışılması parankimden hava kaçaklarına neden olabilmektedir. Bu yüzden parankim üzerindeki ibrinler temizlenirken nazik olunmalıdır. Yine perikard tarafına yaklaşırken de dikkatli olunmalıdır. Üstte kupula bölgesindeki nörovasküler oluşumlara dikkat edilmeli ve agresif girişimlerden kaçınılmalıdır. Özellikle nekrotizan pnömonilerde parankim içi abselere sıklıkla
    rastlanmaktadır. Abseler boşaltılmaya çalışılmamalıdır. Parankim yırtıklarına bağlı ciddi bronkoplevral fistüller gelişebilmektedir. Kaudalde diafragma ve akciğer alt lobu arasında subpulmonik koleksiyonlar gelişebilmektedir. Torakoskopi sırasında subpulmonik
    alan serbestleştirilip sıvının boşaldığından emin olunmalıdır. Son aşama olarak toraks içi bol ılık serum fizyolojik ile irrige edilip aspire edilmelidir. Operasyon sonunda akciğerlerin yeterli şekilde ekspanse olduğu gözlendikten sonra uygun geniş çaplı toraks
    tüpü drenaj amacıyla bırakılmalıdır.Torakoskopik debridman sayesinde göğüs boşluğu içindeki sıvı ve fibrinler temizlenip septalar ortadan
    kaldırılabilmektedir. Bu sayede görüş altında uygun lokalizasyona drenaj amaçlı toraks tüpü yerleştirilebilmektedir.
    Torakoskopi yapılmadan yerleştirilen toraks tüpleri genellikle fibrin septaları arasındaki lokülasyonların içinde kalmakta ve tam drenaj sağlayamamaktadır.Bu fibrin köprülerinin debridmanı amacıyla son yıllarda fibrinolitik tedavi giderek daha
    sıklıkla tercih edilmeye başlanmıştır (13).Fibrinolitik tedavi Kimyasal debridman amacıyla yapılan fibrinolitik tedavide, ampiyem oluşumunda gözlenen patofizyolojik süreç tedavi edilmektedir. Bu süreçte plevral boşluğun enfekte olması sonucunda inflamasyon başlamakta
    ve fibrinolitik aktivitenin azalmasıyla birlikte plevral boşlukta aşırı fibrin birikimi gelişmektedir.Bu fibrin köprülerinin arasında oluşan septasyonlara bağlı enfekte sıvı lokülasyonları oluşmaktadır. Toraks tüpü tek başına bütün lokülasyonları boşaltamamaktadır.
    Fibrinolitik ajanların toraks içine verilmesiyle Resim 1. Torakoskopik ampiyem debridmanında intraoperatif görüntü (Ege ÜTF Çocuk Cerrahisi AD arşivinden alınmıştır).fibrin köprüleri parçalanmakta ve enfekte sıvı etkili şekilde drene edilebilmektedir. Bu amaçla en sık kullanılan fibrinolitik ajanlar streptokinaz, ürokinaz,ve doku plazminojen aktivatörüdür (tPA). Son yıllarda daha sık alerjik reaksiyon gelişme riski nedeniyle streptokinaz yerine tPA ve ürokinaz öncelikle tercih edilmektedir.
    Fibrinolitik tedavi işlemi
    Büyük çocuklarda lokal anestezi ile, küçük çocuklarda sedasyon veya genel anestezi altında toraks tüpü yerleştirilmelidir. Çok büyük çaplı tüplere gerek duyulmamaktadır. On iki-on dört Fr toraks tüpü sıvı birikimini en yoğun olduğu yerden, olabiliyorsa USG eşliğinde toraksa yerleştirilmelidir. Daha kalın toraks tüpleri yerleştirilmesinin avantajı olmadığı gösterilmiştir (22). İlk alınan plevral sıvı biyokimyasal ve mikrobiyolojik çalışmalara gönderilmelidir. Fibrinoliz sırasında kullanılan tPA ve ürokinazın uygulanma teknikleri farklılık göstermektedir. tPA hazırlanırken, 4mg tPA 40 ml serum fizyolojik içine karıştırılıp tüpten içeri verildikten sonra toraks tüpü bir saat klempe edilmektedir. Klemp açıldıktan sonra sürekli -20 cm H2O basınçtan negatif aspirasyona alınmaktadır. İlk dozdan sonra 24 saat arayla iki doz daha olacak şekilde toplam üç doz tPA, 48 saat içinde verilmektedir. İzlemde toraks tüpünden hava kaçağı olmayan ve son 12 saatte 1 ml/kg/ saatten daha az sıvı gelen hastalarda tüp çekilebilmektedir. Ürokinaz verilerken ise toplam altı doz ürokinaz 12 saat aralarla üç günde uygulanmaktadır (23). Bir yaşın altındaki çocuklarda 10000 IU ürokinaz 10 ml SF içine sulandırılmakta, 1 yaşın üzerindeki çocuklarda ise 40000 IU ürokinaz 40 ml SF içine sulandırılarak hazırlanmaktadır. Ürokinaz verildikten sonra toraks tüpü dört saat klemplenmekte, sonrasında diğer doz verilene kadar sekiz saat süreyle -20 cm H2O basınçtan negatif aspirasyona alınmaktadır. İzlemde toraks tüpünden gelen sıvı 40-60 ml/24 saatin altına düştüğünde toraks tüpü çekilmektedir.
    Ampiyemin klasik tedavisi antibiyoterapi ile birlikte göğüs tüpü yerleştirilmesiydi. Yıllar içinde torakoskopik debridmanın getirdiği düşük morbidite ve yüksek etkinlik nedeniyle torakoskopik debridman altın standart yöntem haline gelmiştir. Son yıllarda toraks tüpünden yapılan fibrinolitik tedavinin yalnızca toraks tüpü ile drenaja göre çok daha etkin olduğu gözlemlenmiştir (24-26). Toraks tüpünden verilen ürokinaz ve serum fizyolojiğin etkinlikleri karşılaştırıldığında, ürokinazın hastanede kalış süresi ve tedavi başarısında serum fizyolojiğe göre daha etkili olduğu saptanmıştır (22). Bu çalışmalardan, sonra fibrinolitik tedavinin torakoskopinin alternatifi olup olamayacağı tartışılmaya başlandı. Son 10 yılda çocuklarda fibrinolitik tedavi ve torakoskopik debridmanın etkinliğinin karşılaştırıldığı üç adet randomize prospektif çalışma yayınlandı (19,27,23). Bu çalışmalarda fibrinolitik tedavi sonrası, hastaların %10-16’sında fibrinolitik tedavinin başarısızlığı nedeniyle ek girişim yapılmasına gerek duyulduğu gösterildi. Başarısızlık kriteri olarak dört günden uzun süren ateş yüksekliği ve görüntüleme yöntemleriyle plevral boşlukta sıvı birikiminin devam etmesi olarak belirtildi. Fibrinolitik tedavi grubunda hastaların yaklaşık %85’i cerrahi debridmana gereksinim duymadan tedavi edilebilmektedir. Fibrinolitik tedavi sonrası torakoskopik debridman gereken hastalarda ise cerrahi debridmanda teknik olarak zorlukla karşılaşılmadığı belirtilmektedir. Torakoskopik debridman ile fibrinolitik tedavi karşılaştırıldığında hastanede kalış süresi, ateşli gün sayısı, analjezik gereksinimi ve oksijen gereksinimi arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (19,23,27). Tedavi maliyetleri ise fibrinolitik tedavi grubunda torakoskopik debridmana göre anlamlı düşük saptanmıştır (19,27). Torakoskopik debridman ampiyem tedavisinde etkin ve tecrübeli ellerde güvenli bir tedavi yöntemidir. Ancak anestezi altında yapılan cerrahi bir işlem olması, işlem sonrası genellikle kan replasmanı gereksinimi olması dezavantajlarıdır. Fibrinolitik tedavi genellikle sedasyon altında yapılabilmekte ve hastaların büyük çoğunluğunda cerrahi debridmana gereksinim kalmadan kimyasal debridman sağlamaktadır. Güncel tedavi yaklaşımı olarak Amerikan Pediatrik Cerrahi Derneği (APSA), ampiyem tedavisinde ilk basamak olarak eğer merkezin şartları uygunsa fibrinolitik tedavi yapılmasını önermektedir (13). Torakoskopik debridmanın fibrinolitik tedavinin başarısız olduğu olgulara saklanması önerilmektedir.
    Torakotomi ile dekortikasyon
    Ampiyemin üçüncü evresi olan organizasyon fazında plevra üzerindeki kalın fibrin tabaka akciğerin ekspanse olmasına engel olmaktadır. Günümüzde ender olarak torakotomi ile dekortikasyon yapılmasına gerek duyulmaktadır. Dekortikasyonda kalın fibrin yaprağı plevra üzerinden soyulduktan sonra hemostaz sağlanmalıdır.

    E. Divarcı ve C. Özcan, Torasik ampiyeme minimal invazif yaklaşım
    Kaynaklar
    1. Buckingham SC, King MD, Miller ML. Incidence and etiologies of complicated parapneumonic effusions in children, 1996 to 2001. Pediatr Infect Dis J 2003;22:499-504.
    http://dx.doi.org/10.1097/01.inf.0000069764.41163.8f
    2. McIntosh K. Community-acquired pneumonia in children. N Engl J Med 2002;346:429-437.
    http://dx.doi.org/10.1056/NEJMra011994
    3. Jaffe A, Calder AD, Owens CM, et al. Role of routine computed tomography in paediatric pleural empyema. Thorax 2008;63:897-902.
    http://dx.doi.org/10.1136/thx.2007.094250
    4. Grijalva CG, Nuorti JP, Zhu Y, et al. Increasing incidence of empyema complicating childhood community acquired pneumonia in the United States. CID 2010;50:805-813.
    http://dx.doi.org/10.1086/650573
    5. Byington CL, Spencer LY, Johnson TA, et al. An epidemiological investigation of a sustained high rate of pediatric parapneumonic empyema: Risk factors and microbiological associations. Clin Infect Dis 2002;34:434-440.
    http://dx.doi.org/10.1086/338460
    6. Tan TQ, Mason Jr EO, Wald ER, et al. Clinical characteristics of children with complicated pneumonia caused by Streptococcus pneumoniae. Pediatrics 2002;110(1 Pt 1):1-6.
    http://dx.doi.org/10.1542/peds.110.1.1
    7. Balfour-Lynn IM, Abrahamson E, Cohen G, et al. BTS guidelines for the management of pleural infection in children. Thorax 2005;60(Suppl 1):i1-21.
    http://dx.doi.org/10.1136/thx.2004.030676
    8. Velaiutham S, Pathmanathan S, Whitehead B, et al. Video-assisted thoracoscopic surgery of childhood empyema: early referral improves outcome. Pediatr Surg Int 2010;26:1031-1035.
    http://dx.doi.org/10.1007/s00383-010-2663-9
    9. Light RW. Parapneumonic effusions and empyema. Clin Chest Med 1985;6:55-62.
    10. Calder A, Owens CM. Imaging of parapneumonic pleural effusions and empyema in children. Pediatr Radiol 2009;39:527-537.
    http://dx.doi.org/10.1007/s00247-008-1133-1
    11. Pillai D, Song X, Pastor W, et al. Implementation and impact of a consensus diagnostic and management algorithm for complicated pneumonia in children. J Investig Med 2011;59:1221-1227.
    http://dx.doi.org/10.2310/JIM.0b013e318231db4d
    12. Shomaker KL, Weiner T, Esther Jr CR. Impact of an evidence-based algorithm on quality of care in pediatric parapneumonic effusion and empyema. Pediatr Pulmonol 2011;46:722-728.
    http://dx.doi.org/10.1002/ppul.21429
    13. Islam S, Calkins CM, Goldin AB, et al. The diagnosis and management of empyema in children: a comprehensive review from the APSA Outcomes and Clinical Trials Committee. J Pediatr Surg 2012;47:2101-2110.
    http://dx.doi.org/10.1016/j.jpedsurg.2012.07.047
    14. Bradley JS, Byington CL, Shah SS, et al. Executive Summary: The management of community acquired pneumonia in infants and children older than 3 months of age: Clinical practice guidelines by the Pediatric Infectious Disease Society and the Infectious Disease Society of America. Clin Infect Dis 2011;53:617-630.
    http://dx.doi.org/10.1093/cid/cir625
    15. Heffner JE, Klein JS, Hampson C. Interventional management of pleural infections. Chest 2009;136:1148-1159.
    http://dx.doi.org/10.1378/chest.08-2956
    16. Paraskakis E, Vergadi E, Chatzimichael A, et al. Current evidence for the management of paediatric parapneumonic effusions. Current Medical Research & Opinion 2012;28:1179-1192.
    http://dx.doi.org/10.1185/03007995.2012.684674
    17. Moulton JS, Benkert RE, Weisiger KH, et al. Treatment of complicated pleural fluid collections with image-guided drainage and intracavitary urokinase. Chest 1995;108:1252-1259.
    http://dx.doi.org/10.1378/chest.108.5.1252
    18. Cremonesini D, Thomson AH. How should we manage empyema: antibiotics alone, fibrinolytics, or primary video-assisted thoracoscopic surgery (VATS)? Semin Respir Crit Care Med 2007;28:322-332.
    http://dx.doi.org/10.1055/s-2007-981653
    19. Peter SD, Tsao K, Harrison C, et al. Thoracoscopic decortication vs tube thoracostomy with fibrinolysis for empyema in children: a prospective, randomized trial. J Pediatr Surg 2009;44:106-111.
    http://dx.doi.org/10.1016/j.jpedsurg.2008.10.018
    20. Aziz A, Healey JM, Qureshi F, et al. Comparative analysis of chest tube thoracostomy and video-assisted thoracoscopic surgery in empyema and parapneumonic effusion associated with pneumonia in children. Surg Inf 2008;9:317-23.
    http://dx.doi.org/10.1089/sur.2007.025
    21. Schneider CR, Gauderer MW, Blackhurst D, et al. Video-assisted thoracoscopic surgery as a primary intervention in pediatric parapneumonic effusion and empyema. Am Surg 2010;76:957-961.
    22. Thomson AH, Hull J, Kumar MR, et al. Randomised trial of intrapleural urokinase in the treatment of childhood empyema. Thorax 2002;57:343-347.
    http://dx.doi.org/10.1136/thorax.57.4.343
    23. Marhuenda C, Barcelo C, Fuentes I, et al. Urokinase versus VATS for treatment of Empyema: a randomized multicenter clinical trial. Pediatrics 2014;134:e1301-e1307.
    http://dx.doi.org/10.1542/peds.2013-3935
    24. Ekingen G, Güvenc BH, Sözübir S, et al. Fibrinolytic treatment of complicated pediatric thoracic empyemas with intrapleural streptokinase. Eur J Cardiothorac Surg 2004;26:503-507.
    http://dx.doi.org/10.1016/j.ejcts.2004.05.032
    25. Kılıç N, Celebi S, Gürpinar A, et al. Management of thoracic empyema in children. Pediatr Surg Int 2002;18:21-23.
    http://dx.doi.org/10.1007/s003830200004
    26. Ulku R, Onat S, Kılıç N. Intrapleural fibrinolytic treatment of multiloculated pediatric empyemas. Minerva Pediatr 2004;56:419-423.
    27. Sonnappa S, Cohen G, Owens CM, et al. Comparison of urokinase and video-assisted thoracoscopic surgery for treatment of childhood empyema. Am J Respir Crit Care Med 2006;174:221-227.
    http://dx.doi.org/10.1164/rccm.200601-027OC

  • Bireysel Eğitimler

    Bireysel Eğitimler

    KENDİ KENDİNE HİPNOZ ÖĞRENİLEBİLİR Mİ?

    Otohipnoz ya da kendi kendine hipnoz kişinin günlük hayattaki sorunlarla başa çıkmada kullanabileceği en etkili yöntemlerden biridir. İnsanın kendi kendisini trans haline alarak rahatlamasını, gevşemesini, zihnini boşaltmasını ve gün içinde çok büyük ve içinden çıkılmaz görünen sorunlara dair yeni ve sağlıklı bakış açıları geliştirerek sorunlarını etkili biçimde çözebilmesini hedefleyen ve self hipnoz olarak da karşımıza çıkabilen bu yöntem kesinlikle bir hipnotik tedavi aracı olarak görülmemelidir. Her insanın yeterli sabrı ve emeği gösterdiğinde başarabileceği, tamamıyla öğrenilebilen bir teknik olan otohipnoz ağır depresyon, kişilik bozuklukları gibi daha ciddi psikolojik tedavi gerektiren durumlara çare olamaz. Bu gibi durumlar mutlaka alanında uzman bir hipnoterapistin müdahalesini, daha ileri aşamalarda ise ilaç tedavisini gerektirebilir.

    Otohipnozun amacı mental rahatsızlıkların tedavisinden ziyade günlük hayatta çözümünde zorluk yaşanan stres, kişiler arası iletişim, iş hayatında yaşanan zorluklar, dikkat dağınıklığı ve odaklanma güçlüğü gibi durumlarda kişinin kendi kendini telkin ederek daha berrak bir zihne ve bakış açısına kavuşabilmesidir. Ancak bu yöntemin uygulanabilmesi için öncesinde mutlaka bir uzmandan otohipnoz eğitimi alınması gerekir. Böyle bir eğitim kişinin sabrı, bireysel çabası ve aksatmadan yapacağı önerilmiş egzersizlerle birleştiğinde kendi kendini hipnoz etmek giderek daha kolay bir hale gelecek ve yapılan uygulamaların etkinliği de artacaktır.

    Genel anlamda bakıldığında otohipnozun aşamaları doğru nefes almayı öğrenme, günlük hayatta da uygulanabilecek nefes teknikleri geliştirme ve uygulama, rahatlama, tüm vücutla gevşeme, gevşemenin ardından uygulanan imajinasyon, kendi kendine telkin ve ardından otohipnoz durumundan ayrılma olarak özetlenebilir. Ancak dünya üzerindeki her insan birbirinden farklı olduğu gibi otohipnoz konusunda da herkesin kendine has, hatta zamanla kişinin kendi içinde bile değişiklik gösteren özellikleri söz konusudur. Gözetmen eşliğinde pratiğe yönelik uygulamaların yapılmasını ve öğrenilenlerin ileride nasıl uygulanıp uyarlanabileceğinin açıklanmasını içermektedir. Ayrıntılı bilgi almak ve otohipnozla ilgili sorularınızı yöneltmek için lütfen bize iletişim kısmındaki telefon numaralarımız ya da mail adresimiz üzerinden ulaşın. Huzurlu günler dileriz.

    Kendi Kendine Hipnoz Hakkında En Yaygın 5 Soru

    1-Herkes Kendi Kendine Hipnoz Yapabilir mi?

    Herkes kendi kendine hipnoz yapmayı öğrenebilir. Otohipnozu kendi bilinçaltınız ile bir alışveriş aracı olarak düşünebiliriz. Böylece kendinizi etkileyebilir ve bir anlamda şartlandırabilirsiniz.

    2-Kendi Kendine Hipnozdan Uyanamamak Diye Bir Durum Var Mı?

    Gerek kendi kendinize, gerekse birinin hipnoz etmesiyle “uyanamamak” gibi bir sorun yoktur. Bilinç kaybolmaz %100 bilinçsizlik hali oluşmaz.

    3-Hangi sorunları Kendi Kendine Hipnozla Çözebilirim?

    Kişisel gelişiminize katkı sağlayacağını düşündüğünüz her konuda katkı sağlayabilirsiniz. Bununla birlikte hipnoz sorunu çözmez. Sorun çözmek için farkındalığı bir üst seviyeye çıkartır.

    4-Kaç Saatte Otohipnozu Öğrenebilirim?

    Bu araba sürmeye benzer. Bir kez arabaya binip sürebileceğiniz gibi birkaç kez binip sürücülük yeteneğinizi geliştirmeniz gerekebilir.

    5-Kendi Kendine Hipnozda Zihinsel Yönlendirme Yapılıyor Mu?

    Evet yönlendirme yapılıyor. Yönlendirme yapılmayan versiyonuna hipnomeditasyon diyoruz. Merkezimize otohipnoz öğrenmek için gelen misafirlerimize öğrettiğimiz en önemli şeylerden biri de kendini tanımak ve bu hipnoz deneyiminin duruma ve kişisel ihtiyaçlarına göre uyarlamaktır. 

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ÇOCUK ve ERGENLERDE (OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK) TAKINTI HASTALIĞI

    ÇOCUK ve ERGENLERDE (OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK) TAKINTI HASTALIĞI

    Obsesyon ve kompulsiyon tanımları nelerdir?

    Çeşitli Türkçe kaynaklarda obsesyona “takıntı” kompulsiyona ise “zorlantı” tanımlaması getirilse de artık çoğu kaynak obsesyon ve kompulsiyon terimleri kullanılmaktadır. Tanımlayacak olursak obsesyon kişinin kontrolü dışında ortaya çıkan tekrarlayıcı düşüncelerdir. Ortaya çıktıklarında kişilerde rahatsızlık hissi meydana getirirler. Bu rahatsızlık hissinin kaybolması için kompulsiyon denilen bir takım davranışlar sergilenmektedir. Hastalar bu türden düşünce ve eşlik eden davranışların mantıksız olduğunu çoğu defa bilirler ve bunlardan kurtulamadıklarından şikayet ederler.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanımı nedir?

    OKB çeşitli obsesyonlar ve kompulsiyonlarla birlikte seyreden ve kişinin bu düşünce davranış ikilisi nedeni ile günlük hayatını olumsuz etkileyen kronik seyirli ciddi bir psikiyatrik hastalıktır. Kişiler genellikle bu düşüncelerin doğurduğu sıkıntı hissini bastırmak için sergiledikleri davranışlar, ve düşüncelerin tekrarlamaması amacıyla kaçındıkları belirli durumlar nedeniyle bir çok günlük aktivite sırasında çeşitli sınırları aşmazlar ki buna ritüel (adet) denilmektedir. Örneğin kirlilik takıntıları nedeniyle sürekli ellerini yıkayan bir hasta, elleri kirlenmesin düşüncesiyle belirli nesnelere dokunmak istemeyebilir. Bu da gün içerisinde sürekli belirli aktivitelerden kaçınmayı, planlanan işlerin hep benzer yollar izlenerek yapılması durumuna yol açar. Hastalık çoğunlukla 15-40 yaşları arasında başlayarak dalgalı bir seyir izler.

    Çocuk ve Ergenlerde OKB görülür mü?

    Evet görülür. Günümüzde OKB’nin çocuklukta ve erişkinlikte benzer belirtilerle ortaya çıktıkları ve olguların yarısına yakınında çocuk-ergen döneminde başladığı anlaşılmıştır.

    OKB Çocuk ve Ergenlerde sık gözlenen bir hastalık mıdır?

    Kısmen sık olarak görülmektedir. Yapılan çalışmalar %1-3 oranında olduğunu söylemektedir. Türkiye’de yapılan bir örneklemde 200 çocukta birinde görülmekte olduğunu söylemektedir. Çocukluk döneminde erkeklerde daha fazla görülürken ergenlikle birlikte kızlar ve erkeklerde eşit oranda görülür.

    Gelişimin bir parçası sayılan normal olarak görülen takıntılar ve ritüel davranışlar var mıdır?

    Evet gelişimin bir parçası olarak bir takım ritüel haline gelen davranışlar görülebilir. Bunlar hastalık belirtisi değildir. Normal olarak görülen törensi davranışları ve görülme yaşlarını aşağıda ki tabloda özetlemeye çalıştım. Bu ritüeller genellikle günlük hayatın bir parçasıdır ve çocuğun yaşam kalitesini etkilemezler. Yaşamlarının süre olarak önemsiz bir parçasını oluştururlar. Genellikle sıkıntı vermezler. Aksine endişe ve kaygı ile baş etme becerilerini artırırlar.

    Normal olarak görülen takıntı ve ritüeller ne zaman hastalık olmaya başlar?

    Öncelikle şunu belirtmem gerekir. Bu davranışlar çoğu zaman bir hastalık belirtisi değildir. Ancak obsesyonlar ve kompulsiyonlar çocuğun günlük hayatını zora sokacak duruma gelirse, 2 haftadan uzun sürerse, çocuk bunların saçma düşünce olduğunu kabul etse bile bu durumdan sıkıntı duyarsa bu durum OKB’yi düşündürebilir ve bir çocuk ve ergen psikiyatrisine başvurulması gerekir.

    OKB nedenleri nelerdir?

    Günümüzde yapılan çalışmalar OKB’nin artık bir beyin hastalığı olduğunu göstermektedir. Özellikle orbitofrontal korteks, singulat korteks ve nuc. Kaudatus gibi beyin bölgelerindeki bozulmaların bu hastalığın gelişmesinde önemli yer tutar. Ayrıca serotonin adı verilen bir beyin kimyasalında ki bozukluk yapılan çalışmalarda gözlemlenmiştir. Bir kısım OKB hastalarında ise hastalığın başlangıcından hemen önce streptekok adı verilen bir mikrobun enfeksiyonunun gözlemlenmesi bu mikrobun hastalığın gelişmesinde etkili olabileceği akla getirmektedir. Ancak bu tür enfeksiyonların sonrasında başlayan hastalık genellikle çok nadirdir.

    OKB ebeveyn tutumları sonucu gelişir mi?

    Hayır, yapılan çalışmalar aile tutum ve davranışlarının, okul sorunlarının ve çevresel faktörlerin hastalığın gelişiminde etken olmadığı belirtilmektedir.

    OKB hangi psikiyatrik hastalıklarla birliktelik gösterir?

    Özellikle çocuk ve ergenlerde OKB bir takım psikiyatrik durumlarla birlikte gözlenir. En sık birlikteliği Tik Bozukluğudur. Tikler ani ortaya çıkan sıçrayıcı kas hareketleridir. Bazı vakalarda garip sesler şeklinde de meydana gelebilir. Yapılan beyin görüntüleme çalışmaları tiklerin ve obsesyonların aynı beyin bölgelerinden kaynaklandığını göstermektedir. Ayrıca yukarıda belirtiğim enfeksiyöz olaylar neticesinde gelişen OKB’ye genellikler tiklerde eşlik eder. İkinci eşlik eden durum ise Dikkat eksikliğidir. Dikkat sorunları obsesyonların bir neticesi olabileceği gibi ayrı bir antite olarak da görülebilir. Özellikle ergenlerde OKB ile birlikte Depresyon sıklıkla görülür.

    OKB nasıl tedavi edilir?

    OKB hastalığı tedavisinde 2 temel yöntem vardır. İlaç tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi. En uygun olan her iki yöntemin bir arada kullanılmasıdır. Bazı hafif vakalarda tek başına terapi yeterli iken çoğu vakada ilaç tedavisi mutlak gereklidir. İlaç tedavilerinde başlıca silahlar antidepresanlardır. Ancak depresyondaki dozlarından daha yüksek dozlarda ve daha uzun müddette kullanılmalıdır. Genellikle ilk atakta iki yıl tedaviye devam etmek gerekir. İlaç tedavisine yanıt genel olarak 8-12 haftada yanıt alınır. Çocuk ve ergenlerde onay almış ve güvenle kullanabileceğimiz bir çok OKB ilacı mevcuttur. Bu ilaçlar kesinlikle bağımlılık yapmaz. Yan etkileri genelde ılımlıdır. Tedavi sırasında beklenmedik bir etki gördüğünüzde mutlaka hekiminize başvurunuz.

    OKB olan çocuk ve ergenlerin aileleri çocuklarına nasıl davranmalılar?

    Öncelikle ailelerimiz bu hastalıkla alakalı bilgilenmeleri çok önemli. Şunu akıldan çıkarmamak lazım sürekli el yıkayan ya da garip sorular soran çocuğunuz aslında bu davranışları kesinlikle yapmak istemiyor ve bu durumdan en müzdarip olan da yine çocuğumuz. O yüzden kesinlikle suçlayıcı tavırlara girilmemelidir. Obsesyonlara karşı uzun ikna edici konuşmalar aksine çocuğun kafasını karıştırmak ve hastalık yüzünden kendisini kötü hissetmesine neden olmaktan öteye gitmez. Kızmak, bağırmak, cezalandırıcı tutumlar sergilemek hastalığın gidişatını daha kötüye götürdüğü gibi depresyon gibi pek çok hastalığa zemin hazırlayacaktır. Aile içi iletişimini artırmak, sosyal ya da sportif faaliyetlere yönlendirmek ve hastalığın belirtilerini gündemde tutmamak en önemli yapılacak tavırlardır. OKB’ye sanki grip nezle yada kronik bir bedensel hastalıkmış gibi tepki göstermek ve çocuğumuza hep birlikte bu hastalığın üstesinden geleceğimiz güvencesini vermek onu rahatlatacak ve tedaviye karşı motivasyon sağlayacaktır.