Etiket: Gün

  • Bebeğiniz doğduktan kısa bir süre sonra d vitamini takviyesine başlamak ve sürdürmek çok önemli!!

    D vitamini kalsiyum dengesi ve kemik sağlığında çok önemli rol oynayan yağda eriyen bir vitamindir. Vücuttaki önemli görevleri;

     Diyetle alınan kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilmesini sağlar.

     Kemik erimesine yol açan bir hormon olan, paratiroid hormonun salgılanmasını önler.

     Vücutta kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar, kemik ve kasların sağlığı için gereklidir.

     Son çalışmalar göstermiştir ki D vitamini eksikliği multipl skleroz (MS), tip 1 diyabet, romatoid artrit, inflamatuar barsak hastalığı gibi otoimmun hastalıklar, duygu-durum bozuklukları, kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, meme, prostat, barsak gibi kanserler ile ilişkilidir.

     Üst solunum yolu enfeksiyonları, besin allerjileri, astım gibi rahatsızlıklar da düşük D vitamini düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir.

    D vitamini bir ön hormondur, karaciğerde ve böbrekte metabolik olarak aktif formlarına dönüşür. D3 vitamini (kolekalsiferol), ciltten UV-B ışınlarına maruziyet ile sentezlenir. D2 vitamini (ergokalsiferol), bitkilerde bulunan ve diğer diyetle aldığımız şeklidir. En çok balık (somon, sardunya, uskumru), balık yağı, karaciğer, et ve yumurta sarısında bulunur. Besinler D vitamini ile güçlendirilmediğinde ya da takviye D vitamini alınmadığında diyetle alınan D vitamini %10 ‘un altındadır. Amerika’ da süt ve süt ürünleri, portakal suları, ekmek, tahıllar ve formül mamalar D vitamini ile güçlendirilmiştir.

    Deride sentezlenen ya da diyetle alınan D vitamini ilk önce karaciğerde 25 hidroksi D vitaminine, daha sonra D vitamininin aktif formu olan 1,25 hidroksi D vitaminine dönüşür. 25 hidroksi D vitaminin yarı ömrü yaklaşık 20 gündür ve bu nedenle organizmadaki D vitamini durumunu en iyi yansıtan parametre olarak kabul edilir, vücutta D vitamini seviyesi olarak 25 hidroksi D vitamini ölçülür.

    Çocuklarda ve adölesanlarda güncel kabul edilen D vitamini standart düzeyleri;

    D vitamini YETERLİ: 25 hidroksi D vitamini > 20 ng/mL

    D vitamini YETERSİZ: 25 hidroksi D vitamini 15-20 ng/mL

    D vitamini EKSİK: 25 hidrokdi D vitamini < 15 ng/mL

    D vitamini eksikliği nedenleri ve risk faktörleri:

    – Sütçocukluğu döneminde bebeklerin ana besin kaynağı anne sütüdür. Anne sütünün 1 litresinde 12-60 IU D vitamini bulunmakta ve bu miktar bebeklerin günlük 400 IU olan gereksinimini karşılamamaktadır. Benzer şekilde bu dönemdeki bebeklerin aldığı diğer besinlerde de D vitamini yetersizdir. Formül mamaların litresinde 400 IU D vitamini olsa da bebek genellikle günde 1 lt kadar formül mama alamadığından D vitamini yine yetersiz kalmaktadır.

    – Maternal D vitamini eksikliği

    – Prematüre doğum ( 3. trimester plasentadan bebeğe D vitamini transferi için kritik, fetusta iskelet sisteminin kalsifiye olduğu dönem)

    – Koyu tenli olmak

    – Nöbet önleyici (antikonvülzan) ya da HIV tedavi edici ilaçlar kullanıyor olmak, ketakonazol ve bazı diğer mantar önleyici ilaçlar

    – Malabsorpsiyon (barsaktan emilim bozukluğu) ile giden hastalıklar ( Kistik fibrozis, inflamatuar barsak hastalığı)

    – Obezite ( D vitamini yağ dokusunda toplanır)

    -Yüksek enlemlerde yaşamak

    -Kış mevsimi (Şubat ve Martta en düşük)

    -Düşük güneş ışığı almanın diğer nedenleri

    -Kapalı alanlarda uzun süre kalmak (engelli çocuklar)

    -Dişi cinsiyet

    Bu yüzden, hayatın ilk haftasından itibaren anne sütü veya formül mama alan tüm bebeklere en az bir yaşına kadar 400 IU/gün D vitamini (günde 3 damla D vitamini) uygulanmalıdır.

    Bununla birlikte, güneş koruyucu kremlerin (30 koruma faktör ve üzeri) D vitamini sentezini %95 oranında azalttığı ve camdan geçen güneş ışınlarının D vitamini sentezi için uygun olmadığı bilinmelidir. Ailelerin yaşam şekilleri (kültürel nedenlerle bebeklerin çok fazla dışarı çıkartılmaması, evlerin balkonsuz olması gibi), hava kirliliği de bebeklerin yetersiz güneş görmesine neden olmaktadır.

    Özetleyecek olursak; bütün gebelerin ve bebeklerin günde 10-15 dakika süre ile kol ve bacakları açık şekilde gün ortasına yakın saatlerde güneş ışınlarından faydalanması desteklenmelidir. Bebeklere yaşamın ilk haftasından itibaren D vitamini verilmelidir. Ayrıca yeterli güneş görmeyen veya D vitamini yetersizliği bakımından riskli bir yaşam şekli olan annelere gebeliklerinin son üç ayında D vitamini verilmelidir.

  • Sinüzit nedir?!

    Sinüzit nedir?!

    Sinüzit, paranazal sinüslerin viral, allerjik veya bakteriyel nedenlere bağlı inflamasyonu olarak tanımlanır. Sinüzite neden olan inflamasyon burun mukozasını da etkilediği için “rinosinüzit” terimi akut bakteriyel sinüziti (ABS) daha iyi tanımlar. Gündüz öksürüğü, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtilerinin 10 günden uzun sürmesi ve 30. günden önce kaybolması durumunda ABS, 4-12 hafta sürüp geçmesi durumunda subakut bakteriyel sinüzit, 90 gün veya daha uzun sürerse kronik sinüzitten sözedilir. En az 10 günlük belirtisiz dönem aralıkları ile tekrarlayan ABS, rekürran akut bakteriyel sinüzit olarak adlandırılır. Kronik sinüzit zemininde ABS geliştiğinde, var olan sinüs belirtilerine akut hecme süresince yeni akut sinüzit belirtileri eklenir, antibiyotik tedavisi sonrası yeni belirtiler kaybolur, kronik sinüzit belirtileri devam eder.

    Viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE), allerjik rinit ve sinüzit, pediatri polikliniğinde görülen hastaların büyük çoğunluğunu oluşturur ve bu hastalıkların üçü de burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve öksürük ile belirti verir. Allerjik rinit ve viral ÜSYE sinüziti kolaylaştıran en önemli hastalıklardır. Bakteriyel sinüzitlerin %80’inde viral rinosinüzit, %20’sinde allerjik rinit kolaylaştırıcı rol oynar. Çocuklar yılda 6-8 viral üst solunum yolu enfeksiyonu (ÜSYE) geçirirler. Bunların %5-10’unda ABS komplikasyonu gelişir. Komplike olmayan viral ÜSYE doğal seyri iyi tanımlanmıştır. Ateş, halsizlik, miyalji, boğaz ağrısı, aksırık gibi belirtiler 3-8 günde kaybolur; öksürük, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi sık rastlanan belirtiler hastaların %25’inde 14. güne dek, %10’unda 14. günden daha fazla uzayabilir. Burun akıntısının renk ve kıvamı sinüzitin viral veya bakteriyel olduğunu ayırt ettirmez. ABS tanısı, ÜSYE belirtilerinin 10-14. günden sonra devam etmesi ile konulabilir. Devam eden bulgular genellikle gündüz öksürüğü ve burun akıntısı şeklindedir. Burun akıntısı herhangi bir renk veya kıvamda olabilir.

    ETKENLER VE OLUŞMA MEKANİZMASI
    Gebeliğin 3-4. ayında gelişen maksiller ve etmoid sinüsler doğumda mevcuttur. Maksiller sinüslerin çıkış yolu sinüsün medial duvarında yüksekte bulunduğundan bu sinüslerin drenajı yerçekimi etkisine bağlıdır. Birçok hava hücresinden oluşan etmoid sinüslerin her bir hava hücresi, kolayca tıkanmaya elverişli bir dar ostium ile orta meatusa açılır. Frontal sinüsler bir anterior etmoid hücreden gelişerek 5-8 yaşlarında orbitanın üzerine göç eder. Sfenoid sinüsler hipofiz çukuru önünde, posterior etmoidlerin arkasında yer alır, genellikle 5 yaşında havalanır. Sfenoid sinüsler çoğunlukla pansinüzitin bir komponenti olarak enfekte olurlar. Osteomeatal kompleks, orta ve alt meatus arasında, frontal, etmoid ve maksiller sinüslerin boşalma bölgelerinin birleştiği yerdir. Siliya hareketi aksi yönlere doğru olduğundan bu bölgede ortaya çıkan mukus retansiyonu infeksiyona zemin hazırlar.

    Sinüs ostiumlarının açık kalması, siliyer aparatın normal fonksiyonu ve salgıların kalitesi, paranazal sinüslerin normal fizyolojisi için en önemli faktörlerdir. Sinüsler içinde mukus retansiyonuna neden olan durumlar, sinüs ostiumunun tıkanması, siliya sayı veya fonksiyonunun kaybı ve salgı viskozitesindeki değişiklikler olup akut, akut rekürran veya kronik sinüzite yol açar. Mukozal ödem veya mekanik tıkanmaya neden olan durumlar sinüs ostiumunun tıkanması ile sonuçlanır. Viral rinosinüzit ve allerjik inflamasyon ostium tıkanmasına en sık yol açan durumlardır. Sinüs ostiumu tamamen tıkandığında sinüs içinde geçici basınç artışını negatif basınç oluşumu takip eder. Sinüs ostiumu tekrar açıldığında bu negatif basınç etkisiyle steril sinüs boşluğuna solunum flora bakterileri ile kolonize olan nazofarenks sekresyonu geri emilebilir. Aksırma, burun çekme ve sümkürme, burun içi basıncını artırmak suretiyle bakterilerin arka burun boşluğundan sinüse girişini kolaylaştırır. Siliyaların hareketi ve mukus örtüsünün yapışkanlığı solunum epitelini bakterilerin invazyonundan korur. Siliyaların sayı, yapı ve fonksiyonundaki değişiklikler sinüs içine bakteri girişini kolaylaştırır. Kistik fibroz ve astım gibi mukus kıvamının koyulaştığı durumlarda, sadece sıvı mukus varken hareket edebilen siliyaların fonksiyonu bozulur. Enfekte sinüs içinde bulunan pürülan materyal de siliya hareketini engeller. Mukus stazı, hipoksi, mikroorganizma ürünleri ve kronik inflamasyon kronik sinüzitteki azalmış mukosiliyer aktiviteye neden olurlar.Bu aktivitenin normale dönme süresi olguların çoğunda antibiyotik tedavi süresinden daha uzundur. Mukosiliyer aktivitenin geç iyileşmesi, medikal veya cerrahi tedavi sonrası rekürransların nedenlerinden bir tanesidir. Rekürransların diğer bir nedeni de sinüs duvarlarını oluşturan kemiklerin osteitis’idir. Kistik fibroz ve immotil siliya sendromunda mukosiliyer aktivitenin azaldığı hastalıklarda mukosiliyer temizlenme bozulur. Antikor yapım bozukluklarında da (selektif IgA eksikliği, IgG yapım bozuklukları, mutad değişken hipogamaglobulinemi ve daha nadiren selektif IgG alt grup eksiklikleri) tekrarlayan sinüs, orta kulak ve akciğer enfeksiyonlarına eğilim vardır. HIV infeksiyonu olan hastalarda da akut sinüzit insidensi yüksektir.

    Kronik sinüzit patogenezinde allerjik inflamasyon önemli rol oynar. Mukoza epitel fonksiyonunun bozulması sinüzit patogenezinde önemli rol oynar. Epiteldeki değişiklik sadece hiperplazi değil, aynı zamanda inflamasyonda rol oynayan epitel hücresi ürünlerinin yapımına da bağlıdır. Epitel hücresi IL-8, IL-6, IL-11, RANTES, MCP-1 ve GM-CSF gibi birçok sitokinin yapımından sorumludur. Bundan başka, epitel fonksiyonunun bozulması ile sinüslerde antbibakteriyel korunmaya yardımcı olan nitrik oksid yapımında azalma olur. Epitel fonksiyonundaki bu bozukluklar sinüste bakteri kolonizasyonunu kolaylaştırır. Çeşitli bakteri ürünleri de epitel fonksiyonunu ve sitokin yapımını etkileyerek inflamasyonu artırır. İnflamasyonun uzun süre devam etmesi epitel hücresinde kalınlaşmaya ve Goblet hücre hiperplazisine yol açar. Rinovirus, respiratuar sinsisyal virus ve influenza virusu infeksiyonlarında çeşitli sitokinlerin yapımı indüklenir. IL-8, nötrofiller ve bazı T-lenfositlerin sinüs mukozasına toplanmasına neden olurken, RANTES ise eozinofiller için kemotaktiktir. GM-CSF sinüs mukozasında toplanan neozinofillerin yaşam süresini uzatır. Eozinofiller aktiflendiğinde salgıladıkları ürünlerle epitel hücresinde iyon transferi işlemini bozmak suretiyle siliyostazisi artırır. Sinüs sıvısında eozinofillerin, mononükleer hücrelerin ve IL-5 üreten T-lenfositlerin baskın olduğu infeksiyona bağlı olmayan inflamasyon, büyük çocuklarda ve erişkinlerde kronik hiperplastik sinüzit-nazal polip sendromu (KHS-NS) olarak ortaya çıkabilir. KHS-NS’nin allerjik formunda hastaların yarısında astım veya allerjik rinit eşlik eder. Bu hastalıkta tipik astım veya allerjik rinit klinik belirtileri yanında serum IgE yüksekliği ve pozitif cilt allerji testi saptanır.

    Akut sinüzit ve akut orta kulak infeksiyonu patogenezi ve mikrobiyolojisi benzerlik gösterir. Bu benzerlik, akut orta kulak enfeksiyonunda antibiyotik kullanımı ve direnç gelişimi ile ilgili bilgilerin sinüzit tedavisinde kullanılmasını sağlar. Akut ve subakut sinüzitte Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae (non-tip b) ve Moraxella catarrhalis en sık rastlanan etkenlerdir. S. pneumoniae her yaşta sinüs izolatlarının %30-40’ını oluştururken, H. influeanzae ve M. catarrhalis eşit oranda sinüzit etkeni olup her biri %20’sini oluşturur.. Bu iki mikroorganizma beta laktamaz üretebildiği için amoksisiline dirençli olabilir. Hastaların %20’sinde ise sinüs sıvısı sterildir Anaeroblar ve stafilokoklar akut bakteriyel sinüzitte sık rastlanan etkenler değillerdir. Adenovirus, influenza, parainfluenza ve rinovirus hastaların yaklaşık %10’unda etkendir. Kronik sinüzitli erişkinlerde akut sinüzit etkenlerine ilaveten Staphylococcus aureus, koagulaz-negatif stafilokoklar ve anaerobik bakteriler sıklıkla sinüs aspirat kültürlerinde üretilmiştir. Kronik sinüzitli çocuklarda yapılan sinüs kültürü çalışmalarında çelişkili sonuçlar elde edilmiş, anaerobların oranı %0 ile %90 arasında bulunmuş, kültürlerin bir kısmı steril kalmış, bir kısmında ise kontaminasyon olarak değerlendirilmiştir. Bir çalışmada (Brook ve ark.) akut sinüzitten kronik sinüzit dönemine geçişte, başlangıçta sinüs sıvısında üretilen ve antibiyotiklere duyarlı olan S. pneumoniae, H. influenzae ve M. catarrhalis gibi mikroorganizmaların başlangıçta tedaviye yanıt vermeyen olguların tekrarlanan sinüs kültürlerinde tekrar üretildiği ve antibiyotik direnç oranlarında artış olduğu; anaerobik mikroorganizmaların tabloya eklendiği gösterilmiştir. Penisiline dirençli pnömokoklar iki veya daha fazla antibiyotik tedavisi alan hastalarda sıklıkla görülmektedir.

    TANI
    Normal koşullarda steril kabul edilen sinüs boşluklarının zaman zaman komşuluğundaki nazofarenks mukozası flora bakterileri ile kontamine olduğu gözönüne alınırsa, paranazal sinüs boşluğunda 104/ml veya daha fazla bakteri üretilmesi ABS tanısı için altın standarttır. Bununla birlikte invazif bir yöntem olan sinüs aspirasyonu çocuklarda bakteriyel sinüzitin rutin tanısı için önerilmez. Sinüs aspirat kültürlerinde üretilen mikroorganizmalar genellikle nazofarenks kültüründe de bulunmakla birlikte, nazofarenks kültürü sinüsteki patojeni öngörmede yeterli ve yararlı değildir.

    ABS tanısı, üst solunum yolu belirtileri ile başvuran çocukta belirtilerin sebat etmesi veya şiddetli olması gibi klinik kriterlere dayanır. Sebat eden belirtiler, 10-14 günden fazla sürüp 30. günden önce kaybolan nazal veya postnazal akıntı (her nitelikte), gündüz öksürüğü (gece kötüleşebilir) veya her ikisi birliktedir. Şiddetli belirtiler ise hasta görünümlü bir çocukta 39oC’den yüksek ateş ve 3-4 günden uzun süren pürülan burun akıntısıdır. ÜSYE sonrası solunum yolu belirtileri 10. güne dek sürebilir, ancak belirtilerin hafifleme eğilimi göstermemesi bakteriyel komplikasyonları düşündürür. Orta derecede şiddetli komplike olmamış viral ÜSYE’nun şiddetli belirtilerle ortaya çıkan ABS’den ayrılması gerekir. Viral ÜSYE’da ateş hastalığın erken döneminde, başağrısı ve miyalji gibi belirtilerle birliktedir. Bu konstitüsyonel belirtiler 2 gün içinde kaybolur, solunum belirtileri belirginleşir. Hastalığın ilk birkaç gününde pürülan burun akıntısı gözlenmez. Şiddetli belirtilerle başvuran akut sinüzit olgularında yüksek ateş ve üstüste 3-4 gün pürülan burun akıntısı aynı anda görülür, göz kürelerinin arkasında şiddetli başağrısı olabilir.

    Fizik inceleme ABS tanısında genellikle yardımcı olmaz. Komplike olmayan viral ÜSYE ve akut bakteriyel sinüzitte mukopürülan akıntı ile birlikte burun mukozasında hafif eritem ve ödem görülür. Yanakta ağrı veya hassasiyete cocuklarda nadiren rastlanır; bu bulgular çocuk ve adolesanlarda akut bakteriyel sinüzitin güvenilir belirtileri değildir. Frontal ve maksiller kemik üzerinde perküsyonla veya direkt basınç uygulayarak uyarılan ağrı, ABS’i gösterebilir. Periorbital şişlik etmoid sinüziti düşündürür.

    Solunum hastalığının erken dönemlerinde sinüs röntgeni, bilgisayarlı tomografi ve magnetik rezonans gibi radyolojik yöntemler sinüzit tanısında yararlı değildir, çünkü viral ÜSYE’da mukoza ödemi ve osteomeatal kompleksin tıkanması sinüs içinde sıvı birikmesine neden olmak suretiyle sinüzitin radyolojik bulgularını taklit eder. Bazı çocuklarda frontal sinüs hiç gelişmeyebilir veya tek tarafta gelişebilir. Gelişmemiş sinüsler yanlışlıkla opasite olarak değerlendirilip gereksiz tedavi verilmesine yol açabilir. Bu nedenle bir yaş altında sinüs filmleri büyük bir dikkatle değerlendirilmelidir. Bakteriyel sinüzitin tanısını tek başına koyan radyografik yöntem yoktur. Sinüs radyolojik incelemesi normal ise sinüzit olasılığı oldukça düşüktür. Anormal radyografik bulgular inflamasyonu yansıtır, inflamasyonun viral, bakteriyel veya allerjik orijinli olup olmadığını belirleyemez. Sinüs opaklaşması, 4 mm’den fazla mukoza kalınlaşması veya hava-sıvı seviyesi gibi radyografik kriterlerle tanı konulan persistan veya şiddetli ABS’li hastaların %75’inde maksiller sinüs aspiratlarında anlamlı bakteri üremesi saptanmıştır. Diğer bir çalışmada 6 yaşından küçük çocuklarda 10-30 gün boyunca süren sinüzit belirtileri, hastaların %88’inde anormal sinüs radyografisini öngördüğü, bu oranın 6 yaş üzerindeki çocuklarda %70 olduğu görülmüştür. Dolayısı ile, klinik kriterler kullanıldığında 6 yaş altındaki çocukların %60’ında sinüslerde anlamlı bakteri üremesi beklendiğinden prediktif değeri yüksek olan klinik kriterler ABS tanısı için yeterlidir. Daha büyük çocuklarda radyografinin gerekliliği konusu ise tartışmalıdır. Yalancı pozitiflik oranı yüksek olduğundan bu yaş grubunda sinüs radyografisi, tekrarlayan veya tedaviye yanıtsız akut bakteriyel sinüzitte ve belirtilerin şüpheli olduğu durumlarda tanıyı kesinleştirmek amacıyla yapılması yönünde eğilim vardır. Akut bakteriyel sinüzitin rutin tanısında bilgisayarlı tomografi (BT) önerilmemektedir, çünkü viral ÜSYE’na bağlı mukoza değişiklikleri ile akut bakteriyel sinüzite bağlı olanları ayırt ettirmez. BT şu durumlarda yapılmalıdır: komplike ABS, rekürran veya kronik sinüzit durumlarında cerrahi tedavi düşünülen hastalarda, ABS’li hastalarda proptosis, görme bozukluğu, ekstraoküler hareketlerde kısıtlılık, şiddetli yüz ağrısı, alın veya yüzde belirgin şişlik, şidetli başağrısı veya toksik görünüm varsa, kronik sinüzit medikal tedaviye yanıt vermez ise, sinüs ve çevre dokuların anatomisini detaylı bir şekilde göstermek ve cerrahi endikasyonu değerlendirmek amacı ile.

    ANTİBİYOTİK TEDAVİSİ
    Viral ÜSYE’da gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmak ve akılcı antibiyotik kullanımını sağlamak için, ABS klinik tanısında “persistan veya şiddetli sinüs belirtileri” nin kullanilmasi gerekir. Sinüzitli çocuklarda antibiyotiklerin etkisi kısıtlı sayıda plasebo kontrollü çift-kör çalışma ile değerlendirilmiştir (Wald ve ark.,1986; Garbutt ve ark., 2001). Wald çalışmasında tedavinin 3. gününde antibiyotik alanların %83’inde, plasebo alanların %51’inde ya tam kür veya iyileşme sağlanırken, tedavinin 10. gününde bu oranlar antibiyotik grubunda %79 plasebo grubunda %60 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasında ise klinik kriterlerle ABS tanısı konulan ve amoksisilin, amoksisilin-klavulonat veya plasebo ile tedavi edilen çocuklarda tedavinin 14. gününde iyileşme oranları sırasıyla %79, %81 ve %79 olarak bildirilmiştir. Garbutt çalışmasının sonucunda komplike olmayan ABS’de sinüs belirtilerinin 3 hafta veya daha fazla sebat etmesi durumunda yapılacak antibiyotik tedavisinin gereksiz antibiyotik kullanımını azaltacağı ve amoksisilinin ilk seçenek olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Her iki çalışmada da sinüs belirtilerinin 10 günden uzun sebat ettiği olgular tüm olguların yaklaşık %10 gibi küçük bir kısmını oluşturmuştur. Bu iki çalışma metod açısından farklılıklar göstermekle birlikte, Garbutt çalışması komplike olmayan ABS’de antibiyotik tedavisi başlanmadan önce semptomların birkaç gün daha gözlenip iyileşme görülmemesi halinde antibiyotik başlanabileceği kanısını uyandırmaktadır.

    Farklı coğrafi bölgelerde farklı oranlar bulunmakla birlikte H. influenzae’nın %10-50’sinde, M. catarrhalis’in %90-100’ünde beta laktamaz üretimi sözkonusudur. Ülkemizde pnömokokların %25-40’ında azalmış penisilin duyarlığı (MIC 0.1-1.0 mg/ml), %5-10 arasında yüksek düzeyde penisilin direnci (MIC >2.0 mg/ml) bulunmaktadır. Akut orta kulak infeksiyonu olan hastalardan elde edilen bilgilere göre pnömokoklara bağlı ABS’lerin %15’i, H. influenzae’ya bağlı olanların %50’si ve M. catarrhalis sinüzitlerinin %50-75’i tedavisiz kendiliğinden iyileşir. Bu durumda amoksisiline yanıtsızlık pnömokok sinüzitinde %3, H. influenzae sinüzitinde %5 ve M. catarrhalis sinüzitinde %5-10 civarında beklenecektir. Amoksisiline dirençli mikroorganizmaların olasılığını artıran risk faktörleri kreş veya ana okuluna devam etmek, son 3 ay içinde antibiyotik tedavisi almış olmak ve 2 yaşından küçük olmaktır. Bu faktörler yoksa düşük doz amoksisiline (45 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) yanıt %80 oranındadır. Amoksisilin allerjisi varsa sefuroksim (30 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya sefpodoksim (10 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) verilebilir. Ciddi allerjik reaksiyon durumunda klaritromisin (15 mg/kg/gün, 2 doza bölünür) veya azitromisin (10 mg/kg/gün tek doz halinde 4-5 gün) verilebilir. Penisiline dirençli pnömokok ile infekte olduğu bilinen ve penisiline allerjisi olan çocuklarda klindamisin (30-40 mg/kg/gün 3 doza bölünür) kullanılabilir. Tedavinin 48-72. saatinde burun akıntısı ve öksürük gibi sinüs belirtilerinde azalma olmuyorsa ya antibiyotik etkisiz veya sinüzit tanısı yanlıştır. Hasta düşük doz amoksisiline yanıt vermemişse, son 90 içinde antibiyotik tedavisi almışsa, orta-şiddetli hastalığı varsa veya kreş/ana okuluna devam ediyorsa amoksisilin-klavulanik asid (80-90 mg/kg/gün amoksisilin ve 6.4 mg/kg/gün klavulonik asid içerecek şekilde) ile tedavi edilmelidir. Diğer seçenekler sefuroksim, sefpodoksim, tek doz parenteral seftriakson (50 mg/kg) sonrası oral antibiyotik ile devam etmektir (başlangıçta kusmaları olan hastalarda). Önceleri trimetoprim-sülfametoksazol ve eritromisin-sülfisoksazol birinci veya ikinci seçenek olarak kullanılmakta idi. Pnömokoklarda artan penisilin direnci ile birlikte bu antibiyotiklere çapraz direnç oranları da arttığı için amoksisiline yanıt vermeyen olgularda bu antibiyotiklerin kullanılması önerilmez.

    Hasta ikinci antibiyotik kürüne de 2-3 gün içinde yanıt vermez ise veya akut olarak hasta ise ya kulak burun boğaz konsültasyonu ile sinüs aspirat kültürü alınıp sonucuna göre antibiyotik seçimi yapılır veya hasta yatırılarak intravenöz sefotaksim veya seftriakson tedavisi başlanır.

    Optimal tedavi süresi konusunda sistematik çalışmalar olmamakla birlikte ABS’de 10-14 günlük antibiyotik tedavi süresi üzerinde görüş birliği vardır. Alternatif olarak belirtiler tamamen kaybolduktan sonra 7 gün daha antibiyotik verilebilir.

    YARDIMCI TEDAVİ
    Tamponlanmış serum fizyolojik (SF) ile burun yıkamalarının kabuk oluşumunu önlediği, yapışkan salgıları sulandırdığı, burun kan akımı üzerine hafif vazokonstriktör etkisi olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada (Topal B ver ark.) SF burun damlası alan hastalarla antibiyotik alan hastaların 10 gün sonunda iyileşme oranları karşılaştırılmış, günde 4 kez her bir burun deliğine 5 damla SF verilen hastalarda iyileşme oranı antibiyotik alanlardan bir kat daha fazla bulunmuştur.

    Mukolitik ilaçların kullanımı, kalın ve yapışkan balgam yapımı arttığı için kronik sinüzitte yararlı olabilir. Ancak, akut sinüzitte mukolitiklerin etkinliğini gösteren çalışmalara mevcut değildir. Bu ilaçlar bitkisel kaynaklı veya acı bir tada sahip olduklarından, fazla kullanıldığında vagusun uyarılması yoluyla bulantı-kusmaya ve mukus salgısının paradoksik olarak artışına neden olabilmektedir.

    Topikal ve sistemik dekonjestan ilaçlar akut sinüzit tedavisinde kullanılmıştır. Dekonjestanların burun mukozasındaki kalınlaşmayı vazokonstriktör etkileriyle azalttıkları ileri sürülmüştür. Alfa adrenoseptörler üzerine veya noradrenalin salgılanması, geri alınması veya parçalanması üzerine etkilidirler. Alfa-1 reseptörler katekolaminlere vazokonstriktör yanıt verirler, sempatomimetikler en çok kullanılan oral dekonjestanlardır. Alfa-2 reseptörler imidazolin türevlerine yanıt verirler ve bu ilaçlar topikal olarak kullanılırlar. Ancak, sinüzitte topikal veya sistemik vazokonstriktörlerin faydalı etkilerini gösteren kontrollü çalışmalar mevcut değildir.

    Allerjik ritine sekonder gelişen ABS’de antihistaminikler burun akıntısını azalttıkları için kullanılmaktadır. Ancak, antihistaminiklerin antikolinerjik etkileri burun ve sinüs salgılarının viskozitesini artırdıklarından sinüs drenajının daha çok bozulmasına yolaçabilirler.

    Çocuklarda ABS’in adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine çift kör plasebo kontrollü tek çalışma mevcut olup (Barlan ve Ark.) bu çalışma intranazal budesonid ile tedavinin ikinci haftasında sinüzit belirtilerinde orta derecede iyileşme sağlamıştır.

    Hipertonik veya normal serum fizyolojik ile burun irrigasyonu, antihistaminikler, dekonjestanlar, mukolitik ilaçlar ve nazal kortikosteroidlerin sinüzit tedavisindeki etkinlikleri ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Allerjisi olmayanlarda antihistaminik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli veri yoktur. Antihistaminik ve dekonjestanların sinüzit tedavisinde yeri yoktur. Çocuklarda sinüzitin adjuvan tedavisinde intranazal steroidlerin etkinliği üzerine plasebo kontrollü tek sistematik çalışma mevcut olup (Barlan ve ark.) bu çalışmada intranazal budesonid ile tedavinin 2. haftasında belirtilerde orta derecede iyileşme sağlamıştır.Mukolitikler ve serum fizyolojik sistematik olarak çalışılmamıştır.

    KAYNAKLAR
    1.Brook I, Yocum P, Frazier EH. Bacteriology and beta-lactamase activity in acute chronic maxillary sinusitis. Arch Otolaryngol Head Neck Surg 1996;122:418-23.
    2.Shapiro NL, Pransky SM, Martin M, Bradley JS. Documentation of the prevalence of penicillin-resistant Streptococcus pneumoniae isolated from middle ear and sinus fluid of children undergoing tympanocentesis or sinus lavage. Ann Otol Rhinol Laryngol 1999;108:629-33.
    3.Wald ER, Bordley WC, Darrow DH, et al. Clinical practice guideline: Management of sinusitis. Pediatrics 2001;108:798-808.
    4.O’Brien KL, Dowell SF, Schwartz B, Marcy SM, Philips WR, Gerber MA. Acute sinusitis-Principles of judicious use of antimicrobial agents. Pediatrics 1998;101(suppl):174-7.
    5.Hamilos DL. Chronic sinusitis. J Allergy Clin Immunol 2000;106:213-27.
    6.Wald ER, Milmoe GJ, Bowen A, et al. Acute maxillary sinusitis in children. N Eng J Med 1981;304:749-54.
    7.Wald ER, Chiponis D, Ledesma-Media J. Comparative effectiviness of amoxicilline and amoxicilline-clavulonate potassium ın acute paranasal sinus infections in children: a double-blind, placebo-controlled trial. Pediatrics 1986;77:795-800.
    8.Garbutt JM, Goldstein M, Gellman E, Shannon W, Littenberg B. A randomized, placebo-controlled trial of antimicrobial treatment for children with clinically diagnosed acute sinusitis. Pediatrics 2001;107:619-25.
    9.Nash D. Sinusitis. Pediatr Rev 2001;22:111-7.
    10.Sener B, Arikan S, Alper EM, Gunalp A (1998) Rate of carriage, serotype distribution and penicillin resistance of Streptococcus pneumoniae in healthy children. Zentralbl Bakteriol 288:421-428.
    11.M. Ertek, S. Erol, Z. Özkurt, MA Taşyaran. Akut pürülan menenjitli olgulardan izole edilen Streptococcus pneumoniae suşlarının çeşitli antibakteriyel ajanlara duyarlılığı. XXIX. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, 8-13 Ekim 2000, Antalya. Özet kitabı, P01-28; s. 337.
    12.Tunçkanat F, Akan Ö, Gür D, Akalın HE. Steptococcus pneumoniae suşlarında penisilin direnci. Microbioloji Bülteni 1992;26:307-313.
    13.Gür D, Tunçkanat F, Şener B, Kanra G, Akalın HE. Penicillin resistance in Steptococcus pneumoniae in Turkey. Europ J Clin Microbiol Infect Dis 1994;13:440-1.
    14.Kanra G, Akan Ö, Ceyhan M, Erdem G, Ecevit Z, Seçmeer G. Çocuklarda hastalık etkeni olan Steptococcus pneumoniae suşlarında antibiyotik direnci. Mikrobioloji Bülteni 1996;30:25-31.
    15.Sümerkan B, Aygen B, Doğanay M. Resistance ala penicilline G ve Steptococcus pneumoniae en Turquie. Med Mal Infect 1995;25:1219-20
    16.Mülazımoğlu L, Erdem İ, Taşer B, Semerci İ, Korten V. Nasopharyngeal carriage of penicillin-resistant Steptococcus pneumoniae (penRSP) at day-care centers in Istanbul. 7th European Congress of Clinical Microbiology and Infectious Diseases, Vienna, 26-30 March 1995. Abstract no. 320.
    17.Öngen B, Kaygusuz A, Özalp M, Gürler N, Töreci K. Penicillin-resistance in Steptococcus pneumoniae in Istanbul. Clin Microbiol Infect Dis 1995;1:150.
    18.Çavuşoğlu C, Hoşgör M, Tünger A, Özinal MA. Steptococcus pneumoniae suşlarında penisilin duyarlılığında araştırılması. Bikrobiyoloji Bülteni 1997;31:113-8.
    19.Barlan IB, Erkan E, Bakır M, Berrak S, Basaran MM. Intranasal budesonide spray as an adjunct to oral antibiotic therapy for acute sinusitis in children. Annals Allergy Asthma Immunol 1997;78:598-601
    20.Spector SL, Bernstein IL, Li JT, et al. Parameters for the diagnosis and management of sinusitis. J Allergy Clin Imuunol 1998;102:S107-S144.
    21.Topal B, Özsoylu Ş. Are antibiotics required for the treatment of acute sinusitis in children? Yeni Tıp Dergisi 2001;18:S58-S60.
    22.Karadag A. Nasal saline for acute sinusitis. Pediatrics 2002;109:165.
    23.Kaliner MA, Osguthorpe JD, Fireman P, et al. Sinusitis:bench to bedside. J Allergy Clin Immunol 1997;99:S829-S848.

  • Öksürük nedeni

    Öksürük nedeni

    Çocuğum niçin öksürüyor? Astım mı? Sinüzit mi? Bronşit mi? Zatürre mi? Boğmaca mı?

    Özellikle bahar ve kış aylarında bazı anne-babaların kabusu olur çocuklarının inatçı öksürükleri. Hatta arkadaşlar ve komşular bile duruma el koyabilir: “Şu çocuğu bir de filanca doktora götürün!”.

    Solunum yollarının bir korunma refleksi olan öksürük çoğunlukla basit bir üst solunum yolu enfeksiyonunun (ÜSYE) belirtisidir. Öksürüğün özellikleri ve ona eşlik eden diğer hastalık belirtileri “soğuk algınlığı” veya “grip” olarak tanımlanan ve 5-10 gün içinde hafifleyerek iyileşen viral ÜSYE’den ayırımına yardımcı olur, örneğin:

    – Okul mevsiminin başlamasıyla birlikte ayda 1-2 kez tekrarlayan, burun akıntısı, aksırık ve bazen ateşle birlikte başlayan kuru öksürük 5-10 gün içinde hafifler, ancak tam kaybolmadan yeni bir burun akıntısı ve aksırık belirtileri ile yeniden başlar, bu durum kış boyunca devam eder. Ebeveyn bu durumu iyileşmeyen bir akiğer hastalığı olarak yorumlayabilir. Halbuki her öksürük dönemi farklı bir solunum yolu virüsüne bağlı bir ÜSYE’dir. Bu dönemlerde hastanın muayenesinde orta kulak iltihabı, sinüzit veya zatürre gibi bir komplikasyon saptanmamışsa antibiyotik tedavisi gereksiz ve etkisizdir, hastalık süresini kısaltmaz, bakteriyel komplikasyonları da önlemediği gösterilmiştir.

    – Bir viral ÜSYE sırasında 7-10 günden uzun süren ve şiddetinde hafifleme olmayan öksürük, burun/geniz akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi belirtiler akut sinüziti, 10 günden uzun süren inatçı kuru ve şiddetli öksürükler aşısız bebeklerde boğmaca sendromunu düşündürmelidir.

    – Her viral ÜSYE sırasında veya sonrasında ortaya çıkan ve bazen nefes darlığı ile birlikte olan hışıltılı solunum, çocukluk çağı astımı veya hava yolu reaktivitesine yol açan mide-yemek borusu reflüsü gibi diğer hastalıkları düşündürmelidir.

    – “Havlama sesine benzeyen” boğuk sesle öksürük, ses kısıklığı, nefes almada zorluk ve/veya nefes alırken “ötme sesi” gibi belirtiler kurup sendromunu, en sıklıkla akut larenjiti düşündürür.

    – Ateş, halsizlik, iştahsızlık, nefes darlığı, karın veya göğüs ağrısı, kusma gibi belirtiler zatürreyi düşündürmelidir. Bir viral ÜSYE sırasında başlangıçta düşen ateşin birkaç gün sonra tekrar yükselmesi, öksürüğün sebat etmesi veya artması, veya nefes darlığının başlaması da zatürreyi hatıra getirmelidir.

    – 15 günden uzun süren, geceleri artan ardışık şiddetli kuru öksürük nöbetleri özellikle 6 ayın altında ve 8 yaşın üstündeki bebek ve çocuklarda boğmacayı da düşündürmelidir.

    Yukarıda örneklenen inatçı ve sıradışı öksürükleri olanların, özellikle çocukların %7-15’inde rastlanan çocukluk çağı astımı açısından çocuk allerji uzmanı tarafından değerlendirilmesi uygun olacaktır.

  • Soğuk algınlığı!!

    Soğuk algınlığı!!

    Soğuk algınlığının etkeni nedir?

    Halk arasında “soğuk algınlığı” veya “üşütme” şeklinde adlandırılan hastalık, doktorlar tarafından “viral üst solunum yolu enfeksiyonu” olarak bilinir. Hastalığın üşüme veya üşütmekle ilgisi olmayıp, bahar ve kış gibi soğuk mevsimlerde salgınlar yapan virüslerin neden olduğu hastalıklardır. En sık rastlanan etkenleri Rhinovirus (%60), Respiratory syncytial virus, Coronavirus, Influenzae virüsü, Parainfluenzae virüsü ve Adenovirus’tür.

    Gribi SA’dan Ayıran Belirtiler Nelerdir?

    Griple soğuk algınlığı bazen birbirine karıştırılır. Grip influenza adı verilen bir virüse bağlı olarak soğuk mevsimlerde ortaya çıkan bir solunum yolu infeksiyonudur. Burun Akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, aksırık, kuru öksürük griple soğuık algınlığının ortak belirtileri olabilir. Gribi soğuk algınlığından ayıran belirtiler ise kas ve eklem ağrısı, halsizlik, yüksek ateş ve baş ağrısının olmasıdır. Çocuklarda 2 yaş altında ateş görülebilir.

    Sağlıklı bir çocuk yılda kaç kez soğuk algınlığı geçirebilir?

    Tüm çocuklar soğuk algınlğı geçirir. Bazıları daha az belirti verir. Sağlılı 1-5 yaş arası çocuklar yılda 8’e kadar sayıda soğuk algınığı geçirebilir. Bunların az bir kısmı orta kulak iltihabı, sinüzit, zatürre gibi hastalıklarla komplike olabilir. Sık sık komplikasyon olmadığı sürece sık soğuk algınlığı geçiren çocuklarda altta yatan bir bağışıklık sistemi hastalığı aranmasıa gerek yoktur.

    Soğuk algınlığı infeksiyonu nasıl yayılır?

    Soğuk algınlığına neden olan virüsler enfekte kişinen salyasına temas etme sonucu bulaşır. Aksırma ve öksürme ile de salyanın solunum yollarına bulaşması da mümkündür. Hastalığın bulaşmasını önlemede en etkin yöntem el yıkama ve gerekirse maske kullanmadır.

    Soğuk algınlığından korunmada günlük C vitamini alımı etkili midir?

    Bu konuda çok sayıda klinik araştırma yapılmıştır. Toplumda dağlıklı bireylerde yapılan 23 ayrı araştırmanın sonuçları bir arada değerlendirildiğinde, korunma amacıyla günlük alınan 2 gramlık dozlarda bile C vitamininin soğuk algınlığı sıklığını azaltmadığı sonucuna varılmıştır. Bu araştırmaların altısında alt grup analizlerinde sadece şiddetli soğuk veya fiziksel strese maruz kalan askerler, maraton koşucuları ve kayak sporcularında koruyucu dozda günlük olarak alınan C vitamininin soğuk algınlığısıklığını yarı yarıya azalttığı saptanmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde günlük >200 mg C vitamini alımının faydası var mıdır?

    Doktorların çoğu soğuk algınlığı geçiren hastasına C vitamini önermekte veya bu vitamini içeren gıdaları hastalık sırasında bolca tüketmesini önermektedir. Ancak bu konuda yapılan klinik araştırmaların çoğu C vitamininin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmada yararını gösterememiştir. Sadece 1974 yılında yapılan bir araştırmada hastalığın ilk gününde alınan tek 8 gramlık dozun hastalık süresini bir miktar kısalttığı gösterilmiştir. C vitamininin asit yapıda olğu ve yüksek niktarlarda alındığında mideye zarar verebileceği unutulmamalıdır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antihistaminlerin değeri nedir?

    1800 erişkini kapsayan 9 klinik araştırmayı içeren analizlerde birinci kuşak antihistaminik ilaçların burun akıntısı ve aksırık belirtilerini 2. günden sonra azalttığı, ancak bu yararın sınırlı olduğu saptanmıştır. 9000 erişkin ve çocuk hastayı içeren 32 kontrollü araştırmanın bir arada incelenmesi ile elde edilen sonuçlar ise antihistaminik ilaçların tedavide yararını gösterememiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde su buharı solumanın faydası var mıdır?

    Bu konuda yeterli araştırma olmadığından buhar solumanın soğuk algınlığındaki etkinliği bilinmemektedir. B ununla birlikte soğuk mevsimlerde ev içinde nem oranının %40’ın altında olmamasına dikkat edilmelidir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde dekonjestanların yararı var mıdır?

    Dekonjestanların burun tıkanıklığını tek doz uygulamadan sonraki 3-10 st azalttığını gösteren kanıtlar vardır, ancak daha uzun sürede yararı ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Özellikle astım hastalarında solunum yollarının sistemik dekonjestan ilaçlarla kurutulması zararlı olabilir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde ekinezya’nın değeri nedir?

    Sekiz ayrı klinik araştırmanın sonuçları birlikte değerlendirildiğinde bazı ekinezya preparatlarınınsSoğuk algınlığı belirtileri üzerine sınırlı yararı olduğu görsterilmiş, ancak bu araştırmalarda 200 den fazla farklı preparatın kullanılmış olması, preparatların bitkinin farklı kısımlarından elde edilmesi ve ekstraksiyon yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerle, bitkinin yararı konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamaktadır. 2007 yılında ekinezya kullanımının etkinliğini araştıran 14 çalışma birarada değerlendirildiğinde ekinezyanın soğuk algınlığı gelişme olasılığını %58 oranında azalttığı, hastalık süresini ise ortalama 1.4 gün azalttığı gösterilmiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde çinko etkili midir?

    Çinkonun soğuk algınlığı tedavisinde etkinliği ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar iki meta-analizle bir arada incelenmiştir. Bu analizlerden birinde belirti sürelerini 7 günde azalttığı, diğerinde ise hiç bir yararı olmadığı sonucuna varılmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antibiyotikler kullanılmalı mıdır?

    Gerek klinik çalışmalar gerekse bu açlışmaları bir arada sistematik biçimde bir araya getirerek değerlendiren meta-analizler antibiyotiklerin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmadığını, soğuk algınlığı sırasında veya sonrasında gelişen bakteriyel kulak iltighabı, sinüzit veya zatürre gibi kompliasyon olasılığını da azaltmadığını göstermiştir.

    Soğuk algınlığında doktorlar niçin gereksiz antibiyotik tedavisi uygular?

    Doktorların gereksiz antibiyotik reçete etmesinin nedenleri ebevenyin beklentisini tatmin etme, başka hekimin nasıl olsa antibiyotik yazacağı öngörüsü, aşırı tanı, eksik veya yanlış bilgi, ve komplikasyon korkusudur. Anne ve babaların birçoğu gerçekten solunum yolu enfeksiyonu belirtileri olduunda doktorun antibiyotik reçete etmesini beklerler, ancak bu beklentileri daha önceden gittikleri hekimin uygulamasından öğrenilen bir tecrübeye dayanır. Eğer aileye daha çok zaman ayrılıp hastalık ve antibiyotikle ilgili açıklama yapılırsa bu beklentilerinin ortadan kalktığı görülmüştür. Antibiyotik verilmeyen üst solunum yolu viral enfeksiyonlarında sonradan bakteriyel enfeksiyon gelişme ve hastanın geri dönme olasılığının artmadığı gösterilmiştir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları içinde antibiyotik tedavisi gerektiren durumlar nelerdir?

    Halk arasınd “beta mirobu” olarak tannan grup A streptokok bakterisine bağlı boğaz ve bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı, sinüzit, epiglottit ve boğmaca antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

  • Okul öncesi çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal sağlığını kontrol ettirin

    Okula başlama hem çocuk hem anne baba için yeni ve heyecan verici bir durumdur. Okula başlamadan önce zamanının büyük çoğunluğunu evde ve ailesi ile geçiren çocuk okula başlaması ile bambaşka bir sosyal çevreye girmektedir. Okul aslında ilk toplumsallaşma yeridir. Artık onun da oyun dışında amaçları, aktiviteleri ve sorumlulukları olacaktır. Aileden ayrılma endişesi, yeni ortama ayak uyduramama korkusu çocukların sıkıntı yaşamasına neden olmaktadır. Çocuklar kendisinden büyüklerden zarar görme kaygısı yaşayabilmektedir. Çocuğun daha önce ana sınıfı ya da kreş deneyiminin olması başlama sürecini kolaylaştırırken olmaması bu başlangıcı zorlaştırmaktadır.

    Okula başlamadan ev için okula yönelik hazırlıklar yapılmalıdır. Sorumluluk duygusu geliştirilmeli, yemek ve uyku saatleri düzene sokulmalıdır. Okula başlarken ailecek birlikte okul alışverişi yapmak ve çocuğun hoşuna gidebilecek şeyler alınabilir. Okul hazırlığı anne baba ile eğlenceli bir etkinlik şeklinde yapılabilir. Okuldan neler öğreneceği, okulun kendisine neler katacağı anlatılmalıdır.

    Okulun ilk günü mümkünse anne baba ve çocuk okula birlikte giderek çocuğun kendisini yalnız hissetmemesi sağlanmalıdır. İlk gün mutlaka okulda gitmesi sağlanmalı ve özelikle ilk günlerde devamsızlık konusunda taviz verilmemelidir. Okula gitmek istemeyen çocuklarda bulantı, baş ağrısı, kusma, karın ağrısı görülebilir. Gerçek bir hastalık olmadığından emin olunarak bu belirtilerin okula gitmek istememekten kaynaklanması durumunda devamsızlık yapmasına izin verilmemelidir. Okula geç kalma konusunda da taviz verilmemelidir.

    Okul hakkında bilgi verilmeli, okulda yaşayabileceği şeyler anlatılmalı, olumsuz durumlarda anne babaya nasıl ulaşacağı konusu netleştirilmeli ve çocuğun kendisini güvende hissetmesi sağlanmalıdır. Okula gitmek istememesine karşı ceza, zor kullanma gibi davranışlar sorunu çözmeyecektir. Anne baba iyi bir iletişim ile okula gitmenin bir sorumluluk olduğunu somut ve net bir dille anlatmalıdır. Kıyaslama yapılmamalıdır. Okula gitme konusunda pazarlık ya da ikna çabasına girilmemelidir. İlk günlerde eve geldiğinde okulda yaşadıkları ile ilgili konuşulabilir. Okul fobisine dikkat edilmelidir. Gerekirse profesyonel bir psikolojik danışmanlık hizmeti alınmalıdır.

    Her çocuk açısından okula başlamak oldukça hassas bir dönemdir. Bu açıdan okul ve öğretmen seçiminin, aile ve çocuğun kişiliğine, beklentilerine uygun olması önemlidir.

    OKULLAR AÇILMADAN ÖNCE ALINACAK ÖNLEMLER

    • Çocuğunuzu duygusal ve psikolojik yönden okula hazırlayın. Başlamadan önce okulu gezdirin ve öğretmenle iletişim kurmasın sağlayın. Eğer isterse öğretmenle vakit geçirmesini sağlayın. Bu çocuğun güvende hissetmesi açısından oldukça önemlidir.

    • İlk haftalarda biraz stres ve kaygı yaşamasının normal olduğunu ona anlatın. Okula başlamadan önce bu konuyla ilgili muhakkak konuşun. Normalde çocukların uyum süreci 3 ile 21 gün arasında değişmektedir. Bu nedenle sabırlı olmak gerekir.

    • Çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal sağlığını kontrol ettirin. Çocuk doktoru, göz doktoru ve diş hekimi muayeneleriyle birlikte gerekiyorsa psikolog görüşmesini organize edin.

    • Okullar açılmadan en az bir hafta önce uyku ve yemek saatlerini yeniden planlayın. Televizyon ve bilgisayar karşısında geçirdiği saatleri kısıtlamaya çalışın. Yaz aylarında bu süreler artabiliyor. Ancak okullar açılırken bu zaman dilimlerinin azalması gerekiyor.

    • Ders motivasyonunu artırabilecek eğitim malzemeleri alın. Okul alışverişine birlikte çıkın ve mümkün olduğunca onun seçimlerine saygı gösterin.

    • Öğrencilik yıllarınız ile ilgili paylaşımlarda bulunun. Bu paylaşım onlara öğüt vermekten daha çok işe yarıyor.

    Eğer iyi hazırladığınızı düşünüyorsanız sınıf kapısında çok fazla oyalanmayın. Siz oradan ayrıldıktan sonra kendini iyi hissedecektir. Eve geldiğinde isterse okulda yaşadıklarıyla ilgili onunla konuşun. Anlatması konusunda zorlamayın, sabırlı olun, kendi istediği zaman anlatmasına izin verin. Çıkışta siz alacaksanız tam vaktinde orada olmaya çalışın.

    Uyum süresinin uzaması ya da tepkilerin şiddetli olması durumunda uzmanlardan yardım alın. Ebeveynlik çocukları sadece korumak değildir. Onları gerçek hayata hazırlamak, sağlıklı büyümelerine yardımcı olmak ve güçlendirmektir.

  • Çocuklarda uyku sorunları – uyku eğitimi

    Çocuklar için uykunun önemi nedir?

    Uyku, çocukların fiziksel ve zeka gelişimi için çok önemlidir. Yapılan bilimsel çalışmalarda, uyku sorunu olan bir çocuğun uykusu düzenlendikten sonra okul başarısının ve konsatrasyonunun arttığı, dikkat eksikliğinin azaldığı gösterilmiştir. Uykusuz bir bebek gün boyu mutsuz ve huzursuzdur, yaptığı hiçbir aktiviteden zevk almaz, konsantre olamaz.

    Uyku sorunu, sadece çocuğu değil ailenin geri kalanını da etkiler, hayat kalitesini bozar. Çocuklarınıza iyi bakabilmek için önce kendinize iyi bakmanız gerekir. Bunun yolu da iyi uyumaktan geçer. Bebeğinize düzenli bir uyku sağlarsanız, kendiniz ve aileniz için de sağlamış olursunuz.

    Kronik uyku sorunu olan çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkar ?

    -Kazalar ve yaralanmalar

    -Davranış problemleri

    -Konsantrasyon ve dikkat eksikliği

    -Okul başarısında düşüş

    -Daha yavaş reaksiyon süresi görülür.

    Çocuklarda uyku sorunları ne sıklıkta görülüyor ?

    1-5 yaş arasındaki çocukların %25’inde uyku sorunları görülüyor ve bu sorunlar zannedildiği gibi çocuk büyüdükçe düzelmiyor. Yapılan çalışmalarda uyku sorunları olan bebeklerin %84’ünde sorunun 3 yaşından sonra da devam ettiği gösterilmiştir. Dolayısıyla sorunun çözümünü ertelememek gerekir. Uyku eğitimine ne kadar erken başlarsanız o kadar kolay ve hızlı yol alırsınız.

    Ne kadar uykuya ihtiyaçları var ?

    Yenidoğanlar: 16-18 saat

    9 ay-2 yaş : Gece 10-12 saat (bölünmeden olabilir), gündüz 2-3 saat

    1-4 yaş : Toplam 12-14 saat

    5-10 yaş : Gece 10-11 saat uykuya ihtiyaç duyarlar.

    Uyku problemi belirtileri nelerdir ?

    Uykuya dalmakta güçlük

    Gece sık uyanmalar, ağlayarak uyanmalar

    Gündüz uykulu ve huzursuz olma

    Uyku düzeninin ne zaman oluşturulması gerekiyor ?

    Bebekler doğduktan sonraki ilk 3 aylarında düzensiz bir şekilde uyuyup uyanırlar. Uyku süreleri ve saatleri değişkendir. Altı haftalık olduktan sonra gece ve gündüzü ayırt etmeye ve geceleri daha düzenli uyumaya başlarlar. Dördüncü aydan sonra da beyin yeterli olgunluğa ulaşır ve uyku düzeni oluşturulması gerekir.

    Bu düzeni oluşturmak için sihirli bir yöntem var mı ?

    Uyku düzeni oluştururken sihirli bir kelime var “ rutin”. Çocuklar düzene bayılırlar. Düzenli yatış-kalkış saatleri ve yemek saatleri olursa çok daha mutlu, özgüvenli ve sorunsuz olurlar.

    Uyku rutini oluşturun ! Bu rutin çocuğunuzun ayına/yaşına göre değişen ama her gün aynı sırada, aynı şeylerin yapıldığı bir aktivite olsun. Mesela:

    – banyo-uyku tulumu-emzirme-ninni-yatak

    – sütünü içmek-diş fırçalamak-pijamaları giymek-kitap okumak-uyku

    Önemli olan ne yaptığınız değil, çocuğunuzun hoşuna giden, zorla yapılmayan, çocuğunuzla beraber geçirdiğiniz özel bir zaman dilimi olsun. Sizin de stresinizi azaltsın, onu da sakinleştirsin. Ebeveynliğin her alanında olduğu gibi bunda da devamlılık ve tutarlılık başarının anahtarıdır.

    Zamanlama çok önemlidir. “Uyku işaretlerine” dikkat edin. Esnemek, gözleri ovuşturmak, kulakları-saçları çekiştirmek, huzursuzlanmak, ağlamak, emmek istemek..vs. uyku işaretleridir. Bu işaretleri gözleyin ve görünce daha fazla bekletmeden uykuya geçirin. Eğer gecikirseniz bebeğiniz çok yorulur ve daha zor uykuya dalar.

    Uykuyu düzenlemenin püf noktaları nelerdir ?

    Uyku işaretlerine dikkat edin. Zamanlama çok önemli !

    Gece ve gündüz aynı odada ve aynı yatakta uyutmaya dikkat edin.

    Odası karanlık ve sessiz olsun.

    Uyku rutini oluşturun ve bu rutine uyun.

    Belirli bir uyanma ve uyuma saati ayarlayın. Bu saat hafta içi veya sonu ½-1 saatten fazla değişmesin.

    Gece iyi uyuması için gündüz uykularının yaşına uygun ve düzenli olması gerekir.

    Yatağına uykuluyken ama henüz tam uyumamışken koyun. Bu sayede uyandığı zaman kendi başına tekrar uykuya dalmayı öğrenir.

    Okul öncesi çocuklarda :

    Hep aynı saatte yatırın.

    Uyku rutini oluşturun ve bunu çocuğunuza anlatın, gerekirse resimli anlatım olsun.

    Yatağına yattıktan sonra tekrar bir şey isterse ( su, süt, öpücük..vs), sadece 1 defa verin. Tekrar isterse cevap vermeyin veya hayır deyin.

    Bazı durumlarda “uykuya dalamıyorum oyunu” oynamak işe yarar.

    Sizin uyku sorunu olan hastalara yaklaşımınız nasıl oluyor ?

    Uyku sorunları her 4 çocuktan birinde görülüyor ve özellikle ilk 0-2 yaşta tüm ailenin düzenini bozan ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ben, takibimdeki bebeklerin rutin kontrollerinde beslenme ve gelişim gibi, uyku düzenini de sorguluyor ve bu konuda aileyi bilgilendiriyorum.

    Başvuran hastalarda öncelikle ayrıntılı bir öykü alıyorum. Altta yatan uyku bozukluğuna sebep olabilecek bir hastalık olup olmadığını sorguluyorum. Kolik, kabızlık, besin alerjisi veya idrar yolu enfeksiyonu gibi durumlar uyku sorunlarına sebep olabiliyor. Uyku prensiplerini anlatıyorum. Çocuğun yaşına göre nelerin hatalı yapıldığını, ne yapılıp, ne yapılmaması gerektiğini anlatıyorum. Daha sonra aileye bebeğin uyku ihtiyacına ve yaşına göre değişen bir uyku planı öneriyorum. Bu planı nasıl uygulayacaklarını anlatıyorum ve 7 günlük bir uyku günlüğü tutmalarını istiyorum. İkinci görüşmede uyku günlüğüne göre sorun veya eksik olan kısımlarda düzenlemeler yapıyorum. Sonra bütün aileye sabaha kadar deliksiz uykular diliyorum…

  • Genç Kızlık Dönemi (Puberte) ve Bilinmesi Gerekenler

    Genç Kızlık Dönemi (Puberte) ve Bilinmesi Gerekenler

    Puberte vücutta değişikliklerin başladığı ve artık bir erişkin görünümü oluşan dönemdir. Bu değişimlerin
    en erken 8 yaşında veya en geç 13 yaşına kadar başlaması normaldir.

    Puberte beyninizin bazı sinyalleri göndererek vücudunuzda belirli bölgelerde değişiklik yapmasını
    söylediği zaman başlar. Bu sinyallere biz hormon diyoruz. Hormonlar vücüdun fonksiyonlarını kontrol
    eden kimyasal maddelerdir.

    Hormonlar puberte döneminde şu değişikliklere sebep olur; boyunuz uzar ve kilo alırsınız, kalçanız
    genişleyebilir, memeleriniz büyür, koltuk altında ve vulvada kıllarınız oluşur, vücut kokunuz değişir,
    yüzünüzde sivilve veya komedonlar oluşur ve ilk adet kanamanız başlar.

    Meme gelişimi başladıktan sonra meme başının etrafındaki koyu alanlar şişme oluşur. Meme dokusu
    büyür ve yuvarlaklaşır. Bir memenin diğerine göre daha büyük olması normaldir. Bazen memede ağrı
    veya hassasiyet olur. Bu bulguların hepsi normaldir.

    Adet kanaması her ay olan, olası bir gebeliğe vücudun hazırlık dönemidir. Hormonlar yumurtalıklara her
    ay bir yumurta üretmesini söyler. Bu yumurta fallopian tüp denen tüp içinde ilerler. Bu sırada rahim
    içindeki cilt gibi olan doku kalınlaşır ve büyür. Eğer gebelik oluşmamışsa (yani sperm yumurtayı
    döllemediyse) rahim içindeki cilt gibi olan ve kalınlaşmış doku dökülür ve kanama oluşur.

    Adet kanaması genelde 12-14 yaş arasında oluşur. Kanama 2-7 gün sürer. Kanama her 21-45 günde bir
    olması normaldir. Adet kanamasının başladığı ilk yıllarda düzensiz kanama olması normaldir. Adet
    kanaması 2 ayda bir olabilir veya bir ayda iki kere kanama olabilir. Genellikle ilk adet kanamaları 6 yıl
    sonra düzenli hale gelir.

    Şunları unutmamalısınız;

    Eğer cinsel ilişkiye girdiyseniz ve adet kanamanız gecikti ise gebe olma ihtimaliniz var. Bu nedenle
    mutlaka gebelik testi yapmalısınız.

    12 yaş civarındaki kızların henüz adet kanaması başlamamış olsa bile heran bir adet kanaması
    olabileceğinden okula giderken çantalarında adet dönemi pedi bulundurmaları gerekir.

    Kullandığınız ped veya tamponu 4-8 saatte bir mutlaka değiştirmelisiniz. Adetin ilk birkaç gününde
    kanamanız daha fazla olabilir daha sık ped değiştirmeniz gerekir.

    Adet döneminde bazı kızların kasıklarında ağrı veya bel ağrısı olabilir. Bazı kızlarda ise baş ağrısı, baş
    dönmesi veya ishal olabilir.

    Adet sancılarını azaltmak için ibufen veya naproksen sodyum (allerjiniz yoksa veya ciddi astımınız
    yoksa) kullanabilirsiniz.

    Ağrıları hafifletmek için egzersiz yapılabilir veya bel veya kasık bölgesine sıcak su torbası konabilir.

    Puberte dönemindeki kızlar aşağıda sıralanan belirtilerden birisini farkederlerse mutlaka ebeveynleri ile
    görüşmeli veya doktora başvurmalıdır:

    15 yaşındasınız ve heüz adet kanamanız başlamamışsa
    İlk başlarda adet döneminiz düzenli fakat sonra düzensizleşmeye başladıysa
    Adet kanamanız 21 günden önce veya 45 günden sonra oluyorsa
    Adet kanamanız 90 gün geciktiyse (yılda 1 kere bile olsa)
    Kanamanız 7 günden fazla sürüyorsa
    Kanamanız çok fazla mesela satte 1 veya 2 saatte bir ped değiştirmek zorunda kalıyorsanız.
    Adet sancınız günlük işlerinizi kısıtlayacak kadar çok ve ağrı kesici ile geçmiyorsa
    Kadın doğum uzmanı kadın sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. 13 veya 15 yaş arasında ilk
    görüşmenizi yapmanızı öneririm. İlk muayenede sadece sohbet edip soracağınız sorulara cevap verebilir
    ve vücudunuzda oluşacak değişiklikler ile ilgili, sağlıklı olmanız ile ilgili bilgiler verebilir. Ayrıca sonraki
    kadın doğum muayenesi ile ilgili bilgi verebilir. 

  • Yoldaşım Olan Sigaraya Mektup

    Yoldaşım Olan Sigaraya Mektup

    Sigara içmek keyiflidir, sigara neşe,mutluluk verir, sigara her zaman yanımızdadır.Şahsen ben ilk onunla ergenliğe bastım, belki de o anlardaki en önemli ve tek şahidim o. İlk onunla mahremiyetimi sakladım, onunla güldüm, onunla hüzünlendim. İlk seks deneyimimden sonra oluşan mutluluğu ve heyecanı onunla paylaştım. İlk kez derslerden kötü not aldığımda, ilk sarhoş olduğumda, ilk sevdiğimi kaybettiğimde yanımda o vardı. Sigara her ortamda hep hazır ve nazır, usulca alev alev yanarak bizi dinlerdi.

    “Mutluluk parayla satın alınmaz” diyenlere inat, üç beş liraya 20 tane mutluluk çubuğu alırdım.Beni mutlu etmek için bu yirmi tane sigara kendini yaka yaka feda ederdi. Her seferinde büyük bir içtenlikle beni mutlu edebilmek için alev alev yanardı ve bundan dolayı da bir kez bile şikayetettiğini görmedim. İlk başlardazehir gibi bir tat bıraksa da dilimde, sonra öksürüklerle başlayan boğaz şikâyetlerimi sürdürse de, üstüm başım her gün pis koksa da alıştırdı kerata kendine ve artık ben onu öyle kabul etmeye, sevmeye alışmıştım.Kim dört dörtlük ki? Eşimin bile kaç tane kötü yanıvar.
    İnsanoğlu neye alışmıyor ki? Her ortama uyum sağlayabilentek canlı insan. Şunu çok iyi anladım: İstediğimiz bir şeyleri elde edebilmek için elimizdeki birçok şeyi de terk etmeyi ve feda etmeyi bilmemiz gerekiyor.Yani hem börek, çörek, tatlı, kızartma yiyelim hem de zayıf, fit kalalım diye bir şey yok. Sigara bana pis kanserli yüzünü hiç direkt göstermedi, hep bir maske takardı. Bilimsel olarak ne kadar zararlı olduğunu biliyordum ama o maske beni de mutlu ediyordu. Belki de sigarayı maskesiz görmek istemediğimden hep bir bahanem oluyordu onu içmek için. Maskenin sloganı “gülümse ve beni içine çek”. Yıllar yıllar sonra foyası meydana çıkıyor meretin… Benim gibiler bizim yüzümüze gülenlerin gerçek hislerini fark etmemişlerdir. Yüzümüzegüleni dost sandık, ta ki üzerimizdeki postu alana dek. Zaten o zaman ne üzerimizdeki post, ne de yüreğimizdeki dostbize kalmıştı.

    Yıllar geçti ben hep sigarayı içime çektim. Dumanını ciğerlerime aldım. Günde bir paket yetmez dedim, iki pakete çıkardım.Çünkü ne kadar çok içime çekersem, o kadar mutlu ve huzurlu oluyordum.24 yıllıkbir içici olarak hesap makinemi yanıma aldım ve şimdiye kadar kaç tane sigara içtiğimi hesapladım. Önce 24 yılı, yılda 12 ay olduğundan 12’yle çarptım, sonra çıkan sonucuayın 30 günü sigara içtiğimden 30’la çarptım, çıkan sonucugünde iki paket sigara içtiğimden 2’yle çarptım çıkan sonuç: 17.280 adet paketti. Her pakette 20 adet sigara olduğuna göre:691.200 adet sigara ediyor.Günde üç paket sigara içtiğim günleri de hesaplarsak şimdiye kadar bir milyona yakın sigara içmişim. Bu minik ciğer bir milyon sigara dumanını içine çekmiş. İnanamadım kendime, ciğerlerime bunu nasıl yaptığıma inanamadım. Bu demek oluyor ki, ben bir milyon kerenin çoğunda sıkıntı-keder-öfke hissetmişim ve her defasında da bu sıkıntılar gitsin diye sigara tüttürmüşüm. Her defasında da o sıkıntıyı meğerse rafa kaldırmışım yani kendimi kandırmışım. Şimdikucağımda nur topu gibi bir hastalık ve birikmiş sıkıntılar. Enkötüsü de ne biliyor musunuz? Kaybettiğim yıllar. Eğer ben bu sigarayıon yıl önce bıraksaydımdaha doğrusu sorunlarımla on yıl önceyüzleşebilme cesareti gösterebilseydim şimdi huzurlu, sağlıklı birkişi olabilirdim.

    Nerede kalmıştık? Evet, tabii günde bir paket sigara içtiğimi düşünürsek 17.280 paket eder. Ama ben çoğu zaman günde bir paket sigaradan fazla içtiğimden 24.000 pakete tekabül ediyor.Bu kadar sigaranın tabii ki bir maliyeti de var. Kimse kimseye sigara hibe etmiyor yani bir daire fiyatı kadar parayıda sigara firmalarına hibe etmişim. Ben ki emeği ile,alın teridökerekçalışan bir kişi olarak, hiç tanımadığım ve zamanla beni zehirleyen, çocuklarıma bağımlı bir kişi örneği olmama sebep olansigara firmalarına bir daire hibe ettiğimi öğrendiğimde kendime kızmaya başladım. Ama o sigara içtiğim yıllarda, maddi durumum ne kadar bozulursa bozulsun, onunlaher defasında, maddi krizi atlatır atlatmaz yinebüyük bir özlemlekaynaşıyorduk. Yıllar geçiyordu, ben sigarayla artık kanka olmuştum ve artık onunla yatıp onunla kalkıyordum. O benim sırdaşım, kankam, sevgilim, dostum olmuştu. Ben de o dostluğa karşı çok dürüsttüm ve ona hep sadık kaldım. Sevgilimin doğum gününü unuttuğum veya çocuklarımınhalini hatırını sormadığım günler nadir de olsa oluyordu ama sigaramın sabah akşam en az 20 kere hal hatırını sorar, içime çekerdim. Sigaramın markasını 20 yıldır bir kere değiştirdim. İnanın evlendiğim kişiye bile bu kadar dürüst olmamışımdır. Tamam, eşimi de hiç aldatmadım ama illa ki gözüm birilerine kaymıştır. Ama konu benim sigarama ve markasına gelince; diğer marka sigaraları bırakın ağzıma almayı, elime bile almamışımdır. Hem de,başka sigaraları çok rahat üç beş kuruşa, her büfeden satın alma imkanım olmasına rağmen.

    Böyle uzun yıllar hep beraber geçirdik. Ben evlendim, çocuklarım oldu. Birkaç defa ekonomik kriz geçirdim, sevdiklerimi kaybettim, birkaç kez iş değiştirdim ve orta yaşı da geçip bu yaşa geldik. Bu yaşa kadar bir sigaram, bir de ailem benimle kaldı. Dedim ya, yıllar yıllar geçti, bir baktım ki benim öksürüklerim çoğalmış, boğazım kızarmış ve çocuklarım büyümüş. Çocuklarım da babalarını yani beni birçok kere “sigara içme” diye ikaz etmekten yorulmuş, beni kendi halime bırakmışlardı. Serde inatçılık, bir de sigaraya karşı iradesizlik olunca çocuklar da mırıldanmaları bıraktılar. Tabii çocuklar cıvıl cıvıl koşuyorlar, bir oğlum var, Allah bağışlasın 17 yaşında, kızım da 15 yaşında. Çok enerjikler maaşallah.

    Çok iyi hatırlıyorum o gün ailece parka gidelim dedik ve arabayla İstanbul’un ortasında yeşile hasret yaşadığımızdan güzel büyük bir ormana gittik. Mangalımızı, topumuzu aldık ve ağaçların altında püfür püfür esen rüzgârın eşliğinde pikniğin tadını çıkarmaya başladık.Çocuklar “Hadi baba gel hep beraber yakar top oynayalım” dedi. Ben de çocukları kırmayayım dedim ve oynamaya başladık. Abartmıyorum üç veya dört dakika sonra benim nefesim kesilmiş, yüzüm kızarmış, kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Ben müsaade isteyip kenarda onları izlemeye başladım. Ben ki; amatör ligde 3 yıl boyunca futbol oynamış birisiyim. Sandalyede oturuptemiz havada bir sigara tüttüreyim dedim. Tam sigarayı elime alıp yakacaktım ki, bir de ne göreyim? Bizim hanımın babası çocuklarla yakar top oynuyor. İçimden gülümsedim ve “Ya baba sen kim top oynamak kim?” diyerek sigaramı yakıp yavaş yavaş keyifle tüttürmeye başladım. Ben derin nefes çektikçe kayınpeder oynamaya devam ediyordu. Ben de sinirimden peş peşe sigara içip onları izlemeye devam ettim. Bir ara oğlum Mert; “Ben yoruldum” diyerek yanıma geldiğinde oğlumun; “Baba ne yaptın?” sorusuyla irkildim. Ben daha; “Oğlum ne oldu, ne yapmışım ki?” diyemeden önümdeki sigara izmaritlerini gösterdi. Saydım, tam 6 tane içmişim. Her biri 7 veya 8 dakika olsa ortalama 50 dakikadır kayınpeder oynuyor ve ben onları seyrediyordum. Kayınpederi soruyorsanız, O59 yaşında ve hiç sigara içmemiş. Oyundan sonra kayınpeder yanıma gelip; “bu çocuklarda iş yok, hemen yoruluyorlar” deyince bende tüm sinir sistemi koptu. Neyse ki,yanımda sigara vardı da stres olmadan sinirimi bastırdım.

    Yaşlandığımı, hayat arkadaşımın iki yıl önce doğum günümde aldığı hediyeden anladım. Horlamaya karşı maske. Meğerse yıllardan beri benim horlamam varmış, bu yıl artık dayanamadığından, hem kendi hem de benim sağlığım için, bu hediyeyi çocuklarla oy birliği yaparak almış.İçimden ve hatta sesli olarak; ”Hadi canım, ben horlamıyorum, horlasam da bir iki dakika horlarım sonra mışıl mışıl bir bebek gibi uyurum” diyerek sitem ettim. “Haksız mıyım ama? İnsanın hayat arkadaşı birkaç dakikalık horlama için doğum günü hediyesi olarak böyle bir şey alır mı?” demeye kalmadan, sen yeni aldığımız kameraya dün gece üç buçuk saatlik horlamamı görsel bir şekilde çek ve ispat olarak doğum günümde göster. Valla korkulur! Videoyu seyrettiğimde, bu nasıl bir horlama Yarabbi, ben bile şaşırdım. Hani büyük bir siyasi veya iş adamı olsam dublaj, fotomontaj diyeceğim ama değil. Ben bile bu videoya 2 dakika dayanabildim hemen kapattırdım. Neyse ki bu stresin üstüne hemenbir sigara daha içtim ve bu olayı da hızlıca unuttum. Neyse, en önemlilerden bir tanesi de o doğum günü gecesi yatakta meydana geldi. Ben eşimle birlikte olmak isterken o istemiyordu. Ben istedim, o başım ağrıyor dedi; ben istedim, o istemiyorum dedi. Neyse zar zor ikna ederek ilişkiye girecektim ki daha yolun başında sevgili seks organım beni yarı yolda bıraktı. Eşime rezil olduğumu mu hatırlayayım, kendime olan güvensizliğimi mi anlatayım bilemiyorum. O gün sabaha kadar uyumadım, doktora gittim bir sürü tahlil. Sonuç olarak: ‘Kanka’ olarak bildiğim sigaranın yıllardan beri vücudumda yarattığı tahribatın sonucuymuş. Valla yıllardan beri meğerse koynumda yılan beslemişim. Sen hem beni nefes nefese bırak, hem cinselliğimden düşür, hem horlattır, hem çocuklarımın nezdinde iradesiz göster… “Yok bu kadarını da kaldıramamam” dedim ve sabaha kadar hiç uyumadan nasıl sigaradan ayrılacağımı düşündüm, bırakıp bırakmamak arasında kararsız kaldım. Ama yine de bir şans daha vereyim diyerek sigarayı bırakmayı erteledim. Öyle bakmayın bana, kolay olmuyor yıllarca beraber olduğun şeyi bırakmak. İnsan aylarca beslediği kediden bile birkaç gün ayrıldığında üzülüyor. Kaldı ki 24 yıldan beri her şeyimi bilen sigaradan ayrılmak çok zor…

    Ertesi gün bu düşüncelerle boğuşuyordum, işlerin de yoğun olmamasını fırsat bilerek, işten erken çıkıp eve geldim. Kapıdan girer girmez balkondan çocukların seslerini duydum. Ben de sessizce balkona doğru yaklaşıp sürpriz yapmak istedim. Balkon kapısını açıp; “Selam gençler” dememle kızım ve oğlumun püfür püfür sigara içtiğini görmem bir oldu.Beni gördüklerinde telaş yapıp sigaraları söndürseler de; başaramadılar. Tam bağıracağım sırada yıllarca oğlumun ve kızımın bana “baba sigara dumanından rahatsız oluyoruz, lütfen içme, çok pis kokuyorsun, seni öpmek istiyoruz ama çok kötü kokuyorsun” demelerini hatırladım. Ve bir şey diyemeden boynu bükük, mahcup bir şekilde balkondan ayrıldım. Bu olay artık bardağı taşıran son damla olmuştu. Bundan sonraki kötü haberin, bir baş ağrısıyla doktora gittiğimde doktorun bana boğaz veya akciğer kanseri olduğumu söylemesi olacağını düşünmeye başlamıştım ki ben bunu kaldıramazdım. Daha yaşayacak çok güzel günlerim vardı. Ben niye çalıştım ki onca yıl? Orta yaşlılığımı ve yaşlılığımı görebilmek, her yeri gezmek ve torunlarımla vakit geçirmek için. Ya bu sinyalleri değerlendirip sigarayla olan ilişkimi sonlandıracaktım; ya da kendi sonumu kendim hazırlayıp işkenceyle ölümü sürpriz saymayacaktım. Sigara paketini elime alıp bütün gücümle buruşturup çöp kutusuna attım. İlk bir saat çok iyiydi ama ileriki saatlerde sigaraya karşı olan aşk, hasretle yoğrulup beni strese soktu ve içimde sigaraya karşı müthiş bir özlem belirmeye başladı.

    Neler denemedim ki o günden o özel güne kadar. Tam tamına 6 ay boyunca her türlü sigara bırakma tekniğini denememe rağmen bir türlü ilişkimizi sonlandıramadım. En son Hipnozla Sigara Bırakma seanslarına katıldım.

    Terapist Beybeni kırmızı koltuğa yatırıp gözlerimi kapattırdı ve beni derinlere, derinlere götürdü. Her saniye daha derine sürükleniyordum, sanki harikalar diyarındaydım. Ve ben size şimdiye kadar sigarayla ilgili ne anlattıysam onun aynısını bana farklı bir bakış açısından, yani gerçek olan tarafıyla maskesiz yaşattırdı. Uyandığımda kendimi kötü hissettim. Çünkü yıllardan beri stresimi yenmesi için içtiğim sigaramın aslında içimdeki heyecanı, sevgiyi, azmi bastırdığını ve beni pasifize ettiğini anladım. Meğerse sigara, neşe, keyif veren birşeydeğil; neşeli, keyifli günlerimi bastıran ve benim onları yaşamam için dürtülerimi baskılayan zalim bir kalleşmiş. Takke düştü kel göründü. İnanın birkaç seans sonra onun gerçek yüzünü daha net gördüm. 2 yıl oldu o pis hayat arkadaşımdan ayrılalı. Meğer hayat onsuz ne kadar da rahat, sevişmek ne kadar keyifli, koşmak ne kadar güzel, yemeklerin tadı ne kadar da farklı. Sabah kalktığımda tenim ne kadar güzel kokuyormuş.

    Doğum günlerimde artık daha güzel ve ateşli hediyeler alıyor ve veriyorum.

    Hayata değil umuda gözlerinizi yummanız dileğiyle…

  • Depresyon Belirtileri ve Depresyon Tedavisi

    Depresyon Belirtileri ve Depresyon Tedavisi

    Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur.
    En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi
    duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez
    olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk
    duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini
    düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını
    yitirmiş gibi hissedebilir. Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini
    toplayamama ve unutkanlıktır.

    Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik
    şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız
    kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.

    Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam
    tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama,
    uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde
    aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun
    sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.

    DEPRESYON TANI ÖLÇÜTLERİ (DSM-IV-TR’ye göre):
    A-İki haftalık bir dönem sırasında, daha önceki işlevsellik düzeyinde bir değişiklik olması ile birlikte
    aşağıdaki semptomlardan beşinin (yada daha fazlasının) bulunmuş olması; semptomlardan en az birinin
    ya depressif duygudurum yada ilgi kaybı yada artık zevk alamama olması gerekir.

    1-Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durum,
    Depresyonda ki kişilerde gün boyu devam eden bir çökkünlük, umutsuzluk ve mutsuzluk hissederler. Bu
    çökkün hissetme hali günün başında daha azken günün ilerleyen saatlerinde daha da artar. Yemek
    yemek, yürümek, duş almak, makyaj yapmak gibi rutin şeyleri dahi yapma isteği ortadan kalkabilir.

    2- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren, tüm etkinliklere karşı (yada çoğuna) ilgide belirgin azalma
    yada artık bunlardan eskisi gibi zevk alamama. Depresyonda ki kişiler daha eskiden zevk aldıkları
    şeylerden zevk alamaz hale gelirler. Sosyal olarak içene kapanıklıkla birlikte her zaman görüştüğü
    kişilerle görüşme konuşma gibi aktivitelerden uzaklaşabilirler.

    3- Kilo alımı yada kilo kaybı, normalde yediklerinden daha fazla ya da daha az yemek yemeye başlarlar.

    4- Hemen her gün, insomnia (uykusuzluk) yada hipersomnia (aşırı uyku) olması, özellikle yataktan
    çıkmama isteği, ya da yataktan çıktıktan sonra yeniden yatağa dönme isteği görülebilir. Kendilerini sanki
    enerjileri çekilmiş gibi hissederler.

    5- Hemen her gün, psikomotor ajitasyon yada retardasyonun olması, günlük davranışlarında ya da okul
    iş gibi rutin aktivitelerde yavaşlama ya da gerileme yaşarlar. Başladıkları işi tamamlamakta güçlük
    çekerler.

    6- Hemen her gün, yorgunluk-bitkinlik yada enerji kaybının olması, yaşadıklarını içinden hiç bir şey
    yapma isteğinin gelmemesi durumu olarak tanımlarlar

    7- Hemen her gün, değersizlik, aşırı yada uygun olmayan suçluluk duygularının olması, kendilerini
    değersiz, yetersiz, sevilemez, çirkin, bakımsız ve beğenilmeyi hak etmeyen kişiler olarak
    tanımlayabilirler. Bunun yanı sıra geçmişlerinde yaşadıkalrı olaylara karşı kendilerini sıklıkla suçlar ve
    eleştirirler. Gelecekle ilgili bir belirsizlik ya da gelecek planlarının olmaması durumu söz konusu olabilir.

    8- Hemen her gün, düşünme ya da düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinin
    azalması ya da karasızlık. Bir işe, kitaba ya da konuya odaklanmakta güçlük çekme, dikkat dağınıklığı,
    okuduğunu anlamama, tekrara tekrar okuma, düşünmekte zorluk çekme gibi belirtiler sergilerler.

    9- Yineleyen ölüm düşünceleri, yineleyen intihar etme düşünceleri ve intihar etmeye yönelik tasarılarının
    olması. Yoğun bir şekilde olama da intihar etmeyi düşünme yada intihar girişimleri olabilir.

    10- kişiler kendileri, diğer insanlar ve dünya hakkında olumsuz düşüncelere sahiptirler. Yaşadıkları
    olayları geçmeyecek, kalıcı ve kendilerinden kaynaklı olarak değerlendirirler.

    B- Bu semptomlar, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya yada toplumsal-mesleki alanlarda yada önemli diğer
    işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olması. Kişinin yaşadığı semptomlar iş okul gibi temel
    aktivitelerde zorlanmaya ya da aksamaya yol açabilir.

    C- yukarıda ki belirtilerin en az 2 sini en az 2 yıl süre ile yaşayanlarda depresyonun hafif düzeyde ama
    uzun dönemli şekli olan distiminin varlığından söz edilir.

    Tüm bu belirtiler en az iki hafta sürekli olarak devam eder. Kişinin mesleki, ailesel ve kendisi ile ilgili
    sorumluluklarını yapmasına engel olur.

    Sözü edilen tüm bu belirtilerin hepsinin aynı anda olması gerekmez. Bazen depresyon bu belirtilerin bir
    kısmıyla kendisini gösterir. Ayrıca belirtiler hafif, orta, ağır şiddette olabilir ve belirtilerin şiddeti kişiden
    kişiye değişebilir.

    Bunun yanı sıra bir çok psikolojik soruna ek olarak (örneğin; panik atak, sosyal fobi, cinsel işlev
    bozuklukları, evlilik sorunları, yakın birinin kaybı vb) depresyon ortaya çıkabilmektedir

    DEPRESYON NEDENLERİ
    Depresyonun nedenleri ile ilgili bir çok farklı teorik açıklama bulunmaktadır. Medikal açıklamalar
    beyindeki bazı nörokimyasal maddelerin (örneğin serotonin) düzensizliğinden kaynaklandığını öne
    sürmekte bu nedenle anti depresan ilaç önermektedirler.

    Psikolojik açıklamalarda ise kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünyadaki olaylar hakkında yapmış olduğu
    yanlış ve akılcı olmayan otomatik düşünce ara inanç ve temel şemalardan kaynaklandığını öne
    sürmektedir. Geçmişinde, özellikle çocukluğunda olumsuz yaşam olaylarıyla karşılaşmış ya da benlik
    saygısı (öz güveni) gelişmemiş ya da dünyayla başa çıkabilme becerisi yeterince gelişmemiş kişiler şimdi

    ki yaşamlarında olumsuz yaşam olaylarıyla karşılaştıklarında var olan sorunla baş edebilmekte güçlük
    çekmekte ve depresyona girmektedir. Basit bir benzetmeyle; oturduğunuz evin içi ne kadar güzel ve
    bakımlı olursa olsun evin temelleri sağlam değilse bir depremde bina yıkılacaktır. Bazlarının kolaylıkla
    aştığı ya da takmadıkları olayları eğer siz çok büyütüyorsanız ve bu yaşadığınız olay yaşamınız çok fazla
    etkiliyorsa depresyona yatkın bir kişiliğiniz olduğunu düşünebilirsiniz. Örneğin yakın birinin kaybında (
    örneğin baba vefatında) ortalama altı aylık bir zamandan sonra kişinin acısının azalarak gerekir ancak
    aradan 6 aydan daha uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen kişi hala neredeyse ilk gün ki gibi bir acı ve
    depresif duygu durumu yaşıyorsa kişinin zorluklarla baş edebilme becerisinin düşük ve geçmişinde
    benliğinin (ego( yeterli düzeyde gelişmediğini düşünebiliriz.

    Herkesin depresyona girme nedeni birbirinden farklıdır. Ancak depresyona neden olan bazı genel
    durumlardan şöyledir;

    Birinci dereceden ailenizde depresyon yaşamış bir birey varsa depresyona yatkınlığınız olduğunu
    düşünebilirsiniz.

    Bir yakının kaybı, iş kaybı, şehir değiştirme
    Sağlık problemleri özellikle kanser yada kronik bir sağlık sorun
    Bazı ilaç veya uyuşturucuların kullanımı
    Doğum yapmak
    Aile, iş, okul sorunları
    Stresli bir ortamda çalışmak
    Maddi sorunlar.
    Başka bir psikolojik sorununuzun olması (örneğin panik atak, sosyal fobi vb)

    DEPRESYONUN TEDAVİSİ
    Kişiler çok farklı sebeplerden dolayı depresyona girebilirler. Depresyonun iki ana nedeni vardır; birincisi
    kişinin gündelik yaşamında var olan stres veri olaylar ikincisi ise kişinin geçmişine yaşadığı olumsuz
    deneyim ve yaşantılardır.

    Herkesin depresyona girme nedeninin farklı olduğu gibi çıkma şeklide farklı olacaktır. Ancak şuan için
    dünyada depresyon tedavisinde kullanılan en başarılı tedavi yöntemi bilişsel davranışçı terapi yöntemidir.
    Bu yöntemde psikolog kişiye olumsuz otomatik düşüncelerin doğasını, bu düşünceleri nasıl
    yakalayacağını, nasıl çürütüp yerine daha işlevsel ve sağlıklı yeni düşünceler koyacağını öğretir. Bunun
    yanı sıra psikolog kişinin otomatik düşüncelerini besleyen onları ve ortaya çıkartan geçmiş yaşam
    olaylarını tespit ederek geçmişte yaşanmış Travmatik, olumsuz olaylar üzerinde çalışarak kişinin
    yaşadığı olumsuz durumların bu güne yansıyan etkilerini ortadan kaldırır. Bilişsel davranışçı terapinin
    temel amacı kişiye kendi psikoloğu olmayı öğretmektir. Kişi terapi de yaşadığı sorunlarla nasıl başa
    çıkacağını öğrenir ve terapi psikolojik destek sürecinde öğrendiği beceri ve yöntemlerle yaşamının geri
    kalan bölümünde ortaya çıkan diğer sorunlarla aktif bir şekilde baş edebilme becerisi kazanmış olur.

    İzmirde çalışan çok sayıda psikolog bulunmaktadır. Bunun yanı sıra yaşadığınız sorunları NLP, hipnoz
    vb yöntemlerle çözebileceğini iddia eden çok sayıda alandan olmayan kişi bulunmaktadır. Depresyon
    tedavisi ya da yaşadığınız başka bir psikolojik sorun için destek alırken, gittiğiniz kişinin psikolog olup
    olmadığını mutlaka sorgulayın. Bir çok danışanın yaptığı şey arama motorlarına izmirde psikolog, ya da
    izmir’de psikolog arıyorum vb anahtar kelimeler girerek ilk gördükleri siteye girip sitede adı geçen kişiden
    randevu almak oluyor. Yaşadığınız sorun için başvurduğunuz kişinin mutlaka psikolog olması

    gerekmektedir. Ancak bu da yeterli olmamaktadır. 4 yıllık psikoloji lisans eğitimi alan kişilere psikolog
    ünvanı verilmektedir. Ancak psikolog ünvanına sahip kişiler psikoloji hakkında genel bir bilgi ve
    donananıma sahiptirler. terapi yapabilmek için psikoloji alanda yüksek lisans yapmak gerekmemektedir.
    Bu nedenle psikolojik destek alırken başvurduğunuz kişinin uzman psikolog olup olmadığına dikkat
    edilmesi gerekmektedir. Bu durum doktorlarda da aynıdır. Pratisyen hekim her konuda az bir bilgiye
    sahiptir. Ama ciddi bir sorun için pratisyen hekime değil uzman bir doktora başvurulur. Bu nedenle kalp,
    göz, psikiyatri gibi özel uzmanlık alanları vardır.

    Depresyon ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın depresyon tedavisi olan bir psikolojik problemdir. Birkaç
    seanslık psikolojik destek ve psikoterapi ile bu sorundan yaşam boyu kurtulma şansınız bulunmaktadır.

    Eğer tedavi görmezseniz, uzun süre depresyonda kalabilirsiniz. Depresyon geri dönebilir ve daha kötü
    olabilir. Eğer gerekli yardımı alırsanız, birkaç hafta içinde iyileşmeye başlayabilirsiniz.

    Ek olarak depresyon, panik atak, sosyal fobi, aile ve çift sorunları, cinsel sorunlar gibi diğer psikolojik
    sorunlarla birlikte de sıklıkla görülmektedir.

    DEPRESYONLA BAŞ EDERKEN
    Spor yapın spor vücudun zinde ve sağlıklı kalmasında yarar sağlar ve enerji düzeyinizi yükseltir.
    Fazla yalnız kalmayın, arkadaşlarınızla, ailenizle zaman geçirin
    İş, okul gibi alanlarda zorlandığınızda çevrenizden destek isteyin
    Alkolden uzak durun
    Yediklerinize dikkat edin
    8 saatten fazla uyumayın, yataktan çıkmak için çaba gösterin
    Sosyal aktiviteleri için kendinize fırsat yaratın
    Problemlerle başa çıkmak için yeni ve daha iyi yollar öğrenin.
    Mutlu olduğunuz zamanları hayal edin
    Gelecek planları yapın.
    Kişisel yardım kitapları okuyun (ama kişisel gelişim değil)

  • Pazartesi sendromuna son vermenin yolları

    Pazartesi sendromuna son vermenin yolları

    Pazartesi sendromunda algı yönetimi…

    Özellikle okul ve iş hayatındaki çoğu kişinin kabusudur pazartesi sendromu. Bu durum bazı baş etme yöntemleriyle atlatılabilecek bir durum mu, yoksa kişinin hayatındaki işlevselliğini olumsuz yönde etkileyebilen ve ciddi müdahale gerektiren bir durum mu bunu ayırt etmek önemlidir.

    Kişi, pazar gününden itibaren etkilerini hissetmeye başlar. Pazar günü, yeni başlayacak olan haftayı müjdeler ve bazı kişiler bu durumu müjde yerine, yoğun tempo, stres, trafik, yorgunluk olarak algılar. Hafta sonunun bitmiş olması, kişide gerginlik yaratabilir. Bu gerginlik hissinin sebebi olarak da kişinin pazartesi gününe yüklediği anlam etkilemektedir. Negatif düşüncelerimiz, duygularımıza ve davranışlarımıza yansır..

    Herkes pazartesi sendromu yaşayacak diye bir şey yoktur. Pazartesi sendromu yaşayan kişilere baktığımızda ise genellikle bu kişiler ya mesleğini sevmiyordur ya çalıştığı ortamla ilgili bir problem yaşıyordur ya da kişi kendisini yeteri kadar tanımıyordur. Kişinin kendisini tanıyor olması, kendi süreçlerinin farkında olması durumlar karşısında baş edebilme yetisini geliştirir. Ana odaklanmayı becerebilen, stresle baş etme mekanizmaları iyi olan, kendisini iyi tanıyan kişiler pazartesi sendromu yaşamaz.

    Pazartesi sendromunun yaşanmasındaki bir diğer neden de kişinin o güne yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Her pazartesi kişinin hayatına dair değişim kararları alması (diyete, spora başlaması gibi) o günle ilgili stres düzeyinin artmasına zemin hazırlayabilir.

    Pazartesi sendromundan kurtulabilmek için, ilk olarak kişinin bu algıyla ilgili farkındalık kazanması önemlidir. Kişinin kendisine “Ne oluyor da böyle bir sendromu yaşıyorum? Böyle hissetmemdeki faktörler neler olabilir? O güne ait negatif algımla ilgili neyi değiştirmeye ihtiyacım var?” gibi sorular sorması önemlidir. Nedenini bilmediğimiz hiçbir şeyin sonucunu değiştiremeyiz. Bu nedenle ilk olarak yaşanılan sendromla ilgili nedeni bulmak önemli.

    Sendroma yönelik olumsuz faktörleri tespit ettikten sonra olumlu faktörleri de değerlendirmek gerekir.

    Pazar gününden başlayan gerginlikle baş edebilmek için, ana odaklanmak önemlidir.

    Pazar günü size keyif veren aktiviteleri ön plana almak yararlı olacaktır. Aynı zamanda her gün 20 dakika tempolu yürüyüş, nefes ve gevşeme egzersizleri yapıyor olmak uzun vadede stres düzeyinizi olumlu etkiler. Bununla birlikte sirkadyen ritmine dikkat etmemek kişide pazartesi sendromunu tetikleyebilir. Hafta içi uykusuz kalarak, hafta sonu telafi etmeye çalışıyoruz. Bu durumda biyolojik ritmi bozuyor. Daha fazla uyku, hafta başında kendimizi daha yorgun hissettiriyor ve bu da pazartesi günümüzü diğer günlerden daha fazla etkiliyor.

    Eğer sendrom uzun bir süredir devam ediyorsa ve hayatınızdaki işlevselliğinizi olumsuz yönde etkilediyse mutlaka uzman desteği almanızı öneririm.