Etiket: Güç

  • Travma Sonrası Büyüme

    Travma Sonrası Büyüme

    Joseph ve arkadaşları (2012) önceleri psikolojinin, humanistik ekol dışındaki alanlarında daha çok semptom azaltma ile ilgilenildiğini, travma sonrası büyümenin pozitif psikolojinin bir parçası olduğunu ileri sürmüştür. Onlara göre anlamlı ve dolu dolu bir yaşamı nelerin sağladığı konusunda çok az bilgi sahibiyizdir.

    Travmatik bir yaşantı sonrasında kişinin temel varsayımlarında ortaya çıkan değişim, kişide, travma sonrası stres tepkileri ve travmatik olaya bağlı kimi bozuklukların yanı sıra travma sonrası büyüme adı verilen bir takım gelişmeleri de beraberinde getirebilir (Yılmaz, 2007). Joseph ve Linley (2004) travmatik yaşantıların sıkıntılı birçok belirtinin yanı sıra kişisel gelişim için bir fırsat olarak da görülebileceğini, travmatik olay yaşantısından sonra kişinin, travmatik olay yaşantısından öncesine nazaran daha iyi bir işlevsellik düzeyine ulaşabileceklerini bildirmiştir.

    Joseph ve arkadaşları (2012) travma sonrası büyümenin son 10 yılda daha çok dikkatleri çektiğini ancak bundan öncesinde de sıkıntılar sonrası yaşanan olumlu değişimlere ilişkin bilimsel ilginin 1980’lere kadar uzandığını; tecavüz mağdurları, erkek kalp hastaları, yakınlarını kaybetmiş yetişkinler, gemi facialarında hayatta kalanlar, felaket ve savaş gazileri ile ilgili çalışmalar yapılmaya başlandığı bildirmiştir. Bu süreç ve sonrasında travma sonrası büyüme kavramı gündeme gelinceye kadar, görünümdeki olumlu değişimler, stresle ilişkili büyüme, gelişme, algılanan fayda gibi çeşitli kavramlarla isimlendirilmiştir. Tedeschi ve Calhoun (1996) çalışmalarında travma sonrası büyüme kavramını kullanmaya başlamışlardır ve sonrasında da klinik uygulama ve araştırma alanında en çok kullanılan terim olmuştur.

    Dürü (2006) travma sonrası büyümenin akut stres bozukluğu ya da travma sonrası stres bozukluğu gibi kesin tanımlamasının yapılmasının zor olduğunu çeşitli araştırmacı ve kuramcıların bu kavrama farklı açılardan yaklaştıklarını ve farklı isimler verdiklerini bildirmiştir. “Algılanan yararlar”, “yorumlanan kazançlar”, “iyiye gitmek”, “stresle ilişkili büyüme”, “pozitif illüzyonlar”, “zorluklardan güç toplamak” bunlardan bazılarıdır (Dürü, 2006; s.12).

    Travma sonrası büyüme geniş ve henüz gelişmekte olan bir alandır ancak yine de günümüzde literatürde olumlu değişime ilişkin üç alan bulunmaktadır. Birincisi, ilişkilerin bir şekilde artıyor oluşudur, örneğin, travmatik deneyim sonrası insanlar arkadaşlarına ve ailelerine daha fazla değer vermeye başladıklarını ve diğerlerine karşı daha fazla şefkat hissediyor olduklarını, daha yakın ilişkiler kurmayı özlüyor olduklarını bildirmişlerdir. İkincisi, insanlar bir şekilde kendilerine bakışlarını değiştirmektedirler, örneğin, eskisine göre daha dayanıklı, bilge ve güçlü hissetmekte ve incinebilirliklerini kabul edebilmektedirler. Üçüncüsü, kişiler yaşam felsefelerinin değiştiğini bildirmişlerdir, örneğin, her yeni güne şükretmekte, yaşamda neyin daha dikkate değer olduğuna ilişkin anlayışlarını yeniden değerlendirmektedirler (Tedeschi ve Calhoun, 1996).

    Travma sonrası büyüme ile ilgili ilk kuramcılardan olan Tedeschi ve Calhoun (1996) bu kavramın bileşenlerinin beş alanda gözlendiğini bildirmişlerdir. Bunlar,

    1. Kişiler arası ilişkilerde olumlu değişimler: Karşıdakilere daha yakın davranma, daha fazla kendini açma ve duygularını paylaşma, empatik davranışlarda artma
    2. Kendiliğin algılanmasında değişiklikler: Daha kırılgan ama daha güçlü bir kendilik algısı, travmatik yaşantıyla başa çıkabilmenin geliştirdiği kendine güvende artış ve güçlülük, yeni rollerin benimsenmesi
    3. Yaşamın değerini anlama: Küçük ve günlük şeylerin değerini anlama, yaşamdaki önceliklerin yeniden belirlenmesi
    4. Yeni seçeneklerin fark edilmesi: Artık ulaşılamayacak eski amaçlardan vaz geçilmesi, yeni ve gerekli şeylere ulaşılmaya çalışılması
    5. İnanç sistemindeki gelişim: Varoluşsal deneyimin derinleşmesi, dinsel inanışların yeniden formüle edilmesidir.

    Travma Sonrası Büyümeye İlişkin Kuramlar

    Travma sonrası büyümeye ilişkin modeller çoğunlukla bilişsel şemaların yeniden yapılandırılmasını ele almaktadır (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümeyi açıklayan ilk model Tedeschi ve arkadaşlarının (1998) işlevsel-betimsel modelidir. Bu modelde travma sonrası büyüme, travmanın doğrudan ortaya çıkan bir sonucu değil, travma ile başa çıkma, travma ile mücadele neticesinde ortaya çıkmaktadır. Tedeschi ve arkadaşları (1998) bunu deprem metaforu ile açıklarlar. Onlara göre travmatik yaşantı sonucu yaşamla ilişkili varsayımların yıkılması depremin binalar üzerindeki etkisine benzemektedir. Travmatik yaşantı kişinin bilişsel şemalarını şiddetle sarsabilir, tehdit edebilir veya tamamen enkaza çevirebilir. Ancak kişinin bundan sonra travmatik büyüme yaşayıp yaşamayacağını belirleyecek olan bu travmatik yaşantıdan sonra kişinin vereceği mücadeledir. Bu model ayrıca kişinin travmatik yaşantısı öncesindeki kişilik özelliklerini de hesaba katar. Örneğin dışa dönük ve yeni deneyimlere açık olmak travma sonrası büyümeyi kolaylaştırabilir. Bunun yanı sıra kişinin stres verici durumlarda dahi olumlu duygularının farkında olması ve buna ilişkin bilgiyi işlemleyebilmesi, travmatik yaşantı sonrasındaki süreçte uyumu olumlu yönde etkileyebilecek özellikler olarak bildirilmektedir (İnci ve Boztepe, 2013).

    Travma sonrası büyümenin işlevsel-betimsel modeline göre travmatik olayın kişinin var olan bilişsel şemalarını ve yaşama karşı oluşturduğu inançları sarsacak kadar büyük olmalıdır, dolayısıyla kişinin yaşamını milat gibi ikiye bölmelidir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Kişi travmatik yaşantısı sonucunda önceki yaşantısında kendisi için önemli olan amaç, inanç, değer ve davranışların işlevsel olmadığına karar verdiği takdirde yaşamında değişiklikler yapmaya başlayacaktır.

    Janoff-Bulman (2004) kişinin kendisi ve dünyaya ilişkin temel varsayımlarının sarsılmasına yol açan travmatik olayla başa çıkma, varsayımsal dünyanın yeniden yapılandırılması anlamına gediğini ileri sürmüştür. Başa çıkma, travmaya ilişkin duygu, düşünce ve imgelerle yüzleşme ek olarak bu duygu düşünce ve imgelerden kaçınma arasındaki hassas denge ile ilgilidir. Travmatik olaydan geçen zamanla birlikte, bireysel olarak yeniden yapılan anlamlı değerlendirmeler ve sosyal destek ile çoğu travma mağduru iç dünyalarını ve dünyaya, geleceklerine ilişkin varsayımlarını, inançlarını yeniden yapılandırmayı başarabilir. Böylece travma mağduru artık travmayı atlatan kişi haline gelmektedir. İnsan, yaşamını anlamlandıran, anlam vermeye çalışan bir varoluş sergilediğinden travmatik olay yaşantısı da travmatik olay mağdurunun anlamlandırmaya ilişkin varsayımları üzerinde etkili olmaktadır. Mağdurun travmatik yaşantısından sonraki mücadelesinin tanımlanmasında, anlamın kapayıcılığı ve anlamın önemi arasında ayrım yapılması gerekir. Travmatik olaya maruz kalanlar olayın ardından ilk olarak kapsayıcılık üzerine düşünmeye başlarlar ve yaşadıkları olaya anlam vermeye çabalarlar ve bu çaba ile yaşadıkları olayın önemini ve değerini sorgulamaya başlarlar (Janoff-Bulman, 2004).

    Tedeschi ve Calhoun (2004) travmatik olay mağdurunun, kırılgan ve incinebilir oluşu ile yüzleşmesi sonucunda dehşet duygusu yaşadığını, önceki varsayımlarının artık yaşamın sürdürülmesinde güvenilir bir yol olmadığı duygusu yaşadığını, önceden var olan netlik halinin ve güvenlik halinin yok oluşunu hisseder. Travma mağduru olan kişi, zamanla dünyayı ve yaşadığı olayı anlamlandırmaya çalışır ve ruminasyon ve sosyal destek yoluyla dünyaya ilişkin varsayımlarını yeniden yapılandırmaya başlar (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Travma mağduru artık dehşete düşme, yoğun çaresizlik ve kaygı gibi yoğun duyguları yaşamış ve bunun sonucunda da talihsizliğin ve kötülüğün rastgele yüzleşebileceği durumlar olduğunu öğrenmiştir. Böylece kişi anlamsızlıkla yüzleşmiş ve trajik herhangi bir olayın herhangi bir zamanda gerçekleşebileceğini ve sonucunda da kendi yaşamına yeniden değerlendirmek zorunda kalacağını öğrenir (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olayların ardından çoğu kişi olaydan aylar sonra inançsızlık duygusu yaşadıklarını belirtmektedir. Travmanın neden olduğu kaybın yavaş yavaş kabullenildiği bu süreçte stres tepkisi de devam eder ancak bu sayede travma sonrası büyüme en üst düzeyde yaşanabilir. Stres tepkileri sayesinde bilişsel işlemleme etkin durumda kalırken, inanç kaybı ile yaşanan rahatlama sayesinde varsayımsal dünya bir süre sorgulanmayabilir (Tedeschi ve Calhoun, 2004).

    Janoff-Bulman (2004) travma sonrası büyümenin ortaya çıkabilmesi için kişinin temel varsayımlarının yıkılması gerektiğini ileri sürmüştür. Travmatik yaşantı sonrası gerçekleşen bilişsel işlemleme ve yeniden yapılandırmayı depremden sonra binaların fiziksel olarak daha dayanıklı bir biçimde yeniden yapılandırılmasına benzetir. Travmatik olay sonrası yeniden bilişsel yapılandırma, travma ve gelecekte yaşanma olasılığı olan olayları göz önünde bulunduran sarsıcı olaylar karşısında daha dayanıklı şemaların yapılandırılmasını sağlar. Bu durum, travma sonrası büyüme olarak yaşanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Travmatik olaylar sıklıkla travma mağdurları için stres kaynağı olarak kalır ve az sayıda kişinin bilinçli ve sistemli biçimde yaşadığı olaydan anlam çıkarmaya çalıştığı, kazanım elde etmeye çalışmaktadır. Janoff-Bulman’a (2004) göre travma sonrası büyüme psikolojik dayanıklılık girişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

    Janoff-Bulman (2004), Tedeschi ve Calhoun’un (1996) Travma Sonrası Büyüme Ölçeği’ndeki beş boyutta temsil edilen kazanımların (kişilerarası ilişkilerde olumlu değişim, kendilik algısında olumlu değişim, yaşamın değerini anlama, yeni seçeneklerin fark edilmesi, inanç sisteminde gelişim) üç farklı travma sonrası büyüme modeliyle (acı yoluyla güçlenme, psikolojik hazırlıklılık, varoluşsal yeniden değerlendirme) ele alınabilen psikolojik süreçlerin rolüne karşılık geldiğini bildirmiştir. Travma sonrası süreçte değişen varsayımlar açısından ortaya çıkan değişimleri açıklamak amacıyla bu modelleri öneren Janoff-Bulman (2004) bunları başa çıkma ve büyüme arasındaki ilişki açısından ele almıştır. Ona göre bu modeller birbirinden net olarak ayrıştırılabilir olmasa da, travmatik olaya maruz kalan kişi bu değişimlerin hepsini birden yaşayabilir. Bu modeller travmatik olaya maruz kalan kişinin karşı karşıya kaldığı zorlu bilişsel işlemlemenin çözümlenmesiyle ilişkilidir (Janoff-Bulman, 2004).

    Acı yoluyla güçlenme modeli: Travmatik olayın sonrasında, travmaya maruz kalan kişi acılardan yaşamış geçmiş olduğunu ve artık daha güçlü olduğunu ifade edebilir. Bu durum, Tedeschi ve Calhoun’un (1996) travma sonrası büyüme ölçeğindeki kişisel güçlülük ve yeni olanaklar boyutlarına karşılık gelmektedir. Travmatik yaşantının sebep olduğu stres ve acıyı yaşayarak, travma mağduru sadece daha önce farkında olmadığı güçlerini anlamakla kalmaz aynı zamanda yaşamında yeni olasılıklar sağlayan kaynaklar ve başa çıkma yolları da geliştirebilir. Bazı mağdurlarda bu durum kendi yeteneklerine güven ve cesarete ilişkin bir duyguyu, bazıları için ise eski yaşam tarzının sınırlılıklarını temel alır. Travmatik olaya maruz kalan kişi, travma sonrası uyum sürecinde kendini tanır ve yaşadığı bu acı verici süreç sonunda kendini farklı olarak görmeye başlar. Janoff-Bulman (2004), acı yoluyla güçlenme ile değişim temel varsayımların değişimine katkı sağlamaz bu nedenle de Tedeschi ve Calhoun’un (1998) acı yoluyla güçlenme modelinde, mücadelelerden büyümeye doğrudan bir yol olabileceğini ileri sürmektedirler.

    Psikolojik Hazırlıklılık: Bu model travma mağdurunun varsayımsal dünyasındaki değişimlerin anlaşılması aracılığıyla kavranabilir. Travmaya maruz kalan kişinin başarılı bir başa çıkma süreci ile daha sonraki zorlu yaşam olaylarına daha hazırlıklı olmasının yanında, travmatik etkilerin de daha az yaşanacağını ileri sürer. Başa çıkma araclılığı ile ayakları yere basan, gerçekçi bir varsayımsal dünyanın yapılandırılması söz konusudur ve bu psikolojik korunma sağlar (Janoff-Bulman, 2004). Psikolojik hazırlıklılık modeli travma sonrası büyüme ölçeğindeki beş boyuttan herhangi birine tam olarak karşılık gelmemektedir ve psikolojik hazırlıklılık olumlu bir kazanımdır, bu nedenle de travma sonrası büyümenin bir türüdür. Başarılı bir yeniden yapılandırma sürecinde, psikolojik yapılar, depremlerdeki fiziksel yapılar gibi, sonraki sismik hareketlere daha dayanıklı olmak üzere tasarlanır (Janoff-Bulman, 2004).

    Janoff-Bulman (2004), travmatik olaya maruz kalanların en fazla ifade ettikleri düşüncenin “bunun bana olacağını asla düşünmezdim” olduğunu belirtir. Travmaya maruz kalmamış bireyler, kötü talihe hazırlıklı olduklarını düşünürler. Mantıksal olarak kötü olayların olabileceğinin farkındadırlar, ama daha derinde, bunu kabul etmezler. İnsan, kötü şeylerin olabileceğini bilir, fakat bunların kendisine olacağına inanmaz. Dolayısıyla insan aslında kötü talihe hazırlıklı değildir. Travma da buna bağlı olarak beklentinin yanlışlanmasıdır. Travmatik yaşantı öncesi kişi travmatik deneyimi hesaplamaz ve yaşanan krizin büyüklüğü ve korkutuculuğu hazırsızlıkla yakından ilişkilidir. Travma mağdurunun içsel dünyası, travma sonrasında karmaşa durumuna girer, bunun nedeni mağdurun psikolojik tutarlılığını sağlayan varsayımlar, mağdurun travma sonrası dünyasının tanımlanmasında artık uygun değildirler. Dolayısıyla başa çıkma, mağduriyeti de hesaba katan bir varsayımsal dünyanın yapılandırılmasını içermektedir. Travmatik olayın mağduru, temel varsayımlarını yeniden yapılandırırken bu yeni deneyimine ilişkin verileri birleştirir ve daha olumsuz ve yeni varsayımlarla, travma mağdurunun daha büyük tehlikelerin varlığını ve kendisinin de incinebilir olduğunu kabul etmesini sağlar. Travma mağduru zamanla travmatik yaşantısından kaynaklanan genellemelere gitmekten ziyade daha az olumlu yeni varsayımlar geliştirir. Bundan böyle “bu bana asla olmaz” demeyecektir. Yeni varsayımları trajik olayların da gerçekleşebileceğini kabullenir ve bu şoka dayanıklı hale gelecek şekilde yeniden yapılanır.  

    Varoluşsal Yeniden Değerlendirme: Travma sonrasındaki değişimleri açıklamaya yönelik bu modelde ele alınan değişimler, travmatik olay mağdurunun, yaşamı takdir etmesi ile ilgilidir. Travma sonrası büyüme ölçeğinin beş boyutundan üçü olan yaşamın takdir edilmesi, başkalarıyla ilişki kurma ve manevi değişim varoluşsal yeniden değerlendirme ile ilgilidir. Yaşamın takdir edilişi yaşamın bir armağan olarak görülmesi ve önemsenmesi, öncelikli hale gelmesidir. Bu modelde aile ve arkadaşlar, dini ve manevi gelişim, dini ritüeller ile ilgili değer kazanımları söz konusudur.

     Janoff-Bulman’ın (2004) travma sonrası süreci, travmatik olayın ardından ortaya çıkan olumsuz değişimler, başa çıkma ve büyüme bağlamında ele aldığı, bu modelde büyümenin, stres belirtilerinde azalma ile ilişkili olduğu önerilmiştir. Diğer yandan Tedeschi ve Calhoun (2004) ise bu konuda elde edilmiş araştırma sonuçlarının çelişkili olduğunu bildirmişlerdir. Travmanın uzun dönemli sonuçları kazanç ve kayıplar bir arada bulundurmaktadır. Büyümenin belirleyicilerden biri, travmaya maruz kalmış kişinin, bunlardan hangisine odaklanacağıdır. Travmatik yaşantının sonrasında kişi, önceki yanılsamalarının farkına varıp yaşama ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirebilir ve yaşamın kestirilemeyen tarafları olabileceğini görüp yeni travmalara hazırlıklı duruma gelebilir; incinebilirliğini ve güçlülüğünü hissedebilir, öğrenebilir.

  • Akran Zorbalığı

    Akran Zorbalığı

    Akran zorbalığı; daha baskın bir kişinin egemenlik kurma ve göz korkutma amacı ile kendi gücünü kötüye kullanarak başkalarını sürekli olarak incitmesi, fiziksel ve duygusal şiddet uygulaması ve rahatsız etmesiyle sonuçlanan bir saldırganlık türüdür. Çocukların ve ergenlerin en çok birbirleriyle sosyalleştikleri yer olması açısından en çok okullarda görülür; sosyal süreçleri ve etkileşimleri içerdiği için okuldan okula zorbalık biçimi açısından farklılık gösterir.

    Zorbalık sadece baskın kişinin daha zayıf bir kişiyi fiziksel ve duygusal olarak incitmesinden ibaret değildir. Bu duruma seyirci kalan diğer çocuklar ve öğretmenler de aslında zorbalığın bir parçasıdır. Kötü muamele gören çocuklar zorbalık devam ettikçe çevrelerinden uzaklaşıp, kendi içlerine dönmeye başlarlar. Zorbalar da korkutma ve zarar verme davranışını sürdürdükçe kendilerini daha da güçlü hissederler ve davranışlarını sürdürmeye devam ederler. Bu durumda, zorba davranışları olan çocuklar akranlarıyla olumlu sosyal ilişkiler geliştirme çabasında bulunmazlar ve olumsuz davranışları güçlülük hissi ile pekişerek devam eder. Böylece zorbalık davranışında hem zorbalar hem de zorbalığa maruz kalanlar zarar görmüş olur.

    Göz önünde bulundurulması gereken önemli bir konu da zorbalık ve patolojik saldırganlığın birbirinden ayrılması gerektiğidir. Zorbalığı saldırganlıktan ayırabilmek için; ortada bir güç dengesizliğinin olması, zorbalığın belli bir amaç için ve sürekli halde gerçekleşiyor olması gibi özelliklere dikkat etmek gereklidir.

    Zorbalıkta çoğu zaman bariz bir güç dengesizliği vardır. Fiziksel olarak daha güçlü durumda olan birey, kendisinden daha az güce sahip çocuklara sataşabilir. Bunu ilgi görmek, liderliği hissetmek ve etrafından daha güçlü olduğunu ispat etmek için yapar. Bu davranışı özellikle sistematik bir biçimde sürdürürler. Bu durum bazen haftalarca ve aylarca sürebilir.

    Ayrıca zorbalıkta büyük bir grubun küçük bir gruba saldırması, birkaç çocuğun tek bir çocukla uğraşması gibi güç dengesizlikleri vardır. Bu özelliklere sahip zorbalar, belirli özelliklere göre seçtikleri çocukları fiziksel, sözel ve duygusal açıdan yıpratabilirler.  Seçtikleri çocuklar genellikle daha içe dönük, sosyal açıdan izole ve saldırganlık eğilimi olmayan çocuklardır. Uyum gösterme ve iş birliği yapma eğiliminde olurlar.

    Genellikle yalnız oldukları için zorbaların dediğini yaparak bir gruba dahil olma ve benimsenme ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırlar. Fakat bu durum zorbalığa göz yuman bu çocukların akademik başarılarına da yansımaya başlar. Okulda odaklandıkları şey derslerden önce zorbalıkla nasıl başa çıkacaklarıdır.

    Zorbalık sadece fiziksel şiddetten ibaret değildir. Gruptan dışlanmak, yalnız bırakılmak, arkadaş desteğinden mahrum kalmak da zorbalık tanımı içerisindedir.

    Okul ortamında zorbalık var ise, öğretmenler bunu tespit ederek önlem almalıdır. Zorbalığı yapan çocuğa, gerçekleştirdiği davranışın onay görmeyeceği düzenli olarak anlatılmalıdır. Bu konuda yazılmış kitaplar veya filmler çocuklara önerilebilir. Ayrıca drama çalışmaları da yapılabilir.

    Sosyal olarak izole olan çocuk çeşitli etkinliklerle diğer arkadaşlarıyla kaynaştırılabilir. Bir arkadaşlık ağı oluşturularak yalnız çocukların sosyalleşmesine vesile olunur.

    Çocukların birbirinden bireysel olarak farklı olduğu hatırlatılmalıdır. Farklılıkları kabul etmek ve benimsemek gereklidir, erken yaşta bunu benimseyen çocukların ileriki yaşlarında hoşgörü sahibi olması daha muhtemeldir.

  • Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği

    Kadın Olmanın Dayanılmaz Yüceliği

    Kalıp değil bir fikir… Elmas sorguçlu fakir; Açıkta sırrı bakir; Kadın… Çölde kaçan bir serap; Yönü kementli mihrap… Madeni som ıstırap; Kadın… Dipsiz hasrete tuzak; En yakınken en uzak…. Tadı zehrinde erzak; Bir işaret, bir misal. Ayrılık remzi misal. Allah’a yol birtimsal Kadın… Necip Fazıl Kısakürek Kadın… Doğanın dengesi, olmazsa olmazı… Elmanın diğer yarısı. Kadın denince aklıma bunlar geliyor. Bir de Hazreti Muhammed’in “hadis-i şerifi”. Şöyle demiş peygamberimiz: “Cennet annelerin ayağının altıdadır.” Anneler de kadın olduğundan cennete erkeklerden daha yakın olduklarını düşünüyorum. Dişinin bu tartışmasız yüceliği insanlık tarihinin neredeyse başlarından beri hep ikincilleştirilmiş, hatta çoğu kez kimliksiz bir kılıfa sokulmuş. Bu, fizik gücüne dayalı erkek egemenliğinden kaynaklanıyor olmalı. Çünkü erkekte kadının bu mükemmel donanımı yok. Çetin ALTAN bu konudaki araştırmasını “Divanda Kadın” başlığıyla yapmış: “Sanırım erkekler arasında; bizim Osmanlı ozanları kadar, kadınlara ağız dolusu sövüp sayanı pek gelmemiştir. Fazıl Efendi, tüm dünya kadınlarını ayağa kaldıracak bir küstahlıkla yükleniyor kadınlara: Er olan bir ola mı kancık ile Anulur (bir tutulur mu) mu kaçi (keçi)kıvırcık ile Sümbülzade Vehbi Efendi de ünlü kadın düşmanlığıyla sorunu özetliyor: Ne açık göz o pür-efsunlardır Ne başı örtülü mel’unlardır. Neden bu kadar kızmışlardır kadınlara, bilinmez. Oysa geçen yüzyılın ortasına dek; Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısı dışındaki pazarda, neredeyse okkayla satılıyordu fakirler. İmam nikâhını kıyıp, şerbetleri içtikten sonra; ertesi sabah tepen attı da: “ – Testi boş” diye bağırdın mı; yeni gelin, pılısını pırtısını koltuğunun altına sıkıştırarak anasının evine dönüyordu. Ve sen, imam nikâhıyla bir tane daha alıp, ertesi sabah: “ – Testi boş” diye yine bağırabiliyordun. Yahut tutsak pazarına gidiyor, evire çevire her yanına bir iyi baktıktan sonra, beğendiğin bir tanesini alıp, getiriyordun eve. Bir süre sonra da; canın isterse, yine götürüp satıyordun pazarda. Üç beş kuruş üstüne vererek, bir yenisini alıyordun. Bizim Osmanlı edebiyatında, düzyazı geleneği olmadığı için; kimse tutsak pazarından alınmış anne, yahut ninelerinin anılarını yazmamıştır. Eski yüzyıllarda İstanbul’a gelmiş yabancılar yazmışlardır tutsak pazarlarını daha çok. Kadının bu ölçüde kişiliksiz olduğu bir toplumda; yine de ozanların onlara veryansın etmeleri, bilmiyoruz nedendir. Kadınların ise erkekler için söyledikleri hiçbir şey yok. Kendi kendilerine: “ – Allah iki gözünü kör etsin de, süründürsün inşallah” diye beddua etmekten başka… Osmanlı ozanlarının kadına karşı duydukları öfke, insanı şaşırtacak kadar acımasız ve derin. Oysa oyalı, oymalı nice nice aşk şiirleri yazanlar da yine onlardır. Anlaşılan: “ – Hem söverim hem döverim, hem de severim”diye bakmışlar kadına… Çağımızda dahi biraz böyle. Ama hiç değilse eleştiri ve veriştiri, sadece erkeğin tekelinde değil artık. Üstelik gitgide belki de; eskiye inat, sadece hanımların tekelinde olacak.” Aslında kendini üstün gören eril güç oldukça âcizdir dişinin karşısında; çünkü gönendiği tüm varlığını istese de istemese de onun desteğine borçludur. Bunun farkındadır veya değildir, ama fizik gücüyle donanmış yapılı bedeninin ego’su bu kavramı hep göz ardı etmiştir. Bedenî zafiyetine rağmen aslında erkekten çok daha güçlüdür kadın. Fıtri kabiliyetlerinden bahseden Duhamel, onların “erkeklerden daha çok hikmet sahibi olduklarını, ancak daha az bilip daha çok anladıklarını” söyler. Bilim, erkeğe göre ağrı eşiklerinin çok daha yüksek olduğunu saptamıştır onlarda. Hasletleri fazladır. Esneklikleriyle olumlu, doğurganlıklarıyla ve annelikleriyle kutsal; çekicilikleriyle de birer maşuka’dırlar. Tarihe şöyle bir bakarsak, Mustafa Kemal’in dışında ne kadar güçlü lider varsa, hemen hepsinin arkasında bir kadın olduğunu görürüz. Attila ve Cengiz ana erki toplumdan geldikleri için, hatunlarıyla olmalarına rağmen asıl güçlerini annelerinin desteğinden almışlardır. Napolyon’un arkasında Jozefin, Hitler’in arkasında Eva Braun, Arjantin’de devrim yaratan Juan Peron’un arkasında da Eva’yı görürüz. Viktor Hugo “Aşkın bir deniz, kadının o koca deryanın kıyısı olduğunu” söylemiş. Deniz keyfinizi yoğunluğunuzu atmak amacıyla karaya ayak basmakla sürdürüyorsunuz. Bir atasözümüz, “kadının zarf, erkeğin mazruf” olduğundan bahisle, zarfın erkeğin her olumsuz davranışını, her yanlışını massetmesi, kısaca onlara ters gelen her oluşumun “erkeklerin aflarına mağruren” yok edilişini anlatıyor. Mazruf’un“zarfın içine giren” anlamını taşıdığını söyleyelim bu arada. Naturalarındaki “geçim ehli olmak” gibi özelliklerinin yanında, Konfiçyüs’un tespitiyle “Her şeyi affederler, fakat asla unutmazlar.” Bir de bu yanları var kadınların. Atatürk’ün önderliğini yaptığı karanlığa karşı savaş, ölümünden sonra hedefine gidiyor görüntüsü altında yön değiştirmiş; ilkelerinin ışığı saptırılarak eskiye dönüş hızlandırılmıştır. Gün geçmiyor ki, kadına şiddet olayları yaşanmasın. Ülke insanımızın paydaş olduğu bu durumdan arınma şansının olup olmadığının hesabını yapmamız da mümkün görünmüyor. Olumluluk yelpazeleri çok geniş olan kadının savunma güçleri de o nispette fazladır, ancak gelişmişliği bizimki gibi ya da bizden aşağıda olan toplumlardaki kadınlar bunun farkında değiller. Zaten fark edenin de borusunu tıkıyorlar hemen. Halide Edip Adıvar’ın bu konudaki savı şöyle: “Kadınlar kendilerini sevenler için değil, onlara hükmedenler için can verirler.” Bunun “feodal yapının” bir parçası olduğunu görüyoruz. Yaradılışı itibarıyla onu kalıba sokmak çok zordur; meğer kendi isteye… Aksi halde kabullenmiş gibi göründüğü kuralları tersine çevirir. Alexandre Dumas’nın da şöyle bir tespiti var: “Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar” Arkaik çağ düşünürlerinden Publius Syrus da “Bir kadın ya sever ya nefret eder; ortası yoktur.”sözüyle tamamlıyor Dumas’yı. Bir başka yönleri de sevecen, yakınsak ve özverili oluşlarıdır. “Kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, ihtiyarlıkta da hastabakıcısıdır.” Diyor Francis Bacon ve ekliyor: “Kadın, içinde ne kadar çok kadın barındırırsa o kadar çok sevilir.” Yani o “sevgili,arkadaş, anne, ev kadını, aşçı, hizmetçi ve sair unsurları” bünyesinde tutabildiğince çok sevilir. Çünkü bunlar erkekte bulunmayan vasıflardır. “Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı ‘saliha’ kadındır”diyor Hazreti Ömer. Saliha’nın elverişli iyi, uygun anlamlarını taşıdığını belirtelim. Mozart’ın bestesi “Bütün Kadınlar Böyle Yapar” Operasının librettosu da ilginç. Sanırız yazarının kadınlardan beklediği ilgi sürekli tavsiye olunca umutlarını yitirmesine sebep olmuş. Bir bölümünde şu dizeler var: “Her kim ki kadın kalbinden sadakat bekler; O denizi sabanla sürer, Kuma tohum atar, Rüzgârı ağla yakalamak ister” Bu davranışı umduğu kişiyi bulamamasından kaynaklanıyor olabilir; güçlü üreme içgüdüsü belki de mükemmeli beklemesi gerektiğini söylüyor… İspanyol filozof José Ortega Gasset de kadının bir erkekle yakalayabileceği duygusal hazzı şöyle dile getirmiş: “Bir kadının sevgisi, tutkulu kadının yaptığı gibi, içindeki varlığı ilahi bir biçimde teslim etmesi, belki de ussallıkla ulaşılamayacak tek şeydir. Dişi zihninin çekirdeği; kadın ne kadar zeki olursa olsun, us dışı bir güçle yüklüdür. Erkek ussal bir yaratıksa, dişi us dışı yaratıktır. İşte bizim bir kadında bulduğumuz en yüce mutluluk budur.” Lord Byronda bir saplama yapmış kadınlarla ilgili: “Kadınlar hakkında feci olan şey, neonlarla ne de onlarsız yaşanabilmesidir” diyor. Bizce de öyle. Baştan da belirttiğimiz gibi, elmanın diğer yarısıdır kadın. Gazeteci yazar Pakize Hanım da (Pakize Suda) kadınları anlamaya çalıştığını söyleyen bir erkeği şöyle cevaplıyor: “ -Hamamböceğini takip edeceksin! Hamamböceği hızla bir istikamete doğru yol alırken, hiç bir engelle karşılaşmamasına rağmen aniden durur ve bambaşka bir yöne doğru koşmaya başlar.” Bunun nedenini çözdün mü, kadınları anladın demektir.” Bu da bir kadın yazarın kadınların anlaşılırlıkları hakkındaki fikri. Geçmişe döndüğümüzde erkek egemen yaşantıya baş kaldıran kadınları da görüyoruz.Bunlardan biri kalemiyle savaş veren Aurora Dupin, müstear adıyla George Sand. Küçük yaşından itibaren babaannesi tarafından yetiştirilen, yaşamını bir süre de manastırda geçiren Aurora erkek egemen ağırlıklı evliliğe ancak bir yıl dayanabilmiş; benliğindeki güçle yaşamını yazar olarak kazanma çabasıyla birçok zorluğu yenerek seçkin bir edebiyatçı olmuştur. Balzac, Flaubert, Musset ve Alexandre Dumas gibi edebiyat tarihinin devlerinden takdir ve destek görmesine ve: “Bir erkeğin kişilik özelliklerinin tümüne sahip olduğunu”nun söylenmesine rağmen, “Bu şerefin erkeklere ait olduğunu” beyanla onu “Academie Française’e” kabul etmezler. Bu olumsuz kavram,yine sahne almıştır. Ama o aldırmaz. Diri kişiliğinin gücüyle bunun önemsiz olduğunu vurgular. Rus yazar İvan Turgenyev’e yazdığı mektupta şöyle der Flaubert: “Gömüldüğünde bir çocuk gibi ağladım. Bu çok değerli insanın içinde ne denli müthiş bir kadınlık duygusu ve bu dehanın içinde ne müthiş bir şevkat olduğunu bilmek için onu, benim tanıdığım gibi tanımak gerekir.” İşte Aurora Dupin… Erkek egemenliğinin yıldıramadığı büyük bir kadın! Diğeri de silahıyla savaş vermiş, Martha Jane Canary. Toplum ona Calamity Jane adını yakıştırmış. Bunun ağzı pis, erkek tarzında viski içip tütün çiğneyen biri; ama mert… ama haksızlığa, hele de toplumsal ikiyüzlülüğe karşı. Silahı da çok güçlü.Bu arada Calamity’nin bela ve pislik anlamına geldiğini hatırlatalım. Geçmiş bu tip kadınlarla dolu. Haydi, gelin de bir erkek olarak takdir etmeyin onları! Yazıyı bir düşünürün tümceleriyle tamamlayalım: “Hayatınız, seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz artar. Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir başka terasa sizi o kadın götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat,yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır… Hayatınız, seçtiğiniz kadındır.” Zaman zaman akıl erdiremediğim, kimi zaman da ufuklarına ulaşamadığım tüm kadınlara saygılarımı sunuyorum buradan. Gönüllerince kaçamak bakışlar, ilk dokunuşlar, zıplatan yürek çarpıntıları, uyur-uyanık tatlı hayaller yaşasınlar… Kısaca hepsine aşk diliyorum.

  • Bel fıtığı ve tedavisi

    Bacak ağrısı ile beraber olan bel ağrılarının en sık nedeni “bel fıtığı” dır.Bel fıtığının rastlanma sıklığı %10-15 dir ve en sık 30-50 yaş arasında görülür. Ağır işlerde çalışanlar, ev hanımları, uzun süre ayakta durulan meslekler, uzun süre oturarak masa başı çalışanlar ve omurga yapısı nedeniyle uzun boyluların bel fıtığına yakalanma riski daha fazladır.Bel fıtığı omurlar arasındaki disk denilen elastiki kıkırdak dokunun kayarak omurilik kılıfından çıkan ve bacağın çeşitli bölgelerine giden sinirleri sıkıştırmasıyla ortaya çıkar. Bazen ters bir hareket, ağır kaldırma, ani zorlama bel fıtığına neden olabilir.

    Bel fıtığı bel ve kalça içinden bacak arkasına doğru yayılan ağrı ile karakterize iken bazen bel ağrısı olmadan ,sadece kalça içinden bacağa yayılan ağrı tarzında da görülebilmektedir. Hastalarda bütün sinir basısı hastalarında olduğu gibi gece ağrıları fazladır. Tek veya her iki bacağa vuran ağrılar (genellikle bir bacakta daha fazla olur), ayak veya bacaklarda uyuşmalar, oturmada,yürümede güçlük bel fıtığının belirtileridir. Bel fıtığı ilerlerse yürüyeme-me, idrar kaçırma, iktidarsızlık gibi bulgular görülebilir.

    Bel fıtığı tanısı günümüzde bilgisayarlı tomografi ve MR gibi görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Eğer imkan varsa MR en iyi tanı yöntemidir.

    NORMAL BEL OMURGASI YANDAN GÖRÜNTÜ (MR)

    L4-5 SEVİYESİNDE DİSK HERNİSİ

    TEDAVİ :

    1- Eğer sadece bel ve bacak ağrısı var, hareket kısıtlılığı, güç kaybı, herhangi bir uyuşukluk yoksa ve radyolojik incelemelerde disk hernisi başlangıç düzeyinde ise ; ağrı kesici, kas gevşetici ilaçlar verilmesi, yatak istirahati ve beli zorlayacak hareketlerden kaçınmak yeterli olacaktır. Sanıldığının aksine sert zeminlerde yatmanın zararları daha fazladır. Ortopedik bir yatakta ve hastanın sırt üstü veya yan pozisyonda yatması daha uygundur. Yüzükoyun yatışı bel sağlığı için tavsiye etmiyoruz .Hastaya; ağır yük kaldırmaması, öne ve yana eğilme hareketlerinden kaçınması, uzun süre oturmaması ve otururken bel boşluğunu yastıkla doldurması, stresten uzak durması gibi önerilerde bulunulur.

    2- Hastanın şikayetleri halen devam ediyor , ancak muayenesinde hastanın güç kaybı , bacakta incelme gibi ileri sinir basısı bulguları yoksa Fizik tedavi uygulanmalıdır.

    3-Fizik tedaviye rağmen ağrılar devam ediyorsa, güç kaybı bacakta incelme, dayanılmaz ağrılar gibi bulgular yoksa belden uygulanacak iğneler gibi yöntemler uygulanabilir.

    4-Hastada ayakta güç kaybı , bacaklarda incelme gibi muayene bulguları varsa diğer tedavi protokolleri uygulanmadan cerrahi müdahale uygulanmalıdır .

    Cerrahi yöntemler ise ; Hastanın klinik durumu , bel fıtığının yeri , sayısı , hastanın yaşı ve kilosu gibi kriterlere göre değişiklik gösterir.